17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Güzellik anlayışı değişiyor sevdası değişmiyor

Güzellik nedir? İnsanlık tarihine şöyle bir bakınca görünen o ki ‘güzel’ hep değişmiş. Aynı kalansa güzelleşmek çabasıyla yapılan absürtlükler olmuş. Çin’de küçük ayaklar için demir ayakkabılar giyen kadınlar, yüzünü tebeşirle boyayan, kelleşmek için başını kazıyan erkekler... Bugünün estetik ameliyatları ve makyaj stillerinin gelecek nesiller için aynı olmayacağı ne malum?Birisi, dünyanın en güzel kadınını tarif etmenizi istese, muhtemelen bir Hollywood yıldızına veya ünlü bir mankene benzer profil anlatacaksınızdır. Bu tarif edeceğiniz güzel; kesinlikle şişman olmayacaktır, kırmızı elma yanakları da, ayak topuklarına kadar uzanan saçları da... Ya da yüzü kireç beyazı, patlak gözlü bir kadını da asla tarif etmeyeceksinizdir. Yakışıklı erkek algınızda ise kel birisi yoktur muhtemelen. Öyle olsaydı saç ektirme bir endüstri halini almaz ve Türkiye’de saç ekim merkezlerinin sayısı 250’yi geçmezdi. Sektörün yıllık cirosu 2013’te bir milyar Euro’yu buldu. Bir iddiaya göre günümüzde dünyada kellik oranı yüzde 80’lere ulaştı. Koskoca bir üniversite hocasını, kürsü sahibi bir bilim adamını saç ektirecek kadar etkileyen ‘kellik kötüdür’ algısı eski zamanlardan beri var ama bu yüzyılda hastalık boyutunu aldı. Bu kel adamlar bir zaman makinesi yapılsaydı ve 10. yüzyılın Japonya’sına gitseydi belki de dönemin en yakışıklıları olarak epey beğeni toplayacaklardı. Yine aynı çağlarda Çin’e gitsek, ayak numaraları 40’lı rakamları bulan İngiliz kadınlarına Çinliler çok şaşıracaktı. Zira o zamanlar bir kadın için güzellik kıstası küçük ayaklardı. Aileler kızları evde kalmasın diye daha bebeklikten itibaren kızlarının ayaklarını bandajlıyordu. Ayakları o kadar küçük ki, yetişkin bir kadının ayakkabıları ancak bir sigara paketi büyüklüğünde. Bu anlayışın mağduru, yaşayan birkaç yaşlı kadın var. Ayaklarının bu küçük ayakkabılar için aldığı şekli gördüğünüzde şok yaşayabilirsiniz. Bir insan kendisine nasıl ve neden böyle bir acımasızlığı yapar? Cevap: Demir ayakkabılar giyerek ve güzelleşmek için!Güzel, tarihe ve kültüre göre değişiyor ama güzelleşmek gayreti hep aynıİnsanlık tarihi, hatta kadınların tarihi biraz da güzelleşmek uğruna yapılan absürtlükler tarihidir. Aslında güzellik algısının değişimi de diyebiliriz buna. Sanat ve estetik tarihi değil sözünü ettiğimiz. Bir insanın bir başka insanı daha güzel bulması, daha güzel görmesi yani beğenmesi uğruna yapılanlardır. Bir başka deyişle güzellik algısıdır. Bir kadında güzel olduğu düşünülen şey, tarihlere ve kültürlere göre değişiyor. Güzellik algısı iletişim çağından önce her topluma, coğrafyaya ve çağa göre değişiyordu. Artık global bir köy olan günümüzde ise tek bir güzellik anlayışı var. Onu şartlarından biri de malumunuz: Zayıf olmak. (Antik çağın insanları duymasın, şok yaşar.) Bronz ten bir mesela. Onun için kadınlar, erkekler güneş altında döne döne yatmakla yetinmiyor, tabut gibi cihazların içine girip (solaryum) bekliyor! Eskiden kadınlar (ve hatta erkekler) beyaz bir tene sahip olmak için türlü yollar deniyordu. Anadolu’da limonla elini yüzünü ovmak, Avrupa’da ve Amerika’da tüm yüzünü pudrayla boyamak mesela. Antik Roma’da alın ve kollar, tebeşir veya üstübeç (bir tür kurşun karbonat) ile beyazlaştırılıyordu. Romalılar yüzleri için saatlerce uğraşıyordu. Sürdükleri fondoteni ve kremleri ise dönemin kozmetik endüstrisi (!) şöyle hazırlıyordu: Koyun yünü yağından (bir tür losyon) elde edilir. Arpa unu, öğütülmüş geyik boynuzu, bal ve kızıl güherçile köpüğü karışımı… Gözkapağı ve kaşlarını ise kömürle boyuyorlardı. Persli, Mısırlı, Yunanlı ve Romanlı kadınlar ise yüzleri ve saçları için çok para harcarmış. Romalı kadınların sabah ilk işleri, yüzlerinde kalan krem ve ekmek lapasından yüz maskelerini silmek olurmuş.Antik çağın yüksek sosyetesinin cilt bakımı için kullandığı en önemli ürün, fasulye lapası kompresleri. Tarif şöyle geçiyor antik bir kitapta: “Günışığında Stehanus’un hamamına giderseniz, fasulye lapasını sarkmış göbeği için kullanmayan bir kişi bile göremezsiniz. Bu size hoş geldin hediyesidir. Fasulye lapasının benzer bir tıbbî kullanımı da vardır. Celsus bunu, çürük ve lekeleri yok etmek ve hastalığı vücuttan atmak amacıyla sıcak kompres olarak önermektedir... Zenginler kendilerini kremler ve parfümlerle boğuyordu...” Değişen bir şey olmamış, bugünün zenginleri de (aslında artık fakirler de) aynı şeyi yapıyor. İlginç olan o dönemde parfümler yalnızca vücuda sürülmez, ağız yoluyla da alınırdı. Ağız kokusu yaygın bir sorundu. Bunu şarabı çok içmeye ve balık yemelerine yoruyorlardı.Sarı saç daima güzelliğin simgesi olmuşBugünün güzel kadın algısında sarı saç önemli bir kıstas. Özellikle siyah saçın yaygın olduğu Asyalı toplumlar için sarı saç bir ütopya. Meğer tarihte de böyleymiş. Özellikle Antik Romalı ve Yunanlarda sarı saç bir fenomenmiş. Sebebi Romalıların, Germania (Polonya/Belarus/Litvanya’yı kapsayan bölgeye antik çağda bu ad veriliyordu.) kabileleriyle yaptıkları ilk temaslarda gördükleri sarı saçlı bölge kadınları olmuş. Aslında tarih sayfalarında dolaşınca güzellik uğruna yapılanlara dair dikkat çeken en önemli detay, tüm toplumlarda ve zamanlarda kadınların saçlarını yapmak için çok vakit harcadıkları oluyor. Romalı kadınlar saçlarını güneşte parlatacak losyonlar sürüyordu. Kızıl veya sarıya boyuyordu. Eşleri siyah saç tercih edenlerin keyfi yerindeydi. Zengin kadınlar, genellikle peruk ve takma saç tutamları kullanıyordu. Hindistan’dan ithal edilen siyah saçlar ve Germenia’dan gelen kızıl saçlar gözdeydi. Ayrıca bu saçlar hem doğal hem de boyanabiliyordu. En çok tercih edilen renkse, Germania’dan ithal edilen ve keçi yağıyla kayın ağacı külü karışımından oluşan sapo ile elde edilen sarıydı.Eski çağlarda hem kadın hem erkeklerin kendini iyi hissetmesinin yolu kendilerine çekidüzen verecek bir modayı takip etmek. Romalı kadınlar saçlarına şekil vermek için hafif alev üstünde ısıttıkları demir aparatları kullanıyordu. Saçları kaşlarının üstüne düşsün diye ne zahmetler çekiyorlardı. Alınlarında neredeyse hiç yer kalmazdı. Erkekler de en az kadınlar kadar saç şekli konusunda modayı takip ediyordu. Beyaz saçlar ise koparılırdı.Kelliğe çare olarak antik çağ insanlarının bulduğu sıra dışı formül!Eski insanların saç bakımı için (dökülmemesi, beyazlamaması) yaptıkları gerçekten şaşırtıcı. Hatta mide bulandırıcı… Mezopotamya’da beyaz saçlar için, kara öküzün, bir akrebin ve bir domuzun her iki safra kesesinden bir damla karıştırılıp, kara bir kuzgunun ve bir leyleğin başıyla demlemiş afyon karışımı tavsiye ediliyor. Mısırlılar ise afyon tentürü, yağ, kedi rahmi ve kuzgun yumurtası karışımı kullanıyordu. Bu tarifleri hiyeroglif yazılarından arkeologlar okuyor. Daha bitmedi, kellik için sıra dışı bir tarifi var eski insanlardan; aslan, hipopotam, timsah, kedi, yılan ve dağ keçisi yağından yapılan merhemi sürüyorsunuz... Tarih kitaplarında devamına dair bir şey yazmıyor. Güzellik, kadının değerinin tek ölçütüGüzellik, insanlık tarihi boyunca özellikle kadının değerinin tek ölçütü olarak kullanılmış. Peki, nedir güzellik? Moda dergilerinde endüstrinin bir metası olan, cinselliği ön plandaki kadın mıdır? Roland Barthes, bu soruya farklı bir bakış açısıyla cevap veriyor: “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır. Güzel kadının hikâyesi biraz da güzelliği yakalamak için verilen ödünlerin tarihidir de. Giysiler yoluyla, makyaj malzemeleriyle, ameliyatlarla, demir ayakkabılar giyerek, boynuna halkalar bağlayıp uzatarak verilen tüm ödünler bir üst sınıfa geçiştir. Kıymetlenmektir. Tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi.” Stendhal’ın sözü aslında tüm bunları açıklıyor; güzellik mutluluk vaadinden başka bir şey değildir. Öyle olmasaydı çağlar boyunca güzellik algısı böyle değişir miydi? Bir başkasına daha güzel görünmek için insanlık bu kadar absürt şeyler yapar mıydı? Bugün moda, tüketim, estetik ve diyet endüstrisi güzelliğe yükseliş öyküsünün ana karakterleridir. Vaat edilen mutluluğa ulaşmanın araçları. 1950’ler yani modanın (giyinmenin bir endüstri haline geldiği zamanlar) yükseldiği, mankenliğin bir meslek haline geldiği zamanlar, sosyologlar ve feministler bunu tartışıyordu. Bir yanda ideal yüz (la beaute ideale), kaliteli kadın kavramları topluma moda dergileri ve kıyafet endüstrisi tarafından empoze edilirken, bir yandan da tarih ve kültürler incelenip güzellik kavramı irdelenmiş. İşte o zamanlara ait bir sözdür Roland Barthes’in “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır.” cümlesi. Neticede ortaya çıkan her çağın, kültürün bir güzeli vardır. Bu çağın güzelini ise moda buyurur. Gelecek nesiller güzelleşmek için yüz gerdirmeyi anlayamayacak Hatice Gökçe için sadece modacı demek doğru olmaz. İnsanların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarına dair kafa yoran biri aynı zamanda. Güzellik kavramına dair çarpıcı tespitleri var. Güzelleşme uğruna insanın bedenine yaptıklarını ‘büyüklenme’ olarak görüyor: “Geçmişten güzelleşme uğruna yapılan birkaç şey var; saçların inanılmaz kabartıldığı zamanlar. Belin korselerle inceltildiği zamanlar. Boynunu uzatmak için Myanmarlı kadınların boyunlarına taktıkları halkalar. Kadınların vücudundaki tüylerin temizlenmesi. Doğanın verdiği ve bedenimizde olmasının binlerce faydası olan tüylerin neden temizlenmek zorunda olduğu benim kafamı kurcalıyor. Saçların boyanması yine anlamak istemediğim bir güzelleşme kaygısı. İnsanın dünyaya geldiğinden beri gerçek kişiliklerini yansıtan fiziksel özelliklerini değiştirmesi beni şaşırtan başka bir konu. Büyük bir büyüklenme olduğunu düşünüyor, büyük bir ukalalık olduğuna inanıyorum. Daha iyisini ben düşünürüm demek, doğaya karşı gelmek yine anlamadığım bir konu. Hayatında gerçek manada bir şey üretemeyen insanların kolay yapabildikleri ya da vitamin ve fikir eksikliğinden başvurdukları bir yol estetik.” Bunları anlattıktan sonra önümüzdeki nesillerin yüz gerdirmeyi anlamakta zorlanacaklarını söylüyor. Gökçe, estetik sektörünü teknolojinin gücünü deneme alanı, modanın ise yeni bir alanı olarak görüyor: “Moda, giyinmenin yanında yeni bir konu arayışında idi ve kendini daha da anlamlandırmak adına gözünü bedene dikti. Estetik sektörü, gelişen teknolojiyle yapabildiklerinin gücünü denemek için insan bedeninde en cesur olanlarla harekete geçti ve cesur sayısını artıracak kampanyalarla da bunun sayısını çoğalttı. Geri dönüşü olmaması işin şaka olmadığını, acı bir gerçek olduğunu gösteriyor. İnsanların algısıyla öyle oynadılar ki bu durum tuhaf bile gelmiyor. En fazla dalga geçilen bir özellik gibi halkın diline yerleşti.”Hatice Gökçe, modanın buyurduğu güzellik algısını ise bir karabasana benzetiyor. Kötü bir rüya dediği bu algının etkisini insanların üzerinden atabilmesininse zor olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Günümüzde moda, genetiği değişmiş gıda gibi. Hormonlu ve geri dönüşü yok. Endüstri bir canavar gibi sürekli acıkıyor ve hayatta kalmak için modayı öne sürüyor. Ulaşılabilinecek her şeyin hızla düşünülmüş olması, sınırların zorlanmış olması, gözleri bedene çeviren bir sebeptir bana kalırsa.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Ekim 2014 Cumartesi 08:36

Ragıp Savaş YEMEK BAHANE'ye konuk oldu: Oyunculuk yapmasam epey şişman olurdum

Tamam Ragıp Savaş’ı mutfağa soksam, yemek yaptırsam iyi olacaktı ama yine de bardağın dolu tarafından bakmak lazım. Ya o öve öve bitiremediği kalkan tandırı yaksaydı ya da ne bileyim pişirdiği yemekten zehirlenseydik falan... İşte hep bunlar ne mi? Bildiğin züğürt tesellisi.Oyuncu Ragıp Savaş’ı aylar aylar önce aramış, iki kez randevulaşmış ancak bazı sebeplerden ötürü iptal etmek durumunda kalmıştık röportajı. “Olanda da olmayanda da vardır bir hikmet” der bir büyüğüm. Öyledir muhakkak ama bizim meslekte “olması” konusunda ısracı olmak önemli. Kolay pes edecek değildim. Hele ki Savaş, evimin dibinde kendi adını taşıyan sanat akademisini açmışken... Bu fırsat kaçar mı? Ne yani komşuma bir ‘hayırlı olsun’a da gitmese miydim? Yine aradım, yine kararlaştırdık ve yine iptal oldu. “Nasıl ya?” dediğinizi duyar gibiyim de nedeni bana kalsın, yerim dar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sefer cidden pes etmiştim ama “nasip” diye bir şey var. ‘Muzır maniler’in pes ettiği, daha doğrusu Rabb’imizin uygun gördüğü güneşli bir sonbahar sabahında Eaters Cafe&Restoran’da buluştuk. Muhteşem bir kahvaltı eşliğinde nihayet gerçekleştirebildik görüşmemizi.Yemek pişirmenin sanat olduğu söylenir. Peki bir sanatçı için yemek nedir?Şölendir benim için. Yemek yemeyi çok seviyorum. Özellikle de lezzetli yemekleri, yeni tatlar keşfetmeyi... Dünya mutfağı çok geniş. Birçok lezzet var tadılacak.Yapması kadar yemesi de sanat diyorsunuz yani... Peki pişirme konusunda da sanatınızı icra edebiliyor musunuz?(Gülüyor) Bekarken mecburiyetten yemek yapardım ama evlendiğimden beri pek girmiyorum mutfağa. Yalnızca kafamın yoğun olduğu zamanlarda boşaltmak için...Durun tahmin edeyim makarna, salata?Aynen. Makarna ve salatayı çok güzel yaparım ama yanı sıra iyi mangalcıyımdır. Alengirli yemeklere hiç bulaşmıyorum.Aslında şef tipi de var sanki sizde...Öyle mi? Oyuncular her tipe bürünebilir derler belki bundandır. Yemek gerçekten önemli bir konu. Ben de önemsiyorum. Ancak tıka basa midesini dolduran biri değilim. Mesleğim gereği kararında ama keyif alarak yerim. Zaman konusuna da özen gösteririm.Bu mesleği yapmasam sağlam yerdim diyorsunuz yani...Kesinlikle. Oyuculuk yapmasaydım, göz önünde biri olmasaydım, bayağı şişman bir adam olurdum.Bir dönem profesyonel anlamda voleybol ile ilgilenmişsiniz. Fit görüntünüzü spora mı, oyunculuğa mı borçlusunuz?Sporun beslenmem konusundaki katkısı büyük. Ama en büyük etken şu anda oyunculuk yapıyor olmam.“Etin tabağıma gelmeden hangi işlemlerden geçtiğini, hayvanın neyle nasıl beslendiği, kesimden sonra nasıl korunduğunu, marine edildiğini bilmek isterim.” şeklinde bir açıklamanıza rastladım. Her yerde et yemiyorsunuz o halde...Evet ama sadece et de değil. Yediğim tüm ürünler nereden alınıyor bilmem lazım. Malum günümüzde acayip bir gıda kirliliği söz konusu. Ne, nasıl yapılıyor meçhul. Katkı maddeleri, yağlar... Mecburen yediklerime dikkat etmek zorundayım.Eti bu kadar mühimseyen biri nasıl et tercih eder?Çok pişmiş, iyi dinlendirilmiş ve güzel marine edilmiş. Varsın biraz vitamini ölsün ama iyi pişsin. Böylesi damak tadıma daha uygun.Bu arada bu kadar soru sorduğunuz için mekân sahipleri eminim sinir oluyordur size...(Gülüyor) İçlerinden kızıyorlardır belki ama tanındığım için sempatik davranıyorlar. Herkesin yediği yemeğin hangi ürünlerle ve nasıl pişirildiğini bilmeye hakkı var diye düşünüyorum.Yemek yemek, düşünürülerek yapılan bir eylem halini aldı...Maalesef... Ben çocukken hiç düşünmeden yerdik. İnsanların zekâları kirlendi sanırım. Kısa yoldan para kazanma, köşe dönme hevesinden kaynaklanıyor bu. Yiyeceklerin içersine sahte malzemeler koyuyorlar. Maliyeti düşürüp satış fiyatını yükseltiyorlar. Pazarlarda bile fiyatlar yüksek. Sanatta, siyasette olduğu gibi gıda konusunda da kafalarımız böyle çalışıyor. Bu zihniyetten kurtulmamaz lazım.Pazar demişken gider misiniz?Tabii, çok severim pazarları. Enerjisi iyi geliyor bana.Pazar ortamını bu kadar seven biri lüks mekânları tercih etmiyordur değil mi?Doğru. Lüks mekânlarda yemek de bir tercih meselesi ama ben daha çok salaş mekânları seviyorum. Yeter ki temiz olsun. Lüks mekânlarda yapay bir durum söz konusu. İçi, dışı güzel ama lezzet bulamıyorsunuz. Bu yüzden eski lokantaları seviyorum. Beni böyle mekânlarla tanıştıran rahmetli Gürdal Tosun ve ağabeyi Erdal Tosun olmuştur. Üsküdar’daki Kanaat Lokantası, Fatih’teki muhteşem pideleriyle tanınan Karadeniz Pidecisi ve daha adı bilinmedik birçok yeri onlar sayesinde öğrendim. Bu mekânlarda çok yıllık ustalar mevcut ve sahipleri de işin içersinde. Bir diğeri de Kemerburgaz’daki Kardeşler Lokantası. Bir hacı amcamız var, yıllardır işin başında. Lezzet böyle oluşuyor, tesadüfî değil.Deniz ve balık tutkunuymuşsunuz. Şimdi tam mevsimi. Ne yenmeli, ne tavsiye edersiniz?Evet ikisinin de ayrı bir yeri var bende. Babam yelken sporuna çok düşkündü. Onun vesilesiyle denizde büyüdüm diyebilirim. Balık avlar, teknede pişirirdik. Bir zaman sonra tutkuya dönüşüyor. Haftada iki ya da üç kez balık pişer evimizde. Balık herhangi bir ateşin üzerinde kızartılır ama bunu yaparken kurutulmamalı. Nasıl marine ettiğiniz de önemli. Farklı soslarla lezzet katılmalı. Bu yüzden at tavaya pişsin, bu kadar basit değil. Ben kalkan tandır, levrek ve mezgite bayılıyorum. Ama şu sıra sarıkanat ve palamut mevsimi.Tiyatrocuların ne kadar zor koşullarda çalıştığından dem vurulurdu bir zamanlar. Perde arkasında yemek pişirilir miydi mesela?Aslında pek bir şey değişmedi. O zor koşullar hâlâ geçerli. Tiyatro yapan grupların durumu iç acıcı değil. Ben biraz daha şanslı sayabilirim kendimi. O kadar zor koşullar görmedim ama bahsettiğin gibi perde arkasında, turnelerde yemeklerini kendileri pişiren çok arkadaşımız var. Zira dar bütçelerle ayakta durmaya çalışıyorlar ve restoranda yeme şansları yok. Bu da ülkenin ayıbıdır diye düşünüyorum. Açıkçası düzeleceği konusunda da umudum yok.Hoş bir sesiniz var. Ara sıra şarkı da söylüyorsunuz. Gerek oyunculuk gerekse yorumculuk açısından özel bir koruma yönteminiz vardır artık...Her sabah çiğ yumurta içiyorum dermişim... Şaka bir yana hiç öyle özel bir şey yapmadım. Sadece sesimi çok yorduğum zamanlarda ıhlamur, elma kabuğu ve tarçınlı ılık bir çay içip boğazımı yumuşatmaya çalışıyorum.İzmitli olarak pişmaniye sever biri misiniz?Sevmez miyim? Şimdi çikolatalıları da çıktı. Her gidişimde 3-5 paket alıp arkadaşlarıma dağıtıyorum. Babamın ofisinin yanında pişmaniye imalathanesi vardı. O zamanlar kocaman tepsiler içerisinde yapılır, kesilir kutulara konulurdu.Gidip tırtıkladığınız olmuştur o halde...Ara ara gidip tepsiden aşırırdım tabii. Yan dükkan çocuğu olduğum için bir şey demezlerdi.Herkesin unutamadığı bir ‘anne’ yemeği vardır. Sizinki nedir?Annem her yemeği güzel yapardı, Allah rahmet eylesin. O kadar özlüyorum ki yemeklerini. Maalesef iki yıl arayla hem annemi hem babamı kaybettim. Ama anneanneminki, asıl yemek ustası oydu. Onun çok eski, simsiyah, minnacık bir sahanı vardı. Onda yaptığı sahan köftesini asla unutamam. Sarımsakları ufak ufak doğrar, biber ve domatesi kızartır, üzerine dökerdi. Yağına ekmeğimi banarak yemek çok hoşuma giderdi.Leman Sam’ın IŞİD benzetmesi sert ve yanlışLeman Sam, çok sevdiğim bir sanatçı. Aynı zamanda da yakın dostum ama IŞİD benzetmesi iyi bir benzetme olmamış. Doğru bir söylem olduğunu söyleyemeyeceğim. Sıkı bir hayvan dostu. Kendi hayatından daha çok önemser onların hayatını. Protest bir yaklaşımda bulundu, bir şeylere dikkat çekmeye çalıştı. Lakin yaptığı kıyaslamanın benzeştiğini düşünmüyorum. Birbirinden apayrı şeyler. Kurban kesmek dinimizde var. Tabii ki kesilecek, dağıtılacak. Kurbanın özü de bu, paylaşım, yardım. Ancak bu bize hayvanlara eziyet etme hakkını vermiyor. Her bayram öyle trajik görüntülere rastlıyoruz ki. Sanırım buna dikkat çekmek istedi ama sert oldu. Ama yine de hoş karşılamak lazım. Sanatçıların bu tarz çıkışları olabilir.Oyun esnasında genzime peynir kaçınca...Tiyatro oyununun bir bölümünde kahvaltı sahnesi vardı. Hem konuşuyor, hem yiyorum. O ara nasıl oldu anlamadım nefes boruma peynir kaçtı. Öksürmeye başladım, ardından hapşırık. Ardı arkası kesilmiyor. Çaktırmamaya, oyunun bir parçası gibi davranmaya çalışıyorum ama ne mümkün, gözümden yaşlar geliyor. Yüzüm nasıl bir hal aldıysa artık izleyiciler anladı. Zaten saklayacak hal de kalmamıştı. Allah’tan birinci perdenin sonuydu, arada su içtim, kendime geldim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Dikkat eksikliğine dikkat edin

Küçük yaşta elektronik cihazlarla tanıştırılan çocuklar, çocuğuyla iletişim kuramayan ebeveynler… ‘Çocuğumda dikkat eksikliği mi var?’ diye düşünen anne-babalar tutumlarını bir kez daha gözden geçirmeli; zira okul çağındaki çocukların yüzde 8’inde görülen bu rahatsızlık ileride büyük sorunlara yol açabiliyor.Yerinde duramayan, düşünmeden davranan, çok konuşan, dalgın, unutkan… Birçok aile çocuğunun bu ve buna benzer davranışlarından dert yakınır. Bazı aileler tarafından önemsenmese, bazıları tarafından ‘büyüyünce geçer’ diye düşünülse de aslında ciddiye alınması gereken bir mesele bu. Öyle ki ilerleyen yaşlarda çok daha büyük sıkıntılara sebep oluyor. Tıpta ise bu durum, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olarak adlandırılıyor. 2011 yılından itibaren ekim ayı boyunca dikkat eksikliğiyle ilgili farkındalık çalışmaları yapılıyor. Çalışmanın merkezi Amerika olmakla beraber, tüm dünyada ciddi organizasyonlarla destekleniyor. Türkiye’de de Yüzde Yüz Başarı Merkezi bu konunun anlaşılmasına öncülük ediyor. Merkezin kurucusu uzman psikolog Gülden Esat, konuyla ilgili hem farkındalık oluşturmak hem de hastaların tedavisi için birçok çalışma yaptıklarını söylüyor. Mesela çocukların bilişsel melekelerini geliştirmeye yönelik akıl ve zekâ oyunları atölyeleri var. Bu konuda eğitim almak isteyen öğretmenlere bu ay içinde bir sertifika programı başlatacaklar. Esat, zihnî aritmetik çalışmalarının da faydalı olduğunu gözlemlediği için merkezlerinde bu alanda hizmet sunuyor. Bir de ekim ayı sonunda ‘Postmodern Aile Terapileri’ seminerlerine de başlayacaklar. Zira çocukların dikkat eksikliği, aile içindeki iletişim kopukluklarıyla daha da artıyor. Uyguladıkları yöntemlerle hem çocuğa hem aileye verilen eğitimlerle destek olunuyor.DEHB ne demektir?Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu. DEHB’in üç belirgin özelliği var: Dikkati yönetememe, hareketlilik ve dürtüsellik. Bu özelliklerden ikisi kişide bulunuyor ve kişinin iş performansını, okul potansiyelini normalin altına düşürüyor ve sosyal problemler de ciddi bir şekilde seyrediyorsa konunun incelemeye alınması gerekiyor.Dikkat eksikliğinin sebebi nedir?DEHB’nin kesin sebebinin ne olduğu bilinmemekle beraber sinir sistemi temelli bir problem olduğu kuvvetli ihtimal. Araştırmacılar beyindeki idarî işlevlerle alakalı olduğu yönüne odaklanıyor.Korunmak mümkün mü?Korunmak için yapılabilecek en önemli şey, çocukları elektronik aletlerle mümkün olduğunca geç tanıştırmak. Küçük yaşta ebeveynlerinin telefonundaki oyunlarla susturulan çocukların beynindeki nöronların iletişimi hız üzerine kuruluyor ve gerçek hayatın da o kadar hızlı olması gerektiği gibi bir beklenti oluşuyor. Beyin; gerçek hayatta hız, ödül ve ceza açısından yeterince tatmin olmayınca sıkılıyor ve çocuk etrafını takip edemez oluyor. Sınıfta ya yaramazlık yapıyor ya da içine kapanıp hülyalara dalıyor. İkinci en önemli davranış ise çocuklar uyanıkken özellikle baba evde olduğunda televizyonun kapatılması. Ailece vakit geçirmek çocukların dikkatine önemli katkısı olan bir davranış, ayrıca televizyonun zararlı etkilerinden koruyucu bir yöntem.İlaçlı tedavi şart mıdır?Hayır, ancak yaşanan sıkıntıların ciddiyetine göre kişiye özel değerlendirme yapmak gerekiyor. Araştırmalar ilaç tedavisinin diğer tedavi yöntemlerinden belirgin bir şekilde işe yaradığını gösteriyor. Ancak vücuda farklı bir maddenin alınmasını onaylamak için ciddi bir değerlendirme şart. Okulda ve sosyal ilişkilerde orta dereceli sorun yaşayan kişilerde aileye rehberlik, eğitim koçluğu, birebir eğitim ve ‘Play Attention’ çalışmaları yeterli oluyor. Özellikle Play Attention adı verilen dikkat yönetmeyi öğreten bilgisayar programı, eğer çocuk evde bilgisayar oyunları ve televizyondan uzak tutulabilirse çok iyi sonuçlar veriyor. ABD’deki Tufts Tıp Fakültesi’nin Boston’da yaptığı çalışmada bu eğitimi alanlar, başka bir bilgisayar destekli bilişsel eğitim programına katılanlar ve hiçbir eğitim almayan DEHB teşhisi konmuş çocuklarla karşılaştırıldı. Araştırma sonuçları geçtiğimiz haziran ayında bilimsel makale olarak yayınlandı. Play Attention grubunun diğerlerinden daha iyi dikkat yönetimi becerileri sergilediği ve başarısının arttığı ispatlandı.DEHB teşhisi konulmuş bir çocuk, kendi haline bırakılırsa ne olur?Becerilerde belirgin bir gerileme yaşanır. Dürtüsel davranışlar nedeniyle sosyal ilişkilerinde bozulmalar ve suça karışma ihtimali artar. Araştırmalar bu kişilerin bilgisayar oyunları, sigara, alkol ve madde bağımlılığı riskinin diğer kişilerden oldukça yüksek olduğunu gösteriyor. Aileler ilaç tedavisi olan çocuklarının kullandığı ilaca bağımlı olmasından korkuyor ancak bu çok düşük bir ihtimal zira ilaçlar sayıyla teslim ediliyor. Aksine ilaç tedavisi olmayan çocukların başka tehlikeli bağımlılıklar geliştirme riski ciddi oranda fazla. Akademik başarı düştüğü için kendisine saygısı azalır ve çocukluk depresyonu geliştirme riski artar. Genelde aileler, özellikle ergenleri, bu hale geldikten sonra uzmana başvuruyor. Ekim ayının DEHB farkındalığı ayı olarak işlenmesinin sebebi, yaşanan sıkıntıların erken fark edilip sorunlar aşılamayacak ciddiyete gelmeden müdahaleye başlanması.Çocuğunuzda dikkat eksikliği varsa..Öncelikle bu konunun kabullenilmesi gerekiyor. Genellikle babalar, “Çocuğumda bir şey yok, büyüyünce geçer.” gibi bir yaklaşım sergilediği için sorunun küçükken ele alınması engelleniyor. Ya da hareketli çocukların çok zeki oldukları için bu şekilde oldukları kanısı yaygın. Aslında zekâ ile dikkatsizlik değil, aksine dikkati yönetebilmek bağlantılı. Dikkat sorunu yaşayan çocukların aileleriyle ilişkilerindeki gerginliğin azaltılması da çok önemli. Akademik başarının her ne pahasına olursa olsun elde edilmesi uğruna sorunlu bir anne-çocuk ya da baba-çocuk ilişkisi ilerde çok daha büyük sorunlara yol açar. Çocuğun düzenli uyku saatlerinin olması, TV ve bilgisayarın muhakkak sınırlanması, yağ ve şeker oranı yüksek yiyeceklerin sınırlı tüketilmesi ve spor faaliyetlerine mümkünse tabiat ortamında düzenli katılım araştırmalarca tespit edilmiş olumlu etkenlerden.Okuma sorunu var. Ne yapmalıyım?Yapılan araştırmalarda dikkat sorunu olan öğrencilerin okumalarının özellikle üçüncü sınıftan başlayarak yaşıtlarının altına düşmeye başladığı ve bu açığın lisede kapatılamayacak seviyelere ulaştığı gözleniyor. Okuması kötü olan çocuk zamanla tüm derslerde başarısız olacaktır. Eğer öğrenci, ileri sınıflardaysa, okumanın yanı sıra diğer derslerden de desteklenirse eğitim basamaklarında eksiği olmadan ilerler ve kendini yönetebilir duruma geldiğinde geç kalınmamış olur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:03

Hep çiziyordu bu sefer yazdı

Zaman’ın çizeri Cem Kızıltuğ ile ilk deneme kitabı Doku’yu konuştuk. Yazmanın ayrı bir dünyası olduğunu söyleyen Kızıltuğ, “Herkesin inanılmaz hikâyesi var. Normal seyrinde işleyen bir sokağımız, toplumumuz yok. Hepimiz yaralar almışız. Değişime uğramışız. Böyle böyle derdimizi şekillendiriyoruz.” diyor.Yazı yazmaya nasıl karar verdiniz?Karikatüristlikle eşzamanlı aslında yazı yazmalarım. Ama karikatür ve resimle uğraşınca yazının üzeri örtülmüş. İçten gelen bir şey yapmak, bir kat eklemek istiyorsunuz. Yazılar da öyleydi. Kafamda dolaşmaya, birbirine eklenmeye başladı. Bu süreçte illüstrasyonlarıma yazılar yazmaya da başlamıştım. Bazen tweetlerimi açtım bazen geçmişten bir şey çıkardım. Sonra illüstrasyonlarıma yazı yazayım dediğim yazılar başka bir şeye dönüştü. Bazen yazma ihtiyacı geliyor insana. O vakitte bu zamanmış demek ki.Çizdiğiniz şeye de yazdınız, yazdığınız şeye de çizdiniz yani…Evet, öyle oldu. Ama daha çok yazdıklarıma çizdim.Hangisi daha zordu? Yazdığınıza çizmek mi, çizdiğinize yazmak mı?İkisinin de zorlukları var. İkisinde de tıkanmalar yaşıyorsun. İlhama bakıyor çünkü. Sözü yazıyorsun, yazıyorsun, yazıyorsun sonra birden yankılanmaya başlıyor. O bağırıyor sen bağırıyorsun. Durulamıyorsun, anlamıyorsun. Bir şey demek istiyorsun ama bakıyorsun ipin ucu kaçmış. Çizgide de öyle aslında. Bazen renklere boğuluyorsun. Denizin içinden çıkıp başka türlü nefes alman gerekebiliyor resmi farklı görmek için. Göremiyorsun da bazen. İkisi de zor açıkçası. Fakat yazılar sıfırdan belirdi. Onlar daha ağırlıkta diyebilirim.Size yazdıran şey neydi?Hayat yazdırdı. Demek ki bir şeyler birikmiş. Bu birikenler de kimisi çocukluktan kalma kimisi sokaktan kalma kimisi toplumdan kalma bir hisle onu yazıya dökmem gerekiyormuş. Suni değil, doğallığında gelişti yazılar. Herkesin inanılmaz hikâyesi var. Normal seyrinde işleyen bir sokağımız, toplumumuz, insanlarımız yok. Hepimiz yaralar almışız. Değişime uğramışız. Böyle böyle derdimizi şekillendiriyoruz. Annem de keşke yazsaydı diye düşünüyorum. O da bazen der, keşke yazsaydım diye. Otobüste, vapurda, sokakta, pazarda, herkesle sohbet eder. Yakındır sokağa. Ben de sokağa yakın olmak istedim. Herkesi konuşturmak isterim. Biz çarşaf gibi açılsak ne kadar güzel olur. Bir harita gibi olsak. Kıtalar gibi görünse hastalıklarımız, depremlerimiz. Yanardağlar belli olsa da yarın nerede zelzele olacak bize söyleseler.Yazma süreci nasıldı?Ayrı bir dünyası varmış. Kelimelerin peşinden gidiyorsun, bir yandan yakalamaya çalışıyorsun. Mevlânâ’nın söylenen her şey söylenmiş gibi ama yeni şeyler söylemek lazım, dediği gibi bir yandan söylemek istiyorsun ama kendince söylemek istiyorsun, bir yandan hem zor hem güzel gibi geliyor.Mevlânâ, “Söylediklerim karşımdakinin anladığı kadardır.” der. Yazılarınızla yanlış anlaşılmaktan korktunuz mu?Çizgide de yazıda da korkmadım. Yazar bir arkadaşım, “Cem, çıplak kalmaktan korkmuyor musun?” dedi. Hayır dedim. Ben çizerken onu tecrübe ettim. O dünyayı yaşadım. Çünkü çizgilerim çıplak halde görünüyordu. Yazmakta da bir sıkıntı hissetmedim. Bir hastalık görünüyorsa söylenmeli ki başkasına ilaç olsun. Kitapta 50 tane yazı var. 50 kişi, 50 arkadaş, 50 başını dayayacağın yastık var. Parkta bir adam gördüm onun için yazdım, Taksim’de kaldırımda oturduğum çocuk için yazdım. Bir tramvay yolcusu için yazdım...Denemelerde cümleler virgüllerle devam etmiş. Nokta en sona konmuş. Bu bilinçli miydi? Hayatta da noktayı en sona mı koyarsınız?Bu kitapta yok ama bir sözüm vardır; ‘Yazarın noktası son, çizerin başlangıç’ gibi. Sen yazıyorsun, noktayı sona koyarak yazı bitti diyorsun. Ama yazarın koyduğu o noktayı çizer çizerek devam ettirir. Yani çizer için bir başlangıç oluyor o son nokta. Yazıda da öyle, yazdığım zaman bir nokta koyamadım, durduramadım kendimi. Kaybetmiş olduğum dünyamdaki şeyleri ekledim. Bu biraz rüya anlatmaya da benziyor aslında. Onun gibi sürekli bir anlatma ihtiyacı hissettim. O yüzden bir nokta koymak istemedim. Virgüller de uçabilirdi ama bu kez virgül attım ama nokta koyamadım.Cümlelerle oynamayı seviyorsunuz. Kelimelere harf ekleyip çıkarıyorsunuz. Bilmece gibiydi denemeler.Ağdalı metinleri sevmem. Kafamda tekrarlar oldu. Vazgeçemedim o tekrarlardan. Yazdım, yazdım okudum kendime. Aynaya okudum. Ses kaydedip kendi sesimi dinledim. Bir matematiğini yapamadım, renk katamadım. İllüstrasyonda çok anlamsız gelen bir doneyi orada olması gerekiyor gibi hissederek o kelimeyi koyma gereği de hissettim bazen.Hergün baktığınızda yazılarınıza eklemek istediğiniz şeyler oluyor mu?Ben evde hâlâ o yazılara bakıyorum. Eşim de kızıyor, tekrar neden okuyorsun ki bunları, diyor. Her akşam çizgilere baktığım gibi farklı açılardan bakıyorum onlara. Her gün yeni ve canlı geliyor gözüme çizgilerde olduğu gibi. Sanki konuşuyor gibi.Kitaptaki illüstrasyonlar yazıyı hem anlatıyor hem anlatmıyor. Bilinçli bir şey miydi bu?İllüstrasyonda yaptığım yol gibi aslında. İllüstratör olarak karikatürleri çizerken gündemi takip ediyorsun, ona göre çiziyorsun. Ama illüstrasyonlarımda hep böyle bir bilmecemsi hava yakalamaya çalıştım. Bir buluş, gizem, bilmece havası estirmek isterdim. Bir çözüm değil de bir soru olsun diye düşünürdüm. Bu kitaptaki illüstrasyonlar da öyle birbirleriyle ne çok yakınmış gibi, ne çok uzakmış gibi. Bazısı direkt resmi veriyormuş gibi bazısı yazıyla alakalı değilmiş gibi görünüyor. Yazılarda zaten bir başı varmış yokmuş gibi. Öyle arada türler.Hangi ortamlarda yazdınız?Daha çok kalabalık ortamlarda. İş yerinde de yazdığım oldu, parkta da. İstiklal Caddesi’nde kaldırımda yazdığım da oldu. Tramvayda yazdığım da oldu. Bazen bir şey yaparsın, anlamsız gibidir ama yaparsın. Kendine engel olamazsın. O anlamsızlıklar birikti ve bir anlam ifade etti bu noktada. Bir yazar ortamı oluşturmadım.Denemelerin devamı gelecek mi?Yaptıklarımı tiyatrolaştırmayı düşünüyorum. Bir 15 dakikalık oyun gibi. Oyuncular uçuşmasa bile sahne, dekorlar gözümün önünde uçuşuyor. Böyle bir niyet oluştu içimde.Cem’in canı neden kek istiyor?İllüstrasyonlarınız tam kendini ifade etmiyor. Her bakışta farklı bir ayrıntı yakalanabiliyor. Ayrıntılarda kaybolduğunuz için mi böyle çiziyorsunuz, yoksa okuyucuyu ayrıntılarda kaybolmaya mı sürüklemek istiyorsunuz?Gözümüzü açıyoruz, bir karmaşanın içindeyiz. Daha çocukken ailede, sokakta, toplumda hep bir karmaşanın içinde olduğumu düşünüyordum. O karmaşa içinde kendine bir yol çizme durumundasın. Bir kurtçuk gibi bir elmanın içinde yol açmaya çalışıyorsun. O elmayı deliyorsun, bir bakıyorsun uçsuz bucaksız bir dünyaya varmışsın. Burada da öyle ayrıntı içindeyiz. Ayrıntıların içerisinde gözümüzü açtık, o ayrıntıda yol almaya çalışıyoruz.Kendi görsel diliniz ve stiliniz var. İllüstrasyonlarınızda motifleriniz belli oluyor. Nasıl bir deneme sürecinden sonra buna ulaştınız?Kendimi yerel lezzetlere adamış aşçı gibi hissediyorum. Damak tadımızın lezzetini biliyorum. Fakat bir yandan bir geziye çıkmış, yeni bir tat keşfettiğimde o baharatın yemeğime çok daha lezzet katacağını düşünüyorum. Ama kalkıp Japonya’dan şusi getirsem hoşlanılmaz. Başta ben hoşlanmam. Ayağım bu merkezdeyken yemek pişiriyorum. Onun gibi. Şusi’yi burada yapıp yedireni tattıranları da gördüm ama ben o damak tadından vazgeçmemeyi yeğledim. Yirmi yıllık bir süreçti. O yüzden de artık aşçının bir lezzet dünyası oluşmuştur.Karikatürleriniz mesaj kaygısı taşıyor mu?Sürekli bir mesaj kaygısı taşıyamayız. Karikatürist mesaj verme kaygısı taşımamalı ama herkes bir mesaj alma kaygısı taşımalı.Kürsü sayfasındaki illüstrasyonlarınız da çok beğeniliyor. Soyut ve dinî bir konuya çizmek zor olsa gerek…Onun dünyasından kaynaklanıyor herhalde. Güzel ve manevî bir dünya o da. Oradan çizgi de nasipleniyor belki. Yaklaşık 12 yıldır önce Akademi sayfası, şimdi Kürsü oldu, illüstrasyonları çizmeye çalışıyorum. Kolay olmadı, bir hayli sancılı süreçlerdi. Çünkü manevî dünyanın uçları sonsuzluğa çekiyor seni. O sonsuzlukta bir şeyler yakalamaya çalışıyorsun, tutmaya çalışıyorsun tutamıyorsun, çok ince oluyor. Kırılacak gibi oluyor. Ondan dolayı zordu.Cem Kızıltuğ çizimlerini elini kaldırmadan yapıyor deniyor. Bu bir söylenti mi, gerçek mi?Elimi kaldırmadan çizdiğim çizgiler oldu ama öyle kalıplarım yok. Her an değişebiliyor. Elimi kaldırmadan yaptıklarım güzel bir tat veriyor. Öyle bir dönem olmuştu. Hatta ilk elimi kaldırmadan yaptığım Karagöz-Hacivat tiplemesiydi. Sonra onu devam ettirdim bir süre. Dokuları kullanmaya başlayınca iş biraz daha değişime uğradı. Çizimleri elimi kaldırarak yapmaya başladım. Şimdi o süreç işliyor. Sosyal medyada sık sık “Cem’in canı kek istedi.” diyorsunuz. Cem’in canı neden sürekli kek istiyor?Sevenler kek getiriyor sağ olsun. Fakat kek bir arayış.Neyin arayışı?Göreceğiz. (Gülüyor) Kitapta bir arayışmış. Kitapta çözdüğüm şeyler de var. Kek üzerine de gittim. İnsan bir şey ister ama ne istediğini bilmez. Kek de metafora benziyor.Hepimizi bıraksalar susarızCem Kızıltuğ bu kitapta söz yazarı mı sükût çizeri mi?Söz daha ağır bastı bu sefer. Çünkü o çizgileri çıkarttığınız zaman bir resim hayalinizde belirecektir. Hatta yazıyı okuduktan sonra da resimler belirecektir. Kitaptan resmi tamamen çıkartabilirdim de. Çünkü kitapta yazı ağır basıyor. Hatta teknik olarak da illüstrasyonları küçültmeyi seçtik. Çizgi albümü gibi düşünülmesin istedik.Daha çok konuşur musunuz, çizer misiniz, yazar mısınız?Çok konuşan bir insan değilim. Yazmışımdır, biraz anlatmışımdır, çizmişimdir. Hepimizi bıraksalar susarız. Hiçbirimiz konuşmayız. Bizi bıraksalar bitki gibi oluruz, sürekli dururuz. Bir dönem çok yazıyorum, bir dönem az konuşuyorum. Bunlar bir dönem. Biraz da hepimiz birbirimizle etkileşim içindeyiz. Şimdi karmaşa durumundayız. Keşke ahenkli olabilsek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Ankara’nın deniz hasretini martılar giderirse...

Marmara ve Karadeniz’den yola çıkan balık kamyonlarının üzerinde Ankara’ya gelen martılar, geceleri şehrin göllerinde konaklıyor. En çok hamsi ve sardalya seviyorlar. Balık mevsiminin bittiği nisan ayında ise geldikleri yere dönüyorlar.Martılar… İstanbul’la ve bilhassa denizle, Boğaz’la özdeşleşmiş martılar... Edebiyatta birçok türün vazgeçilmez unsurudur. En çok da şiirlere konu olmuştur. “Gün olur, alır başımı giderim,Denizden yeni çıkmış ağların kokusundaŞu ada senin, bu ada benim,Yelkovan kuşlarının peşi sıra.Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;Çiçekler gürültüyle açar;Gürültüyle çıkar duman topraktan.Hele martılar, hele martılar,Her bir tüyünde ayrı bir telaş!Gün olur, başıma kadar mavi;Gün olur, başıma kadar güneş;Gün olur, deli gibi…” der Orhan Veli Kanık. “Martılar ki sokak çocukları denizlerin” der, Can Yücel de. Ve daha nicelerinin ruh halini, duygusunu anlatmaya vesiledir martılar. Denizlerin sokak çocuğu olan bu kuşların Ankara semalarında süzülerek gezdiğini düşünebiliyor musunuz? “Ankara’da martının ne işi var?” der gibisiniz. Haklısınız, ne de olsa kurak iklim, deniz yok. Ancak, mevsim balık mevsimi olunca, denizden yeni çıkmış ağların kokusunda, balık kamyonları üzerinde, yelkovan kuşlarının peşi sıra onlar da bu şehre geliyor. Önemli işleri de var martıların Ankara’da. Şehrin gri gökyüzünü renklendirmek gibi mesela. Ya da denize hasret olanların özlemini dindirmek gibi… Kamyon üstü balık keyfiİşte bu martıları görme merakıyla kendimi Ankara’nın Yenimahalle ilçesindeki balıkçı halinde buluyorum. Sayıları çok değil ama sesleriyle, güzellikleriyle hemen fark ediliyorlar. Setlerin, çatıların üzerinde seyrederken, arada bir süzülerek yakınlaşıyor ve yerdeki balık artıklarını yiyorlar. İstanbul’dan, Karadeniz’den kamyona yüklenerek getirilen balıklara talip olan göçmenlerin hikâyesini haldeki balıkçılardan dinliyorum. Necmettin Uzun, 15 yıldır balıkçılık yapıyor. Alıştığı için onu heyecanlandırmadığından benim bir taraftan gökyüzüne bakıp, bir taraftan soru sormama şaşırıyor.“Daha bu ne ki! 10 Kasım’dan sonra geleceksin buraya. O zaman martıdan geçilmiyor. Hamsi sever martı. Kasımda hamsi çoğalmaya başlar, martıların da sayısı artar. Marmara ve Karadeniz’de avlanıyoruz biz. Martılar daha yükleme yaparken kamyonlara üşüşüyor. Balık kokusuyla, balık yiyerek Ankara’ya kadar geliyorlar.” Gündüz balık halinde gece göllerdeKafamda sorular… Bu martılar gece nerede konaklıyor? Ne kadar zamana kadar Ankara’da duruyorlar? İklim sertliğinden ölen oluyor mu? Sorularımı bir başka balıkçı olan Kamil Bey cevaplıyor. “32 senedir Ankara’dayım, 20 yıldır da burada çalışıyorum. Doğrusu ben de merak ediyorum nereden, nasıl iz bulup da geliyorlar. Hayvan deyip geçmeyin, bir içgüdüsel davranışla geliyorlar buraya kadar. İlk gelenler öncü martılar, yavaş yavaş sayıları artıyor. Bir kasa balığı gözlerimizin önünde bitirdikleri oluyor. Biz balıkları döker dökmez denize dalar gibi dalıp balık alıp gidiyorlar. Buraya çok biyolog ve zoologlar geldi, nasıl geldiklerini anlamak için. Belgeselciler geldi. Martı sesini özleyip de balık haline dinlemeye gelen var. Martılar mesai yapar gibi sabah 7’de buraya gelmeye başlar. Akşam 4 gibi giderler. Eymir, Mogan gölleri ve Gölbaşı’nda geçirirler geceyi.” Hamsi ve sardalya seviyorlar“Yeni başladılar dolaşmaya. Şimdi az ama kasımda binlerce martı oluyor, toz bulutu gibi göz gözü görmüyor burada. On kasa balık döksek, bir kasası onların hakkıdır onu da 5 dakikada yerler. Tadına ilk onlar bakıyor anlayacağınız. Yesinler diye özellikle döktüğümüz de oluyor. Güzel görünüyorlar ama aslında pek işimize geldiğini söyleyemem. Bazı kamyonlar kapalı ama üzeri açık kamyonlardaki balıklar martı pisliğinden geçilmiyor. Temizliyoruz sonra ama iki iş oluyor bize. Yine de hayvan, ne diyeceksin o da hayatını öyle devam ettiriyor. Bize bir zararları yok. Balık mevsimi geçince bunlar da gidiyor. Sardalya ve hamsiyi çok severler. Bunların mevsimi nisan ayında biter, martılar da gider.”Ankara’nın denizi olmasa da, gündüz Anka Mall taraflarındaki balık halinde, gece de göllerde konaklayan martılar seyirlik bir görüntü oluşturuyor. Bir de eski Mamak çöplüğünün ve bir derenin üzerinde uçtuklarını öğreniyorum. Ankara’da martı olmanın zorluğunu düşünüyorum; çöplükte, derede, gölde, balık halinde yaşamaya çalışmak… Onlar da kendi çapında hayat mücadelesi veriyor olmalı. Bir de göz kamaştıran güneşe doğru uçamıyor, güneş tepeye çıkmadan ya da bulutlu havalarda uçuyorlarmış. Anlaşılan martılar Ankara’ya gelince, göllerde denizin serinliğini, balıklarda da denizin kokusunu arıyor. Evet, bu martılar şehre renk katsa, denize hasreti giderse de, her canlı, her varlık kendi ikliminde, toprağında, denizinde güzel… Bir kez daha görüyorum…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Eşime zaman ayırabilmek için oyunculuğa ara verdim

Tek Türkiye dizisinin Dila hemşiresi Müjgan Gönül Koraltürk, şimdilerde Küçük Gelin’deki doktor rolüyle ekranda boy gösteriyor. Gönül, “Bir hemşire bir doktor derken roller hep sağlık sektöründen geliyor.” diyor.Tek Türkiye’nin idealist Dila hemşiresi, Farklı Boyut’un metafizik rüyalar gören Melek’i, şimdilerde ise Küçük Gelin’in Doktor Zeynep’i... Nazik ve naif rollerle karşımıza çıkan Müjgan Gönül, 17 yaşındayken ‘Zor Aşk’ isimli projeyle oyunculuk serüvenine başlamış. İki bölümden sonra dizisinin yayınlanmaması genç oyuncunun hevesini kırar. Fakat bir arkadaşının önerisiyle spikerlik için başvurmaya Samanyolu TV’ye gider. Orada yapımcı Yunus Aylıdere ile tanışır. O günlerde Tek Türkiye dizisinin Dila hemşiresi için oyuncu aranıyordur. Müjgan Gönül’ü gören Aylıdere, rolü ona teklif eder. Yarıda kalan oyunculuk macerası böylece yeniden başlar. Çekimler için dört yıl boyunca Konya-İstanbul arası mekik dokuyan Gönül, Tek Türkiye’den sonra ufak bir ara vermişti.Uzun süredir sizi ekranlarda görmüyorduk. Küçük Gelin kadrosuna nasıl dâhil oldunuz?Küçük Gelin takip ettiğim bir projeydi. Kanalla iletişimim de devam ediyordu. Yeni sezonda Doktor Zeynep karakteri ortaya çıkınca akıllarına gelmişim. Açıkçası hem devam eden bir projeye sonradan dahil olmak istemediğim için, hem de evliliğimi olumsuz etkilememek için teklifi kabul etmemiştim. Yapımcımız ve senaristimizle görüştükten sonra kararımı değiştirdim. Doktor Zeynep rolü sanki benim çok yakından tanıdığım bir karakter ve hikâyesi gerçekten çok güzel.Sizi Dila hemşire olarak tanıdık. Şimdi de Doktor Zeynep… Sağlık sektöründen gidiyorsunuz.Sahiden öyle. Arkadaşlarım da beni farklı rollerde görmek istiyor. Polisiye oynamak isterdim mesela. Farklı Boyut dizisinde aksiyon sahneleri olduğunda çok severek oynardım.Klasik bir soru ama Doktor Zeynep ile kendi karakteriniz arasında benzerlik var mı?Duygusal açıdan ortak yönlerimiz var. Mesela Doktor Zeynep gözü kara biri. Ben de yardıma ihtiyacı olan biri varsa gözümü karartır, ne olursa olsun yardıma koşarım.Yardım söz konusuysa gözünüz kararıyor anlaşılan. Geçen yıl mülteci kamplarında karşılaşmıştık sizinle. Hayır işlerinde önden koşuyorsunuz.Allah bizlere birçok lütuflarda bulunuyor. Bulunduğumuz konumu Allah’ın rızasını kazanmak doğrultusunda da kullanmanız lazım. Bunu unutuyoruz malesef çoğu zaman. Bu her meslek için geçerli tabii. Kimse Yok Mu? derneği vesilesiyle önce insan, sonra oyuncu kimliğimle orada mülteci kamplarını ve mağdur aileleri ziyaret etme fırsatı buldum. Katkımız olduysa ne mutlu.Sizin gözünüzden Küçük Gelin nasıl bir dizi?Sosyolojik açıdan önemli bir proje. Çünkü hâlâ oyun çağındaki, küçük yaştaki kızları evlendiriyorlar. Bu diziden etkilenip de kendi kızını çıkarları için başka bir aileye vermekten vazgeçenler olursa ne mutlu.Setlere döndünüz. Fakat evliliğiniz çok yeni. Evinize yeterli vakit ayırabiliyor musunuz?Set dışındaki tüm vaktimi eşime ve evime ayırıyorum. Haftada bir gün ailelerimizi ziyaret ediyoruz. Aile ve akraba ilişkilerini çok önemsiyorum ve kalabalığı seven biriyim.Google’a Müjgan Gönül yazınca yanında ‘evlendi mi?’ ifadesi çıkıyor. Sizi merak eden ilk olarak medeni durumunuzu araştırıyor herhalde…Benim de dikkatimi çekti o. Sosyal medyada çok aktif değilim. Sadece Instagram hesabım var ve orada bir sürü Arap takipçim var. Onlar da çeşitli vesilelerle bu konunun üzerinde duruyor.Ne zaman evlendiniz?Bu ropörtaj yayınlandığında tam bir yıl olacak. Çok güzel geçti, geçiyor. Bekâr arkadaşlarıma tavsiye ediyorum. Doğru zamanda doğru insanla buluştuğunuzda dünyanın en güzel hissi.Eşinizle nasıl tanıştınız?Eşim Ahmet Koraltürk menajer ve reklam ajansı var. Sektördeki ortak arkadaşlar tanıştırdı.Süreç nasıl ilerledi peki?Kalpten kalbe giden görünmeyen bir yol var. Biz aramızda böyle bir yol olduğunu hissettik. İkinci randevumuzda Ahmet bana evlenme teklifi etti, o an kabul ettim ve üç ay sonra evliydik.Nasıl bir ev hanımısınız?Açıkçası yoğun çalıştığım için ev hanımlığıyla ilgili bir tecrübem yoktu. Bırakın yemek yapmayı ütüyü bile beceremiyordum. Sağolsun, annem her şeyimize koşar. Evliliğin ilk zamanları zorlandım ama eşinizi çok sevince onu mutlu etmek için her şeyi çok iyi yapmaya çalışıyorsunuz. Şu an ev işlerinde çok iyi olduğumu düşünüyorum. Bir yıldır sürekli misafir ağırlıyoruz, misafirlerimi biraz denek olarak kullanmış oldum ama bu vesileyle mutfağa iyice alıştım. Artık iyi yemek yapıyorum ve kendime şaşırıyorum. Evlenmeden önce ‘yapamam, beceremem’ diyordum ama kodlarımızda var bu. Evlenince hepsi açığa çıkıyor.Çekirdek ailenizi de yakın zamanda kalabalıklaştırmayı düşünüyor musunuz?Ben çok istiyorum, çocukları çok seviyorum ve onlarla iletişimim gerçekten iyi. Ama biz çok hızlı evlendik, öyle uzun flört etmedik. Evliliğimizin ilk yılı da flört gibi geçti dolayısıyla. Hemen çocuğumuz olsa belki aramızdaki iletişime mani olabilirdi. Gelecek yıllar için hayallerini kuruyoruz ama eşimin çocuk fikrine hazır olması lazım, henüz hazır değil.Eşinizin sektörden olması avantaj mı?Eşim benim için bir lütuf. Evlenmeden önce çok konuşuyorduk ve ‘Acaba evlenince ne konuşacağız?’ diyorduk. Ortak payda iş olunca sohbet hiç bitmiyor.Eşiniz yeniden setlere dönmenize nasıl baktı?Hiç mani olmadı, aksine çok destekledi. Ona ve evime vakit ayıramam diye endişelendiğim için çalışmayı düşünmüyordum ve ilk bir yıl çalışmadım da. Ama Küçük Gelin projesi oldukça iyi ve teklif edilen rol ‘hayır’ denemeyecek kadar güzel bir roldü. Reddedemedim.Müjgân Gönül iken Müjgân Koraltürk oluverdiniz ve ilk gün sosyal medya hesabınızda soyadınızı değiştirdiniz.Ben biraz gelenekselim. Eşim de ailesi de çok değerli. Onların soyadını taşımak benim için gurur. Nikâh günü, daha nikâhımız kıyılmadan Instagram’daki soyismimi değiştirdim, hiç de tereddüt etmedim. Olması gereken bu. Bir genç kızlık dönemi vardı, sonrasında evli bir kadın… Değişiklik olması gerekir bu da onun en büyük simgesi. Tabii soyadını değiştirmek istemeyenlere saygı duyarım. Örneğin babasını kaybeden bir kız arkadaşım vardı, babasının en büyük hatırasının soyadı olduğunu söylemişti. Evlendi ve iki soyadını da kullanıyor.Tek Türkiye döneminde star muamelesi görüyordumGelecek planlarınız oyunculuk üzerine mi kurulu?Hiç öyle planlarım olmadı. Ne kadar plan yaparsam yapayım, planların üzerine plan yapan bir kudret var. Bugün bu projedeyim, yarın bambaşka bir yerde olabilirim. Meslekî hırslarım da yok. Sadece doğru mesaj verebilen projenin içinde güzel bir karakteri oynayabilirsem benim için bir şans.Sokakta tanınıyor musunuz?Tek Türkiye zamanında süperstar gibi muamele görüyordum. O ilgiyi anlayamıyordum. Televizyonun mucizesi halbuki. Seyirci karakterlerle duygusal bir bağ kuruyor. Kendinden bir şeyler gördüğü için o diziyi izliyor ve proje reyting alıyor. Tek Türkiye çok izlenen bir diziydi. Oradaki her karakter izleyici de karşılık buluyordu. Uzun mesai saatleriyle ve zor şartlarda çalışıyoruz. Bunun manevi getirisi de insanların sizi tanıyıp güzel sözler söylemesi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

HANGİ MEYVEYİZ BİZ?

Tohumlar ve meyvelere bakarken içim ürperir.Hem birbirlerini içermeleri, hem olağanüstü şekil ve renkleri, hepsinin diğerinden farklı tadları ve işlevleri, topraktan soframa gelinceye kadar geçirdikleri aşamalar bazen hiçbir dâhi ressamın çizemeyeceği muhteşemlikte tablolar oluşturur, bazen en usta yönetmenlerin bile çekemeyeceği seyrine doyulmaz filmler. Hani yeme de yanında yat benzetmesinin tadını çıkarırcasına Allah’ım ne büyüksün, ne güzelsin derken bütün hücrelerim coşkuyla dolar. Geçenlerde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Dr. Necdet Tosun’un bir makalesini okurken, Kübrevi geleneğin önemli Sünni mutasavvıflarından Necmettin Daye Razi’nin Mirsadül İbad adlı eserinde dile getirdiği tohumlar ve meyvelerle ilgili tasnifiyle karşılaştım. Bu sınıflama insan tabiatıyla da bağlantılı olarak verildiği için çok ilgimi çekti. Daye’ye göre ürünler dörde ayrılıyor:1-Ürün ile tohum aynı olur. Buğday, arpa, nohut, mercimek gibi. Kabuğu ve çekirdeği yoktur. 2-Ürün, tohumun aynısıdır ancak ek olarak faydasız bir kabuğu vardır. Ceviz, badem, fıstık gibi. 3-Ürün tohumun aynısıdır, ancak kabuğu yani dış yüzeyi vardır ve ürün bu dış kısımdır. Çekirdeği ise faydasızdır. Hurma, iğde, zeytin gibi. 4-Ürünün hem dış yüzeyi hem çekirdeği faydalıdır. Kayısı, şeftali, incir gibi. *** BEDEN TOPRAĞINA ATILAN RUH TOHUMLARI Daye, beden toprağına atılan ruh tohumlarının da bu şekilde dört tip ürün verdiğini söylüyor. 1-Müslüman olmayanların ruh tohumu nefs-i emmare sahibidir ve toprağa girdikleri şekilde çıkarlar, kabuk ve çekirdekleri yoktur. Buğday, arpa gibi. 2-Zalim Müslümanların ruh tohumu nefs-i levvame gibidir. Günah işleyince pişman olur ve kendisini kınar. Levvame mertebesindeki kişilerde ceviz veya bademdeki gibi tatlı iman özü vardır ancak kötü amellerin kabuğu ile sarılmışlardır. 3-Orta dereceli adil Müslümanların ruh tohumu nefs-i mülhime sahibidir, İlahi ilhamlara kavuşur. Rabbani ilhamlar ve sezgiler kabuğu ile yetişir, meyvesi tatlı olur. Hurma gibi. Ama faydalı bir özü ve çekirdeği yoktur, çekirdeği yenmez. Nefs-i mülhime mertebesindeki insanlarin sonuçta varacağı yer cennet olsa da, peygamberler ve veliler gibi olamazlar. 4-İleri dereceli ve olgun Müslümanların ruh tohumu nefs-i mutmaine sahibidir. Huzura ve kemale ulaşmıştır. Hem dış yüzeyi hem de içi yani çekirdeği tatlı ve faydalıdır. Kayısı, şeftali ve incir gibi. Bu meyveler dalından koparılınca bir süre güneş ışığında bırakılır ki farklı bir tada bürünsünler. Dalında bulundukları sürece bu meyveler yaş olur ve güneş almalarına rağmen kuru meyve haline gelemezler. İnsan ruhu da İlahi nazar güneşinin tesiriyle olgunlaşıp İlahi feyzden farklı bir nasip alabilmesi için bedenden ayrılması gerekir. *** BİRAZ BUĞDAY, BİRAZ CEVİZ, BİRAZ ERİĞİZ Daye’nin sınıflandırmasındaki birinci maddeye yani “Müslüman olmayanlar” tabirine bir şerhim var: Kendini Müslüman sanıp da müminlikle uzaktan yakından alakasız kişiler gibi başka bir dinin mensubu görünüp de bir mümin gibi yaşayanlar olduğunu unutmamak lazım. Daye’nin değerlendirmesi kalın çizgileriyle doğru olsa bile, hiç kimsenin bir meyveyi tam olarak temsil edemeyeceğini düşünüyorum. Bence her insanda biraz buğdaylık, biraz cevizlik, biraz zeytinlik, biraz da kayısılık hali var. Bu hallerin kimileri gizli, kimileri açık biçimde ve tabii ölçüleri de farklı. Aralarındaki sınırlar sanıldığı kadar keskin olmasa gerek. Aksi takdirde birinden diğerine geçebilme imkanı bulunmazdı. İnsanlar olaylar karşısında verdiği tepkilerle gün içinde bile tüm tohum ve meyve hakikatlerini sergileyebilirler. Falanca konuda ahlaklı görünmeyen biri, filanca konuda yaratıcısını fevkalade memnun ediyor olabilir. İnsanın aklına Yunus’un o meşhur dizesi geliyor:“Çıktım erik dalına anda yedim üzümü/ Bostan ıssı kakıyup der ne yersin kozumu”Evet bazıları hangi meyvenin hangi ağaçta yetişeceğini bilmeyip canı üzüm istediğinde erik ağacına tırmanabilir. Bazıları da meyveleri tek tek teşhis etse bile hepsinin özü olan Vahdet’i tattığının bilincindedir. Biz ne söylersek söyleyelim bu ikisi arasındaki dereceleri ve halleri yalnız Vareden bilir. O hiçbir şeyi boşuna yaratmaz. Dileyelim ki bütün ürünlerinin hikmetlerini hem teker teker öğrenelim, hem de hepsini bir potada eritip sarhoş olalım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

KÜLTÜR-SANAT REHBERİ

Dünyanın fotoğrafı Beşiktaş’taFestival: Beşiktaş Belediyesi, kapsamlı fotoğraf organizasyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. ‘Fotoistanbul 1. Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali’ adı altında gerçekleşen festival; ABD, Asya, Avrupa ve Türkiye’den 100’e yakın sanatçıyı bir araya getiriyor. Açılışı dün yapılan etkinlik, Beşiktaş’ın meydanlarına kurularak, açık hava sergileriyle sanatseverleri fotoğraf sanatıyla buluşturuyor. Bir ay sürecek olan festival; 50 sergi, 70 seminer ve panelin yanı sıra altı ustayla sohbet, 80 fotoğraf gösterisi gibi birçok atölye çalışmasını İstanbullularla buluşturacak. Teması ‘Şehirler ve Hikâyeler’ olan festivalin, küratörlüğünü Attila Durak, Hüseyin Yılmaz ve Jason Eskenazi üstlenirken, koordinatörlüğünü Utku Kaynar yürütüyor. Detaylı bilgi için: fotoistanbul.org’u ziyaret edebilirsiniz.***Sahne ‘Klasik Müzik Günleri’ninKonser: Lila Müzik ve Martı Otel İstanbul’un birlikte düzenlediği ‘Martı Klasikleri’ ile Boğaziçi Üniversitesi’nin 18 yıldır sürdürdüğü ‘Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri’ serisi başladı. İlk olarak, Şef Gürer Aykal yönetiminde Elgar’ın Serenatı ve Çaykovski’nin Floransa Anısı müzikseverlerle buluştu. Konser serisi, 22 Ekim Çarşamba günü Polonya’nın son yıllarda ünlenen kuvarteti Apollon Musagète’in ve Polonyalı piyanist Mateusz Borowiak’ın resitaliyle devam edecek. Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri ise 24 Ekim Cuma günü Cem Mansur şefliğinde, piyanoda Emir İlgen, Türkiye Gençlik Oda Orkestrası’nı ağırlayacak. “Martı Klasikleri” konser dizisi ise 21 Ekim’de piyanist Emre Şen ile başlıyor.***Sıla, yeni albümüyle Adana’daKonser: Pop müziğinin başarılı isimlerinden Sıla, BKM organizasyonuyla “Avea ile Yıldızlar Açıkhava’da” konserleri kapsamında sevenleriyle buluşuyor. Sanatçı, 18 Ekim Cumartesi günü Adana HiltonSA’da saat 21.00’de şarkılarını seslendirecek. Beşinci stüdyo albümü ‘Yeni Ay’ ile listelere hızlı bir giriş yapan Sıla, konser gecesi için eski ve yeni şarkılarının yer aldığı özel bir repertuvarla hayranlarıyla buluşacak. Biletix’teki biletlerin fiyatları 66 TL.***İTÜ’den gitar dinletisiFestival: İTÜ Maden Fakültesi Savaş Çekirge Klasik Gitar Eğitim ve Araştırma Birimi, kuruluşunun 10. yılına özel ‘Gitar Festivali’ düzenliyor. Tilman Hoppstock, Erkan Oğur, Erdem Sökmen ve Hasan Meten, Manuel Reina Flamenco Dans Topluluğu, Alp Ozan Bursalıoğlu gibi isimleri bir araya getirecek festival, geçtiğimiz günlerde başladı. Araştırma Birimi’nde yetişen gitaristlerin de müzikseverlerle buluşacağı festivaldeki tüm konser etkinlikleri ücretsiz.***Yönetmenden yönetmene mektuplar…Sinema: Pera Film, 10 yönetmen arasındaki mektuplaşmalardan yola çıkılarak çekilen özel bir film etkinliği düzenliyor. Bugün başlayan ve 31 Ekim Cuma gününe kadar devam edecek ‘Sinematik Mektuplar: Bir Yönetmenden Diğerine’ adlı program, 2005 ile 2011 yılları arasında 10 yönetmen arasındaki mektuplaşmaları konu alıyor. Yönetmenlerden Albert Serra ile 18 Ekim saat 17.00’de bir söyleşi gerçekleştirilecek. Detaylı bilgi için www.peramuzesi.org.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Bir İstanbul modası var mı?

2015 yaz koleksiyonlarının sergilendiği Mercedes-Benz Fashion Week İstanbul’un geçmişe nazaran yol aldığı kesin. Fakat bütün gelişmelere rağmen ‘İstanbul modası’ kavramının hedef pazarlar için ne ifade ettiği hâlâ muğlâk.Ulusal basında 2015 MBFWİ haberleri ‘şehirde moda rüzgârları estiriyor’ diye manşet üstüne manşetler atılıyorken, benim gördüğüm moda etkinliğinde pek de büyük bir rüzgâr yoktu. Organizasyon her ne kadar geçmiş yıllara göre daha profesyonel olsa da, dünyanın ‘beşinci moda başkenti olacağız’ cümlesinin çok ütopik olduğunu söylemek mümkün.Defileler kim için yapılıyor?Defilelerin kim için yapıldığı artık içimde patlayan bir soru oldu diyebilirim. 2015 yaz sezonu olduğu için haliyle yaz konsepti hâkim. Fakat birçok defilede kıyafetler o kadar frapan ki bir an kendinizi ayrı bir dünyada hissediyorsunuz. Bu kıyafetleri kim, nerede giyecek merak içindeyim. Belki bir-iki tane olur ama bu şehirde daha ölçülü giyinen kadınlar da olmayacak mı? Mesela Chanel, Dubai için sıfırdan koleksiyon hazırlıyor, o coğrafyaya has kumaşlar, işlemeler yapıyor. Feraceleri adeta modayla sentezliyor, bizim tasarımcılar da dergilerden bunlara bakmakla yetiniyor. Bir de Lübnan, Kuveyt ve Dubai’de lüks markalardan daha fazla takip edilen moda yazarları ve bloggerlar var. Bazılarında Türk tasarımcıların kıyafetlerini görüyorum hatta. Neden bu insanlar defileleri seyretmiyor, misafir edilmiyor?Genç tasarımcılara yer açılıyor, eskiler yokMBFWİ, özellikle genç tasarımcılar için hâlâ önemli bir sıçrama tahtası olarak görülüyor. Fakat geçtiğimiz yıllarda etkinlikte yer alan Dilek Hanif, Atıl Kutoğlu, Gül Ağış gibi birçok isim bu sefer podyumda yoktu. Tanıtım için çok sınırlı bütçeleri olan tasarımcılar sponsor desteğine rağmen önemli bir külfet ve mesai gerektiren MBFWİ katılmak yerine birebir hedef kitleye dokundukları Who is next, Pure London gibi fuarlara bütçe ayırmayı tercih ediyor.Erkek giyim gelecek vaat ediyorKadın giyimdeki eksiklere rağmen erkek giyimde daha yüz güldüren koleksiyon var diyebilirim. Açılış defilesini Hatice Gökçe, ‘Seyyah’ koleksiyonu ile yaptı. Dijital filmi, müzikleri, aksesuarlarıyla tam bir bütünlük içinde olan heyecan verici bir defile seyrettik. Metalik deri ceketler, at figürlü kumaşlar, spor günlük şalvar pantolonlar, arkası uzun sweatler ile yepyeni bir görünüm sundu Hatice Gökçe. Niyazi Erdoğan da geçen sezon bisikletlerle başlattığı sportif ruhu bu sefer koşuyla sürdürdü. #RunNiyo ismini verdiği koleksiyon Tevfik Fikret’in Aşiyan’a olan aşkından esinlenerek hazırlanmış. Emre Erdemoğlu da sportif parçaları erkek giyime başarıyla yansıtanlardan. Klasik parçalarda da minik detaylarıyla sade ama güçlü bir erkek giyim profili çiziyor. Moda haftasıyla kadınlara daha çok ulaşır olduk Mercedes ‘patron’ arabasıdır ve erkeklere daha çok hitap ettiği gibi bir algı söz konusu. Mercedes-Benz Fashion Week isim sponsorluğu ve destek Mercedes’i kadınlara yaklaştırdı mı?Mercedes-Benz; tüm dünyada zarafet, stil, yenilikle özdeşleşen bir marka. Bu yüzden Mercedes-Benz’in modayla işbirliğini, tasarım ve stille olan tarihi birlikteliğinin doğal bir sonucu olarak yorumlayabiliriz. Bu kapsamda aslında araçlarımız sadece erkeklerin değil, tasarım detaylarıyla kadınların da ilgisini çekiyor. Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul’a isim sponsorluğumuz çerçevesinde kadınların çoğunlukta olduğu bir kitleye ulaşma fırsatı yakalayarak güzel geri dönüşler aldık.Marka olarak her yıl bir tasarımcının defilesine destek oluyorsunuz. Bu seçimi yaparken kriterleriniz ne oluyor?Özgün stiller, yaratıcılıkları yansıtan yetenekler, kaliteli işçilikleri gibi kriterleri göz önünde bulunduruyoruz. Tasarımcıların markalarını geliştirme hedefleri, uluslararası bir vizyona sahip olmaları da önemli. Bu sezon Hande Çokrak’ın defilesini ‘Mercedes-Benz Presents Maid in Love’ olarak sunuyoruz.Tasarımcılara olan desteğiniz sadece defile kapsamında mı oluyor? Yurtdışında uzun süreli ve kapsamlı desteklerini görüyorum. Çekimler, fuarlar gibi…Tasarımcının defilesini sunarak yalnızca o süreçte destek olmuyor, defileyi uluslararası ağa taşıyarak tasarımcı ve markaya uluslararası bir görünürlük sağlıyoruz. Ayrıca yalnızca tasarımcıları desteklemekle yetinmiyor, sektörün farklı aktörleriyle yaratıcı işbirliklere imza atıyoruz. Buna moda fotoğrafçısı Onur Dağ ile gerçekleştirdiğimiz ‘Backstage Entrance’ projesini örnek verebilirim. Proje kapsamında Onur Dağ, her sezon desteklediğimiz tasarımcının defilesini ve kulisini fotoğraflıyor, sonrasında bir koleksiyon kitabı haline getiriliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Sonbaharda caz başkadır

Akbank Caz Festivali bu yıl 24. kez müzikseverlere kapılarını açıyor. On gün sürecek etkinliğin programında Jamie Cullum, Kudsi Erguner, Ibrahim Maalouf ve Christian McBride gibi önemli müzisyenlerin konserleri yer alıyor.Türkiye’deki en köklü caz festivali olan Akbank Caz Festivali, 24. kez müzikseverlerle buluşuyor. 23 Ekim-2 Kasım günleri arasında düzenlenecek etkinlik, bu yıl da özgün programıyla dikkat çekiyor. 10 gün sürecek festivalde usta sanatçıların konserlerinin yanı sıra atölye çalışmaları, paneller, cazlı brunch’lar gibi farklı etkinlikler de yapılıyor. Festivalin en çok dikkat çeken isimlerinden biri Jamie Cullum. Genç yaşında kariyerine Grammy, Altın Küre olmak üzere birçok ödülü sığdıran müzisyen, dünyanın dört yanında hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip. Caz standartlarını, melodik pop ve rock’la buluşturan şarkıcı, söz yazarı ve piyanist Jamie Cullum, 30 Ekim’de Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde konser verecek. Aynı mekânda bir sonraki gece konser verecek piyanist Kenny Barron ve kontrbasçı Dave Holland konserinin de festivalin unutulmazları arasına gireceği kesin. Programda Türk izleyicileri en çok heyecanlandıran etkinlik, 25 Ekim’de Cemal Reşit Rey konser salonundaki olsa gerek. Konserde tasavvuf müziğinin ana enstrümanı ney’i, caz enstrümanları arasına sokan neyzen Kudsi Erguner, Alman caz piyanisti Michael Wollny ve perküsyon ustası Hamdi Akatay ile buluşuyor.24 Ekim’de CRR’de sahneye çıkacak Christian McBride, cazseverlerin hayranlıkla takip ettiği, kontrbas sanatçılarının günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri. Herbie Hancock, Pat Metheny, Chick Corea gibi caz ustasıyla aynı sahneyi paylaşan Grammy ödüllü müzisyen, Out Here turnesi kapsamında ekibiyle birlikte sahne alacak. Bu yılki programda yer alan Ibrahim Maalouf, Türk dinleyicilerinin yakından takip ettiği bir müzisyen. Amcası yazar Amin Maalouf’un da etkisiyle, Beyrut’ta entelektüel bir çevrede büyüyen Ibrahim Maalouf, müziğinde rocktan caza onlarca farklı türü ustalıkla bir araya getiriyor. 23 Ekim’de The Seed’de, yaşayan en önemli caz vokalistlerinden Dee Dee Bridgewater’in kızı China Moses, ertesi gün de İtalyan cazının müzik dünyasına en önemli katkılarından olan Mario Biondi, dünya turnesi kapsamında, Babylon sahnesinde olacak. Ülkemizin başarılı müzisyenlerinden Sarp Maden, Karsu, İlhan Erşahin konserlerini de kaçırmamanızı öneririm. Festivalde daha birçok önemli isim var, bu sebeple önce festival programına göz atmanızı tavsiye ederim. Unutmadan söyleyelim, İstanbul sınırlarını aşan festival, caz coşkusunu ülkemizin farklı illerindeki kampüslere de yayıyor. Cukunft featuring Ediz Hafızoğlu projesi, Adana, Kayseri, Ankara, Eskişehir, Çanakkale, İzmir ve Denizli’deki üniversiteleri turlayacak.Black Box, Volkswagen Arena oldu ilk konuk MorriseyBu yıl faaliyete giren İstanbul’un yeni müzik ve performans merkezi Back Box, isim değişikliğine gitti. Mekânın adı Volkswogen Arena oldu. Yeni ismiyle mekânın ilk konuğu alternatif rock müziğin en önemli gruplarından The Smiths’in vokalisti Morrissey. Müzisyen, Avrupa turnesi kapsamında 7 Aralık Pazar akşamı Volkswagen Arena’da sahne alacak. Bestelediği parçalarla aşktan sosyal olgulara kadar pek çok konuda manifesto ve öyküler aktaran Morrissey, İstanbul konserinde hem solo hem de The Smiths ile yaptığı albümlerden hit şarkılarına da yer verecek. Ayrıca İstanbul şarkısını da seslendirecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Bebeğiniz çiğnemekte zorlanıyor mu?

Bir yanda damak tatlarına yabancı lezzetlerle tanışma, bir yandan diş çıkarmanın verdiği ağrılar. Çiğneme alışkanlığı bebeklerin katı gıdalara geçişte en çok zorlandığı konulardan. Bebeğinize yardımcı olmak için bu dönemde nelere dikkat etmeli?Anne sütüyle beslendiği zamanlar bebeklerin belki de en rahat dönemi. Ancak zaman geçip de dişler hafiften baş göstermeye başladı mı işler biraz karışıyor. Zira ek gıdaya geçiş dönemi bebek için pek de alışkın olmadığı bir eylem olan çiğnemeyi de öğrenmeyi gerektiriyor. Çiğnemeyi zamanında öğrenmeyen bebekler, hem ağız ve diş sağlığı açısından olumsuz etkileniyor hem de birçok vitamin ve mineralden mahrum kalabiliyor. İki-üç yaşına gelip de halen katı gıdalar yemekte zorlanan yahut yediğini çıkaranlar da yok değil. Çiğneme alışkanlığı çocuğa nasıl kazandırılmalı? Bu dönemde dikkat edilmesi gereken noktalar neler? Bu konuları Anadolu Sağlık Merkezi Yenidoğan-Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nermin Tansuğ’dan dinledik.Anne sütü ile beslenen bebeklere altıncı aydan itibaren ek besinler verilmeye başlanabilir. Bebeğiniz büyüdükçe ihtiyaçları da değişir. Bu nedenle de farklı ayları için farklı besinlere ihtiyaç duyduğu dönemleri var. Hızla değişen ihtiyaçlarına cevap verebilecek besinleri ve bu dönemleri için geliştirilmiş ek gıdaları tercih etmeniz önemli. Bu aydan itibaren bebeklere çiğneme alışkanlıkları kazandırmak da gerekiyor. İlk aylarda dilin dışarı itme refleksi güçlüdür. Bu refleks bebeğin emmesine yardımcı olur. Altıncı aydan itibaren bebek destekle oturur, üst dudağı ile kaşıktan mamayı sıyırmaya başlar. Bebeklerin dilinin istem dışı dışarı itmesi genellikle yedinci aydan sonra görülmez. Emme yerine ağızlarını kapatarak dilini öne, yana döndürme hareketlerini yapmayı öğrenir. Katı besinlerle tanışma bu davranışın kazanılmasına yardımcı olur. Bu nedenle ek besinlere başlanılan 6-12 ay beslenme açısından çok önemli bir dönem. Bu dönemde bebeğin artan enerji gereksinimi sadece anne sütü ile karşılanamıyor. Ek besinler çocuğun ısırma, çiğneme becerilerinin gelişmesine yardımcı olması yönüyle de mühim.Çiğneme, ağız ve dil hareketlerinin koordinasyonunu gerektirir. Altıncı ayda bebek kaşıkla beslenmeye uygundur. Dili ile püre halindeki gıdayı arkaya itebilir, geriye çıkartabilir. “Ek besinler önce püre halinde, daha sonra ezilmiş, ufak parçalara bölünmüş şekilde verilerek farklı besinleri alması sağlanmalı. Uzun süre her şeyin püre halinde verilmesi katı besinlere geçişte zorluklar yaşanmasına yol açabilir. Ek besinler başlanırken kaşıkla verilmeli, az miktarda başlanmalı.” diyor, Doç. Dr. Nermin Tansuğ. Bir gıdayı ilk kez veriyorsanız bebek açken deneyin. İlk kez verilen gıdaların alerji yapıp yapmadığına da dikkat edin. Her seferde tek bir yeni gıda deneyin. Bebek refleks olarak verilen katı gıdayı diliyle dışarı itebilir. Bunu reddetme olarak algılamayın. Hoşlanmadığı gıdaları vermeyi 2-3 hafta arayla tekrar deneyebilirsiniz. Besinler taze pişirilmiş olmalı, tuz, şeker ve baharat içermemeli. 9-12 ayda bebeklerin el becerileri geliştiği için yiyecekleri kendi elleriyle ağızlarına sokup çıkarmak isterler. Bu hareketlerin desteklenmesi, bebeğin el ve ağız hareketlerinin olgunlaşmasına yardım eder.Her şeyi blender’dan geçirmek doğru mu?Elma, şeftali püresi, pirinç unu ile hazırlanan muhallebi, yoğurt, sebze püresi ilk başlanacak ek gıdalardan. Genellikle patates ve havuç ile yapılan sebze çorbasıyla başlanır, daha sonra diğer sebzeler eklenir. Çorba formu çok geciktirilmeden püre formuna çevrilmeli. Alerji yapma riski olan turunçgiller, yumurta, balık daha geç başlanmalı. Bu dönem aynı zamanda bebeklerinizin hayatına pirinç ve mısırdan farklı tahılların da girmesi gereken aylar. Tahıllar; içerdiği vitamin, mineral ve lifler sayesinde bebeğinizin beslenmesinde önemli bir yere sahip. Tahıl içerikli besinler ve ek gıdalar doyurucu bir öğün oluşturmanıza da destek olur. Aynı zamanda tahılların sağladığı yüksek lif bebeklerinizin bağırsak hareketlerini düzenleyerek kabızlık sorunlarıyla da baş etmesine imkan sağlar. Ek besinler verilirken önce püre halinde verilmeli, daha sonra çatalla ezilmiş, ufak parçalara bölünmüş şekle geçilmeli. Püre şeklindeki yiyeceklere bebeğin çiğneme hareketleri kazandığı döneme kadar devam edebilirsiniz. Bebeğe vereceğiniz her gıdayı ‘blender’da çekmek de doğru değil. Zira uzun süre pütürsüz gıda verilmesi çiğneme hareketlerinin kazanılmasını engelliyor. Blender aynı zamanda gıdalardaki vitaminlerin kaybolmasına neden oluyor.Sofra adabı bebeklikte başlıyorBebekler bir yaşında evde diğer aile bireyleriyle aynı yemekleri yemeye hazır duruma gelmiş oluyor. Onların doğru beslenme alışkanlığı kazanması için öncelikle büyükler doğru beslenmeli. Sofraya birlikte oturmalı, çocuk için ayrı bir tabak konulmalı. Sandalye, tabak ve çatal kaşıkları bebeğin boyutlarına uygun seçmekte fayda var. Yemek sırasında acele etmeyin, ona yeterli zamanı verin. Ancak süreyi çok fazla da uzatmayın. Yemek yedirme, televizyon gibi araçlarla oyalayarak yapılmamalı. Sürekli bir şeyleri zorla ağzına tıkıştırmaya çalışmak da çocuğu yemekten soğutabilir. Bir gıdayı reddediyorsa değişik tat, kıvam ve renkte ya da başka gıdalarla çeşitleyerek tekrar vermeyi deneyin. Veya istemediği bir gıdayı bir-iki hafta sonra tekrar deneyebilirsiniz. Bebeğinizin kendi kendine yemesine de izin verin. Ama yeterli miktarda beslendiklerinden mutlaka emin olun.Kabızlığa çare prebiyotik lifli gıdalarAltıncı ayından itibaren ek besinlere geçen bebeğiniz alışkın olmadığı yoğunluktaki yeni besinlerle beslenmeye başladığı ve anal bölgedeki kas sistemi henüz yeterince gelişmediğinden bu aylarda kabızlık problemi ile sıkça karşılaşabilirsiniz. Bu dönemde bebeğinize prebiyotik lifli besinler tükettirmenizde fayda var. Prebiyotik lifler, sindirim sistemini düzenlemeye ve bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı olan probiyotik mikroorganizmaların bağırsakta gelişimini ve yaşamını destekler. Bu nedenle prebiyotik lif içerikli besinler ve ek gıdalar bebeğinizin kabızlık ve sindirim sistemi ile ilgili yaşadığı sıkıntılar için iyi bir çözüm olacaktır.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Müziğin naif tarafını seçtim

Karanlık Dünyam isimli ilk albümüyle dikkat çeken Elif Kaya, aslında yıllardır müzik piyasasının içinde. Birçok ünlü isme vokalistlik yapan Kaya ile satış temsilciliğinden müzik dünyasına adım atışının hikâyesini konuştuk.Müzikle tanışmanız nasıl oldu?Çocukluğumdan beri müzikle duygusal ve ruhsal olarak iç içeyim. Profesyonel anlamda Mustafa Sandal ile Var mısın Yok musun isimli düetle oldu. Bundan önce de müzik piyasasında insanlar sesimi duymuştu. Ferhat Göçer, İzel, Hande Yener gibi birçok şarkıcıya geri vokal yaptım.Müzikle profesyonel olarak uğraşmadan önce ne yapıyordunuz?Herkes gibi evinden işine, işinden evine giden biriydim. Bitkilerle uğraşıyordum. Aromaterapi, yağlar, sabunlar, kokular, çiçeklerin satıldığı bir dükkânda çalışıyordum. Orada satış temsilcisiydim.Müziğe uzak işlerle uğraşmışsınız. Bu dünyaya nasıl adım attınız?Aslında on yıllık bir hikâye. Müzikle uğraşan Eda isminde bir arkadaşım vardı. Onun vesilesiyle müzik dünyasındaki birkaç isimle tanıştım. Sonra bu isimler giderek arttı. Emrah Karaduman’ın bestelerinin demolarını seslendiriyordum. Bir gün dükkânda sabun paketlerken Mustafa Sandal aradı ve ‘Benimle düet yapar mısın?’ dedi. Emrah Karaduman ve Selim Çaldıran profesyonel müzik hayatıma adım atmama vesile oldu. Sonrasında neredeyse bir-iki yıl stüdyoda yatıp kalktım diyebilirim. Birçok sanatçının albümüne de ses verdim. Yaklaşık beş yıldır da kendi albümüm için çalışıyorum.Albüm için neden bu kadar geç kaldınız?Nasip diyeyim. Sanırım böyle olması hayırlısı. Aslında daha önce çıkacaktı. Fakat bazı teknik sorunlar, Gezi olayları vs derken süreç uzadı. Açıkçası klibi haziranda çektik. Ama Soma faciası, Suriye’de meydana gelen olaylar sebebiyle albümü yayınlamaya gönlüm el vermedi. Hâlâ da el vermiş değil ama beş yıl bekledim. Diğer taraftan da insanlara müziğimle ve enerjimle moral verebileceğimi düşündüm ve artık tamam dedim.Karanlık Dünyam adlı klipte Kutsi, Berksan, Metin Şentürk, Baha gibi birçok ünlü oynuyor. Nasıl razı ettiniz onları?Aslında bu klibi Yeşilçam’ın ünlü artistleriyle çekmeyi düşündüm. Kadir İnanır, Türkan Şoray, Filiz Akın gibi isimleri biraraya getirmek çok zor olacaktı. Müzik direktörüm Selim Çaldıran, ‘Bizim dostlarımız var. Neden onlar oynamıyor?’ dedi. Kutsi, zaten sürekli görüştüğüm bir ağabeyim. Keza Berksan’la da sık sık görüşüyoruz. Metin abiye de telefon açar açmaz hemen kabul etti. Baha da kırmadı. Neden daha popüler bir şarkı seçmediniz?Ben her şeyden önce müziği insanların ruhuna dokunmak ve müziği aldatmamak amacıyla çıktım. Müziğin aldatıldığını, her şeyin niyetinin bozulduğunu, insanların tekdüze ve garip bir girdabın içine çekildiğini düşünüyorum. Bunun dışına çıkmam için farklı bir şey yapmam lazımdı. Bu duyguları hissetmediğim dönem ailemle yaşadığım, sobanın başına oturup fındık kırıp yediğimiz samimi günlerdi. Çoğumuz o günlerde huzur buluruz. O günlerin nostaljisini ve samimiyetini yaşatacak bir şarkıyla insanlara merhaba demek istedim. Diğer yandan fark yaratacak bir şey olmasını da istedim. Çünkü piyasadaki şarkıların büyük bir kısmının söz ve ritimleri neredeyse aynı. Oturup kolay ve popüler bir şey yazayım diyemem. Böyle olduğu durumda müziğe ihanet ettiğimi düşünürüm. Her şey bize emanet, müzik de öyle. Bize emanet edilen bir şeyi hoyratça kullanmak istemedim.Albümde kendi şarkılarınız da var. Sanırım sesi kadar besteleriyle de var olmak isteyen birisiniz…Evet. Aslında bu albümün tamamen kendi şarkılarımdan olmasını istiyordum. Çıktığım bu yolda birçok insanla tanıştım ve onların desteğini aldım. Gördüm ki bu yolda böylesi desteklere ihtiyaç varmış. Temiz bir niyetle yola çıktım ve temiz insanlarla karşılaştım. Noray Demirci, Selim Çaldıran, rahmetli Ertuğ Ergin, Emrah Karaduman gibi isimlerin varlığı bana güç verdi. Hande Yener beni ikna etti Birçok insan sizi Veliaht yarışmasıyla tanıdı. Katılmaya nasıl karar verdiniz?Albümüm uzun süredir hazır bir durumda bekliyordu. Yapımcım Polat Yağcı böyle bir teklifle geldi ama ben kendi albümümün çıkmasını istediğim için kabul etmedim. Ayrıca orada neyle karşılaşacağımı da bilmiyordum. Beni Hande Yener ikna etti. ‘Sen bu yarışmada olmazsan ben de katılmak istemiyorum, çünkü sana çok güveniyorum.’ dedi. Daha önce ona sahnede vokal yapmıştım. Birbirimize uyumumuz çok iyiydi. Kendisinden çok şey öğreneceğimi düşündüğüm için kabul ettim.Yarışmada çok eleştirildiğiniz zamanlar oldu. Pişmanlık duydunuz mu hiç?Hayır. Her şeyin bir sebebinin olduğuna inanıyorum. Ayrıca egosu yüksek biri de değilim. Şöyle davransaydım daha iyi olur diye düşündüğüm zamanlar olmuştur ama olan olmuştur ve bir sebebi vardır. Benim şu ana bakmam gerekiyor.Peki kendinizi Hande Yener’in veliahdı olarak görüyor musunuz?Hayır. O bir ironiydi. Kimse kimsenin veliahdı olamaz. Bu kan bağıyla ilgili bir durum. Hakikaten böyle bir şey olsaydı Sezen Aksu ve Ajda Pekkan’ın veliahdı olmak isterdim. Bunu kimseyi yermek için söylemiyorum. Ama Sezen Aksu; üreten, birçok insanın kalbine tohum eken ve büyüten biri. Ajda Pekkan da çizgi ve duruş olarak çok önemli bir isim. Görsel olarak Ajda Pekkan’ı, içsel olarak da Sezen Aksu’yu kendime daha yakın görüyorum. Öte yandan Hande Yener ile tanışmış olmak da benim için büyük bir şans. Sting ile düet yapmak istiyorumŞarkınızdaki gibi dünyanız karanlık mı?Ne karanlık ne aydınlık. Biraz şükretmeyi unutup dünyevi bir şeye odaklandığımda direkt kararıyor dünyam. Karanlığı da aydınlığı da uçlarda yaşıyorum.Saçınızdaki siyah-beyaz imajın bir anlamı var mı?Sonradan anlam kazandı. Danışmanım Selim Akar’ın fikri bu. Dikkat çekmek çok zor. Bir şekilde farklı bir imajım olmalıydı ve kendi ruh halimle örtüştü. Beni rahatsız etmiyor ve bu peruğun altında kendimi koruma altında hissediyorum.Müzik adına hedefleriniz neler?Ayrı şeyleri birleştirmek ve köprü olmak gibi bir hedefim var. Bob Marley belgeseli izlemiştim. Orada bir müzik sahnesinde her bir nehri birleştiriyordu. Çocukken ütopik olarak gördüğüm bir hayali onun gerçekleştirdiğini gördüm. İnsanları birleştirip yumuşatabilme gibi bir görevimiz olmalı. Kendi adıma müziğin naiflik tarafını seçiyorum. İnsanların ruhlarına dokunmak istiyorum. Öte yandan Sting ile bir düet yapmak da hayalim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Çiçeklerin en saf hali: Çiçek suları

Eski zamanlarda daha çok kullanılan gül, papatya, lavanta sularının yerini şimdilerde tonikler, yapay tatlandırıcılar, esanslar alsa da, bir zamanların bu itibarlı malzemesi kadınların vazgeçilmezleri arasındaydı…Uzun uzun yüzünü gül suyuyla silen babaannem çocukluk anılarımda kaldı bir süre. Biraz iç bayıcı bulduğum bu suyu neden yüzüne sürdüğünü anlayamaz, yine de babaannemin arkadaşlarına gittiğimizde ikram edilen gül suyunu yüzüme sürmekten geri durmazdım. Ramazan gelince gülsuyu eklenmemiş güllacıysa yemek istemezdim…Yıllar sonra, artık büyüyüp, kozmetikler, kremler, cilt temizleyiciler dünyasının kapısı açılınca, bunların tamamının çok bunaltıcı olduğuna hükmettiğim bir gün, uğradığım aktardan gül suyu aldım. O gün bugündür, yani 10 yıldır gül suyu başucumda durmakta…“Gül suyu bana çok iyi geldi, size de gelir” diye kişisel kanaate dayanan yuvarlak bir cümle kuracak değilim ama biliniyor ki, gül suyu, kozmetiğin vazgeçilmez maddelerinden biri ve tek başına da cilde çok iyi geliyor. “Nedenmiş?” diye soranlara yanıt şu; “Gül suyunun sıkılaştırıcı etkisi vardır ve bol miktarda tanen içerir. Tanen üst deriyi örterek dış etkenlere karşı daha az duyarlı hale gelmesini sağlar. Dokuları sağlamlaştırır, güçlendirir ve yumuşatır.”Çiçek suları uzun yüzyıllar boyunca gündelik hayatın ayrılmaz bir parçasıyken değişen ihtiyaçlarla silinmeye yüz tutmuş. Ama doğaya dönüş çağrıları içinde, onları da hatırlamak kaçınılmaz. Çiçek suyu denilince akla ilk gül suyu gelse de, lavanta, hatmi, papatya, hanımeli, hamamelis, gelincik, yasemin suları da kullanılan diğer sular…Lavanta suyu özellikle problemli ciltler için kullanılıyor. Her gün lavanta suyuyla temizlenen ciltlerde akne oluşumunun azaldığı biliniyor. Lavanta yüzyıllardır en çok kullanılan arındırıcı çiçeklerden. Duyarlı ciltler için kullanılan bir diğer çiçek suyu, ıhlamur. Ihlamur suyunun, çilleri azalttığı, güneş ışıklarından etkilenen açık tenlilerin cildini yumuşattığı biliniyor.Çiçek suları taze veya kurutulmuş çiçeklerin ve yapraklarının damıtılması ile elde ediliyor. Kendiniz de evde çiçek suyu elde edilirsiniz ama. Bunun için, maden suyu ve çiçek bulmanız gerekiyor. Lavanta gibi çiçekleri tazeyken toplayabileceğiniz gibi, kurusunu da kullanabilirsiniz. Gül için taze çiçek bulmalısınız. Bunları maden suyunda bekleterek, kullanabilirsiniz. Bu karışımı, üç dört günde bir yenilemek gerekiyor.Taze gül yapraklarıyla, taze ya da kuru lavanta buhar banyosunda da kullanılıyor. Kaynar suyun içine atılarak yapılan bu buhar banyoları, hem cildi hem nefesinizi ferahlatıyor.Son olarak, soğuk kış günleri için kolay bir tarif: Üç çay bardağı gül suyuna, 1 çay bardağı vazelin konularak yapılan merhem, hem el hem dudak çatlakları için ideal… Çiçeklerle yapılan çay ve şuruplar gelecek haftaya…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Balkabağı

Tatlısıyla sofraların padişahı olan balkabağının etli kısmı ve çekirdekleri pek çok hastalık için şifa kaynağı.İnsanlık balkabağı ile neredeyse on bin yıldır tanışıyor. Anavatanı Orta Amerika olan bu sevimli meyve tarihten günümüze dünyanın dört bir köşesine yayılarak her yerde ekilebiliyor artık. Sarı, ışık saçan çiçekleri ve dikenli sapının üzerinde ince tüylü yaprakları olan bitki, bir yıllık bitkiler grubunda yer almaktadır. Balkabağı çiçeklerinin ömrü neredeyse yirmi dört saat sürer, çok kısa ömürlü olan çiçekleri bittiğinde çok miktarda beyaz ve yassı şekilli tohum içeren büyük turuncu meyve oluşur.Balkabağının kullanılan kısımları, tohum, çekirdek ve etli kısmıdır. Etli kısım taze olarak yenildiği gibi ilaç olarak kullanmak üzere kurutulabilir de. Tohumları ise genellikle bütün olarak yenilir. Kabukları çıkarıldıktan sonra da yenilebilen tohumları yağını çıkarmak için dövme işlemine tabi tutulur veya eriyiklerde kullanılır.Balkabağının bileşenleri meyvenin etli kısmında ve çekirdeğinde yoğun olarak bulunur. Etli kısmı oldukça zengin bir betakaroten kaynağıdır. Bu kısım aynı zamanda kanserle etkin mücadelede kullanılan ve antioksidan olarak bilinen E vitamini ihtiva eder. Çekirdekleri ise çoğu linoleik asit olmak üzere yüzde otuz doymamış yağ içerir. Balkabağı çekirdekleri bütün bunların yanı sıra, aknelere ve prostat rahatsızlıklarına iyi geldiği bilinen çinko, demir ve fosfor açısından da oldukça zengindir.Prostat rahatsızlığı tedavisinde balkabağı oldukça etkin bir rol üstlenir. Özellikle tohumları yüksek çinko ihtiva ettiği için, kanserle ilgisi olmayan prostat büyümesi rahatsızlığında kullanılabilir. Avrupa’da yapılan bir klinik araştırma neticesine göre, balkabağı tohumlarından ve cüce palmiyelerden elde edilebilen “kurbisin” adlı bir madde prostat büyümelerinde gözle görülür bir iyileşme sağlamaktadır.Bu tohumlar, çok eski zamanlardan beri vücudun bağırsak kurtlarından temizlenmesi için kullanılmaktadır. Bu konuda Uzakdoğu’da yapılan araştırmalar balkabağı çekirdeğinin bağırsak kurtlarına karşı etkin ve güvenli bir mücadele aracı olduğunu ortaya koymuştur. Bir aminoasit olan kukur bitinin bağırsak kurdu düşürücü etkisi bilinmektedir.Balkabağı tohumları ile ilgili bir başka araştırma da Mısır’da yapılmış ve balkabağı tohumlarından elde edilen yağın eklem iltihaplarına iyi geldiği ortaya çıkarılmıştır. Aynı araştırmaya göre, çekirdeklerinin kaynatılması sonucunda elde edilen sıvı da bağırsak enfeksiyonlarını tedavi edebilmektedir. Balkabağının lif açısından zengin olan etli bölümü hafif laksatif, yani bağırsak yumuşatıcı etki taşımaktadır. Bu etli kısım lapa olarak hazırlandığında ise hem yanık tedavisinde hem de yağı çıkarılarak ağrı kesici olarak kullanılır.Balkabağı yetiştirmek isterseniz, sıcak ya da ılıman havaları sevdiğini unutmamalısınız. Balkabağı, besleyici maddeler açısından zengin ve su tutmayan topraklarda çok daha iyi yetişir.Bağırsak solucanlarını düşürmek için günde yaklaşık 100 gram kabuğu ayıklanmış çekirdek yiyebilirsiniz. Hemen arkasından Hint yağı gibi bağırsak yumuşatıcı etkisi olan bir laksatif kullanmanız tavsiye edilir. Ancak, tavsiye edilen miktarın dışında aşırı derecede çekirdek yerseniz karaciğerinizde hasar oluşabileceğini aklınızdan çıkarmamalısınız.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Pasaport kalkacak, retina kontrolüyle seyahat edeceğiz

Çok gezen mi, yoksa çok okuyan mı bilir dedik ve dünyanın en büyük seyahat arama motorlarından Skyscanner’ın Türkiye Pazarlama Müdürü Murat Özkök ile görüştük. Edinburgh’ta yaşayan Özkök, bize hem yaptıkları işleri hem kullanıcıların seyahat tercihlerini hem de yakın gelecekteki seyahat trendlerini anlattı.Skyscanner’ın hikâyesi nedir?Skyscanner, üniversitede tanışan üç arkadaşın 2003 yılında kurduğu bir şirket. Kurucularından Gareth Williams kayağı çok seviyor. Fakat o yıllarda kayağa gidebilmek için farklı havayollarından fiyat alma süreci onu çok yormuş. Bunun üzerine Williams, uçak fiyatlarını listeleyen basit bir Excel tablosu oluşturup üniversitede paylaşıma açmış. Fikrinin ilgi çektiğini görünce İngiltere çapında bir web sayfası oluşturmuş. Başka ülkelerden de ilgi olunca Skyscanner giderek büyüdü.Bir Excel tablosuyla başlayan bu macera şu anda hangi seviyede?Dünyanın en iyi seyahat arama platformlarından birisiyiz. Aylık 50-60 milyon arası tekil ziyaretçimiz var. Merkezimiz Edinburgh’ta. Ayrıca dünyanın altı ayrı şehrinde ofisimiz var ve 30’dan fazla dilde hizmet veriyoruz. Türkiye’deki ziyaretçi sayımız ise iOS ve Android’deki mobil uygulamaları da katarsak 1,8 milyona yakın. Dünya çapında 500’e yakın çalışanımız var.Skyscanner nasıl bir hizmet veriyor?Biz bir seyahat arama motoruyuz. Sky-scanner’ı kullanarak dünyanın her yerine en ucuz uçak bilet fiyatlarını karşılaştırabilirsiniz. Ayrıca otel ve araba kiralama seçeneklerimiz de var. Seyahat hizmetini biz vermiyoruz ve ürün satmıyoruz. Seyahat sektöründe hizmet veren şirketlerin sunduğu ürünlere en kolay, etkili ve ucuz biçimde ulaşma imkânı sunuyoruz. Böylece tek bir arama motorunu kullanarak sayısız seçeneğe erişebiliyorsunuz. Dünyadaki havayollarının neredeyse hepsi bünyemizde. Eğer nereye gideceğinizden emin değilseniz, ‘her yere’ arama özelliğini kullanarak bizden öneri de alabilirsiniz.Nasıl para kazanıyorsunuz peki?Seyahat acenteleriyle anlaşmalarımız var, onlara yönlendirdiğimiz müşteri veya satış üzerinden bir komisyon alıyoruz. Ayrıca reklam gösterimlerimiz oluyor. Bir diğer gelirimiz ise aramalardan edindiğimiz veriler. Ne tip veriler bunlar?Diyelim ki bir havayolu şirketisiniz, A noktasından B noktasına bir hat açmak istiyorsunuz ama talep görüp görmeyeceğinden emin değilsiniz. Skyscanner’da yapılan milyonlarca arama size bu konuda müthiş bir veri sağlayabilir. Hangi mevsimde, hangi şehirlere, nasıl bir talep var bunu görebiliyoruz. Örneğin Mikonos adası yaz aylarında Türkiye’den çok aranıyor ama Türk Hava Yolları’nın bir hattı yok.Kişisel veri güvenliğini sağlayabiliyor musunuz?Arama yapmak için bir hesap açmak gerekli değil, bu nedenle kişisel veri tutmuyoruz. Tamamen anonim bir veri bu. Ayrıca kredi kartı bilgisi de bizde yok. Alışveriş, kullanıcıyla rezervasyon yaptığı şirket arasında gerçekleşiyor.Bu verilere baktığımızda Türkler yurtdışında en çok hangi şehri arıyor?En çok Londra’yı arıyoruz. Onu Amsterdam, Roma, Barcelona, Berlin, Manchester ve Bangkok şehirleri izliyor. Londra, dünyanın seyahat için en çok aranan şehri, ondan sonra New York geliyor.Yurtdışından Türkiye ne sıklıkla aranıyor?İstanbul aranan en popüler şehirlerden. Rusya, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerden yapılan aramalarda İstanbul ilk beş arasında. Yurtiçinde ise İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi şehirler çok popüler. Ayrıca son yıllarda Kars ve Gaziantep gibi aramalarda yükselen bazı şehirler de var.İnternet forumlarında kullanıcılar hizmetlerinizden memnun fakat bazı havayollarının müşteriyi aldatıcı uygulamalar yaptığı yönünde şikâyetler var. Bunlara karşı nasıl bir önlem alıyorsunuz?Bazı acentelerin müşteri çekmek için ekranda önce ucuz fiyat gösterip sonra pahalı bilet sattığını tespit ettik. Bu tip acentelerle anlaşmamızı hemen iptal ediyoruz. Bizim politikamız şu, kullanıcılar ekranda hangi fiyatı görüyorsa sadece onu ödemeli, daha fazlasını değil. Bu konuda kesinlikle kullanıcıların tarafındayız. Tabii bazen bir bilet dakikalar içinde satılabiliyor, bunu da göz önünde bulundurmakta yarar var.Dünyada akıllı telefon kullanımında bir artış söz konusu. Bu sizi nasıl etkiliyor?Mobil kullanımı artıyor. Kullanım oranlarına baktığımızda 10 kullanıcıdan en az 3’ü Skyscanner’a mobilden erişim sağlıyor. Türkiye’de de aynı eğilim görülüyor. Geçen yıldan bu yana mobil erişimde yüzde 11’lik bir artış var. Bence bu giderek artacak çünkü 30 yaş altı nüfus çok fazla. 2-3 yıl içinde erişimin yarısı mobilden gelir diye tahmin ediyorum. Asya ülkelerinde ise bu oran daha da yüksek. Biz de büyüme stratejimizi mobil öncelikli olarak belirledik.Seyahatin geleceğini nasıl görüyorsunuz?Future Laboratuvarı’yla 55 editör ve seyahat bilimcinin katılımıyla 2024 yılına yönelik bir projeksiyon yaptık. Seyahat alışkanlıklarımız çok değişecek.Ne gibi değişiklikler bunlar?Akıllı telefonlar yardımıyla herkesin bir seyahat planlayıcısı olacak, nereye gideceğinizi bilecek ve ona göre seyahat planlamanızı yapacak. Havaalanları yaşam alanlarına dönüşecek; içinde büyük parklar, alışveriş merkezleri, havuzlar, konaklama yerleri olacak. Otellerden havaalanlarına doğrudan geçişler olacak. Bagaj etiketinizden valizinizin seyahat boyunca nerede olduğunu anlık olarak görebileceksiniz. Uçaklarda hologram hostesler kullanılacak. Rezervasyon yapmadan önce, oteli sanal olarak deneyimlemek mümkün olacak. Pasaport kalkacak, göz ve retina kontrolüyle seyahat edeceğiz. Sualtı otelleri yaygınlaşacak. Uzay turizmi ortaya çıkacak ve yörüngeden dünyaya bakabileceğiz. Daha büyük kapasiteli uçaklar üretilecek, böylece Sidney Londra arası 2 buçuk saate inecek. Bunlar belki ütopik gelebilir ama bugün kullandığımız birçok cihaz da 10 yıl önce bir hayaldi. Teknoloji çok hızlı ilerliyor.Peki ya ışınlanma teknolojisi...Onun için biraz daha beklememiz gerekecek sanırım. Zaten biraz da tehlikeli bir iş bu. Yolda bagajınız kaybolsa bir şekilde telafi edilir ama ışınlanma esnasında kolunuz veya bacağınız kalırsa işte o büyük bir sorun.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Patates musakka

Telefonunuz çalar, arayan kişi bir saat sonra size misafirliğe geleceğini söyler. Oysa evde yemek yoktur. Bir saat içinde ne hazırlayabilirim diye düşünürken patates musakka imdadınıza yetişebilir.Gün boyu işyerinizde yorucu bir mesai geçirmişsiniz. Çıkış saati yaklaşmadan o anın hayalini kurmuş, eve gidip dinlenme planları yapmaya başlamışsınız bile. Yemek, içmek gözünüzde yok, tek isteğiniz dinlenmek.Fakat eve dönüş yolunda cep telefonunuz çalar ve kayınvalideniz, “Yemeği bizsiz yemeyin, bir saat sonra sizdeyiz.” der. Yemek yapmayacağınızı düşünürken simdi ne yapabilirim bir saat içinde diye düşünmeye başlarsınız. Böyle durumlarda ise yapılışı kolay ama gösterişi ve adı ile de ağır bir yemekmiş gibi görünen tarifler, aklımızın ya da tarif defterimizin sayfasında yer almalıdır.İşte bu tariflerden biri musakka. Türk mutfağının en baş yemeklerinden biridir. Kökü, Arap ülkelerine dayanmaktadır. Musakka, sulandırılmış su verilmiş sulu yemek anlamına gelmektedir. İstediğiniz her çeşit sebze ile rahatlıkla yapıp fırınlayarak rahatça misafirinizi ağırlayabilirsiniz.Kolay bir mercimek çorbası, şehriyeli pilav, fırında patates musakka ve salata akşamın menüsü olur ve bir saatte rahatlıkla hazırlanır. Siz de kayınvalidenizin gönlüne bir kez daha girmiş olursunuz.Malzemeler1 adet soğan250 gr. kıyma (isteğe göre artırılabilir veya azaltılabilir)1 adet kırmızı biber1 adet yeşil biber3-5 tane patatesSalçaBaharat (kekik, nane,pul biber, karabiber)Üzeri içinYoğurt2 adet yumurta1 çorba kaşığı unYapılışıTeflon bir tavada küçük küçük küp şeklinde doğramış olduğumuz soğanları zeytinyağında pembeleşinceye kadar soteliyoruz. İçine bir kaşık salça, dilerseniz biber salçası da olabilir ekleyip kavurmaya devam ediyoruz. Yine küçük küçük doğramış olduğumuz kırmızı ve yeşil biberi ekleyip beş dakika daha kavuruyoruz. En son aşamada kıymamızı ve baharatlarımızı ekleyerek pişirip musakkamızı üzerine dökeceğimiz harcımızı tamamlamış oluruz.Kıymamız pişerken patateslerimizi yassı parçalar halinde doğrayıp isteğinize göre kızartarak veya kızartmadan da bir borcama dizeriz. Ben hafif olması için kızartmadan yapıyorum, size de tavsiye ederim.Düzgün bir şekilde dizmiş olduğumuz patateslerin üzerine kıymamızı yayarak ekleriz. En son aşamada bir kapta yoğurt, yumurta ve unu güzelce çırparak kıymamızın üzerine dökeriz. Dökmüş olduğumuz bu sos yemeğimize daha çok lezzet verip farklı bir tat sağlayacaktır.Borcamın üzerini kağıtla kaplayarak 180 derece fırında patatesler yumuşayana kadar pişiririz.Yemeğimiz hazır. Afiyet olsun, misafirleriniz mutlu olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Bebeklerde diş çürüğü bulaşıcı mı?

Diş çürüklerine sebep olan bakteriler çoğu zaman anneden bebeğe geçebiliyor. Nelere dikkat etmeli, diş çürümesini nasıl önlemeli?Birçok hastalığın olduğu gibi, diş çürüklerinin de ana sebebi mikroplar. Doğru beslenme ve doğru bakım yapılmazsa bebeklerde de diş çürükleri görülüyor. Diş Hekimi ve Protez Uzmanı Çağdaş Kışlaoğlu’na göre 1 yaş ile 2,5 yaş arasındaki çocukların ağız ve diş sağlığından ebeveynler sorumlu. Anne-babadan bulaşan bakteriler çürükleri oluşturan önemli etkenler arasında zira.Çok bileşenli bir enfeksiyon hastalığı olan diş çürüğü, bulaşıcı özellik taşıyor. Enfeksiyonun bulaşmaması için anne-babanın dikkat etmesi gereken belli konular var. Dr. Kışlaoğlu, “Bulaşmanın olmaması için anne, bebeğini beslerken kaşık, emzik, biberon gibi araçları kendi ağzıyla temasta bulundurmadan kullanmalı. Aksi halde çürüğe yol açacak organizmaları kendi ağzından bebeğine aktarır.” diyor. Ağız ortamında dişler çürümeye başladığından itibaren birtakım bakteriler birikmeye başlıyor. Dikkat edilmediği takdirde bu bakteriler, aile bireylerinden sıklıkla da anneden bebeğine bulaşıyor. Bu noktada ebeveynlere büyük iş düşüyor. İlk süt dişlerinin çıkmasını takiben anne ve baba, bebeklerinin dişlerini ya bu iş için üretilen özel fırçalar ya da temiz bir tülbent, gazlı bez parçası yardımıyla düzenli olarak fırçalamalı. Ballı emzik, şeker içerikli sıvı gıdaları içeren biberonun kullanılması biberon çürüğü olarak adlandırılan üst ön kesici dişlerde çürüklere neden oluyor. Bebeklerin uykuya şekerli süt vs. içeren biberonlarla yatırılmaları ağızlarında kalıcı sorunların oluşmasının ana nedenlerinden.Dişlerinizi çocuğun önünde fırçalayınDiş Hekimi Protez Uzmanı Çağdaş Kışlaoğlu, anne-babaların, bebeklerini bir sorun olsun ya da olmasın 6 ayda bir diş hekimine kontrole götürmesinin şart olduğu görüşünde. “Anne ve baba, çocuklarının diş sağlığına önem vermesini istiyorsa onun önünde düzenli olarak ağız bakımına dikkat eden doğru bir model oluşturmalılar.” diyen Kışlaoğlu, bu konuda doğru ödüllendirmede alışkanlığın yerleşmesinde yardımcı olabileceğini vurguluyor. Ağızlarına yılda 2’den fazla yeni çürük oluşan çocukların, çürük gelişimi açısından oldukça yüksek bir risk altında olduklarına da dikkat çekiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:06

Yağmur Ün: Yetimler, gönüllere girecek

Samanyolu TV’de çarşamba günleri ekrana gelen ‘Yetim Gönüller’de Asya karakterini canlandıran Yağmur Ün, oyunculuğa daha kırkı çıkmadan ‘mekan sahibi’ kontenjanından girmiş. Yeşilçam’ın onlarca usta oyuncusunu Kuzguncuk’taki evlerinde ağırlayan Ün ailesi, kızlarını kamera ile tanıştırmakla kalmamış, ustalarla sıkı dostluklar da geliştirmiş.Oyuncu olmak, başrolde oynamak için eğitim şart! Fakat elinizden tutan bir yapımcı, yönetmen yoksa ağzınızla kuş tutsanız para etmiyor bu ülkede. Bazıları ise doğuştan şanslı oluyor. Kuzguncuk’taki evleri çekim mekânı olan Yağmur Ün gibi... Sinema sektöründe ‘Tüpçünün Evi’ olarak bilinen ve bugüne kadar onlarca Yeşilçam filmi ve diziye ev sahipliği yapan evin küçük kızı Yağmur’a Kemal Sunal’dan Zeki Alasya’ya, Metin Akpınar’dan Oya Başar’a, Hülya Avşar’dan İbrahim Tatlıses’e kimler el vermemiş ki. Deyim yerindeyse Yeşilçam onu kucağında büyütüp, dizi önüne bırakmış. Yaşıtları parklarda oynarken o, setin tozunu doğar doğmaz yutmuş. Kırkı çıkmadan Zeki Alasya’nın bir filmiyle başladığı oyunculuk kariyerinde şimdilerde başrol kovalıyor. Samanyolu’nun yeni dizisi Yetim Gönüller’de Asya karakterini canlandıran Yağmur Ün ile oyunculuk hayatını ve Asya’yı konuştuk.Yetim Gönüller’de Asya karakterini oynuyorsunuz. Asya’da ne buldunuz?Bir tarafı çok buruk parçalanmış. Annesiz ve babasız büyümüş. Bir diğer tarafı da, o yıkıntıların içinde kendine kale kurmaya çalışıyor. O kalenin içine bir de aşk sığdırmış.Role hazırlanırken çevrenizde gözlem yaptığınız yetimler oldu mu?Beş ay önce amcamı kaybettim. Ve iki kuzenim olduğu için o zorluğu gördüm. Hayatta her şeyi elde edebiliyorsun ama yitirdiklerini geri getiremiyorsun. Baba eksikliği arkandaki dağın yıkılması gibi bir şey. Güçlü olman gerekiyor. Seninle gurur duyan, karşılıksız seven tek erkek yok artık.İzleyiciler dizide kendilerinden bir şeyler bulacak mı?Bana göre hikâye tutacak. Çünkü bir Beşir karakteri var ve Türkiye’nin sorununu anlatıyor. Yetim ve yalnız kalan kızları kendi ihtiyaçları için satıyor mesela. Asya, hem çok mazlum hem çok güçlü. Kerem karakteri var; çok şey bulabilir izleyici...Asya’yı nasıl bir gelecek bekliyor?Bakarsın 3-4 bölüm sonra Asya öyle bir hayata bürünür ki daha iyi bir geleceği olabilir.Gerçek hayatta Asya ile benzeşen yanlarınız var mı?Benzeyen pek çok yönümüz var. Tek farkımız yetim olmayışım. Asya yerine göre çok çekingen, yerine göre ise çok güçlü ve dediğim dedik birisi. Alçak gönüllü yanı da var. Zaten ben de olduğum gibi oynuyorum.Pek çok dizide rol aldınız. Bir oyunculuk eğitimi aldınız mı?Alaylıyım. Okulum evimdi. Tiyatro bölümü bitirmedim ama setin içinde büyüdüğüm için kamera arkasındaki çalışanlara nasıl davranmam gerektiğini, kamera önünde neler yapılması gerektiğini bire bir öğrendim. Mutfakta pişmek önemli.Sette büyümeniz nasıl oldu?Yaklaşık 20-25 yıldır evimizde film ve dizi çekimi oluyor. Zeki Alasya, İpek Tuzcuoğlu, Metin Akpınar, Kemal Sunal gibi onlarca usta bizim evde film çekti. Daha kırkım bile çıkmamışken Zeki Alasya’nın bir filminde oynamışım. “Bu kız olacak” demiş. Daha sonra çekim ekipleri gide gele bir şekilde oyunculuğa başlıyorum.Eviniz adeta bir çekim platosuymuş...Asiye platoları diye geçiyor hatta Kuzguncuk’ta.Şartlar sizi oyuncu yaptı diyebilir miyiz?Gözlerimi sette açtığım için farklı bir meslek düşünemedim açıkçası.Aileniz bu durumu nasıl karşıladı?Artık yaşım 19, karakterimde değişmeler olmadığı, aksine daha çok şeyler kattığı için ailem hep arkamda durdu. Çünkü ne yapıp ne yapmayacağımı çok iyi biliyorlar. Ben de onların inandığı şeyleri asla bozmak istemem. Kendime düşeni yapıyorum...Evinizden Yeşilçam geçmiş. Kimlerle çalıştınız, hatırlıyor musunuz?Münir Özkul gelmiş... 2,5 yaşına kadar konuşamıyormuşum ben ve Kemal Sunal geldiğinde ‘ıh ıh ıh’ diye konuşuyormuşum. Kemal Sunal da ‘Yağmur nasılsın ıh ıh ıh’ yapıyormuş bana. İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar, Sibel Can, Özcan Deniz girmeyen kalmadı evimize.Evinizin özelliği neydi?Büyük bahçeli, içinde üç ev olan bir yerleşke. Evin özelliği sıcak olması. Ekipler çok rahat ediyor. Ve her ekip geldiğinde bizimkiler yemek pişirir, mangallar yapardı. İş olarak görülmüyor aslında. Sevgiyle yapıldığı için. Şunu yapmayın bunu etmeyin denmiyor. Öğrenciler geliyor film çekmek için. Onlardan ücret bile almıyoruz. Bazen normal kısa süreli çekimlerden de ücret alınmıyor.Bu kadar tecrübeli isim evinize gelmişken, onlardan oyunculuk adına tüyolar aldınız mı?Oya Başar... Çok seviyorum kendisini, karakter olarak Türkiye’de sayılı kadın oyunculardan. Tek bir şey söyledi bana, onu unutmam asla: ‘Egon ne kadar büyürse, sen kendini o kadar küçültmek zorundasın.’ Ego yaptığımız iş gereği büyüyor, bir zaman sonra insanın içindeki her şeyi bitiriyor. Kendime örnek aldığım cümledir bu.Tüm bunların dışında kendinizi yetiştirme adına bir şeyler yaptınız mı?Hayır. Karakteri kalbinde yaşaman lazım iyi yansıtmak için. Belki ayna karşısında gözlerinin içine bakarsın ama en önemli ayna benim için izleyici. Onların tepkilerine göre ne yapıp yapmayacağıma karar vereceğim. Şu anda Asya’yı içimden geldiği gibi yansıtıyorum. Ama birinci bölümden sonra ayna izleyici olacak.Şu an kaç dizi oldu?Zerda, Hıyanet Sarmalı, Nerede O Yeminler, Haziran Gecesi, Alemin Kıralı... Yanlış hatırlamıyorsam 14 dizi oldu.Her dizi yeni bir tecrübe...Hem tecrübe hem de insan kazanıyorsun, hayata karşı güçleniyorsun. İnsanları bu sektörde daha iyi tanıyorsun. Artık daha çabuk olgunlaştırıyor. Neye ne zaman karar vereceğine daha çabuk karar veriyorsun. Daha iyi tutunuyorsun hayata. Tek fark, çocukluğunu yaşayamıyorsun.Çocuklukla ilgili içinizde bir ukde kaldı mı?Ukde kalmadı ama çok yoruldum. Okul ve seti bir arada götürmek zorunda kaldım. Bunu da ben istedim.Set dışında bir hayatım olmadı“Küçükken yaşıtlarım parklarda oynarken, ben setlerde oynuyordum. Çocukluğum setlerde geçti. Yaşım ilerleyipte, dizilerde rol almaya başlayınca, setten çıkıp eve geliyordum, evde de set oluyordu. Çocukken oyun mu oynuyorum iş mi yapıyorum tam fark edemiyordum. Hem setlerde eğlenip büyüyordum hem de işimi yapıyordum. Bu da hayata fazlasıyla erken atılmama sebep oldu...”Baktım olmuyor mesleğimi yapacağım“Beykoz Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı bölümünde okuyorum. Allah güç verdiği müddetçe bu işi yapmak istiyorum. Düzenli hayatı seven biriyim, ikinci bir bileziğim olsun. 25-26 yaşına kadar bunu yapacağım, baktım olmuyor mesleğimi yapmayı düşünüyorum. Popüler olunca insanların size davranışı da değişiyor. Bende asla yapay sevgi saygıya yer yok. Hiçbir zaman şuyum, buyum demedim. Beni her zaman Yağmur olarak tanımalarını istedim.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Ekim 2014 Cumartesi 13:33

Yılmaz Vural 'YEMEK BAHANE'ye konuk oldu: Açlıktan ölürüm de yemek yapmam

Çılgın antrenör Yılmaz Vural, yok hayır, olmaz dese de biraz hile biraz ‘taktik’le girdim evine. Peki ya yemek? Pek nazlandı ama faulsüz, on numara bir pilav pişiriverdi.Yedek kulübesinden oyuncularına bağıran teknik direktör çok görmüşüzdür de Yılmaz Vural gibi agresifken bu kadar komik olanı bir daha yeryüzüne gelir mi bilinmez. Sahadaki her hali, her sözü olay insan... Takım gol atar Yılmaz hoca sevinçten oyuncularına tokat. Gol yer, tekme... Sinirlenir, depar, takla... Hakkında en çok espri, caps üretilen teknik direktör. Hazır şu sıralar boşta, fırsat bu fırsattır aradım Yılmaz Hoca’yı. Evde röportajı ve yemek yapmayı reddetti. Gerekçesi şimdikilerden farksız. Hayatında yemek yapmamışmış da anlamazmış da... ‘Yemek Bahane’ hocam dediysem de Nuh dedi peygamber demedi. Sonunda gönlüm razı olmasa da oturduğu sitenin kafesinde görüşmeye karar verdik. Yılmaz Hoca gibi çılgın bir adamla kafede yemek söyleşisi...Pehh! Buluştuk, selamlaştık. İçimdeki burukluk yüzüme yansımış, gözlerim Vural’ın hakem Cüneyt Çakır’a yalvaran gözleri gibi bakmış olacak ki ben bir şey demeden “Tamam kız tamam, üzülme hadi evde yapalım röportajı ama yemek kısmına ben karışmam, sen yapacaksın.” dedi. İçimden Vural taklaları ata ata çıktık dairesine. Tevafuk bu ya yardımcısını şehriyeli bulgur pilavı yapmak için kolları sıvamış buldum. “Aman ablacım sen bırak bugün yemekler Yılmaz Hoca’dan.” deyince kadıncağızın gözlerindeki şaşkınlığı görmeliydiniz. (Aynı şaşkınlığı spordan dönerken karşılaştığımız eşi ve babasını elinde kaşık, tel şehriye karıştırırken bulan oğlu Can da yaşadı.) “Hocam, elimde mikrofon var, azıcık şu kaşığı tutsanız, aman dibi tutmasın, biraz karıştırsanız” diye diye elimi sürmem diyen Vural’la birlikte pişirdik pilavı. Daha önce çok pişirdim ama akıbetinden bu kadar şüphe duyduğum ilk pilav buydu sanırım. E normal soru sor, hocaya iş yaptır, bir yanımda kameraman diğer yanımda foto muhabiri. Dar alanda kısa paslaşmalar... Elim değdi diye söylemiyorum ama pilav öyle lezzetli öyle lezzetli oldu ki “Bulgur pek keyif aldığım bir yemek değil.” diyen Yılmaz Vural, çekim sonrası iki tabak pilav yedi maşallah! Niyetler halis olunca yemek de lezzetli oluyormuş demek ki!Şu ana kadar 23 takım çalıştırdınız. Oyuncularınızın beslenmesi konusunda da sahadaki gibi “eli sopalı” bir antrenör mü oldunuz?Saha ile saha dışında iki farklı insanım. Maç sırasında agresifleştiğim zamanlar olabiliyor. Çünkü orada iş var, başarı isteniyor. Nasreddin Hoca, testi kırılmadan oğlunu tokatlıyor ya, antrenörlüğüm o hesap biraz. Ama maç sonrası dünyanın en sakin insanıyımdır. Beslenme konusunda da hiçbir zaman höt höt biri olmadım.Sinirlendiğinde futbolcusunun dilini çeken biri mi söylüyor bunu?(Gülüyor) Dediğim gibi bu tarz şeyler ancak müsabaka içinde yaşanır. Saha dışında bilim ne emrediyorsa onu yaparım. Almanların bir lafı vardır; parmak ucu hissi… İnsanlara ne zaman, nasıl davranacağını bilemeyen bir yönetici hiçbir zaman başarılı olamaz.Yani dövüyorsam bir sebebi var diyorsunuz...Yöneticiliğin demokratik, diktatörlük, özgür bırak da yapsın boyutları vardır ve bunları belli bir zamanlama ile yapamazsanız bu yönetme tarzı işe yaramaz. Tekdüze bir yöneticilik tarzıyla da başarı mümkün değil. Ben de kendisini geliştirmiş bir antrenör olarak nerede nasıl davranacağımı bildim. Türkiye’deki ilk diplomalı antrenörlerden biriyim. Bilgi anlamında kendimi çok geliştirdim. Bugün Yılmaz Vural olabildiysek bu donanımın bir getirisidir. 700’e yakın maçla Türkiye’nin en çok maç yönetmiş antrenörüyüm. Bu tesadüfî bir başarı değil.Oyuncuların beslenmesi konusunda ne durumdayız?Bizde futbolcular maç öncesi protein alıyor. Yani ete dayalı bir beslenme söz konusu. Ama doğru olan maç öncesi karbonhidrat yüklemesinin yapılması. Çünkü maçta kaybedeceğiniz enerji karbonhidrat. Türkiye’de hangi antrenmanda hangi enerjiye ihtiyaç duyulduğunu bilen yok. Oysa Avrupa’da kulüpler kimyasal çalışıyor. Devamlılık antrenmanı yaptıracaklarsa karbonhidrata dayalı beslenme uygulanıyor futbolculara ve bu antrenman karbonhidrat depolarını çalıştıracak bir antrenman oluyor. 5 büyüklerde (Bursa ve Trabzon’da) görev yaptım. Hiçbirinde bu tarz bir beslenme söz konusu değildi. Hatta şu anda 3 büyüklerde bile böyle bir sistem olduğunu, oyuncuların yemeklerinin diyetisyen gözetiminde hazırlandığını düşünmüyorum. Spor hekimleri var ama diyetisyenlik ile spor hekimliği farklı şeyler. Kulüplerde yemekler aşçılar tarafından hazırlanıyor. Aşçılar lezzeti düşünür. Bizim için önemli olan ise faydadır. Yiyecekler çok pişmesin, vitamini ölmesin... Ancak aşçılar da futbolcular da çok pişmiş seviyor. Lezzete önem veriyoruz ama çok pişen, çok vitaminli değildir.Galibiyetlerden sonra ödül yemekleri verir miydiniz?Sadece galibiyet değil mağlubiyetlerden sonra da moral amaçlı böyle yemekler organize edilirdi ya da kötü gidiş varsa camiayı bir araya getiren yemekler düzenlenirdi mutlaka. Bu da bir yöntem... İnsanlar kaybettiğinde ya da kazandığında ne alacağını bilmeli.Futbolcunun da kalbine giden yol midesinden mi geçiyor?Elbette... Direkt beslenmeyle ilgili bir iş yapıyoruz sonuçta. Futbolcuların damak tadı iyidir. Ne yerse ne fayda getirir bilirler.Onca oyuncu geçti elinizden. Sofradan kaldıramadığınız, yeter oğlum dünyayı mı yiyeceksin dediğiniz biri oldu mu?Futbolcuların hepsi çok yer. Yemek zorunda. Yemezlerse sıkıntı olur. Zira bir maçta yaklaşık 6 bin kalori kaybedilir. Kaybedilen kaloriyi geri almak ise hiç kolay değildir. Sadece normal beslenmeyle olacak iş değil bu. Yanı sıra konsantre beslenme gibi takviyeler gerekebiliyor. Tabii zaman zaman aşırı yiyenler, kilo alanlar oluyordu, dikkat etmeleri konusunda uyarıyorduk. Ama şimdi isim verip de deşifre etmeyelim çocukları.Maç öncesi kaçamak yaptığınız oldu mu hiç?Maç günü yemeklerimizi maçtan 4 saat önce yemek zorundayız. Vücudun bunu hazmetmesi belirli bir süre alıyor. Ondan sonra gizliden bir şeyler yiyen varsa bilemem. Ben yemedim.Oyun esnasında midesi kazınan futbolcular ne yer peki?Devre aralarında muz ya da bisküvi veriyoruz. Bunları yemelerinde sakınca yok çünkü inanılmaz bir açlık duygusu geliyor. Bu da rahatsız ediyor insanı.Acıktığınızda “sahadaki Yılmaz Vural”a dönüşüyor musunuz?(Gülüşmeler) Kesinlikle. Acıkınca yok yemek saati bekleyeyim, dur bilmem ne demem. O anda yerim. Peynir zeytin Allah ne verdiyse... İnkâr da etmiyorum gördüğün gibi. Futbol oynadığım dönemle şimdiki kilom çok farklı. Şu anda 92 kiloyum. Bir diyetisyen kardeşimin yardımıyla on küsür kilo verdim ama. 5 aydır pilav, makarna hiç yemiyorum.Bulgur pilavı yiyorsunuzdur ama değil mi?Açıkçası çok keyifle yediğim bir şey değil.Sağolun hocam ya...(Gülüyor) Yemek ayırmam ben. Kimileri ıspanak yemem, karnabahar yemem der. O kadar sinameki bir tip değilim.Öyle et olmadan sofraya oturmayan erkeklerden değilsiniz o halde...Ete pek sempatiyle bakan biri değilim. Hatta 2 sene vejeteryendim.Neden?Bir hayvan öldürüyor, sonra kesiyorsunuz pek insanî gelmiyor ama tabii ki yaşamak için gerekli. Düşünün gözünüzün içine bakıyor kesiyorsunuz. O hayvanın kanı beni rahatsız ediyor. Çok dramatik bir şey.Kanı olmasa ya da akmasa da hayatına son verdiğimiz diğer canlılar var tükettiğimiz, onlar ne olacak? Bitkiler, balıklar?Doğru. Bir ekosistem söz konusu, yaşamak için maalesef öldürüyorsunuz.Türkiye’nin dört bir yanında görev yaptınız. Her ilde farklı mutfaklar, yemekler söz konusu. Alışmanız zor olmadı mı?Hayır. Hepsi çok güzeldi. Yemek kültürü konusunda dünyada çok önde olduğumuzu düşünüyorum. Almanya’da 34 yıl yaşadım. Savaş görmüş bir ülke olduğundan yemek kültürü çok kötü, sadece patates ve et. Bir dönem, nasıl yendiğini bilmediklerinden karpuzu pişirerek yemişler. Türkler Almanya’ya gittikten sonra oranın yemek kültürünü değiştirdi.Yemek konusunda onu yemem bunu yemem diyen mızmız futbolcularınız olmuştur...Genelde yabancı oyuncularla ilgili sıkıntılarımız oluyor. Adamlar gelmiş Güney Afrika’dan, Norveç’ten, Danimarka’dan. Haliyle ilk geldiklerinde mide, bağırsak problemi yaşayabiliyorlar. Böyle futbolculara yemeklerimize alışana kadar özel muamelede bulunuyorduk.Özel muamele derken? Mutfağa girip onlara yemek mi pişiriyordunuz?Yok canım. Yemek yapmaktan ne anlarım? Hazırcıyım ben. Öğrencilik, oyunculuk derken yemekler hep hazır önüme geldi. Hayatımda mutfağa girmişliğim yok. Eşim bile sokamadı. Onlara uygun menüler hazırlanıyordu.Oyun kötü gittiğinde kendinizden geçtiğiniz oluyor. Bunun midenize yansımasını merak ediyorum.Strese bağlı kasılmalar, kramplar oluyordu.Oyuncuma tuzu uzattım disiplinsiz dedilerMalatyaspor’da çalışıyorum. Yemekhanedeyim. Bir futbolcum “Hocam tuzu verebilir misiniz?” dedi. “Al koçum.” dedim uzattım. O sırada yöneticiler görmüş bunu. Ertesi gün yönetim kurulu toplanmış ve ne kadar disiplinsiz bir hoca olduğuma karar vermişler. Şekilsel olarak bakıyor olaya tabii. Neymiş efendim koskoca hoca futbolcusuna tuz mu uzatırmış. O zamanlar futbolcular da bu kafadaydı. Oyunculara futbol teorisini anlatıyorum. Ara sıra da onların fikirlerini alıyorum. Mesela Fener’le maçımız var, “N’apalım çocuklar? İleriden mi basalım önden mi, bunu yapabilecek ruhsal yapınız var mı?” diye soruyordum. Dersten sonra hemen yöneticilere gidip “Bu hoca da bir şey bilmiyor, her şeyi bize soruyor.” diyorlardı. Oysa amacım katılımcılık. Ben antrenör olarak istediğim kadar böyle olacak diyeyim. Sonuçta uygulayıcı onlar. Uygulayıcı, söylediğimin olabilirliğine inanmazsa ne önemi var?Acılı kebap yiyerek maça çıkıyorlarYemek psikolojisi çok önemli. İnsan yediğinin kendine yaradığını hissederse sorun olmuyor. Biliyorsunuz Bülent Uygun şuan Katar’da görev yapıyor. Ara sıra konuşuyoruz “Ya hocam burada oyuncular maçtan önce acılı kebap yiyorlar, bir türlü karbonhidrat yediremiyorum.” diyor. Onu da 8 saat önce yiyorlarmış, maç saatine kadar da başka bir şey yemiyorlarmış. Bu, bir futbolcunun beslenmesi gerekenden tamamen farklı bir beslenme tarzı. Değiştirmeye çalışmış, olmamış. Bilimin doğru dediğinin dışında bir yeme alışkanlıkları var Ortadoğuluların ama vazgeçiremezsiniz, vazgeçerseniz de bir faydasını göremezsiniz. İtalyanlara da et yediremezsin. Onlar da maç öncesi makarna yer. Ama zaten doğru olanı da maç öncesi karbonhidrat odaklı beslenmedir.Bal yemekten anam ağladıFutbol oynadığım dönemde antrenörler oradan buradan öğrendikleri yöntemlerle hareket ediyorlardı. Akademik altyapıları yoktu. Zaten o zamanlar antrenörlük eğitimi diye bir şey de yoktu Türkiye’de. Sakaryaspor’dayım. Genç takım antrenörüm rahmetli Şükrü ağabeydi (Kırdar). Enerji verir diye bana ‘çok bal ye’ tavsiyesinde bulunmuştu. Gencecik adamsınız. Hocamız ne derse kanun kabul ediyorsunuz. Sırf Şükrü ağabey öyle dedi diye kavanoz kavanoz bal yerdim. Anam ağlardı istifra etmekten. Dalağın şişer dedikleri için su da içemezdim. Yıllarca susuzluktan yaktılar bizi, baygınlık geçirdiğimiz oluyordu.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Şal bitti panço geldi

Sonbahar ve kış sezonunda trençkot, yağmurluk ve ceketlerin üstü adeta örtüldü. Soğuk günlerin ayrılmaz parçası şallar, yün battaniyelere dönüşüyor ve pançolarla el ele veriyor. Soğuyan havalara sıcaklığıyla eşlik ediyor.Birçok marka, kış sunumlarını çoktan yaptı. Özellikle çalışan kadınların kombinlerinde etekleri uzun ceketlerle görürken, bu klasik ikiliyi uzun yün pançoların tamamladığına şahit olduk. İlk bakışta alışılmışın dışında gelse de aslında biraz salaş biraz etnik bir görünüm sağlayan yün şalların pançoya dönüşmesi oldukça konforlu. Değişken hava şartları için de uyumlular.İlk olarak, 19. yüzyılda Kuzey Amerika’da Araucano diye bilinen Kızılderili kabilesinin ve Şili’deki yerlilerin pançoları kullandıkları biliniyor. 1966 yapımı bir filmde Clint Eastwood’un kovboy kıyafetlerini kahve tonlarda bir pançoyla tamamlaması da hafızalardan silinmeyen görüntülerden. 2014 kışında podyumlarda kullanılan birçok yün pançolar bu filme atıfta bulunurcasına kovboy şapkaları ve uzun çizmelerle sunuldu.Havalar fazla soğumamışken uzun bir elbisenin, klasik bir gömleğin üzerine alınan pançolar; havalar soğuduğunda trençkot, mantoların üzerine alınmaya hazır. Bu yüzden de kışın mantolardan çok pançoları göreceğiz.Nasıl giyiliyor?Nasıl giyildiğinin tamamen kullanıcısına ait olması pançoların en güzel tarafı. Podyumlarda omza gelişi güzel atılarak kullanıldığı görülüyor olsa da sokakta farklı yorumlar da var. Örneğin kemerlerle ve kemer vazifesi gören yandan takılan mini çantalarla… Ayakkabılar ise tamamen kişisel. Ayakkabı görünümlü mini botlarla, spor kanvaslarla, sivri burun çizmelerle kullanılıyor. Hamile giyimi için de özellikle kışın ideal bir parça. Birçok hamile eski mantosunun üzerine bir panço alarak kışa devam ediyor. Bu arada bir panço almak zorunda da değilsiniz. Biraz yün alıp kendi pançonuzu örebilirsiniz. Ayrıca sadece kadınlar değil, erkekler de özellikle bordo tonlarda kullandıkları şal yerine pançolarla sokakları arşınlıyor. Podyumlarda mankenler değil, aktivistler var Karl Lagerfeld, koleksiyonları kadar onları sergileme tarzıyla da fazlasıyla öne çıkan tasarımcılardan. Artık her şey birbirine o kadar yakın ki, moda tasarımında podyumlar mecburen bir şov alanına dönmeye başladı. Bu şov işine Karl Lagerfeld fazlasıyla öncülük ediyor. Bu sefer podyumlar adeta bir protesto alanına dönüştü. Paris Moda Haftası’nda Grand Palais’te yaptı hem de bunu. Daha evvel bir süpermarkete dönüştürdüğü podyumda ulaşması pek de kolay olmayan Chanel çantaları market sepetinde görmek de moda editörlerinin pek hoşuna gitmişti. Şimdi de özellikle sokaklarda olmasa da sosyal ağlarda herkesi bir parça aktiviste dönüştüren bir dönemde ellerinde megafonlar ve asi sloganlar taşıyan mankenler gördük. Aslında sadece şovdan da ibaret değildi yapılan. Moda her sezon modayla mesafeli kitlelere seslenecek ya bir koleksiyon hazırlıyor ya da görsel şov. Örneğin punklar ve hippiler geçtiğimiz sezonun gözdeleriydi. Feminist kadınlarla bir iletişim kurma çabası olarak da öne çıkan bir şov var bu kez podyumda. Sloganlar fazlasıyla dikkat çekici. Önce kadınlar, ‘Feminist ama feminen’, ‘Moda yap savaş yapma’, ‘Farklı ol’ gibi birçok pankart ve megafonlar eşliğinde podyumdaydı. Kimilerine göre Jerrmy Scott’un Barbie konseptli defilesine karşı bir duruştu bu. Diğer taraftan birçok ünlünün kadın hakkı savunucusu olduğu aktivist ruha gönderme yapıyordu. Örneğin Boko Haram örgütünün kaçırdığı kız öğrenciler için Rihanna, #BringBackOurGirls yani ‘kızlarımızı geri getirin’ kampanyasına sosyal ağlardan destek olmuştu. Fakat feministlerin gönlünü almak için hazırlanan 2.55 Chanel çantaların barış logosuyla iç içe tasarlanarak sunulduğu koleksiyon, feministlerin hoşuna gitmek şöyle dursun bir alay tablosu olarak yorumlandı. Türkiye’deki moda editörleri yine hayran hayran yazılar yazarken Guardian’da ciddi tartışmalar yaşandı. Zira Chanel, feministlerin kadın hakları için ortaya koyduğu enerjiyi sömürüyordu ve bunu sadece pahalı kıyafetlerinin satışını teşvik etmek için yapıyordu. Oysa Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok yerinde tekstilde kadın işçiler çalışıyor ve bir endüstriyi ayakta tutuyor. Modayı ayakta tutan bu endüstride çalışan kadınların hakları Chanel’in umurunda mı? Chanel, kadın hakları konusunda bir şovun ötesine geçmeli. Kadınların alın teriyle ürettiği lüks tüketimine pervasızca harcamasını özendirmenin, kadınları sömürmekten öte gitmediğini düşünüyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Parça parça Lego’nun hikâyesi

Çocukluğumuzun güzide oyuncağı Lego’lar artık Türkiye’de de üretiliyor. Geçmişi 1932’ye uzanan nostaljik oyuncakların ilginç bir öyküsü var.Atalarımızın “Ev yaparsan tuğladan, kız alırsan Muğla’dan.” sözünü ufak bir değişiklikle tutmamıza vesile olan oyuncaklardı Lego’lar. Kız çocuklarının ‘pembe panjurlu ev’ hayali daha erken yaşta başladığından mı bilinmez pek bir müptelasıydık o plastik tuğlaların. Erkek çocuklarıysa dört tekerlekli modelleriyle ilgilenirdi daha çok. Tak çıkar, yap boz onlarca farklı parçasıyla saatler boyu oyalanıp yemek yemeyi bile unutanlarımız olurdu. Çocukluğumuzun bu güzide oyuncağı artık Türkiye’de. “E zaten vardı.” demeyin, zira Danimarkalı oyuncak üreticisi LEGO Grup, Türkiye ofisini açalı az bir zaman oldu. Biz de hem hayırlı olsun demek hem de bu nostaljik oyuncakların öyküsünü LEGO Türkiye Ülke Müdürü Vadim Gorovoy’dan dinlemek için Trump Towers’taki ofisin kapısını çaldık.Lego’nun geçmişi 1932’ye kadar uzanıyor. Her şey Danimarkalı marangoz Ole Kirk Kristiansen’in kesat giden işleri sebebiyle atölyesini kapatmasıyla başlamış. Eşi de vefat edince dört çocukla kalakalmış Ole. Oğullarını eğlendirmek için tahtadan yonttuğu tekerlekli ördek ona yepyeni bir iş kapısı açmış. Oğlu Godtfred de okul sonrası yardıma geldikçe işler büyümeye başlamış. Eski işçilerini de tekrar yanına alınca, yaptığı ahşap oyuncakların ünü yayılmış. Bir gün aldığı yüklü miktarda sipariş iptal olunca, malî kriz patlak vermiş Ole ve ailesi için. Öyle ki iş başa düştü deyip seyyar halde tek tek dükkânları dolaşıp satmaya bile başlamış ahşap ördekleri. Üstelik para değil, takas usulü. Nihayet 2. Dünya Savaşı’nın zorlu koşullarına rağmen başarıya ulaşmış. İşler büyüdükçe oyuncaklara isim bulmak da şart olmuş. Danca’da ‘İyi oynayın’ anlamına gelen ‘Leg Godt’ kelimelerinin ilk iki harfini birleştirerek çözmüş işi Ole Usta.Tüm oyuncaklar yangında kül olunca…İşler iyi gitmiş gitmesine lakin 1942’de bir gece atölyede çıkan bir yangın tüm oyuncak ve modelleri küle çevirmiş. Aslında şer gibi görünen bu olay markanın geleceği açısından pek hayırlı sonuçlar doğurmuş. Yepyeni bir fabrika inşa edilmiş. Ole’nin 1946’da bir endüstriyel makine fuarında gördüğü plastik kalıp makinesi ve cebine attığı minik plastik tuğla da her şeyin fitilini ateşleyen kıvılcım olmuş. Zira Lego o tarihten itibaren plastik oyuncaklar üretmeye başlamış. Genç oğlu Godtfred bununla yetinmemiş. Büyük bir oyuncak mağazası sahibi arkadaşının oyuncak piyasasıyla ilgili, “Bu zamanın oyuncakları sistemden yoksun ve çok sıkıcı.” sözü kafasını kurcalayıp durmuş. Plastik tuğlalardan çocukların evler, şehirler, parklar inşa edebilecekleri kendi içinde bir oyun sistemi olan Lego’ların asıl hikayesi 1954’te başlamış böylelikle. Ne kadar çok parça varsa birleştir, gerisi hayal gücüne kalmış. Danimarka’dan tüm dünyada 130’dan fazla ülkeye yayılan Lego’ların hikâyesi özetle bu.Çocuklardan onay alınıyorBirçok mekanik ve sanal oyuncak içinde Lego demode olma kaygısı yaşamıyor mu? Vadim Gorovoy’a göre bunun için epey çaba gösteriliyor. Markanın, hemen her ülkeden çocukların nelerden hoşlandıklarını tespit eden bir ekibi var. Tıpkı ilaçlar gibi Lego’lar da testlerden geçiriliyor. Sadece kalite kontrol değil, bir oyun grubu oluşturularak çocukların yeni modeli sevip sevmediği test ediliyor. Ünlü oyuncak markasının 5 milyon üyeli bir fan kulübü var.Rakamlarla Lego Bugüne kadar yaklaşık 700 milyar Lego parçası üretildi. 2013 yılında, her saniyede bin 750, dakikada 105 bin, toplamda 55 milyardan fazla parça üretildi. Ortalama olarak, dünyada kişi başına düşen Lego sayısı 94 parça. Dünya genelinde 13 bin 869 çalışanı var. 130’dan fazla ülkede satılıyor. 50’den fazla renkte 3 binden farklı parçası bulunuyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Çiçek gibi taşınmak

Çiçek seviyorsanız, sizin için taşınmanın bir bedeli var: Kırılan dallar, sarsılan gövdeler, kendini toparlayamayan ve belki sonunda ölen çiçekler. Bu acı sondan kurtulmak için bazı önlemler alabilirsiniz.“Tebdil-i mekanda ferahlık vardır” sözü insanlar için makbul. Ya çiçekler? Yeni bir eve geçtiniz, ışığın konumu, rüzgârın yönü tümüyle değişti. Onlar bu değişime nasıl ayak uyduracak?İşte bütün bu sorulara verilebilecek bir yanıt var: Taşınmak çiçekler için ölümcül olmasa da sarsıcı bir darbe. Eşyalar taşınırken o yandan bu yana konulmak, kamyonlarda ezilen dallar ve yeni yerde yeni koşullara alışma zorluğu.Peki binbir özenle büyüttüğümüz, gözümüz gibi baktığımız bitkilerin bu süreci zararsız atlatmasının bir yolu yok mu? Elbette var. Yalnızca biraz özen gerektiriyor.Taşıma şirketlerinin önerileri arasında çiçeklerin kolilenmesi var. Buna mesafeli yaklaşın. Çünkü koli içinde küçük kalan çiçeklerin toprağının dağılması, kökünün çıkması gibi sorunlar yaşanabiliyor.Eğer mümkünse çiçekleri bir gün evvelden yeni yere bir araçla ve saksılar halinde götürmeniz en güvenilir yol. Eğer 20’den fazla saksınız varsa ve araçla götürmek için yeterli zaman bulamıyorsanız, çiçeklerinizi paketlemeniz gerekecek.Taşınmadan bir gün önce çiçeklerinizi hafifçe sulayın. Toprak ne sulu ne kuru olsun. Taşıyıcı firmaya çiçek kartonu bulunacağı bilgisini verin.Çiçeklerinizin saksısını altlığından ayırın ve bir poşete koyup poşeti çiçeğin toprakla buluştuğu noktadan köküne zarar veremeyecek bir şekilde bağlayın. Gerekirse plastik kelepçeler kullanın. Böylece olası sarsılmalarda saksıdaki toprağın dağılması ve yaşanabilecek saksı kırılmalarında saksı ve toprak bir arada kalabilecektir.Saksıyı poşetle kapladıktan sonra çiçeğinizden biraz daha uzun iki çıta alıp saksının yanlarına sıkıca bantlayın. Böylece çiçeğin kutuda iken kutunun ters çevrilmesi halinde bu destekler çiçeğin sabit kalmasını sağlayacaklardır.Çiçeği kutuya yerleştirin ve yan taraflardaki boşlukları ambalaj kâğıtları ile doldurun. Kutuyu hafifçe sarsın ve çiçeğin kutuda sarsılmadan durduğundan emin olun.Çiçekleri karton koliye yerleştirdikten sonra koliyi kapatıp bantlayın. Çiçeğinizin uzun süre kolide kalması halinde solabilir bu nedenle kolinin yanlarında birkaç ufak havalandırma deliği açmanız çiçeğinizin havasız kalmasını önleyecektir.Mümkün olabildiğince çiçekleri kutularından erken çıkarın. Onlara biraz su ve tekrar toparlanmaları için biraz zaman verin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Melisa

Hoş kokulu, uzun ömürlü bir bitki melisa. Pembe beyaz çiekleri ile gözleri şenlendiren melisanın şifa için kullanılan bölümü ise yaprakları.Melisanın kullanılan bölümü yapraklarıdır. Hoş isimli bu şifalı bitki yaz mevsiminde çiçek açmaya başladığında toplanır ve mutlaka açık havada kurutulur. Melisa genellikle çay olarak kullanılır ancak bitkiden toz kapsül de yapılmaktadır.Doğu Akdeniz kökenli olan melisa, hoş kokulu çok yıllık şifalı bir bitkidir. Dik sapları ile yetmiş santim boyuna kadar ulaşabilir ve sık kümeler halinde büyür. Bütün kısımları tüylü olan melisanın limonu andıran kuvvetli bir kokusu vardır. Kahverengi minik meyveye sahip melisanın, pembe beyaz renkli çok cici çiçekleri vardır.En pahalı uçucu yağlardan birisi de melisa yağıdır. Çünkü melisa yağı diye adlandırılan uçucu yağ bitkinin bünyesinde çok az miktarda bulunmaktadır. Melisa, taninler, rozmarinik asit ve flavonoitler içerir.Yapılan araştırmalar, melisanın sindirime yardımcı olduğunu ve mide spazmlarını giderici özelliği olduğunu ortaya çıkarmıştır.Kansızlık, sindirim sisteminde yavaşlık, mide gazı, şişkinlik ve sabah bulantısı şikâyeti olanlarda da melisa oldukça etkili bir tedavi aracıdır.aynı zamanda, uykusuzluk problemi, hafif depresyon durumları ve sinirlilik hallerinde yatıştırıcı olarak oldukça etkili bir bitkidir.2000’lerin başında yapılan bir araştırma bebeklerdeki dikkat noksanlığı ve hiperaktivite tedavisinde melisanın kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Ancak bu bir doktor kontrolünde olmalıdır.antiviral (virüslerle mücadele etme) özelliği onu uçuk tedavisinde de etkili kılmaktadır.Melisa çayının hıçkırık kesici özelliğinin yanı sıra, rahatsız edici dereceye varan kulak çınlamalarını da önleyebildiği bilinmektedir.Melisayı, tohumdan yetiştirebileceğiniz gibi çelik yoluyla da üretebilirsiniz. Ekimi, güneş ya da az gölgeli bir yerde nemli ve zengin içerikli toprağa yapılmalıdır.çayı, yarım tatlı kaşığı kuru yaprak, bir su bardağı kaynar suda beş dakika demlenerek yapılır. Daha sonra süzülerek içilir. Melisa çayını günde iki üç bardak içebilirsiniz. Uykusuzluk problemi çekenler, uyumadan hemen önce bir bardak melisa çayı içmelidir.Ancak birçok şifalı bitkinin kullanımında olduğu gibi melisa çayına da üç aylık kullanımdan sonra en az bir ay ara verilmelidir.Stres, migren, baş ağrısı ve gerginlik durumlarında melisa yağı, lavanta yağı ile karıştırılarak yüzün alın ve T bölgesine sürüldüğünde faydalı olacaktır.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Türk cazı diye bir şey yok

Uluslararası caz arenasında yakından takip edilen besteci, piyanist ve eğitmen Baki Duyarlar, bugünlerde çifte mutluluk yaşıyor. Yeni albümü Time of Spring’i müzikseverlerle buluşturan sanatçı, aynı zamanda Türkiye’nin ilk caz yüksek lisans programının öncülüğünü yapıyor.Baki Duyarlar, Türkiye’nin önde gelen caz müzisyenlerinden. Yaptığı çalışmalarla sadece ülkemizde değil, dünya caz arenasında da adını sıkça duyuran besteci ve piyanist, bugünlerde çifte mutluluk yaşıyor. İlki geçtiğimiz günlerde müzikseverlerle buluşturduğu yeni albümü Time of Spring. Diğeri ise Bahçeşehir Üniversitesi’nde onun öncülüğünde açılan Caz Akademisi ve Türkiye’nin ilk caz yüksek lisans programı. Yıllar sonra akademik dünyaya dönmüş olmanın verdiği heyecanın ve Türkiye’de böyle bir işte yer almanın vermiş olduğu mutluluk adeta yüzüne yansımış Baki Duyarlar’ın. Dünya müzik arenasında henüz bir Türk cazından bahsedemesek de en azından bu adımın o amaçla atıldığını öğrenip sohbetimize başlıyoruz.Albüme geçmeden önce iki yıl sertifika programı olarak devam eden ve gördüğü büyük ilgi sebebiyle yüksek lisans programına dönüşen Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki bölümün ayrıntılarını dinliyoruz Baki Duyarlar’dan. Kariyerine; caz alanında performans sanatçısı, eğitmen, kompozitör, aranjör, prodüktör olarak devam etmek isteyenlerin katılabileceği ‘Caz Yüksek Lisans Programı’nda ileri caz armonisi, caz kompozisyon ve aranjman, çağdaş kompozisyon, doğaçlamada yeni yaklaşımlar, bütün enstrümanlar için ileri performans dersleri, ileri vokal teknik ve repertuvar, temel kayıt teknikleri, dünya müziği dersleri yer alıyor. Baki Duyarlar’ın Hollanda’da müzik eğitimi aldıktan sonra 24 yaşından 30 yaşına kadar akademisyen olarak çalıştığını biliyoruz. Türkiye’ye döndükten sonra hayatına sadece performans sanatçısı olarak devam etmek istediği için akademik hayata veda eden sanatçıya bu teklif ilk geldiğinde biraz çekinmiş. Çünkü yeni bölümler genelde sıkıntılı olur ve oturması zaman alır. Lakin Bahçeşehir Üniversitesi her anlamda onu ikna edince ‘dostlar’dan oluşan bir eğitim kadrosu oluşturup kolları sıvamışlar. Aslında onlara bu bölümü açtıran cesaret, sertifika programına gelen yoğun ilgi. Aynı ilgi ve daha fazlası yüksek lisans programına da gelmiş. Baki Duyarlar, bölüme başvuran isimlerin hepsinin gelecek vaat ettiğini, birkaç sene sonra çok iyi isimlerin müzik dünyasına adım atacağını söylüyor: “Burada onlara sadece müzik öğretmiyoruz. Yoksa iş matematikten öteye gitmez. Müzik yapmak hayatın içinde olmakla ilgili. Onlara vizyon kazandırmaya çalışıyoruz. Nihayetinde buradaki arkadaşlarla belki birkaç yıl sonra birlikte sahneye çıkacağız. At gözlüğü takmamış müzisyenler yetiştirmeliyiz. Bunun için çalışıyoruz.” Bölüm Amerika’daki New Scholl ile bir anlaşma yapmış. Oradaki akademisyenler gelip Türkiye’de atölye çalışmaları yapacak ayrıca öğrenci değişimleri de olacak. Konu buradan açılmışken yine Baki Duyarlar’ın öncülüğünde başlayan ve şefliğini yaptığı Gençlik Caz Orkestrası’nı soruyoruz. 14-28 yaş arası 18 genç müzisyenden oluşan orkestra, bu anlamda Türkiye’nin en büyüğü. Duyarlar, orkestranın amacını şöyle açıklıyor: Amerika ve Avrupa’da büyük caz müzisyenleri hep big band geleneğinden geliyor. Bizde böyle bir gelenek yokken neyin cazından bahsedeceğiz? Türk cazının kendi sesini bulması bile imkânsız. İlk önce belli geleneğe sahip olacaksın, sonra kendi imzanı koyacaksın. Bu klasik Batı müziği için yapılıyor ama cazla ilgili hiçbir şey olmuyor. Günümüzün müziği caz müziğidir. Çünkü enstrümanistler doğaçlamalarıyla kendi imzalarını da atabiliyor. Dünyadaki yaşam sistemi de öyle. Hayatın içinde bireysel doğaçlamalar yok mu? Herkesin baharı ayrı Gelelim Baki Duyarlar’ın son albümü Time of Spring’e. (Bahar Zamanı) Albüm onun deyimiyle tam bir ‘ironiler albümü’. Adı ‘Bahar Zamanı’ olan bir albümün sonbaharda gelmiş olması bile başlı başına bir ironi değil mi? Sanatçıya bu albümde Polonya asıllı İngiliz Janek Gwizdala (bas gitar), Londralı Louie Palmer (davul) ve Teksaslı Justin Vasques’in (alto saksafon) eşlik ediyor. Baki Duyarlar albümün kayıt sürecinin çok eğlenceli geçtiğini söyleyip, içeriğinin de sürprizlerle dolu olduğunu anlatıyor: “Albüm yeni denemeler içeriyor. Eski Türk müziğine atıflar var. Bunlar caz müziğinde çok rastlanan şeyler değil. Konsept olarak da yaratıcı.” Şarkıların isimleri zaten Duyarlar’ın bahsettiği ironinin ipuçlarını veriyor. Örneğin The Wish Of Three – Legged Horse. “Üç bacaklı bir atın hayali ne olabilir? Elbette dördüncü bir bacak.” diyor ve ekliyor: “Aslında yaşadığım şehre benzeyen hikâyeler. The Beautiful Thin Line Of My Life yani hayatımdaki güzel ince hat diye balad bir şarkı var. Herkesin hayatında ince bir hat var. Ama biz onu atlıyoruz. Atladığımız şey o ince hattın kendi güzelliği. Biz hep gerisini, berisini düşünüyoruz ama bence çizginin kendisi güzel. There Is No Water In Desert’te (Çöllerde Su Yok) petrol için olup bitene ne kadar içerlendiğimi anlatıyorum.” En büyük ironi hayatın kendisi Albüme ismini veren bahar kelimesinde de bir ironi var elbette. Albümün adında bulunan bahar kelimesi, her türlü bahara başlama zamanı temsil eder. Bu baharın mevsimsel bir bahar olmadığını söylüyor müzisyen. Yakın geçmişte yaşanan Arap baharının özellikle de Tunus’ta yaşanan gelişmelerin onu çok etkilediğini söylüyor: “Diğer ülkelerin renkleri farklıydı ama Tunus’ta olan çok enteresandı. Ben yaşadığı zamana gözü kapalı biri değilim. Bu çağın adamıyım. Benim için bahar olan başkası için sonbahar olabilir. 18 yaşındakinin baharı ile 68 yaşındakinin baharı farklıdır. Albüm kapağında buruşuk bir kâğıt var ama bahar tazeliktir. Bu geç kalmış bir baharı vurguluyor. Geç kalsa da bahar bahardır.” Öte yandan yaşadığı çevredeki hayatın da oldukça ironik olduğunu söylüyor: “Herkes mutlu ve iyi yaşamak istiyor ama kimse kimseye iyi davranmıyor. Kimse mutlu değil. Bu ironik durum ister istemez müziğime yansıyor. Hayatın kendisi ironi değil mi zaten? İronisiz yaşamak mümkün değil.”Unutmadan söylemek gerek, Baki Duyarlar’ın heybesinde yeni çalışmalar da var. Onlardan biri Derya Türkan ile birlikte KemenJazz’a benzer bir çalışma daha yapmak. Diğeri de yazdığı klasik müzik eserlerini bir quartetle birlikte çalmak. Aranjeden öteye geçemedik Caz kelimesi hâlâ insanlar arasında bir dalga geçme sözü. Ama insanlar bu müziğin gerçekte ne olduğunu bilmiyor ki. Aslında birazcık merak etse kendi kültürünün içinde olduğunu görecek. Türkülerimizin içindeki caz standartları dünyayla yarışacak konumda. Esas gol, yeni yetişecek müzisyenlerin kendi Türkülerini çok sesli olarak yapması. Kendi çoksesli türküsünü yazabilmeleri. Esas sihir burada. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet desteğiyle türküler çoksesli olarak seslendirildi. Ancak bunda bir özgünlük yok. Biz bunlarla uğraşırken Avrupa’daki sanatçılar kendi yeni eserlerini üretti. Biz yıllardır var olan türküleri aranje etmekten öteye gidemedik. Genç müzisyenlerin bu konuda bağnaz olmamaları lazım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Kronik hastalığınız varsa...

Mevsim geçişleri halk arasında ‘hastalık mevsimi’ olarak bilinir. Kronik hastalıkları olanlar bu dönemde sağlığına daha çok dikkat etmeli. Zira hafif bir grip bile hayatî risk oluşturabiliyor.Montla gezince güneşin gül yüzünü cömertçe sergilediği, tişörtle gezince yağmur ormanlarını aratmayan yağışların sırılsıklam ettiği zor dönemlerden geçiyoruz milletçe. Halk arasındaki deyişle, “Ayy, tam hastalık mevsimi valla.” Hal böyleyken herkes sağlığına bir dikkat ediyorsa, kronik hastalıkları olanlar iki kez dikkat etmeli. Aksi takdirde en hafif rahatsızlık bile hayati tehlike oluşturabiliyor. Kronik hastalıkları olanlar bu mevsimde nelere dikkat etmeli, nelerden sakınmalı?Central Hospital Dahiliye Uzmanı Dr. Salim Bereket, “Vücudumuzu etkileyen önemli faktörlerden biri, sıcak ve soğuk ısı değişimleri. Mevsim geçişlerinde aniden değişen hava koşulları ve sıcaklık farklılıkları yüzünden vücut bu yeni duruma alışmakta zorlanır. Bu yüzden vücut strese girer ve savunma sistemi zayıflayabilir.” diyor. İnsan vücudu için gerekli ısı seviyesi 37 buçuk derece. Beynin ortasında bulunan merkezde, vücut sıcaklığını ayarlayan ısı düzenleyiciler var. Bu merkez sayesinde ısı, kontrol altına alınıyor. Ancak mevsim değişimlerinde bu merkez zorlanmalar yaşayabiliyor. Mevsim geçişlerinde vücudun direncinin düşmesiyle gribal salgınlarda artış görülüyor. Sağlıklı insanları da etkileyebilen bu durum özellikle kronik hastalığı olan kişiler için daha fazla risk demek. Bu durumun nedenini, “Gribal enfeksiyon; kalp, hipertansiyon ve diyabet gibi kronik hastalık grubundaki kişilerde hızla ilerler ve zatürreye dönüşebilir. Zatürre ağırlaşarak ölümlere neden olabilir. Bu sebeple kronik hastalığı olan kişilerin bu süreçte daha dikkatli olmaları şart.” sözleriyle anlatıyor, Dr. Salim Bereket. Ani değişen sıcaklık ve nem oranı yüzünden kişilerde uykusuzluk, halsizlik, yorgunluk ve depresyon sık görülüyor. Ayrıca psikolojik ve hormonal dengelerde de bozulmalar olabiliyor.Kalp, diyabet ya da astımınız varsa…“Sıcaklık normalin üzerine çıktığında ilk tepki veren böbrekler, deri ve akciğerler oluyor. Deri sıcaklık seviyesi arttığında terleyerek vücut ısısını dengede tutmaya çalışırken, böbrekler vücuttaki su oranını korumak için idrar üretmez. Akciğerler de vücuttaki suyu buharlaştırarak dışarıya atar. Aniden soğuyan havalarda ise vücut dengesinin korunabilmesi için ısı düzenleyici merkezin enerjiye ihtiyacı vardır.” diyor, Bereket. Bu nedenle mevsim geçişlerinde sağlıklı ve düzenli beslenmek, mevsime uygun kıyafetler giymek şart. Ayrıca kronik hastalığı olan kişilerin de beslenme ve uyku düzenine, vitamin takviyelerine çok daha fazla özen göstermesi gerekiyor.Kronik hastalığı olanların mevsim geçişlerinde bağışıklık sistemi daha zayıf oluyor. Bu yüzden hava değişimlerinden çok çabuk etkilendikleri bir gerçek. Özellikle bağışıklık sistemi problemi olanlar, kalp, diyabet, astım hastaları, akciğer ve böbrek yetmezliği gibi kronik hastalığı olan kişiler risk grubunda. Bereket’e göre aynı durum yaşlılar, hamileler ve çocuklar için de geçerli. Hormonal değişimler de yaşanıyorÖzellikle kalp, tansiyon ve böbrek hastalarının beslenmelerine dikkat etmeleri gerekiyor. Gün içinde bol su tüketmeleri ve ilaçlarını aksatmadan almaları çok önemli. Aşırı terleyen kalp hastalarında sodyum ve potasyum kaybı yaşanabiliyor. Bu durum da el uyuşukluğuna neden olabilir. Bu sebeple kalp hastaları düzenli olarak elektrolit ölçümlerini yaptırmalı. Kronik hastaların sürekli kontrol altında olmaları şart. Mevsim geçişlerinde uzman bir hekime başvurarak kan kontrolleri, keratin ve üre testlerini yaptırmaları da önemli. Bazı hormonal değişimler de mevsim geçişlerinde görülebiliyor. Bu değişimlerle beraber iştahta artış da olabilir. Bu sebeple değişen hava şartları ve günlerin uzamasına bağlı olarak beslenme alışkanlıklarını tekrar gözden geçirmekte fayda var. Aşırı kilolu insanlar özellikle bu dönemlerde daha dikkatli olmalı. Mevsim değişimleri ayrıca tiroid hastalarını da olumsuz yönde etkiliyor. Sıcak ya da soğuk hava geçişleri yüzünden yaşanan rehavet, yorgunluk, stres ve gerginlik sonucu tiroid bezinde çalışma düzensizliklerine de rastlanması olası.Mevsim geçişlerinde…Beslenme ve uyku düzenine çok dikkat edin. Vitamin ve mineral yönünden zengin besinler tüketin. Gün içinde bol su içmeyi ihmal etmeyin. Kapalı mekânlarda ortamın temiz ve iyi havalandırılmış olduğundan emin olun. Düzenli spor yaparak bağışıklık sisteminizi güçlendirin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Ekim 2014 Cumartesi 10:13

Bebekler rahat bir nefes alsın

Genellikle enfeksiyon veya tahrişe bağlı olarak ortaya çıkan burun tıkanıklığı, büyükler kadar bebeklerin de derdi. Üstelik onlarda beslenme ve uyku problemini de beraberinde getiriyor.Burun tıkanıklığı oldukça yaygın bir problem. Ancak bebeklerde durum daha vahim. Zira beslenmelerinden sağlıklı nefes alıp vermelerine kadar her şeylerini etkiliyor.Bebeklerde burun tıkanması genellikle burun kanallarının enfeksiyon veya tahrişe bağlı iltihaplanması sonucu oluşuyor. Bebeklerde görülen salya normal olmasına karşın aşırı salya akıtma nöbetleri de burun tıkanıklığı belirtilerinden olabiliyor. Üst solunum yolu enfeksiyonları, ev tozu, akarlar, polenler veya çeşitli kokulara karşı alerjik durumlar, kuru ya da sıcak hava ve geniz eti büyümesi gibi faktörler de burun tıkanıklığının nedenleri arasında. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öznur Yılmaz Gondal, bebeklerde burun tıkanıklığının beraberinde getirdiği sorunları ve temizliğin esaslarını anlattı. Akciğer ve kalbi de etkiliyorYeni doğan bebeklerin ve çocukların burun içi hava yolu yetişkinlere oranla daha dar bir yapıda. Bu sebeple burunda oluşacak herhangi bir sorun, ciddi sıkıntılara neden olabiliyor. Burun solunumu, ilk aylarda ağızdan nefes alma içgüdüsü bulunmayan bebekler için oldukça önemli. Emmenin sağlıklı devamı için meme ağızdayken bebeğin nefes alımını burundan sağlaması gerekir. Eğer bebek burun tıkanıklığı yaşıyorsa, emmesi de büyük oranda güç olur. Emzirmenin rahat bir şekilde devam ettirilmesi, bebeğin burnunun açık olmasıyla mümkün. Burun havanın nemlendirilmesi, temizlenmesi, ısıtılması, basıncının ve akış hızının düzenlenmesi, koku alma ve orta kulağın havalandırılması gibi fonksiyonların yapılmasını sağlıyor. Eğer burun tıkalı olursa ağızdan nefes alıp vermek, soğuk ve kirli havanın akciğerlere kolaylıkla ulaşmasına yol açar. Bu durumda alt solunum yolu enfeksiyonu riski artar. Bebeklerde burun tıkanıklığı en çok mevsim geçişlerinde yaşanan solunum yolu enfeksiyonları yüzünden oluşur. Bu enfeksiyonlar da burun salgısında artmalara ve burun tıkanıklığına sebep olur. Burun tıkanıklığının devam ettiği durumlarda bebekte orta kulak iltihabı ya da sinüzit gibi daha ciddi üst solunum yolu enfeksiyonları görülebilir. Ayrıca akciğer kapasitesinde azalmaya bağlı alt solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık da oluşabilir. Eğer bebekte burun tıkanıklığı kronikleşirse uzun vadede ağız-diş yapısında, çene ve yüz gelişiminde bozulmalar yaşanabilir. Kronik oksijen azlığı ileri safhalarda kalp ve akciğer sağlığını da olumsuz yönde etkiler.Burun temizliği nasıl yapılmalı?Sağlıklı bir bebek nefes alıp verirken sıkıntı yaşamıyorsa burun temizliğine ihtiyaç yok. Ancak bebek nefes alıp verirken burnundan ses geliyorsa, uykuya dalmakta zorlanıyorsa, sık uyanıyorsa, emerken memeyi bırakıyor ve ağlıyorsa burun içi temizliği şart. Bebeklerde burun temizliği için en uygun zaman banyo sonrası. Böylece banyo sırasında burun içine kaçan su, burun içindeki mukus kalıntılarını yumuşatarak kolayca temizlenmesine yardımcı olur. Bebeğin burnundaki kirler banyo sonrası yumuşak bir kâğıt mendil, tülbent, kulak çubuğu ya da burun aspiratörleri ile alınabilir. Bebeğin burnu temizlendiği halde tıkanıklık devam ediyorsa, tuzlu su içeren solüsyonlar damlatılabilir. Eğer bebek halen rahatlamıyorsa tuzlu suyla yıkama sonrası mukus tıkaçları burun aspiratörleriyle temizlenebilir. Pompa şeklinde olan aspiratörler ve nefesle çalışan burun aspiratörleri burun temizliği için en uygun materyallerden. Ancak bu aspiratörler temizleme işlemi sırasında bebeğin burnunu tahriş edebileceğinden sık kullanmaktan kaçının. Bebeklerin burun içi mukozaları çok hassas olduğundan temizleme sırasında zorlama kanamalara yol açabilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Herkesin derdi e-ticareti büyütmek olacak

Ay başında İstanbul’da düzenlenen Webit Global Konferansı’nda, konuşmacılardan Markafoni Grubu’nun CEO’su İlker Baydar ile e-ticareti konuştuk.Türkiye’de e-ticaret yeteri kadar büyük mü sizce?Bankalararası Kart Merkezi’nin 2013 verilerine göre, Türkiye’de elektronik ortamda kredi kartlarıyla gerçekleşen ticaret, yılda 40 milyar TL’ye yakın. Bu rakamdan havayolları, sigorta, seyahat gibi ana işi e-ticaret olmayan kalemleri çıkardığımızda geriye 5-6 milyar TL kalıyor. Türkiye’nin yıllık 350 milyar TL’ye yaklaşan ticaret hacmini düşündüğümüzde bu rakam oldukça düşük.Bu düşüklüğün sebebi ne?Bu konuda üç fikrim var. Birincisi, tüccarlık bizim kanımızda olan bir iş, İpek Yolu’ndan beri ticaret yapıyoruz. Bunun sonucu olarak çok yoğun bir perakende işimiz var. Örneğin beyaz eşya satan bir markanın bin 500, üç tane GSM operatörünün 8 bin bayisi olabiliyor. Ürün ve hizmetler müşteriye çok yakın. Bazı ülkelerde olduğu gibi akşam 6’da veya pazar günleri dükkân kapanmıyor. ABD’de olduğu gibi iyi bir AVM’ye gitmek için 45 dakika araba kullanmıyoruz. Dolayısıyla internet, yurtdışında alışıldığı gibi insanların hayatını kolaylaştırıcı bir alan oluşturamıyor.Diğerleri...Biziz, yani e-ticaret firmaları. Bugüne kadar alabildikleri ürünleri daha ucuza satarak bu pazarı büyütme yoluna gittiler. Böylece internet dendiğinde müşterinin kafasında oluşan ilk şey ‘ucuz’ oldu. İnternetten alışveriş yapanların yüzde 90’ına, ‘Neden buradan alışveriş yapıyorsun?’ diye sorsalar, ‘Ucuz olduğu için.’ der. Bu alanda farklılık oluşturacak yeni hizmetler sunmakta sektör olarak zorlanıyoruz. Üçüncü sebep ise, internet işinin büyümesine yardımcı olan lojistik kabiliyetlerin çok sınırlı olması. Hız ya da müşterinin isteğine göre farklı davranabilme gibi unsurlar yeni yeni gelişiyor. İnsanların sadece daha ucuz olduğu için değil, internetten alışveriş daha iyi hizmet sunuyor diye düşünmesini sağlamak lazım. Markafoni olarak bizim odaklandığımız alan da bu.Gün içinde sipariş teslimine başlıyorsunuz, bunu nasıl yapacaksınız?Şimdilik sadece İstanbul içinde moto kurye veya ufak Doblo tip araçlarla yapacağız. Bu şekilde günde 300-500 müşteriye hizmet verebileceğimizi planlıyoruz. Bunlar ileride daha çok değişecek tabii. Şehrin dışında büyük depolama alanlarına sahip olmaya gerek kalmayacak. Müşteriler ürününü daha çabuk istiyor, dolayısıyla şehrin içinde küçük ama merkezî depolara sahip olmak ve oralardan gönderim yapabilmek lazım.Türkiye’de e-ticaretin oranının küçük olduğunu söylediniz. Bu büyümek için bir fırsat değil mi?Tabii ki, zaten biz de bu fırsatın farkında olduğumuz için gelişim alanlarından bahsediyoruz. E-ticaret geri gitmeyecek, büyüyecek. Fakat bu zaman, yatırım, kafaya takma ve sabırlı olma işi.Öngörünüz nedir?Üç yılda e-ticaret hacmi beş katına çıkar.Bunu ne sağlayacak?Tüketici profili değişiyor. İnternetle barışık, bu işi anlatmamıza gerek olmayan ve para harcayabilecek yeni bir nesil geliyor. Ayrıca bankalar, kargo şirketleri ve tedarikçiler için, ‘Acaba bu e-ticaret işi olur mu, tutar mı?’ gibi sorular bitti. Herkes bu işin olacağını biliyor. E-ticaret firmaları bugüne kadar tek başına savaşarak yaptığı işi, artık iş ortaklarıyla birlikte yapmaya başlayacak. Kargo şirketinin de, bankanın da, tedarikçinin de ortak derdi e-ticareti büyütmek olacak.Türkiye’de Amazon’un helikopterle ürün teslimatı ne kadar başarı sağlayabilir?Türkiye için çok ütopik bir proje. Bizim daha temel sorunlarımız var. Örneğin kargo şirketine teslim edilen bir paket, şubeye gelmesine rağmen iki gün müşteriye ulaştırılmadan bekleyebiliyor.Türkiye’deki yasal mevzuat işlerinizi nasıl etkiliyor?Tüketiciyi koruyan kanunların doğru olduğunu düşünüyorum, buna itirazım yok. Fakat, siz bir ürünü sattığınız zaman 14 gün içinde sorgusuz sualsiz geri almak zorundasınız. Bu da güzel ama bu süreçte sadece satıcı sorumlu tutuluyor, tedarikçinin sorumluluğu yok. Üstelik müşteri, ürünü geri göndermese bile siz gidip almak ve parasını ödemek zorundasınız. Neden bunu yapmak zorunda olalım?Cep telefonuna kredi kartı taksit uygulamasının kalkması veya taksit miktarının azalması gibi şeyler e-ticaret sektörünü nasıl etkiledi?Markafoni olarak giyim ürünleri sattığımız için bizi etkilemedi. Ama sektörün geneline olumsuz etkisi olduğunu biliyorum.Sektörün büyümesi için yasal beklentileriniz var mı?Yasal olan her şey adil olmalı. Bir ürünü mağazada satan kişiyle internette satan kişi arasında dengesiz uygulamalar olmamalı. Müşteriyi memnun etmeyen iş sahibinin korkması lazım. E-ticaret, açması kolay sürdürmesi zor bir sektör. İşini iyi ve kötü yapanlar arasındaki farkı görünür kılmalıyız. Sahte ürün satan yerlerin kapanması lazım ki işini iyi yapanlar kalsın.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.trMarkafoni’nin hızlı yükselişiTolga Tatari ve Sinan Afra tarafından 2008 yılında kurulan Markafoni, üyelik üzerinden özel kampanyalarla satış yapan bir online moda platformu. Kullanıcılar tarafından büyük ilgi gören platform, 2011’de Güney Afrikalı medya ve e-ticaret devi Naspers ile ortaklık kararı aldı. Bu ortaklık sonrasında daha da güçlenen şirket, 2012’de 6 milyon üye sayısına ve aylık 700 bin ürün satışına ulaştı. 2014 yılında şirketin tamamı Naspers’in sahibi olduğu Güney Afrikalı MIH Allegro BV’ye satıldı.İlker Baydar kimdir?Kariyerine 1997’de Group Promodes, Continent’de kategori müdürü olarak başladı. 1999’dan itibaren yedi yıl Metro Türkiye ve Çin’de Cash&Carry’de Grup Müdürlüğü yaptı. Best Buy ve Darty’de görev aldı. hepsiburada.com’da genel müdür olan Baydar, Hazirandan bu yana Markafoni Grubu’nun CEO’su.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Konser mevsimi henüz bitmedi

Her ne kadar yaz mevsimiyle birlikte konser sezonu sona ermiş gibi görünse de önümüzdeki günlerde kaçırılmaması gereken müzik etkinlikleri var. André Rieu, Joshua Bell, Demi Lovato bunlardan bazıları.-2014’ün sonlarına yaklaşıyoruz. Bu yıl müzikseverler birçok yabancı yıldızı ve grubu Türkiye’de izleme şansı buldu. Yaz sezonunun bitmesiyle birlikte gelecek yılki konserler için tahminler başlasa da önümüzde hâlâ kaçırılmaması gereken konserler var. André Rieu, Joshua Bell, Demi Lovato, Orquesta Buena Vista Social Club bunlardan bazıları. Bu isimleri bilenler çoktan biletlerini alıp, beklemeye başladı bile. Bu konserlerden şüphesiz en çok konuşulacak ve dikkat çekecek olanı André Rieu konseri. Sanatçı, dünyanın tüm müzik otoritelerince bu yüzyılın en önemli müzisyenlerinden biri kabul ediliyor. André Rieu, yoğun istek üzerine dünyanın en ünlü orkestralarından Johann Strauss Orkestrası ile birlikte yeniden İstanbul’a geliyor. The New York Times’ta yayınlanan bir incelemede “Klasik Müziğin Madonna’sı” olarak söz edilen ve müziğinin tüm dünyayı kucaklayabilecek bir güce sahip olduğundan bahsedilen André Rieu, günümüzde olimpiyat statlarında konser verebilen tek klasik müzik sanatçısı. Rieu, 27 Kasım’da Sinan Erdem Spor Salonu’nda ve 29 Kasım’da Ülker Sports Arena’da iki özel konserle sevenleriyle buluşacak. Sadece klasik müzik sevenlerin değil, tüm müzikseverlerin dünya gözüyle görmesi gereken bir sanatçı André Rieu.Dünyanın yaşayan en iyi keman virtüözlerinden biri olan Joshua Bell’in Zorlu Performans Merkezi’nde 16 Aralık’ta vereceği konser de bu yılın en önemli müzik olaylarından biri. Washington Post gazetesince yapılan sosyal bir deney için metro istasyonunda keman çalan ve klasik müzik dinlemeyen kişilerce de ‘Metrodaki Kemancı’ olarak tanınan Joshua Bell’in konseri kaçırılmaması gereken etkinliklerden. Daha önce de ülkemizde konser veren Grammy ödüllü sanatçı, Türk izleyicisinin çok sevdiği bir isim. Spor araba ve golf merakı ile de klasik müzik sanatçılarından farklı bir portre çiziyor. Türkiye’de de önemli bir hayran kitlesi olan Demi Lovato, bu yıl ilk kez ülkemizde konser verecek. Türkiye’deki ‘Lovatic’lerin yıllardır dört gözle beklediği buluşma, 16 Kasım’da Ülker Sports Arena’da gerçekleşecek. Lovato, müziği kadar sıra dışı yaşam öyküsüyle de dikkat çeken bir isim. Yaptığı birçok bağışla da milyonların kalbinde taht kuran Lovato, 2013 yılında çıkardığı dördüncü albümü Demi ile birçok rekora imza attı. Demi Lovato, aynı zamanda New York Times Best Seller listesine giren ‘Güçlü Kalmak: Yılın 365 Günü’ kitabıyla da Türkiye’de çok satanlar listesinde ilk ondaki yerini aldı.16 yıldır tüm dünyada çeşitli formlarda ve orkestralarda konserler veren Orquesta Buena Vista Social Club, son bir dünya turnesi ile Adios diyor. Bu turnenin duraklarından biri de Türkiye. Müzikseverler 23 Ekim’de Ankara, 24 Ekim’de İstanbul’da topluluğu izleyebilir. Buena Vista Social Club Orkestrası, Grammy ödüllü çok satan albüm Buena Vista Social Club’ın 1997’de çıkışının hemen ardından kuruldu. Grup hâlâ bu eserin hazırlanışında yer alan orijinal sanatçılardan oluşuyor. Tromboncu ve grup lideri Jesus Aguaje Ramos yönetiminde Elveda Turu Orkestrası, 15 yıl önce albümün ve filmin yapımında yer alan birçok müzisyenden oluşacak. Eşsiz Diva Omara Portuondo’yu, trompetist Guajiro Mirabal’i ve ud virtüözü Barbarito Torres gibi birçok önemli müzisyeni karşımızda göreceğiz. Sözün özü hâlâ ‘hangi konsere gideyim’ diye düşünen ya da bu yıl konser dönemi benim için kapanmıştır diyen varsa bir kez daha düşünebilir. Bir şarkı kaç para? Geçtiğimiz günlerde konuştuğum bir yapımcı, dijital müzik platformlarına uygulanan farklı fiyat politikalarından duyduğu şikâyeti dile getirdi. Bu platformlarla müzik birliklerini buluşturan aracı bazı kurumlar farklı fiyat politikası uyguluyor. Örneğin TTMüzik’e verilen fiyatla iTunes’a verilen fiyat farklı. Bu ayrımcılık da ister istemez dikkat çekiyor. Bir şarkının telifi bellidir ve firmalara göre değişmemeli. Eğer bu yanlış politika devam ederse özellikle yabancı platformlar Türkiye’deki ofislerini kapatabilir. Bundan en büyük zararı da yine müzisyenler görür.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Kardeşim olmadan asla

Sinema emekçileri arasında öyle isimler var ki onlar kardeşleri olmadan film yönetmiyor. Bu kardeşler yapımlarıyla uluslarası arenalardan ödüller kazanarak sinema sektöründe kardeş işbirliği başarısını kanıtlıyor. Birçok filme birlikte imza atan yönetmen kardeşlere sinemanın ilk başladığı zamanlarda da rastlıyoruz günümüzde de.Manaki Kardeşler Osmanlı vatandaşı olan Yanaki ve Milton Manaki Kardeşler, Balkanlar’ın ilk sinemacıları kabul ediliyor. Sinemaya fotoğraf çekerek başlayan kardeşler, 1906’da Romanya kralının, 1911’de Osmanlı padişahının, 1929 yılında ise Yugoslavya kralının saray fotoğrafçılığını yapar. İlk çekimleri Yanaki Manaki’nin 1905’te 300 model film kamerası almasıyla başlar. Sonrasında ‘Fotoğraf Sanatı Atölyesi’ni açarak kendilerini bu alanda geliştiren kardeşlerin sinema gösterimleri 1921 yılında Manastır kentindeki ‘Manaki’ adını verdikleri sinema salonunda gerçekleşir. Milton, ölümünden bir süre önce, 1955 yılında, elindeki fotoğrafların ve filmlerin tamamını Makedonya Devlet Arşivi’ne verir. Eserlerin birçoğu günümüze kadar bu sayede sorunsuz bir şekilde korunur. Günümüzde Manastır Arşivi’nde 10 bin 952’si Manaki Kardeşler tarafından ve yaklaşık 7 bini arşivin negatiflerden basılmış toplam 17 bin 854 fotoğraf bulunuyor. Diğer yandan Manakilerin film çalışmaları Üsküp’teki Makedonya Sinemateki’nde saklanıyor. Kardeşlere ait görüntüler arasında İkinci Meşrutiyet kutlamaları, Türk süvari, piyade ve topçularının geçit töreni, Osmanlı Padişahı V. Mehmed Reşat’ın Selanik ve Manastır ziyaretleri de yer alıyor. Manaki Kardeşler imzalı filmler bazı sinema tarihçileri tarafından ‘İlk Türk Filmleri’ olarak sayılıyor. Taviani Kardeşler Paolo ve Vittorio Taviani dünyaca ünlü İtalyan sinema yönetmeni kardeşler. Filmlerinde genellikle Güney İtalya’nın toplumsal ve siyasal sorunlarını ele alıyorlar. Taviani Kardeşler 1977 yılında çektikleri Padre Padrone (Babam ve Ustam) ile ün yapar. Film, Cannes Film Festivali’nde hem büyük ödül Altın Palmiye’yi, hem de Uluslararası Eleştirmenler Ödülü’nü kazanan ilk yapım olur. İkili aynı zamanda hem TV hem de sinema için yaptıkları projelerde edebiyat eserlerini uyarlıyor. Kardeşler, 20. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde (2001) Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü aldı. Dardanne Kardeşler Türkiye prömiyerini Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapan İki Gün, Bir Gece filmi Jean-Pierre ve Luc Dardanne Kardeşler’in son yapımı. Filmlerini gerçek yaşamdan alınmışçasına doğal ve belli başlı sıkıntıların üzerine giden hikâyeler üzerine kuruyorlar. Dardanne Kardeşlerin yapımlarında dikkat çeken bir diğer nokta ise insanlar arası ilişkiler ve karakter profilleri oluyor. Bisikletli Çocuk ve Lorna’nın Sessizliği kardeşlerin birlikte çektikleri diğer yapımlardan. Onlara ait filmler uluslararası birçok festivalde hem gösterim yapıyor hem de önemli ödüller kazanıyor. Taylan Biraderler Yağmur ve Durul Taylan Kardeşler, yerli sinemanın tanıdığı yönetmen kardeşlerden. TV için çektikleri bazı dizi, filmlerden sonra 2003 yılında yönetmenliğe başladılar. Taylan Biraderler olarak tanınan kardeşler filmlerini TV için tek başlarına çekerken, sinema çalışmalarını beraber sürdürüyor. İkilinin yapımları arasında Vavien, Küçük Kıyamet ve Okul filmleri yer alıyor. Coen Kardeşler Çocukken merak ettikleri sinemanın peşini asla bırakmaz Ethan ve Joel Coen. Yapımlarının yönetimi kadar senaryo aşamalarında da beraber çalışıyorlar. Bunun yanında beraber yazarak yönetmenliğini üstlendikleri projeler kadar ayrı çalıştıkları yapımlar da bulunuyor. Her ikisinin de favori oyuncuları aynı. Bu beraberliklerinden ötürü onlara film endüstrisinde ‘İki Kafalı Yönetmen’ de deniyor. Bugüne kadar; Fargo, Büyük Lebowski, Neredesin Be Birader?, İhtiyarlara yer Yok, Sen Şarkılarını Söyle gibi kült filmler arasında sayılan pek çok yapıma birlikte imza attılar. Lumiere Kardeşler Sinematografı icat eden Louise ve Auguste Lumiere Kardeşler, sinema tarihini başlatmalarıyla biliniyor. İlk çektikleri film olan ‘La Sortie de l’Usine Lumiére â Lyon’ (Lyon’daki Lumiére Fabrikasından Çıkış) isimli 46 saniyelik görüntü ile tarihe geçerler. Halka açık ve ücretsiz yapılan bu ilk gösterimlerinde aynı zamanda Bebeğin Kavgası, Tuileries Havuzu, Trenin La Ciotat Garına Gelişi, Alay, Nalbant, Kâğıt Oyunu, Ayrık Otlar, Duvar, Deniz filmlerini sunarlar. İzleyenler ‘Trenin La Ciotat Garına Gelişi’nden öylesine etkilenirler ki trenin gerçekten üstlerine geldiğini sanarak dışarı çıkmak isterler. Bu filmi İstanbul’da izleyenlerden Ercüment Ekrem Tolu, “Hani ya ben de korkmadım değil; lakin merak gelip beni iskemleye mıhladı. Bereket versin ki tren çabuk geçip gitti.” diyerek anlatır. Yetenekleriyle ülke ülke gezmeye başlayan kardeşler, 1896 yılında İstanbul’a gelerek Haliç’in Panoraması, Boğaziçi Kıyılarının Panoraması, Türk Topçusu ve Türk Piyadesinin Geçit Töreni adlı filmleri çeker.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Sarımsaklı un çorbası

Halk arasında ‘yalancı işkembe’ olarak bilinen fakat kokusu ve temizleme işi olmadığı için evde rahatça yapılabilen bir tarifimiz var bu hafta. Her ay düzenlenen erkekler toplantısı bu hafta bizim evde gerçekleşti. Evin hanımı olarak masayı donatmak benim vazifemdi. Eşimin yardımlarını da göz ardı etmemek lazım. Küçük oğlumuzda ilgilenmesi baş vazifesiydi. Misafirlerin hepsi erkek olunca menü biraz fazla olmalıydı. Ana yemek, salatalar, tatlılar derken her zamanki gibi çorbada tıkandım. Şöyle hem sevilecek hem de değişik bir çorba nasıl yapabilirdim? Etti, tatlıydı diye midelerimize biraz fazla yüklenmiş olma ihtimalini de düşünerek mideleri rahatlatacak sıcacık bir çorba aklıma geldi. Halk arasında ‘yalancı işkembe’ olarak tanınan, tadıyla işkembe çorbasına benzeyen ama kokusu ve temizleme işi olmadığı için evde rahatça yapılan un çorbamız akşam daveti için imdadıma yetişti. Akşam aldığım yorumlara bakıldığında kararımın doğru olduğuna birkez daha emin oldum. Şimdi un çorbasını sizlerin beğenisine sunma vakti. Malzemeler: 1 çorba kaşığı tereyağı 2 çorba kaşığı zeytinyağı 4 çorba kaşığı un 2 iri diş sarımsak Karabiber Tuz 2 bardak et suyu Yeteri kadar suSosu için: 1 tatlı kaşığı tereyağı Toz kırmızı biber ve kuru naneYapılışı: Tencerede yağı eritelim ve unu ilave edip kavuralım. Üzerine et suyunu ve suyu ekleyip hızlıca karıştıralım. (İsterseniz et suyu yerine tavuk bulyon da kullanabilirsiniz.) Çorba kaynayıncaya kadar karıştırmaya devam edelim, aksi halde topaklanma olabilir. Buna rağmen topaklanma olursa blendırdan geçirerek bu sorunu çözebilirsiniz. Kaynamaya başlayınca karabiber ve tuzu ekleyip karıştırmaya devam edelim. İyice kaynayan çorbamıza ezdiğimiz sarımsağı da ekleyip karıştıralım ve ocağın altını kapatalım.Üzerine tavada erittiğimiz tereyağının içine toz kırmızı biberi ekleyip biraz ısıtalım. Servis kasesine çorbayı aldıktan sonra üzerine sosdan gezdirelim. Nane ile süsleyelim. Afiyet olsun, şifa versin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

SOKRATES’İN FİLTRELERİ

Adamın biri Sokrates’e bir arkadaşıyla ilgili bilgi vermek üzere yaklaşır ve heyecanla sorar:“Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?”Sokrates adamı dinlemeden önce kendisini üçlü filtre testinden geçireceğini söyler. Aksi takdirde konuşmasına izin vermeyecektir. Adam şaşırır:“Nasıl yani? Üçlü filtre de ne demek?”Üstad, adamın ne söyleyeceği hakkında ön bilgi istemektedir. “Bak” der, “birinci filtre gerçek filtresi. Bana birazdan anlatacağın şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?”“Hayır” der adam, “aslında bunu sadece duydum ama...”Sokrates cevabını almıştır. Teste yeni bir soruyla devam eder:“Gelelim ikinciye, iyilik filtresine. Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?”Adamın cevabı yine “Hayır, tam tersine”dir.Sokrates durumu özetler: “Doğruluğundan emin olmadığın kötü bir şey söyleyeceksin yani. Fakat yine de testi geçebilirsin. Son filtremize gelelim. Yararlılık filtresi. Arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?”Adam işlerin sarpa sarmak üzere olduğunu anlasa da doğruyu söyler:“Yok, yaramaz.”Sokrates “Peki” der sükunetini bozmadan, “madem doğru, iyi ve yararlı değil, niye bana söyleyesin ki?”Sokrates’in bu üçlü filtresine uyulsa dünya çok daha sakin bir yer haline gelirdi herhalde. Bunlardan en önemlisi de galiba doğruluk. İyilik ve yararlılık belki tartışılabilir kavramlar ancak doğruluk, diğerlerine oranla üzerinde daha anlaşılabilir bir değer gibime geliyor. Doğruluk bazen gerçeklikle karıştırılıyor. Her doğru gerçeğe uygun olmayabiliyor. Her gerçek de doğru kabul edilmeyebiliyor. Bütün tartışmaları bitirecek bir de hakikat kavramı var ki, yanından pek az insan geçebiliyor. Olayın farklı bir boyutu daha var. Michigan Üniversitesi psikiyatri ve psikoloji profesörü olan Randolph M. Nesse, bir makalesinde diyor ki, “Arada bir yanlış inançlara kapılan insanlar, bir şeye inanıp ona göre harekete geçmeden önce kanıt istemekte ısrarcı davrananlara kıyasla hayatta daha başarılı oluyor. Arada bir duygularına kapılıp giden insanlar, her adımlarını hesaplayanlardan daha başarılı oluyor.”Prof. Nesse mantıksızlık ya da duygusallığın savunuculuğunu yapmıyor. Eyleme geçmeden önce kanıt bekleyenlerle sağlam bir inançla harekete geçenleri karşı karşıya getiriyor ve hayatta en önemli şeylerin harekete geçmenin başkalarına anlamsız göründüğü zamanlarda gerçekleştirildiğine işaret ediyor.Benim kıssadan çıkardığım hisse, bu dünya sahnesinde herkese yer var. Her şey merkezinde dostum!

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Yarının İstanbul’u bu sitede

İstanbul’da son on yılda yapılması planlanan mega projeler bir internet sitesinde toplandı. ‘www.megaprojeleristanbul.com’ adlı sitenin yöneticileri yapılacak projelerin konum, plan ve fotoğraflarını depolayarak yarının İstanbul’unun nasıl olacağını gözler önüne seriyor.Hemen her gün etrafınızda giderek artan sayıda binbir türlü inşaat görebilirsiniz. Bir de İstanbul’da ikamet ediyorsanız bu durum kaçınılmaz. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan veya yapılacak büyük projelerin reklamlarını da görebilirsiniz. Eğer ‘Bu projeyi yapmaya kim karar verdi?’, ‘Hangi kaynakla kim tarafından yapılıyor?’ gibi sorular pek çok kişi gibi sizin de aklınıza takılıyorsa cevabını İstanbul Serbest Mimarlar Derneği (İstanbulSMD) tarafından hazırlanan ‘Megaİstanbul’ adlı web sitesinde bulmak mümkün. Site, İstanbul’da son on yılda planlanan ve uygulamaya konulan mega projeleri gözler önüne sererek, çalışmalar gerçekleştiğinde nasıl bir kente bakacağımıza rehberlik ediyor. Biz de site hakkında bilgi edinmek için İstanbul SMD Başkanı Ersen Gürsel ile konuştuk.İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nin hazırladığı ‘megaprojeleristanbul.com’ sitesinin uygulamasını altı aylık bir çalışmayla Mimar Sinan Üniversitesi’nden Yakup Çetinkaya, Murat Tülek ve Sevil Şeten gerçekleştirmiş. Sitede 10 yıldan bu yana İstanbul’da planlanan, yapımına başlanan kent doğası, kent kimliği ve kentsel hafıza açısından etkileri ‘mega’ olan projeler var. İstanbul’u İstanbul olmaktan çıkaracak büyük projeler, devasa rantlar hepsi bir yerde, hem öyle üç beş proje de değil, irili ufaklı 70 proje haritaya işlenmiş. Kanal İstanbul, üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Tarlabaşı, Galataport gibi büyüklük açısından mega olanların yanı sıra kentin sosyal ve fiziksel yapısını değiştirebilecek projeler de haritalanmış. Sitede, araştırmacılara yönelik harita, hava fotoğrafları ve projelerin teknik bilgilerinden oluşan birer künye de yer alıyor. İstanbul’un hava fotoğrafı üzerine işlenen projelerin ayrıntıları sayesinde, “Yarının İstanbul’u” hakkında fikir veriyor web sitesi. 75 yaşındaki mimar Ersen Gürsel, amaçlarını şu cümlelerle özetliyor: “Her gün gazetelerde ya da televizyonlarda bir parçasını gördüğümüz birçok projenin, hepsi bir araya geldiğinde İstanbul’u ne kadar olumsuz etkileyeceğini göstermek istedik.” ‘Çılgın projeler’ nelere kadir!İstanbul’un çehresinin büyük bir değişim geçirdiğini ve kimliğinin kaybolma ihtimali olduğunu söyleyen Gürsel, “Kentin her yöresinde yükselen çok katlı binaların, AVM’lerin ve otellerin sayısı artarken, yeşil alanlar törpüleniyor. Depreme karşı güvenli konut alanları oluşturmak amacıyla yapılması gereken ‘kentsel dönüşüm’ projeleri, kentin doğası, tarihi ve kimliğiyle uyuşmayan ve rant artırma amacına yönelik olarak gerçekleşiyor.” diyor. Gürsel’e göre, ulaşıma çare bulmak adına yapılan üçüncü köprü, havaalanı gibi İstanbul’un 1/100.000 planında bulunmayan projeler, şehrin akciğerleri olan kuzey ormanlarının yok olması anlamına geliyor. “Çılgın proje adı altında, Karadeniz ve Marmara denizlerinin de biyolojik yapısını altüst edecek bir kanal açılmak isteniyor. Bütün bunlar, tüm İstanbullular gibi, dernek olarak bizi de endişelendiriyor.” 2014 Mimar Sinan Büyük Ödülü’nü kazanan Ersen Gürsel, medyada bir parçası görülen birçok projenin, geri kalan kısmı ile birleştirildiğinde İstanbul’u ne kadar olumsuz etkilediğini göstermek için bu yola başvurduklarını söylüyor: “İstanbul üzerine çalışma yapan meslektaş ve akademisyenlere de önemli bir kaynak olsun istedik. Sitede son on yıl içinde uygulanmış ya da projesi oluşturulmuş mega projelerin kentin bütünü üzerine yerleştirilmiş halini gösteriyoruz. Böylece bütün bu projelerle yarının İstanbul’unun nasıl şekillendiğini gösterebiliriz.” Gürsel’e göre kentin gelişimi, gayrimenkul ve inşaat şirketlerinin insafına terk edilmiş. Hazırladıkları sitenin konuyla ilgilenen araştırma yapmak isteyenlere faydası olacağı kanaatinde. Ayrıca sitede, projelerin tüm teknik bilgileri ile detaylı bir zaman çizelgesine erişmek mümkün. Sürekli güncellenen interaktif site, inşaat süreçlerinin ilerleme safhalarını gözlemleme imkanı da sağlıyor. Sitede yer alan projelerden bazıları: - 3. Boğaz köprüsü- 3. havalimanı- Ataşehir Finans Merkezi- Beşiktaş Vodafone Arena- Çamlıca Camii- Demokrasi ve Özgürlükler Adası (Yassıada)- Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Projesi- Haliç Yat Limanı ve Kompleksi Projesi (Haliçport)- Kanal İstanbul- Marmaray- Maslak 1453- Mecidiyeköy-Çamlıca Teleferik Projesi- Torun Center (Ali Sami Yen Stadı)- Tuzla Marina Projesi- Üsküdar Meydan Düzenlemesi- Vialand- Yeni İstanbul Projesi- Zorlu Center

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

İstanbul efsanelerin de sultanı

Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Kulların her birinin nasibine farklı farklı diyarlar düşmüş. Nasibi İstanbul olanların neşesi de kederi de bolmuş. Ama neşesi daha çokmuş. Çünkü, diyarların padişahı, gönüllerin sultanı İstanbul’muş. Böylesi diyarların efsanesi de bol olurmuş...Nihayetinde, bahsettiğimiz şehir İstanbul. Tarihî-kültürel dokusunu ne kadar tüketmeye kalksak da bir yolunu bulup bizi şaşırtmaya devam eden uygarlıklar beşiği. Diğer şehirler darılmasın, Ankara bilhassa bozulmasın; diyarların en güzeli, gönüllerin başkenti… Romalıların Konstantinopolis’i, Osmanlı’nın Âsitâne’si. Her millet başka bir adla anmış. Hatta adından çok sanı olmuş. Dergah-ı Selâtin de diyenler varmış, Darü’s-Saltana da. Sormazlar mı insana böylesi bir şehir hiç efsanesiz olur mu diye. Olmaz elbet. Dilden dile dolaşan, çoğu zaman gerçekliğini hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz onlarca efsanenin de sultanı bu şehir.Gece Kitaplığı bu efsaneleri bir kitapta topladı. Murat Uhrayoğlu’nun derlediği hikâyeler, İstanbul Efsaneleri adıyla kitaplaştırıldı. Kitap İstanbul’un kuruluşuna dair anlatılan efsanelerin en bilineni ‘Megaralı göçmenlerin rivayeti’ ile başlıyor. Bilmeyenlere özet geçelim: “Megaralı Byzas, yeni bir kent kurmak için yola çıkar. Bu kenti nerede kuracağını bilemeyen Byzas, bir kâhine başvurur ve kâhin ona ‘Körler Ülkesi’nin tam karşısında kuracaksın’ demekle yetinir. Byzas arar durur, ‘körler ülkesi’ denilen yeri bir türlü bulamaz. Sonra bir gün mola verdikleri bir deniz kenarında karşı sahilde kurulu olan kente bakarak haykırır: “Bu insanlar kör mü, burası dururken orada oturur?” Körler Ülkesi denilen yer Kadıköy’den başkası değildir. Şehrinin temellerini Kadıköy’ün karşısında yani Sarayburnu sırtlarında atar ve Byzas’ın kenti anlamına gelen Byzantion adını verir.Evliya Çelebi’ye göre ise durum farklıdır. Hz. Süleyman uzun süren bir mücadele sonrası dize getirdiği Saydun adlı padişahın kızı Alina ile evlenir. Alina, Hz. Süleyman’dan çok özel bir saray ister. Hz. Süleyman bunun üzerine adamlarını ‘eşsiz güzellikte bir yer bulmaları için’ dünyanın dört bir yanına gönderir. Adamları sonunda İstanbul’u söyler. Hz. Süleyman burada bir saray yaptırır ve kıyamete kadar mamur kalsın diye İstanbul için hayır duası eder. Uhrayoğlu’na göre bütün bozulmalara, yangına, depreme karşın İstanbul’un ayakta kalmasının sebebinin bu dua ile yakından ilgisi vardır.Fatih Sultan Mehmet’i şehre sokmayan yeniçeriKitapta Fatih Sultan Mehmet’e ilişkin efsaneler de var. Fethin fatihi olur da efsanesi eksik olur mu? Birini aktaralım: “Fatih Sultan Mehmet bir gün ava çıkar. Kentin surlarının dışına çıkan sultanın dönüşü hava karardıktan sonraya kalır. Fatih’i sur kapılarının önüne geldiğinde ise bir sürpriz beklemektedir: Karanlık basınca kapıları kesinlikle açmaması tembih edilen yeniçeri. Asker emredileni yapar fakat sultanın da sabrı taşmaya başlar. Yeniçerinin inadı, sultanı başlığını ve kaftanını giymeye zorlayacak kadar ileriye gider. Hikâyenin sonunda Fatih Sultan Mehmet askere ‘Sen ne yavuz bir ermişsin!’ der. Unkapanı’nın bitiminde Manifaturacılar Çarşısı’na dönülürken yol kenarında bulunan 1455 yılına ait Yavuzer Sinan Camii’nin bu yeniçeri tarafından yapıldığı rivayet olunur.Şah’ın gönderdiği mücevherlerden inşaat harcı!İstanbul denilince camileri, cami denilince Süleymaniye’yi ayrı bir yerde tutmak gerek. Ve tabii ki efsanelerini de. Süleymaniye’ye dair epeyce efsane mevcut. Kitapta anlatılan birini aktaralım: Mimar Sinan temelin sağlam olması için caminin inşaatını bir yıl durdurmuş. Bunu fırsat bilen Safevi Şahı Tahmasb da Kanuni Sultan Süleyman’ı utandırmak için padişaha inşaatın masrafında kullanılmak üzere bir sandık dolusu mücevher göndermiş. Buna çok sinirlenen Mimar Sinan’ın ise Safevi elçisinin gözü önünde mücevherleri bir dibekte toz haline getirerek muhteşem camisinin inşaatının harcına kattığı söylenir.Kızkulesi ve efsane deyince orada bir durmak lazım gelir. Birbirinden farklı onlarca hikâyeye ev sahipliği yapan bir kuleden bahsediyoruz neticede. Az bilinenden başlayıp Hero ve Leandros’un hazin öyküsünü dinleyelim: Hero, Afrodit Tapınağı’na bağlı bir rahibedir ve dolayısıyla aşk kendisine yasaktır. Fakat gönül de ferman dinlemez ve Hero Leandros’a âşık olur. Genç âşık yüzerek her gece Kızkulesi’nde yaşayan Hero’yu görmeye gider. Rahibe Hero’nun yaktığı ateş Leandros’a yol gösterir göstermesine de fırtınalı bir gecede ateş söner ve Leandros yolunu yitirerek karanlık sularda boğulur. Ardından Hero da kendini Boğaz’ın sularına bırakır. Bir diğeri ve daha çok bilinen efsane ise kızını yılan sokacağı korkusuyla deniz ortasında yaptırdığı bir kuleye hapseden imparator Konstantin’i anlatıyor. İmparatorun kızı için kuleye gönderilen bir tabak üzüm arasında kaybolan yılanın prensesi ısırması ile efsane tamamlanır.Ayasofya da kitapta birkaç efsane ile birden yer alıyor. Büyük kapılardan birinin üzerinde görülen metal tabutun hikâyesi, bildiğiniz efsane. Aslında tabut olup olmadığı da şüpheli ama yaygın görüşe göre tabut olarak düşünülen bu kutunun üstünde iki delik görülüyor. Deliklerin geçmişi Bizans İmparatoriçesi Theodora’ya kadar gidiyor. İmparatoriçe toprağa gömülmekten ve cesedinin yılanlar tarafından yenileceğinden çok korkan biri. Vasiyeti gereği ölümünden sonra buraya gömülmüş. Ancak yılanlar ınyine de bir yolunu bulup kapının üzerine tırmandığı ve tabutu delerek imparatoriçenin cesedini yediği söyleniyor. Tabutun içindeki cesedin Kızkulesi’nde yılanların ısırması sonucu ölen prensese ait olduğu da bir başka rivayet.Efsaneler bitecek gibi değil. Her gün önünden geçip gittiğimiz ya da fotoğrafları karşısında büyülendiğimiz İstanbul’a ait eserler efsanelerle daha da güzel. Doğruluğunu yanlışlığını bir yana bırakıp bu eserlere, semtlere bir de bu gözle bakmakta fayda olmasa da lezzet var.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

ETKİNLİK - Sessiz sedasız gelenler

Sinema günleri: İstanbul Modern tarafından düzenlenen “İstanbul Sessiz Sinema Günleri” başladı. Bu yıl ‘Sessiz Sedasız Geldiler’ başlığı altında gerçekleşen gösteri, 12 Ekim’e kadar devam edecek. Etkinlik kapsamında İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından hazırlanan “Osmanlı’dan Sinema Manzaraları” adlı programda, 20. yüzyıl başından Cumhuriyet dönemine kadar Osmanlı topraklarında Batılı sinemacılar tarafından çekilen haber, belge ve seyahat filmlerinden özel bir seçki sunulacak. Gösterimde yer alan filmler arasında ilginç hikâyeler barındıran kareler de yer alıyor. Bunlar arasında Charlie Chaplin’in İstanbul ile ilgili hayallerini canlandıran animasyon da bulunuyor. Detaylı bilgi için www.sessizsinemagunleri.com‘Hilda Teyze’ Türkiye’deGösteri: Canlandıranlar Derneği ile Fransız Kültür Merkezi’nin birlikte düzenlediği ‘Uluslararası Canlandırma Günleri’ başlıyor. 13-16 Ekim arasında Taksim’deki Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek etkinlik kapsamında toplamda 27 film yer alırken, birçok animasyon da Türkiye’de ilk kez gösterilecek. Canlandırma Günleri’nin bu yılki onur konuğu ise Fransız yönetmen ve yapımcı, Oscar adayı Jacques-Rémy Girerd. Canlandırma Günleri iki büyük etkinliğe de ev sahipliği yapacak. İlki 14 Ekim’de gerçekleştirilecek NohLab canlı performansı. 15 Ekim’de ise Tante Hilda (Hilda Teyze) Türkiye’de ilk kez izleyiciyle buluşacak. (www.ifturquie.org)Cumhurbaşkanlığı korosu sezonu ‘Dede Efendi’ ile açıyorKonser: Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu, yeni sezonu bestelenişinin 180. yılında Dede Efendi’nin “Ferahfezâ Kâr”ıyla açıyor. 12 Ekim Pazar günü saat 11.30’da, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda verilecek olan konserin şefliğini Fatih Salgar yapacak. Günümüz musiki dünyasının güçlü seslerinden Münip Utandı’nın Muhayyerkürdî ve Muhayyer makamlarından oluşan eserlerinin solo olarak seslendireceği konserin saz solistleri ise Murat Aydemir ile konsere misafir olarak katılan Erol Deran. Koro, konserin son bölümde Hicaz makamından eserler de seslendirecek. Konser ücret ödenmeden izlenebilecek.Türk ve Alman şairler beraber okuyacakBuluşma: Alman yazar Kurt Drawert’ın kurduğu ‘Darmstadt Metin Atölyesi’nde yetişen yedi şair, Türkiye’den yedi şair ile buluşmak üzere Goethe-Institut’un davetiyle İstanbul’a geliyor. Buluşma, 11 Ekim’de saat 19.00’da Beyoğlu Cezayir Restaurant’ta gerçekleşecek. Şiir okuma etkinliğine, Türkiye’den Deniz Durukan, Furkan Çalışkan, Gökçenur Çelebioğlu, Cenk Gündoğdu, Gonca Özmen, Nafer Ermiş, Nilay Özer; Almanya’dan ise Ann-Kathrin Ast, Özlem Özgül Dündar, Kurt Drawert, Marit Heuß, Alicia Metz, Andreas Pargger, Martina Weber katılacak. İletişim için: 0212 249 20 09İstanbul ‘nefes’ alıyorFestival: Doğuş Holding, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür Bakanlığı ve TOİSAD’ın (Toplum İçin Sanat Derneği) işbirliğinde gerçekleşen “Uluslararası Klarnet Festivali” bugün başlıyor. Klarnet sanatçısı Serkan Çağrı’nın önderliğinde bu yıl 3.sü düzenlenen festival, ‘İstanbul Nefes Alıyor’ sloganı ile yola çıkıyor. 15 Ekim’e kadar devam edecek festival kapsamında 11 Ekim’de Müziğin Sultanları, 12 Ekim’de Âşık Veysel anısına Ustaya Saygı, 13 Ekim’de Ömer Faruk Tekbilek ve Serkan Çağrı’yı aynı sahnede buluşturacak Aşk-ı Nefes, 14 Ekim’de ‘Burhan Öçal & Trakya All Stars feat.Sali Okka ve Orkestrası, 15 Ekim’de ise ‘Balkan Clarinet Summit’ konserleri olacak. (www.klarnetfestivali.com)

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Ekim 2014 Cumartesi 06:50

Gürkan Şef'ten Kurban'da lezzet tüyoları

Kurban Bayramı gelir de kavurma yapılmaz mı? “Bir türlü beceremiyorum, ya lastik gibi ya da taş gibi oluyor.” diyenler için ete dair ne varsa Türkiye’nin diplomalı ilk kasabı, ünlülerin etçisi Gürkan Şef’e sordum. Hem kavurdu hem cevapladı.Yemek Bahane'nin bu haftaki konuğu Türkiye'nin ilk diplomalı kasabı Gürkan Topçu. Nişantaşı'ndaki mekanında ziyaret ettiğim Gürkan Şef bildiğiniz üzere kısa süre önce Kanal Türk ekranında ‘Mangal Zamanı' adlı yeni bir programa başladı. Her hafta bir ünlüyle mangal eşliğinde sohbet eden ve izleyicileriyle mangal yapımına dair püf noktaları paylaşan ‘etin jönü’nü yakalamışken ve hazır da Kurban Bayramı'yken ete dair bilinen bilinmeyen ne varsa sordum. Nefessiz geçen söyleşimiz sonrası Kurban Bayramı'nın olmazsa olmazı kavurma pişirdi Gürkan Şef, her adımında yapılan hataları anlattığı kavurmayı yedirmeden de göndermedi bizi. Bu arada suşiden hoşlanmayan şefimiz kendi icadı etşisini ve son günlerde ünlü futbolcularla meşhur olan ilik suyunu da tattırdı bana. Et suyunu meyve suyu gibi içmek biraz garip gelse de hoşuma gitti. Etşiye gelince benim gibi karpaçyodan hoşlanmayanlara şiddetle tavsiye ederim. Dış panesi susamla, iç dolgusu ise göbek marul, özel bir sos, salatalık ve avakodo ile yapılan, yanında galeta ve soya sosuyla servis edilen etşiye bayıldım. Kısa keseyim. Biliyorum daha et kesecek kavurma yapacaksınız. Son bir tavsiye; bu röportajı okumadan kavurma pişirmeyin sakın. Zira Gürkan Şef bir sürü tavsiyesi var sizlere. Bayramınız mübarek, kavurmanız lezzetli olsun.Türkiye’nin diplomalı ilk kasabısınız. İngiltere’de et akademisini bitirmişsiniz. Kasaplık hayalleri süsleyecek bir meslek değil. Çocukken sorduklarında kasap olmak istiyorum demiyordunuz herhalde değil mi?Hayır, ama yalnızca et yemeği değil doğramayı da çok severdim. Ailem gıda işiyle uğraşıyor. Sebze meyve topluyor. Bu açıdan mutfağa uzak değildim. Ama etle ilgilenen yoktu. Kurban bayramlarında çocuklar hayvan kesilirken uzaklaşır ya da uzaklaştırılır. Ben acayip meraklıydım. Durur izlerdim. 11 yaşımda başladım et doğramaya. Kasapla birlikte deri yüzerdim. Denizliliyim, Anadolu’da büyümüş biri olarak antrikot, bonfile vs. nedir bilmem zordu ama kendi kendime et keşfi yapardım. Burası çok lezzetli, burası çok yumuşak derdim.Anneniz kızmaz mıydı et doğramanıza?Hayır, 13 yaşıma geldiğimde evde etle ilgili bütün işleri ben yapar, etleri ben doğrar olmuştum.İtalya’ya mutfak eğitimi almaya gidip bir ay sonra geri dönmüşsünüz. Makarna ve pizza kesmedi mi sizi?(Gülüyor) Aynen. Makarna ve pizza değildi içimdeki aşk. Doğru zamanda doğru insanlarla tanıştım ve kararımı et eğitimi almaktan yana kullandım. Cenab-ı Allah yeniden dünyaya getirse yine bu mesleği seçerdim. Günde abartısız en az 16 saat çalışıyorum.Gözünüzü et bürümüş desenize…(Gülüşmeler) Kırmızı etle ilgilenmeyi de, yemeyi de çok seviyordum. Etçilim, aslan burcuyum.Et okulu açarsınız artık…İnşallah. 2015 yılı hedeflerim arasında hem bir et sanatları akademisi hem de kırmızı et ve steak hakkında A’dan Z’ye her türlü bilginin yer aldığı bir kitap projesi var. Akademi projesiyle hem bu mesleğe gönül vermiş gençlere eğitim vereceğiz hem de şubelerimizde çalıştırılmak üzere kendi şeflerimizi yetiştirmiş olacağız.Eskiden ayağını bacağını kıran, ya kırıkçıya ya çıkıkçıya giderdi. Şimdi kırığını alan size geliyor…(Gülüyor) Et suyu daha doğrusu ilik suyu içmeye geliyorlar. Kemikler çabuk kaynasın, güçlensin diye. Aslında herkesin bildiği bir şey ama ünlü futbolcular içti diye patladı bir anda. Ayrıca sadece bu maksatlı değil, et yemeye başlamadan önce minik shot bardaklarında bundan ikram ediyoruz ki midemiz ete hazırlansın. Kış mevsimi için ise doğal antibiyotik.Fenerbahçeli futbolcu Caner Erkin, sakatlığı sonrası sizden 12 litre et suyu satın almıştı. Ne var Allah aşkına içinde bu kadar etkili?Kaval kemiklerini kök sebzelerle birlikte 72 saat boyunca kaynatıyoruz. Ardından süzüp 1 gün dinlendiriyoruz. İçinde inanılmaz bir emek var. Başka futbolcu arkadaşlarımız da geliyor. Oyuncular da. Şükrü Özyıldız da küçük bir çatlak problemi yaşamıştı. Bir buçuk ay her gün içti.Ünlülerden konu açılmışken kim ne yer ne sever?Alişan, kuzu pirzola çok sever. Hayatımda bu kadar kuzu pirzola âşığı bir insan görmedim. Hastası resmen. Çok et tüketiyor. Gerçi şu ara ameliyat oldu, az ama sık yiyerek devam ediyor. Şükrü Özyıldız, bonfileci. Ayrıca iliği acayip seviyor. İlik suyuyla pişirilmiş eti ver bir kilo yer tek oturuşta. Haftada dört gün yiyor bunu. Burak Yılmaz, lokumcu. Caner, sakatlığından dolayı daha çok kuzu incik ve soslu etler yiyor. Işın Karaca da lokumcudur.Yiyecekleri eti onlar mı seçiyor, siz mi yönlendiriyorsunuz?Hepsini uzun zamandır tanıdığım için ne yiyeceklerini gayet iyi biliyorum. Bu yüzden geldiklerinde sipariş almam kesinlikle.Mekânın girişinde ünlülerin isimlerinin yazılı olduğu camdan bir dolap var…Bu ilk olarak Avustralya’da yapılan bir sistem. Kuru dinlendirme olarak adlandırılıyor. Etleri isim ve tarihleyip asıyoruz. Karşısında da Himalaya tuzundan oluşan bir duvar var. Dolabın içi 0-2 derece. Tuz etin nemini alıyor ve kurumasını sağlıyor. Etler 28 günde kuruyor. Süre dolduktan sonra sahibini çağırıyoruz süre doldu gel ye diye. Grup olarak yenmesi lazım. Çünkü kesildi mi bitmek zorunda.Herkesi ete doyuruyorsunuz, siz ne yersiniz?Her gün et yiyorum. Diyebilirim ki 365 günün 360 günü ete dokunan, yiyen biriyim.Dikkat edin, et komasına girmeyesiniz…Yıllardır böyle. 3 ayda bir sağlık kontrolünden geçiyorum. Allah’a şükür hiçbir sağlık problemim yok. Güne sucuk ile başlıyorum. En az 200-250 gram sucuk yiyorum. Toplamda günde bir kilo 200 gram et tüketiyorum.Maşallah!20 çeşit menü var burada. Her birinden 80 gram yeseniz bir kilo altı yüz gram yapar. Demek ki 50 gram yiyorum. Tadına bakmak zorundayım. Sonuçta işim bu. Yeni bir ürün geliyor vs.Katlanamadığınız bir et yemeği var mı?Olabilir mi? Hepsine bayılıyorum.Steak houselarda neden etler ya az pişmiş ya da kanlı oluyor?Eti ne kadar pişirirseniz o kadar lezzeti gider.Biz kadınlar da tam tersini düşünüyoruz ama…Bahsini ettiğim şey ızgaralık et için geçerli. Tencere yemeklerinde elbette iyi pişmeli.Bu arada steak houseların et restoranlarından farkı ne?Steak demek doğal et demek. Steak houselarda yapılan etin içine hiçbir baharat girmez. Sadece yağ ve tuz. Et servis edilirken ara sıcaklar falan gelmez önden. Yanında sadece salata olur.Et pişirmeye dair püf noktalarıDana ve kuzuyu birlikte pişirmeyin: Zira biri yumuşak, biri serttir. Lezzetler yenik çıkar o etten keyif alınmaz.Dana etini önce haşlayıp sonra kavurmayın: Yumuşasın ve daha kolay pişsin diye bu yönteme başvuruluyor ama oldukça yanlış. Çünkü etin bütün lezzeti suyunda kalıyor.Kavurma yaparken bunlara dikkat!-Kavurma için sac, döküm tava da kullanılabilir ama çelik olması çok daha iyi, çünkü ısıyı çok daha hızlı alır. Döküm geç ısınır. Et çelik tencerede daha keyifli pişer.-Teflon tavada kavurma kesinlikle yapılmamalı. Teflon tava yeterli ısıyı sağlayamadığı için mühürlemeyi gerçekleştiremeyecek, bu yüzden etiniz suyunu tavaya bırakacak. Siz etinizin piştiğini zannedeceksiniz oysa bu sırada sıvı kaybediyor olacak. Sıvı kaybetmesi lezzet kaybı da demek.-Tencere iyice ısıtıldıktan sonra (hafiften dumanlar yükseldiği zaman) sırasıyla önce kavram yağı, sıvısı çıktıktan sonra da (iyice sarımtırak bir hal aldığı ve kuruduğu vakit de) etler eklenmeli. Sadece kavurma yaparken değil, sebze yemeklerinde bile tencere soğukken malzeme asla tencereye konulmamalı.-Neden yüksek ateş? Çünkü bir nevi mühürleme işlemi yapılmış oluyor. Mühürleme neden önemli? Çünkü bu işlemle sıvı, etin içine hapsedilir. Bu şekilde de et yumuşak ve lezzetli olur. (Et yemeklerinde ve ızgaralarda yüksek ateş gerekli.)-Kavurma yaparken et de yağ da eşit parçalar halinde doğranmalı ki parçalar eşit sürede pişsin. Aksi takdirde küçükler daha erken pişecek büyük parçayı pişireyim derken de küçükleri yakacaksınız.-Kavram yağı kavrulduktan ve sıvısını tencereye bıraktıktan sonra tüm taneleri tencereden alınmalı. Zira etler ilave edildiğinde, et pişerken yağ yanıp siyah noktalar haline dönüşebilir.-En önemli püf noktalarından biri tuz. Izgaralık ette iri taneli tuz kullanılmalı (kaya ya da deniz tuzu), etli tencere yemeklerinde ise sofra tuzu. Izgaralık ette tuz önceden atılırken tencere yemeklerinde ise sonradan konulmalı. Bu yüzden kavurmaya da tuz en son eklenmeli.-Kuzu kavurma yapıyorsanız kuzu etinin o keskin kokusunu yumuşatmak için kavururken bir miktar limon sıkabilirsiniz. Asidik özelliği olduğundan bu kokunun gitmesine yardımcı olacak. Birkaç dal biberiye de ilave edilebilir.Ne kadar yağ o kadar lezzet!En iyi kurban kavurması hayvanın neresinden olur?Koldan. Buttan da olur ama kol buta göre daha lezzetlidir. Çünkü but kaslı olabilir. Kolda ise kas mevcut değildir. Bu yüzden kol etiyle yapılan kavurma çok daha keyiflidir.Küçükbaş büyükbaş fark eder mi?Hayır. Sonuçta anatomileri aynı.Uzmanlar kavurma yaparken yağa dikkat diyor, yağsız mı kavrulmalı et?Ben yağı, eti lezzetlendirmek için kullanıyorum. Piştikten sonra zaten posa haline geliyor. Hoşlanmayanlar ya da sağlığına dikkat edenler çıkarabilir. Sıvılaşan kısmı lezzet katıyor, bize de lazım olan bu kısım. Dana etinin sırt kısmından elde edilen antrikotun kenarında yer alan yağ da ızgara yapılırken çıkarılmamalı, lezzetsiz olur. Piştikten sonra isterseniz yemeyin. Yağ, ızgarada pişen etin hava almasını sağlıyor.Kavurmaya kattığımız yağ kuyruk yağı mı?Hayır, kavram yağı. İç bölgeden, böbreklerin üzerinden çıkan yağ ama kuyruk yağı da kullanılabilir.Kurban etinin ne zaman yeneceği konusu her sene tartışılır. Uzmanlar dinlendirilmesini söylüyor. Etin ustası ne diyor?Kurban kesildikten sonra âdet yerini bulsun diye akabinde kavurma yapılır. Sakatat kısmını ise akşam tüketilmeli. Ancak normal koşullarda kurban kesildikten sonra dört parçaya ayrılmalı, delikli tülbent bezine sarılarak artı dört dolabında (dipfrizde değil) 72 saat dinlendirilmeli.Meraklı çocuk gibi olacak ama eti neden dinlendiriyoruz, ne oluyor dinlendirince?Kurbanınız kesildikten sonra et seğirmeye devam eder. Yani kaslar hâlâ yaşar. Kaslarının ölmesi için en az 48, en fazla 72 saate ihtiyaç var. Kaslar öldükten sonra et parçalanmalı. Bu şekilde zayiat yani lezzet kaybı daha az olacaktır. Ayrıca dinlenmiş eti kesmek, kürek kemiğinden ayırmak çok daha kolay olur. Taze taze kestiğinizde kemik etin içine girebilir. Etin kendini çekmesi lazım. Dinlenmiş et elle bile kemiğinden ayrılabilir.Hangi eti ne yapmalı?Bonfile, antrikot, kontrfile asla tencere yemeklerinde kullanılmamalı. Kemikli büyük etler kesinlikle ızgaralık olmalı. Kaburga kısmından pirzola, but, gerdan ve incikten haşlama, koldan kavurma, antrikottan ızgara. Döş kısmından ise kıyma çektirilmeli. Tek seferlik kullanımlar için kıyma 250, 500 gram ve 1 kiloluk olarak paketlenmeli. Fazlası buzluktan çıkarıldığında kullanılmazsa bir dahaki sefere lezzet kaybına uğrar. Döş kısmından çektiğimiz kıyma dolma için uygun. Dolmalık kıyma ise dişe gelir olması açısından tek sefer çekilmeli. Köftelik ise iki sefer çekilebilir.En değerli parçası neresi?Kuzu ve dana küşlemesi yani bonfilesi çok kıymetlidir.Neden değerli?Sırt kısmında 2 kemik arasındaki uzantıda sıkıştığı için çok yumuşaktır. Hayvan hareket ettikçe et kasa dönüşür ama bu bölgedeki et kemik arasında sıkıştığında, hareket etmez dolayısıyla kas oluşmaz. O yüzden insanların tercihi hep bonfiledendir ama favorim antrikot. Çünkü ne kadar yağ o kadar lezzet.Lezzetli et pişirmenin altın kuralı nedir?3 kuralı var: Doğru kasap, doğru et, doğru ekipman.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

03 Ekim 2014 Cuma 23:00

Adile Naşit’in yeğeni demesinler diye soyadımı bile kullanmadım!

Ve İnsan Aldandı’nın ‘şeytan’ı Naşit Özcan, şimdilerde yine Samanyolu TV’de 28 Şubat dönemini anlatan ‘Ötesiz İnsanlar’ dizisiyle karşımızda. Adile Naşit’in yeğeni, Naşit Özcan’ın ise oğlu olan usta oyuncuyla ailenin dededen beri süre gelen 150 yıllık oyunculuk geleneğini konuştuk.İlk sahne deneyiminizi çocuk yaşlarda yaşamışsınız. Hatırlıyor musunuz o günü?Sene 1971, 12 yaşındayım. Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan tiyatrosunda iki sezon boyunca oynamıştım.Aileden aşinaydınız ama mesleğe?Tabii tabii. Dedem ‘Şehr-i Komik’ Naşit Özcan. Osmanlı zamanının en büyük aktörlerinden biri. Sarayda da oyun oynarmış, ‘Abdülhamid’i güldüren adam’ derlermiş kendisine. Türkiye değil başka bir dünya ülkesinde yaşıyor olsa Charlie Chaplin gibi bir adam olabilirmiş!O dönemde dedenizin babası buna nasıl müsaade etmiş peki?Çok elit bir aile aslında, kendisi doktor, hastane kurucusu filan. Asla istememiş o yüzden dedemin tiyatrocu olmasını. Ama dedem dinlememiş tiyatroyu kurmuş. Kantocu bir Rum olan Amelya ile evliliğinden babam Selim ve halam Adile Naşit dünyaya gelmiş. Dedem halama izin vermiş ama babamın tiyatrocu olmasını istememiş. Zaten babam da benim oyuncu olmamı istememişti.Tüm aile tiyatrocu ama kimse çocuğunun bu mesleği yapmasını istememiş.Şöyle bir gerçek var, televizyon oyunculuğu filan farklı da tiyatro hakikaten para için yapılacak bir şey değil. Hepsi kendi yaşadığı maddi zorlukları gördüğünden çocuğunun oyuncu olmasını istememiş. Ben hariç, ben çok istedim ama oğlumda yetenek yoktu. O da tiyatrocu olmasaydım benim yapacağım işle uğraşıyor, bilgisayarcı.Siz nasıl deldiniz bu yasağı?Babam “Üniversite oku oğlum, aç kalırsın.” demişti ama ben konservatuvara girmek istedim. Gidebilseydim Ankara’ya Mehmet Ali Erbil’lerle filan sınıf arkadaşı olacaktım. “Tiyatro yapmazsam okul filan okumam!” diye resti çekince aileme. “Okuma, def ol git!” dediler, Fono Film’de ses teknisyenliği filan yaptım. Sonra dışarıdan bitirdim okulu. Babam da kararlı olduğumu anlayınca beni Nejat Uygur’un yanına verdi, çocuk tiyatrosunda. Sonra Ali Poyrazoğlu ve muhtelif tiyatrolar, 88’den beri de şehir tiyatrolarındayım. Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye adlı oyunum yıllardır devam ediyor.Halanız Adile Naşit, çok ünlü ve sevilen bir oyuncuydu. Meslektaşı olan babanız Selim Naşit ile arasında bu yüzden gerginlik olduğu doğru mu?Halam, adını kullanarak bir şeyler yaptırmayı sevmezdi. Rol ayarlama filan hususunda babam da “Demek ki istemedi ki, söylemedi.” diye düşünürdü. Sırf bu yüzden bir gerginlik olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Babam tiyatroda daha uzun süre kaldı, halam kadar ünlü olmasa da çok iyi bir aktördü o da.Soyadınız size birçok kapıyı açabilecekken neden kullanmadınız?Benim asıl adım Necip Naşit Özcan. Direkt dedemin ismini almak istedim. Aslında ‘Necip Naşit’i seçmek benim için reklam aracı olabilirdi. Ama “Adile Naşit’in yeğeni ya da Selim Naşit’in oğlu tiyatrocu olmuş.” demesinler diye istemedim. Bu yüzden de beni kimse bilmedi. Kendi emeğimle yaptım her şeyi. Halam zaten pek istemiyordu oyuncu olmamı. Hatta Nejat Uygur tiyatrosunda bir oyunumdan sonra sahneye çıkıp seyircilerin önünde “Yeğenimden özür diliyorum, aslında çok yetenekliymiş.” filan demişti. Ama halam gururlu bir insandı, kimseden bir şey istemezdi. Ben de istemedim.Kırgınlık olmadı mı aranızda?Yok, ben halamı çok severdim. Halam beni ne kadar severdi bilmem. (Gülüyor) Hatta ilk evliliğim bittikten sonra üç yıl kadar onun evinde yaşadım. Normalde çok sakin, uyumlu, yardımsever bir kadındı. Ama o senelerde halam kolon kanserine yakalanmıştı. Zordu rahatsızlığı yüzünden onunla yaşamak. Hastalık onu sinirli biri yapmıştı. Akşam 8’den sonra eve giremezdim mesela, rahatsız olmasın diye. Yine de sonraları ev tutup ayrıldığımda ‘Rahat mı battı sana?’ diye kızmıştı. Ben öyle kalabalık filan hiç sevmem, kaçarım. “Korkarım cenazeme de gelemeyeceksin!” diye takılırdı bana.Sürekli gülen insanların içinde ağlayan bir taraf vardır, derler…Hangimiz için böyle değil ki! Halam da öyleydi, bir masaya oturalım yan taraftaki birine taksın kafayı, başlardı taklidini yapmaya. Saatlerce anlatır, güldürürdü. Ama istisnasız her akşam yemeğe oturduğumuzda 5-10 dakika küçük yaşta kaybettiği oğlunu düşünür ağlardı. O acıyla kanser oldu zaten.Adile Naşit, kardeşi Selim Naşit’in de bulunduğu oyuncularla film seslendirmesi yaparken.Onu hep komik rollerde gördük sizi ise kötü rollerde görüyoruz.‘ Ve İnsan Aldandı’ dizisindeki performansınızdan sonra gözlerinize bakmaya korkuyorum mesela…(Gülüyor) Aslında komedi oynarken, STV dizileriyle birlikte kötü adam rolüne büründüm. Ama çocuklar anneleriyle yanıma gelip ‘Şeytansın ama seni seviyoruz çünkü kötü olmamayı öğretiyorsun.’ diyorlardı. Yani kötüyü bile doğru oynarsan sevdiriyorsun kendini aslında.Şimdi de şeytanı aratmayan Kudret Komutan rolündesiniz Ötesiz İnsanlar’da…Evet, şeytana on takla attırır bence. Karakter yok adamda. Türk ordusunun bir komutanı ama orduyu temsil etmiyor. Laiklik böyle savunulmaz çünkü. Ben senin başörtüne saygı duyuyorum. Aramızda bu yüzden problem olmaz. Ama Kudret Komutan hasta aslında. Kız kardeşinin ‘yobaz’ dediği bir adamdan olan çocuğunu bataklığa bırakıyor filan. Mafya babasından beter bir hal aldı. Böyle adamlar var ama Sabri Komutan gibi “Burası peygamber ocağı, yapmayın!” diyenler de var.Dizi 28 Şubat dönemiyle ilgili. Başlarken gelecek tepkilerden korkmadınız mı?Bir gün döverler sokağın ortasında ağzımı burnumu kırarlar, en büyük tepki o olur. (Gülüyor) Ben askerlik yapmadım kalp kapağımdan dolayı, rolü sevdim. Bundan sonrası için kötü rollerden korkmuyorum ama bu kadar da kötü olmasın. Geçen biri yazmış: “Paralel yapı ordunun peşini bırakmadı. Dizileriyle komutanları kötü gösteriyor!” diye, diğer taraftan da 28 Şubat’ı ne zaman anlatacaksınız diye bekleyenler var. Tüm bunların kurgu olduğunu anlamakta zorlanıyoruz galiba.Okuma-yazma bilmeyen dayılarım ‘Rum Ajanı’ymış!Tıpkı babaannem gibi annem de Sotirya isminde Rum bir kadındı. İsmet İnönü zamanında Rumlar ülkeden çıkarılıyordu. Annem ve teyzem birer Türk ile evli olduğundan ülkede kalmayı başardılar. Ama diğerleri İstanbul’dan gönderildi. Hatta çok enteresan, iki dayım ‘ajan’ suçlamasıyla gönderildi. Biri su tesisatçısı, biri badanacıydı ve okuma yazmaları bile yok! Bence böyle bir kültürel zenginliğe yazık edilmiş oldu.Babam öldü ama ona hâlâ kırgınımBen ödüllere aday olduğumda babam geldi, duygulandı. Alkışladı. Ama bir evlada gösterilecek ilgiyi pek göstermedi bana. Annemi kaybettiğimde 17 yaşındaydım. Babam hemen evden ayrılıp çok kısa bir sürede yeniden evlendi. Ben yapayalnız kaldım. O halde bilinçsizce bir evlilik yaptım, hatırlamak bile istemiyorum. Bu yüzden çok kırıldım. Babamı çok severdim. Küs değildik, konuşur, gider gelirdik ama öyle değil işte. Altta bir iskele çökmüş. Belki bir gün ölmeden önce yazarım bunları.‘Yeğenimi öldürdüm’ diye başımda ağladıHalam 15 yaşındaki oğlunu kalp kapakçığı ameliyatı sonrası hastane kaybetmişti. Ölüm haberini şehir dışında bir oyundayken aldıktan hemen sonra uçakta panikatak yaşadığından uçağa binemiyordu. Antalya film festivalinde ödül almış, gidemiyor. Ben de 19 yaşındayım, bir arkadaşımın kardeşinden suçiçeği kapmışım, ateşler içinde kaşınıyorum. “Senle geleyim, beraber taksiyle gidelim.” dedim. Akşam yola çıktık, otelde kaldık. Ertesi akşam da ödül töreni var, halam sabahtan gitmek zorundaydı. Çıkarken de ben ateşlendim diye klimayı açmış. Ama yanlışlıkla sıcağa ayarlamış. Oda belki 50 derece var, ben kan ter içinde nefes bile alamıyorum bayılmışım zaten. Hayal meyal hatırlıyorum halam bir geldi, başladı “Eyvah öldürdüm yeğenimi.” diye ağlamaya, hemen soğuk suyun altına soktu beni. O ateşle hastalığı bir atlatmışım ki ödül töreninde zımba gibiydim!

Internetin Ilk Türk Gazetesi

03 Ekim 2014 Cuma 23:00

İtinayla apartman boyanır!

Başımızı çevirdiğimiz her yerde gördüğümüz beton binalara, soğuk ve gri duvarlara karşı elden bir şey gelmiyor. Belki biraz sanat. Duvarları tuvale dönüştüren sokak sanatı İstanbul’da da yayılıyor artık. Merkezi ise tartışmasız Kadıköy’ün Yeldeğirmeni semti.Pera Müzesi’nin, grafitiyi (duvar resmi) müzeye taşıyan sergisi ‘Duvarların Dili’ yarın sona eriyor. Türkiye’nin yanı sıra Amerika, Almanya, Fransa, Japonya gibi ülkelerden 20’den fazla sanatçının konuk olup çalışmalarını sergilediği etkinliği görmek için tek bir günümüz kaldı yani. Yine de gidemeyecek olanların, çok da üzülmesine gerek yok. Çünkü bir Berlin olmasa da, İstanbul da sokak sanatının en güzel örneklerinin sergilendiği şehirler arasına girmek üzere. Hele bir yer var ki ‘sokak sanatının üssü’ unvanını ziyadesiyle hak ediyor. Sözünü ettiğimiz yer, Kadıköy’ün yeni adıyla Rasimpaşa, eski ama eskimeyen adıyla Yeldeğirmeni olarak bilinen kısmı.Kimileri ‘Kadıköy’ün arka mahallesi’ diyor, kimileri Cihangir’e, Tarlabaşı’na benzetiyor. Çarşıdan Moda’ya uzanan ve ‘asıl Kadıköy’ olarak bilinen semtin yanı başında ama tam olarak ne Kadıköy’e benziyor ne de Tarlabaşı’na. Ne Kadıköy kadar garp ne Tarlabaşı kadar şark. Bizcileyin hem garp hem şark. Rıhtıma inen muhteşem yokuşlarında kilise de çıkar karşınıza, Osmanlı’dan kalma bir hamam da. Dükkanının camına ‘Camiye gidiyorum hemen dönüyorum’ yazıp kapısını kilitleyen esnaf da bulunur, birbirinden farklı konseptleriyle dikkat çeken yeni nesil kafeler de. Biraz zaman geçirirseniz minibüsünden dışarı ‘Türkiye’nin en meşhur kışlık sarımsağı Kastamonu Taşköprü’den geldi. Her evin ihtiyacı, cacığına koy, turşuna koy’ anonsu vererek sokakları dolaşan bir satıcıya bile rastgelebilirsiniz.Hasılı, Yeldeğirmeni sürprizlerle dolu bir semt ve sürprizler bunlarla sınırlı değil. Bir değil iki değil belki ona yakın binanın gri ve soğuk duvarlarının boydan boya özel bir resim ya da grafik çalışması ile kaplı olduğunu düşünün. Bir semt için daha hoş bir sürpriz olabilir mi? Eee Türkiye’nin ilk işgal evi olarak bilinen Don Kişot’a da ev sahipliği yapan bir semte de öyle sıradan sürprizler yakışmazdı neticede. Festivalli sokaklarYeldeğirmeni’nin hiç tereddüt etmeden duvarlarını ve kaldırımlarını en önemlisi de binalarını sanatçıların eline bırakması aslında iki sene öncesine dayanıyor. Yeldeğirmeni, iki yıldır Türkiye’nin ilk sokak festivaline ev sahipliği yapıyor. Cepheleri bütünüyle resimle kaplı binalar da bu festivallerden kalma. Kentin içindeki büyük duvarların tuvale dönüştüğü Mural Art (Duvar sanatı), dünyada giderek popülerlik kazanan bir sanat türü. Kadıköy Belediyesi ve Çekül Vakfı’nın desteği ile gerçekleştirilen festival kapsamında Yeldeğirmeni’ne gelen sanatçılar yaklaşık bir hafta süren çalışma sonunda bir binanın cephesine olağanüstü bir resim çiziyor. Henüz bir ay önce biten festivalin ikincisinde ağırlıklı olarak Polonyalı sanatçılar çalışmış. Söz konusu etkinlik Polonya-Türkiye ilişkilerinin 600. yılı etkinliklerinin de bir bölümü aslında. Kadıköy Belediyesi ve Çekül Vakfı’nın desteği ile gerçekleştirilecek festivalin önümüzdeki yıllarda Yeldeğirmeni sınırlarından çıkarak tüm Kadıköy’e yayılması planlanıyor. Türkiye’mizin güzelliklerini çizseler daha güzel olmaz mıydı?Bunlar, ilgililerinin basından sosyal medyadan az çok duyduğu şeyler. ‘Yeldeğirmeni sakinleri neler düşünüyor?’ sorusunun cevabını almak için ise sokağa inmek şart. Rıhtım Caddesi üzerinden, yukarıya doğru çıkan herhangi bir sokağa giriyoruz. Yeldeğirmeni sakinlerinin de pek hoşnut olmadığı birahaneler ve otellerin olduğu kısmı hızlıca geçip esnafın olduğu yere doğru yöneliyoruz. Daha sonra çokça örneğini göreceğimiz tuvale dönüşmüş binalardan ilkinin karşısındayız. Hemen hepsi gibi bu bina da bir otopark ile komşu. Gelen geçen mutlaka başını kaldırıp bakıyor. Esnaf ise alışmış. Binanın tam karşısında manavlık yapan Hasan Ünlüer, “Amose yaptı bunu. Fransız kendisi. Bir hafta kaldı bunu yapmak için. Çay içtik, muhabbet ettik. Çok iyi biri.” diye anlatıyor. Sonra çok gizli bir bilgi verirmişçesine devam ediyor: “Aslını istersen burası CHP’li belediyenin ya. Bunlar büyükşehire başvurmuşlar bütçe istemişler bu binaları boyamak için. Büyükşehir de kabul etmeyince yurtdışından gönüllü getirttiler bunları. Tek burada yok ki arkada var, yandaki sokakta var. Her tarafta var.” Amose’yi sevmişler sevmesine de yaptığı çizimden hiçbir şey anlaşılmamasına içerlemiş biraz Hasan Bey. ‘Bina böyle güzel olmamış mı? Renkli renkli insanın içi açılıyor.’ diye soruyorum. “Güzel olmasına güzel tabii.” deyip devam ediyor: “Türkiye’mizin o kadar güzellikleri var. Onlar çizilse daha güzel olmaz mıydı? Misal ben Karadenizliyim. Oraları çizseler daha güzel olurdu.” Muhabbete yan dükkandan dahil olan bir başkası bir parça sert giriyor: “Mutluluğun resmi miymiş neymiş? Hiçbir şey anlaşılmıyor. Başbakanın dediği gibi ucube gibi bir şey.” Resmin yapılışını izlemek resmin kendisinden de güzelSevgi Alev, Yeldeğirmeni’ne taşınalı iki yıl olmuş. Apartmandan çıkarken yakalıyoruz kendisini. Semtteki sanat faaliyetlerinden olabildiğince mutlu. Zaten buraya taşınmasının sebeplerinden biri de bu. “Kadıköy’ün aynı anda hem bu kadar içinde hem de bu kadar dışında olmak hoşuma gidiyor. Burası gerçekten özel bir muhit. Kendin gibi olabiliyorsun. Bina resimlerine gelince, kim bu güzelliğe karşı çıkabilir ki? Gri boş duvardansa sanatçı eli değdiği her halinden belli olan bu görüntüye bakmak iyi geliyor.” diyor. Alev, resimlerin yapılış sürecini izlemenin resmin kendisine bakmaktan daha zevkli olduğunu da özellikle belirtiyor.Uzun yıllardır Yeldeğirmeni’nde yaşayan Erkan, binalara yapılan resimleri ‘harika’ olarak nitelendiriyor. Mural’ların neredeyse mahallenin sembolü haline geldiklerini anlatıp ekliyor: “Hatta grafitiler de olsa keşke.” Yeldeğirmeni’nin Kadıköy’den ayrı olarak kendine özgü karakteristik bir havası olduğu yorumu da kendisine ait. Ona göre bu bölgenin Kadıköy’ün hatta İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olmasından kaynaklanıyor. En çok sevdiği şey ise Karakolhane caddesinde yürürken denize bakmak.Tuvale dönüşmüş binalara kıyasla çok daha küçük olan bir graftinin fotoğrafını çekerken Şükrü Bey laf atıyor: “İlgini mi çekti? Köşede daha büyüğü var onu çek.” Oradan geldiğimi söyleyip birkaç soru soruyorum kendisine. Şükrü Bey, 46 yıldır Yeldeğirmeni’nde yaşıyormuş. Yani doğduğundan beri. “Yeldeğirmeni bir başka. İskele Sokak, Uzun Hafız Sokak. Kadıköy’ün en özel semti. Şimdi Cihangir filan hep buraya yöneldi. Yabancılar da çok.” Sokak sanatçılarını soruyorum. “Onlar iyi, seviyoruz. Ben bu yaştan sonra sanatsal bakamam ama boş duvara bakacağımıza renkli renkli resimlere bakmak güzel tabii. Hiçbir zararı yok. Bizim tek sıkıntımız rıhtıma doğru olan birahaneler.” diyor. Günde en az otuz kere fotoğraf çekiyorlarRengarenk binaların neredeyse hepsinin yanında bir otopark olduğunu fark eder etmez bir otopark sahibinin yanına yaklaşıyorum. Yılmaz Bey, “Otoparkları tercih etmelerinin sebebi kör cephe olması. Yani önü açık. Karşıdan, çaprazdan bakınca görülebiliyor. Yan yana iki yüksek binadan birine yapsan anlamı yok.” diye anlatıyor. Onun komşusuna eli değen sanatçı İtalyan Pixel Pancho. “Beş gün çalıştı burada. Hiç taslak filan da yapmadı. Vinçle çıktı boyadı gitti. Ben lisan bilmiyorum ama gönül diliyle anlaştık.” ‘Sizden izin istiyorlar mı?’ soruma şöyle cevap veriyor: “Tabii istiyorlar. Ama asıl bina sahibinden ve belediyeden izin istiyorlar. Ama zaten belediyenin kendi girişimi. Malzemeyi, vinci filan belediye sağlıyor. Benden de izin istediler. Para filan talep etmedim. Aslında dört beş gün şu binanın tam önüne gelen kısmı kullanamadım. Zarar da ettim.” Bir başkası söze karışıyor: “Bunun çok daha fazlasını Berlin’de gördüm ben. Orada siyasi şeyler de oluyor. Bunlarda hiçbir şey yok. Ama yine de İstanbul’da bunları yapmak zor. Yeldeğirmeni’nden başka yerde yapmak zor.” Otopark sahibine ‘çok ilgi çekiyor mu?’ diye soruyorum. “Günde en az otuz kere fotoğrafını çekiyorlar.” cevabı her şeyi anlatıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

03 Ekim 2014 Cuma 23:00

Evlerde ‘dengeli’ renkler

Sezonun trend renkleri yalnızca moda değil dekorasyon sektörünü de yakından ilgilendiriyor. Yeni yılda enerjik ve hareketli yaşam alanları için kırmızının tonları, sadelik arayanlara gri ve sarı kombinleri, yenilik düşkünleri içinse mavi ve yeşil birlikteliği geliyor.Moda sektöründe yeni sezonun trendleri çoktan belli. Dekorasyon alanında da durum pek farklı değil. Geçtiğimiz günlerde Jotun bir lansman düzenleyerek yeni renklerini tanıttı. Geçen senenin ‘Kesişim’ konseptli renkleri bu yıl milletçe pek ihtiyaç duyduğumuz ‘Denge’ye bırakmıştı yerini. Kışın boğuculuğuna inat maviler, pembeler süsleyecek gibi önümüzdeki sezon evleri. Bu yılın en trend renklerini ve ‘Denge’ koleksiyonunun hikâyesini Jotun’un Global Renk ve Trend Uzmanı Lisbeth Larsen anlattı.Tazelik, sadelik ve güzelliğin dengesiDenge, günlük hayatımızda belki de en çok aradığımız şey. Yaklaşan kış ve bozulan havalar pek fırsat vermese de kendimizle ilgili aldığımız kararların arkasında hep huzurlu, mutlu ve iyi bir yaşam isteği gizli. Doğru beslenme, düzenli egzersiz, iş ve özel hayatımızda dengeyi sağlama çabası… Şehrin kalabalığı ve bitmeyen karmaşasıyla, günlük hayatımızda huzura ve dengeye her geçen gün daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Sezonun dekorasyon trendleri de bu arayıştan nasibini almış gibi duruyor. Jotun’un Global Renk ve Trend Uzmanı Lisbeth Larsen ve ekibi de bu ihtiyaçtan yola çıkarak, Jotun’un 2015 Global Renk Koleksiyonu’nu Denge konsepti altında tasarlamış. Global Renk ve Trend Uzmanı Lisbeth Larsen, Derin Sadelik, Taze Başlangıçlar ve Doğal Güzellik temaları altında hazırlanan ve her bir temanın sekiz renkten oluştuğu Denge koleksiyonunun tasarım hikâyesini şöyle özetliyor: “Hepimizin günü, hareket ve telaş içinde geçiyor. Yoğun bir günün ardından eve geldiğimizde olduğumuz gibi davranacağımız, istediğimiz zaman bizi sakinleştirecek kadar huzurlu, istediğimiz zaman enerji verecek kadar yenileyici bir ortamda olmak istiyoruz. Yani evimizin sığındığımız birer küçük vaha olmasını istiyoruz…” Beyoğlu’nda Arte İstanbul’da gerçekleşen toplantıda Denge konseptli her bir tema için tasarımcı Bahar Korçan’ın dokunuşuyla tasarlanan köşelerde üç renk paletiyle uyumlu aksesuarlar kullanılmıştı. Derin Sadelik, Taze Başlangıçlar ve Doğal Güzellik temalarının farkı tonlarındaki renkleriyle boyanan mekandaki sandalyelerse koleksiyonun tüm renklerini içeriyordu.Sade sevenlere gri, yenilik arayanlara mavi ve yeşiller…Farklı temalardaki renkleri bir arada kullanarak yaşam alanlarında dengeyi yakalamak mümkün. Derin Sadelik teması, grinin farklı tonları ve sarı tonlarıyla, sadeliği yeniden keşfetme imkanı veriyor. Derin Sadelik’te grinin birbirinden farklı tonları mevcut. Uçuk bir griden koyu ve derin tonlara uzanan Doğal Sadelik teması bu sezon moda dünyasında da dikkat çeken sarı tonlarıyla tamamlanıyor. Moda ve dekorasyon alanında hakim olan mavi-yeşil tonları Taze Başlangıçlar’daki yerini de almış durumda. Taze Başlangıçlar yeni bir güne başlarken sizi tazeleyecek mavi-yeşil tonlarını içeriyor. Doğal Güzellik ise koleksiyonun en kadınsı temalarından. Zarif detayların doğal güzelliğine ve bu güzelliğin günlük hayatımızı nasıl zenginleştirdiğine atıfta bulunuyor. Bu renk paleti enerjik kırmızılarla pudra tonlarının uyumunu vurguluyor daha çok. Koleksiyondaki kırmızı tonları, enerji ve zarafeti bir arada harmanlayacak şekilde seçilmiş. Özellikle pudra tonları her türlü dekorasyon stili ile bir arada kullanılabilecek biçimde tasarlanmış. Hafif gölgeli kırmızı tonlarsa dekorasyonda daha enerjik bir hava yakalamak isteyenlerin gözdesi olacak gibi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

03 Ekim 2014 Cuma 23:00

Tesettür giyiminde sadelik

Birçok tesettür giyim markası, ürünlerinde kullandıkları yerli yersiz detaylar, fermuar ve zincirler sebebiyle rüküş bir stil oluşturdukları eleştirisi alıyordu. Neyse ki bundan sıyrılmaya çalışan tasarımcılar ve markalar var. Mesela Kayra’nın yeni koleksiyonu son derece sade ve şık. Geçtiğimiz hafta Kayra Giyim’in Ankara merkezinde kış koleksiyonunun büyük bir kısmını yakından görme imkanı buldum. Toplantıda hem markanın yöneticileri hem de tasarım ekibi bir aradaydı. Haliyle tesettür giyimde neler olmalı, eksikler neler, gelişmeler neler ve Kayra ne gibi yenilikler sunacak uzun uzun konuştuk. Tasarım Direktörü Serap Cebeci, Kayra’da yoğun bir şekilde sadeleşmeye odaklandıklarından bahsetti. Dahası tek bir başörtülü kadın modeli olmadığı için ihtiyaçlar da değişiklik gösteriyor. Tasarımcı olarak farklı kimliklerdeki başörtülü kadına farklı çözümler üretmek ve bunu da tasarım odaklı bir bakış açısıyla sunmaya çalıştıklarını anlattı Cebeci. Tesettür giyimdeki süslü püslü ve dahası kullanışlılıktan da şıklıktan da uzak görünümlerin artık geride kalması gerektiğinin altını çizdi. Estetik ama aynı zamanda değerlerini muhafaza eden bir tasarım anlayışı ile ele aldıkları koleksiyonları her sezon daha da sadeleştirmek ve şıklığın farklı yorumlarını başörtülü kadınlarla paylaşmak için çalışıyor tasarımcılar Kayra’da. Umarım başarırlar diyorum zira belki diğer markalar da ‘ama müşteri bunu alıyor’ vizyonsuzluğundan böylece kurtulmuş olur.Konforlu tasarımlarTasarımcı Serap Cebeci tasarım yaparken sadece parçalara değil bu parçaların kullanım biçimlerine de kafa yorduklarından bahsetti. Örneğin bir başörtülü nasıl penye giymeden de şık olabilir diye sorup birçok konuda kendilerinden yola çıkarak farklı çözümler üretmeye çalışıyorlar. Ayrıca şehre ve değişik ortamlara uyum sağlayabilecek göze batmayan, ayrışmayan dikkatleri üzerine çekmeden çevreyle uyumlu görünümler yakalamaya gayret ettiklerini de aktardı Cebeci. Modayı da bir nevi kendi süzgeçlerinden geçiriyorlar. Örneğin birkaç sezondur moda olan kalem etekleri hazırlarken onların tamamlayıcısı olarak arkası daha uzun bluzlar hazırlamışlar. Kış için günlük ve kullanışlı parçalar düşünürken de spor detayları feracelerle harmanlamayı tercih etmişler. Etek ceket takımlar bildiğimiz görünümden uzaklaşıyor ve daha rahat ceketler farklı bir eteğinizle de takım olabilecek biçimde tasarlanıyor. Pelerin kaplar da onların ‘giy-çık’ olarak özetledikleri çabasız şıklığı sağlıyor. Fakat koleksiyonda ‘basic’ dediğimiz klasik parçalar bazen eksik kalabiliyor. Bunun da mağazacılık süreciyle ortadan kalkacağı gerçek. Zira satın almacılar her sezon Kayra’dan orijinal modeller bekliyor. Bu anlamda ileride belki koleksiyonda alt tematik markalar olmalı. İş, hafta sonu, klasik gibi farklı alanlara odaklanan. Zira büyük perakendeciler şu anda bunu yapıyor.Kumaşlara özel muameleMarkanın koleksiyonunu yakından görmenin bir faydası da kumaş çeşitliliğine ve kalitesine yakından tanık olmak oldu. Tasarımcı Serap Cebeci koleksiyonun hazırlık aşamasında dünyanın önemli 3 büyük kumaş fuarını mutlaka ziyaret ettiklerini, kumaştaki Ar-Ge çalışmalarını da takip ettiklerini anlattı. Bu anlamda özellikle dünya modasında desenlerin ve detayların yoğunluğun azalıp minimalizmin kumaşlarla öne çıktığı akım Kayra’nın da kendine yakın bulduğu bir yöntem olmuş. Koleksiyondaki hareketliliği daha çok kumaş oyunları ile sağlamaya özen gösteriyorlar. Örneğin deri, kadife, keçe, nostaljik tüvitler gibi farklı kumaşları bir arada kullanarak değişik yorumlar ortaya çıkarmışlar.Artık tasarımları kendi mağazalarında satacaklarMarkalaşmanın önemli ayaklarından biri kendi hedef kitlenize direkt temas edebileceğiniz mağazaların olması. Kayra tasarımlarının tümünü aynı mağazada bulmak mümkün değildi. Her mağaza kendi zevkine göre modelleri tercih ediyor, satışa çıkarıyordu. Kayra mağazalaşma konusunda geç de olsa adım atıyor. Filistin’de, Fas’ta, Lübnan’da, Katar’da, Makedonya’da mağazaları vardı. Türkiye’deki kullanıcılar da 2015’in ilk yarısında İstanbul ve Ankara’da kendi mağazalarından ürünlere ulaşabilecek. Mağazanın dekorasyonundan, hizmet sunumuna kadar her şeyi detaylı bir şekilde ele aldıklarını aktaran Mehmet Ortakaya mükemmeliyetçi biçimde yaklaşıyor her zamanki gibi. Ayrıca Ortakaya’nın gerçek bir tasarımcı avcısı olduğunu da söylemek lazım. 7 kişiden oluşan ve her biri ayrı ayrı yetenekleriyle öne çıkan ekibin Kayra’nın tasarım odaklı bir muhafazakar marka olmasına katkısı büyük. Bu anlamda Mehmet Ortakaya tasarım ve endüstri arasında başarılı bir köprü kurulmasına öncülük ediyor. Darısı diğer markalarımızın başına. Tasarımcıların etkin role sahip olması bence Kayra’nın en büyük zenginliği. Kayra’da mağazacılıkla birlikte koleksiyon da genişleyecek. Çanta, eşarp ve trikolar koleksiyonu Kayra vizyonunu daha da büyütecek gibi. Triko ve eşarp için ayrı bir tasarımcı var hatta ekipte.Trikolar iş giyimine terfi ediyorGeçtiğimiz günler Network’ün koleksiyon sunumu için Beyoğlu Arte Sanat Galerisi’ndeydim. Tasarımcı Elif Cığızoğlu’nun bizzat eşlik ettiği sunumdan çıkardığım sonuç iş giyiminin kodlarının yeniden yazıldığıydı. Örneğin trikolar biraz salaş ve bohem parçalar gibi kodlanmıştı zihnimize. Koleksiyonda bol bol trikolara yer verilmişti. Çok farklı teknikler de kullanılmıştı. Fermuarlı bir kalem eteği kumaştan neredeyse ayıramıyorsunuz mesela. Ama asıl uygulamalar ceketlerdeydi. Malum iş giyimi demek ceket demektir neredeyse. Bu klişe Cığızoğlu’nun triko ceketleriyle yeni bir boyut kazanıyor. Fermuar detaylarıyla spor ve sıcak bir görünüm oluşmuş. Ofis ortamında geçen uzun saatler şıklık kadar rahatlığı da zorunlu kılıyor. Tasarımlar da mecburen konformist bir çizgiye kayıyor. Bu triko ceketler hem kumaş ceket şıklığı sağlıyor hem de esnek yapılarıyla fazlasıyla rahatlar.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

03 Ekim 2014 Cuma 23:00

Yorgunluktan yakınanlara; Kantaron

Kantaron, ülkemizde yaygın olarak yetişen bir bitki. Yara ve yanıkların tedavisinde kullanılan kantaron yağı ise eskiden hemen her evin demirbaşıydı.Kantaron, başta Balkan ülkeleri olmak üzere Avrupa’da ve Anadolu’da oldukça yaygın yetişen şifalı bir bitkidir. Yüzyıllardan beri, bu son derece naif, minik, iki yıllık otsu bitkinin ateş düşürücü özelliği olduğu bilinmektedir.İnce uzun gövdesi yazın pembe, yıldız biçimli çiçek öbekleriyle taçlanır. Alt kısımlarında sık bir şekilde görünen uzun, solgun yaprakları gövdenin yukarısına doğru ikişerli halde bulunur.Kantaronun kullanılan kısımları, yaprak, gövde ve çiçek kısımlarıdır.Bitkinin toprağın üstünde kalan kısımları, yazın, bitki çiçek açtıktan sonra toplanır. Bütün bunlar çay, dekoksiyon, toz ve tentürlerde kullanılmak üzere kurutulup dövülür. Centiyan ve pelin otu gibi iştah açıcı otlarla karıştırılarak da kullanılabilir.Kantaronun toprağın üstünde kalan kısımları, flavonoitler fenolik asitler ve santon türevleri bakımından zengindir. Bitkinin içinde sekoiridoitler gibi centiyan bitkisinde bulunan acı maddeler de bulunmaktadır.Acı sekoiridoitler mide sıvılarını harekete geçirerek iştahı uyarırlar. Bu sebeple, kantaron kronik sindirim rahatsızlıkları ve mide bağırsak gazlarının tedavisinde kullanılır. İdrar söktürücü olması ve safra akışını tetiklemesi nedeniyle toksinlerin atılması konusunda da kantaron oldukça etkilidir. Çeşitli karaciğer, safrakesesi rahatsızlıklarında da kantaron yardımcı olarak kullanılmaktadır.Kantaron eskiden beri nane, rezene, anason ve papatyayla karıştırılarak aşırı yorgunluğa karşı ve nekahet dönemlerine yardımcı bir canlandırıcı olarak sıklıkla kullanılmaktadır.Kantaronla ilgili yapılan deneyler, sulu kantaron ekstresinin ateşi düşürücü olarak işe yaradığını ve antienflamatuar özelliklere sahip olduğunu göstermiştir. Bu özelliklerin fenolik asitlere bağlı olduğu düşünülmektedir.Kantaron yağı ise kantaronun hücre yenileyici etkisi nedeniyle, yara ve yanıklarda rahatlıkla kullanılabilir. Bu yağ, kesik ve yaraların üzerine sürüldüğünde gözle görülebilen çok çabuk bir iyileşme sağlayacaktır. Ayrıca uçuk tedavisinde de kantaron yağından faydalanılabilir.Kantaron yetiştirmek isterseniz, genellikle kumlu toprağa, güneş alan bir yere ekmeniz gerektiğini unutmamalısınız. Bununla birlikte kantaron en iyi serin iklimlerde yetişir.İştah eksikliği, hazımsızlık, gaz problemi ve yorgunluk tedavisinde kantaron çayı hazırlayarak içebilirsiniz. Bunun için, bir tatlı kaşığı kurutulmuş kantaronu bir su bardağı kaynar suyun içinde beş dakika demledikten sonra süzerek başka bardağa aktarın. Günde üç kere yemeklerden önce için.Kantaronun, mide zarını tahriş etme ihtimali olduğundan, kantaron içeren bir tedavinin on günden fazla sürmemesi gerekir.Bu münasebetle kantaron peptik ülser ya da sindirim yollarının herhangi bir bölgesinde enflamasyon şikâyeti olan kişilere uygun değildir.Hamile ya da lohusa hanımlar da kantaron preparatlarını kullanmamalıdır.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Pazartesi
Gün
Güneşli
22°C
Güneşli
Rüzgar hızı:11 km/h
Rüzgar yönü:11° K
Nem Oranı:29%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:25
Gece
7°C
Rüzgar hızı:35 km/h
Rüzgar yönü:35° KD
Nem Oranı:53%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:27
Salı
Gün
Güneşli
25°C
Güneşli
Rüzgar hızı:188 km/h
Rüzgar yönü:188° G
Nem Oranı:38%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:25
Gece
11°C
Rüzgar hızı:165 km/h
Rüzgar yönü:165° GGD
Nem Oranı:58%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:27
Çarşamba
Gün
24°C
Rüzgar hızı:171 km/h
Rüzgar yönü:171° G
Nem Oranı:66%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:25
Gece
16°C
Rüzgar hızı:160 km/h
Rüzgar yönü:160° GGD
Nem Oranı:77%
Yağış:30%
Gün Batımı:18:27
Perşembe
Gün
21°C
Rüzgar hızı:167 km/h
Rüzgar yönü:167° GGD
Nem Oranı:76%
Yağış:80%
Gün Doğumu:07:25
Gece
11°C
Rüzgar hızı:164 km/h
Rüzgar yönü:164° GGD
Nem Oranı:80%
Yağış:50%
Gün Batımı:18:27
Cuma
Gün
18°C
Rüzgar hızı:178 km/h
Rüzgar yönü:178° G
Nem Oranı:68%
Yağış:80%
Gün Doğumu:07:25
Gece
10°C
Rüzgar hızı:132 km/h
Rüzgar yönü:132° GD
Nem Oranı:85%
Yağış:90%
Gün Batımı:18:27
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
20 Ekim 2014 Pazartesi 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Pazartesi
Gün
Güneşli
16°C
Güneşli
Rüzgar hızı:81 km/h
Rüzgar yönü:81° D
Nem Oranı:51%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:21
Gece
13°C
Rüzgar hızı:230 km/h
Rüzgar yönü:230° GB
Nem Oranı:58%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:16
Salı
Gün
Güneşli
17°C
Güneşli
Rüzgar hızı:224 km/h
Rüzgar yönü:224° GB
Nem Oranı:60%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:21
Gece
16°C
Rüzgar hızı:226 km/h
Rüzgar yönü:226° GB
Nem Oranı:66%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:16
Çarşamba
Gün
Güneşli
21°C
Güneşli
Rüzgar hızı:220 km/h
Rüzgar yönü:220° GB
Nem Oranı:58%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:21
Gece
Açık
17°C
Açık
Rüzgar hızı:209 km/h
Rüzgar yönü:209° GGB
Nem Oranı:65%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:16
Perşembe
Gün
21°C
Rüzgar hızı:230 km/h
Rüzgar yönü:230° GB
Nem Oranı:62%
Yağış:70%
Gün Doğumu:07:21
Gece
Parçalı Bulutlu
15°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:234 km/h
Rüzgar yönü:234° GB
Nem Oranı:57%
Yağış:20%
Gün Batımı:18:16
Cuma
Gün
17°C
Rüzgar hızı:216 km/h
Rüzgar yönü:216° GB
Nem Oranı:59%
Yağış:70%
Gün Doğumu:07:21
Gece
10°C
Rüzgar hızı:283 km/h
Rüzgar yönü:283° BKB
Nem Oranı:69%
Yağış:80%
Gün Batımı:18:16
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
20 Ekim 2014 Pazartesi 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Pazartesi
Gün
Güneşli
13°C
Güneşli
Rüzgar hızı:286 km/h
Rüzgar yönü:286° BKB
Nem Oranı:38%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:04
Gece
3°C
Rüzgar hızı:197 km/h
Rüzgar yönü:197° GGB
Nem Oranı:48%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:02
Salı
Gün
Güneşli
19°C
Güneşli
Rüzgar hızı:228 km/h
Rüzgar yönü:228° GB
Nem Oranı:34%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:04
Gece
5°C
Rüzgar hızı:165 km/h
Rüzgar yönü:165° GGD
Nem Oranı:48%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:02
Çarşamba
Gün
22°C
Rüzgar hızı:200 km/h
Rüzgar yönü:200° GGB
Nem Oranı:37%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:04
Gece
Açık
8°C
Açık
Rüzgar hızı:156 km/h
Rüzgar yönü:156° GGD
Nem Oranı:64%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:02
Perşembe
Gün
21°C
Rüzgar hızı:179 km/h
Rüzgar yönü:179° G
Nem Oranı:59%
Yağış:20%
Gün Doğumu:07:04
Gece
7°C
Rüzgar hızı:190 km/h
Rüzgar yönü:190° G
Nem Oranı:72%
Yağış:70%
Gün Batımı:18:02
Cuma
Gün
16°C
Rüzgar hızı:206 km/h
Rüzgar yönü:206° GGB
Nem Oranı:49%
Yağış:50%
Gün Doğumu:07:04
Gece
Açık
6°C
Açık
Rüzgar hızı:185 km/h
Rüzgar yönü:185° G
Nem Oranı:70%
Yağış:20%
Gün Batımı:18:02
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
20 Ekim 2014 Pazartesi 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri