19 Temmuz 2014 Cumartesi 14:24

Enerjimin sırrı kötülük ve dedikodu yapmamak

Onun sesini çoğumuz ilk kez Eurovision yarışmasını izlerken duyduk. Üslubu ve düzgün Türkçe’siyle hepimizin sevgisini kazandı Bülend Özveren. Son olarak Türkçe Olimpiyatları’nı sunan Özveren şimdilerde İstanbul’un gürültüsünden uzakta sakin bir hayat yaşıyor. Sunucuyla Tekirdağ Saray’daki evinde görüştük.Türkiye, iki yıldır Eurovision’a katılmıyor. Sizin sesinizi de duyamıyor. Bu zaman zarfına neler yaptınız?Son bir yıl benim için çok yoğun geçti. TRT’nin 50. yılı için belgesel hazırladım. TRT, 50 yıllık bir kurum. Ben 49 yıllık TRT’ciyim. Meslek hayatım onunla aynı yaşta. Kurumu benim kadar iyi tanıyan olduğunu sanmıyorum. İstanbul, İzmir, Ankara radyo ve televizyonlarında, haber merkezinde ve yurtdışı bölümünde çalıştım. 16 bölümlük bir belgeseldi ve benim müthiş zamanımı aldı. Metinlerini de ben yazdım, sunumlarını da ben yaptım. Arkadaşım Temel ile birlikte bu evde haftanın dört günü çalıştık. Bunların dışında bir bilgi yarışmasında jüri üyeliği yaptım ve Türkçe Olimpiyatları’nı sundum.Bülent Özveren deyince akla ilk Eurovision geliyor. Yarışma olmayınca bir boşluk hissettiniz mi hayatınızda?Lütfen gelmesin ne olur. (Gülüyor) Katiyen hissetmedim. Eurovision benim TRT’de yaptığım işlerden sadece biriydi. Türk halkı bu yarışmanın adını duymadığı zamanlarda ben radyodan naklen dinliyordum. Niye biz buna katılmıyoruz, dedim. Katılma önerisini TRT’ye veren benim. Kabul edildi. Prodüktörü de, sunucusu da ben oldum. Yani ihale benim üzerime kaldı. Bunda bir sıkıntı yok ama beni üzen şey, sadece Eurovision ile anılıyor olmak. TRT’de yaptığım onca şey var.Eurovision’a katılmayınca Bülend Özveren işsiz kaldı gibi yorumlar yapıldı.Tek yaptığım iş bu olmadığı için işsiz de kalmadım elbet. Sanırım böyle düşünülmesinde benim de payım var ve bu konuda belki hata yaptım. Çünkü kurumdan ayrıldıktan sonra Eurovision konusunu profesyonel düşünmedim. Biraz duygusal davrandım. Kurumdayken işim gereği ve görevli olarak bunu yapıyordum ama dışarıda olduğum vakit para isteyebilirdim. Aklıma bile gelmedi bunu söylemek. Buradan benim para kazanmam gibi bir durum söz konusu değil. Bu, tavrıma aykırı.Yarışmaya katılmama kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?Katıldığım yerler var. Oylama sistemine ve beş üyenin direkt olarak finallere gitmesine itiraz haklı. Haklı olduğun halde kulis yapmadan, gündem oluşturmadan, arkana bir güç almadan tek başına böyle bir çıkış yaparsan onlar da ‘kusura bakma abi’ der. ‘Katılsanız iyi olur’ diyorlar ama hadi kural değiştirelim diyen yok. Nasıl Dünya Kupası’nda FIFA’nın kuralları geçerliyse burada da kurallar var. Giriyorsan kurallara uyacaksın.Oyunda kalmalı mıydık?Her şeye rağmen evet. Öte yandan şöyle bir sorun da var. Tamam, katılmıyoruz ama neden yayınlamıyoruz? Ben seyredemedim mesela bu yıl. Benden bunu mahrum etme. Türk halkı bunu seviyor. Bir de TRT’nin yıl boyu reytingde bir numara olduğu bir gün var; o da Eurovision şarkı yarışması finali. Bunu da kaybettin. Son zamanlarda bir gay muhabbeti çıkardılar. Ben oraya yirmi beş defa gittim. Sokakta ne kadar gay görüyorsam o kadar ya da biraz fazla gay görüyorum orada. Hem bundan bize ne.Sizce Eurovision’a gider miyiz?Eurovision’un Türkiye için artık bittiğini düşünüyorum. Eğer TRT bir gün ben bu işte yokum derse ya da sayın genel müdürün yerine yeni biri ya da yeni bir anlayış gelirse belki.Yaklaşık yedi yıldır Türkçe Olimpiyatları’nı sunuyorsunuz. En son Düsseldorf’taki finalde yaptığınız yorumlar izleyiciyi çok etkiledi. Türk okulları ve Türkçe Olimpiyatları’nı bu kadar desteklemenizin sebebi nedir?Ortaokulu Saint Benoit, liseyi Galatasaray Lisesi’nde okudum. Dolayısıyla Türk kimliğimin dışında en yakın olduğum kültür Fransız kültürü. Türk okulunu bitiren çocuklar da otomatik olarak kendi kimlikleri dışında en yakın olarak Türkiye ve Türk kültürünü hissediyorlar, hissedecekler. Beş kıtada, 160 ülkede çocuklar benim dilimi ve kültürümü öğreniyor, Türkiye dostu olarak yetişiyorlar. Daha sonra ülkelerinde çok iyi yerlerde görev alıyor, Türkiye’nin gönüllü kültür elçileri oluyorlar. Bunda ne tuhaflık var? Sonuna kadar destekliyorum.Bu yıl Türkiye’de yapılmasına izin verilmemesi üzdü mü sizi?Çok üzüldüm. Çünkü sadece İstanbul’da yapılmıyor ki bu etkinlik. Birçok ilde yapılıyor. Bu çocuklar bizim kültürümüzü yakından tanıma imkânı buluyor. Bundan mahrum kaldık. Umarım bu işler düzelir ve yine bu organizasyon burada yapılır. Yedi yıldır bu organizasyonlara katılıyorum. Çok iyi gözlemlediğim bir şey var. Bu organizasyonun içinde bulunanların hiçbirinde bir liralık menfaat yok. Bütün dertleri sevginin ve ülkemizin adını yüceltmek.Peki Türk okullarının kapatılma gayretlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?Buna nasıl karşı çıkılıyor, işin siyasi boyutu nedir bilmiyorum. Fakat gördüğüm bir şey var. Bu okulların Türkiye ve kültürümüze çok büyük faydası var. Türk bayrağı dalgalanıyor, Türkçe konuşuluyor, Türkiye sevdalısı insanlar yetişiyor. Bunun ne kötülüğü olabilir? Onları görünce gözyaşlarımı tutamıyorum. Bir defa o öğrencileri yetiştiren öğretmenleri tebrik etmek gerek. Onlar isimsiz kahramanlar. Bir de bu okullar bulundukları ülkelerin en iyi okulları. O çocukların aileleri onları o okullara sokabilmek için gayret sarf ediyor. Bunun neresinde tuhaflık var, soruyorum. Bu sadece alkışlanacak bir olay. Siyaset bambaşka bir şey, ben işin o tarafında değilim.Türk okullarından gelen çocukların Türkçelerini nasıl buluyorsunuz?Programlar için gittiğim vakit çocuklarla sohbet ediyorum. Geçen yıl benden, farklı illerde yapılacak programları sunacak çocuklara eğitim vermem istendi. Bazen konuşurken Arapça ya da Farsça kökenli kelimeler çıkıyordu, çocuklar onu bile anlıyordu. Çok güzel Türkçe konuşuyorlar. Sokaktaki insanlar gibi 300 kelimeyle Türkçe konuşmuyorlar. Müthiş bir olay bu kardeşim.Benim kültürüm bana yeter, artanı birkaç kişiye yeterHukuk fakültesini yarıda bırakıp TRT’ye girmişsiniz. Nereden geliyor bu radyo-televizyon aşkı?Rahmetli babam radyolara meraklıydı. Ben Saint Benoit’ya girip dil öğrenmeye de başlayınca yabancı radyoları dinledim. Merakım giderek arttı. 1964’te TRT kuruldu. İstanbul ve Ankara radyolarında görevlendirilmek üzere spiker, metin yazarı, prodüktör arandığını öğrendim. Kendime ve genel kültürüme eskiden beri güvenirim. Hep söylerim, benim kültürüm bana yeter, artanı birkaç kişiye yeter. Çok okuyan biriydim. Rahatlıkla kazandım. Hangi bölümde çalışmak istediğimi sadece bana sordular. Ben de radyo tiyatrosunu seçtim. 49 yıl kurumda farklı görevlerde birçok iş yaptım ve birçok ilke imza attım.Televizyondaki sunuculardan beğendiniz ya da rahatsız olduğunuz isimler var mı?Sürekli değişiyorlar. Kim, nerede artık takip bile edemiyorum. Ama TRT’nin spikerlerinin bir mecburiyeti var. Türk halkına doğru ve güzel Türkçe ile hitap etmek zorundalar. Geçen sene arabada giderken haberleri açtım. Genelde TRT’den dinlerim haberleri. Tanımadığım bir ses 15 dakikalık haber bülteninde 47 kez hata yaptı. Yine başka bir spikerde 36 hata saydım. Bizim gençliğimizde böyle değildi. Hataları anlayan, bilen, takip edenler vardı. Spikerler de hemen hatasını düzeltirdi. Maalesef TRT’de de bir vurdumduymazlık var. Zaten özellerin böyle bir derdi hiç yok.Ne gibi?Mesela kimse bana NTV’ye entivi dedirtemez. Çünkü N nergisi temsil ediyor. Kimse bana TV’ye tivi dedirtemez. Mesele vtr (vetere) lafına deliriyorum. Öğrencilere soruyorum ‘bu ne’ diye, bilmiyorlar. İngilizce video tape recorder’dan geliyor. İngilizler v’ye ve mi diyor yoksa vi mi? Neden vetere diyoruz çünkü Kadırgalı Aysel, yani Seda Sayan vetere dedi, ben hariç herkes de böyle devam etti.Siyasilerin konuşmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?Grup toplantılarını kaçırmadan takip etmeye çalışıyorum. Başbakan’ın hitabeti çok iyi. Ona diyecek bir şey yok. Promterdan gürül gürül konuşmasını yapıyor. Bahçeli, çok çatık kaşlı ve kesik kesik okuyor. Kemal Bey’in hitabeti giderek düzeliyor.Peki, Ekmeleddin İhsanoğlu?İsmi açıklandığında müspet anlamda bunu nasıl akıl ettiler diye düşündüm. Objektif baktığımda çok düzgün bir insan. Entelektüel birikimi de çok iyi. Duruşu beyefendi. Normal konuşurken hitabeti iyi ama tanıtım toplantısındaki metinden okuyuşu etkileyici değildi.Kim Milyoner Olmak İster? bilgi yarışması değilTürkçeyi güzel ve düzgün konuşma konusunda çok hassassınız. Sanırım bu konuda bir de çalışmanız oldu…Türkçede genel anlamda bir yozlaşma var. Bundan 7-8 yıl önce TRT kökenli yakın arkadaşım Attila Sarıkayalı bana, ‘Özveren, durum kötüye gidiyor, gel bir şeyler yapalım.’ dedi. Gülgün Feyman ile oturduk, çok ciddi çalışma yaptık. ‘Türkçenin gittiği istikamet iyi değil, tedbir almamız gerekiyor.’ diye dosyalar hazırladık. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere gitmesi gereken her yere gitti. Sonuç ne oldu? Birkaç küçük haberi çıktı o kadar. Geçen sene Attila, ‘Hadi bir kere daha deneyelim.’ dedi. Yok dedim. Biz umursadık ama umursanmadık. Üzerimize düşeni yaptık.Bunca yıl sesiniz hiç değişmedi. Nasıl koruyorsunuz, var mı bunun bir reçetesi?Aslında hiçbir şey yapmıyorum. Çayı kahveyi kaynar, limonatayı üç buzlu içerim. Belki bunun üzerine kafayı takmadığım için böyle. Bir şeyi dert ettiğinde mutlaka problem çıkıyor. Bunları hiç dert etmiyorum. 1978’de bağırsaklarımdan ameliyat oldum. O günden sonra bir defa daha kontrole gitmedim. Asla kötü şeyler getirmedim aklıma çünkü yaşayamazsın öyle. Öte yandan sesimle değil, yaptığım işlerden para kazandım.Yıllarca Ben Bilirim, Banko ve Joker adında bilgi yarışmaları sundunuz. Günümüzdeki bilgi yarışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?ATV’de Kim Milyoner Olmak İster? diye bir yarışma var, izlerken çok sinirleniyorum. ‘Genel kültür ve bilgi yarışması’ deniyor. Ama sorularına bakıyorum ‘Halk arasında söylendiğine göre...’ şeklinde sorular geliyor. Bilgi yarışmasında böyle sorular olmaz. Bir tane genel kültür ve bilgi sorusu yok. Malum Kenan Işık rahatsızlanınca bu yarışmayı başkası sunmaya başladı. Beni de çağırdılar. Gitmeme sebeplerimden biri buydu. İkincisi de sunuculara bir para ödenmiyor. Bu para yapımcıya kalıyor. Ben profesyonelim, sen bana para ödersin, ben onu alır Kenan’ın hastane masraflarına veririm. Ya da LÖSEV’e bağışlayacağız dersin, ona da varım. Ama bu şekilde olmaz. Bu benim çizgime uymayan bir şey.Neden İstanbul dışında yaşıyorsunuz?20 yıl önce bir arkadaş vasıtasıyla burayı gelip gördüm ve havasını çok beğendim. 1992 yılında ilk kez burada oturanlardanım. Sonra Çatalca’ya gittim. Ancak yeniden dönüp geldim. Şehrin gürültüsünden, boğucu havasından uzakta çok sakin bir yer olduğu için geçen aydan itibaren tamamen burada yaşamaya karar verdim. Bundan sonra sadece iş için İstanbul’a gitmeyi düşünüyorum. Geçenlerde İstanbul’a gittim, çok sıcaktı, ben burada yatarken üzerime yorgan çekiyorum.Türkiye gelişiyor, keşke demokrasi ve özgürlük de gelişseBugünlerde neler yapıyorsunuz?Şu an sudan çıkmış balık gibiyim. Çok yoğundum. Hepsi birden bitti. Son zamanların en boş zamanlarını yaşıyorum. Sanırım yakın bir zamanda bazı programlar başlayacak. Başkent Üniversitesi’nde ders vermeye devam ediyorum. Hâlâ elim ayağım tutuyor. Yapamam gibi bir derdim yok. Bu bana moral veriyor.Bu hayat enerjisinin kaynağı ne?Stresle yaşamıyorum. Hiçbir şey kazandırmıyor. Eğer bir sorunum varsa ve kendim içinden çıkamıyorsam, güvendiğim bir arkadaşımı arar fikir alırım. Ona göre hareket ederim. Kötülük ve dedikodu yapmamak da sizi enerjik kılıyor. Dedikodularla ilgilenmiyorum.Peki aile hayatınız nasıl? Baba ve dede olarak Bülend Özveren nasıl biri?Bir oğlum var. 42 yaşında. Çok şeker de bir torunum var, 9 yaşında. Benim şansıma, akıllı ve zeki bir torun. Bu çok önemli benim için. Aptallığa tahammülüm yok. Onunla oturup konuşmak, ders çalışmak çok keyifli.Hayatınızda ‘keşke’leriniz oldu mu?İşe dönük hayır. Çünkü işimi iyi yaptım, başarılı oldum ve çoğunlukla da beğenildim. Bu da bir insan için yeterli değil mi? Vicdanen rahatım. Çünkü bilerek ve isteyerek kimsenin aleyhinde konuşmadım ve kimseye kötülük yapmadım. Kalp kırmadım. Yardımsever bir insanım. Bu anlamda düzgün bir insanım. Kötülük, gıybet ve başkası hakkında tezvirat yapmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Onun için kimse bana b.ka bakar gibi bakmadı sokakta. Hep sempati ve saygıyla bakıyorlar. Demek ki bu sana yansıyor. Çok şükür halimden memnunum. Moral dünyam ve ilişkiler yönünden evet, bir dönem yanlış bir ilişkiye girdim, keşke girmeseydim. Yanlıştı.İyi bir müzik dinleyicisi olduğunuzu biliyorum. Kimleri dinlersiniz?Yenilerden biraz kopuğum. Kaliteli Türk sanat müziği ve klasik Batı müziği sevenlerdenim. Çaykovski hayranıyım.Sürekli okuyan ve gündeme kafa yorun birisiniz. Ülkenin geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?Türkiye çok büyüdü. Bu bir gerçek. Gönül, demokrasi ve özgürlüklerin de aynı oranda büyüyüp gelişmesini istiyor. Keşke demokrasi, insan hakları, sevgi, saygı da yükselse. Ama bir gün torunumun AB pasaportu taşıyacağından eminim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Sanatçı mı, müzisyen mi, ünlü mü?

Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı vizyon toplantısına katılan ünlü isimler geçtiğimiz hafta ülke gündeminde en çok tartışılan konulardan biri oldu.Toplantıya katılan isimler hakkında gerek sosyal gerekse yazılı ve görüntülü basında binlerce yorum yapıldı. Kimileri kıyasıya eleştirdi kimisi de destek verdi. Davete icabet eden isimlerden bazıları da neden orada olduklarını çıkıp açıkladı. Burada bu tartışmaya girmeyip işin farklı bir boyutuna dikkat çekmek istiyoruz. Bilindiği gibi bu tartışmalar sırasında; davete neden katılıp katılmadıkları kadar davetliler hakkında; ‘sanatçı’ sıfatı kullanıldığı için kimin sanatçı sıfatına layık olup olmadığı konusunda da epey polemikler yapıldı. Sadece Başbakan’ın davetine katılanlar için değil, bu konunun genel olarak tartışılması gerek. Çünkü müthiş bir kakafoni ve kavram karmaşası yaşıyoruz. Yavuz Hakan Tok’un da dediği gibi “sanatçı” kelimesi bizim için bir dil alışkanlığı artık. Bu kelimeyi düşünmeden toplum tarafından bilinen, popüler olan herkes için kullanıveriyoruz. Öyle ki herkesin malumu olan o meşhur karede herhangi bir sanat dalı ile iştigal etmeyen isimler için bile sanatçı demekten çekinilmedi.Çok yüce ve ulvi olan sanata hak ettiği değeri vermek adına bu kavram kargaşasına son vermek gerekiyor. En azından buna sözlüğe göz atarak başlayabiliriz. Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü’nde sanatçı; “Güzel sanatların herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, eser veren kimse, sanat adamı, sanat eri, sanatkâr, artist.” olarak ifade ediliyor. Müzisyen için; “Müzik eserleri yaratan, besteleyen veya besteleri çalan kimse, müzikçi”, ‘ünlü’ için de “Ün salmış olan, şöhretli, meşhur, şanlı, namlı, namdar, anlı şanlı” tanımları yapılıyor. TDK’nın şarkıcı tanımı da şöyle: “Şarkı söyleyen, şarkı söyleme yeteneği olan veya mesleği şarkı söylemek olan kimse, okuyucu, hanende, muganni, muganniye.”Bu tanımlar bize ünlü ya da popüler olan herkesin sanatçı olmadığını anlatıyor aslında. Belki yaşanan bu tartışma, önce kavram karmaşasının ortadan kalkması sonrasında da ülkemizde sanat ve sanatçının önemi, görevi, duruşu ve toplumdaki yerinin tam olarak belirlenmesi adına yeni bir miladın başlangıcı olabilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Temmuz 2014 Cumartesi 13:41

Efendimiz hiçbir yemeği tenkit etmemişti

Bu hafta Yemek Bahane’nin konuğu ve konusu çok farklı. İlahiyat Profesörü Davut Aydüz ile Peygamberimiz’in (sav) Ramazan’ı ve yemek ahlâkı üzerine konuştuk.Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Davut Aydüz ile evinde mi dışarıda mı derken Samanyolu Televizyonu’nda görüşmeye karar verdik. Zira Aydüz o akşam Ahmet Bozkuş’un sunduğu ‘İftar Zamanı’ programının konuğuydu ve ezan bitimine kadar çekimlerin yapıldığı Selimiye Camii’nde olacaktı. Hani şu Diyanet’ten izin olmasına rağmen zabıta zoruyla program ekibinin dışarıya çıkarıldığı cami. (Röportajı gerçekleştirdiğimiz gün bu olay henüz yaşanmamıştı.) Neyse konumuza döneyim. İftar’a dakikalar kala ulaştığım STV binasında ekranda Aydüz’ü görecek, duasıyla orucumu açacak, kısa bir süre sonra da ‘gerçeğiyle’ iftar eşliğinde konuşacaktım. Tuhaf tabii... Bu seferki söyleşi ise bambaşka olacaktı. Konu Efendiler Efendisi’yse nasıl böyle olmazdı?Peygamber Efendimiz’in (sas) az yediğini, ümmetine de az yemeyi tavsiye ettiğini biliyoruz. Malum Ramazan’dayız. İftar ve sahuru nasıl olurdu? Peygamberimiz sahur yemeğini ne kadar geciktirmeye gayret ettiyse iftarını açmak için de o kadar acele etmiş ve akşam namazını kılmadan önce orucunu açmıştır. Orucunu hurmayla, hurma bulamadığı zamanlarda suyla açmış ve böyle yapılmasını tavsiye etmiştir. Birisinin iftar davetine gidip yiyip içtikten sonra da ona dua etmiştir.Günümüzdeki ümmetinin Ramazan sofrasında bir kuş sütü eksik ama. “İnsanoğlunun doldurduğu en kötü kap midesidir. ” hadisinden yola çıkarsak böylesi sofralarla oruç ibadetinin ruhuna muhalif davranmış olmuyor muyuz?Biraz kendimi biraz da okuyucuları savunmak için bir şey söyleyeyim. Efendimiz 3 yemekten sorumlu olmadığımızı söylüyor: Sahur, iftar ve ziyafet. Ancak bir ayet var: “Yiyin, için, israf etmeyin.” Diyetisyenlerin de üzerinde durduğu bir konu bu. “Aşırı ve dengesiz beslenme-Yetersiz ve dengesiz beslenme.” Yetersiz ve dengesiz beslenmeye karşı Cenab-ı Allah “Yememek içmemek suretiyle hastalıklara davetiye çıkarmayın.” diyor. Aşırı ve dengesiz beslenme için de israf etmeyin, yani çok yemeyin diyor. Peygamberimiz’in ümmeti için en korktuğu şeylerden biri koca göbekli olunması. Sahur ve iftardan sorumlu tutulmayacaksak bile sahurda az yiyip, gündüz acıkmalıyız ki, oruç tuttuğumuzun farkına varalım ve fakirlerin halini daha iyi anlayalım.Sadece Efendimiz’in (sas) hayatı değil Allahü Teâlâ ile intisabı kavi hangi zatın hayatına mercek tutarsak hepsinin hayatlarını çok az azıkla idame ettirdiklerini görüyoruz. Birkaç hurma bir parça ekmek ya da birkaç kaşık çorbadan öteye geçmiyor. Manevi doygunluk maddî açlığın önüne mi geçiyor?Peygamberimiz (sas) bazen savm-ı visal dedikleri (iki gün üst üste) orucu tutardı. Yani iftar etmezdi. Sahabe-i kiramdan da bu şekilde oruç tutmak isteyenler olunca Peygamberimiz “Belki gördüğünüz gibi yemiyorum ama Allah beni doyuruyor. Ben dayanabilirim ama siz dayanamazsınız, siz öyle yapmayın.” diyor. Büyük zatlar hep az yemişler. Tasavvufta az yemek kaidedir. Vücut ne kadar genişlerse ruh o kadar daralır. Tersi de mümkün. Bu yüzden kalbin zümrüt tepelerinde seyahat edebilmek için bu zatlar cesetlerini ihmal etmişler ya da ayakta duracak kadar yemişler.Sahabe efendilerimiz nasıl beslenirmiş?Hz. Ömer’in ve onun dönemindekilerin bir oturuşta bir deve yavrusunu yedikleri söyleniyor. Yiyorlar ama akşama kadar da kılıç sallıyorlar. O kılıcı biz elimize alsak kaldıramayız bile. Sarf ettiği enerjiye göre besleniyorlardı.Et demişken Efendimiz bir hadisi şeriflerinde “Et dünya ve ahirette yiyeceklerin efendisidir.” diyor. Dünya açısından nedenini tahmin etmesi kolay da ahirette neden sizce?Zor bir soru. Etin beslenmemizde önemli bir yeri var. Ahiretle alakalı ise şöyle bir şey olabilir. Biz ahireti genelde hep nurani, uhrevi bir yer gibi algılıyoruz. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’deki cennet tasvirlerinde baldan, sütten, içkiden nehirlerden bahsediliyor. Dünyada insanın hoşuna giden ne varsa ahirette bunların daha güzeli olacak. Bu açıdan bakarsak et dünyada sevilen bir yiyecek. Kim bilir et ahirette de cennetliklerin hoşuna gidecek.Kebap da olur mu?(Gülüşmeler) Büyük ihtimalle olur. Allah hepimizi cennete girmeye muvaffak kılsın.Efendimiz döneminde sahabiler arasında kilolular var mıydı? Araştırmadım ama zannediyorum yoktu. Bu soru bir araştırma konusu olabilir. Sahabe döneminde bırakın obeziteyi ciddi bir hastalıktan bile bahsedilmiyor. Hatta bir rivayete göre Bizans diğerine göre ise İran’dan bir doktor geldiği ve Efendimiz’in yanında epey kaldığı, tek bir kişinin muayene olmaya gitmediği anlatılır. Doktor sebebini araştırınca insanların aşırı yemediğinden hasta olmadığını anlıyor.Peygamberimiz (sas) “Sarımsağı yiyin, onunla tedavi olun, zira o yetmiş derde devadır. Eğer bana melek gelmeseydi ben de muhakkak yerdim.” diyor. Kokusundan dolayı herhalde…Evet. Efendimiz meleklerle görüşüyordu. Melekler kötü kokudan hoşlanmıyor. Bundan dolayı kendisi yemiyor ama katiyen yasaklamıyor, hatta “siz yiyin” diyor. Ancak pişirilerek yenmesini tavsiye ediyor. Çiğ yemişseniz “camiye, cemaate gelmeyin” diyor. Hatta Hazreti Ayşe, Efendimiz’in son yemeğinin içinde soğan olduğunu rivayet ediyor. Demek ki o gün de yemeklerin içine soğan katılıyormuş.Soğan sarımsak dışında yemediği başka yiyecekler var mı?Peygamberimiz’e bir gün kızarmış et hediye getiriliyor. Tam yiyecekken hassasiyetini bilen biri bu etin keler olduğunu söylüyor. Bunun üzerine Peygamberimiz “Yetiştiğim bölgede keler yoktur, onun için keler yemeye alışkın değilim, kusura bakmayın.” diyerek yiyemeyeceğini belirtiyor. Ama siz yiyebilirsiniz diyor.Keler nedir?Kertenkelenin büyük hali. Demek ki böyle küçük bir kuzucuk ya da büyük bir tavuk gibi kızartıp öyle getirmişler huzuruna. Ama Efendimiz görünce tiksiniyor, yiyemiyor.Balıkla ilgili bir ayette Allahü Teâlâ taze yenilmesini buyuruyor. Efendimiz de bir hadisinde zeytinyağını nasıl kullanacağımızdan bahsediyor…Bu tarz ayet ve hadis örneklerini çoğaltabiliriz ancak Ramazan münasebetiyle hurmadan bahsedeyim. Peygamber Efendimiz (sas) kavun-karpuz ve salatalıkla hurmayı birlikte yer ve şöyle buyururdu: “Bunun hararetini bunun serinliği ile bunun soğukluğunu da bunun sıcaklığı ile kırarız, dengeleriz.”Kur’an-ı Kerim’de Şifalı Bitkiler kitabınızla yiyeceklerle ilgili onlarca hadis ve ayet paylaşmışsınız. Bunları evinizde pratiğe dökebiliyor musunuz?Doğrusu gayret ediyorum. Bir ayet var. “Niçin yapmadığınız şeyi başkasına söylüyorsunuz?” Etmezsem söylediğim şeyler tesir etmez.Peygamberimiz’in tavsiyesi üzerine günlük hayatınızda mutat olarak yaptığınız bir şey var mı peki?Evet. Efendimiz “bal şerbeti deva, hastalıklara şifadır.” der. Her gün sabah namazına kalktığımızda hanım sağ olsun hazırlar beraber içeriz. Kur’an-ı Kerim’de de şifa olduğuna dair bir ayet var. Dünyada iki ülkede bal enstitüsü var. Biri Endonezya’da diğeri de Samsun’da özel bir üniversitede. Endonezyalı bir profesör yanık hastalarında balı deniyor ve olumlu sonuçlar alıyor. İlaçların fayda etmediği yerde bal fayda ediyor. Kendim de denedim, kesin sonuç aldım. Abdest alan kişilerin ayak parmaklarının arasında mantarlar oluyor. Bir miktar bal sürdüğünüzde geçtiğini göreceksiniz.Kur’an-ı Kerim’de adı geçen her yiyecek sağlıklı mıdır, ayetlerden bu gıdaları tüketmemiz gerektiği mesajını mı çıkarmalıyız?Hepsi şifalı, yararlıdır. Fakat doktorların söylediği bir şey var: Hastalık yok, hasta var. Herkesin vücudunun yapısı farklı. Kur’an-ı Kerim’de her zikredilen yiyecek, herkese iyi gelecek diye bir şey yok. Kimine şifa olmayabilir.Efendimiz denge üzerine bir hayat sürdü. Yemek konusunda da her yiyeceğe eşit mesafede yaklaşırdı gibi geliyor bana. Öyle mi yoksa çok sevdiği ya da ağzıma sürmem dediği yemekler mevcut muydu?Sorunuzu görenler “Peygamberimiz kabağı çok severdi.” diyebilir. Ama sizin yorumunuz doğru. Geçen bir araştırma yapayım dedim ve Hazreti Aişe’nin şu sözlerine denk geldim. “Peygamberimiz’in şunu çok severdi diye bir huyu yoktu, ne bulursa onu yerdi.” O dönemin koşullarını düşündüğümüzde...Peki, kabağı sevdiğini nereden biliyoruz?Efendimiz bir gün yemek yerken Hazreti Enes yanında, kendisine hizmet ediyor ve Peygamberimiz’in kabakları ayırdığına şahit oluyor. Buradan kabağı sevdiği sonucuna varıyor ve kendi önündeki kabakları da kaşığıyla önüne itiyor. Şöyle bir durum söz konusu olabilir. Efendimiz birkaç gün aç kalmış, o günde önüne kabak geldiği için onu yemiş olabilir.Sirkeyle alakalı “Ne güzel katık” diyor. Oysa mutfağımızda sirke pek kullanılmıyor, bu durumda sünneti terk etmiş mi oluyoruz?Hayır. Efendimiz bir eve misafirliğe gidiyor. Kim bilir kaç gündür aç… “Yemek var mı?” diyor. Ev sahibi sadece sirke ve biraz da ekmek olduğunu belirtiyor. Peygamberimiz de ev sahibini mahcup etmemek için sirke ne güzel katıktır demiş olabilir. Bu hâdiseden sirke ne mübarektir, Peygamberimiz her sofraya oturduğunda sirke yemiştir diyemeyiz. Efendimiz dediğiniz gibi her yiyeceğe eşit mesafede yaklaşmıştır. Hepsi Allah’ın nimetidir. İkram edildiğinde hoşuna giderse yeteri kadar yemiş, gitmezse tenkit etmemiş sadece yememiştir.Bu arada evde yemek yapıyor musunuz?Öğrendiklerimi eşime tavsiye ediyorum.Tavsiye etmekle yetiniyorsunuz demek…(Gülüyor) Evet ama misafir geldiğinde bazen eşimin eli ayağına dolaşıyor. Böyle zamanlarda salata yaparım, kavun karpuz keserim. Tabakları masaya koyar, servis açarım. Zor olduğu için bu işler bana bakar.Zor iş derken?(Gülüyor) Kavun karpuz kesmek kolay değil. Şaka bir yana esas mesele şu; bazı insanlar gündüz çalışır, işleri biter eve gelirler. Ben ise genellikle evde çalışıyorum. Gecem gündüzüm yok. Bu yüzden yardım edemiyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Değişik bir çorba: Malhitiye

Misafir ağırlarken ‘Değişik bir çorba olarak ne yapabilirim?’ sorusu çoğumuzun zihnini kurcalar. İşte size adı gibi tadı ve görüntüsü de değişik bir çorba: Malhitiye. Karışım anlamına gelen malhitiye, besin değeri yüksek bir çorba.“Acaba Ramazan’da havalar çok sıcak olur mu? Bu sene oruç tutarken çok zorlanır mıyız? İftar sahur arası bir şeyler daha atıştırsak mı yoksa yemesek mi?” diye birçok soru sorup, plan yaparken Ramazan geldi ve nerdeyse geçiyor.Sanıldığı gibi havalar çok da sıcak olmadı ve yazın vermiş olduğu rahatlıkla açık alanlar doldu taştı. Bu durum tabii ki de en çok evlerin neşesi çocuklara yaradı ve yeşil alanlarda bu Ramazan çocuk cıvıltıları olup yükseldi semaya.Ben de bu yıl Ramazan’ı bir gün evde misafir ağırlamakla bir gün de dışarılara çıkıp dostlarla, ailemle iftar yaparak geçirmeyi planlamıştım. Tabii ki sizler için de bol bol yeni tarifler denedim ve misafirlerimin beğenisine sundum. Çorba tariflerine çok yer vermediğimi gördüm. Oysa misafir ağırlarken çoğumuzun aklına gelir, “Acaba değişik bir çorba olarak ne yapabilirim?” diye. İşte size adı gibi tadı ve görüntüsü de değişik bir çorba, malhitiye çorbası. Malhitiye, “karışım” demek. Besin değeri yüksek malzemelerden yapılıyor.Malzemeler:1 soğan1 rendelenmiş havuç1 yemek kaşığı domates salçası1 yemek kaşığı biber salçası1 çay bardağı kırmızı mercimekYarım çay bardağı pirinçYarım çay bardağı bulgurKıvamına göre sıcak suZeytinyağıBir kaşık tereyağKırmızı pul biber, kuru nane,karabiber, tuz, reyhanYapılışı:Soğanı küp şeklinde doğrayıp zeytinyağında pembeleşinceye kadar kavuruyoruz. Biber ve domates salçasını da ekleyip kavurma işlemimize devam ediyoruz. Havucu rendeleyip mercimekle birlikte soğanlar ile buluşturuyoruz. 4-5 dakika hepsini kavuruyoruz. Üzerine sıcak su ilave edip tencerenin kapağını kapatarak kısık ateşte 20 dakika kadar pişiriyoruz.Pirinç ve bulguru da ekleyip pişirmeye devam edin. Tereyağını küçük bir tavada eritip içine baharatlarımızı ekleyip hafifçe yakıyoruz. Bu karışımı çorbaya ekleyip karıştırıyoruz. Çorbamız içimizi ısıtmaya hazır… Afiyet olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Oyunculuk hedefim Misak-ı Milli sınırları içinde

Oyuncu Tuba Ünsal, bir psikiyatristi canlandırdığı Fox TV’deki Ruhumun Aynası dizisiyle ekranda şu sıralar. Çocuklarını da sete götüren Ünsal, onların bu sayede mahalle kültürünü tanımasından son derece mutlu.Bütün diziler tatildeyken çalışmak nasıl bir duygu, önce ondan başlayalım…İnsan sevdiği işi yapınca, evine huzurlu dönüyor. Mekânı, mevsimi çok da önemli değil. O yüzden mutluyum. Beni zorlamıyor yani.Ailesi tarafından ‘pirenses’ler gibi yetiştirilmiş psikiyatrist Elçin karakteri yaşadığı olaylar neticesinde muayenehanesini bir kenar mahalleye taşıyarak küçülmeye gidiyor dizide. Sizin de var mı böyle kırılma noktalarınız?Aslında oradaki tabir tam tersi, hayatında büyümeye gidiyor. Yaşadığı fanustan çıkıp, geniş ve gerçek hayatı keşfediyor. Oradan bakarsak ben bunun aynısını çok küçük yaşlarda yaşadım. İzmir’de ailemin korunaklı hayatından çıkıp İstanbul’da kariyerimi de kurduğum bambaşka bir hayatın içine girdim.Ortaokulu Urfa, liseyi İzmir’de okumuşsunuz. Farklı dünyaları tanımak adına bu eklektik kültürün etkisi oldu mu rolünüze?Babam asker olduğu için dolaştık biz bu şehirleri. İlkokul dörtten orta sona kadar Şanlıurfa’daydık. Benim için hayatımda yaşadığım en güzel tecrübelerden biriydi farklı kültürlerin arasında olmak. Beni nereye koyarsanız yaşarım zaten. Oynadığım diziler için de Urfa, Afyon birçok farklı şehirde yaşadım. Van’da Vizontele Tuuba’yı çekerken bütün ekip homurdanırken benim keyfim yerindeydi.Bir psikiyatristi canlandırıyorsunuz, gerçek hayatta aranız nasıl?Başa çıktığımız şeyler, ülke olarak yaşadıklarımız çok zor. Bence hepimizin iyi bir psikiyatriste ihtiyacı var. Ben de hayatımın belli dönemlerinde, özellikle de çocuklarımı yetiştirirken profesyonel destek alıyorum tabii. Ama bizde hâlâ ‘Onlara deliler gider.’ anlayışı hakim. Halbuki beden sağlığın için ilaç alıyorsun geçiyor, ruh sağlığı için de yol haritası çizecek birine ihtiyaç var.İlk bölümde Halil Sezai’ye isyan terapisi uyguluyorsunuz. Zor olmadı mı?(Gülüyor) Halil Sezai’nin hayranıydım zaten. Ama tanışmıyorduk. Çok keyifli oldu, çünkü onun üzerine yazıldı o sahneler ve karakter. Çekerken çok eğlendik, inanılmaz komik sahneler çıktı.Gerçek hayatta imkanınız olsa kimlere terapi uygulamak istersiniz?Egosu yüksek, setin düzenini bozan aynı sektördeki arkadaşlarımıza öfke terapisi uygulamak isterim. Çünkü zor bir iş yapıyoruz, hepimizin birbirimize yardımcı olmamız gerekiyor. Onun dışında, aile terapisi yapmak istediğim siyasetçiler olabilir ama isim vermeyeyim şimdi. (Gülüyor)Performansınızı beğenmeyenler oldu. Üzüldünüz mü?Açıkçası ben bir sitede daha dizinin yayınlandığının onuncu dakikası gördüm o yorumu. Bari dizinin bitmesini bekleseler belki gerçekten kale alabilirdim. Benim için oyunculuğuma ‘muhteşem’ diyenle yeren aynı değerde. O eleştiriler bir katkı sağlıyor aslında.Güzel kadınlardan beklenti düşük oluyor herhalde…Şansım mı diyeyim, şanssızlığım mı bilmiyorum. Her oynadığım projede şu başlık atıldı: ‘Beklenenin üstünde performans gösterdi.’ Tam olarak beklenti neden düşük anlamıyorum. Bunu üst perdeden söylemek istemem ama belki de güzel kadınların kaderi bu. Ben yaptığım işi sonuna kadar sahipleniyorum. Ama anlayış şu ‘Güzelsen mankensin.’Geriye dönüp baktığınızda kariyerinizden mankenlik günlerinizi silmek istediğiniz anlar oluyor mu bu yüzden?Aslında öyle günlerim olmadı ki! Hayatımda iki kez podyuma çıktım. Biri Disney karakterleriyle, diğeri de kıyafetlerini giydiğim bir modacının kıyafetiyle, ‘yürüyememiştim’. 16 yaşımdan beri paramı oyunculuktan kazanıyorum. Modayla ilgileniyorum, yaptığım projelerin modelliğini de yapıyorum evet. Ama bu beni manken yapmaz ki! Angelina Jolie’nin kendi koleksiyonunun modelliğini yapması gibi. Manken değilim, stili beğenilen bir oyuncuyum.Oynadığınız rollere bakılırsa pek drama insanı değilsiniz…Öyle bir algı var ama aslında dizi ve filmlerime bakınca ikisi neredeyse eşit. Vizontele Tuuba mesela komedi gibi dursa da dram da vardı. Yemin dizisi mesela oynadığım en ağır dramlardandı. Her bölüm hüngür hüngür ağlıyordum.Çocuksu bir yüzünüz var. Bu bir avantaj mı?İnsanların sizi korunup kollanması gereken küçük bir kız çocuğu, ‘ailemizin kızı’ konumunda tutmaları insanı iyi hissettiren bir şey. Oyunculuk açısından bakarsak, çoluk çocuğun ve oturmuş bir hayatın varken lise öğrencisini canlandırmak değişik bir tecrübe oluyor. Ama şöyle bir şey var: Bizde karaktere göre oyuncu seçilmiyor, oyuncuya göre karakter seçiliyor. O yüzden belki de hayatının rolü daha sana gelmeden elenmiş bile olabiliyorsun. Ama Elçin karakteri 35 yaşında. Bir yandan kendi hayatımı büyütürken, oynadığım karakterler de büyüdü demek ki…Oyunculukta yurtdışına açılmak gibi hayalleriniz var mı?Tek hayalim iyi ekiplerle, iyi işlerde, çok insana ulaşmak. Global hedeflerden çok Misak-ı Milli sınırları içinde hedeflerim var. Burada iyi bir şey yaptığında zaten ulaşıyor başka kültürlere. Arkadaşım Songül Öden, Arap ülkeleri ya da Balkanlar’a gittiğinde sokakta yürüyemiyor Gümüş dizisi nedeniyle. Orası da bir dünya, neden her şeyi Hollywood’dan ibaret görüyoruz ki?Kızınız Sare’yi setlerde büyüttüğünüz için çok tepki almıştınız. Oğlunuz Civan Mert için durum ne?Bir çocuğun annesiyle maksimum zaman geçirmesi eleştirilecek bir şey değil. Benim için ne güzel bir şey, hayatımın çoğunu onlarla geçiriyorum. Sare için bulunmaz bir hayat tecrübesi. 50 kişiyle aynı anda büyüyor. Civan da öyle şimdi.Zor olmuyor mu peki?Çekimleri yaptığımız bakkalın sahibi sağ olsun, evini açtı bize. Civan’ın düzenini kurdum, orada uyutuyorum, yediriyorum, oynuyorum. Sare de çok mutlu. Bakıcısı olmadan, çekim yaptığımız mahallenin çocuklarıyla top peşinde oraya buraya koşturup duruyor. Sonra mahalleden bir teyzeye misafir oluyor yemeğe. Müthiş bir şey bu!Mahalle kültürünü seviyorsunuz o zaman…E tabii, o kültürün içinde büyüdük biz. Annem salça ekmek verirdi elimize, bütün gün sokakta oynardık. Bir de biz babamın işi dolayısıyla şehir şehir gezdiğimizden komşularımızla akraba gibi olmuştuk. Şimdiki site çocukları için zor bunlar. Gerçi biz yine şanslıyız, çünkü Arnavutköy’de bir aile apartmanında oturuyoruz. Hepsi kardeşler, tabaklarla yemek gelir gider, kapılar hep açıktır.Cool görünüşünüzün altında ‘evham perisi’ bir anne yok mu?Yok, çocuklarımı sıkmadan alabileceğim tüm tedbirleri alıyorum. Hayatın ortasına korunaklı bir şekilde bırakıyorum onları. Çocukları evden çıkarmayan telaşlı bir anne olmadım hiç. Hatta birlikte dünyayı dolaşıyoruz.Peki, Mirgün Cabas çocuklar konusunda ne kadar yardımcı bir eş?Biz her alanda birbirimize çok yardımcı oluyoruz zaten. Hatta ailemizin bütününde durum böyle. Babaanne ve anneannelerden de destek alıyoruz çocuklar konusunda.Türkçenin zenginliğini bu dizide öğrendimRuhumun Aynası’nda Filiz Ahmet asistanımı oynuyor. Önceden arkadaştık zaten. Çok iyi bir uyum yakaladık. Türkçe onun yabancı dili olduğu için zorlanıyor haliyle. Ben ve ekip arkadaşlarım da ona yardımcı olmaya çalışırken Türkçenin deyimler ve atasözü zenginliğini fark ettik. “Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın.” Hadi açıkla bakalım! Geçen bir replik vardı: “O işin olması Erciyes’in tepesindeki karların erimesi kadar zor.” Sahneyi çektik, Filiz yanımıza geldi. Aklına takılmış, soruyor: “Allah aşkına kim bu Erciyes?”Modaya Kastamonulu Zehra’nın gözünden bakıyorumSare’ye hamileyken bir kitap yazmıştım hamilelik serüvenimle ilgili. Tepkiler de oldu kitap yazmamla ilgili. Ama orada ‘Edebiyat dünyasına gireyim’ diye bir düşüncem yoktu, yazdığım şey de bir roman değildi. Benim gibi çalışan, genç, aktif kadınlar için bir rehber niteliğinde bir günlüktü. O zaman ünlülerden bunu yapan çok yoktu. Civan Mert’e hamileyken de moda kitabım çıktı. Ama öyle ‘Şu trendler var, şunu giyin.’ diye modayla ilgili ahkam kesmiyorum. Benim modayla ilişkim daha samimi. Moda’ya Kastamonulu Zehra’nın gözüyle bakmaya çalışıyorum. Neyde iyi hissediyorsam onu giyiyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Ananas bu yaz çok moda

Desenleri bağrına basan moda; portakallar, muzlar, kirazlarla dolu kıyafetlerden sonra bu yaz beklenmedik şekilde ananas ile vitrinleri süslüyor.Yaz mevsimi geldiğinde pazardaki meyveler gibi vitrinlerin tezgâhları da değişiyor. Geçtiğimiz yıllarda hatırlarsınız Stella McCartney portakal bahçesini aratmayan kıyafetleri podyuma sürmüştü, Prada da ondan geri kalmamış, muzlarla bezeli eteklerle yazı karşılamıştı. Bugünlerin yaz koleksiyonlarında da uzak tropik bölgelerin meyvelerinden ananas desenli kıyafetlerin sokaklara baskın yaptığını görüyoruz. Neden diğer tropik meyveler değil de ananas diye merak ederseniz, sorunun cevabını ananas resimlerine bakarak bulabilirsiniz. Ananastaki renklilik ve sıra dışı şekli tabii ki onu moda için çekici kılıyor. Yazın diğer renkleriyle uyum içinde ve bu mevsimin favori renginin sarı olması da onun tercih edilmesini sağlayan nedenlerden. Sportif parçalarda da ananası fazlasıyla görebilirsiniz. Bez bir spor ayakkabıda, sweatshirtlerde, sırt çantalarında… Zira ananas içerik olarak enerji dolu bir yiyecek. Moda tasarımcıları da onun bu imajını hazırladıkları koleksiyonlara enerji katmak ve yeni neslin kalbini kazanmak için kullanıyor. Ananas desenli eşarpları çok sevdiğimi söylemeliyim. Moschino ve Anna Coroneo ananas desenleri eşarba fazlasıyla yakıştırmış.Aksesuarlar ananas bahçesi gibiAnanasların en çok etkisini gösterdiği alan aksesuarlar. İlk olarak çantalardan bahsetmeli. Malum birkaç yıldır ikonik eğlenceli çantalar öne çıkıyor. Eğlenceli çanta denince de akla Charlotte Olympia geliyor. Tasarımcı yaz için kiraz, karpuz ve ananas temalı bir kapsül koleksiyon hazırlamış. Üç çantadan öne çıkan modeller arasında ananas şeklindeki diğerlerini geride bırakıyor. Bloglar ve moda dergilerinde ananas şeklindeki çantaya özel bol bol kombinasyonlar yapılmış. Moschino da Cheap&Chic markası için hazırladığı koleksiyonda deri bir ananas çantayı podyuma çıkarttı ve oldukça ilgi gördü. Fakat ananasa ilgi çantalarla sınırlı değil. Takılarda da ananas çılgınlığı yüksek seviye. Kolyeler, küpeler, yüzükler hatta şahmeranlar… Ananaslı takıları özellikle iş kıyafeti denebilecek blazer ceketler, klasik gömleklerle tercih ediyor kullananlar. Diğer bir aksesuar ise telefonlar; akıllı telefon kılıflarına bu yaz ananaslar neşe katıyor.Ev dekorasyonu da ananaslıAnanas desenlerin kullanımı sadece giyim kuşamla sınırlı değil. Biblolardan ananas desenli duvar kâğıtlarına kadar evlere tropik bir şenlik gelmiş. Ayrıca ev aksesuarları da bu durumdan nasibini almış. Ananas biçimli biblolar, mutfak kavanozları, yastık kılıfları... Birçok moda markası ev tekstiline de el attığı için bu meyveyi evde de görüyoruz. Dahası ev eşyaları değiştirilirken hâkim akımlara göre seçim yapıldığı için evine enerji katmak isteyenler ananas desenleri tercih ediyor. kezistanbul@gmail.comKendini sevdiren akıllı şemsiyelerPopüler yabancı bir mimarlık ve endüstriyel tasarım haber sitesinde sıra dışı şemsiye tasarımları ele alınmış. Tasarımlar hem çok kullanışlı hem de sevimli. Bu yeni nesil şemsiyeler kapatıldığında mini el çantasına dönüşüyor. İngiltere’de Royal Collage of Art mezunu Ayça Dündar, tasarımı kendisinden yola çıkarak yapmış. Aşırı yağmurlu şehir Londra’da mimarî formlardan yola çıkarak şemsiye tasarlamaya karar vermiş. Su geçirmeyen ve klasik şemsiye tekniğiyle açılıp kapanmayan bu tasarımlar oldukça sevimli. Dahası formları itibariyle rüzgârlı günlerde ters dönüp deforme olması gibi sorunlarla baş edebiliyorlar.Bayrama özel ferah koleksiyonlarBayramlarda genellikle klasik giyim tercih edilirdi. Fakat mevsim yaza denk gelince alıştığımız tasarımlarından yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Kayra, sezon mantığının dışına çıkıp ilk defa kapsül bayram koleksiyonu çalışmış bu sıcak günlere özel. Koleksiyona özel çekim yapmayı da ihmal etmemiş. Ankara’nın tarihî ve manevî Hamamönü semtinde yapılan çekimler koleksiyonun ruhuna epey uygun. Ve bir de desenler... Çini desenlerine gönderme yapan lale motifli bluzlar çok asil. Şık olmak için taşlı pullu hareketlere hiç gerek yok. Kullanılan bazı süslemeler ise sadece detaylarla sınırlı tutulmuş.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Evlere ‘online’ temizlik

Öğrenciler, çocuğu olan kadınlar, çalışanlar ve yalnız yaşayanlar için büyük meseledir temizlikçi bulmak. Bazen eşe, dosta sorulsa da güvenilir kişi bulunamaz. ‘evebirilazim’ sitesi ise bu duruma bir alternatif sunuyor.Bayram geliyor, evleri hummalı bir telaş sardı. Tatlı, dolma, börek ve daha bir sürü hazırlığın üstesinden gelmeye çalışan hanımlar, bayram temizliğine ise haftalar öncesinden başladı. Camlardan çekmece içlerine kadar her yer temizlenecek, koltuklar duvarlar silinecek... Tam da bu günlerde temizlikçi bulmak bir hayli zor. Temizlik uzmanlarıyla müşterileri internette buluşturan ‘evebirilazim.com’ ise bu zorluğa bir alternatif sunuyor.evebirilazim.com sitesinin kurucusu Veysel Berk, Boğaziçi Üniversitesi’nde başlayıp MIT, UC Berkeley ve Stanford gibi dünyaca ünlü üniversitelere uzanan akademik kariyerine biraz ara vermiş ve annesi rahatsızlandığı için 7-8 ay önce Türkiye’ye taşınmış. Ofisi ve evi için temizlikçi bulamayan Berk, webde de derdine derman bulamayınca eşe dosta sormuş. Bakmış ki onlarda da aynı problem var, çözüm aramaya başlamış. Amerika’ya ziyareti sırasında internet üzerinden temizlik hizmeti almak isteyenlerle, vermek isteyenleri bir araya getiren bir şirketi duyunca aradığını bulmuş ve evebirilazim.com’u hayata geçirmiş. Sitenin 30’un üzerinde temizlik uzmanı, Facebook’ta da 23 bin kadar üyesi var. Berk, “Bin 600’ün üzerinde başvuru var. Günde 2-3 kişiyi bünyemize katıyoruz. Hedefimiz yıl sonunda 500 uzmana uluşmak.” diyor. Dertlere derman bu site ilerleyen zamanlarda çocuk bakımı, eğitmen, aşçı, nişan, davet gibi organizasyonlarda da hizmet vermeyi planlıyor. Ayrıca henüz erkek temizlik uzmanı bulunmasa da yakında olacağını söylüyor Berk.Sistem nasıl işliyor?Site, üyelik ve rezervasyon sistemiyle çalışıyor. Sistemde iki türlü üyelik bulunuyor: Temizlik uzmanları ve temizlik hizmeti almak isteyenler. Kullanıcılar, sisteme girdiklerinde evin büyüklüğü, evde almak istediği hizmetler, ne zaman ve kaç saat temizlik istedikleri gibi soruları cevaplıyor. Buna göre bir fiyat belirleniyor ve uygun temizlikçi listesine yönlendiriliyor. Temizlik uzmanları kullanıcıların oylarına ve referanslarına göre puanlandırılıyor. Temizlik hizmeti aynı ya da farklı kişilerden alınabiliyor. Ödeme ise internet üzerinden gerçekleşiyor. Veysel Berk “İhtiyaca göre fiyat politikası belirledik. Çok detaylı bir temizliğe ihtiyacınız yoksa 3-4 saat yeterli gelebilir.” diyor. 1+1 evin temizliği 75 TL, ortalama bir evin temizliği ise camlar dahil 120 TL.Temizlik uzmanlarının ücretleri ise ikiye ayrılıyor. Kadrolu olanlara maaş, yol, yemek, sigorta ve prim ücreti veriliyor. Kadrolu çalışanlar ayda 2 bin 400 TL’ye kadar kazanabiliyor. Yarı zamanlı çalışanlar ise iş başına prim alıyor.Güvenli mi?İlk önce temizlik uzmanının webdeki başvurusu incelendikten sonra uygun adaylarla önce telefon mülakatı, ardından yüz yüze görüşme yapılıyor. Sabıka kaydı, sağlık raporları kontrol ediliyor. Daha önceki çalıştıkları yerler aranarak referans kontrolü yapılıyor. Aynı gün eğitim evleri denilen özel olarak kirletilen evlerde performans ve güvenlik ölçülüyor. Başarılı olanlar önce kadrodaki güvenli temizlik uzmanlarıyla, daha sonra tek başlarına temizliğe gidiyor.Can sıkıntısı nelere kadir!Veysel Berk, Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü mezunu. Aynı zamanda fizik bölümünü bitirmiş. Öğrenciyken MIT’de staj yapmış. University of California Berkeley’den doktora programına burslu kabul alınca Amerika’nın yolunu tutmuş. Ardından Nobel ödüllü bilim adamı Steven Chu’dan doktora sonrası çalışmak için davet almış. Berk, “Obama başkan seçildiğinde bizim hocayı enerji bakanı olarak atadı. Laboratuvar da bize kaldı. Gün ışığını kullanan bir mikroskop yaptık. Dünyada ilk defa vücudumuza giren ve kronik hastalıklara sebep olan mikropları canlı izleme şansı elde ettik.” diyor. Stanford Üniversitesi de Nobel ödüllü iki bilim adamıyla bu mikroskobun kullanılacağı bir enstitü kurmasını istemiş. Berk, zeminin üç kat altında, kapısı iki ton kurşunla kaplı odada çalışırken can sıkıntısından Wallit uygulamasını bulmuş. 6 ayda geliştirdiği uygulama Apple tarafından dünyanın 127 ülkesinde future app seçilmiş.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Doğa için sanat

Birçok sanatçının artık fırçası ve boyası teknoloji. Dolayısıyla buluttan ve sisten heykel, ışıktan resim yapabiliyorlar. Nasıl mı? Bilim sağ olsun!Geçtiğimiz yıllarda İstanbul sıra dışı bir sanatçıyı ağırladı; Berndnaut Smilde. Kendisi bulut heykeller yapıyor. Uygun sıcaklığı, nemi, ışığı ayarlıyor, çokça teknoloji, epey meteoroloji ve ısı bilimine ait bilgilerin yardımıyla dört duvar arasında bulut oluşturuyor. Sonra da fotoğraflatıyor. İllüzyonu andıran bir yönü de olduğu için Smilde’nin işleri çok ilgi çekiyor. Nasıl çekmesin bildiğiniz bulut yapıyor! Dünyaca ünlü Japon sanatçı Fujiko Nakaya ise sisten heykel yapıyor. Babası tanınmış bir fizikçi olan Nakaya’nın mühendis bir arkadaşıyla 1967’lerde geliştirdiği daha doğrusu çiftçilerin bitkileri donmasın diye kullandığı cihazdan uyarladığı sis yapma makinesiyle istediği ortamı sisle kaplayabiliyor. İlk işi 1970’te Tokyo’daki Expo fuarında Pepsi-Cola pavyonunu tamamen sislerle kaplaması olmuştu. Nakaya’nın İspanya’daki modern sanatlar müzesi Guggenheim ve Paris’teki Grand Palais’te iki kalıcı sis heykeli var. Nakaya, ince su tanecikleri, atmosfer, hava akımları yani rüzgâr ve zamanı kullanarak, daha doğrusu onlarla işbirliği yaparak bu heykelleri oluşturduğunu söylüyor. Deneyimsel ve doğada geçici yapıtlar onunki. Nakaya ve Berndnaut Smilde’nin tabiatmış gibi yapan işleri için teknolojik sanat kavramı kullanılıyor. Onların işlerinin, diğer teknolojik sanat eserlerine göre kavramsal (conceptual art) ve arazi (land art) sanatıyla da yakınlıkları var. Kavramsal sanat terimi, alışılageldik sanat eserleri biçimi göstermeyen işler için kullanılıyor. Arazi sanatı ise doğayı ve doğanın imkânlarını kullanarak yapılan işler için geliştirilmiş bir kavram. Tüm bunları fikir sanatı olarak da tanımlayabiliriz. Düşünce, geleneksel gereçler ve biçimlerle anlatılmıyor burada. Teknolojik sanat ise 20. yüzyıldan sonra gelişmiş bir alan. Sanat, artık modern teknolojinin biçimlerini ve süreçlerini yansıtıyor, bizzat modern teknolojiyi kullanıyor. Birçok sanat akımına da öncülük ediyor bu anlayış. Kostrüktivizm bunlardan biri. Rusya merkezli sosyalist bir sanat anlayışı. Türkiye’de de birçok ünlü ressamı, heykeltıraşı etkilemiş. 1960’ların sonunda ise Amerika’da Nakaya’nın da içinde bulunduğu bir grup sanatçıyla mühendisin kurduğu EAT (Teknoloji ve Sanat Deneyleri) oluşumuyla yeni bir boyut kazanmış. Bugün teknoloji sanatın temel malzemelerinden biri haline geldi. Video, ışık, makineler, teknolojik cihazlar, icatlar sanatın malzemesi. Sanatçılar ise en az bilim insanları kadar bunlar hakkında malumat sahibi.Bana sisten heykel yapabilir misin Fujiko?Fujiko Nakaya ise yaptığı işi şöyle tanımlıyor: “Ben görünmez bir doğal fenomenini görünür yapıyorum.” Nakaya’nın babası buzul bilimi ve düşük sıcaklık fiziği üzerine çalışmalar yapan bir bilim adamıydı. Baba Ukichiro Nakaya ilk yapay kar tanesini üretmesiyle meşhurdur. Kaplıcalarıyla ünlü bir köyde, belli ki sisler içinde büyümüş. Kızı Fujiko Nakaya’nın ünlü eserlerinden biri mimar Philip Johnson’un aynı zamanda müze olan Cam Evi’ni (Glass Houze) sisle kaplamasıdır. Karşıtlığın dengesi… Johnson’un cam evi, şeffaflığı, her şeyin görünür oluşunu temsil ediyor. Hatta burada üç günden fazla yaşayamaz insan. Şeffaflık fazla gelir. Nakaya’nın sisi ise bir anda etrafı kaplayıp, kendi benliğinden başka her şeyi kapatıyor. Bilimin bilgi birikimini kullanıp, teknolojinin imkânlarından faydalanarak etkileyici işler çıkaranlardan biri de Japon sanatçı Kohein Nawa Aichi, köpük bulutlar yapıyor. Onun bulutları deterjan, gliserin ve suyun karışımından oluşuyor. Güçlü bir motor ve mühendislik hesapları sayesinde özenli bir şekilde odanın içine dağıtılıyorlar. Ama ziyaretçisine bulutların üzerinde dolaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Ya da ilkel bir gezegende… Siyah bir odanın içinde hareket halindeki bu köpükten bulutlar sekiz farklı yerden pompalanıyor. Nawa, köpük bulutları yerçekiminden etkilenmesin diye çokça deneyler yaptıktan sonra, bu formülüne ve dozajına ulaşmış. Türkiye’de de modern teknoloji işlerinde kullanan sanatçılar var. Ali Miharbi gibi. Miharbi, günümüz sanatının nesne ve yöntemlerden ibaret olmadığını söylüyor. Sanat ile teknolojinin yakın ilişkide oluşunun sebebini ise şöyle açıklıyor: Hem yeni teknolojik araçların ortaya çıkardığı toplumsal etkileri yorumlamak, hem de bu araçları kullanarak yeni ifade biçimlerini araştırmak. Mekanik yapıları işlerinde çokça kullanan Miharbi’ye bu yeni nesil sanat işlerinin teknolojik icattan farkının ne olduğunu soruyoruz. Bize Sol LeWit’in bir cümlesini aktarıyor: “Yeni malzemeler günümüz sanatının en büyük sıkıntılarından biri. Bazı sanatçılar yeni malzemeleri, yeni fikirlerle karıştırıyor. Sanatı süs püs içinde yuvarlanırken görmekten beter bir şey yok. [...] Yeni malzemeleri kullanıp sanat eserine çevirebilmek için gerçekten iyi bir sanatçı olmak gerekir. Buradaki tehlike, malzemelerin fizikselliğinin eserin fikri haline gelecek denli öne çıkması.” Ve insan bulutları da evcilleştirdi!Hollandalı Berndnaut Smilde, buhar makinesi, nem, ısı ve bunlara dair bilimsel bilgileri kullanarak kapalı alanlarda bulut oluşturuyor. Su püskürterek odanın nemini ayarlıyor, sıcaklığı düşürüyor ve buhar veriyor. Ortaya etkileyici bulut şekilleri çıkıyor. Tabii o sırada da fotoğrafçılar deklanşöre basıyor. Smilde tarihi binalarda, Versay sarayında hatta moda çekimleri için bile bulut yaptı. Smilde’nin bulutları 2012’de Time dergisi tarafından yılın en iyi 10 buluşundan biri olarak gösterildi. Peki, bir insan nasıl böyle bir şey yapmaya başlar? Kendisine bir gazeteci soruyor, cevabı şöyle: “Bir müzede boş dört duvar arasında yürürken hayal ettim. Odanın ortasında asılı bir yağmur bulutunu görmek nasıl olur diye.”Yağmur’u odaya hapsetmek! Londra’daki Random International’ın tasarımcıları küçük, sakin ve yumuşak yağmur damlaları oluşturacak özel bir düzenek hazırladı. Aslında doğada yaşanılan ama farkına varılmayan bir güzelliği kurguladılar. Tavandan düşen su ızgaralar sayesinde tekrar, temizlendikten sonra tabii, dolaşıma sunuluyor. Yağmur odasının ziyaretçileri bu doğal güzelliğin farkına varıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Sınav bitti şimdi reklamlar

Şu sıralar her yerde özel üniversite reklamları çıkıyor karşımıza. Kimi, neredeyse hiçbir koşula bağlanmayan burs imkânlarıyla çağırıyor öğrencileri, kimi de sunduğu sosyal imkânlarla. Biraz dozunu artırmış olacaklar ki ‘tercih dönemi bitti şükür’ diyenler var.Adı Nişantaşı olan bir üniversite, yerinin Bayrampaşa’da olması itibarıyla yeterince malzeme vermişti zaten sosyal medyaya. Yetmedi bir de ‘Keyfine bak, sen yaparsın’, ‘Sen bu bursu hak ettin’ gibi şaka mı ciddi mi belli olmayan reklamlarla çıktı karşımıza. Nişantaşı Üniversitesi algılarımızı mı açtı bilmiyoruz ama sokakta, otobüste, sosyal medyada hatta televizyonlarda sürekli özel üniversite reklamları dikkatimizi çekmeye başladı. Üstelik birçoğu üniversite ruhuna uygun biçimde ‘akademik kadrosunun gücünden’ bahseden reklamlar değil, hangi kriterlere göre verildiği belli olmayan burslardan haber veren ilanlar bunlar. Sosyal medyada ‘Ben bu bursu hak ettim. Çünkü nefes alıyorum’ sözleriyle ti’ye alınacak kadar üniversiteli olmayı ‘basite’ indirgeyen reklamların yanı sıra üniversiteye girmeye ‘aşırı anlam yükleyen’ sloganlar da var. Süleyman Şah Üniversitesi’nin ‘415 kahraman arıyoruz’ temalı reklamı onlardan biri. İlk bakışta büyük bir mağazanın sezon sonu indiriminden bahsediyor izlenimi veren ilanlarda büyük puntolarla ‘%’ sembolleri ve rakamlar yer alması, yeni bir döneme girdiğimizi haber veriyor aslında: Özel üniversite reklamlarında ‘ifrat tefrit’ dönemi.Bundan böyle her üniversite kayıt zamanında bu tür reklamların varlığına alışmamız gerektiğini söyleyen bir dönem bu. Çünkü sayıları hızla artan bir özel üniversite gerçeğimiz var ve reklam verme konusunda dananın kuyruğu koptu bir kere.‘Dershaneler bile daha ağırbaşlı reklamlar yaptı’Reklam dünyasından haberler veren yazılarıyla dikkat çeken Zaman Gazetesi yazarı Günseli Özen Ocakoğlu, liberal ekonomilerde reklam yapmanın çok doğal olduğunu ve buna engel koyulamayacağını söylüyor. Fakat bunun da bir ‘sınırı’ var ve bu sınır reklamın yoğunluğu değil, içeriğiyle ilgili. Kendisinden dinleyelim: “Reklamın sınırı olmaz ama reklamın kendini ifade ettiği sektörle ilgili olarak bir üslup sınırı olması gerekir. Bu da kurumların içinde bulundukları sektörü temsil fonksiyonlarıyla şekillenir. Dolayısıyla dershanelerin bile içerikte belli bir sınırı tutturması gerekir. Kaldı ki dershaneler bile daha ağırbaşlı reklamlar yaptı. ‘Testimonial’ dediğimiz kanıta dayalı ilanlar verdiler. Son zamanlarda virallerde sosyal medyada üniversitenin üslubuna yakışmayacak reklamlar görmeye başladık. Vakıf üniversitelerinin reklamı, düğün dernek biçiminde, insanları eğlenceye davet ederek değil, iyi eğitim verdiklerini anlatarak yapmaları lazım. Bu noktada gençlerden ziyade anne-babaların buna daha çok dikkat etmeleri gerek.”Aynı zamanda Marketing Türkiye genel yayın yönetmeni olan Ocakoğlu, reklamlardaki artışı vakıf üniversitesi sayısındaki yükselişe bağlıyor: “Başarılı öğrenciler zaten iyi üniversitelere giriyor. Vakıf üniversiteleri ise parası olup iyi yerlere yerleşemeyen öğrencileri en hızlı şekilde kapma yarışına giriyor.” Ocakoğlu, reklam dünyasını çok iyi bilen biri olarak öğrencilere ve ailelerine reklamlara değil, üniversitelerin akademik kadrosuna bakmayı öneriyor.Öte yandan Ocakoğlu, reklamların ‘Y kuşağı’ olarak adlandırılan gençleri etkilemeyecek kadar amatör olduğu görüşünde. Bizzat gençlere sormuş ‘bu reklamlar sizi etkiliyor mu?’ diye. Cevap olumsuz. “Bu durumda ‘reklamın iyisi kötüsü olmaz’ mantığı mı işliyor?” diye soruyoruz. Nişantaşı Üniversitesi’nden örnek veriyor: “Bu üniversitenin dikkat çekme gibi bir eğilimi olduğunun farkındayım. Gerçekten de dikkat çekiyorlar. Fakat her dikkat çeken şey satın alınır mı, bunu tartışmak lazım. Başarılı öğrenciler gelsin yüzde 75 burs verelim demiyor mesela. ‘Herkes gelsin’ diyor. Bu mantık bütün üniversiteler için sorun olabilir. Üniversite kurumunun itibarını düşürebilir.” Reklama harcanan para öğrencilerden çıkartılmayacak mı?Artan özel üniversite reklamlarını ‘agresif’ olarak tanımlayan Ocakoğlu, “Bu iş biraz çığrından çıktı. Potansiyel kitlenin ulaşabileceği mekânlara değil, prime time’da eğlence programlarının arasına giriyorlar. Çok para harcanıyor, bunu öğrencilerden çıkarmayacaklar mı? Bir de böyle bir şey var. Ya da bu sektör çok kârlı bir sektör öyle anlaşılıyor.” diyor. Ocakoğlu’nun reklamlar arasında kaliteli buldukları da var. İstanbul Ticaret Üniversitesi mesela. ‘Çin’in ekonomisini nasıl uçurduğunu bizzat Çin’de görün’ sloganını gayet profesyonel, abartısız, içi dolu, tutarlı bulduğunu söyleyen Ocakoğlu, “Reklam, insanların aklını çelmek için yapılan bir iş. Ama bu çelme işi biçimi ve içeriği önemli. Eğlenceli, keyifli içi dolu reklamlar tabii ki olmalı. Ancak böyle boşluğa atılmış agresif reklamlar olmaz. Eğitim kuruluşları biraz daha yaptıkları işlerle anılacak reklamlara ağırlık vermeli.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Twitter'da spamla geç!

Tanıdığınız bir kişinin attığı tweet’ler hoşunuza gitmiyor fakat ilişkinizi bozmamak adına engellemek de istemiyorsanız Twitter’ın bazı özellikleri imdadınıza yetişebilir.Yüz yüze geldiğinde konuşma cesareti olmayanlar, Twitter’da ağza alınmayacak sözleri sarf edebiliyor. Eğer hakaretlere cevap yetiştirmek isterseniz ruh sağlığınızı bozmak işten bile değil. Bu gibi durumlarda Twitter’ın engelleme özelliği Hızır gibi imdadınıza yetişebilir.Bu özellik sayesinde hem hakaret yapan kişiyi Twitter’a şikâyet edip hem de sarf edilen kötü sözleri başkalarının görmesini engelleyebilirsiniz.Twitter’da bir kullanıcıyı nasıl engelleyebilirsiniz?Engellemek istediğiniz kişinin profil sayfasındaki ‘dişli simgesi’ne dokunduğunuzda işlemler menüsü açılır. Bu menüde yer alan ‘Engelle veya Bildir’ seçeneğini aktive ettiğinizde hem bu kişiyi Twitter’a şikâyet etmiş hem de mesajlarınızın o kişiye görülmesini engellemiş olursunuz. Eğer yapılan şikâyet sayısı yüksekse Twitter engellenen bir hesabı askıya bile alabilir.Engellenen kullanıcılar hem sizi bir daha takip edemez hem de gönderdikleri cevaplar mesajınızın altında yer alan bahsedenler kısmında görülmez. Böylece size yapılan hakaretlerin başkaları tarafından görülmesini de engellemiş olursunuz. Engellenen kullanıcılar sizi bir fotoğrafta etiketleyemez, takip edemez veya hesabınızı listelerine ekleyemez.Bir kullanıcının engellini kaldırmak istiyorsanız, tek yapmanız gereken ise o kişinin profil sayfasına gitmek ve ‘dişli simgesi’ altındaki ‘Engeli Kaldır’ seçeneğini aktif hale getirmek.Engellemek istiyor ama ilişkinizi bozmak istemiyorsanız sessize alınEğer tanıdığınız bir kullanıcının attığı tweet’ler hoşunuza gitmiyor fakat onu kırmamak adına engellemek istemiyorsanız, Twitter’ın ‘sessize al’ özelliğini kullanabilirsiniz. Twitter’da bir kullanıcıyı sessize aldığınızda o kişinin gönderdiği içerikleri bir daha görmezsiniz.Sessize alınan kullanıcılar sizi takip etmeye devam edebilir, direkt mesaj atabilir ve onlardan gelen yanıtlar ‘Bildirimler’ bölümünde görülmeye devam eder. Karşı taraf ise sizin onu sessize aldığınızı anlayamaz. Bir Twitter kullanıcısını profil sayfasındaki ‘dişli simgesi’ altında açılan menüden veya attığı tweet üzerindeki ‘diğer’ kısmından kolayca sessize alabilirsiniz.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Kendimi gereksiz hissettiğim için görünmez oldum

Sanat dünyasında ‘Görünmez Adam’ olarak tanınan Çinli sanatçı Liu Bolin, eylülde çalışmalarıyla birlikte Türkiye’ye geliyor. Bolin ile görünür olduğu projeleri üzerine konuştuk.Liu Bolin sanat dünyasında ‘Görünmez Adam’ olarak bilinen, görünmezlik zırhına bürünüp görünür olmayı başaran bir isim. Çok fazla dil dökmeye gerek yok, yandaki resimler sanatçıyı anlatıyor. Çalışma tarzı şöyle: Kamuflajı bir sanat eylemine dönüştürüyor ve kendini, seçtiği bir fonla aynı desene boyayarak gizleniyor. Özellikle Çin hükümetine karşı yaptığı politik çalışmalarıyla ses getiren sanatçı, telefon kulübesinden süpermarkete, Çin Seddi’nden Olimpiyat Stadı’nın bir parçası olmaya varan performanslar sergiliyor. Yurtdışında bir hayli popüler ve protest bulunan biri. Türkiye’de ilk kez eylülde uluslararası sanat fuarı ArtInternational’da görücüye çıkacak olan Bolin ile sanatının görünmeyen yüzünü konuştuk.İlk Görünmez Adam çalışmasını 2005’te Suojia köyünün hükümet tarafından yıkılması üzerine yapmışsınız. Görünmezlik üzerine size ilham veren neydi?Sanatçı olmadan önce farklı işlerle uğraştım. Çocuklara resim öğretmenliği yapıyor, sanat hazırlık öğrencilerine dersler veriyor, sanatçılara asistanlık yapıyordum. O zamanlar toplumun dibinde yaşadığımı ve toplumda gereksiz olduğumu hissediyordum. Kendimi sakladığım çalışmalarımın altyapısında bu ‘gereksizlik’ hissi yatıyor. Bir de Ekim 2005’te 140’tan fazla sanatçının yaşadığı Suoji Köyü Uluslararası Sanat Kampı hükümet tarafından yıkıldı. Benim için büyük bir şoktu. Bu olaydan sonra protesto amacıyla ‘Şehirde Saklanmak’ serisini oluşturmaya başladım. Seriyle hem iç dünyamı hem de dış dünyayı nasıl algıladığımı ifade etmeye çalışıyorum.Liu Bolin’in çalışmaları 26-28 Eylül günleri arasında Haliç Kongre Merkezi Galerie Paris-Beijing standında olacak.İlk çalışmanız nasıl tepkiler aldı?İlk çalışma, 17 Kasım 2006’da yapıldı; çünkü 16 Kasım’da sanat köyünü hepten yok ettiler. İş, ‘Yıkım Yıkım Yıkım’ adlı bir protesto sergisinde sergilendi ve serginin afişinde kullanıldı. O zamanlar, işin sanatsal dilinin benzeri olmadığı için sonraki senelerde de çok sayıda sergilerde gösterildi.Sonrasında hangi ülkelerde, hangi temalar üzerine çalışmalar yaptınız?Bugüne kadar serinin odak noktası defalarca değişti. Değişimlerin hepsi kalbimde bu soruları nasıl çözdüğümü gösteriyor. Mesela, serinin başlangıcı bir protestoydu. Sonra, ana konusu şehirde yaşayan insanlar oldu. Örneğin bir çalışmamda iki adam veya iki kadın var; bu da arkadaşlık ve aşk üzerine düşüncelerimi ifade etmek içindi. Ardından sloganlar üzerine odaklanan birkaç iş yapmaya başladım. Mesela ‘Kovuldu’ serisi… O zamanlar Çin’de güvenli yemek denilen bir şey yoktu. Plastikleştiricinin içeceklere eklenmesi ancak 2011 yılında kabul edildi. Bu durum üzerine bir iş yaptım ve ondan sonra her türlü yemek güvenliği meselesini dert edinen işlere devam ettim. 2009’da hazır noodle’ların yanabileceğine dair bir haber üzerine iş hazırladım. Bunun ardından bir hazır noodle çalışması daha yaptım, çünkü noodle kartonlarında kansere yol açan floresan tozunun bulunduğu haberleri çıkmıştı.Tercihlerinizde belirleyici rol oynayan başka ne tür etmenler var?Seride gördüğünüz değişimler, doğayla insan dünyası arasındaki çatışmaları gösteriyor. Venedik’te yaptığım iş mesela… Venedik’in sular altında kalacağını okuduğum zaman, ‘çevreyi korumak için adım atmazsak bu kadar güzel bir yeri kaybedeceğiz’ diye uyarmak istedim ve insanların dikkatini çekmek için orada saklandım. Borsa, döviz ve ekonomi gibi insan işi olan şeylerin gerçek hayatlarımıza olan etkisi ilgimi çekiyor mesela. O yüzden Wall Street’teki bronz boğa heykelinde ve terörizmle mücadelenin simgesi haline gelen ve hafızalarda büyük etki yaratmış İkiz Kuleler’de işler yaptım.Bir çalışma ne kadar vaktinizi alıyor?Bedeni boyama süresi altyapının karmaşıklığına bağlı daha çok. Süpermarket, Dergi gibi işler detay gerektirdiği için çok zaman aldı. En uzun süren işim iki asistanla 4 gün sürdü.Görünmez olmanın zorlukları neler?Çok zor bir iş bu. Altyapı basitse bir gün yeterli ama özellikle dışarıda çalışırken, sonraki gün kaldığımız yere geri dönemediğimiz için bir gün içinde bitirmek zorundayız. İşte, orada durup ‘boyalanmak’ çok acı. Saatlerce hareket edemiyorsunuz, vücudunuzun her yeri acıyor… Herşeye rağmen bu süreci seviyorum; çünkü sanatsal bir rüyada olduğumu hissettiriyor bana.Boyadığınız kişilerin hepsi ekipten mi?Asistanım benimle birlikte bir işimde yer aldı. Ellerini boynuma sararak kocaman bir bayrakta saklandı. Şimdi, ilginç buldukları ve çağdaş sanata yakın hissetmek istedikleri için çok sayıda insan üretimlere katılmak istiyor.Bugüne kadar en farklı çalışma hangisiydi?‘Eğitimi Teşvik Etmek için Beraberlik’ çalışması. Sanatımı yansıtan en tipik işlerden biridir ve kelimeleri de dahil eden, gelecekten umutlu bir çalışmaydı.İmkânınız olsa Türkiye’de neyin içinde kaybolmak istersiniz?Çok uzun bir geçmişe sahip olduğu ve Batı ile Doğu arasında bir köprü kurduğu için Türkiye’de tarihsel bir yeri tercih ederdim. Şehirlerin tarihlerine ve burada yaşayan insanların tarihlerinde bir şeyleri hatırlatabildiğim yerleri seçerim.Hidroelektrik santraller protesto ediliyor. İstanbul’a yapılan üçüncü havalimanı için ormanlar yok ediliyor. Hangisi daha cazip?Pek çok ülkede benzer durum yaşanıyor. Mesela şu an Brezilya’da insanlar yeni yapılmak istenen büyük spor mekânlarını protesto ediyor. Gelecekte Türkiye’de bir iş yaparsam öyle bir yerde seçmek isterim ki, sanatımda da amaçladığım gibi, yapacağım iş insanların düşüncelerini ifade edebilsin ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmeye yardımcı olsun. Ve şuna inanıyorum ki, sanatı halkın günlük hayatına sokabilirsek kitlelerin sanatı anlamasına ve insanların dünya hakkında düşünmelerine yardımcı olabiliriz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Anadolu’da Cezayir rüzgârı esecek

Konser: Cezayir asıllı Fransız müzisyen Rachid Taha, 19 Temmuz Cumartesi günü saat 21.30’da Ankara CerModern’de sahne alacak. 1981 yılında kurduğu grubu Carte de Sejour (Oturma İzni) ile müziğe başlayan Cezayirli sanatçı, grubun 1989’da dağılmasıyla müzik kariyerine solo devam etti. Rachid Taha, son albümü ‘Zoom’ ile dört yıllık sessizliğini bozarak sevenleriyle buluştu. Zoom albümünde Taha’ya, misafir sanatçı olarak eski ünlü futbolcu Eric Cantona ve eski The Clash grubu üyesi Mick Jones eşlik etti. Biletix’teki biletlerin fiyatı 40 TL.Terzi oğlundan popçu olur mu?Tiyatro: Yönetmenliğini Veysel Diker’in yaptığı, sekiz türkünün canlı orkestra ile söyleneceği, acıklı güldürü türünde bir tiyatro oyunu olan ‘Terzinin Türküsü’ Aliağa Açıkhava Tiyatrosu’nda tiyatroseverlerle buluşuyor. Oyun 20 Temmuz Pazar günü saat 22.00’de. Terzi Şirin, mesleğine sadık bir kişidir ancak ailesi pek hoşnut değildir. Bu durum aile içinde mutsuzluklara yol açar, Şirin oğlunu terzi yapmak ister, oğlu popçu olmak niyetindedir. Terzi Şirin’in türküleriyle, oğlunun müzik anlayışı, farklılığı oyunun ana eksen çatışması... Biletix’te yer alan biletleri fiyatı 6,5 TL. Adalar’da bahar bir başka… Sergi: Ressam Ayla Akyol, ‘Adalarda Bahar Bir Başka Güzel’ adını verdiği sergilerinin ikincisini sanatseverlerle buluşturuyor. Bugün açılışı yapılacak sergi Adalar Kültür Derneği Sanat Galerisi’nde... 26 Temmuz Cumartesi gününe kadar açık kalacak sergi için Ressam Akyol, bu sergisinde baharı kutlayarak üretkenliğini gözler önüne seriyor.Bozcaada’da bir ilk… Festival: Bu yıl ilki düzenlenecek ‘Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali’ 30 Ekim–2 Kasım günleri arasında gerçekleşecek. Festivale katılan filmler arasından en iyi filme 7 bin TL, ikincisine 5 bin TL, üçüncüsüne ise 3 bin TL ödül verilecek. Festivale katılım koşulları ve başvuru için www.bifed.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

HÜLYALI KADIN

Nicole Kidman’ın Grace Kelly’yi canlandırdığı filmden bir kare. Filmden bağımsız olarak bana hülyalı kadınları çağrıştırdı.Arka fondaki tatlı ışık, hafifçe salınan perdeler, tavandaki işlemeler, balkonun yumuşak kemeri ile mermer paravanın beyazlığı, kadının dünyaya tepeden bakışı, bedenin kırlgan duruşu, kısacası fotoğraf bütün unsurlarıyla bir hayal kurma seansına çekiyor bizi. Kadının geçmişini mi hatırladığı, geleceğin mutlu günlerine mi odaklandığını bilemiyoruz. Tam bu noktada Spinoza geliyor aklımıza. 17’nci yüzyılın bu ünlü filozofu Ethica adlı eserinde şöyle diyordu:“İnsan herhangi bir şeyin hayalinden etkilendiği sürece, o şey mevcut olmasa bile onu mevcutmuş gibi düşünecektir; bu hayali geçmişte olan ya da gelecekte olacak olan bir şeymiş gibi değerlendirmeyecektir. “Hayaller zamanı yekpare hale getiriyorsa içinde bulunduğumuz an her şeyi ve herkesi kapsıyor demektir. Yaşanmış, yaşanmakta ve yaşanacak olanların tamamını... Hayal ile gerçek iç içe, adeta yapışık ikizler gibidir. Hiç bir cerrah onları ayıramaz. Neşteri vurduğu an ölürler çünkü. Nicole veya Grace, Ayşe veya Fatma, Ahmet veya Hasan fark etmez. Yıllar ve mekanlar ne denli farklı olsa da birinde diğer hepsi saklı durumda. Bedenimizden önce vardık biz. Bedenimizden sonra da sürecek varlığımız. Durumu ifade edebilecek bir kelime yok sözlüklerde. Fevkalade, muhteşem, olağanüstü, mükemmel ötesi... Hiçbiri ve hepsi... Yaradan hayretimizi artırsın...DALINDA KALAN PORTAKALLARFotoğraf altında Manavgat’ta 25 bin dekar alanda üretilen 40 bin ton portakalın alıcı bulunlamayınca dalında kaldığı belirtilmiş. Dalda kalan meyve tabiri ne çok şey çağrıştırıyor insana. Çok istedikleri halde evlenemeyen genç kızlar, rahimlerinde bir bebek kıpırdamadığı için kendilerini eksik hisseden kadınlar, liyakatları siyasi nedenlerle karşılık bulmayan beyaz yakalılar, alın terleri boşa akan emekçiler, değeri bilinmeyen parlak fikirler, karşılıksız aşklar, kullanılamayan alternatif yollar, atıl bırakılan fabrikalar, kanıtlanamayan gerçekler ve daha neler neler...Görünüşe bakarsak dalda kalmayı hüzün, öfke, isyan veya küskünlük sebebi olarak görebiliriz. Oysa içimizde her şeyin yerli yerinde olması gerektiğine dair kuvvetli bir inanç vardır. Adalet bekleriz hayattan; adaletsiz manzaralardaki payımızı hiç düşünmeden. Toplanmayan portakallara üzülürüz, dallarında bıraktığımız insanları hatırlamadan. Başkalarından beklediğimiz cevvalliği kendimiz göstermeyiz.ELLER YUKARI!Bu Japon kadın yağmurun damlasından bile korunduğuna göre, hayattan korktuğunu varsayabiliriz. Bütün korkaklar gibi hayatı kontrol altında tutmaya çalışıyordur kesin. Soğuk girmesin diye pencereleri sıkı sıkıya kapatıyor, hastalanmamak için ne yiyip içtiğine aşırı dikkat ediyor, insanlara şüpheyle bakıyordur. Çok az arkadaşı vardır. Onlara bile mesafelidir. Yanlış bir şey söylerse kınanacağını düşünerek ağzını pek açmıyordur. Dokuz-beş mesaisiyle çalışıp, işin dışındaki dünyayla pek ilgilenmiyordur. Kısacası “ıslanmamak” için alınmamış tedbir bırakmıyordur. Yine de sakındığı gözlerine durmadan çöpler batıyordur, ayakları sık sık taşlara takılıp burkuluyordur. Bütün aksilikler gelip inatla onu buluyordur. Hayatı yeterince yönlendiremediğini, eksik akıllı olduğunu düşünüp tedbirleri yeniden gözden geçiriyor ve tabii ki bu kısır döngüden asla çıkamıyordur.Birisi bu kadına “Eller yukarı, teslim ol!” diye bağırabilir mi lütfen?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Bunları ye D vitamin olsun!

D vitamini, bilinenin aksine sadece diş ve kemik gelişimi için gerekli değil. Özellikle ilerleyen yaşlarda hastalıklarla mücadelede büyük önem taşıyan D vitaminini hangi kaynaklardan karşılayabiliriz?Kendinizi taşıyamayacak kadar halsizsiniz, son günlerde bir de depresyon eğilimi başladı. Kol ve bacaklarınıza kramp girmediği tek bir gün yok. O halde D vitamini testi yaptırmanızda fayda var. Zira D vitamininin kanda belirgin şekilde azalmış olması bu ve daha birçok problemin temel sebebi.“D vitamini yetersizliğinde kanda kalsiyum ve fosfor düzeyi düşer. Bu yüzden özellikle çocuklarda kemiklerde yumuşama ve eğrilme (raşitizm) görülebilir.” diyor, E-lab Laboratuvarı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Aytaç Keskineğe. Kemik kütlesinin azalması ve kemik kırılganlığının artışına (osteoporoz) da aynı faktör neden oluyor. Bu yüzden D vitamini eksikliğinin tanısı ve tedavi edilmesi, kemikler, kaslar, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, kanser gibi diğer birçok hastalıkların önlenmesi yönünden çok önemli. D vitamini eksikliği 3 ana nedenden kaynaklanıyor Keskineğe’ye göre. Yetersiz güneş maruziyeti ile birlikte gıda yoluyla yetersiz D vitamini alımı, D vitamininin bağırsaktan yetersiz emilimi, karaciğer veya böbrek hastalığı olanlarda D vitamininin etkin formuna dönüşememesi. Bazı ilaçlar da bu vitaminin eksikliğine sebep olabiliyor. Bu sorunu önlemede yeterli güneş maruziyeti ve D vitamini içeren gıdaların tüketimi önemli. D vitamini, güneş ışınlarının etkisiyle deride oluşur. “Günlük D vitamini gereksinimi kollar, bacaklar ve yüzün 20 dakika gün ışığına maruz kalmasıyla karşılanabilir. Gerekli güneş ışığı miktarı, kişinin yaşı, deri rengi, maruziyet süresi ve varsa diğer tıbbi sorunlara göre değişir.” diyor, Aytaç Keskineğe. D vitamininin deride yapımı, yaşla giderek azalıyor. Deri rengi koyu olan kişilerin, yeterli D vitamininin oluşması için, özellikle kış aylarında uzun süreli gün ışığına ihtiyacı var. Güneş koruyucu (faktör 20 ve fazlası) kullananlarda deride D vitamini oluşamıyor. Bazı hastalıklar, bağırsaklarda D vitamini emilimini engelliyor. Çölyak, Crohn hastalığı ve kistik fibrozis bu hastalıklar arasında. Mide veya bağırsakların bir kısmının çıkarıldığı veya aşırı şişmanlık tedavisinde uygulanan gastrik- by-pass ameliyatları sonrasında da D vitamini eksikliği görülebiliyor.Yağlı balıklar, yumurta sarısı ve süt…D vitamini eksikliği halsizlik, yorgunluk, depresyon eğilimi, vücutta kramp gibi şikayetlere yol açabiliyor. Bu gibi şikayetlerde kan tetkiki yaptırmakta fayda var. Yediklerimize dikkat ederek korunmak mümkün. Somon, ton, uskumru ve yağlı palamut, denizin D vitamini yönünden en zengin kaynaklarından. Bunların yanı sıra karaciğer, yumurta sarısı ve süt, güneşte yetişen mantar türleri de bol miktarda D vitamini içeriyor. “Yaz aylarında doğru güneşlenme ile 200-300, doğru beslenme ile 100-150 ünite D vitamini alınsa dahi geriye 700-800 ünitelik bir açık kalıyor. Bu aşamada vitamin takviyelerine ihtiyaç duyulur.” diyor, Aytaç Keskineğe. D vitamini eksikliği olan hastaların günlük D vitamini desteği almaları ya da 6 ayda bir D vitamini damlaları kullanarak depolamaları doktorlarca öneriliyor. Ancak, D vitamininin fazlasının da toksik etki yaparak karaciğeri yorduğunu unutmamak gerekiyor.Güneşlenin ama…Sadece güneş ışınları ya da bazı gıdalarla sağlanmaya çalışılan D vitamini, istenilenin çok çok altında bir oranla, vücuda yok denecek kadar az katkı sağlıyor. 11.00-16.00 saatleri arasında güneşlenmenin cilt kanserine davetiye çıkardığı biliniyor. Ancak saat 16.00’dan sonra güneşin altında sere serpe uzansanız dahi D vitamini almanız mümkün değil. Öte yandan cildi koruyucu kremler de D vitamini alımını engelliyor. “Güneş eskisi kadar masum değil. O nedenle riskli saatlerde sınırsız güneşlenmek sakıncalı. Bu nedenle D vitamini almak amacıyla yapılan güneşlenmeyi haftada iki gün en fazla yarım saatle sınırlamak gerekli.” diyor, Aytaç Keskineğe. Gün boyunca evinizin, ofisinizin ya da aracınızın camından gelen güneş ışığının da D vitamini almanıza hiçbir katkısı olmadığını çünkü camın ultraviyole B ışınlarını filtrelediğini unutmayın.Ne işe yarıyor?Daha çok genç kadınlarda bağışıklık sisteminin neden olduğu Multipl Skleroz (MS) hastalığının ilerlemesi, yeterli D vitamini alınması halinde yavaşlıyor. Ataklarla seyreden bu hastalıkta D vitamini, atakların arasının uzamasını ve şiddetinin hafiflemesini sağlıyor.Erkeklerde prostat kanserinin önlenmesinde büyük önem taşıyor. 60 yaş üstü için ayrıca gerekli.Kadınlarda çok sık rastlanan meme kanserine karşı da yeterli D vitamini kullanımının olumlu etkisi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış.D vitamininin kolesterolü düşürücü ve metabolizmayı hızlandırıcı etkisi de bulunuyor.Obez hastalar üzerinde yapılan araştırmalarda D vitaminini doğru miktarlarda alan grupta obezitenin Tip2 diyabete dönme hızının daha yavaş olduğunu gösteriyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Ağzınızın tadı kaçmasın diye...

Ağız kokusu hem kişiyi hem de muhatabını rahatsız ediyor. Pek önemsenmese de sorunun kaynağı bulunup tedavi edilmezse kalp ve böbrek hastalıklarına bile yol açabiliyor.Tıptaki adıyla ‘halitosis’ dersek kimse anlamaz lakin ağız kokusunu beş metre öteden tanırız. Kimi zaman yediklerimize bağlı olarak çıkar ortaya, kimi zaman diş problemlerine. Bunun gibi onlarca nedeni var aslında. Oruçluyken de uzun saatler boyu aç kalmaya bağlı olarak gelişebiliyor. Ancak birkaç küçük noktaya dikkat ederek bu problemi en aza indirmek mümkün.Sorunun nedeni kimi zaman solunum yolları veya sindirim sistemi problemleri olabiliyor. Ancak Dentadent Ağız Diş Çene Cerrahisi Uzmanı Namık Kemal Ayhan, yapılan araştırmalara göre ağız kokusunun yüzde 90 oranında ağız içi problemlerden kaynaklandığını söylüyor. “Söz konusu ağız ve diş sağlığı problemleri beraberinde kokuya neden olan bakterileri getirerek, bakteri sayısının olması gereken seviyelerin çok üstüne çıkmasına neden olur. Biriken bakteriler öldüklerinde veya ölmeye başladıklarında hidrojen sülfür bileşeni açığa çıkar. Bu bileşenin oldukça kötü bir kokusu olduğundan, ağız/nefes kokusuna sebep olur.” diyor, Ayhan. Ağız hijyeninin kötü olması da bakteri oluşumunu körükleyen bir diğer etken. Yoğun diş taşı oluşumu, diş çürükleri, diş eti iltihabı, kist, apse, eskimiş, kırılmış veya iyi yapılmamış dolgular, kanal tedavileri, eski kronlar, köprüler veya protezler de başlıca sebeplerinden. Ağız kokusu çeşitli sistematik hastalıklar neticesinde de oluşabiliyor. Ağız kokusuna neden olan alışkanlıkların başında alkol ve sigara geliyor. Sigaranın dil üzerinde oluşturduğu sarı tabaka bakteri oluşumuna zemin hazırlıyor. Öte yandan çay, kahve ve kola gibi kafein içerikli içecekler vücuttaki su kaybını artırır ve ağız kuruluğuna neden olur. Aşırı tüketimlerinden kaçınmak gerekir.Ağız kokusu basit bir problem gibi görünse de ihmale gelmiyor. “Nefes kokusuna çürümüş bir dişin sebep olduğunu varsayalım. İhmal edilen çürük diş iltihap oluşumuna sebep olur. Sonraki aşamada dişlerin etrafındaki kemik dokusu ve çene kemiği tahrip olur ve dişler sallanıp dökülmeye başlar. Öte yandan, iltihap kan dolaşımı yoluyla kalp, böbrek ve eklemlere de sirayet edebilir. Bu durumda, iltihap kesin olarak belirli bir hastalığa neden olur diyemeyiz ancak, vücut genelinde pek çok sağlık sorununun temelinin atıldığını kesin olarak söylemek mümkün.” diyor, Namık Kemal Ayhan. Ağız kokusu ilaçları doktora danışılmadan alınmamalı. Ağız gargarası seçerken alkolsüz olmasına özen gösterin. Tadı aşırı keskin ve alkollü ürünler ağzınızı daha çok kurutarak kokuyu artırabilir.Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirinSüt ve süt ürünleri genellikle çok iyi sindirilemediklerinden fazla tüketilmesi ağız kokusuna neden olabilir.Şekerli, yağlı ve baharatlı gıdalar, terleme ve ağız yoluyla da dışarı atılırlar. Dolayısıyla fazla yediğinizde nefesinizin kokmasına yol açar.Bilinçsiz yapılan diyetlerin neden olduğu karbonhidrat yetersizliği de ağız kokusu sebebi. Karbonhidrat enerjiye dönüşür. Yetersizliği durumunda vücut ihtiyaç duyduğu enerjiyi keton adı verilen bileşiklerden sağlar. Nefesle dışarı atılan keton bileşiği de ağız kokusuna sebep olur.Ağız hijyeni için…İftar ve sahurun ardından, dişlerinizi özenli bir şekilde fırçalamayı ihmal etmeyin. Bu işlem genelde 15-20 saniye değil en az 1-2 dakika sürmeli. Yoksa yeterli hijyen sağlamıyor.Her bir dişi tek tek, diş etlerine hafifçe masaj yaparak fırçalayın. Masaj sırasında, diş etlerinin araları da süpürülür, yemek atıkları ağızdan daha iyi uzaklaştırılır.Çok sert diş fırçası kullanmaktan kaçının.Dişlerinizi fırçalarken çok fazla baskı uygulamayın.Mutlaka diş ipi kullanın.Ağzınızın kurumamasına özen gösterin. Oruçluyken de abdest alırken ağız çalkalama işine özen gösterin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Uzun yol arkadaşları...

Uzun yola çıkarken, insanın aklına önce nevalesini hazırlamak geliyor. Oysa bir de yol kenarından toplayabileceği öyle nimetler var ki, onları es geçmek olmaz. Bayram yaklaşırken, yol üstü duraklarında karşınıza çıkması olası bitkilere bakalım.-Yola çıkmak biraz da şehri arkada bırakıp aslolanı hatırlamak demek. Giderek unutulsa da, hangimiz ellerini delen çalılıklar arasında böğürtlenlerin gizli olduğunu bilmez? Ya da bir yerde mola verdiniz, yeşillikler arasında serpilen kaz ayağı, semizotu, dereotu gözünüze takılmaz mı?Bir piknik alanında çocuklar yaramazlık yapıp da ısırgan otlarının arasına düştü, hemen ebegümeci aramaz mısınız? Ebegümeci ısırganın kızarttığı yerlerin kaşıntısını dindirir, acısını alırken; size de bu iki bitkinin hep yan yana büyümesine hayret etmek düşer.Yol üstü durakları arasında o kadar çok bitki var ki, insan verilen molalarda bunları toplamak isteğine engel olamıyor. Kuşburnu, adaçayı, kenger, fesleğen, reyhan, kuzukulağı, hindiba, ısırgan, ahududu, deniz teresi, lavanta, madımak, sarı sabır, karayemiş... Daha da uzayıp gidecek bir liste. Türkiye’nin endemik çeşitliliği ve florası göz önüne alındığında sayısı binlerle ölçülür.Peki yol kenarında mesela hüdayinabit bir defne ağacına rastgeldiniz. “Biraz yaprak toplayayım da eve götüreyim” diye düşündünüz. Ağacın da kurdun da kuşun da hakkı var, biliyorsunuz. Ne yapmak lazım? Bitkilerden, ağaçlardan kurutulmak üzere yaprak keserken, çiçekli-meyveli olmayan dalları kesmeye, çok irileşmiş yaprakları bitkinin üzerinde bırakmaya, kestiğiniz yaprakları da kapalı olmayan, havadar bir yerde saklamaya özen göstermeniz gerekiyor. Mesela kurutulmak üzere alınan yaprakları kestikten sonra iğne ve iplikle sap yerlerinden geçip, bir dizi haline getirip havadar ve gölgelik bir yerde 1 hafta kurumaya bırakmanız gerekiyor.Havadar bir yerde kurutma yöntemi yine yol kenarlarında sıklıkla rastlayabileceğiniz kekik, adaçayı, biberiye, lavanta, zahter, reyhan, kişniş için de geçerli. Topladığınız yaprakları tülbentlerin üzerine yayıp rutubetli olmayan bir yerde bekletirseniz, kuruyan bitkileri kış boyu kullanabilirsiniz. Üzeri tozlanmasın diye yine ince bir tülbent koymak şartıyla. Bir diğer yöntem de gazete kâğıdına sarılan otları buzdolabında kurutmak. Yıkayıp nemini iyice aldığınız nane, maydanoz, dereotu gibi bitkileri gazete kâğıdına sararak yeşilliğini bozmadan saklamak mümkün. Önemli olan, buzdolabında da nemlenmediğine emin olmak.Bu mevsimde Karadeniz yaylalarına kurulan ölmez çiçek, Akdeniz’e doğru indiğimizde karşımıza çıkan kaynanadili, Ege’de adım başı rastlayıp da yanından şifasını bilmeden geçtiğimiz devedikeni, dulavrat otu; hepsi ayrı ayrı bir şifa bir güzellik vaat ediyor.Her yolda denk geldiğinizi toplamayın elbette. Egzozdan, tozdan nasibini almış bitkiler de bir yerden sonra yarardan çok zarar getirir.Ama şehirden biraz uzaklaşıp bir söğüt gölgesi bulacak olursanız, orada bir çaylık mola vermek ikramını gönlünüzden esirgemeyin..

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Muz

Muzun bünyemize gerekli hemen hemen bütün maddeleri bulunduran bir meyve olduğunu biliyor muydunuz?Son zamanlarda ithal edilen iri cinsleriyle de tanıştığımız muz, hem çocuklarımızın itiraz etmeden yediği meyvelerden biri hem de içinde bulunan bol vitamin, mineral ve proteinler nedeniyle bizim de bünyemizin ihtiyacı olan birçok gıdayı ihtiva eden bir besin kaynağıdır.Süt + muz = Muhteşem ikiliMuzda bünyemize gerekli olan hemen hemen bütün maddeler bulunur. Bu yüzden çocuk, yaşlı; kadın, erkek her yaş ve cinsteki insana gerekli bir besindir demiştik.Çocuklarda muzun kemik gelişimine yardımcı olduğunu unutmamalıyız. Yalnız kalsiyum miktarı az olduğu için sütle beraber vermeliyiz. Ayrıca sütle beraber verilen muz, çocuklarımızda daha fazla demir, kalsiyum ve vitamin demektir. Güçlü bir kemik yapısı yalnızca kalsiyum ve D vitaminine bağlı bir durum değildir. Bunun için potasyum da gereklidir ve muz bunu size fazlasıyla garanti eder.Bu iki gıda beraber verildiğinde çocuklarımızın kanlanmalarına, vücutlarının gelişmesine ve ayrıca hastaların kendilerini çabuk toparlamalarına yarayacaktır.Düzensiz kalp atışlarınız varsa bol bol yemelisinizMuzun içindeki potasyum düzensiz kalp atışlarının iyileşmesi için oldukça önemlidir. Bu tür şikâyeti olanlar muzu mevsiminde düzenli olarak yemelidir.Bir muzun içinde 400 mg kadar potasyum bulunmaktadır. Potasyum minerali aynı zamanda tansiyonu düzenlemede de yardımcıdır. Dolayısı ile tansiyon hastalarına da muz özellikle tavsiye edilir. Saç dökülmelerinde de etkiliMuz, bünyesinde B vitamini barındırdığından dolayı saç dökülmesi şikâyeti olanlar da muzu mevsiminde ve düzenli olarak yerlerse saç dökülmelerini önlemede oldukça tesirli bir yardımcıya sahip olmuş olacaklardır.Kanamaların uzun sürmesini engelleyen mineraller ve K vitamini ihtiva eden muz, aynı zamanda cilt problemlerini gidermek için de oldukça yararlıdır.Bunun için, olgun bir muzu püre yapın ve cildinize göz çevrelerine gelmeyecek şekilde yüzünüze sürün. Bu püreyi on beş dakika yüzünüzde beklettikten sonra yüzünüzü ılık su ile yıkayıp hemen nemlendirici sürün. Derinizin dengesini sağlayacak, sivilcelerin giderilmesinde yardımcı olacak bu maskeden memnun kaldıktan sonra vazgeçemeyeceksiniz.Koruyucu gıdaMuzun içinde bulunan nişasta, bağırsak iç yüzeyini korumaktadır. Ancak muz içerdiği bu nişasta sebebiyle kabızlık yapabilir, bu yüzden tek başına yenilmeyerek yanında armut veya kayısı, portakal gibi bağırsaklara yumuşaklık veren meyvelerle birlikte alınmalıdır.Çocukların sağlığını korumada yardımcı olan muz aynı zamanda kendisini mutsuz hisseden ve odaklanma problemi yaşayan çocuklar için de bulunmaz bir nimettir. Çünkü muz, insanın kendisini huzurlu hissetmesini sağlayan serotenin hormonunun salgılanmasını artırır.İthal mi ,yerli mi?Elbette ki tercihimiz yerli muzdan yana olmalı. İthal muzlar kat ettikleri uzun yollar boyunca bozulmaması için işlemden geçiriliyor ve uzun süre dayanıyor. Oysa bizim yerli muzumuzun ömrü tabii şartlarda bir hafta kadar. Bu durumda yerli muzu tercih etmemiz kaçınılmaz gözüküyor. Hafif yeşil olan tam olgunlaşmamış muzları alıp evde bekletirseniz kısa bir süre sonra sararacak ve siz de tam zamanında olgunlaşmış muz yemiş olacaksınız.Ayrıca muzBöbrek ve mafsal iltihabı bulunan hastalara çok faydalıdır.Sinir zafiyetini ve beyin yorgunluğunu giderir.Bunlara dikkatŞeker hastalarına muz pek tavsiye edilmemektedir.Hazım problemleri olanlar için muz fazla yenilmemesi gereken bir meyvedir. Ayrıca muzu yemeklerden hemen sonra yemeyin...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

‘Kuşları yok etme konusunda ne gerekirse yaparız' diyorlar

16. Kuş Konferansı'nda açıklanan bir rapora göre 3. havalimanında her yıl en az 780 uçak-kuş çarpması meydana gelecek. İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu üyesi Akdoğan Özkan da T24'teki yazılarında ısrarla bu tehlikeye dikkat çekiyor. Fakat uyarıları dikkate alan muhatap bulamamaktan dolayı muzdarip. "Aldırmazlıktan öte vicdansızlık var" diyor.T24 yazarı Akdoğan Özkan, aynı zamanda İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu üyesi. İstanbul'da hayata geçirilen mega projelerin bırakın kuşları, insanları dahi önemsemeyen çok ciddi tehditler barındırdığını hem kendi kuş gözlemi tecrübelerinden hem de geçtiğimiz mayıs ayında yapılan 16. İstanbul Kuş Konferansı raporlarından çok net biliyor. Yazılarında da ısrarla bu projelerin hem kuşlara hem de insanlara büyük zarar vereceği öngörüsünü dile getiriyor.Örneğin havalimanı projesi, kuşların doğal hayatına zarar vermesinin yanı sıra göç yolları üzerinde olması dolayısıyla ‘kuş çarpması' vakalarını tetikleyici noktada. Özkan, ‘kuşlara acımıyorsanız bari insanlara acıyın' nevinden uzman raporlarını dikkate almayan yetkililere sitemli: “Kuşların göç yollarının üzerinden İstanbul'un akciğerlerinden yol geçiriyorlar. Siz bunu dikkate alabileceklerini varsayarken, bir bakıyorsunuz, bu güzergah üzerindeki sulak alanlara beton döküyor, sulak alanları yok ediyorlar. 'Kuş mu geçiyor, iyi biz de köklerine kibrit suyu dökeriz' demiş oluyorlar."Bir yazınızda ‘insanın kendi türü için ne musibetler planladığını, ne tür felaketler hazırladığını bazen kuşlar sayesinde öğrenebiliyoruz' diyorsunuz. Kuşlar nasıl haberdar ediyor bizi?Demek istediğim kuşların bir bölgedeki varlığının o bölgenin ekolojik olarak sağlıklı oluşuna delalet etmesi. Türlerde ya da bireylerin sayılarında bir azalma meydana geliyorsa orada insan sağlığını da ilgilendiren bir sıkıntı var demektir. Kuşlar bir bölgede çevresel sorunların varlığını ilk haber veren canlılar aslında. Bir açık arazide kuşlar ölüyorsa orada tarım ilacı bilinçsiz kullanılıyor olabilir, su kaynağında sorun olabilir. Sulak alanlar civarında oluyorsa bu ölümler sanayi kirliliği alarm veriyordur. Bir dağ köyünde sakallı akbabaları eskisi gibi göremiyorsak küçükbaş hayvanlar için de büyük tehlike var demektir. Keklik avı kökü kazınır şekilde abartılmışsa orada kene vakaları ve ölümler görülebilir demektir. Yani bir bölgede kuşların yok olmasıyla sonuçlanan gelişmeler oluyorsa, sırada biz varız demektir.Mega projelerin kuşların doğal hayatına vereceği zarara dikkat çekmek isteyen kuş gözlemcileri geçtiğimiz mayıs ayında ilginç bir eyleme imza atmıştı.Bu tespitleri kuş gözlemcileri yapabiliyor mu?Gözlemciler olarak biz sadece kuşları habitatlarında izlemeyi, yer yer davranışlarını gözlemeyi ve bunları kayıtlara geçirmeyi gerçekleştiriyoruz, göç döneminde ve kış ortasında da sayımını yapıyoruz. Ancak bahsettiğiniz bilgileri gözlemcilerden ziyade arazi çalışması yapan bilim adamları, ornitologlar sayesinde ediniyoruz. Halkalama çalışmaları bilgiye giden yolda bilim adamları için önemli bir safha. Zarar vermeyen özel teknikler ile yakalanan ve sırtlarına uydu vericisi takılan kuşlardan da rotaları, nereleri mesken tuttukları ve senelik davranışları gibi çok önemli veriler elde ediliyor.Üçüncü havalimanı projesi kuşların ve insanların yaşamı için neden tehdit unsurları içeriyor?Şehrin hakim rüzgârı poyraz yani kuzeydoğu rüzgârı olunca, Yeşilköy Havalimanı'na uçaklar ağırlıklı olarak güneybatı istikametinden yaklaşıyor. Yani denizin üzerinden. Bu göçmen kuşlar için bir avantaj. Zira termik akım bulamadıkları için su üzerinde uçmayı tercih etmiyorlar onlar. Eğer kuzeye bir havalimanı yapılırsa uçaklar havalimanına yine güneybatı istikametinden yaklaşacağından bu kez son yaklaşma karalar üzerinden olacak. Bu da göç eden kuşlarla çarpışma riskini artıracak.Kuş çarpmaları bu kadar ciddi bir tehlike mi?Bakın Amerikan Federal Havacılık Kurulu'nun (FAA) araştırmalarına göre, uçaklarda her 5 bin uçuştan 1'inde bir kuş çarpması vakasına rastlanıyor. Bunlar ille de ölümlü kazalara yol açmıyor. Ama risk her zaman var. Hele de söz konusu olan 1,5-2, hatta 2,5 m kanat açıklığına sahip yırtıcı kuşlar olursa. Kuş çarpması deyip geçmeyin. Kuşlar çarpışmanın etkisiyle kokpitten içeri girebildikleri gibi, motora da girebiliyor, oradan kopan pallerin kabine girmesi sonucu yangın çıkmasına sebep olabiliyorlar. Söz gelimi ağırlığı 2 kg olan bir yavru leylek saatteki hızı 650 km olan bir uçakla çarpıştığında, açığa çıkan kinetik enerji 32 bin 600 joule oluyor. Bir tüfekten çıkan merminin 5 bin joule olduğunu düşünürseniz, kuş çarpışmalarının şiddetini daha iyi hayal edebilirsiniz.Kuşların kazalara yol açacağı öngörüsü basında da çok yer aldı. Yetkililer bununla ilgili önlem alıyorlar mı? Sizleri ya da bilirkişi konumundaki kuruluşları muhatap alıyorlar mı?Ben bu konuda bir otorite değilim. Sadece erişebildiğim, herkese açık kaynakları okumayı, öğrenmeyi becermekte zorlanmayan biriyim. Zahmet edip bu tehditleri önemsemeleri halinde bu kaynakları neşet ettikleri yerden, yani bilim adamlarından, çevre örgütlerinden temin edip bağımsız, akademik bir kurul oluşturabilirler. Ama bizde kervan yolda düzülüyor. Yani önce altyapı yapılıyor. Sonra kuş çarpması tehdidinin boyutu görülünce “hadi şunları gömelim” deniyor.Bu tip tehlikeler barındırdığı için dünyada vazgeçilen havalimanı ya da köprü projeleri var mı?İngilizler en yakın bilinen örnektir mesela. Londra'daki Heathrow, Gatwick ve Stansted gibi mevcut 3 havalimanına yeni bir alternatif arayışında olan İngilizler Thames ırmağının delta ağzını da alternatifler arasında düşünüyorlardı. Ancak bunu bir oldubittiye getirmediler. Uzmanlarına adam gibi tartıştırdılar. Bilim adamlarının dahil olduğu uzun tartışmalar, raporlar ve değişen yer önerilerinden sonra, Heathrow'dan 3 kat daha fazla sisli havası olan, kuş popülasyonu yüksek olan ve çok daha yüksek kuş çarpması riski barındıran Thames Deltası'na havalimanı yapmaktan sonunda vazgeçildi. Bilim adamları nehir ağzına havalimanı yapmak yerine, kuşların göç yollarından ve konaklama alanlarından uzakta, hatta kıyıdan uzak, deniz üzerinde alternatifler düşünüyor şimdi.Hükümet de yeni havalimanı tartışmaları kesinleşene kadar Heathrow'a üçüncü bir pist yapıp genişletmeye karar verdi. Yakında bu onaylanacak. Ve böylece genişletilmiş Terminal 2 (Heathrow Doğu) ile Terminal 5 ve 6 (Heathrow Batı) havalimanının ana yolcu terminalleri haline gelecek. Bakın 2014 sonunda yıllık 75 milyon yolcuya ulaşmış olacak Heathrow. Ama trafik artarken onlar “yetmiyor” demiyor, iniş ve kalkışlarda yaşanan rötarları yarı yarıya azaltmayı hedefliyorlar. Neyle? 2015 yılında hizmete girmesi beklenen yeni trafik yönetimi sistemi ile. Yani teknoloji ile.Başka örnek var mı?Benzer şekilde Almanya'da Frankfurt Havalimanı'nı genişletme projesi var. Yerel halk civardaki ormanlar yok edilmesin, ses kirliliği artmasın diye eylem yapıp hükümete geri adım attırıyor. Kısacası kamu kaynaklarının çarçur edilmesini istemeyince, doğanıza ve haklarınıza sahip çıkınca “çapulcu” olmuyorsunuz, vatandaş oluyor, vatandaş olmanın hakkını veriyorsunuz.Siz yine bir yazınızda 17 Ekim 2013 tarihinde gerçekleşen kazadan bahsedip bunun İlahi bir uyarı olabileceğini söyleyerek, “öyle bir uyarının yapamadığını benim tek başıma yapma imkan ve ihtimalim yok' siteminde bulunmuştunuz. Bu aldırmazlığın nedeni ne olabilir?Aldırmazlıktan öte bir durum var. Vicdansızlık var. Yani, kuşların göç yollarının üzerinden İstanbul'un akciğerlerinden yol geçiyorlar. Sonra, “Bakın tam bu proje güzergahından binlerce yıldır her ilkbahar ve sonbaharda 1 milyon civarında büyük kanatlı ve ötücü kuş geçiyor. İlkbaharda üreme alanlarına çıkıyorlar. Sonbaharda kışlama alanlarına dönüyor.” diyoruz. Siz bunu dikkate alabileceklerini varsayarken, bir bakıyorsunuz, bu güzergah üzerindeki sulak alanlara beton döküyor, sulak alanları yok ediyorlar. Yani, “kuş mu geçiyor, iyi biz de köklerine kibrit suyu dökeriz” demiş oluyorlar. Kimsenin kuşkusu olmasın, kuşların nesillerini yok etme noktasında (!) “gereken neyse” yapıyoruz yani! Dolayısıyla karşımızda böyle bir vicdan varken, yangından mal kaçırır bir zihniyet varken, ümit falan hak getire!

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

720 saatlik film olur mu?

İsveçli yönetmen Anders Weberg, 720 saat yani toplamda 30 gün sürecek olan ‘Ambiance’ adlı filmiyle dünya rekoru kırmaya hazırlanıyor. 2020’de vizyona girmesi planlanan filmin 72 dakikalık ilk fragmanı yayınlandı. Weberg’den Ambiance’ın hikâyesini dinledik.İsveçli yönetmen Anders Weberg, şu sıralar uzun filmler listesine yeni bir yapım eklemenin çalışmalarıyla meşgul. Son olarak 2011’de izleyiciyle buluşan Danimarka yapımı ‘Modern Times Forever’ filmi 10 günlük uzunluğuyla bu listenin rekortmeniydi.Weberg, 2020’de yayınlayacağı ‘Ambiance’ isimli filmiyle bu rekoru yıkmaya hazırlanıyor.Sebebi filmin 720 saat yani tam olarak 30 gün sürecek olması. Weberg’in, birbirine geçmiş uzay ve zamanın, mekânın ötesinde gerçeküstü bir yolculuğu olarak tanımladığı filminin 72 dakikalık ilk fragmanı yayınlandı. Ancak yönetmenin isteği üzerine fragman 20 Temmuz’a kadar izlenebilecek, ardından yayından kaldırılacak. Yönetmen 7 saat 20 dakikalık ikinci fragmanı 2016’da, 72 saatlik üçüncü fragmanı da 2018’de yayınlamayı düşünüyor. Weberg, 2020’de tüm dünyada eşzamanlı olarak seyirci karşısına çıkaracağı filminin bir aylık gösterim sonrası kopyalarının hepsini imha ettirmeyi planlıyor.Weberg ile bir yaşam öyküsüne benzettiği ve ‘46 yıllık yaşamım boyunca var olan duygu ve tepkilerimle ilgili’ dediği filmi ‘Ambiance’ hakkında konuşuyoruz. ‘Zaman’ kavramını kendisine başlangıç noktası olarak alan yönetmen “Uzun süredir bu konsepte ilgi duyuyorum. Daha önceki yapımlarımdan en uzunu 9 saat örneğin. ‘Zaman’ yıllardan beri din, felsefe ve bilim çalışmalarının önemli konusuydu. Çünkü zaman insanoğlunun kontrol edemese de sürekli ilişki halinde olduğu bir şey. Biz sadece onunla nasıl bir ilişki halinde olduğumuzu öğrenebiliriz. Herkes için olduğu gibi benim için de en değerli şeyin zaman olmasını istiyorum.” diyor. İnsanların karanlık ve aydınlık tarafları olduğundan bahseden Weberg kendisinden yola çıkarak bunun filminin hikâyesine olan etkisini anlatıyor: “Benim günlük yaşantım genellikle pozitif geçer. Kendi yiyeceklerimi yetiştirip hayvanlarımın olduğu güzel bir çiftlikte ailemle beraber yaşıyorum. Bunlar hayatımın aydınlık duygularını yansıtan yanları. Fakat kimi zaman karanlık duygularımız da çıkış arar. Bu sebeple her şey bir parça karanlık, kasvetli ve sürrealdir aslında. İşte bu benim çalışmalarımda ifade ettiğim şey.”Weberg, linear bir film olmadığını söylediği Ambiance için deneysel film yapımcısı Gunvor Nelson ile çalışıyor. Filmin 280 saatlik kısmı tamamlanmış. Heyecanlı olduğunu vurgulayan yönetmen 2020’yi merakla bekliyor. Ortada film olur da oyuncu olmaz mı? Haliyle merak edip soruyoruz. Binlerce insanın kamera ile haşır neşir olduğu cevabını veriyor. Oyuncuları filmde rol almaları için ikna etmek biraz zaman almış. Ancak yönetmen bunun da üstesinden gelmiş. “Eğer nazikçe ve saygılı bir şekilde amacınızın ne olduğunu anlatırsanız birçoğu teklifinizi geri çevirmiyor.” diyor.Filmi vizyona girdikten bir ay sonra tüm kopyaları ortadan kaldırmak isteyen Weberg’e bunun sebebini soruyoruz. Fikrini yaşadığımız çağdaki teknolojik gelişmelere bağlıyor. “Artık her şeyin süresiz olarak saklanabildiği dijital bir dönemdeyiz. Oysa önceleri kırılan ya da yanan bir şeyi geri getirmek mümkün değildi. 2006’da başladığım projede de çalışmalarımı siliyordum. Ambiance tamamen kişisel bir performans olacak. Filmle gerçek bir son yapmak istiyorum. Geriye onun hatırası ve izleyicilerin deneyimi kalacak. Tabii bir de 100 taneyle sınırlı, işaretli ve numaralandırılmış her ay için sadece o aya özgü olarak satılığa çıkarılacak filmden çekilmiş fotoğraf baskıları. Bunlar da koleksiyonerlere ait olacak.” Yönetmen şimdiden filmini silecek olmanın rahatlığını yaşıyor. Tek bir deneyim olacağından dolayı da filmiyle arasına duygusal bir bağ kurduğundan bahsediyor. Kariyerini Ambiance ile noktalayacak olan Weberg sonrasında hayatına her anlamda yeni bir sayfa açmak istediğini söylüyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Temmuz 2014 Cumartesi 07:29

Belki şurada 'yeni dünyalar' vardır

Sabah kalkar, bütün ritüelleri yerine getirip mesainize yetişirsiniz. Sahip olmak için yıllarınızı verdiğiniz ünvanlarınızla bir yığın iş yapar eve dönersiniz. Bütün bu döngüde az mutlu olur, çok üzülürsünüz. Bir yazar, bir senarist bu döngüden sizi tutup çıkarmak için yeni bir sistem, yeni bir dünya vaadeder... Hepsinin kaynağı hayaldir ama yazan da izleyen de sessiz bir anlaşma yapmışçasına bu dünyalara inanır.Yüzüklerin Efendisi serisi, Eski Yunan’daki ‘doğa üstü’ güçlerden tutun da 3 bin yıllık ‘İbrahimî dinlere’ kadar izler barındıran bir fantastik sinema filmi. Bu film gösterime girdiği dönemde çok sayıda insanı peşinden sürükledi. Hatta sadece bu seri için oluşturulan hiç kullanılmayacak bir dili bile öğrenenler oldu.Bu dil o kadar yoktu ki, ne bir yazıt vardı ne konuşan birileri. İnsanların hiçbir yerde kullanamayacağı bu dili öğrenmesinin sebebi, gerçeklikten kaçma isteği olabilirdi.Dünya üzerinde yaşanan tüm olumsuzlukları, savaşları, katliamları artık gerçek bir kahramanın, toplumun ya da orduların çözeceği umudunu yitiren birey bu fantastik dünyaya sığındı. İyi ve kötüyü birbirinden ayıran, süper güçleri olan Batman ve Süperman gibi kahramanlar bile izleyiciyi tatmin etmez oldu. Artık bireyler daha mistik ve doğaüstü güçlere ihtiyaç duyuyor. Yeniden dirilen zombiler, bin yıl yaşayan vampirler, Eski Yunan’daki tüm efsaneler, gerçeklikten sıkılan modern insanın yeni kahramanları. Bu kahramanların hikâyelerinde sanki dört kutsal kitaptan menkıbe okur gibi ya da mitolojiden bir hikâye dinler gibi...Aylarca bu hikâyelerin peşinde sürüklenen modern insan bir başka dünyanın mümkün olduğu inancının sınırlarını zorluyor. Bu tür fantezi hikâyeleri bazen ‘kendine hizmet eden bir güç’ olan şeytanı, bazen de yeni dünyalar kuran tek yönetici Allah’ı göstermekte ve bu insanoğlunun bildiği en eski hikâye ‘Tanrı ve Şeytan’ kurgusunun ta kendisi. Bu kurguyu günümüzde en çok ‘Game of Thrones’ sırtlanmış. The Walking Dead, American Horror Story, Supernatural, Dracula, Doctor Who gibi diziler de bu türün çok izlenen diğer örnekleri.Sinemada kaçış Antik Çağ’aSinema eleştirmeni Atilla Dorsay, dizilere sıçrayan bu akımı sağlıksız buluyor. ‘Ölülerin günün birinde kalkıp yürümesi’ durumunun bir fantezi olarak hoş gelebileceğini söyleyen Dorsay, “Ama artık bunlarda bir sömürüye kaçılıyor.” diyor. Dorsay’a göre bir dizinin izleyiciyi haftalar, aylar boyu her akşam tutması çok sağlıksız. Bu durumu şu kıyaslamayla açıklıyor: “Bir filme girersiniz ve iki saat sonra o dünyadan çıkarsınız. Ama bu, sonu gelmeyen dizilerde mümkün değil.”Süper güçlerin Antik Yunan edebiyatının temeli olduğunu hatırlatan sinema eleştirmeni, “Natüralizm gerçekçilik gibi başka akımlar da çıktı. Bu üstün adam mitosu 18. ve 19. yüzyılda yoktu. 20. yüzyıldan itibaren sinemanın içine girdi.” diyor.İnsanoğluna direkt eski çağların hikâyeleri anlatılarak ‘yarı tanrı yarı insan’ modelinin yeniden gündeme getirildiğini anlatan Dorsay, “Bu önce Amerika’da başladı. Avrupa sineması daha aklı başındaydı, bunlara rağbet etmedi, yine etmiyor. Amerikan halkı daha çocuksu, daha naif olduğu için bu tür onlara daha uygun.” diye ifade ediyor. Neticede Dorsay’a göre çizgi roman denilen tür de naif gençlere seslenen bir edebiyat türü. Antik Çağ’da dünyanın zor ve karanlık dönemlerinde insanların kötüleri cezalandırdığı, hatta bazen tanrının gönderdiği insan modeli olduğunu hatırlatan Dorsay, sinema ve dizilerdeki bu yeni gelişmeyi ‘Antik Çağ’lara dönüş’e benzetiyor. “Allah’a şükür Türk sinemasında bu akım yok.” diyor. Bu yeni türün hiçbir açıdan onayladığı bir akım olmadığını söylerken, “Ancak fantastik türü seviyorum, okyanusların ötesine hayal ve rüyalar alemine götürmesini seviyorum.” demeyi ihmal etmiyor.Sanılanın aksine sosyalleştiriyorİlk bilimkurgu romanı Mary Shelley’ın Frankenstein’ının yayınlanma tarihi 1818 aslında çok eski bir tarih olsa da son 30 yılda bu türde ciddi bir artış söz konusu. Boxofficemojo.com da bu artışı gözler önüne seriyor. Hollywood yapımlarında 30 yıl önce ilk 10 filme 2 bilim kurgu&fantastik türden film girerken, 2014’te sekiz film listede.Bu artışı araştırmalar; büyüdükçe karşılaştığımız ihanet ve hayal kırıklığı, başarısızlık, sevdiğimiz insanları kaybetme korkusunu yenme adına bilinçaltımızın alegorik bir hikâye bir metafor oluşturma eğilimine bağlıyor. Çocukluktan gelen korkuları adlandırma alışkanlığı fantezi dünyasında da canavarları adlandırıp, sevinçleri kutlayıp ve sonunda net bir bakış açısı kazanmış olarak hayata geri dönmeyi sağlıyor. İşte aylarımızı verdiğimiz bu gerçek dışı kitaplar, filmler ve diziler bir nevi hayatta kalabilme çabası...Buffalo Üniversitesi’nden araştırmacılar 140 deneğe, Stephenie Meyer’ın yazdığı Alacakaranlık, JK Rowling’in Harry Potter ve Felsefe Taşı hikâyelerinden alınmış pasajlar vererek deneye başladı. Adaylar daha sonra tabi tutuldukları bir dizi test sırasında seçilmiş kelimelerle ilgili gösterdikleri tepki ve psikolojik durumlarını ölçtü. Dr. Shira Gabriel ve Ariana Young deneyin sonuçlarını daha sonra Psychological Science adlı dergide yayınladılar. Sonuçlar, bu türün okurları ya da izleyicilerinin gerçek hayatta bu türle tanışmamış insanlardan psikolojik açıdan daha sağlıklı, sosyal bağlarının daha kuvvetli olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka araştırma da Toronto Üniversitesi’nden. Uygulamalı psikoloji alanında faaliyet gösteren Keith Oatley ise kendi bulgularını OnFiction dergisinde yayımladı.2008 yılında 166 katılımcının katıldığı bir deney. İlk denek grubuna Chekhov’un yazdığı Küçük Köpekli Lady hikâyesinin tamamı, diğer yarısına ise yeniden deney için kurgulanmış hali veriliyor. Denekler okumadan önce ve sonra yoğun psikolojik testlere tabi tutuluyor. Sonuçlar şaşırtıcı. Orijinal hikâyeyi okuyanlarda psikolojik değişimler gözükmezken, kurgulanmış hikâyeyle karşılaşan okuyucuların empati yeteneklerinin değiştiği ve geliştiği gözlemleniyor: “Kurguyla düşünmeye zorlandığımız bir dünyaya adım atıyoruz. Eğer ben kurgu/fantezi okursam bu anlamda sosyal yeteneklerim gelişecektir, daha çok astronomi ya da genetik bilimleri okursam bu alanda daha iyi hale geleceğim kesin. Kurgu fantezi dünyasından okuduğumuz ya da seyrettiğimiz karakterlerin düşüncelerine girmeye, onları anlamaya ve her yönden olayların bakış açılarını anlamaya zorlanıyoruz, gerçek hayatta tam tersini yapmamıza rağmen. Bu nedenle kurgu fantezi okuyucularının empati yeteneği geliştiriyor.”Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi fantastik sinemaUğur Vardan (Sinema Eleştirmeni): Aslına bakılırsa fantastik edebiyat ve türevi olarak bunun sinemaya yansıması, uzun süredir modern hayattan ‘Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi… Üstelik her kuşağın kendine özgü sevdaları var; bizim kuşağınki ‘Star Wars’tu mesela…Son dönemde ise miniklere yönelik ‘Harry Potter’, bir üst yaş dilimine yönelik de ‘Yüzüklerin Efendisi’ serisine şahit olmuştuk. Lakin daha sert, daha güncel politikaya göndermeler içeren, cinsellikle daha içli dışlı bir tavrın eseri olarak da ‘Game of Thrones’a rastlıyoruz. Söz konusu dizi sanki ‘Yüzüklerin Efendisi’nin çizgilerini birkaç adım daha öteye taşıyor ve daha geniş bir yaş kitlesini yakalamaya çalışıyor gibi. Sonuç olarak elbette modern, hatta ‘post-modern’ insan sıkılıyor, yer yer çareyi bu türden tarihsel referanslar içinde sunulan hayali ve yer yer spiritüel dünyalarda buluyor ama dediğim gibi bu yeni bir şey değil, yenilik ‘Game of Thrones’un kendine özgü dozajında olabilir.NEDEN İZLİYORLAR?Bu türün başlangıcı animelerAres Babrak: Hani çocukken hayali arkadaşlarımız vardır ve bunlar bizi psikolojik olarak sabit bir noktada korur. Fantasy Role Playing ya da ‘sadece seyirci olarak katılma ve hayal etme durumu’ da buna benzer. Her şey, insanın gündelik yalnızlığından ve kırılganlığından uzaklaşma hatta bu kırılganlık ve yalnızlığı aynı duyguları yaşayan insanlarla paylaşıp uzaklaştırma isteği. Belki de olamadıklarımızı ve olamayacaklarımızı hayalen de olsa gerçekleştirebilme isteği. Fantezi ve bilimkurgu aslında üç akımdan oluşur; klasik akım, Japon akımı ve Amerikan akımı. Avrupa ve Amerikan toplumları bu kavramlae ilk kez ciddi anlamda son 30 yıldır içli dışlıyken Japon toplumu bunun ilk örneklerini 1940’lı yılların (İkinci Dünya Savaşı öncesi ve devamında) vermeye başladı. Mesela Matrix filmi bile bu türü bilip bu türe aşina olan insanları etkilemedi. Benim için bu bahsedilen diziler hiçbir anlam taşımıyor, zira ben ve benim gibi insanlar bu dizilerden daha çok miktarda anime seyretmekteyiz. 12 senedir devam eden ve halen her hafta yayınlanan yaklaşık izleyici sayısı 30 milyonun üzerinde olan bir animeyi takip ediyorum.Aşk filmleri daha ütopikBurak Atay: Fantastik ya da bilimkurgu olmayan diğer türler benim için daha gerçek dışı. Ben ne o filmlerdeki kadar zenginim ne de o kadar yakışıklı. Ve o filmlerdeki kurguda olamayacak kadar başka bir hayatın içindeyim. Gerçek hayat kesitlerinden esinlenerek yapılan filmler daha ütopik ve can sıkıcı. Ben de bu yüzden iki ütopya arasında bilimkurgu ve fantastik türü tercih edip orada kaybolmayı yeğliyorum. Tamamen imkânsız bir dünyada kahramanlarla yepyeni bir bakış açısıyla unutmak istediklerimizi unutup, hatırlamamak istediklerimizi terk edip modern bir uyuşturucu gibi kullanıyoruz bu türü.Boş vakitlerin ‘kaçış’ edebiyatıMelis Şekerci: Bu kaçma edebiyatının birkaç sebebi var bence. İnsanların eskiden beden gücüyle yapmak zorunda oldukları bir dizi işleri ve bir yerden bir yere gidebilmeleri için aylara ihtiyaçları vardı. Gelişen teknoloji onlara boş zaman da getirdi. Fazladan zamanlarını bu edebiyat türünün sürükleyiciliğine bırakmaları ilk nedeni. Yani bir nevi amaçsızlık.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

O ‘166 kişi’yle tanışmak istiyorum

Gösterimde olan ‘Göl Zamanı’ filmi ilk hafta 166 kişi tarafından izlendi. Filmin başrol oyuncularından Didem Balçın, salt yönetmenin hayalini gerçekleştirmek için projede rol aldığını söylüyor.Göl Zamanı filmine seyirci neden hiç ilgi göstermedi?Filmi izleyen 166 kişiyle tek tek tanışmak istiyorum. (Gülüyor) Bugüne kadar en az izlenen filmlerden biri oldu. Az izlenmesini filmin kötü olmasına bağlayamazsınız. Girdiği vizyon tarihi, kopya sayısı, nerelerde gösterildiği önemli. Programa baktım izlemeye gideyim diye ama gidebileceğim bir yer bulamadım. Çok uzak yerlerdeydi. Ulaşımı kolay bir yerde olsaydı, biraz daha fazla izlenirdi, gişe yapardı.Az izlenmesinde filmin niteliğinin etkisi hiç mi yok?1930’lu yılların Türkiye’sinde geçen bir aşk hikâyesi izlenebilecek bir şey. Bence başka bir şey var. Reklamı yapılmadı, kimse filmi bilmiyor. Sadece sosyal medyada duyurmakla olmaz. Biraz daha popüler isimler oynasaydı belki başka olurdu.Çakallarla Dans 1 vizyonda iki yüz bin kişi tarafından izlendi, internette kısmeti açıldı. Bu da sonradan keşfedilir mi?Çakallarla Dans az izlendi diye başarısız değildi. Aksine gösterimden kalktıktan sonra gelen taleple devamı çekildi. Bu tarz filmlerin sayısı çok az. Göl Zamanı’nın sonradan keşfedileceğini düşünmüyorum. Çünkü iki yüz bin ile 166 kişi arasında çok fark var. Film, bir dönem hikâyesi. 1930’lar, 40’lar, 50’ler diye ilerliyor. Yaşlandırma makyajı yapıldı, iyi bir sanat ekibi çalıştı. Yönetmen Cafer Özgül dünya tatlısı bir insan. Ne gişe, ne ekonomik beklentim vardı filmden. Onun hayaliydi. Bunu gerçekleştirmesine yardımcı olmak bile oynamak için yeterli bir sebep.Açlığa Doymak filminiz de biraz arka raflarda kaldı. Ne dersiniz?Bence iyi bir film. Keşke daha fazla seyirciyle buluşsaydı. Açlığa Doymak’a dair keşkelerim sanırım hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Rolümü temiz bir şekilde oynadım, çıktım. Belki farklı bir kurgu yapılabilirdi. Çünkü oyuncular da iyiydi, senaryo da… Çakallarla Dans gibi kulaktan kulağa duyulup etki oluşturabilirdi, olamadı. Nedenine oyuncu olarak bilgim, birikimim yetmiyor.Oynadığınız filmler arasında korku da var, komedi de, dram da. Her çiçekten bal alma isteği mi bu?Her şeyi deneyeyim, göreyim isteği olabilir. İlk yaptığınız şeyler risk taşıyor. Normalde korku filmi izleyemeyen biriyim. Etkisi bir hafta üstümden gitmez. Bunu kırarım, tekniğini görürüm diye oynadım Gulyabani’de. Ancak hayatımda hiçbir şey değişmedi. İçimdeki ses, ‘Didem yap’ diyorsa hiçbir şeyden korkmam. Vizyona yakın korkularım oldu, acaba iyi oldu mu diye. O kadar… Seti çok keyifliydi. Yönetmeni tatlıydı, oyuncularından Deniz Uğur’u severim, beğenirim, Ceyda (Ateş) eski arkadaşım. İyi ki yaptım dediğim bir iş değil. İzlerken korkmadım, güldüm.Diğer türler?Komediyi seviyorum. Keyfim yerindeyse, yanında sevdiğim, kendimi rahat hissettiğim insanlar varsa eğlenceli ve pozitif bir insanım. Öbür türlü zaten yalnız olmayı tercih ediyorum, çünkü aşırı negatif ve diplerde olabileceğim bir tarafım var. Pozitif, eğlenceli olmak paylaşılabilen şeyler ama negatifliğimi paylaşmayı pek sevmem. Komedi filminin senaryosunu okurken gülüyorsam, partnerlerim iyiyse, gülünç duruma düşmeyeceğim bir şeyse oynamayı seviyorum. Çok şükür bugüne kadar izlediklerimde güldüm. İnşallah bundan sonrakilerde de öyle olur.Oldu, deyip gönül rahatlığıyla köşeye koyduğunuz projeniz hangisidir?Çakallarla Dans içime siniyor, bunun için üçüncü filminde de rol aldım. Firar’daki Gönül karakteriyle çok şey öğrendim. Cemal Şan’la çalışmak çok güzeldi. Tiyatroda yaptığım her oyuna iyi ki yaptım diyorum. Çünkü bir şekilde bir şey öğreniyorsun. Bu sene Moda Sahnesi’nde bir şeyler yapacağız. Heyecanlıyım. Başka bir bakış açısı, yer.‘Hayırlısıysa demeyi öğrendim’Planlı, programlı biri misiniz?Planlarım her şeyi ama uyamam. Tatil planı yaparım, gidemem. Yurtdışına giderken uçağın kapısından kaç defa dönmüşlüğüm vardır. Çok planlı yaşamamak gerekiyor galiba. Birazcık nasip, kısmet. Küçükken babamdan heyecanla bir şeyler isterdim, ‘kısmet, hayırlısıysa’ derdi. Neden hayırlısı olmasın der; isyan edesim gelirdi. Yaşım ilerledikçe ‘hayırlısıysa’ demeyi öğrendim. Olmazsa, hayırlısı değildir.Anneniz yıllar evvel Türkiye güzeli seçilmiş. Bu güzelliğin size etkisi ne oldu?Annemin Türkiye güzeli olması evimizde bir mevzu değildi. Anne, anneydi. Bize, insanın iç güzelliği önemlidir diyordu. “Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, malına güvenme bir kıvılcım yeter.” cümleleriyle büyüdüğümüz için ben de güzellik yarışmasına gireyim, başka bir yoldan ilerleyeyim düşüncesi hiç olmadı.Oyunculuğa kim yönlendirdi sizi?Babam TRT’de spikerdi. TRT Ankara Çocuk Radyosu sınav açtı, ben 6 yaşındayken. Ailem beni ve ablamı yüzmeye mi, baleye mi yollayalım diye düşünürken sınava soktu, kazandım. Çocuk Saati’nde bayağı eğitimler aldım, 12 sene boyunca her cuma gittim. Haberciliği öğrendim, TRT’de haber sundum. Oradaki arkadaşlarım oyunculuğa yönelince ben de sınavlarına girdim. İlk sene Ankara DTC Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Kazanamasaydım tekrar girer miydim, bilmiyorum.Biraz tez canlısınız galiba...Evet. İyi ki girmişim. 10 kişilik bir jüri ‘hayır’ derse, egolarım devreye girebilirdi. Bir sonraki sene ne değişecek diye düşünürdüm. Her şeyi son dakikaya bırakan biriyim. Son dakikada mecburen tez canlı oluyorsunuz.Ailece kurduğunuz bir eğitim merkezi varmış...Şirketlere eğitimler veriyoruz. Diksiyon, yaratıcı drama… Sonra kurdukları tiyatro kulübüyle oyunlar sahneliyoruz. Kostüm, dekor, ışık, 6 ay boyunca profesyonel bir ekip gibi hazırlık yapılıyor, oyun sahneleniyor. Gelirleriyle STK’lara bağış yapılıyor.Siz işin neresindesiniz?Her şeyde varım. Dizi, film olduğu için vaktim oldukça dâhil oluyorum. Diksiyon eğitimini babam veriyor, yaratıcı drama derslerine ben giriyorum, sonra başka bir hocayla beraber oyun yönetiyoruz. Çalışanların kendilerini en rahat hissettikleri oyunları seçiyoruz, yeri geliyor metin yazıyoruz. Öyle bir durum.Anneniz kasada mı duruyor?(Gülüyor) Kasa yok. Annem başımızda duruyor, başarılarımızı alkışlıyor. Muhasebeyi ablam tutuyor.Bilmediğimiz bir altın bileziğiniz var mı?Şirketim benim için bir altın bilezik. Oyunculuk yapmadığım zaman eğitmenlik yapıyorum. Para için oynamıyorum. Seçme şansım var. Gider şirketimde eşek gibi çalışırım, her gün ders veririm. Şirketim olmasa bile bir altın bilezik takarım. Bir dönem işim yoktu, gidip oyuncularla beraber sesli kitap yaptım. Çalışırım, boş oturmam.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Temmuz 2014 Cumartesi 14:51

Setlerin en oburu benim

Aramızda Kalsın’ın şaşkın garsonu Mahir, koca yıl sipariş aldı, servis açtı, bulaşık yıkadı. Hazır dizisi sezon finali yapmışken, ayın adı da Ramazan iken azıcık da ona hizmet edilsin, sevaptır!Oyuncu Ferit Aktuğ’la, Aramızda Kalsın’ın garson Mahir’iyle iftar yaptık bu hafta. Malumunuz dizi birkaç hafta önce tatile girdi. Bütün sezon rol icabı da olsa müşterilerine hizmet eden Mahir azıcık dinlense fena olmazdı değil mi? Ben de öyle düşündüm ve kendisini Anadolu Yakası’nın çiçeği burnunda mekanlarından Merdiven’e davet ettim. Bu sefer Mahir müşteri olmanın keyfini çıkaracak, başkaları ona hizmet edecekti. Hem de ne hizmet... (Çalışanları ve zengin menüsüyle ‘buraya tekrar gelmeliyim’ diyeceğiniz bir mekan. Bu arada söylemeden edemeyeceğim blendırdan geçirilmiş buzlu meyve kokteyllerine bayıldım.) Aktuğ o gün oruçlu değildi, yemekli bir toplantıdan geldiği için karnı da toktu, söyleşimiz de iftardan bir kaç saat önce sonlanmıştı ancak iftar vaktine dek bekledi ve Efendimiz(sas)’in bir hadis-i şerifinde “Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı; diğeri de Rabb’ine kavuştuğu zamankidir.” buyurduğu gibi iftar sevincimize ortak oldu. Röportaj boyunca attığı kahkahalarıyla halsizlikten yerlere düşmüş enerjimi yükseltme çabaları, ara ara saatine bakıp “az kaldı arkadaşlar” motivasyonu, setlerdeki yemek anılarını ballandıra ballandıra anlatırken bir anda farkına varıp özür dileme nezaketi de cabası. Aktuğ, yemek yapma konusunda epey beceriksiz olduğunu dile getirse de iyi bir misafir olmada dört dörtlüktü.Nasıl geçiyor Ramazan?Sormayın, ilk günü tutayım dedim. Mobilyacıyla münakaşa ettim. Sinirden tişörtümü yırttım. Daha ilk günden bu sene olmayacak galiba dedim. Canım sıkıldı mı, moralim bozuldu mu, en ufacık bir tartışmada kendimi buzdolabının önünde buluyorum.Seneye tutarsınız inşallah...İnşallah inşallah. Eskiden hiç zorlanmazdım. Orucumuzu erken açtığımız için Ramazan çok rahat geçerdi. Babam pastane işletiyordu. O zamanlar hasta olmadığı için oruç tutabiliyordu. İftar saatinde o eve gelir orucunu açar, ben de pastanede atıştırırdım.Pasta, pide vs. yapabiliyor muydunuz bari?Tabii canım, her işi yapıyordum. Hem kasada hem de imalatta çalışıyordum.Pastanede çalışıp oruç tutmak çetin bir nefis terbiyesi.Aynen... Bütün gün pastanın, böreğin içinde… Yanımızda da kebapçı vardı. Ama yine de o zamanlar tutabiliyordum.Aramızda Kalsın’ın şaşkın ve beceriksiz garsonu Mahir, hamur yoğuruyormuş meğer.Başlarda rol icabı biraz beceriksizdim, 4 bölüm sonra işi kaptım ama. Artık Mahir için iyi bir garson diyebiliriz.Çalıştığınız mutfakta neler oluyor?Ne olacak, pişen yemekleri afiyetle yiyoruz. Hatta geçenlerde bir set arası verdik. Diziyi Beykoz’da çekiyoruz. Beykoz’a yakın Örnekköy’den Uğur abi (Yücel) bir pirzola getirtmiş. Pirzola da gerçekten pirzola. Hayatımda böylesini yemedim, o kadar yani. Kusura bakmayın, oruçsunuz ama. Uğur abi aldı onları o mutfakta pişirdi, tüm ekip ne var ne yok götürdük.Yemeği seviyoruz galiba?(Gülüyor) Birazcık sevdiğim halimden anlaşılıyordur. O daha bir şey mi... Kavak Yelleri’nin bir sahnesinde köfte yiyoruz. Farklı açılardan çekildiği için her açıda devamlılık sağlansın diye köfte yemem gerekiyor. Sanat ekibinden bir arkadaş üşenmemiş saymış, tam 32 tane yemişim. “İmkânı yok, o kadar yemiş olamam.” desem de sonrasında planları bir izledik, 32 değil, 33 tane yemişim.Maşallah... Ama çok küçüktü. Ekmek de yemedim. Amaç sahne devamlılığı... Yoksa o kadar yemezdim yani.Var mı bunun gibi benzer ‘küçük’ rekorlarınız?Hanımla evde mangal yapmıştık. Ben 16, hanım da 11 köfte yedik. Annem zeytini çok severdi. Bir gün oturduk, beraber zeytin yiyoruz. Annem kendi yediklerini bir kenara ayırdı. Bir saydık o 52, ben 38 zeytin toplamda 90 tane zeytin yemişiz. Bu arada yaş 10 falan. Hâlâ bayılırım zeytine. Kahvaltıda en az 10-15 yerim. Biraz iştahım var yani. Ha bir de çiğ köfte vukuatım var. Antep’teyiz. Bir arkadaşım çiğköfte yaptı. Yalnız o kadar güzel yaptı ki, ben de biraz çok yedim.Biraz çok derken?Bayağı çok. 4 kişiydik. 8 kişilik yaptı, hepsi bitti. 3 kişiliğini ben yemişimdir. Ama çiğ köftenin hazmının bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. O geceyi nasıl geçirdiğimi anlatamam. Kendime gelemiyor, ayılıp bayılıyordum.O günden sonra tövbe etmişsinizdir herhalde.(Gülüyor) Çiğ köfteye değil, o kadar yemeye tövbe ettim.10 yaşınızda yediğiniz zeytinlere bakılırsa oburluk çocukluktan geliyor...Aslında zeytin olayı bir istisna. Çocukken epey zayıftım. Annem çok sevdiğim için yemek yedirirken masal anlatırdı. O masal hiç bitmezdi. Masalı bilerek bitirmiyor ki ben yemek yiyeyim. O kadar yemezdim anlayacağınız.Dizide dönerci, çocukken pastaneci... Eşiniz yaşadı desenize.Tam tersi, ben biraz yeteneksiz olduğumdan evde bütün yemekleri eşim yapıyor. Yeteneksiz dediysem hazır hamburger pişirecek olsam köfteyi ekmeğin arasına koyarken düşürecek kadar. Bu yüzden hiç mutfağa sokmaz beni.E hani o kadar pideler, pastalar yapmıştınız.(Gülüşmeler) Üniversitede yıllarımda iyiydim de sonradan tembelliğe alıştım. Bildiklerimi de unuttum. Aslında aramızda kalsın, mutfağa girsem yaparım. İlk zamanlar eşimin gönlünü fethetmek için yapıyordum da. Ama artık bu işleri biraz hanıma bıraktım sanırım.Tipik Türk erkeği...(Gülüyor) Karadeniz erkeği.İştahınıza diyecek yok, peki hiç mi sevmediğiniz yemek yok?Bamya ve sakatat hariç her şeyi çok severim. Sakatat demişken geçen yine Uğur abi bir restorana götürdü. Baktım, beyin yiyorlar. “Abi Allah aşkına bu nedir ya?” dedim. Onu geçtim göz, dil, çürük ne yahu?Hakikaten çürük ne?Bilmiyorum ki. “Aa daha önce yemedin mi, çok güzel” falan dediler. Abi adı üstünde çürük, nesini yiyeyim dedim.Çoğu insan sizi Adanalı biliyor ama aslen Rizelisiniz. Var mı mutfağınızdan bir vazgeçilmeziniz?Mıhlamanın hastasıyım. Hatta bir oturuşta bir tava yiyebilirim ama sonra kalpten giderim diye tutuyorum kendimi.Adana, İzmir ve Ankara’da yaşamışlığınız var. Yemek deyince nasıl anılar canlanıyor gözünüzde?Ceyhan’dan tabii ki kebap. Dedim ya pastanenin yanı kebapçıydı. İnsanlar Adana’dan kalkar, oraya kebap yemeye gelirdi. Sahibi Mustafa abi ne kebap yedirmiştir bana. Para da almazdı benden. O da bize gelir, tatlı yerdi. 9 yaşına kadar Ankara’da Ulus’ta ananemle kaldım. Onunla Sıhhiye’de Uludağ Et Lokantası’nda yediğimiz İskender’i unutamam. Ananem emekli maaşını alır, beni oraya götürürdü. Ulus’tan, Ankara Kalesi’nin altından, Sıhhiye’ye kadar yürürdük. Nereden baksanız 3, 5 kilometre... Paranın artan küsuratını da bana verirdi. İzmir’de de üniversitedeyken paso boyoz yedim.Onca oyuncuyla çalıştınız. Kim ne sever, en oburu kimdir setlerin?En oburu benim. Benim gibi çok yiyen isimler var ama kilo almıyorlar. Engin Altan Düzyatan, İbrahim Kendirci sağlam yerler. Onlar zayıf, ben tombul. Ayrıca sette Gamze’yle (Karaduman) devamlı özellikle de kışın yeme modumuz var. Kanka n’apalım? Hadi gel bir bakkala gidelim. Gidiyoruz kuruyemişler, bisküviler ne bulursak… 15 dakika geçmiyor. Yediklerimiz kesmiyor, köşedeki dönerciye gidiyoruz. Ardından set arası diyorlar, bir yemeğe bakalım mı kanka diyorum. Yok artık, o kadar da değil falan diyor. Gel göz ucuyla bakalım diyorum, hemen takılıyor peşime.Dizide insanı gece yatağından kaldırıp yemek yaptıracak türden sofralar kuruluyor. Bu süre içinde kilo aldınız mı?Ben 7-8 kilo aldım. Aslında Caner hariç, genelimiz kilo aldı. Ayça, Binnur vs.Gezmeyi ve yemeği çok seven biri olarak dünya mutfağıyla aranız nasıl?2010-2014 Avrupa’yı gezdik eşimle. Avrupa mutfağını gerçekten hiç sevmedim, sevmiyorum. Seyahatlerim sırasında hep aç kaldık. Kahvaltı diye bir kültürleri yok. Bir kruvasan çılgınlığıdır gidiyor. Türk mutfağının canını yiyeyim. En son Hollanda’ya gittik, bir yerde İstanbul lokantası tabelası gördük, daldık içeri. Menemen, mercimek çorbası, köfte vs. ne varsa yedik.Hiç mi denemezsiniz peki?Denedik de ne oldu? İspanya’da midemi bozdum ha bire balık, ahtapot, şu bu. İtalya’ya gittik. Neymiş pizza. Pizza da pizza. Pizzanın âlâsını burada da yiyoruz. Bir tek bu sene Belçika’da yediğim midyeyi beğendim.Yemeklerle aranız iyi, bir tarif verirsiniz artık.Yeme işinde varım, yapmada, tarifte yokum. Bir tek atom yapmayı biliyorum. Atom bir Ege mezesi. Patlıcan közlenip süzme yoğurt ile buluşturuluyor, ardından üzerine tereyağında kızartılmış kırmızı kurutulmuş biberler dökülüyor. Muhteşem bir salata. Ege demişken geçenlerde Bodrum’da kayakuru diye bir ot yemeği yedim. Ot der burun kıvırırsın ama ben böyle lezzetli bir şey yemedim. Ve nasıl popüler olmamış ilginç, ıspanak falan olmuşken çok şaşırdım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Çiçekler huzurunuzu bozmasın

Çiçekler güzel elbette ama bazıları var ki güzelliği nisbetinde zararlı. Eve getirdiğiniz bitkileri seçerken gözetmeniz gereken bazı kriterler var ki, sonra canınız sıkılmasın.Geçen misafirliğe gittiğim evin her daim ortalarda salınan kedisi Badem, bu sefer yerinden hiç kalkmıyor, kendisine yapılan iltifatlara kayıtsız. Ta burnunun ucuna kadar getirilen mamayı fark etmiyor bile. Biz Badem’e ne olduğunu keşfe çalışırken, yine bir gün önce eve alınan zambaklara hayran hayran bakmaktan geri durmuyoruz.Mesele bir gün sonra anlaşılıyor, Badem zambak yemiş ve bu kokusuyla da biçimiyle de bir zarafet abidesi olan çiçeğin hışmına uğramış. Biraz araştırınca görüyorum ki, zambak ev hayvanlarında ölümcül etkiye yol açacak kadar zehirli, üstelik insanlarda da fazla koklama durumunda alerji, baş dönmesi ve mide bulantısı yapıyor.Hayatta bazı denklemler var: Çiçek, çocuk, kedi.Üç bilinmeyenli denklem mesela. Bir evde çiçek, çocuk veya kedi bulundurmak aslında bir yerde hem pastam dursun hem karnım doysun demek. Ama buna talipseniz, yapılması gereken şeyler var…Birincisi, çiçeklere erişilmesini engellemek.Kediler için kapı bir çözüm ama çocukları bunun durdurması beklenemez. Özellikle yolda gördüğü her şeyi ağzına atmaya merak saldıkları yaştan itibaren, evde çiçekleri zehirli bir bitki bulundurmak kumar oynamakla eşdeğer. Yalnızca kusma ve ateşle de atlatabilirsiniz; bambaşka bir krizle de… O yüzden hayatı daha basitleştirmek, “ille çiçek beslemek istiyorum” diyorsanız bazı çiçekleri evden uzaklaştırmak zorundasınız.Özellikle yapraklı bitkiler arasında yer alan, geniş yer kapladıklarından köşe doldurmak için sıklıkla kullanılan difenbahya, devetabanı, antoryum yaprakları zehirli çiçekler arasında. Yalnızca çocuklar için değil, ev hayvanları için de riskli. Yaprak kemirmeye meraklı bir kediniz varsa, ondan uzak tutmanız şart.Sürekli çiçek açtığı için çok sevilen çuha da riskli bitkiler arasında. Çiçek ve saplarında bulunan ve primin adı verilen madde alerjik. Temas ettiği yerlerde kaşıntı yaptığı gibi, tüylerde bulunan zehir de alerjik etki yaratıyor.Kışın balkonların vazgeçilmez çiçeği siklamenin de yumruları zehirli. Bir meraka yenik düşülüp yenildiği takdirde felce kadar uzanan rahatsızlıklarla karşılaşma ihtimali var.Atatürk çiçeğinin özü zehirli. Hem deride tahribat oluşturuyor hem de mide ve bağırsak iltihaplarına yol açabiliyor.Genelde bahçede yetiştirilen ortanca, zakkum, açelya, müge de riskli bitkiler arasında. Hele zakkum koklamak bile tehlikeli. Kokusuyla bile mide bulantısı ve zehirlenme şikayetine sebep olabilir.Peki o zaman ne yapacağız? Bu sorunun yanıtı biraz karmaşık. Doğadan neredeyse bütün bütün koptuğumuz şu zamanlarda evlere alınan çiçeklerin alerjik etkiler yaratması her durumda muhtemel. Zehirli olduğu bilinen bu çiçekler dışında, çiçekleri çok polenli olmayan, yaprakları koptuğunda beyaz süt akmayan (sütleğen cinsi çiçekler böyledir), baskın kokusu olmayan çiçekler tercih edilebilir. Alerjik bir insan olarak ben daha çok arapsaçı, gardenya, dua çiçeği, bonzai, sukulent cinsi çiçekleri tercih ediyorum.Bir de kendi zehirli olmasa da zarar verebilecek kaktüsler var. Kaktüslerin dikenleri her zaman tehlikeli. ‘Evde yetiştirdiğimiz kaktüslerin dikeninden ne olur?’ demeyin. Derviş kavuğu olarak bilinen cins elinize battığında başlı başına bir mesele. Ya da opuntia microdays adıyla bilinen ve ince duruşuyla kaktüs severlerin favorisi olan cinse dokunduğunuzda gözle görülen/ görülmeyen sayısızca diken elinize saplanıyor. İnce dikenlerin batması deride iltihaplanmaya yol açabiliyor, üstelik her zaman battığını anlamak da mümkün değil. Onun için kaktüs batmasından şüpheleniyorsanız, batığın oluştuğu yeri zeytinyağıyla ovalayarak dikenin çıkmasını sağlayabilirsiniz. Sonrasında antiseptikle temizlemek şartıyla.Evet, bütün bu yazıyı okuyunca, “Gülü seven dikenine katlanır” anlamlı bir söz oldu değil mi?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

AKILLI TOZLAR

Michio Kaku’nun yazdığı “Geleceğin Fiziği” adlı kitapta beni etkileyen bölümlerden biri de akıllı toz kavramıydı.Japon bilim adamına göre gelecekte yıldızlara pahalı uzay gemileri göndermek yerine her biri iki kuruşa mal olan ve çok az roket yakıtı gerektiren milyarlarca minik yıldız gemisi yollanabilecek.Minik bir alıcıya sahip çok sayıdaki nano parçacığın keşif amacıyla havaya gönderilmesi fikri Pentagon’un akıllı toz projesine dayanıyor. Çıkış noktaları ise kuşlar ve arıların kümeler halinde uçarken tehlike mesajlarını sürünün tamamına iletebilme becerisi. Tek başlarına çok zeki olmayan parçalar toplu halde devasa bilgi aktarabilir diye düşünülüyor. Bunlar adeta küçük predatorlar gibi çalışacak. Pentagon’un savaş alanında düşmanı izleyebilmek amacıyla finanse ettiği proje aynı zamanda kasırgalar, volkanik patlamalar, depremler, orman yangınları, seller gibi doğal afetlerde aynı anda binlerce coğrafi noktayı izleme şansı yaratıyor. “Smart dust” varsayımı gerçekleştiğinde sıcaklık, nem, rüzgarın hızı gibi veriler gerçek zamanlı olarak üç boyut halinde alınabilecek. Maden ocakları için ne büyük bir ümit...***IŞINLA BENİ SCOTTYUzay Yolu, hem televizyonla hem bilim-kurguyla geç tanışan bizim kuşağın unutulmaz dizilerinden biriydi. O dönemde başlayan ışınlanma hayalleri yaşamımız boyunca hiç eskimedi. Tarihe baktığımızda düşünülebilen her şeyin günü geldiğinde gerçekleştiğini görüyoruz. Büyük bilimsel fikirleri ilk üretenler de her zaman bilim insanları değil. Sinemacılar, edebiyatçılar, felsefeciler, din adamları hatta bazen hiç eğitim almamış sıradan insanlar bile çığır açan gelişmelerin habercisi olabiliyorlar. Geçenlerde okuduğum bir haberde ışınlama işlemini gelecekte mümkün kılabilecek bir deneyden söz ediliyordu. Hollanda Delft Teknoloji Üniversitesi araştırmacıları, elmas kristal içinde kilitli nitrojen atomu ve iki elektronu üç metre öteye ışınlamıştı. Deneyde her biri ‘qubit’ yani dijital ‘bit’in kuantum dengine karşılık gelen 4 mümkün hal iletilmişti. Deneyin daha ileri bir türü üniversite kampüsünde birbirlerinden bin 300 metre uzaklıktaki iki bina arasında gerçekleştirilecekti. İnsan vücudundaki hücrelerin sayısı 10 üzeri 14’ten fazla. Kimbilir atom sayısı ne kadar? Tamamının hasarsız olarak bir yerden bir yere nakledilebilmesi bugünün bilgi birikimiyle imkansız. Bu gerçek, çok küçük zaman dilimlerinde seyahat edebilme hayalimizi öldürmüyor yine de. Bunun kişiye özel başka teknolojileri olduğunu biliyoruz çünkü. Henüz görüntü naklinin gerçekleşmediği dönemleri hatırlayıp, zamanı geldiğinde maddenin kendisinin de transfer edilebileceğine inandığımızdan değil ama kadim kültürümüzdeki tayyi-mekan kavramından destek alıyor ve buna ulaşabilecek kadar saflaşmayı diliyoruz.***BİLGİSAYARLAR ORTADAN KALKIYORGeleceğin dünyasında masa ve dizüstü bilgisayarlar olmayacak. Bilgisayar tıpkı elektrik, su, gaz gibi bir kamu hizmeti olacak. Kim ne kadar tüketirse o kadarını ödeyecek. Peki ekranlar ve klavyeler nereye gidecek? Bu sorunun kısa ve net cevabı şu: Her yerde olacaklar fakat gizlenecekler. Bunu zaten bazı Hollywood filmlerinde görüyoruz. İhtiyaç duyulduğu an elimizin bir hareketiyle ortaya çıkacak. Havada veya duvarda kullanabileceğiz, işimiz bitince gizlendiği deliğe gönderebileceğiz. Böylece işyerleri ve evlerimizde geniş alanlar bize kalacak ve kablo kirliliği ortadan kalkacak. Bizi heyecanlandıran, hayatımızı değiştiren her yenilik eskimeye mahkum. Yüzyıllar sonrasının insanları için bu manzaralar ne kadar ilkel kalacak kim bilir...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Son ağaç kesilmeden

Can Pürüzsüz; mega projelere, inşaatlara ya da şaibeli bir yangına kurban gitmeden önce yeşil alanların fotoğraflarını topluyor. Görselleri @istanbulyesili adlı twitter hesabında paylaşan Pürüzsüz, şu sıralar büyük kayıp olması beklenen Kuzey Ormanları’nın fotoğraflarını arşivliyor.Denemesi bedava. İstanbul’un 1960’lardan önceki halini görmüş, o günlerde çocukluğunu ya da gençliğini geçirmiş bir kişiyle herhangi bir şeyden sohbet açın. Konunun dönüp dolaşıp şu cümleye bağlandığına şahit olmanız çok muhtemel: “Buralar eskiden hep dutluktu evladım...”Haksız da sayılmazlar. Kalkınmamızın bedelini ‘hızla betonlaşarak’ ödediğimiz şu vakitlerde her zamankinden çok daha fazla inandırıcı bir ifade bu. Henüz altı ay önce geçtiğimiz semtte ‘bilmem ne tower’ yükseldiğini görmeyi kanıksar hale gelmemiz de çok şey anlatıyor zaten. Kısacası, bundan 10-20 yıl sonra kendinizi otobüste hiç tanımadığınız bir gence aynı cümleyi kurarken bulabilirsiniz. Üstelik elinizde belgeleriniz de olabilir. Çünkü şu sıralar İstanbul’un son kalan yeşil alanlarının arşivini tutan biri var. Sosyal medyada ‘İstanbul Yeşili’ adıyla hesap açan Can Pürüzsüz, ‘yeşil alanı belgele’ hashtag’i ile paylaşımlarda bulunuyor. Aynı şekilde insanlardan gördükleri yeşil alanları fotoğraflayıp paylaşmalarını da istiyor.Mayıs ayının son haftasından beri İstanbul’un yeşil alanlarını kayıt altına alan Pürüzsüz’ün çalışmasının çıkış noktasını, Kuzey Ormanları’nda geçtiğimiz yazdan itibaren üçüncü köprü çalışmaları için başlayan ağaç kesimleri oluşturuyor. Hem bireysel hem de çeşitli etkinlik ve eylemler vesilesiyle bu bölgede yaşanan kesimlere defalarca şahit olduğunu söyleyen Pürüzsüz, çalışmasının ortaya çıkış sürecini şu şöyle anlatıyor: “Sarıyer’e 2011’de taşındım. İlk geldiğimde köprü çalışmaları yoktu ve bahsettiğim yerler yemyeşildi. İki yıl sonra İstanbul’un kalbine saplanmış hançer gibi duran köprü ayağına ve bu yüzden yapılan kesimlere şahit olmak canımı çok acıttı. Diğer semtlerde oturan arkadaşlarımı buna inandırmakta zorlanıyordum. Siyasi yaklaşanlar da oluyor. Kendi arkadaşlarıma bile bunu anlatamayınca umutsuzluğa düştüm ve en azından hem kendi çevreme hem de kendi çevrem dışındaki insanlara bunu anlatmanın en uygun yolunun sosyal medya olduğunu düşündüm.”Arşiv fikrinin çıkış noktasını her ne kadar Kuzey Ormanları oluştursa da her türlü yeşil alanın fotoğrafını kayıt altına almak mümkün. Sebebini şöyle açıklıyor: “Şu cadde üzerindeki ağaçların bile bir gün kesilmeyeceğinin garantisini veremiyoruz. O yüzden öncesinde ‘bakın burada bu ağaçlar var, fotoğraflıyoruz, bunlara dokunmayın’ mesajı vermek istiyoruz.” Pürüzsüz, “İnşallah biz yanılmış oluruz.” deyip ekliyor: “Elimizde maalesef birinci ve ikinci köprü deneyimi var. Eskiden Ümraniye ve Levent tarafları yemyeşilken buraların şimdi gecekondu ya da gökdelenlerle kaplı olduğunu biliyoruz. Benzeri bir durumun İstanbul’un kuzeyi için de yaşanması kaçınılmaz.”Mega projeler dışında İstanbul’un birçok yeşil alanının benzer bir kaderi paylaştığını söyleyen Pürüzsüz, “Kent içindeki parklar, bahçeler gittikçe artan inşaatların ortasında kalıyor ve imara açılıyor. Son bir- iki yıllık zaman diliminde bunlar çok arttı. Bu durum da beni kişisel olarak rahatsız etti. Mesela Kadıköy’de Marmaray ve hızlı tren projeleri kapsamında Söğütlüçeşme tren istasyonunda yapılan çalışmalarda istasyonun altındaki küçük parkın demir bariyerlerle kapatıldığını gördüm. Burada da kesim yapıldığına dair iddialar dolaşıyor kamuoyunda. Bu bilgi doğru mu, asılsız mı bilmiyoruz ama ben yine de fotoğraflayıp kayıt altına almak istedim. Kesilmezse ne âlâ. Kesilirse elimizde eskiye dair bir kayıt olur.” diyor.Pürüzsüz, henüz 21 yaşında ve tarih bölümü öğrencisi. ‘Hangi okul?’ diye sormamız üzerine ‘Koç Üniversitesi’ diye cevap verip aceleyle ekliyor: “Koç Üniversitesi yapılırken de bir sürü ağaç kesildi. O zaman neredeydiniz, gibi soruların geleceğini tahmin ediyorum. Bu tip soruları şöyle cevaplıyorum. O zamanlar bebektim ve ben bebekken yapılan bir projenin sorumlusu olamam. Kaldı ki ben zaten buranın sadece öğrencisiyim. Bir yanlışı başka bir yanlışla düzeltemezsiniz.”‘Ağaçların kesilmesi ortak payda ve siyaset üstü’Pürüzsüz’ün, ‘çevre duyarlılığı gösterirken belli kesimleri dışlayıcı tutumlara kayma’ tehlikesine ilişkin yaptığı tespitler de örnek olacak nitelikte: “Bunlar çok gündemde olan konular ve politik arka planı da var. Bu konuları biraz da siyasi arka plandan kurtarmak istiyorum çünkü işin içine siyaset ve ideolojiler girince ister istemez içinde doğa sevgisi olan insanları dışlayabiliyorsunuz. O yüzden Twitter hesabımda politik argümanları mümkün olduğunca vermemeye çalışıyorum. Yaparsam da takipçilerim beni uyarsın. Bu ağaçların kesilmesi toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren ortak payda ve siyaset üstü. Ağaç kesimleriyle ilgili siyasi bir şey vurguladığımızda, karşı taraftaki insanları otomatikman karşı cepheye alabiliyorsunuz. Empati ve iletişim kurabileceğimiz kanalları kapatmış oluyoruz. Bu yüzden yaftalamalardan arındırılmış şekilde olan biteni anlatmak gerekiyor belki de. Hükümet partisine gönül vermiş birçok kişinin de doğa kaygısı güttüğünü düşünüyorum ve onlara da erişmek istiyorum.”@istanbulyesili adlı Twitter hesabı henüz çok yeni ve İstanbul’un her yerinden ‘kesilmesi gündemde olan olmayan yeşil alanlar’ın fotoğraflarını ve video görüntülerini bekliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

5 asırlık bir mahalle öldü diyeler

İsmini Fatih Sultan Mehmet’in kasapbaşından alan Kasap İlyas Mahallesi, yasal varlığını kaybeden mahallelerden. Prof. Dr. Cem Behar, ‘Bir Mahalle’nin Doğumu ve Ölümü’ kitabında 500 yaşındaki mahalleyi anlatıyor. 16. yy’ın başlarından itibaren Suriçi İstanbul’unun meskûn alanlarının dokusu birbirine bitişik mahallelerden oluşuyordu. Bu mahallelerden bazıları hem adlarını hem coğrafi konumlarını yüzyıllar boyunca korudu. Fakat 2008 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin aldığı kararla yüzlerce yıllık tarihe sahip birçok mahalle yasal varlığını kaybetti. Bunlardan biri de rivayet edildiğine göre ismini Fatih Sultan Mehmet’in kasapbaşından alan Kasap İlyas Mahallesi. Prof. Dr. Cem Behar Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Bir Mahalle’nin Doğumu ve Ölümü (1494-2008) – Osmanlı İstanbul’unda Kasap İlyas Mahallesi” kitabında bu 5 asırlık mahalleyi anlatıyor. Mahallenin ‘kurucusu’ olduğu rivayet edilen camiinin ilk banisi Kasap İlyas’ın vakfiyesinin tanzim edildiği 1494’ü tamamen temsili olarak kabul eden Behar, ölüm tarihi için ‘2008 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kararıyla hayata geçen gerçek bir ölüm tarihidir.’ diyor.‘Mahallenin cismi kayboldu ismi de kalmayacak’2008’de eski İstanbul’un Eminönü ilçesi Fatih ilçesi sınırları içine dâhil edildi. Sınırları genişleyen Fatih ilçesine ikinci müdahale İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden geldi. Osmanlı İstanbul’unun 102 mahallesi bazılarının birleştirilmesiyle 57’ye düşürüldü. Yeni düzenlemeyle ‘Eski Kasap İlyas’, ‘Eski Cerrahpaşa’, ‘Eski Davud Paşa’ ve ‘Eski Keyçi Hatun’ mahalleleri Yeni Cerrahpaşa sınırlarına dâhil edildi.Prof. Dr. Cem Behar, Suriçi İstanbul’da mahalle adları ve sınırlarının ilk kez değişmediğini fakat bu seferkinin öncekilerden çok daha radikal bir şekilde gerçekleştiğini söylüyor.Mahalle kavramının ve bu kavramın kapsadığı sosyal gerçekliğin tedricen yok olduğunu dile getiren Behar, “Alınan kararla yalnızca sosyal yaşamda değil, geleneksel mahalle anlayışından bir nebze daha uzaklaşıldı.” yorumunu yapıyor. Bir sonraki adımın mahallelerin ve muhtarlıkların kaldırılması olacağını belirten Behar, “Bu gidişle mahallenin cismini değil, ismini de yok edecek son adım gecikmeyecek.” diyor.Cem Behar’ın İstanbul’daki yüzlerce mahallenin arasından Kasap İlyas’ı seçmesinin iki sebebi var. İlk nedeninin şehrin bütününe dair çok fazla ipucu vermesi olduğunu söylüyor. Diğeri ise eline tesadüfen geçen belgeler olmuş. 15. yy’da kurulmaya başlayan mahalle için istisnai biçimde tutulan kayıtların bir kısmı bugüne sağ salim ulaşmış. Behar da geç dönem Osmanlı nüfus sayımları, imam ve muhtarların tuttuğu kayıtlar, şeriyye sicilleri ve nikâh akitlerinden yararlanarak mahallenin 514 yıllık tarihini anlatan bir portre ortaya koymuş. Mahallenin eski ve yaşlı sakinleriyle de uzun mülakatlar yapan Behar, “Kitapta kronoloji açısından bazı boşluklar var, bu kaçınılmaz. Mesela 1782’de çıkan Harik-i Ekber olarak anılan büyük yangında üç asırlık şeriye sicilleri kül olmuş. Fakat mahallenin bütünü hakkında tutarlı bir tarihi portre ve gelişim ortaya çıkarabildiğimi düşünüyorum.” diyor. Hemen ardından Kasap İlyas Mahallesi’nden hareketle Osmanlı gündelik hayatının temel yapı taşı olan mahallelerin genel özelliklerinden bahsediyor.Eski İstanbul mahalleleri fiziksel sınırlar dâhilinde şekillenmiyor. Bazen bir mescit bazen bir cami (kilise yahut havra da olabilir) ya da vakıf etrafında organik bir biçimde gelişiyor. Bir iki çeşme, mahalle sakinlerinin günlük temel ihtiyaçlarına cevap veren birkaç dükkân, kamuya yönelik hamam, ilkokul ya da bir tekke yine mahalleyi şekillendiren yapılar arasında. Mahallenin bir idari birim olmadığını vurgulayan Behar, “Mahalleler organik bir bütünlük teşkil ederdi. Bunun temelini ise mahallelinin ilişki ağlarının bütünü oluştururdu. Birine baktığınızda onun hangi mahalleden olduğunu anlardınız. Dolayısıyla sübjektif bir şeydi.” diyor. Mahalle isimlerinin de bugünkü gibi tepeden inme belirlenmediğine değiniyor: “Bazen mahalleye cami yaptıran kişinin ismini almış, bazen Bizans’tan kalma bir taşın adı verilmiş. Dışarıdan gelen herkes için aynı şeyi ifade etmese de mahallelinin aidiyet duygusu var.” Zaman zaman etnik ve dini kimlik üzerinden şekillense de mahallelerin içindeki çeşitlilikle İstanbul’un heterojen yapısını yansıttığını belirten Behar, “Eski İstanbul’un bütün mahalleleri servet açısından yakın mahallerdi. Elbette bazı semtler daha prestijliydi bazı semtler daha az prestijli. Mesela Topkapı Sarayı ve Ayasofya civarındaki semtler daha prestijliydi zira saraya yakın. Ya da Fatih civarındaki bazı semtler de prestijliydi çünkü orada ulemalar vardı ama zengin mahalle fakir mahalle yoktu.” diyor.‘Muhafazakârlık dünyanın en zor işi’20. yüzyıldan itibaren tedricen kaybolan mahalle kültürünün geri gelmez şekilde yok olduğunu anlatan Cem Behar, eski İstanbul’dan megalopole geçiş sürecinin Londra ve Paris gibi şehirlere göre çok daha kısa sürdüğünü, bu nedenle koruyucu önlemler için vakit olmadığını belirtiyor. İkinci sorununsa yanlış muhafazakârlık algısı olduğuna dikkat çekiyor: “Bazı şeyler muhafazakârlık zannediliyor ama muhafazakârlık dinle alakalı değil, bunun kültürel zihinsel bir haritayla ilgisi var. Muhafazakârlık dünyanın en zor işi çünkü muhafaza etmek için neyin muhafaza edileceğini bilmek gerekir.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

KÜLTÜR-SANAT REHBERİ

Abacı ve Pekkan’dan ‘açıkhava’ düetiKonser: Avea ile ‘Yıldızlar Açıkhava’da konserleri devam ediyor. Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı aynı sahnede hayranları için şarkı söyleyecek. Konser, 17 Temmuz Perşembe günü saat 21.30’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde. Konsere, yepyeni düet şarkılarıyla Taşkın Sabah yönetiminde 30 dev müzisyen eşlik edecek. Biletix’te satılan biletlerin fiyatları 82,50-264 TL arasında değişiyor.***Bu filmler herkesi sarsacak!Yarışma: Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK)’nun düzenlediği Kısa Film Yarışması uluslararası arenaya taşındı. Bu yıl beşincisi düzenlenen yarışmada, üniversiteliler ‘Depremde evin hasar görürse nereye gidersin?’ sorusunun cevabını filmde alıyor. Türkiye’nin yanı sıra Balkan ülkeleri ve İtalya dâhil 21 ülkeden üniversite öğrencileri yarışmaya başvurabilecek. Jüride oyuncu Mete Horozoğlu ve Ahmet Mümtaz Taylan, yönetmen Ozan Açıktan, sinema yazarları Mehmet Açar , Şenay Aydemir, Prof. Dr. Ali Atıf Bir, Doç. Dr. Ayla Kanbur ve DASK Genel Sekreteri Serpil Öztürk yer alıyor. Yarışmaya başvurmak isteyenler, 1 Ağustos Cumartesi gününe kadar www.daskfilm.com adresini ziyaret edebilir.***Aytmatov’un anısına şiir yarışmasıYarışma: Kırgız yazar ve şair Cengiz Aytmatov anısına yarışma düzenleniyor. ‘4. Uluslararası Cengiz Aytmatov Şiir Yarışması’na başvurular 15 Temmuz’da başlıyor. Jürisinde Doç. Dr. Fadıl Hoca, Valentina Bojinovska, Sunay Hatipoğlu, Makpal Cumabay, Enver İzmailov, Ferida Durakovic’in yer aldığı yarışmada birinciye 5 bin TL ödül verilecek. Son başvuru tarihi 15 Eylül Pazartesi. Yarışmada dereceye girenler ise 18 Ekim’de açıklanacak. Ayrıntılı bilgi ve başvuru şartları, www.istanbulsiirakademisi.com’da.***Antakya’nın geçmişi sergileniyor Sergi: Antakya tarihine ışık tutan ilk arkeolojik kazı çalışmalarına ait fotoğraflar sanatseverlerle buluşuyor. ‘Asi’deki Antakya: Mozaikler Şehrinde İlk Araştırmalar’ sergisi, İstanbul’dan sonra Ankaralı tarih ve sanat meraklılarıyla bir araya geliyor. Sergi, Cinnah Caddesi’ndeki Türk-Amerikan Derneği Emin Hekimgil Sanat Galerisi’nde. 21 Eylül Pazar gününe kadar açık kalacak olan sergi ücretsiz gezilebilecek.***Türkiye’nin ilk ‘köy festivali’ Festival: ‘Urla Belediyesi 1. Ulusal Köy Tiyatroları Şenliği’ 14 Temmuz Pazartesi günü başlıyor. 17 Temmuz Perşembe gününe kadar sürecek olan etkinlikte, köy tiyatroları oyunlarını tiyatro severler için sahneleyecek. Türkiye’de ilk defa ulusal düzeyde köy tiyatroları bir şenlik kapsamında bir araya gelecek. Balıklıova Köy Tiyatrosu ‘Vatan Kurtaran Şaban’, Mersin Aslanköy Tiyatrosu ‘Önce Vatan’, Antalya Kaş Yeşilköy Köy Tiyatrosu ‘Komşu Köyün Delisi’ oyunları şenliğe katılacak oyunlardan birkaçı. Köylü vatandaşlar tarafından oluşturulan tiyatro grupları arasında Türkiye’nin ilk köy tiyatrosu olan ve 80. yılını kutlayan Bademler Köyü Tiyatrosu da bulunuyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Büyük bedenler gençleşiyor

XS bedenleriyle ün salan moda markaları, kilolu yeni nesil için hazırladıkları genç görünümlü tasarımları ayrı alt markalarla sunmaya başladı.Hazır besinler tüketen çağımız insanı zayıflamak için çırpınsa da ortada bir gerçek var: Büyük beden giyinen genç nesil. Moda endüstrisinin devleri bu tabloyu öyle hızlı ve iyi okuyor ki, XS bedenleriyle ün salan hızlı moda markaları yeni nesil için genç görünümlü tasarımlar hazırlamaya başladı. Hatta bu tasarımları ayrı bir alt markayla sunuyorlar. Mağazalarında koleksiyonlarının aynısının bir kısmını büyük beden çalışanlar da var. Dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla insanlar bu durumdan oldukça memnun. Dahası Türkiye’de pek yok ama dünyada özellikle büyük beden tasarımlar paylaşan moda bloglarının sayısı da hızla artıyor. İnsanlar fazla kilolara sahip olduğu için özensiz görünmek istemiyor. Moda endüstrisi de bu durumu fırsata çeviriyor.Tesettür giyim sektörü de bu göstergeleri okumayı başarıyor. Tekbir giyim birkaç sezondur büyük beden için özel tasarımlar hazırlıyor. Tasarımların imaj görsellerinde de genç bir görünüm çiziliyor. Yaz koleksiyonları cıvıl cıvıl... Koleksiyona gösterilen ilgiye takiben tasarımcılar da her sezon büyük beden koleksiyonlarını zenginleştiriyor. Butik işlerde de Merve Dağlı; dinamik ve genç hanımlara büyük bedende renkli ve karmaşadan uzak görünümlerle tasarımlar sunuyor. Haliç’e nazır koleksiyonGenç girişimci Şüheda Aydın bir süredir koleksiyon mantığıyla sezona hazırlık yapıyor. Yaz koleksiyonu, tasarımcının kendi yaşamının geçtiği Haliç’ten ilham alarak hazırlanmış. Mesela pançoların kol kısmında Haliç lalesi ön plana çıkıyor. Koleksiyonun tanıtım çekimleri de Haliç’te yapılmış ve Haliç desenli çiniler kullanılarak farklı bir atmosfer oluşturulmuş. Koleksiyonda renkler Pierre Loti’ye ithafen yeşil, Haliç sularına ithafen turkuaz mavisi lacivert... Velhasıl, tarihe gönderme yapan genç ve enerjik bir koleksiyon ilgililerini bekliyor.Ortadoğulu kadınlara göz kırpılıyorBirkaç gün evvel web sitesinden lansmanı yapılan ve Instagram’d a en çok paylaşılan görseller olarak gündemi belirleyen moda olaylarından biri, New York’un şehirli kadınlarına hitap eden DKNY’ın Ramazan için hazırladığı kapsül koleksiyondu. Marka durup dururken neden Ramazan koleksiyonu çıkardı, bununla kalmayıp tanıtımını yaparken Yalda Golsharifi ve Tamara Al Gabbani gibi Ortadoğu’nun tanınmış simalarını kullandı? Çünkü moda giderek daha globalleşiyor, yeni pazar ve yeni moda severlere ulaşmaya çalışıyor. Ortadoğu, DKNY’ın yatırım yaptığı önemli pazarlarından biri. Hedef kitlesinin dilinden seslenerek Ortadoğulu kadına ‘sana, inançlarına saygı duyuyorum, sen benim için değerlisin’ diyor kendince. Dışarıdan basit gibi görünen bu durumun Instagram karşılığı ise 12’den vurmak oluyor. Zira Ortadoğu’nun önemli moda yazarları, bloggerları ve daha birçokları hayranlıkla koleksiyonu paylaştı. İlginçtir ki yabancı yatırımcıların attığı bu adımları bizim gibi ülkelerde pek bulamıyoruz. Muhafazakâr giyime hitap etmeyen bir firma bu tarz bir projeye girişir mi? İşte muhatabının dilinden konuşmak denen kavramı çözmek, dünya markası olmak demek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

10 yıl içinde hastanede böbrek üreteceğiz

Bilgisayarda yapılan bir tasarımı, kısa sürede gerçek nesneye dönüştüren 3 boyutlu yazıcı teknolojisi giderek yaygınlaşıyor. Hakan Güzelgöz’e göre bu teknoloji eğitimden sağlığa kadar birçok sektörü değiştirecek.3BFab’ın hikâyesi şirket kurucularından Hakan Güzelgöz’ün MakerBot markalı 3 boyutlu yazıcıyı kullanmasıyla başlamış. Tersane sahibi bir arkadaşının yazıcıyla ürettiği tekne maketleri o kadar çok ilgi görmüş ki, sonunda iki arkadaş bu işe girmeye karar vermiş. MakerBot’un Türkiye distribütörlüğünü alan Hakan Güzelgöz ile 3 boyutlu yazıcıların geleceğini konuştuk.3 boyutlu yazıcı teknolojisi nerelerde kullanılıyor?Çoğunlukla sanayi ve üretim sektöründe. En büyük avantajı kolayca yeni ürün prototipi oluşturabilmek. Örneğin tencere üreticisi bir müşterimiz, yapacakları yeni modelin kulplarını önce 3 boyutlu yazıcıda üretiyor. Bir başka müşterimiz ise buzdolabı parçalarını 3 boyutlu yazıcıda basıyor. Böylece hem kalıp maliyetinden kurtulmuş oluyor hem de daha hızlı ürün geliştiriyorlar. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre önümüzdeki 10 yıl içinde her gün en az bir tane 3 boyutlu yazıcıdan çıkmış bir ürünü günlük hayatımızda ya bizzat kullanacağız ya da kullanıldığını göreceğiz.Başka ne gibi kullanımı var?Tamamen müşteriye özel ürün geliştirenler var. Kamyonların hızlarını kontrol eden bir cihaz üreten müşterimiz, bir kısım parçaları 3 boyutlu yazıcıda basıyor. Böylece her müşterisi için özel hizmet verme imkânı yakalıyor. Amerikalı Zboard adlı elektrikli kaykay üreticisi bir şirket, ilk prototip ürününü 3 boyutlu yazıcı kullanarak geliştirdi. Böylece fabrika ve kalıphane masrafından kurtulmuş oldu.Maliyeti nedir?MakerBot yazıcıların maliyeti 1900 dolardan başlayıp 8500 dolara kadar çıkıyor. Piyasada daha ucuz yazıcılar bulmak mümkün ama arada ciddi kalite farkı var.3 boyutlu yazıcılarla birlikte ortaya çıkan İngilizce ‘maker’ adı verilen hareket var, nedir bu?İngilizce çevirisi ‘yapıcılar’ olan bu tabirin henüz tam Türkçesini koyamadık. Hobi amaçlı olarak 3 boyutlu yazıcılarda kendi ürünlerini geliştiren kişileri tanımlıyor. Bu insanlar 8 pervaneli bir maket helikopter, uzaktan kumandalı araba, robot el gibi ürünleri kendileri tasarlayıp üretiyor.Peki 3 boyutlu yazıcı için tasarım yapmak zor mu?Hayır, hiç değil. Tinkercad gibi ücretsiz ve basit yazılımlar var. Bunları kullanan herkes tasarım yapabilir. Daha kompleks işlere imza atmak isteyenler ise AutoCAD veya 3D max gibi yazılımları kullanabilir.Eğitim sektörü 3 boyutlu yazıcılara ilgi gösteriyor mu?Evet hem de çok. Makina mühendisliği, güzel sanatlar, mimari gibi farklı bölümler büyük ilgi gösteriyor. Bazı kolejler öğrencilere tasarımı sevdirmek için 3 boyutlu yazıcıları sınıflarda kullanmaya başladı. Bu yıl Robert Koleji’nde bir yaz kampı düzenliyoruz. Burada çocuklar robot tasarlamayı da öğrenecek.Kullanılan malzemenin özellikleri nedir? Çocuklara zararlı mı? Kesinlikle zararlı değil. Poli laktik asit (PLA) filament adlı bir malzemeyi kullanıyoruz. Mantık olarak bunu yazıcılardaki kartuşa benzetebilirsiniz. Mısır nişastasından üretildiği ve petrol içermediği için kanserojen özelliği yok. Bir kilogramlık rulolar halinde satılan PLA’nın satış fiyatı 60-70 dolar civarında. Bununla 100’e yakın iPhone kılıfı üretebilirsiniz. Böylece bir telefon kılıfının maliyeti yaklaşık 1 TL oluyor, her birinin üretimi ise 2 saatte bitiyor.3 boyutlu yazıcılarla organ üretilebileceğini iddia edenler var, bu doğru mu?Çalışır bir organ üretmek henüz mümkün değil ama yakın bir gelecekte yapılabileceğini düşünüyorum. Bilim insanları organ geliştirmek için çok ciddi çalışmalar yapıyor. Belki de 10 yıl içinde hastanelerde böbrek veya karaciğer basmak mümkün olacak. Bugün itibarıyla, tıp için geliştirilmiş özel 3 boyutlu yazıcılardan bir parça çıkarıp onun içinde hücre büyütüp bir doku veya damar geliştirmek mümkün. Ayrıca kemik kırıklarında da bu teknoloji kullanılıyor.Şirket olarak amacınız sadece cihaz satmak mı peki?Hayır, bir topluluk ve ekosistem oluşturmak istiyoruz. Benim evimde de bir 3 boyutlu yazıcı var. Bu sayede artık ‘ben bunu alayım’ değil ‘ben bunu yapayım’ demeye başladım. Bu çok önemli bir fark. Her şeyi yapmak elbette mümkün değil ama bu teknoloji sizi farklı düşünmeye teşvik ediyor. Beş yaşındaki çocuklar iPad’lerinde bir tasarım yapıp 3 boyutlu yazıcıdan çıktı alabilir. Nihai hedefimiz tüketicileri üreticiye dönüştürmek.Herkesin üretim yapması güzel ama telif hakları sorunu ortaya çıkmaz mı?Bence buradaki sorun kendi tasarladığınız bir ürünün izinsiz kopyalanmasında değil. Asıl sorun tarama cihazı kullanılarak hazır bir ürünün kopyasını almakta. Lego bunun önünü almak için, müşterilerine kendi tasarımlarını geliştirme imkânı sunmaya başladı. Böylece müşterilerini korsan piyasadan uzak tutmaya çalışıyor. Nasıl ki müzik endüstrisi büyük bir değişim geçirdi, üretim endüstrisi de ciddi bir değişimden geçecek.Nasıl bir değişim?Yedek parça üreticileri servislere stok malzeme göndermek yerine, ihtiyacın olduğunda 3 boyutlu yazıcıdan çıktı al demeye başlayacak. Endüstriyel tasarımcılar bunu bir fırsat olarak görmeli. Siz bir tasarımınızı bir kişiye gösterebilirsiniz ama internet üzerinde çok fazla kişiye ulaşır. Bir tasarımdan bin dolar almak yerine, milyonlarca kullanıcıdan birer dolar almak daha akıllıca. Şirketler bundan korkmak yerine Lego gibi yeni iş modelleri geliştirmeli.3 boyutlu yazıcılarla silah üretildiğini biliyoruz. Bu karşımıza problem olarak çıkmaz mı?Yazıcıların zararlı olduğu tescilli olan tasarımları basmamak gibi bir güvenlik özelliği var. Bu sayede bunları engellemek mümkün. Diğer taraftan bir kişi silah edinmek isterse bunun çok daha kolay yolları var. Silah üretmek isterseniz bunu herhangi bir sanayide de yapabilirsiniz.14 yaşında 3 boyutlu yazıcıda tasarım yapıyorEgemen Ertem bir ortaokul öğrencisi. Onu yaşıtlarından ayıran en önemli özelliği 3 boyutlu yazıcıda tasarım yapması. 3BFab şirketine önce müşteri olarak giden Egemen, ilgisi ve yeteneğiyle şirkettekilerin dikkatini çekmiş. Haşlanmış yumurta yerken hem kaşığı yanına koyacağınız hem de yumurtanın kabuklarını atacağınız bir ürün tasarımı var. Ayrıca teknolojik parça modelleri geliştirmeye de çok meraklı.Blog: www.denizergurel.netE-posta: d.ergurel@zaman.com.trTwitter: @denizergurel

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Gergedan doğulmaz, olunur

Bir oyun hazırlanırken hangi süreçlerden geçer? Çalışmalar nasıl yapılır, nelere dikkat edilir? Kadrosunda yer aldığım Studio Oyuncuları’nın ‘Gergedanlaşma 2.014’ oyununda bu sürece tanıklık etme şansım oldu.Ocak ayının başları… Studio’da oturmuş, Macbeth’ten esinlenerek hazırladığımız tasarım üzerine konuşuyoruz. Eğitimler devam ettiği, Karanlık Korkusu ve Apartman oyunları seyirci karşısına çıktığı için tiyatroda rutin bir yoğunluk hâkim. Zihnimizde taze bir soru: Acaba yeni oyunda kimler yer alacak? 2 buçuk yıllık oyunculuk eğitimimiz yeni bitmiş, bir yerden başlamak gerek. Tiyatronun 25. yılı olduğu için 90’lı yılların ortasında sahnelenen Gergedanlaşma’nın görkemli bir koroyla yeniden oynanacağı konuşuluyor. Herkeste bir heyecan, merak… O gün, Karanlık Korkusu’nun dekorunu hazırlarken Şahika Tekand kulağıma fısıldıyor: “Sahneye iyice ısın, korodasın.”Bir iki hafta sonra operacı ve müzisyen iki arkadaşın yönettiği, Studio Oyuncuları’nın jüri üyeliği yaptığı kulak ve ritim sınavından sonra kadro belirleniyor. Tiyatronun girişine asılan liste uzun mu uzun: Koro 50 kişi, solo 8. Tiyatroda ders veren hocalar da var, benim gibi çiçeği burnunda oyuncular, öğrenciler de. Kafalarda bir tutam soru: 60 kişiyle disiplin, düzen nasıl sağlanacak?Şubat ayının başı. İlk toplantıya çağrılıyoruz. Herkes soru işaretlerini toplayıp geliyor. Şahika hoca, deyim yerindeyse manifesto niteliğinde bir açıklama yapıp zihinleri durulaştırıyor: “Herkes kişisel temizliğinden sorumlu. Tok karna çalışma olmaz, provaya bir saat kala yemekler yenmiş olacak. Gazlı içecek içilmeyecek. Prova dışında oyun konuşulmayacak. Yönetmen konuşurken çıt çıkmayacak.” Oyun metni dağıtılıyor, toplantı biter bitmez herkes heyecanla okuyor. Hikâye şöyle: Gergedanlaşma; çağdaş, absürd bir komedi. Makam sahibi olmak için çırpınan beyaz yakalıların trajedisi. Gergedanlar korosu ihtişamlı bir tiratla oyunu açıyor, insanın yaratılışından bugüne geliş hikâyesini anlatıyor. Sonra sırayla epizotlar sahneye giriyor, sek sek, köşe kapmaca vb. oyunları oynuyor. Oyun alanına konulan oyun aletleriyle performanslar sergilenirken metinler dillendiriliyor. Her oyunun bir müziği var ve o müzik, performans sırasında bozulmamak zorunda. Yönetici iki gergedan, komutlarla oyuncuları yönlendirirken, oyuncular gergedan jürisine kendini beğendirmeye, ödül boynuzu kazanmaya çalışıyor. Performansların yeterli olup olmadığına o an karar veriliyor.Ders: Koroya girişErtesi hafta, ilk prova. 50 kişi bir aradayız. Ceplerde yeni sorular: Herkes tek nefeste bir cümleye nasıl aynı anda girecek? Aynı müzik, vurguyla… Çalıştırmayı yaptıran yönetmen yardımcısı Nilgün Kurtar ile operacı arkadaşımız Burcu (sonradan müzisyen Nedim Zakuto kadroya eklendi) girizgâhı buradan yapıyor. Grup üyelerinin birbirini hissetmesi için egzersizler, konsantrasyon çalışmaları yaptırıyor. Sonraları koroyu ses rengine göre sınıflandırıyor, tenorlar, sopranoları aralara dağıtıyor. Koronun konuşma biçimi uzun uzadıya konuşuluyor: “Ağızda sıcak bir patates varmış gibi, ses maskede, bütün sessizlere basarak, her kelime büyük artiküle ederek söylenmeli. Bu sayede kişisel sesler karakteristiğini belli etmeden birleşir. Hareketler de olabildiğince büyük olmalı.” Metnin açılış cümlesi üzerinden söylenenleri uygulamaya çalışıyoruz ama nafile. Koronun ilginç bir hissi var. Büyük bir ekiple çalıştığın için kendini kalabalıktan biri görüyorsun, değersiz hissediyorsun. Ses çıkarmadığında arada kaynadığını düşünüyorsun ama öyle olmuyor. Herkesin senin gibi düşündüğünü hesaba katarsan ortaya kuru bir kalabalık çıkıyor. Oyunu dışarıdan izlediğinde kendini kandırdığını anlıyorsun. Kim ne yapıyor, yap(a)mıyor net bir şekilde görülüyor. Kendimizi önemsiz hissederek, hata yaparak, sessize geçip sobelenerek çalışmayı bitiriyoruz.İyi ki korobaşı varBir sonraki hafta. Gündem, diyafram kullanımı. Koskocaman güçte, şiddette replikleri seyirciye duyurmak için sığınacağımız tek limanı göz ardı ediyormuşuz meğerse. Provada sesler yetersiz gelince ek bir çalışma günü konuyor. Oyunu bir kenara bırakıp diyaframın işlevini konuşuyor, sahnede nefes depoladığımız kası genişletmek için türlü türlü egzersizler yapıyoruz. İlk ay hafta sonları çalışıyoruz; üç, dört saat... Oyuncuların çoğunluğu farklı mesleklerle uğraştığı için yorucu oluyor ama başka çare yok. Bu sürede en dikkat çeken ayrıntı şu: Oyun yazılırken bütün müzik tasarlanmış; vurgusu, tonlaması, şiddeti, cümleler arasındaki ‘es’leri… Koro, eğitmenler eşliğinde bu müziği keşfedip kullanıyor. Müzik, oyunun duygusunu beraberinde getiriyor. Bir de bir korobaşı seçiliyor. Onun nefesiyle konuşmaya başlıyoruz. Grup tansiyonu geliştikçe herkes aynı anda konuşup susmaya başlıyor.Epizotlar her yiğidin harcı değilMart ayı. Sololarla beraber çalışmaya başlayınca iş renkleniyor. Şahika Hoca direksiyonu devraldığı için performatif oyunculuk yöntemine ağırlık veriliyor provalarda. Kendi geliştirdiği performatif sahneleme ve oyunculuk yönteminin ilk özgün oyununu çalışıyoruz ne de olsa. Doğal… Dile gelen cümleler benzer: “Teslim olarak kuralları çiğnemeden oyun oynanmalı. Kurallar oyuncuyu ilgilendirir, rol kişisini değil. Rol yapmayın, dürüst olun.” Oyunun 6-7 dakika süren giriş bölümünü tekrar tekrar alırken bir o kadar süren epizotlar çay sohbetinde uzun uzadıya değerlendiriliyor. Epizotları oynamak her yiğidin harcı değil. Mesela bir oyuncu silindirin üzerine çıkıyor, 10 dakika hiç durmadan koşuyor. Komutlara göre durup yeniden başlarken metni müziğiyle dile getirmek zorunda. Parmak ısırtan bir kondisyon gerekiyor. Bir de 3-4 ay düzenli spor yapmak... Performanslardan sonra ruhları çekildiği için bir günde üçten fazla prova alınamıyor.Bir cümle 500 defa prova edilir mi?Nisan ayında haftalık prova sayısı üçe-dörde, mayısta beşe-altıya çıkıyor. Koro tek kişi gibi konuşmaya başlıyor. Tabii ki korobaşımızın liderliğinde, onu ebeletmeden, aynı nefesle… Ancak hatasız değil. Herkes bir provada hata yapsa sayıdan dolayı 60 provanın hatalı olması demek. Bunun için maksimum konsantrasyon şart. Sololarda durum aynı. Onlar da diksiyon çalışıp, kondisyonunu artırarak performanslarını farklı noktalara çekiyor. Sürekli prova, prova… Salt açılıştaki bir repliği 450-500 defa prova etmişizdir. Dile kolay. Yönetmenin, “Kendinize çekidüzen verin. Böyle oynarsanız, koronun sayısını azaltırım.” dediği zamanlar da oldu, performansı beğenip sonraki provayı iptal ettiği de. Dört aydan fazla çalışmamıza rağmen oyunun son iki-üç hafta rayına oturduğunu söyleyebilirim.Gelelim gösteriye... Oyunu ilk defa İstanbul Tiyatro Festivali’nin kapanışında sergiliyoruz, Üsküdar Tekel Sahnesi’nde. Sonrasında Enka Şenliği kapsamında açıkhavada. Programdan dolayı iki-üç gün öncesinden sahneye giriliyor. Teknik ekip ilk gün dekoru kurup ışıkları ayarlıyor, sonrasında prova. Kalabalık kadro olduğumuz için sürprizlere açığız. Kulisler yetmediği için yandaki çalışma odaları kulis olarak kullanılıyor, görevli kişiler aracılığıyla koordinasyon sağlanıyor. Sonrası biraz sinir, stres ve bolca heyecan… Oyun saati sahneye yerleşiliyor, kapılar açılıyor, seyirciler uğultuyla salona giriyor, ışıklar sönüyor ve sahne...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Reflü oruca engel mi?

Mide asidi ve yenilen gıdaların yemek borusuna geri gelmesiyle oluşan reflü, oruç tutanları zorlayabiliyor. Oysa iftarda ölçüyü kaçırmamak ve sahur sonrası hemen uyumamak gibi basit önlemlerle bu sorunu en aza indirmek mümkün.İftar ya da sahurda neredeyse ağzınıza attığınız her lokma geri geliyor, buna bir de boğazınızı ve hatta göğsünüzü kaplayan bir yanma da eşlik ediyor. Yutma güçlüğü de cabası. Tüm bu şikayetler reflü hastalarının kâbusu. Ramazan ayında uzun süren açlık, midedeki asit üretimini hızlandırıyor. Sahurda yemek sonrası hemen yatmak da reflüyü tetikleyebiliyor. Ancak gerekli önlemleri alarak reflü hastalarının da sağlıklı bir şekilde oruç tutması mümkün. Reflüden korunmak için nelere dikkat etmeli, nasıl beslenmeli?Göğüste yanma ve yutma güçlüğüReflü basitçe; gıda, mide özsuları, hava gibi midede bulunabilen içeriğin mideden yemek borusuna kaçması demek. “Bu kaçışa bağlı, yemek borusunda hasar olsun olmasın hastanın yakınmaları varsa bu duruma reflü hastalığı denir.” diyen Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özdal Ersoy bu yakınmaları ‘yemek borusunda yanma, gıdaların veya mide sularının ağza gelmesi, yutma güçlüğü, göğüs ağrısı’ şeklinde sıralıyor. Yemek borusuyla ilişkili bu belirtilerin yanı sıra gıcık tarzında kronik öksürük, orta kulak iltihabı, ağız kokusu, nefes darlığı, ses kısıklığı, diş ve dişeti hastalıkları da olabiliyor hastalarda. Reflü hastalığı kısa süreli olabileceği gibi altta yatan nedenler tam tedavi edilmediğinde kronikleşebiliyor.Ramazan ayında yanlış beslenmeden dolayı reflü yakınmaları artabiliyor. Uzun süren açlık sonrası ve tüm gün aç kalırım düşüncesiyle hem iftar hem de sahurda çok sık ve çok fazla yemek bu hatalardan. Yine lezzetine kapılıp yağlı, baharatlı gıdalar, asitli içecekler ve şerbetli tatlılara dadanmak da yanlış. Bu tip beslenme midenin boşalmasını yavaşlatarak, midenin asidini artırarak ve yemek borusunun alt ucundaki kasları gevşeterek reflüye sebep olabiliyor. Ayrıca sahurda yemek yiyip hemen dolu mide ile yatmak da hastalığa davetiye çıkarıyor. Yanlış beslenme alışkanlıklarına devam etmek ve böylece reflünün kötüleşmesi, yemek borusu ve mide ülseri, kusma atakları, sahur sonrası uyku kalitesinin kötüleşmesi, yutma güçlüğünün şiddetlenmesiyle sürekli şişkinlik hali ve geğirme isteğine yol açabiliyor.Asit önleyici ilaçlar etkiliRamazan ayında reflüyü engelleyecek önlemler alındığında, reflü hastaları korkmadan yemeklerini yiyebilir ve oruçlarını tutabilirler. “Mide asidini artıran aspirin gibi kan sulandırıcı veya ağrı kesici ilaç kullanması gerekenler ve daha önceden bilinen mide yakınmaları olan hastalar, iftar ve sahurdan önce reflü tedavisinde kullanılan mide asidini baskılayan ilaçlardan alarak oruçlarını tutabilirler.” diyor, Özdal Ersoy. Tüm önlemleri alıp, düzenli mide koruyucu ilaçlarını kullanmanıza rağmen reflü yakınmalarınız devam ediyor, durumunuz şiddetleniyorsa oruç tutup tutmama kararını doktorunuza danışarak alın.Reflünüz azmasın diye…-İftar ve sahurda aşırı yemek yemeyin.-Baharatlı ve yağlı yemeklerden, şerbetli tatlılardan uzak durmaya çalışın.-Yemek sırasında fazla hava yutmamak için yavaş yiyin ve lokmaları iyi çiğneyin.-Gazlı içeceklerden kaçının.-İftar ve sahurda yemek yedikten hemen sonra yatmayın ve en az 1 saat bekleyin.-Yatmanız gerekiyorsa da mümkün olduğunca oturur pozisyonunda ya da yatak başını hafif yüksek tutarak veya çift yastık kullanarak yatın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Susuzluk, böbreğinizden etmesin

Yaz aylarında sıvı kaybı daha fazla oluyor. Buna bir de yetersiz sıvı alımı eklenince böbrek taşı oluşumu hızlanıyor. Peki Ramazan’da sıvı tüketimi nasıl dengelenmeli?Bebeklikten bu yana içmemize rağmen, düzenli ve yeterli miktarda su alımı birçok insanın zorlandığı bir alışkanlık. Buna bir de yaz sıcağı ve terlemeyle gelen sıvı kaybı eklenince ciddi problemlere yol açabiliyor. Böbrek taşı da bunlardan biri. Böbreklerde biriken sert madeni maddelerin zamanla birleşip oluşturduğu taşlar idrar akışını engelleyerek hayati tehlikeye sebebiyet verebiliyor.Emsey Hospital’dan Üroloji Uzmanı Op. Dr. Sarp Korcan Keskin “Kalsiyum oksalat veya ürik asit gibi maddeler idrar içerisinde normalden yüksek yoğunlukta bulunursa böbrek taşı oluşur. Bu maddeler kristaller halinde böbrekte çökelebilir ve zaman içerisinde büyüyerek böbrek taşını meydana getirir.” diyor. Yetersiz su tüketimi ve buna bağlı yoğun idrar içeriği böbrek taşı oluşum riskini artırıyor. Böbrek taşlarının belirtileri hayli değişken. Bazı taşların böbrek içinde hareketsiz olarak kalması ve özellikle idrar akışını engellememesi durumunda yıllarca hiçbir belirti vermeyebileceğini söylüyor Op. Dr. Sarp Korcan Keskin. Ancak bazı taşların hareket ederek idrar kanalına düşmesi ve idrar akışını engellemesi durumunda herkesin korkulu rüyası şiddetli böbrek ağrısı (renal kolik) ortaya çıkabiliyor. Bunun dışında böbrek taşlarına bağlı olarak idrarda kanama, idrar yapamama, idrarda yanma, bulantı gibi belirtiler verebiliyor.Böbrek taşı oluşumunda tüketilen su miktarı ve özellikle ter yoluyla atılan su miktarının dengesi çok önemli. Sıcak aylarda özellikle taş hastalığının arttığı biliniyor. Bunun en önemli nedeni sıcak havada vücudun fazla miktarda su kaybetmesi. “Böbrek taşlarının bir kısmı; özellikle 3 milimetreden küçük olan taşlar kendiliğinden idrarla atılabiliyor. Buna taş düşürme deniyor.” diyen Keskin’e göre, taş düşüren herkesin daha büyük taşlar ve diğer metabolik sorunlar yönünden araştırılması şart. Bu nedenle hayatında bir kez bile taş düşüren herkesin mutlaka bir üroloji uzmanına başvurması gerekiyor. Böbrek taşına yol açabilen pek çok hastalık var. Yani normal miktarda sıvı tüketip dengeli beslenseniz de taş oluşma ihtimali var. Böbrek taşlarının tedavisinde günümüzde pek çok teknik kullanılıyor. Bunlar taşın yerleşimi, büyüklüğü, sertliği gibi faktörlere bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor. ESWL (ses dalgası ile taş kırma), açık ameliyatlar, URS (kanal taşları için endoskopik tedavi), peruktan nefrolitotomi (kısmen endoskopik böbrek taşı cerrahisi) bunların başlıcaları. Ayrıca flexible URS (böbrek taşı endoskopik lazer tedavisi) en konforlu tedaviyi sunması nedeniyle sıkça tercih ediliyor.Ramazan’da su tüketimi nasıl olmalı?Ramazan ayının yaz günlerine denk gelmesi nedeniyle uzun süren susuzluk ve ısıyla oluşan su kaybı yüzünden sıvı alımının önemi bir kat daha artıyor. Her gün ortalama bir erişkinin 2 litre ve üzerinde su içmesi öneriliyor. Ancak durum Ramazan ayında daha farklı. Çünkü bir seferde fazla miktarda alınan su düzenli sıvı alımı kadar faydalı değil. Emilen miktar ve dolayısıyla böbrekten atılan miktarı daha az oluyor. Bu nedenle iftardan sonra en az 2 litre sıvının mümkün olan en geniş aralıkla alınması gerekiyor. Sahurda da en az 1 litre su tüketilmesi şart.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

300 sayfalık kitabı bitirmesi 2 dakika 54 saniye

Hangi kitapsever istemez bir yılda 2 bin kitap okuyabilmek... Özellikle klasiklerden söz açıldığında hepsini okumuş olmanın verdiği keyfi yaşamak... Düşününce bir hayal gibi gelen bu fikir aslında o kadar da imkânsız değil. Nasıl gerçek olabileceğini ise bunu başarmış olan Nihal Cesur’dan öğreniyoruz.Lise sınavlarına hazırlanırken soruları verilen sürede yetiştirmekte zorlanan Nihal Cesur, Cenan Balcı eğitmenliğindeki hızlı okuma kurslarına başlıyor. Bir aylık eğitimin ardından hızlı okumaya ilgisi devam eden Nihal Cesur, kursa devam etme kararı veriyor. Cesur, “Hocamın bana vermiş olduğu egzersizleri her gün 30 dakika düzenli olarak aynı saat dilimlerinde yapıyorum. Kursa ilk başladığımda okuma hızım dakikada 110 kelime, anlama oranım ise yüzde 48’di. Şu anda okuma hızım dakikada 15 bin kelime, algı düzeyimse yüzde 100.” diyor. Cesur’a hızlı okumada eğitmenlik yapan Cenan Balcı ise “Nihal derslere ilk başladığında ondaki ilgiyi fark etmemek mümkün değildi. Verdiğimiz egzersizleri zamanında yerine getiriyor ve programlarını hiç aksatmıyordu. Bir aylık çalışmasının ardından dakikada bin kelimeye ulaştı. Bir ay bin kelime için az bir süre. Nihal bunu başardı.” diyor.Öğrendiği hızlı okuma tekniklerini başarıyla uygulayan Cesur’un dakikada 15 bin kelime okumasının kendisine pek çok olumlu katkısı olmuş. Lisede sayısal bölüm öğrencisi olmasına rağmen sözel sorulardan da yüksek puanlar elde ediyor. Egzersizlerini artık kitap okuyarak yaptığını belirten Cesur, “Son bir yılda 2 bin kitap okudum. Anlama oranım yüzde yüz olduğundan kitaplara daha hâkim olabiliyorum. Bana en çok kitapları yavaş yavaş okumayı özleyip özlemediğim soruluyor. Asla böyle bir özlem duymadım.” ifadelerini kullanıyor.Nihal Cesur’dan bizim için bir kitap okumasını istiyoruz. Daha önce okumadığı bir kitap veriyor ve kronometreyi başlatıyoruz. Sayfaları hızlıca çeviriyor ve 2 dakika 54 saniyelik süre sonunda 300 sayfalık kitabı okuyor. İçinde geçenleri başlıyor anlatmaya, kimi yerde hocası durdurup, rastgele sayfalardan sorular soruyor, zorlanmadan doğru olarak cevaplıyor. Cesur, “Beynimiz tamamlama kapasitesine sahip. Ben bunu kullanıyorum, bu sebeple sayfaları tamamen açmaya gerek yok. Yarım ya da eksik yerleri kendim tamamlıyorum. Kelimeleri tek tek okumak yerine, gözlerimle sayfanın fotoğrafını çekiyorum.” diyor. Herhangi bir insan için dışarıdan bakıldığında kitabın sayfalarına göz gezdiriliyormuş izlenimi verebilir. Ancak Cesur’un kitabı hızlı okuması için bir sayfayı yaklaşık bir saniyede çevirmesi gerekiyor. Hatta bu kendi aralarında şaka konusu bile olmuş; ‘Sayfa çevirme makinesi icadı yapılsa ne iyi olurdu.’ diye ekliyorlar.6 bin kelimelik rekoru geride bıraktıNihal Cesur, hocası Cenan Balcı ile birlikte okullara seminerlere gidiyor, deyim yerindeyse başarısının sırrını artık yaşıtlarıyla paylaşıyor. Kendisine yöneltilen soruları cevaplandıran genç kız verilen kitapları da kısa sürede okuyor. Öyle ki katıldığı seminerlerin birinde arka arkaya 10 kitap okuduğundan bahsediyor. Son bir yıldır çalışmalarına ağırlık veren Cesur, bir yandan dünya şampiyonası için diğer yandan Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek için hazırlanıyor. Önümüzdeki sonbaharda gerçekleşecek bu organizasyonlar için daha disiplinli çalışıyor. 6 bin kelimeyle Amerikalı bir gence ait hızlı okuma rekorunu ikiye katlayarak çoktan kıran Cesur, bunu bir de resmiyete döküp rekoru eline almak istiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

01 Ocak 0001 Pazartesi 00:00

Çocukları ciddiye alan karakter: Sessiz Sakin

Genç Hayat Yayınevi yeni ve ‘bizden’ bir seriyi çocuklarla buluşturuyor: Sessiz Sakin’in Gürültülü Maceraları… Melih Tuğtağ’ın kaleme aldığı çalışma; çocuklara düşünme payı bırakarak, sezgileriyle ulaşacakları bir yol çiziyor.Çocuk kitabı denince aklımıza, aşağı yukarı didaktik bir dille yazılmış olmaları gelir. Bu kitaplar evde ebeveynlerin, okulda öğretmenlerin sürekli tekrar edip durduğu şeyleri baştan, en baştan, sil baştan bir daha söyler durur. Yok, efendim dişlerimizi fırçalamadan uyumayalım, vay efendim anne-babamızdan gizli bir şey yapmayalım, aman efendim sağlıksız yiyecekleri ağzımıza sürmeyelim. Evet, bütün bunları elbette yapmayalım ama okumayı çoktan sökmüş, kerrat cetvelini hıfzetmiş çocuk aklı ve kalbi okurken de bir şeyler öğrenmeye koşullandığında okumanın tadını nasıl çıkarabilir, o edebi zevke nasıl ulaşabilir?Genç yazar Melih Tuğtağ, Genç Hayat Yayınları tarafından neşredilen “Sessiz Sakin’in Gürültülü Maceraları”nda işte tam da bu anlattıklarımızı hedefliyor. Çocukların zekâsına güvenerek, öğretici mesajları keşfetmesini bekliyor. Kendi deyişiyle ‘didaktiklik sevdasına’ tutulmuş bir seri değil, Sessiz Sakin. Yazar Tuğtağ, “Kitapta konu yalanın kötülüğüyse bunu anlatan bir cümle muhakkak en az bir kere geçer. ‘Yani neymiş çocuklar, yalan kötü bir şeymiş.’ E bunu böyle söyleyince sanat nerede kalıyor? Edebiyat nerede? Ya da çocuk bunu görmek için neden kitap okusun? Bu öğüt cümlelerini çocuk zaten annesi, babası, büyükleri, öğretmenlerinden duyuyor. Edebiyatın ve sanatın görevi tam da bunu yapmamak aslında.” diyor. Çocuklara düşünme payı bırakarak, sezgileriyle ulaşacakları bir yol çiziyor Tuğtağ. Ve diyor ki: “Hatta çocuklar için yazılmış bir edebiyat eseri, ana fikri o kadar gizlemeli ki çocuklar bulamamalı, daha doğrusu bulduklarını fark etmemeli. İşte o zaman gerçek öğrenme ve entelektüel gelişim olur. Kitabın tepemizde dikilen despot bir öğütçüden farkı olmalı.”Sokakta karşılaşabileceğimiz bir çocuk…Sessiz Sakin bu özelliğiyle çocuk kitabı serilerinden biraz ayrılıyor. Ortaya çıkışındaki ana fikir ise, çocukların bizden bir karakterle buluşması. Hikâyeyi biraz başa alacak olursak, Tuğtağ, serinin başlamasında etkili olan zemini şöyle anlatıyor: “Hitap ettiğimiz 9-15 yaş aralığı çok zor bir yaş grubu. Çocuk desen kızarlar, büyük desek değiller. Arafta ve kararsız bir kitle. Okuma alışkanlıkları da enteresan ve tutarsız. Bir arkadaşı Pıtırcık çocuk kitapları okurken, yanında oturan arkadaşı vampir hikâyeleri okuyor. Bu sebeple, bu yaş grubunun gerçek yaşına hitaben çok az yayın çıkmış. Çıkanlar arasından başarıya ulaşanların bazıları ise bizim toplumumuz açısından kültürel ve pedagojik olarak sıkıntılı.” İşte tam da bu noktada, yayınevi, bugünün dilini kullanan ve bize ait değerleri taşıyan bir seri yayınlamaya karar vermiş. Daha önce masal, çizgi roman ve çizgi film senaryoları kaleme alan Tuğtağ ile de yayınevinin yolu bu vesileyle kesişmiş.Yazarın kendinden çokça esinlendiği, Anadolu kültürüyle yetişmiş, şu an şehirde yaşayan ortalama bir çocuk olan Sessiz Sakin karakterinin ortaya çıkışı bu şekilde gerçekleşmiş. Onu çocuk kitaplarından ayıran bir diğer özellik ise rol model sorumluluğu üstlenmemesi. “Modern edebiyatın da böyle bir hali vardır. Üst bir yönlendirici felsefe yerine, insana kendini gösterirler. Ben de bu seride onu amaçladım. Sessiz Sakin rol model bir karakter değil mesela. Sıradan, herkesin çocuğundan bir parça bulabileceği, sokakta karşılaşabileceğimiz bir çocuk.” Sessiz Sakin hem didaktik değil, hem de rol model... Bunların yanında ‘çocukça’ yazılmış kitaplar da değil. “Çocukça yazılanlar büyüklerin gözündeki çocuk algısıyla yazıldığından zekâ gerileten türden olabiliyor.” diyor yazar ve ekliyor: “Hâlbuki kitaplar çocuğa göre yazılmalı. Bu kitapların adını da “çocuğa göre yazılmış edebiyat eseri” olarak anabiliriz. Çünkü onlar zaten edebiyat kaygısıyla yazılan sanat eserleriydiler ve sadece ‘çocuğa göre’ uyarlandılar.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Biletli konser izleyicisi kaldı mı?

Dünya yıldızlarının ve belli başlı birkaç popüler ismin konserlerini saymazsak, bilet satışı ile gerçekleşen konser sayısı yok denecek kadar az. Peki bunun sebepleri ne?Ülkemizde son yıllarda biletli konser izleyen sayısı giderek azalıyor. Dünya yıldızlarının ve belli başlı birkaç popüler ismin konserlerini saymazsak, bilet satışı ile gerçekleşen konser sayısı yok denecek kadar az. Harbiye Açıkhava, Bostancı, Jolly Joker, İzmir Oz Venue gibi sahneler haricinde doğru dürüst biletli konser etkinliği de yapılmıyor zaten. Geçtiğimiz günlerde buluştuğum ülkenin önde gelen müzisyenlerinden bir arkadaşım bu konudaki durumun ne kadar kötü olduğunu anlattı. Ülkenin en çok konser veren isimlerinden biri olmasına rağmen neden bu konuyu kafasına bu kadar taktığını sordum. O da her sanat dalının kendi takipçisini yetiştirdiğini ancak müzikte bu durumun yeterince gerçekleşemediğini söyledi. Gelecekten endişeli anlayacağınız. Üstelik bu durum sadece popüler müzikte değil, tüm müzik türlerinde geçerli. Büyük ve uluslararası festivalleri ve yıllardır devam eden birkaç etkinliği saymazsak, klasik, caz ve diğer türlerde de tablo aynı.İnsanlar bilet alarak sinemaya ve tiyatroya gittiği oranda konsere gitmiyor. Öncelikle müziğin geleceği adına artık tehlikeli bir hale gelen bu durum sosyolojik vaka olarak bir araştırma konusu. İnsanlara bu soruyu yönelttiğinizde bilet fiyatlarının fazlalığından dem vuruyorlar. Organizatörler ise vergi oranları ve çeşitli sebeplerden ötürü artık sponsor bulamadıklarından yakınıyor. Nihayetinde giderek azalan bir seyirci sayısı var. Müzik kulüpleri ve barlarda sınırlı sayılarda satılan biletleri saymazsak ortada biletli konser yok denecek kadar az. Yani ülkemizde bu kültür hâlâ oluşmuş değil.Bu durumun birçok sebebi var elbette. Öncelikle müzik artık diğer sanat dallarına göre daha çabuk ulaşılabilir. Televizyonlardan, radyo ve internetten insanlar kolayca müziğe ulaşabildikleri için konsere gitmeyi lüks olarak görüyor. Bir de belediye ve üniversite gibi kamu kurumlarının çeşitli vesilelerle ücretsiz halk konserleri düzenliyor olması da dinleyicinin paralı konseri külfet olarak görmesine vesile oluyor. Yani “bedava konser izlemek varken, neden para vereyim” gibi bir düşünce hakim. Son yıllarda konserlerde playback yapan sanatçıların varlığını da bu durumun bir sebebi olarak ekleyelim.Canlı bir konserin yerini hiçbir şey tutmaz. Müzisyen ile dinleyicinin karşılıklı etkileşimini bir CD’nin metalik soğukluğunda bulamazsınız. Hangi müzik dalında olursa olsun durum böyledir. Peki ne yapmak gerekiyor? Öncelikle konserleri daha cazip kılmak için bilet fiyatlarının daha uygun hale getirilmesi gerekiyor. Bunun için devlete düşen birkaç görev var. Öncelikle sponsorlara eskiden sunulan vergi ayrıcalıkları geri verilmeli. Sinema ve tiyatroya yapılan destek belli oranda müzik için de yapılmalı. Kamu kuruluşları yaptıkları konserlerde cüzi olsa da bilet geliri temin etmeli. En önemlisi bunun kültür haline gelebilmesi. İster klasik, ister tasavvuf, ister halk müziği konseri olsun fark etmez, en azından bir kere ailece konsere gidilmeli.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Bu kebap, sultanlara lâyık

Ramazan’da misafirlerinizi Osmanlı dönemine götürüp ağırlamak isterseniz beşamel soslu sultan kebabı yemek tercihleriniz arasında olabilir.Ramazan ayı, verdiği huzur ve maneviyatıyla birlikte devam ederken sofralar da şenlenip misafirlerini ağırlamayı sürdürüyor. Gündüz vakti planlanan menüler, iftardan sonra sahurda ne yapsak acaba düşünceleri, deniz kenarlarında yakılan mangallar, tüm ailece gidilen piknikler adeta Ramazan’ın neşesi, mutluluğu gibi. Ben de istedim ki bu hafta şöyle sultanlara yakışır bir ana yemekle misafirlerimizi Osmanlı dönemine getirelim ve mükellef bir ziyafet verelim. Yapılması zor sanılan ama kolları sıvayıp mutfağa girince gayet kolay olan “beşamel soslu sultan kebabımızı” sizlere sunmaktan büyük mutluluk duyarım.MalzemelerBir çay bardağı bezelye, 1 adet kabak, 1 adet kuru soğan, 250 gr kuşbaşı, 1 adet patates, 1 tatlı kaşığı domates salçası, 3 diş sarımsak, Yarım su bardağı su, 1 yemek kaşığı tereyağı, 2 adet yufka, karabiber, tuz, yeni bahar, kimyon, biberiyeBeşamel sos için: 1 tutam rendelenmiş muskat, 1 su bardağı süt, 1 yemek kaşığı tereyağı, 1 yemek kaşığı un, karabiber, tuzÜzeri için: 100 gr rendelenmiş kaşar peyniriHazırlanışıTencerede etleri 2 parmak geçecek kadar su koyup 1 saat haşlayalım. Ayrı bir tencereye tereyağını ekleyip, yemeklik doğranmış soğanları ve haşlanmış etleri ekleyerek renkleri dönene kadar soteliyoruz. Ardından küp küp doğranmış patates, havuç ve kabakları sırası ile tencerimize koyuyoruz. Daha sonra bezelye ve ezilmiş sarımsağı ekleyip tüm malzemelerimizle birlikte güzelce harmanlıyoruz. Salçayı suyun içinde eritip tavaya ilave ediyoruz. Damak tadımıza göre baharatlarımızı da ekleyip sebzeler yumuşayıncaya kadar pişirip kenara alıyoruz.Sıra beşamel sosumuzu yapmaya geldi; ayrı bir tavada tereyağını eritip, üzerine unu ekleyip kavuruyoruz. Süt, tuz, karabiber ve muskat rendesini ekleyip sos kıvamı aldığında ateşten alıyoruz. Dilerseniz muskat kullanmayabilirsiniz. Lakin sosunuza verdiği tadı bir kez denemenizi tavsiye ederim.Yufkaların her bir yaprağını 4 eşit üçgene bölüyoruz. 2 üçgen parçayı üst üste koyup kenarları dışarı taşacak şekilde çukur bir kâsenin içine oturtuyoruz. Yufkaların içine hazırladığımız iç harçtan doldurup kenara sarkan parçalarla üzerini kapatıyoruz. Kâseleri, yağladığımız fırın kabına ters çeviriyoruz. Bu kısım size zor gelmesin, birkaç denemeden sonra ustalık kazanacağınıza emin olun. Üzerlerine beşamel sos gezdirip rendelenmiş kaşar serperek 200 derecede önceden ısıtılmış fırında üzerleri kızarıncaya kadar 20-25 dakika pişiriyoruz.Sultan kebabımız tüm ihtişamıyla tadılmak için hazır. Vira bismillah...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Kimyon

Hafif acımsı tadı ve keskin rayihasıyla mutfağımızın vazgeçilmezlerinden olan kimyon aynı zamanda bir şifa kaynağı.Piramitlerde bulunan çeşitli izlere bakıldığında kimyonun tarihinin beş bin yıl önceye dayandığını görebiliriz. Antik çağda, açgözlülük, hırs ve ihanetin simgesi sayılan kimyon ortaçağa gelindiğinde paradoksal olarak sadakatin simgesi olarak anılmaya başlandı. Avrupa’nın bazı ülkelerinde evlenen çiftler, sadakatin simgesi olarak birbirlerine kimyon tohumu hediye ederler.Doğu Akdeniz kökenli bir bitki olan kimyon, günümüzde Türkiye, İran, Mısır, Fas, Çin, Hindistan ve Amerika’da yetiştirilmektedir.Maydanozgiller familyasından olan çoğu bitki gibi kimyon da bileşik şemsiyeler şeklinde açar. Ekildikten dört ay sonra hasat yapılır. Küçük bot şeklindeki tohumlarında dokuz çıkıntı bulunan kimyon tohumu, genellikle Frenk kimyonu tohumuyla karıştırılır. Oysa kimyon tohumları Frenk kimyonu tohumlarından daha küçük ve daha keskin kokuludur.Kimyonun hafif acımsı tadı ve keskin bir rayihası vardır. Baharatlı yemeklerin yoğun olarak kullanıldığı Hindistan, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Meksika mutfağında kimyon, mutfağın vazgeçilmezlerindendir.Kimyon tohumlarını kalın tabanlı bir tavada hiç yağ koymadan birkaç dakika boyunca kavurun. Bu işlemi yaptıktan sonra öğüterek ya da öğütmeden de kullanabilirsiniz.Faydaları ve kullanım alanları:Kimyon, oldukça tesirli bir iştah açıcıdır. Gaz giderici özelliğinin yanı sıra karın ağrısı ve ishal rahatsızlıklarında da etkili bir doğal ilaçtır.Bünyesinde demir ve magnezyum ihtiva eden kimyon, bu yönüyle kansızlık tedavisinde etkili olduğu gibi, karaciğeri ve böbreği temizlemede de oldukça faydalıdır.Diyabet hastalarına, kandaki şeker düzeyini dengelemek için yemeklerine kimyon eklemeleri tavsiye edilir.Hamile hanımların kimyon kullanmasının sakıncalı olduğu bilinmekle birlikte, lohusa hanımların kimyon kullandıklarında sütlerinin çoğaldığı bilinmektedir.Kimyonun tansiyonun düşmesine yardımcı bir etkisi de bulunmaktadır.A ve B vitamini ile kalsiyum ve magnezyum da içeren kimyon, gelişme çağındaki çocuklar için de bulunmaz bir nimettir. Ev hanımları, genellikle misafirlerine ikram etmek için yaptıkları lezzetli kısırların içine kimyon ekleyerek çocuklarına da yedirirlerse hem bulgurun hem de kimyonun ihtiva ettiği vitamin ve minerallerden faydalanmalarını kolaylıkla sağlayabilirler.Elbette kimyonun bağışıklık sistemini kuvvetlendirici etkisini de önemli faydaları arasında saymamız gerekir.Kimyon, hazımsızlık rahatsızlığında sindirim sistemine yardımcı olduğu gibi, sinir sistemi üzerinde de yatıştırıcı etki taşımaktadır.Hem romatizmal ağrılarda hem de yorgunluktan kaynaklanan kas ve eklem ağrılarında kimyon yağına, çörekotu yağı, susam yağı ve karabiber yağı karıştırılıp ağrıyan bölgelere masaj yapıldığında oldukça etkili sonuçlar alındığı bilinmektedir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Kaderleri meslekleri oldu

Yaramazlık yaptığınızda size kızan bir baba sesi, karanlık odada bir ‘Anne!’ sesi. Herkesin benzer çocukluk anıları vardır. İşitme engelli ailelerin çocuklarının böyle anıları yok. Onların anıları, işaret dilleri. Hatta bazen de meslekleri...İşitme ve görme engelli bir kızın hikâyesinin anlatıldığı ‘Benim Dünyam’ filminde baş karakter Ela’nın dış dünyayla iletişim kur-ama-ması hemen hemen herkesin aklındadır. Filmde duyamayan, konuşamayan ve göremeyen Elâ, yalnızca işaret dilini kullanabiliyordur. Annesi ve kız kardeşi de bu dilin tercümanlığını yapar. Bunlar film kareleri tabii ama gerçek hayatta da işitme engellilerin iletişim kurmasında aile bireylerine büyük rol düşüyor. Duyamayan ve konuşamayan anne-babaların çocukları onlara tercümanlık yapıyor. Önce ebeveynlerine, ardından yakınlarına, konu komşuya tercüman oluyorlar. Bir de bakıyorlar ki iş büyümüş, “Bari bunu profesyonel meslek olarak icra edelim.” diyerek işaret dili tercümanlığı yapıyorlar. İşte hayatlarındaki bu zor durumu avantaja dönüştürenlerin hikayeleri...Arkadaşlarımın yüzde ellisi işitme engelliİşaret dili tercümanı ve eğitmeni Hakan Albay’ın da anne, baba, amca ve dayısı işitme engelli. Arkadaşlarının yüzde ellisinin işitme engelli olduğunu söyleyen Albay, “İşitme engelli arkadaşımın iki yaşında bir çocuğu var. Çocuk konuşabiliyor. Ağlamak istediğinde bile annesini dürtüyor, annesi dönüyor, ondan sonra ağlıyor. Çünkü annesinin duymadığının farkında. Biz de bu şekilde büyüdük.” diyerek çok küçük yaşlarda bu dile alıştığını ifade ediyor. Onun da tercümanlık tecrübesi oldukça erken başlamış. Dokuz yaşındayken Mersin’den ev aldıklarında babasına, hastanede de annesine tercümanlık yapmış. Asıl mesleği muhasebecilik olan Hakan Albay, özel bir eğitim kurumunda işaret dili eğitimi veriyor. Beş yıldır tercümanlık ve eğitmenlik yapan Albay, konferans, sempozyum, AKP-CHP-MHP kurultaylarında tercümanlık yapmış. Kamu kurumları ve özel kurumlarda eğitimler veren Hakan Albay, TRT Okul’da Günlük Rehber programında canlı yayında çeviri yapıyor. Albay ablasıyla da meslektaş.Türkçeden önce işaret dilini öğrendimAnne ve babası doğuştan işitme engelli olan Türk işaret dili tercümanı ve eğitmeni Başak Türkuğur bunlardan biri. İşaret Dili Tercümanları Derneği başkan yardımcısı olan Türkuğur’un ebeveynlerinin yanı sıra amcası, dayısı, kayınvalidesi ve kayınpederi de sağır ve dilsiz. Türkuğur, işaret dilini ilk ne zaman öğrendiğini hatırlamıyor. Anne-babasının anlattığına göre Türkçeden önce Türk işaret dilini öğrenmiş. Ailesinin bu durumundan dolayı konuşarak değil, işaretlerle iletişim kurmaya başlamışlar. Türkçe konuşmayı öğrenmesi ise komşular, anneanne ve teyze yardımıyla olmuş. Tercümanlığa başladığında ise daha beş yaşındaymış. Dikimevi’nde çalışan babasıyla üstleri arasında aracı olmuş. İlerleyen yıllarda alaylı olarak öğrendiği bu dili meslek olarak yapmaya karar vermiş. Türkuğur, “Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu’ndan kurs aldım. Tercümanlık için stajlar yaptım. Amatör olarak tiyatro oyunculuğu yaparken işitme engellilerle birlikte çalıştım. Onlarla tiyatro çıkararak, onların oyunlarını tercüme ederek staj yaptım.” diyerek aldığı eğitimleri anlatıyor. Konferans, seminerlerde tercümanlık yapıyor. Yedi yıldır bu mesleği icra eden Türkuğur, TRT Okul’da güncel konuları içeren tüm programlarda tercüman. Başak Türkuğur, “Bir süre sonra otomatiğe bağlanıyoruz. Yayında ben ben olmaktan çıkıyorum. Tamamen beynim o yönde çalışıyor.” diyor. Bunun dışında ise talep üzerine tercümanlığa gidiyor. Noter, adliye, tapu ve karakolların yanı sıra özel kurum ve kuruluşlardan da talep geliyor. Türkuğur, tercümanlığın dışında eğitmenlik de yapıyor. Ona göre eğitmenlik daha keyifli ve son yıllarda oldukça revaçta.Mesaimiz eve gelince bitmiyorGülçin Yılmaz, YENİMEK’te (Yenimahalle Belediyesi Meslek Edindirme Kursları) beş yıldır işaret dili eğitmenliği yapıyor. Öğrencileri kamu personeli olduğu gibi işaret dili meraklıları da olabiliyor. Üniversitelere, bakanlıklara, doktorlara, polislere vs. ders vermiş. Yılmaz’ın ailesinde ebeveynleri ve teyzesi olmak üzere üç kişi duyamıyor ve konuşamıyor. Ablası da İŞKUR kurslarında tercümanlık yapıyor. Gülçin Yılmaz, “Onların normal bireylerle iletişim kurmasında köprü olduğumuz için üzerimizde çok fazla sorumluluk var. Bu bizim yaşam şeklimiz oldu. Mesaimiz eve gelince bitmiyor, evde de devam ediyoruz.” diyor.İşaret dilinin kadrosu yokUzun yıllardır işaret dili tercümanlığı yapan Banu Türkuğur Şahin’in ailesinde dört kişi sağır ve dilsiz. İşaret Dili Tercümanları Derneği Başkanı, aynı zamanda Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olan Şahin, “Bizde dil gelişimi işaret diliyle başlıyor. Çünkü annemiz işitme engelli. Doğal olarak dünyaya seslerle değil, işaretlerle açılıyoruz.” diyor. Şahin’e göre anne ve babası işitme engelli olduğu için tercümanlık doğuştan verilmiş bir özellik gibi. Esasen bir kamu kurumunda görevli Şahin’in tercümanlık ikinci mesleği. “Türkiye’de bir meslek olarak daha yeni kabul görüyor. Mesleki Yeterlilik Kurumu’nda bile son iki yıldır çalışmalara yeni yeni başlandı. Tercümanlığı meslek olarak hayatımızı idame ettirebilmek için kullanamıyoruz çoğu zaman. Çünkü hiçbir kurum tercüman gerekliliğine aldırmıyor ve işaret dilinin kadrosu bulunmuyor. Bazı televizyon kanallarında belli saatlerde haberlere çıkan tercümanlarımız var.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

05 Temmuz 2014 Cumartesi 14:09

Arda Türkmen YEMEK BAHANE'de

Allah’ım bu nasıl lezzetli bir yemektir? Program bitmiş, ışıklar sönmüş, yapımcı ‘Stüdyoyu terk etmeniz gerekiyor.’ diye bas bas bağırıyor. Tüm ekip bir çatal daha araklamanın derdinde. Kabak deyip geçmeyin. Kesin bilgi. Bu yemek bir harika, yayalım.‘Arda’nın Mutfağı’ndaydım bu hafta. TV 8 ekranından her gün farklı ve iştah kabartan iftar menüleri paylaşıp hepimize nefis terbiyesi yaptıran Arda Türkmen’in bu enfes yemeklerinden birini yemek bana da nasip oldu. Stüdyoya ulaştığımda bir önceki çekim henüz tamamlanmış, bizimki için mutfakta hummalı bir koşuşturmaca vardı. Ekranlardan pozitif enerjisi ve mütebessim çehresiyle tanınan şefimiz ise kuytu bir köşede sessizce oturmuş dinleniyordu. Yüzü asık, enerjisi de epey düşüktü. E normal sabahtan beri kim bilir kaçıncı programıydı. En sıkıcı ders öğretmenin son saatine denk gelendir ya, itiraf etmeliyim Türkmen’i o halde görünce söyleşimizin de buna benzeyeceğini düşünmeden edemedim. Ancak beni asıl şaşırtan kamera kayıt der demez şefin yorgunluktan bitap o halinden eser kalmaması oldu. Tabii bir de bizim için pişirdiği fırında ters düz kabak... Keşke her yemek böyle ‘kabak tadı’ verse. Abartıyorum, farkındayım zira ziyadesiyle hak ediyor. Kabak sevenler, sevmeyenler, önyargılı olanlar iftarda sahurda ilk fırsatta deneyin, denettirin lütfen.Arda’nın Ramazan Mutfağı’nda neler var bu sene?Herkesin uygulayabileceği, bilindik malzemeleri küçük mutfak sırlarıyla biraz farklılaştırdığımız pratik tarifler var.Mesela?Tahinli pide salatası, helvalı yaz pastası.Tatlıya geçmeden çorbalardan bahsetsek.Ramazan’da tarhanalı çorbaları öneririm. İrmik çorbası güzel ve farklı bir alternatif. Tahıllı çorbalar da besleyici. Bu sezon Ramazan mutfağımızda kabak, lebeniye, köz patlıcan çorbası var.Ramazan demişken biraz geriye gittiğinizde siz de ‘ah nerede o eski Ramazan’lar diyenlerden misiniz?Elbette. Aynı semtte yaşayan insanlar Ramazan’ı paylaşırdı. Tutulan orucun sonunda yapılan iftar en büyük ödül gibi gelir, şölen havasında geçerdi. Sofraları hazırlayanların ellerinden mi, dönemin sebzesi meyvesi daha mı güzeldi bilemiyorum eşsiz yemekler yenirdi. Teravihler çok eğlenceli geçerdi. Ardından çay eşliğinde sohbetler...Şimdi Arda’nın mutfağında yok yok, o zamanlar neler vardı sofranızda?Annem, anneannem ne koyarsa o vardı. Rahmetli anneannemin iftarda yaptığı yemeklerini unutamam. Özellikle patlıcan ve zeytinyağlıları müthiş olurdu.İlk pilavı 13 yaşında yapmış olduğunuzu düşünürsek o zamanlar Ramazan’a özel bir menünüz var mıydı?Sahurda arkadaşlarla deniz kabuğu makarnasının içini kıyma doldurarak mantı yaptığımı hatırlıyorum.Hâlâ o arkadaşlarınızla iftarlar, sahurlar yapar mısınız?Arkadaşlık bağına çok önem veririm. En yakını 25-30 yıllık arkadaşımdır. Bu yüzden 3 ayı geçirmeden buluşuruz. Her sene Ramazan’da da en az bir kere iftar yaparız. Kimsenin ‘Arda yemeği beğenmez, çağırmayalım’ çekincesi de olmasın. Zira yemeği çok seven bir adamım, asla yemek ayırt etmem.Yemeklerinizle ilgili eleştirilere açık mısınız peki?Övgüye de yergiye de aynı mesafede durmaya çalışıyorum. Eleştirmek herkesin hakkı. Hatta bazılarından olumlu paye çıkarmaya çalışırım. Hunharca eleştirenlere ise gülüp geçiyorum.Yapıp da beğenmediğiniz yemekleriniz olmuştur ama…Hayır çünkü programda pişirdiğim hiçbir yemeği ilk defa orada yapayım bakalım nasıl olacak vs. demem, riske girmem. Hepsini öncesinde denerim.Bu konuyla ilgili sözlüklerden birinde “Yaptığı yemeği ilk kez yapıyormuş da bunu çaktırmamaya çalışıyormuş.” gibi bir eleştiriye denk gelmiştim...Bazıları bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyor. 20 yılı aşkın süredir bu sektörün içindeyim. Keşke bu tip yorumları yapan arkadaşlar en az benim kadar bu işlere emek vermiş olsalar da istediği şeyleri söyleseler.Peki ya hijyene özen göstermiyor yorumlarına ne demeli?Hijyen dediğiniz şey eldiven takmaktan değil, eli yıkamaktan geçiyor. Eldiven takanların elinin temiz olduğu düşünülüyor. Oysa dünyada profesyonel mutfakların hiçbirinde eldiven kullanılmaz. Çünkü ürüne dokunmak, ürünü ellemek, gidişatını gözlemlemek eldivenle olmaz. Ayrıca eldivenlerin hiçbiri yüzde yüz hijyenik değil. Bunu sağlamak için ameliyat eldiveni kullanmak gerekiyor. Onda dahi içindeki pudralı doku yarım saat sonra elinizi terletiyor ve bakteri oluşuyor. Dolayısıyla her yarım saatte bir yeni eldiven takmanız lazım. Eldiven takmanız gereken yerler elbette var ancak takmadığınızda bu hijyenik biri olmadığınız anlamına gelmiyor.“Kendim gibi bir adam olarak kalabilir miyim?” endişesinden program teklifi geldiğinde 6 ay düşünmüşsünüz. Dönüp baktığınızda kendiniz gibi kalabilmiş misiniz?Bence kalabildim. Gündelik hayatta nasılsam ekran karşısında da öyle olmaya çalışıyorum. Kılığım, kıyafetim, yemek yapış tarzımla. Yaşam tarzımda da farklılık yok. Gerektiğinde hâlâ toplu taşıma aracı kullanıyorum. Tünele, tramvaya biniyorum.Aşçıların çoğu malzemelerden bahsederken domatesim, soğanım der. Siz ise hepsine arkadaşlar diyorsunuz.Özel bir nedeni yok, ağız alışkanlığı. Uzun süre mutfakta vakit geçirince her şey arkadaşınız oluyor.Profesyonel bisiklet sürücüsüsünüz. Yediklerimi eriteyim diye başladınız herhalde.(Gülüyor) Hayır ama bana daha çok yeme fırsatı verdiği için ayrı bir seviyorum.Ekran önünde yaptığınız yemekler pek bir şık. Evde kendinize yemek yaparken de aynı özeni gösteriyor musunuz?Evde daha deneysel yemekler yapıyorum. Tarif peşinde koştuğum için daha özenli çalışıyorum.Deneysel restoranlarla aranız iyidir o halde…Dünyadaki en iyi yemekleri michelin yıldızlı restoranlarda yenir ya da en iyi aşçılar michelin yıldızlı aşçılardır gibi bir kuralı tanımıyorum. Elbette zeka parıltısı sunan işler ortaya koyuyorlar. Ama bu anne yemeklerinin, helmeli kuru fasulyenin kötü olması manasına gelmiyor. Her para segmentinde güzel yemekler yenilebilir.Böyle yıldızlı bir restoranda yemek yiyip beğenmediğiniz oldu mu?Çok. Mesela birine yapımcımla beraber gitmiştim. Günün sonunda “Şunlara bir islim kebabı yap da patlıcanla ne yapılır öğrensinler.” dedi.Göze hitap eden yemekler yapıyorsunuz. Böyle olmayanlara karşı önyargılı mısınız?Hayır, göze hitap etmese de çok lezzetli olabiliyorlar. Önüme bulamaç gibi bir şey de konsa burun kıvırmadan yer, sonrasında iyi mi kötü mü karar veririm.Mutfağa karşı yeteneğiniz çocukken fark edilmesine rağmen gastronomi yerine işletme okumuşsunuz…Benim zamanımda Oxford vardı da ben mi gitmedim? 1994 yılından bahsediyoruz. İstanbul’da gastronomi bölümü olan üniversite yoktu diye hatırlıyorum. Şehir dışı ya da yurtdışına da gitmek istemedim.Şimdilerde var mı böyle bir niyetiniz?Bu saatten sonra gastronomi okumam sanırım. Ancak teknikler sürekli değişiyor, öğrenme süreci hâlâ devam ediyor. Bunları takip etme adına birkaç aylık yurtdışı programlarına açığım.Catering şirketiniz olduğu dönemde dünyaca ünlü müzik gruplarına hizmet verdiniz. Neler vardı mönüde hatırlıyor musunuz?Kuru fasulye pilav bile vardı. Yüzlerce sanatçıya yemek yaptım. Birçoğu da Bon Jovi, Metallica, Depeche Mode, U2 gibi kalbur üstü isimlerdi.En çok hangi talepleri şaşırttı sizi?Çok ünlü rock grupları, sanırsınız ki bunların tüm hayatı dejenere ama buharda balık, haşlanmış sebze, sıfır yağlı, tuzsuz son derece sağlıklı yemekler istemesi. U2 konserinde konser sonrası Bono, aile ve arkadaşlarından oluşan 100 kişilik bir ekip için kuzu çevirme yapmamı istemişti. Olimpiyat stadının ortasında ilkel koşullarda kuzu çevirdik. Bunu da unutamam.İnsanların favori yemekleri karakterlerini ortaya koyar gibi bir savınız var.Ne çok boş şey söylemişim eskiden. Mesela ben zeytinyağlılar ve patlıcan yemekleri gibi samimi yemekler seven bir adamım. Genel yapım da samimi.İsminizle hemhal olmuş bir tencere serisi var. Tencere alırken nelere dikkat edilmeli?İlk kriter fiyat olmamalı. Bu niye pahalı bu niye ucuz diye düşünmek lazım. İçi titanyum, tabanı indiksüyon olan tencere tavalar tercih edilmeli. (Bu özellikte bir pişirici, aynı miktardaki suyun iki katı hızda kaynatır.) Ayrıca tavaların plastik saplı değil çelik saplı olmasına dikkat edilmeli. Çelik saplı tavalar fırına da girebilir. Tavanın fırına girebiliyor olması ocakta pişirdikten sonra fırına almanız gereken yemekleri ayrı bir kaba alma zahmetinden kurtarıyor. Ayrıca tavanın sağlam bir bağlantı noktasının olmasına dikkat edilmeli. Genelde tavaların tek bağlantı noktası vardır. Bu da sürekli kullanım ve yüksek ısıda saplarının kısa süre içinde oymasına neden olur. Bu yüzden tava alırken vidalı değil klipsi bir sistemi olanlar tercih edilmeli. Bunlar iki tarafından bağlı olduğu için sapı asla oynamaz.İşte Arda'nın, Zaman okurları ve ZamanTV izleyicileri için Ters Yüz Olmuş Kabak tarifi (8 kişilik)1 rendelenmiş soğan5 adet kabak1 bardak tulum peyniri1 demet maydanoz1 demet dereotu2 yemek kaşığı zeytinyağıTuz-karabiber125 gr. tereyağı125 gr. tulum peyniri ( rendelenmiş )1 bardak un ( 5 tepeleme yemek kaşığı )1 çay kaşığı pul biberOda sıcaklığında yumuşamış tereyağını, 1 bardak unu, pulbiber ve rende tulum peynirini iyice yoğurarak hamur kıvamına getirin ve buzlukta iyice sertleşene kadar bekletin.Soğanı ve kabakları rendeleyin. Dereotu ve maydanozu ince kıyın. Tavada 2 yemek kaşığızeytinyağını kızdırın. Soğanı ekleyip pembeleşene kadar kavurun. Rende kabakları iyice sıkarak ilave edip 2-3 dakika döndürün. Ateşten alıp tulum peynirini, maydanoz ve dereotunu koyun ve karıştırın. Tuz ve karabiberle baharatlandırın. Yağlanmış cam fırınkabınıza koyup yayın.Kabakların üzerine dondurduğunuz hamuru rendeleyerek kabakların üstünü örtecek şekilde serpin. 180 derecede ısıtılmış fırında hamur altın rengi alıncaya kadar yaklaşık 30 dakika pişirin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Var olana ayak uyduramıyorum

Pop müziğin kilometre taşlarından Yonca Evcimik, uzun bir sürenin ardından 15. isimli yeni albümünü çıkardı. Köpeği Karam’ın tedavisi sebebiyle bir veteriner kliniğinde gerçekleşen söyleşimizde, sanatçıyla yeni albümünden müziğe, hayatından hayvan haklarına kadar birçok şeyi konuştuk.On yıldır albüm yapmıyorsunuz. Ne oldu da albüm yapmaya karar verdiniz?İki buçuk senedir bu şarkıların çoğu cebimdeydi. Albüm kafasına girmiştim fakat hayvan hakları meselesiyle ilgili durumlar başlayınca her şeyi rafa kaldırıp, can peşine düştüm. Sonrasında da kimse albüm yapmıyor, acaba bu şarkıları single olarak mı hazırlasak düşüncesi oluştu. Bu süreçte on şarkıya ulaşınca bunu albüm yapalım dedim. Aykut Gürel de bu arada stüdyosunu Bodrum’a taşıdı. Daha sık görüşür olduk. Ne yapsak diye konuşurken böyle bir bütünlük oluşunca ‘Hadi bunu albüme dönüştürelim’ dedik.Albüm çıkınca çoğu dinleyen “İşte Yonca Evcimik bu” diye yorumlar yaptı. Siz de aynı şeyi düşünüyor musunuz?Kendimi çok iyi ifade ettiğim bir albüm. Zaten bu şarkılar bende demlenmişti. Albümün genel sesine bayıldım. Dinleyen herkes “Yine mi önde yaptın?” diye soruyor. Aslında bunca yıl bir şey yapmamamın sebebi biraz da bu. Var olana ayak uyduramıyorum, olanla yetinemiyorum. Ben yapayım yeni bir şey onlar bana ayak uydurabiliyorlarsa uydursunlar. Benim de, Aykut’un da, Okay’ın da olmasını istediğimiz şey bu.Piyasa benim ardımdan gelsin diyorsunuz yani...Böyle bir iddiam yok, hiçbir zaman da olmadı ama yaptığım işler olayı bu noktaya getirdi. Önce anlaşılamadım, anlaşıldığımda da ekmeğini başkaları yedi. Olsun, hiç önemli değil. Bu albümde de biraz öyle oldu. 90’ların ruhunun 2000’lerin sonuna yansımış yorumunu beğeniyorum. İnsanlar sanki ben demişim gibi, “Çekilin bir kenara.”, “Yokluğumda hiçbir şey beceremediniz.” “Pop müzik böyle yapılır.” yorumları yaptı ve çok hoşuma gitti.Sezen Aksu, albümünüzle ilgili çok özel yorumlar yaptı...Sezen Aksu’nun bu işi çok beğenmesi, dinler dinlemez arkasında durup bunu kendi kendine desteklemesi beni çok onore etti. Bunu parayla yaptıramazsınız. Çok kıymetli ve değerli bir şey. Bunu dinlediğinde “Yonca bu ne enteresan, 90’lardan sonra bu işin rengini senin değiştiriyor olman bir görev hayatında.” demesi çok önemli.Bu albüm için “pop müzikte yeni bir milat” yorumlarının yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Ben bunların farkında değilim. Böyle olsun diye yapmadık, sadece yüreğimizden taşanı ortaya koyduk. İnsanlarda da böyle bir beklenti oluşmuş sanırım. Bir sıkılma durumu olmuş. Ortada bir samimiyetsizlik ve kakafoni vardı. Bütün bunların dışında bilinçli ve programlı bir şekilde bu etkiyi isteseniz de yapamazsınız. Ne hissediyorsak onu yansıtıyorum. Başka türlüsü üzerinizde durmaz. Bir de bu albümde ekibimle birlikte arkamda duran Işın Yazgan Kadıoğlu bana büyük destek verdi. O yüzden biraz da güçlü çıkabildik.Çıkış parçası ‘Burası İstanbul’ müzikal olarak çok iddialı bir şarkı değil mi?Aslında ben ‘Kadınım Diyorsan’ ile çıkmak istiyordum. “Yonca o kadar da değil, ne olur bir adım geriden çık.” deyip engellediler beni. (Gülüyor) Bu sefer dinledim onları. Eski ben olsam kimseyi dinlemezdim. Kaş göz yara yara çıkarırdım. İstanbul da ona yakın bir çizgide olduğu için çok fazla ısrar etmedim. Albüm de, klip de çok farklı oldu. Çıtayı o kadar yükselttik ki bundan sonra bizim işimiz de çok zor.Şarkıda ‘yoruyor İstanbul’ diyorsunuz. Yoruyor mu sizi bu şehir?Yoruyor ama ben çok keyif alıyorum. Deli miyim neyim bilmiyorum. (Gülüyor) New York’u da çok seviyorum. Oradaki hızlı yaşantıyla İstanbul’daki birbirine çok benziyor. Çok keyif alıyorum bu hızlı yaşantıdan. Keyif almadığım tek tarafı binaların böyle hızla yükseliyor olması ve her yerin betonla dolması. Bu nereye kadar? Annem ‘Kıyamet yaklaştı.’ diyor bana. Vallahi doğru, ben de Nuh’u arıyorum.Şarkının klibi de büyük tartışma yarattı. Eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?Aslında her şey kendiliğinden gelişti. Nihat Odabaşı klipte araba kullanmamı istedi. Ben araba kullanmayı bilmiyorum, Nihat’a söyleyemedim. Nasıl becereceğim derken aklıma Burcu Çetinkaya geldi. Nihayetinde o yarışçı ben de yanına otururum dedim. Burcu benim eski arkadaşım. Onun hayattaki tercihleri beni ilgilendirmez ve saygı duyarım. O da kabul etti. Nihat’a söyledim o da Nasıl yani dedi. Sonrasında Nihat’a İstanbul’un bütün renklerinin klipte olması gerektiğini söyledim. Çünkü gerçek bu ve hepsinin olması lazım. Burcu da ben de bunun bize verilmiş bir görev olduğunu kabul ettik. Bir arada yaşanılabilir olduğunu, kimsenin kimseyi ötekileştirmemesi gerektiğini saygı ile hepimizin birbirimizi kabul etmeyi öğrenmesi gerektiğini böyle ifade edebileceğimizi düşündük. Bu klip İstanbul özelinde Türkiye’yi ve birlikte yaşamayı gösteriyor.90’ların başlarında çok isim çıktı piyasaya ama kalan birkaç tane isimden birisiniz. Sizi kalıcı kılan asıl sebep ne?Bence çok kilit noktalarda yaptığım hareketler. Müzikal, söz olarak ve görsel anlamda hiç denenmemiş şeyleri yapmam ve yapıyor olmaya devam etmem sanırım. Abone, 8:15, Bandıra Bandıra… Bu şarkıların hepsi kendi zamanından iki üç gömlek ilerideydi. Hep böyle yapılmamışı yapmak beni kalıcı kıldı.İnsanlar sizi artık konserde görmek istiyor...Ben de kendimi sahnede, özellikle konserde görmek istiyorum. Artık insanlar ya gece kulüplerine gidiyor. Çoğu da playback yapıyor. Bu beni tatmin etmiyor. Allah’ım bana konser nasip et diye dua ediyorum. Orkestramla, dansçılarımla konser yapmak istiyorum.Sürekli pozitif enerji dolu ve cıvıl cıvılsınız. Bunun sırrı nedir?Bu genetik bir şey. Bu sonradan edinilebilecek, satın alınabilecek bir şey değil. Bunlar bana takdir edilen altın bileziklerim. Dünya bir sahne ve hayatımız senaryo. Ben onu hissettiğim şekilde yaşamak istiyorum. O anda okul mu açmak istiyorum, okul açıyorum, hayvan hakları mı hayvan hakları. Diğerlerini hemen rafa kaldırıyorum. Öne çıkan duygum önceliğim oluyor ve onu yapıyorum.İnsanlarda vicdan ve merhamet kalmamışMotivasyonunuzu neler tetikliyor?Mesela albümden önce tüm mesaimi hayvan hakları konusunda verdim. Hayvanları çok seviyor ve onlarla büyük empati kuruyorum. İçime bazen hayvan kaçmış gibi oluyor. Onların duygularını anladığımı düşünüyorum. Onlara yapılan eziyet ve hak ettikleri gibi yaşayamamaları beni çok tetikledi. Hayvan hakları çalışmalarında sizi en çok etkileyen durum ne oldu?İnsanlarda vicdan ve merhamet duygusu kalmamış. Hayvan, canlı kimsenin umurunda değil. Allah korkusu olan insanların bunları yapmaması lazım. Ya Allah’tan korkmuyorlar ya da tam olarak inancı anlamamışlar. Çoğu hayvan hakları savunucusu sizi eleştiriyor…Ben ne yaptığımı çok iyi biliyorum. Bir ara kendimi çok sorguladım. Ömür boyu albüm mü yapacağım, benim görevim bu mu? Anne de olmadım. Demek ki böyle bir görevim yok. Peki ben neden buradayım? diye. Böyle düşünüp yattığımın sabahında hayvan hakları ile kalktım. Yonca Evcimik olduğum için telefonlar bana açıldı. Sıradan bir vatandaş olsam bu kadar yol gidemezdim. Benim dünyaya gelme amacım ya da bir tanesi, ülkemdeki hayvan hakları meselesi.Dünyadan değilim sankiAnnelik görevim değil dediniz. Neden?Çevremde sırf çocuğum olsun diye evlenen arkadaşlarım var. Ben de bir kadınım ama hiç çocuğum olsun diye bir isteğim olmadı. Bebekleri, çocukları seviyorum ama benim de olsun diye bir hissim olmadı.Bunun sebebi hâlâ kendinizi çocuk gibi hissetmeniz olabilir mi?Sebeplerden biri kesinlikle bu. Sanki ben anne olacak yaşa gelmedim. Öleceğim, gideceğim hâlâ anne olacak kıvama gelmedim. Hâlâ liseli kızlar gibiyim. Ya beyin gelişmedi ya da başka bir şey var. (Gülüyor) “Hiç değişmiyorsun, genç kız gibisin nasıl böyle kalıyorsun?” diye soruyorlar.Ben de sorayım o zaman…Bu da bir Allah vergisi. Hiç şikayetim yok Allah’a şükür. Herhalde yapacağım bir şeyler daha var diyorum. Hayallerim var. Belki de bu hayallerimi gerçekleştirmek için bana izin veriyor Allah.Kırk yaşını aştın hâlâ çocuk gibi davranıyorsun diye sizi eleştiren olmuyor mu?Olmaz mı? (Gülüyor.) Özellikle sosyal medyada gizli dövüşenler beni çok eğlendiriyor. Biri çok büyük hakaret etmiş. Ben de alıntılayarak ‘Ne kadar zarif kız ağzından bal damlıyor’ yazdım. Sonra özür diledi. Çok eğleniyorum bunlarla. Artık git yat evinde diyenler var. Bu tür şeylere kulak asıyor olsaydım çoktan bu işleri bırakıp köşeme çekilmiştim. Hiç umurumda değil.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Çarşamba
Gün
Güneşli
32°C
Güneşli
Rüzgar hızı:200 km/h
Rüzgar yönü:200° GGB
Nem Oranı:42%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:06
Gece
Açık
20°C
Açık
Rüzgar hızı:180 km/h
Rüzgar yönü:180° G
Nem Oranı:73%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:30
Perşembe
Gün
Güneşli
32°C
Güneşli
Rüzgar hızı:230 km/h
Rüzgar yönü:230° GB
Nem Oranı:52%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:06
Gece
21°C
Rüzgar hızı:328 km/h
Rüzgar yönü:328° KKB
Nem Oranı:69%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:30
Cuma
Gün
Güneşli
35°C
Güneşli
Rüzgar hızı:351 km/h
Rüzgar yönü:351° K
Nem Oranı:48%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:06
Gece
21°C
Rüzgar hızı:3 km/h
Rüzgar yönü:3° K
Nem Oranı:62%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:30
Cumartesi
Gün
Güneşli
35°C
Güneşli
Rüzgar hızı:344 km/h
Rüzgar yönü:344° KKB
Nem Oranı:53%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:06
Gece
22°C
Rüzgar hızı:357 km/h
Rüzgar yönü:357° K
Nem Oranı:62%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:30
Pazar
Gün
Güneşli
35°C
Güneşli
Rüzgar hızı:324 km/h
Rüzgar yönü:324° KB
Nem Oranı:52%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:06
Gece
22°C
Rüzgar hızı:355 km/h
Rüzgar yönü:355° K
Nem Oranı:64%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:30
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Temmuz 2014 Çarşamba 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Çarşamba
Gün
Güneşli
27°C
Güneşli
Rüzgar hızı:84 km/h
Rüzgar yönü:84° D
Nem Oranı:79%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:52
Gece
23°C
Rüzgar hızı:343 km/h
Rüzgar yönü:343° KKB
Nem Oranı:85%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:29
Perşembe
Gün
Güneşli
25°C
Güneşli
Rüzgar hızı:265 km/h
Rüzgar yönü:265° B
Nem Oranı:85%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:52
Gece
Açık
22°C
Açık
Rüzgar hızı:14 km/h
Rüzgar yönü:14° KKD
Nem Oranı:88%
Yağış:10%
Gün Batımı:20:29
Cuma
Gün
Güneşli
26°C
Güneşli
Rüzgar hızı:28 km/h
Rüzgar yönü:28° KKD
Nem Oranı:80%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:52
Gece
Parçalı Bulutlu
22°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:29 km/h
Rüzgar yönü:29° KKD
Nem Oranı:87%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:29
Cumartesi
Gün
Güneşli
27°C
Güneşli
Rüzgar hızı:33 km/h
Rüzgar yönü:33° KKD
Nem Oranı:78%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:52
Gece
23°C
Rüzgar hızı:35 km/h
Rüzgar yönü:35° KD
Nem Oranı:83%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:29
Pazar
Gün
Güneşli
27°C
Güneşli
Rüzgar hızı:34 km/h
Rüzgar yönü:34° KD
Nem Oranı:77%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:52
Gece
22°C
Rüzgar hızı:44 km/h
Rüzgar yönü:44° KD
Nem Oranı:80%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:29
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Temmuz 2014 Çarşamba 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Çarşamba
Gün
Güneşli
35°C
Güneşli
Rüzgar hızı:205 km/h
Rüzgar yönü:205° GGB
Nem Oranı:26%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:39
Gece
Açık
20°C
Açık
Rüzgar hızı:8 km/h
Rüzgar yönü:8° K
Nem Oranı:35%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:11
Perşembe
Gün
36°C
Rüzgar hızı:285 km/h
Rüzgar yönü:285° BKB
Nem Oranı:32%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:39
Gece
17°C
Rüzgar hızı:343 km/h
Rüzgar yönü:343° KKB
Nem Oranı:62%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:11
Cuma
Gün
Güneşli
34°C
Güneşli
Rüzgar hızı:31 km/h
Rüzgar yönü:31° KKD
Nem Oranı:37%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:39
Gece
18°C
Rüzgar hızı:35 km/h
Rüzgar yönü:35° KD
Nem Oranı:41%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:11
Cumartesi
Gün
33°C
Rüzgar hızı:26 km/h
Rüzgar yönü:26° KKD
Nem Oranı:31%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:39
Gece
18°C
Rüzgar hızı:25 km/h
Rüzgar yönü:25° KKD
Nem Oranı:43%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:11
Pazar
Gün
Güneşli
33°C
Güneşli
Rüzgar hızı:359 km/h
Rüzgar yönü:359° K
Nem Oranı:31%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:39
Gece
18°C
Rüzgar hızı:18 km/h
Rüzgar yönü:18° KKD
Nem Oranı:43%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:11
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Temmuz 2014 Çarşamba 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri