22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Dünyayı geziyorum gözlerim kapalı!

Hislerle Yolculuk, sırrı isminde gizli, müstesna bir proje. ‘Görme engelli turist’ kavramını yaygınlaştırmak gibi kıymetli bir amacı var. Başındaki isim yılın büyük kısmını Kapadokya’da geçiren İtalyan turizmci Enrico Radrizzani. Kapadokya’da gerçekleştirdikleri turlardan birine katıldık ve anladık ki, görmek her şey değilmiş. “Dokunmak bizler için her şey. Sonra duymak. Duymak da tek başına yeterli değil. Dinlemek lazım. İnsanları, müziği, sokakları, gürültüyü hatta sessizliği bile. Çünkü sessizlik bile size bir şeyler söyler aslında.” Her şehre münhasır bir ses varsa şayet, Elena Bussino’nun Kapadokya’ya biçtiği pay sükunet. İtalya’dan kendisi gibi yedi görme engelli turistle birlikte Kapadokya’ya gelen Bussino, diyor ki: “Hissediyorum, burası doğallıktan çok uzaklaşmamış bir yer. Kapadokya’nın sesi sessizlik.”Bussino’nun görme engeline rağmen seyahat ediyor oluşu; bırakın dokunmayı duymak, dinlemek gibi en temel duyuların bile hakkını veremeyen bizleri, şaşırtıyor sadece. Onlar için her şey gayet normal. Dokunuyorlar, dinliyorlar, kokluyorlar hatta en ‘selfie’sinden fotoğraf bile çektiriyorlar. Çoğu da ‘bu kaçıncı seyahati’ hatırlamıyor bile. Bussino sonunu getiremese de saymaya başlıyor: “İngiltere, İspanya, Fransa, Prag, Budapeşte, İzlanda...” Bir de her sene mutlaka gitmeye gayret ettiği İngilizce konuşulan ülkeler var. Çünkü Bussino İngilizce öğretmeni ve bu şekilde bilgisini canlı tutmaya çalışıyor.Bussino ve arkadaşlarının alışık olduğu şey, kendilerine yakınlarının eşlik ettiği türde seyahatler. Sadece görme engellilere yönelik düzenlenen turlar onlar için de yeni bir şey. Çünkü bu tür seyahatler düzenleyen turların sayısı epeyce kısıtlı. Bütün dünyada sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin etkinlik olarak düzenlediği turların acenteler tarafından gerçekleştirilmesi yaygın bir şey değil. Turizmci Enrico Radrizzani’nin ‘Hislerle Yolculuk’ adını taşıyan projesi ise istisna. Hatta ona göre dernekler dışında bu işi yapan tek şirket onlarınki. Sultan Ballon’un sahibi ve pilotu İsmail Keremoğlu, alışkanlıktan olsa gerek anlatırken el kol hareketleri de yapıyor. Radrizzani, ‘bavulum neredeyse, orada yaşıyorum’ diyen biri. Bavulunun en uzun süre kaldığı yer Kapadokya olmuş, o ayrı. İlk olarak 24 yıl önce Türkiye’ye gezmeye gelen Radrizzani’nin o günden sonra sık sık Türkiye’ye yolu düşmüş. Ya da o düşürmüş. Turist götürdüğü onlarca ülkede de kısa süreli yaşamış. Şu sıralar İtalya ve Türkiye arasında mekik dokuyor.Bu, Radrizzani’nin görme engellilere yönelik Kapadokya’da düzenlediği ikinci tur. İlki bu kadar kapsamlı değilmiş. Dört kişilik grubun ikisi tamamen görmezken, ikisi çok az da olsa görüyormuş. Şu anki tur ise çok farklı. İşi hem zor hem kolay. “Çevrelerinde ne olup bittiğini anlamalarını sağlamak için bütün diğer duyuları bir yana bırakarak, gözün görmediğini tarif etmeye çalışıyoruz. Bu çok zaman alıyor.” diyerek anlattığı kısım elbette ki işin zor kısmı. Kolay tarafına gelince, çok kaprissizler, çok bağımsızlar. Bir de çok cesurlar. Bu zamana kadar sayısız tur düzenleyen Radrizzani, herhangi bir engeli olmayan turistlerin bazen çocuksu davranabilirken, görme engellilerin çok daha rahat olduğundan bahsediyor: “Şehirlerin görme yetisi olmayan insanlar düşünülerek inşa edilmediği fikrine çok alışıklar. Ve görme dışındaki bütün duyularının hakkını veriyorlar. O yüzden belki de daha güçlüler.” Bir de misal veriyor: “Geçen hafta görme engelli olmayan bir başka grupla ‘dolunayda yürüyüş’ programı düzenledik. Çoğu karanlıkta yürüyor olmaktan çok korktu. Halbuki bu insanlar gece gündüz karanlıkta yürüyor. Kimse hiçbir şeyden korkmuyor.” Turistlerin yüzünden gülümseme hiç eksik olmuyor. Gezmek konusunda ortak düşünceleri şu: Zor fakat imkansız değil. Göreme’deki Meskendir Vadisi’nde ve Mustafa Paşa’da yapılan doğa yürüyüşleri sırasında Radrizzani’nin ne demek istediğini çok iyi anlıyoruz. Zorlu parkurlardan geçerken bir an olsun şikâyet etmiyorlar. ‘Yorulduk’ lafı ağızlarından çıkmıyor. Dilden dile dolaşan ‘var ya onların hisleri çok kuvvetliymiş’ sözünün klişe olmadığını idrak ediyoruz. Onları, üstelik de gezerken bulmuşken soralım diyoruz. Ester Tornavacca anlatıyor: “Dokunma duyumuzu kullanmayı hepimiz çok küçük yaşlardan itibaren öğreniyoruz. Bu, hayatınızın tüm alanlarına yayılıyor bir süre sonra. Annem bana çocukluktan itibaren her şeye dokunmayı öğretti. Seyahat etmeye de annemle beraber başladım zaten. Bana bu yolculuklar sırasında her şeye dokunmamı söylüyordu. Dokunmak bizim için görmek gibi. Bence kadınlarda bu duyu daha da güçlü. Biraz cesaret gerekiyor o kadar. Evet zor ama kesinlikle imkansız değil.” İhtiyacımız olan tek şey birlikteyürüyebileceğimiz birileri Tornavacca da diğerleri gibi Torino’dan gelmiş. İtalya’da bir şirkette analist olarak çalışıyor, aynı zamanda çocuklara tiyatro dersleri veriyor. Grupta kısmen gören iki kişiden biri. Kısmen görmesine gelince şöyle açıklıyor: “Bir gözüm hiç görmüyor. Diğeri de çok az. Sadece renkler ve bazen gölgeler. Ayrıntıları hiç göremiyorum. Şu anda karşımda olduğunu biliyorum ama ne kadar yakında olduğunu kestiremiyorum. Onu anlamak için dokunmam lazım.” diyor ve onu Kapadokya’ya getiren süreci anlatıyor: “Daha önce de defalarca seyahat ettim ancak görme engelliler düşünülmeden yapılan standart turlardı. İlk defa geçen sene Enrico’nun şirketinden haberim oldu. Türkiye’ye bir tur düzenleneceğini duyunca hemen katılmak istedim. Çünkü Türkiye, en çok gitmek istediğim ülkelerden biriydi.” Elena gibi o da bir sonraki durağının İstanbul olmasını hayal ediyor. Mustafa Paşa’daki vadi yürüyüşü sırasında turistler tek sıra halinde birbirine tutunarak yürüyor. En ufak bir endişeleri yok. Tornavacca’nın iki sözünden biri gezme konusunda kendisine cesaret aşılayan annesi oluyor. “Annem etrafa benim için de bakıyordu, dolayısıyla ben de görebiliyordum.”Elena Bussino da yanında ona eşlik edebilecek herhangi biri varsa görme engelliler için seyahatin hiç problem olmadığını düşünüyor. Ona göre sorun şu; yakınlarınızla, arkadaşlarınızla tatili aynı zamana denk getirmek zor. İzin zamanları farklı, kimisinin çocuğu var. Normal tur şirketleri yanınızda size eşlik edecek biri yoksa tura katılmanıza izin vermiyor. Aslında ihtiyacımız olan tek şey birlikte yürüyebileceğimiz birileri.”Kapadokya’nın bu özel misafirlerinin neredeyse tamamı doğduktan bir süre sonra görme yetisini kaybetmiş. Üç yaş gibi çok erken bir vakitte gözlerini kaybeden Elena’nın yanı sıra 18’inde sürekli bir karanlıkla karşılaşan Consuello Battistelli de var. Ona göre bu durumun zorlukları da kolaylıkları da var. Dediğine bakılırsa müşkül tarafı daha fazla: “Alıştığın bildiğin bir dünyayı kaybetmiş oluyorsun ve neyi kaybettiğini biliyorsun. Tabii renkleri ve nesneleri hatırlamak insanlarla iletişim kurmanı kolaylaştırıyor. Birileri ‘kırmızı şal’ deyince neden bahsettiklerine dair bir fikrin oluyor.”Battistelli, İtalya’da IBM şirketinde insan kaynakları bölümünde çalışıyor. O da diğerleri gibi çok geziyor. Gittiği her yerden aklında kalan bir şeyler var ve ona göre kesinlikle her şehrin kendine has bir sesi, kokusu ve atmosferi oluyor. “Tam olarak dile getiremesem de var. Aksi halde dünyanın her yeri birbirinin aynı olurdu.” diyor.Diğer duyularımızı kullanmadığımızı fark ettikRadrizzani’nin görme engelli turistler için düzenlediği turların kendisi de dahil altı kişilik bir ekibi var. O ve Türk rehber dışında dört tane de İtalyan genç katkıda bulunuyor tura. Bunlardan üçü, Elena’nın ‘ihtiyacımız olan tek şey’ diyerek tanımladığı ‘onlara yürürken eşlik eden kişiler’. Üstüne basa basa “Aslında bizim yaptığımız bir şey yok. Her şeyi kendileri hallediyor. Biz sadece kollarına girip yürüyoruz.” diyorlar. Valentina Coviello, “Onlardan çok şey öğrendik.” diyerek özetliyor deneyimlerini. Sadece kendileri öğrenmemiş. Coviello anlatsın: “Vadi yürüyüşü sırasında iki grup birlikte gezdik. Bir süre sonra baktık ki diğer gruptaki insanlar da onlardan görüp çiçekleri koklamaya, taşlara, ağaçlara dokunmaya başladı. Biz de onlarla gezdikten sonra diğer duyularımızı ne kadar az kullandığımızı fark ettik. Şimdi ben de dokunuyor, kokluyor ve dinliyorum. Hatta bazen gözlerimi kapatıyorum.” Enrico Radrizzani, balona binecek konuklarını bir gün öncesinde bilgilendiriyor. Konuklar ateşleyiciye dokunuyor. Görme engelli turistler diğer turistlerden farklı olarak yerel halkla daha fazla iletişime geçiyor, konuşmaya kesinlikle daha fazla açıklar. Bussino bu durumu şuna bağlıyor: “Görme engelli olunca çevrenizdeki insanlar size karşı daha meraklı olabiliyor. Bunu avantaja çevirip insanlarla daha kolay muhabbet edebilir, böylece oranın kültürü ve insanları hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilirsiniz.” Gören insanların diğer duyularını fazla kullanmasının sebebini de bir başka görme engelli turist olan Paolo Rivalta anlatsın: “Göremediğim için diğer duyularıma ağırlık veriyorum. Sizler de muhtemelen gördüğünüz için gözlerinize ağırlık veriyor, diğerlerini ihmal ediyorsunuz. Çünkü gözler en baskın duyu organı. Diğerlerine gerek kalmadığını düşünüyorsunuz belki.” Hislerle Yolculuk ekibinin dördüncü elemanı ise Diego Monfredini. Kendisi profesyonel fotoğrafçı ve aynı zamanda geçen yıl İtalya’da ödül alan ve ‘Hislerle Yolculuk’u konu alan kısa filmin de yapımcısı. Sadece fotoğraf çekmiyor, yeri gelince makinesini omuzuna asıp turistlerden birinin koluna giriveriyor.Sağ tarafta gördüğünüz…Turistlere Kapadokya’da rehberlik yapan kişi ise Cafer Gezer. Radrizzani’nin sahibi olduğu La Compagnia del Relax şirketi, bulunduğu yerlerde yerel acentelerle işbirliği yapıyor. Gezer’in eşine ait Peristrema Tur da Radrizzani’nin İtalya’da tanıtımını yaptığı şirketlerden biri. Zaten Radrizzani’nin ‘Hislerle Yolculuk’ projesini hayata geçirmeye teşvik eden şey de bu turizm mantığı olmuş. İtalyan turizmci düzenlediği gezilerde mümkün olduğunca klasik tur mantığından uzak duruyor. Yerel acentelerle işbirliği yaparak ‘slow tour’ (yavaş tur) adını verdiği daha küçük gruplarla, bölgenin insanını ve kültürünü daha fazla tanımaya yönelik geziler onunki. Yani otobüslerle topluca gidilip peribacalarının fotoğrafını çekilip dönüldüğü standart turlardan değil. İlk kez altı yıl önce İtalya’da Ancona Müzesi’nde görme engelli turistlerle deneyimi olmuş. Ondan sonra kendisine bu konuda talep gelmiş. Son üç yıldır Kapadokya ve İtalya’da görme engelli turist gezdirmiş ancak en kalabalığı bu olmuş sanırız. Radrizzani bu projeyi geliştirmeyi çok istiyor ve her türlü öneri ve işbirliğine açık. Önümüzdeki ay Fas ve Tunus’ta benzer bir tur düzenleyecek olan turizmcinin kafasında bir de Güneydoğu Anadolu ve İstanbul gezileri var. Ve tabii ki bu geziler sadece İtalyanlara yönelik olmayacak.Cafer Gezer’e gelince onun görme engelli turistlerle ikinci deneyimi bu. “Bizim için de çok yeni. Biz de onlarla beraber öğreniyoruz.” diyerek anlatıyor deneyimlerini. Aslında normal turlarda yaptıkları her şeyi yapıyorlarmış. Tek farkı çok daha fazla ayrıntı vermeleri. Bazen dalıp ‘Şu sağda gördüğünüz’ diye başlayan cümleler kurduğu oluyormuş mesela. Sonra içlerinden biri espriyle araya girip ‘yani sizin gördüğünüz’ diye düzeltiyormuş kendisini. ‘Hislerle Yolculuk’ta diğer turlarda yapılan her şeyin yapıldığını söylediler zaten. Diğer turlarda olmayıp da buraya özgü şeylere gelince, Radrizzani bahsetsin: “Kilim atölyelerinde tezgâhların başına oturup iplere, desenlere dokunuyorlar. Hatta ebru atölyelerinde ortaya çıkan esere dokunduruyoruz. Çat kapı düğüne gittik. Dans ettiler, insanlarla konuştular. En özeli de sema gösterisi sırasında semazenlere dokunmalarını sağladık.” Tabii bunda Radrizzani’nin 24 yıldır Kapadokya ile bağını hiç koparmamış olmasının etkisi büyük. İtalyan turizmciyi özellikle Uçhisar’da herkes tanıyor. Kurduğu dostluklar görme engelli konuklarına özel etkinlikler sağlanmasını kolaylaştırıyormuş. Radrizzani tam da bu noktada ‘Hislerle Yolculuk’un diğer turlardan daha pahalı olmadığını anlatıyor. “Bölgedeki insanlar duyarlı. Bu turun sosyal sorumluluk kısmı olduğundan oteller en makul fiyatları sunuyor. Ekibimdekiler neredeyse gönüllü çalışıyor.” diyor. Uçarken de dokunuyorlar Görme engelli turistler Kapadokya gezilerinin kalbi konumundaki balon turundan da münezzeh değiller. Hatta eksiği yok, fazlası var. Balon gezisinden bir gün önce kendilerini uçuracak pilotun evine yapılan ziyaret, programın bir parçası. İsmail Keremoğlu, konuklarını kapıda karşılıyor ve balonun icadından başlıyor anlatmaya. Teknik dahil birçok bilgi veriyor. Sırada binecekleri balona tepeden tırnağa dokunmak var. Ertesi gün güneş doğmadan kalkış yapacağımız noktaya doğru yola çıkıyoruz. Bir posta daha dokunma seansı var. Ardından, yerden 300 metreye kadar yükselecek olan balona biniyoruz. Tam ortada duran pilotun bir tarafında Bussino ve arkadaşları Kapadokya’yı dinliyor. Diğer tarafta içlerinde benim de olduğum başka bir İtalyan turist grubu, bir saate yakın süren balon yolculuğunun her anını fotoğraflama telaşında. Alışkanlıktan olsa gerek, eşsiz manzaraya fotoğraf makinemiz ya da cep telefonlarımızın ekranından bakıyoruz. Baktığımız kesin de görebiliyor muyuz ondan emin değilim. Galiba çok da farkımız yok. Facebook’ta paylaşılacak fotoğraflar çekme telaşı sarmışken bizi, onlar sessizliğin ve yükselme hissinin tadını çıkarıyor. Sükunet arada grubun en neşeli elemanlarından birinin ‘la chante mi cantare’ diye başladığı şarkıyla kesiliyor. Kahkahalar yükseliyor sonra. Pilotumuz İsmail Bey de yeni konuklarından çok memnun. Bir de sürprizi var kendilerine. Diğer turlarda yapmadığı bir şeyi yaparak, arada sırada alçalıp ağaçların arasından geçiyor. Geçiyor ki ‘görme engellilerin görme eylemi’ gerçekleşsin. Elleri yapraklara değen konuklar, yüzlerindeki gülümsemeye engel olamıyor. Pilotumuzun bizim tarafa yönelip söylediği ‘birazdan gün doğumunu göreceksiniz’ sözü diğer tarafa yönelince ‘Birazdan güneşi teninizde hissedeceksiniz’e dönüşüyor. Sonra bir ufak sürpriz daha. Balonun sepeti hafiften kayalıklara değince gruptan neşe çığlıkları yükseliyor, sonra yine sessizlik. Benimse aklıma handiyse kullanmayı unuttuğumu fark ettiğim duyularım geliyor. En başta da gözlerim. Önce fotoğraf makinemi çantama koyuyorum. Sonra etrafa bakmaya ama gerçekten bakmaya başlıyorum. Sonra gözlerimi de kapatıyor ve sessizliğe kulak kabartıyorum. Çünkü onlardan öğrendik; sessizliğin bize söyleyecekleri var.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 23:21

Menderes'in savunması bizim evde yazıldı

Kariyerine komedyen olarak başlayan Ercan Bostancıoğlu, nam-ı diğer Ateş Böceği Ercan, emeklilik günlerini bulmaca hazırlayarak geçiriyor. Yakın tarihin önemli tanıklarından ama ser verip sır vermiyor. “Çoğu öldü, gerçekleri anlatmak olmaz.” diyor.Zaman Pazar’ın bulmacalarını yapan Ercan Bostancıoğlu ile hafta içinde sık sık görüşüyoruz. Her seferinde dinamik, hayat dolu ve ilgili bir ses tonuyla açıyor telefonu. Yakın tarihin iş, sanat, siyaset, spor ve hatta magazinel hangi isminden söz edersek edelim Ercan abinin tepkisi genelde şöyle oluyor: “Ha şu bizim…” Zeki Müren’ler, İsmail Dümbüllü’ler, Cavit Çağlar’lar, Süleyman Demirel’ler… Eskilerden herkesi tanıyor hatta ahbabı. Heyecanlı, yaşam enerjisi yüksek, kültürlü ve çok görmüş birisi. On parmağında on marifet dersek yanılmayız. Hem bulmaca camiasının önde gelen isimlerinden, şampiyonlarından hem komedyen hem çok iyi bir udi, fasılların sesi güzel solisti, Fenerbahçe’nin yüksek divan kurulu üyesi, dede, ilgili bir baba… Geçen hafta en yakın dostunu, iş ortağını öteki aleme uğurladı. Yalçın Otağr, nam-ı diğer Ateş Böceği Yalçın. “Son ana kadar metanetimi korudum ama onu mezarına indirdikten sonra, son kez yüzünü göreyim istedim. Gördüğümde çok etkilendim. Kendimden geçmişim.” diyor. Döndüğünde başsağlığı için kızıyla yaşadığı Büyükçekmece’deki evine gittik. Neslihan hanımın hazırladığı nefis börekler ve çay eşliğinde hem eski günleri yâd ettik hem de Ercan abinin yaşam enerjisinden istifade ettik.Ateş Böceği Ercan, evlenmeden önce Yeşilçam artisti olan eşi merhum Serap Acar’ın fotoğrafı önünde.Başınız sağ olsun…Yalçın, ağır bir hastalık geçiriyordu. Sağ olsun eşi Lale (Belkıs) ona çok iyi baktı. Lale, Türk filmlerinin fettan kötü kadını olarak tanınıyor ama gerçek hayatta çok iyi bir insandır. Yalçın ile çok ilgilendi. Allah ondan razı olsun.Bir röportajında 33 yıldır görüşmediğinizi söylemiş. Dargın mıydınız?Değil. Bunu Lale’ye de sorabilirsiniz. Öldüğü gün bile herkes karıştırdı Ercan öldü dediler, Yalçın öldü dediler. Biz bambaşka bir ikiliydik. Aradan yıllar geçmiş halen insanlar bizi bir anıyor. Ama ayrıldıktan sonra bir ara darılmıştık. Bu öyle gazetelerin yazdığı gibi 30 sene konuşmamazlık filan değil. Üç sene evvel bir televizyon programında, üç çocukluk arkadaşı bir araya geldik, çok güzel bir program yaptık. Adnan Şenses, Yalçın ve ben. Kahkahalar, şarkılar, muhabbet. Yalçın’ın yanına gittiğimde hep iyileşiyordu. Lale diyordu ki bırak gelmeni, senin ismin geçtiği anda gözleri açılıyor, Ercan mı geldi, diye soruyordu.Komedyenliğe nasıl başlamıştınız?Kabataş Erkek Lisesi’nde okurken Cengiz diye Çanakkale’den bir ortaokul arkadaşımla komiklikler yapardık. Okulda, semtte bilinirdik. Demokrat Parti’nin bir sünnet düğününde sahneye çıkacak ses sanatçısı Mualla Gökçay geç kaldı. Bizi halkı oyalamak için sahneye çıkardılar. O sırada İsmail Dümbüllü ve ekibi geliyor. Dümbüllü, bu sıska kim, diyor benim için. Sahneden indikten sonra İsmail Dümbüllü yanağımdan makas aldı. Aferin sana, pazartesi gel sana iş vereyim, dedi. Gittik. ‘Turan gel, o çocuklar geldi’ diye birine seslendi. Turan dediği de Savaş Ay’ın babası. İlk paramı ondan aldım. İlk turneye de o götürdü. Cengiz’in babası subaydı ve oğlunun komiklik yapmasını istemedi. İşte o turnede Yalçın ile tanıştık.Lise talebesisiniz ve turneye şehir dışına gidiyorsunuz. Ünlülerle farklı şehirleri gezme fikri mi hoşunuza gitmişti?Tabii ki... İlk defa Neşe Karaböcek ile, Karaböcekler ile orada tanıştık. O turneden sonra Yalçın ile çalışmaya başladık. Yalçın’ın bir meziyeti de şuydu; bütün enstrümanları kullanabiliyordu. Biz parodileri kendimiz çalıp kendimiz söyleyerek yapardık.Adınızın Ateş Böceği olmasının Karaböcekler ile alakası var mı?Yok. O zamanlar Bal Arıları vardı komedyenler. Onlardan esinlenerek koyduk. Halen de tenkit ederim kendimi, niye bal arılarından sonra ateş böcekleri. Başka bir isim olabilirdi. Biz sahneye şöyle takdim edilirdik: ‘Aktüel ve politik esprilerin sempatik temsilcileri, huzurlarınızda Ateş Böcekleri.’ Sempatik temsilci… Bir iddia yok. Biz hep aktüel, güncel ve politik espriler yaptık. Onun için işimiz icabı da birçok devlet başkanıyla, devlet büyüğüyle, ünlü kişilerle tanışabildik ve onların huzurlarında program yapabildik.Ateş Böcekleri Yalçın Otağı (solda) ve Ercan BostancıoğluYakın dönem insanlarının hepsiyle bir ahbaplığınız var…Yalçın vefat ettiğinde ilk arayanlardan bir tanesi de Süleyman Demirel oldu. Yalçın, taklidini çok güzel yapardı. Süleyman beyin şapkası da şu anda Yalçın’ın evinde.İsmail Dümbüllü’nün de meşhur kavuğu Yalçın Bey’in abisinin evindeymiş.Herkes der, komedyen İsmail Dümbüllü kavuğunu şuna verdi, buna verdi. Esasında kimseye vermedi. Ama Yalçın’ın abisi Merihe, onlar da antenler diye komiklikler yapardı, hatıra olarak saklaması için verdi. İsmail amcanın kavuğu Merih’in evinde. Ama devir teslim olarak değil.Bulmacada rekorum kırılamadıBasın Enstitüsü mezunusunuz. Gazetecilik yaptınız mı hiç?Eğer bulmaca yapmayı bir gazetecilik olarak kabul ederseniz ben de bir fikir üretiyorum. Kabataş Lisesi’ni bitirdikten sonra gazetecilik enstitüsüne gittim. Babama söz vermiştim. Sahneye çıktım ama okulumu da bitirdim. Geç bitirdim ama bitirdim.Bulmacaya ilginiz nasıl başladı?Bulmacaya küçük yaştan beri merakım vardı, özellikle sözlük ve ansiklopedi karıştırmayı çok severim. Bulmaca yarışmalarına katılırdım. 1990 ve 91 yıllarında bulmaca yarışmasında iki defa Türkiye birinciliğim var. Kırılmayan rekorum var. İki saatte çözülmesi gereken bir bulmaca verilir. Bu bulmacada Pierre Loti’nin gerçek adını filan sorar öyle bulmaca. Ben o bulmacayı 15 dakikada bitirmişim. Bütün gazetelerin bulmacalarını çözerdim. Alışılagelmiş sözcüklerin yerine zor bulmacaları yani insanlara bir şey öğreten bulmacaları tercih ettim. Benim bulmacalarımı da tam bitiren olmaz. Çengel bulmacayı yaparım ama sevmem. Kare bulmacayı tercih ederim.Peki çözmekten yapmaya geçişiniz nasıl oldu?İlk bulmacamı ihtilale karşı çıkan bir gazetede Yeni İstanbul gazetesine yaptım. Arkadaşım Burhan Tekinli yapıyordu gazeteyi. Biliyor bulmaca çözdüğümü bize yapsana, dedi. Burhan ev arkadaşımdı. Kazancı Yokuşu’ndan indiğinizde solda bir sokak vardır, Bol Ahenk Sokak, orada Can Arkadaş Apartmanı ikinci katta oturuyorduk. Evimize Talat Asal’lar, Menderes’in avukatları gelirdi. Menderes’in müdafaanamesi bizim evimizde yazıldı. Şu anda sağ mı bilmiyorum, spiker Dürnev Tunaseli daktilo etti. Neden bizim evde yazıyordu? Çünkü Yassıada’ya giden Fenerbahçe vapuru Kabataş’tan kalkıyordu ve bizim evimiz oraya çok yakındı. Biz Burhan ile arka odada kalıyorduk, onlar içeride yazıyordu. Ben de hiç izlemedimse 50 tane Yassıada mahkemesi izledim.Bütün ihtilalleri yaşadınız ve espri malzemeniz politikacılardı. İhtilal sonrası da yapabiliyor muydunuz?İhtilal dönemlerinde uzun süreler çalışamıyorduk. Hayatımızda bir defa sahnede hata yapmıştık. 71 muhtırası verildi. Biz o zamanlar Süleyman Demirel taklidi filan yapıyoruz ya birdenbire esprilerimiz bitti. Ama sahneye çıktık ve Süleyman Demirel taklidini yapma aptallığında bulunduk. Kimse gülmediği gibi masalarından kalkmaya başladı. O zaman anladık ki bir hata yapıyoruz ve içeriye girdik… (gözleri dalıyor) Siz bir tefrika yapmaya kalksanız benim hayatıma dair bir sene yetmez…Hatıralarınızı yazmayı düşünmüyor musunuz? Zeki Müren ile 18 yıl çalışmışsınız. Ne siyasilerle, ünlülerle tanışıklığınız, ahbaplığınız olmuş. Çok hatıralarınız vardır.Kızım da istiyor yazmamı ama çoğu toprak oldu. O anıları, rahmetlilerle ilgili gerçekleri anlatmaya kalksak kimse yok cevap verecek. Ben de 78 yaşındayım. Aslında küçük teyplere anlatmaya başlamıştım. 10 tane oldu. Ama 1956’dan 60’a zor geldik. (Gülüyor)Sizin yaşlarınızdaki, bir zamanların şöhretli birçok ismi resmen kuru ekmeğe muhtaç ölüyor. Medyaya sık sık yansıyor trajik sonları. O büyük şanlı şöhretli, bir zamanların çok paralı insanlarının sonu neden böyle oluyor?Aile hayatı çok önemli. Orada, rahmetli olan 43 yıllık eşimin büyük etkisi var. Yuvayı dişi kuş yapar. Karım çok tutumluydu. Pintilik değil, bilakis eli açık kadındır. Ama tutmasını bildi. Her başarılı erkeğin arkasında böyle bir kadın vardır. Karı koca, ikimiz de sanki birbirimiz için yaratılmıştık. Sonsuz derece memnunduk. Yalçın ile de öyle. Kızımız Neslihan doğdu, onun sevgisini paylaşmaya kıyamadık. Başka çocuk yapmadık.Ben silah zoruyla kaçırılmış komedyenimZeki Müren ile, Maksim Gazinosu’nda başlıyoruz. Kadroda rahmetli Sevim Tuna da var. Binaya geldim, arabayı park ettim, bagajdan eşyalarımı alacağım. Başıma bir silah dayandı. Döndüm, korsan Ahmet! Atla arabaya, dedi. Şaka yapıyor sandık. Attılar bizi Yalçın ile arabaya. Korsan Ahmet, rakip gazinonun sahibi Osman Kavran’ın adamı. Bizi aldılar, küçük Bebek Gazinosuna götürdüler. Sahne önünde U şeklinde masa kurulmuş, Osman Kavran ortada oturuyor, yanında Sevim Tuna. Bizden evvel onu kaçırmışlar. ‘Gelin bakalım inek oğlu inekler.’ dedi. (gülüyor) Allah rahmet eylesin baba adamdı. Fatih’teki lunaparkın sahibiydi. Ve ertesi akşam Sevim Tuna ile beraber Lunapark Gazinosu’nda başladık. Zeki Müren o akşam Ajda Pekkan ile çıkmış sahneye.Neşet Ertaş ile asker arkadaşıErcan Bostancıoğlu askerliğini Ankara Orduevi’nde yapmış. Tabii ekürisi Ateş Böceği Yalçın ile beraber. Görev arkadaşları yani asker arkadaşları ise ilginç isimlerden oluşuyor: Tanju Okan, Neşet Ertaş, İsmet Nedim…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

23 Ağustos 2014 Cumartesi 08:59

Metin Yıkar: Gündem üzücü olduğunda ağzıma lokma süremiyorum

Bu haftaki konuğumuz Samanyolu Haber Genel Yayın Yönetmeni Metin Yıkar. Kendisi 14 yıl öncesinden editörüm olur. Mesleğe dair ne varsa Yıkar’dan öğrendim. En önemlisi ‘Şu an yaşananlar yarın tarih olur hiçbir şeyi unutma’ tavsiyesiydi. Unutmadım! Çömez bir muhabire çektirdiklerini de...Yıllar yıllar önce sektöre yeni adım atmış çiçeği burnunda bir iletişim öğrencisi olarak Samanyolu Televizyonu’nda o zamanların konomi editörü Metin Yıkar’ın yanında çalışmaya başlamıştım. Yaklaşık iki yıl Yıkar’ın rahle-i tedrisinden geçtim. Bu yüzden Metin Yıkar’ı nasıl bilirdin, nasıl hatırlıyorsun sorusuna verecek uzunca bir cevabım var, özetleyeyim. Heyecanlı (en sıradan mevzuları bile harikulade bir olay gibi aktarabilen ender insan), bir dakika yerinde duramayan, durduğu anlarda bile kesin bir şeyler üreten, muhabirlerini de buna motive eden, yeniliklere açık, gecesini, gündüzünü mesleğine adamış gerçek bir ‘hizmet’ insanı. Hayatımda onun kadar işine sevdalı birini tanımadım. Bu yüzden aradan onca sene geçmesine rağmen kendisiyle ilgili hiçbir detayı unutmadım. Mesleğe dair bana öğrettiklerini de, çömez bir muhabir olarak bana çektirdiklerini de. Diyaloglarımız bile hatırımda. İki dakika ortalıkta görmesin “Reyhan, abicim neredesin sen?” Koridorda yürürken denk gelsin, “Muhabir yürümez, koşarrrr!” Mesai saati sona ermesine rağmen çıkmış olayım, arar: “Nerdeysen geri dön, yapacak çok işimiz var!” Sabahın nuru bir telefon, “Nerdesin, saat kaç oldu?” “Abi bugün pazar” Bozuntuya vermeden: “Muhabirin mesai kavramı, tatili mi olur?” Olmaz tabii… E ama intikam da soğuk yenen bir yemekti değil mi? ‘Tatlı’ da olsa öç almanın, karizmasını çizmenin tam zamanı. Haberin mutfağından çıkılsın, evin mutfağına girilsin. Takılsın şapkalar, giyilsin önlükler. Haydi Metin abi görelim maharetinizi! Azarınızı çok yedim sıra yemeğinizde...Tatlı sözü verip salata yapmak… Son dakika golü değil de ne?(Gülüyor) Tatlı yapacaktım ama bugün yayın toplantısı çıkışında MC TV’nin sunucusu Deniz Şafak’a geleceğinizden bahsettim ve ‘Ne yapsak faydalı olur?’ diye sordum. Deniz Hanım salata ve bu içeceği önerdi.Bu arada eşiniz spor hocası sanırım bu menüye en çok o sevinecek.Kesinlikle. Eşim hem diyetine hem de sporuna çok dikkat eder. Bu yüzden evde genelde sebze ağırlıklı yemekleryapılır.Erkekler genelde etçidir, memnun musunuz bu durumdan?Ben pek yemek ayırt etmem, ne olsa yerim. Hatta öğünlerimi tek çeşitle geçirmeye özen gösteririm ama özellikle oğullarım köfte, tavuk çok seviyor. Evde fasulye, patlıcan piştiğinde boykot ediyorlar.Tek çeşidi biraz açsak…Kalp damar hastalıkları uzmanı profesör bir arkadaşım var. Öğünlerde tek çeşit beslenmeyi öneriyor. Bu metabolizmamızın o yiyeceğe hazırlıklı olması açısından önemli. Ayrıca farklı yapıda yiyecekler (yağları, karbonhidratları, proteinleri) aynı anda tüketildiğinde sindirim sistemimizin ayrı ayrı çalışması gerekiyor, bu vücudu yoruyor. Zamanla bu yorgunluk kalpte ve damarlarda olumsuzluklara neden oluyor. Bu yüzden elimden geldiğince tek çeşit yemeğe özen gösteriyorum. Hatta eşim birkaç çeşit yapmışsa keşke tek olsaydı derim.Dışarıda yediğinizde ne yapıyorsunuz peki?Düğün ya da yemekli bir etkinliğe iştirak edeceksem mutlaka tok gidiyorum. Mümkün olduğu kadar toplu yemeklerden kaçınırım.Alışverişe tok gitmeye benziyor...Öyle… Toplu yemekler her zaman sağlıklı olmayabiliyor. Ne kadar az ve tek çeşit yerseniz o kadar iyi. Hadis-i şerifle de bu öneriliyor. Midenin üçte birinin boş kalması gerekiyor. Ama tabii bu maksimumu. Yani üçte birini boş bıraktım, iyi tamam değil. Söylüyorum ama yapabiliyor muyum, pek değil.Bu konuda hakkınızı teslim etmek lazım, 2001’den bu yana tanıyorum sizi. Ve hâlâ aynı görünüyorsunuz.(Gülüyor) Öyle görünüyorsa ne mutlu bana. O doktor arkadaşım hastalıkların yüzde 70’inin yanlış beslenmeyle alakalı olduğunu söylüyor. Çorba, sulu yemek, pilav yanında salata, ardından tatlı ve çay olmazsa olmaz gibi bir anlayışa sahibiz ve bu herkese çok normal gibi görünüyor. Oysa tamamen anormal durum. Herkes bir çeşit, en fazla iki çeşit yemekle doyabilir. Yanlışlıklar hayatımızın normalleri haline gelmiş. Bu konuda kendini en çok kontrol eden kişilerden biri yayın grubumuzun başkanı Hidayet Bey’dir (Karaca). Öğle vakitlerini salatayla geçiştirir. Tatlı hiç yemez neredeyse. Yemek konusunda herkes herkesten çok şey öğrenebilir ama işin kritik noktasını bundan 1400 yıl önce Efendimiz (sas) söylemiş. İsraf etmeyeceğiz. Nihayetinde bu vücut bize Allah’ın emaneti. Ona iyi bakmazsak emanete hıyanet etmiş oluruz.Çok çeşit yemek genlerimize işlemiş, tek çeşit yediğimizde doymayacağız sanıyoruz...Üstelik sadece şehirlerde değil, Anadolu’da da sürekli yedirmeye ve yemeğe yönelik bir kültür var. Talebeliğim Konya’da geçti. Ramazan’da 30 günün 25 günü davette olurduk ve yapılan yemeklere inanamazsınız. Her gittiğimiz yerde 20 çeşitten fazla yemek olurdu. Yersiniz yersiniz bamya çorbası ikram ederler anlarsınız ki daha yeni başlıyorsunuz.Sinoplusunuz. Neler var öne çıkan mutfağınızda?Belki keşkekten bahsedebiliriz. Annemin keşkeği, su böreği ve tavuk yemekleri meşhurdur.Kendisinden kaptınız mı bir şeyler?Öğrencilik yıllarımda çok şey öğrendim. Makarna, patatesli yumurta yapmayı her öğrenci bilir. Ben bazen arkadaşlara değişiklik olsun diye anneme telefon açar, yeni tarifler alırdım.Mesela?Sütlaç, hatta kabak tatlısı bile yapmışlığım var. Üzerinden yirmi 20 yıl geçmiştir ama.Bu arada tatlı demişken tatlıyı ne kadar çok sevdiğinizi bilmeyen yoktu, hâlâ her gördüğünüze ‘tatlı bir şeyler var mı?’ diye soruyor musunuz?(Gülüşmeler) Evet. Dahası toplantıya geç kalan arkadaşlara bir dahaki toplantıya tatlı getirme cezası veriyorum.Türkiye her gün can sıkWıcı, üzücü yeni bir gündeme uyanıyor. Mesleğiniz gereği sabahtan akşama bu konularla uğraşıyorsunuz. İştahınız bu durumdan nasıl etkileniyor?Gündemle ilgili üzücü bir haber aldığımda bırakın iştahı, o anda ne yiyorsam bir kaşık bile devam edemiyorum. Biliyorsunuz son dönemde kanalımıza karşı birtakım provokatif eylemler yapıldı. İnsanlar geldi, kanalın kapısına kadar dayandı. Böyle dakikalarda ya da günlerde yemek içmek aklınıza bile gelmiyor. Bizden kaynaklanan bir hata varsa yemeğin değil, nasıl düzeltirim’in derdinde oluyoruz.Bariz bir örnek var mı?Kanal olarak yaptığımız bir haberin içinde geçen birkaç kelimeden dolayı bir kesim bundan ciddi şekilde alınmış ve bu bize çok sert tepki olarak geri döndü. Orada bizim de yaptığımız hatalar vardı. Televizyonculukta hızlı olma ve rakiplerinize fark atma sorumluluğunuz var. Bunu yaparken bazen yol kazaları olabiliyor ama televizyon hata affetmiyor. Şükürler olsun ki toplumun genelini etkileyecek yanlışlarımız olmadı.Bu yoğunluk içinde yemek hayatınızın neresinde yer alıyor?Ortak programlar dahilinde yemek vakit ayırdığım bir şey oluyor. Ama tek başıma isem gidip yemek yediğimi hiç hatırlamıyorum. Yoğunluktan yüzde 70 öğle yemeği yiyemediğimi söyleyebilirim.Mesleğiniz gereği pek çok ülke gördünüz. En çok hangi ülkenin yemeği hoşunuza gitti?Yediğim yemeklerin inancımıza uygun olması konusunda çok hassasım. Bu yüzden her yerde her önünüze geleni yiyemiyorsunuz ama Japonya’da gittiğimde oradaki arkadaşımız bizi inancımıza uygun bir restorana götürdü. Orada yediğim yemekler enteresan şekilde hoşuma gitti. Biraz daha kalsaydım çubuğa da alışabilirdim.Suşi denediniz mi?Evet. Suşi ara ara bazı arkadaşlarla aramızda gündem olur.Niye, çok mu seviyorsunuz?Yok, çok sevdiğimden ziyade ‘suşi varsa yerim yoksa yemem’ gibi bir espri dönüyor aramızda. Burak Bahar diye bir arkadaşım var şu an Los Angeles’ta. ‘Abi hadi suşi yemeye gidelim.’ derdi, bir türlü gidemezdik.Günlerce 3 öğün et yedikKonyalılar öğrenciye çok iyi bakar. Üniversitede 5 arkadaşla bir evde kalıyoruz. Et, yağ, şeker ne ihtiyacımız varsa Konyalı yardımsever işadamları karşılıyor. Bir Kurban Bayramı’nda et vermek için çağırdılar. Konya düzlük bir yer olduğu için herkes bisiklet kullanır. İki arkadaş gittik eti almaya. Bize kocaman bir parça verdiler. Bisikletin arkasına koyduk, eve getirdik. Buzdolabımız var ancak derin dondurucusu yok. Verdikleri etle rahat 100 kişi doyar. Ne yapalım, ne edelim kara kara düşünüyoruz. En son ev ahalisi toplandık bütün etleri minik minik doğrayıp kavurduk, koyduk buzdolabına. O günden okulun kapandığı güne kadar günde üç öğün et yedik.Kahvaltı niyetine bol vitaminli enerji içeceğiSalatalıkları soymadan katı meyve sıkacağından geçirin. Ardından bir miktar maydanoz ve bir kivi ilave edin. (Maydanozları salatalık veya kiviyle birlikte geçirilmeli ki kolay öğütülsün) Servis etmeden içine bir çay kaşığı bal koyun. (Not: Tadı aynen çağlaya benziyor. Metin Yıkar, telaşından bu tarz detaylarla ilgilenemedi ancak buzla servis edilirse daha lezzetli olacağı kanaatindeyim.) Metin Yıkar’dan ‘trend’ salata tarifi:Kıvırcık, roka, tere, maydanoz, dereotu, taze soğan irice doğranır. Üzerine ton balığı (yağı alınmış), kırmızıbiber, salatalık turşusu, kapari ve yeşil zeytin ilave edilirSosu için: Zeytinyağı, balzemik, deniz tuzu ve limon aynı kapta iyice çırpılarak salataya eklenir. Zeytin kullanıldığı için zeytinyağı miktarı azaltılabilir.Not: Röportaj boyunca gözünün önündeki kapariyi görmeyip habire eşine ‘kapari nerede?’ deyip durdu ancak koymayı unuttu.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Dünyayı yedik doymadık

İçinde yaşadığımız dünyanın tükeneceğini daha önce pek azımız düşünmüş olmalı. Bir gün tüketecek bir dünyanın kalmayacağını anlatıyor ‘Eating up the world’. Kimilerinin vazgeçilmezi olan ‘ye, iç, gez, eğlen, tüket’ söyleminin tam karşısında duruyor...İnsanoğlu kendine biçilen ömrü ‘Ye, iç, eğlen çok kısa ömrün’ modunda yaşıyor. “Haz aldım, keyif aldım, eğlendim, iyi vakit geçirdim, bugün de çok güldük...” “Acıklı haber okuma. Boş versene canım, dünyayı biz mi kurtaracağız?” şeklinde bir yığın tanıdık cümle... Bu tutum bazı insanların bırakın dünyayı, kendi ülkesinde olup biten olaylara karşı bile yaklaşımının göstergesi. Fransız sosyolog Jean Baudrillard, tüketimin bir zorunluluk gibi algılandığını söylerken, dünü, bugünü ve belki yarınları da kapsayacak olan “Tüketim toplumunda, tüketim ideolojisinin ‘fetişist bir mantık’a dayandığı” gerçeğiyle yüzleşmemize kapı aralıyor aslında. Dinlere ve toplumsal ahlaka göre israf olan gereğinden fazlasını tüketme halinin karşılığı, bu toplumlarda mutluluk olmuş durumda. Ne kadar harcanır ve tüketilirse o derece mutlu olunur tezi yerleştiriliyor. Sonuçta da karınları aç olmasa da gözleri doymak bilmeyen insanlar ortaya çıkıyor. Eating up the world nedir?Türkiye’de son yıllarda daha da yaygınlaşan ‘ye-iç-gez-eğlen-gül-tüket-boşver’ hali aslında dünyanın çoğu ülkesinde de yaşanmış ve hâlâ yaşanıyor. Ancak Türkiye’den farklı olarak, başta ABD ve Avrupa ülkeleri, bu tür bir yaşam anlayışını ele alırken ‘Eating up the world’ (dünyanın tüketilmesi) kavramı üzerinde duruyor. Birer nimet olarak verilen dünya kaynaklarının nasıl hızla tüketildiği konusunda raporlar hazırlanıyor, dünyanın tüketiminin nasıl durdurulacağı üzerine çözüm önerileri sunuluyor. ‘Eating up the world’ü detaylı incelediğinizde tüketim anlayışının toplumu ve dünyayı tükettiğini görmek mümkün. ‘Bu anlayış toplumu nasıl tüketiyor?’ diyecek olursanız, kendi hayatlarımıza bakmamız kâfi. Toplumun tükenmesi, toplumu oluşturan birtakım değerlerin yok olması aslında. Mesela alışveriş yaparken vakit geçirdiğimiz kadar, ailemizle vakit geçiriyor muyuz? Dost meclislerinde, ellerimizi telefonlarımızdan, gözlerimizi iPad ve TV’lerden bir an olsun alıp da arkadaşlarımızın yüzüne bakıyor muyuz? Bir an evvel aldığımız bilgiyi hızlıca tüketmek yerine, saatlerce başından kalkmadan okuduğumuz bir kitabı özümseyebiliyor muyuz? Kilometreler ve saatlerce uzak bir dünya ülkesinin yaşadığı acıyı izlediğimizde, aynı acıyı kalbimizde hissedebiliyor muyuz? Yoksa ‘Amaan boşver dünyanın düzeni bu, biz mi kurtaracağız dünyayı’ mı diyoruz? Bugün bu anlayışın bizi sürüklediği noktaya baktığımızda benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.‘Tüketilecek her şeyi bitirdik’Peki ya dünya nasıl mı tükeniyor? Doğal kaynakları özensiz ve hızlıca kullanarak tüketiyoruz dünyayı. Suyu, havayı, güneşi, okyanusu, yeşili… Kısacası yeryüzünden hayatımızı idame ettirmemizi sağlayan bütün kaynakları ve sistemleri… Adeta elimizin altında bir gezegen daha varmış gibi yaşıyoruz. Dünyanın sağlayabildiği kaynakların yüzde 50 fazlasını kullanıyoruz. Hayat tarzlarımızı değiştirmediğimiz sürece, bu oranın büyük bir hızla artacağını ve 2050 yılında üç gezegenin bile yetmeyeceğini gösteriyor Yaşayan Gezegen 2013 raporu. Raporu hazırlayan WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) International Genel Müdürü Jim Leape bu tehlikeyi önleyecek çözümü de söylüyor: “2050 yılında gezegeni paylaşacak 9 milyar insana gıda, su ve enerji sağlayan rahat bir gelecek yaratabiliriz. Çözümler atıkları azaltmak, suyu akılcı yönetmek ve rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaktan geçiyor.”Bunun yanı sıra WWF’nin Dünya Limit Aşım Günü olarak belirlediği 19 Ağustos 2014 tarihinde yapılan açıklamaya göre, 2014’ü geride bırakmamıza daha üç buçuk ay kala doğadaki kaynaklarımızı tüketmiş bulunuyoruz. “Tüketilecek her şeyi bitirdik.” uyarısında bulunan WWF’nin Bilimsel Direktörü Christophe Commoner her sene tarihi daha da ilerleyen Dünya Limit Aşım gününün tehlike çanları çaldığını ve dünyanın alarm verdiğine dikkat çekiyor. “Bugünden itibaren kaynaklarımızdan daha fazla harcama yapacağız. Gelirimiz topraktan çıkan doğal kaynaklar. Su, verimli topraklar, ormanlar, balıklar, dünyada yaşamı sürdürmemize yarayan her şey... Gelirimiz aynı zamanda doğadaki çöplerimizi kaybetmeye yarayan şeyler. Örneğin okyanus ve ormanlar karbondioksidi büyük bir ölçüde yok edebiliyor. Ama bugünden itibaren ekolojik borçla yaşamaya başlayacağız. Artık dünyanın absorbe edemeyeceği kadar çok artık üretiyoruz.” diyor. Küresel Ayak İzi Ağı tarafından yapılan hesaplamalara göre, insanlığın şu anki tüketimini karşılayabilmek için bir buçuk dünya daha gerekiyor. Verilere göre yüzyıl ortasında ihtiyaç iki gezegene çıkacak. Her ülkenin tüketim oranı ve sahip olduğu kaynaklar arasında büyük farklılıklar var. Örneğin zengin bir doğaya sahip Fransa için veriler çok endişe verici değil. Ama Türkiye’nin doğal kaynakları tüketimi için, 1,7 kadar daha Türkiye gerektiriyor. Neredeyse Türkiye gibi iki ülke daha. Ye, iç, gez, eğlen ama… Toplumların ve dünyanın nasıl tükendiği ve bu tükeniş karşısında yapılması gerekenler, sunulan çözüm önerileri de ortada. Ancak toplumun ve dünyanın tüketimi karşısında insanların kendilerince geliştirdiği yöntemler tüketim kültürünün öznesi olmaktan asla vazgeçilmediğini gösterir nitelikte. Yani yitirilen değerlerin ve kaynakların gerçeklerinin yerini tutamasa da, birtakım sunî düzenlemelerle telâfi edilmeye çalışılması. Baudrillard, tüketim toplumunun meydana gelişinin altında yatan sebepleri ortaya koyarken, şunları söyler: “Tarihte aynı olayların iki defa vuku bulduğu olur. Birincisinde bu olaylar gerçek bir tarihî değere sahipken, ikincisi birincisinin karikatürüdür ve grotesk (garip, acayip, fıtrî olmayan) bir serüvendir; efsane olmuş bir atıftan beslenir.” Mesela yeşilini yitirmiş bir hayatta yok olan insanlık, şehirlerin göbeğinde oluşturduğu sunî teneffüs borusu misali parklarla vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Yani tarihe karışmış bazı güzellikleri, ritüel biçiminde, zorla yeniden güncelleştirerek tüketmek üzere yine kendi hizmetine sunuyor.Elhasıl, birçok şeyi zorunlu olduğumuz düşüncesiyle yaptığımız bir sanal dünyayı yaşıyoruz. Kendimize ait bir hayatı bile süremiyoruz. Başkaları nasıl yaşıyor, nereye gidiyor, ne alıyorsa kısacası nasıl tüketiyorsa hayatını, dünyayı aynı şekilde tüketmek için var gücümüzle uğraşıyoruz. Eskilerin eyyamcı dediği, şimdilerde günü kurtarmaya çalışan ya da modern ismiyle tüketim fetişistleri olmamak için hâlâ yapabilecek çok şey var. Bütün bu bilgi ve yorumlardan yemeden, içmeden, gezmeden, gülmeden eğlenmeden bir hayat geçirilmesi gerektiği anlamı çıkarılmasın. Elbette dünya nimetleri belli ölçüde istifade edilsin diye yaratılmış. Ama gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var. O da istifade etmekle israf edercesine tüketmenin birbirine hayli uzak kavramlar olduğu gerçeği. Biz insanlara düşen, hayatı devam ettirebilecek kadarından faydalanıp, tüketmeyi hayatın merkezi olmaktan çıkartarak ‘dünyanın tükenmesine’ bir nebze de olsa katkıda bulunmak olmalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Bilgisayarla büyümek zorunda mıyım?

‘Bütün gün bilgisayar başında. Kapat diyorum dinlemiyor.’ serzenişlerini çocuğu olan her anneden duyuyoruz artık. Aileler evladının vaktini bilgisayar başında harcamasını istememekte haklı. Çocuklar da ebeveynlerinin bilgisayar ve sokak korkusundan şikâyetçi! Bu durumda akla ‘Çocuk vaktini nasıl geçirsin?’ sorusu geliyor.“Yeter bugünlük bilgisayar başında durduğun, kapat artık. Biraz da ders çalış.” Çocuklar günde en az bir-iki kez bu cümleyi duyar oldu annelerinden. Ne anneler vazgeçer bu uyarıyı yapmaktan ne de çocuklar usanır duymaktan. “Birazcık daha anne, lütfen.” cümlesini, “Tamam ya uff kapatıyorum.” serzenişleri takip eder. Hemen her evde yaşanan bu diyaloglarda aslına bakarsanız anne de haklı çocuklar da...Meseleye evvela anneler açısından bir göz atalım. Çocuğunun saatlerce bilgisayarda vakit geçirmesinden her anne rahatsız olur. Peki, o cazibeli ekranın yerini ne alacak? Bilgisayar ile bağlantısını kesen çocuğun aklına ilk gelen sokak oluyor. Fakat özellikle büyük şehirlerde, sokakların güvenli olmadığı gerekçe gösterilerek çocuğun dışarı çıkmasına izin verilmiyor. Konuya çocuklar açısından baktığımızda onların da haklı olduğu aşikâr. Bilgisayara günde bir-iki saat izin veriliyor, sokak güvenilir olmadığı için müsaade edilmiyor. Bu kısır döngü içinde enerjisini atabileceği bir alan arayan çocuk, kendisini yine bilgisayar, tablet, akıllı telefon gibi cihazların önünde buluyor. Bu tercihlerinin de fazlasının zarar olduğunu düşündüğümüzde akla “Öyleyse çocuk bütün gün ne yapmalı?” sorusu geliyor. Aslında bu sorunun birçok cevabı var ancak çoğunun kapısı hiç aralanmıyor. Mesela çocukların bilgisayara bu kadar düşkün olması nedeniyle başlamak belki de en doğrusu. Zira nedeni bilinmeli ki sınır koymanın da gerekçesi açıklanabilir olsun. Çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı Dr. Ceyhun Caferov, çocukların bilgisayarı kendilerini mutlu edecek bir araç olarak gördükleri için hayatlarında her zaman olmasını istediklerini söylüyor. Sınırlama getirilmek istendiğinde çatışmalar yaşanabileceğini ancak ailelerin bunu izah edebilmesinin mümkün olduğunu anlatıyor. Tabii bunun için ebeveynlerin yeterli bilgiye sahip olmaları şart.Bazı aileler çocuklarını vazgeçirmek için birçok yol denese de onları hiçbir şekilde ikna edemediklerinden şikâyet ediyor. Caferov’a göre 4-6 yaş aralığındaki çocuklar günde en fazla bir saat, okul dönemindeki çocuklar ise iki saat teknolojik cihazlarla vakit geçirmeli. Eğer saat sayısı artıyorsa cihaz kapatılmalı, sıkıntı yaşanıyorsa tamamen kaldırılmalı. Çocuğun kendi iradesini kullanarak bunu yapmasını beklemek gerçekçi değil. Muhakkak ebeveyn kontrolünde olmalı. Bu noktada çocuğun, ‘Neden bana sınır koyuyorsun?’ diye sorması muhtemel. Öyleyse bunun cevabının verilmesi gerekiyor, çünkü elinden oyuncağını almış ve onu mutsuz etmiş oluyorsunuz. Bu durumda da çocuk ebeveyn çatışması yaşanabilir. Bunun önüne geçmek için teknolojik cihazlarla fazla oynamanın sağlığını nasıl tehdit ettiğini ve diğer zararlarını onun anlayabileceği şekilde anlatmak gerekiyor.Çocuğun ilgi alanı keşfedilip yönlendirilmeliBir sonraki aşama ise bilgisayara alternatif olacak, çocuğu mutlu edecek argümanlar sunmak. Ev ya da dışarıda farklı faaliyetler, oyunlar, kitap okuma saatleri, oyuncaklar bu seçenekler arasında. Bu imkânların sağlanması için hem maddi hem fiziksel donanım gerekiyor elbette. Maddi imkânı olan aileler çocuklarını muhakkak hem yeni şeyler öğrenebileceği hem de eğlenebileceği kurslara göndermeli. Psikiyatrist Caferov, dünyanın gelişmiş ülkelerinde ebeveynlerin çocuklarını eğitimin yanı sıra güzel sanatlara yönlendirdiğini söylüyor: “Her çocuğun muhakkak bir alana ilgisi vardır. Bir enstrüman çalma, resim, spor dallarından herhangi biri, tiyatro ya da yabancı dil öğrenme... Bunun ortaya çıkmasını çocuktan beklememek gerek. Sadece dışarıda değil, evde de çocuklara alternatif oyunlar, faaliyetler yapılmalı. Ailenin çocukla oyun oynaması, onun seviyesine inebilmesi çok önemli. Her zaman mümkün olmayabilir ama günde yarım saat bile çok faydalı olacaktır.”Yalnız büyüyen çocukların hayali arkadaş edinebileceğini anlatıyor Caferov. Hayalle gerçek ayrımını yapamayacak kadar ileri seviyeye götürmesinin de doğru olmayacağından söz ediyor. Zira minikler hayal âleminde yaşarken kendi dünyasını kuruyor ve onu istediği gibi yönetiyor. Gerçek hayatta bunu bulamayınca da mutsuz olabiliyor. Ayrıca gerçekle hayal arasındaki ayrımı iyi yapamadığında, aile içinde ya da okuldaki uyumu bozulabiliyor. Yalnız büyüyen çocukların sosyal becerilerinin de yetersiz olabileceğine değiniyor Caferov: “Karakterin şekilleneceği okul öncesi dönemlerde bencil, paylaşımda bulunmayan, sosyal becerileri ve insani ilişkileri zayıf insanlar yetişebiliyor. Eğer mümkünse çocuk anaokuluna gönderilmeli. Okula başlamadan önce muhakkak sosyal ortamlarda olmalı, kendi yaşındaki çocuklarla paylaşımda bulunmalı. Özellikle 4-6 yaş arası çocuklar toplum arasına girmeli. Bu ortamlar belli kural ve sınırların konulduğu mekânlardır ve çocuk kuralların sadece evinde olmadığını görür.”Bazı anneler çocukları için aşırı kaygı ve endişe duyar. Mesela dışarıya çıkmasına izin vermez, her şeye müdahale eder, birçok işi onun yerine yapar ve evladını fanus içinde büyütmek ister. Caferov’a göre, annenin kendi kaygısıyla baş edebilmesi, bunu çocuğa mümkün olduğunca az yansıtması ve hayatını sınırlandırmaması gerekiyor.Çocukların günün büyük bir vaktini bilgisayar başında geçirmesinin önüne geçecek bir diğer konu da aile içi muhabbet. ‘Kalabalıklar içinde yalnızlık’ hali ailede başlıyor. Kardeşlerin kendi aralarında ya da anne-babayla muhabbetleri, paylaşımları yoksa kişi tek başına kalmak istiyor. Bu da onu bilgisayara yönlendiriyor. Kendi olağan akışında günde bir saat kadar aile içi diyalog kurulmalı. Her birey ferdî olarak hareket etmemeli. Bilgisayar nasıl fırsata çevrilir? Bilgisayar ve internet sadece oyun aracı ya da saatlerce boş vakit geçirilen bir araç olarak görülmemeli. Anne-babalar ve öğretmenler, çocukları faydalı sitelere, zekâ ve dikkat geliştirici, bilgi ve beceri artırıcı oyunlara yönlendirebilir. Psikiyatrist Uzman Dr. Ceyhun Caferov, oyunla öğrenmeyi birleştirmek gerektiğini söylüyor: “Ancak bunun için ailelerin bilinçli olması lazım ki çocuğunu yönlendirebilsin. Birçok aile en basit işlem olan bilgisayarı açma-kapamayı dahi bilmediğini anlatıyor bize. Çocuğunu takip edebilmek, onu faydalı alanlara yönlendirmek için ailelerin de öğrenmesi ya da bilgilendirilmesi şart. Teknolojiden tamamen uzak kalmak doğru değil. Bağımlısı olup, sanal ve sağlıksız yaşamak da doğru değil. Ailelerin bunun farkında olması ve çocuklarını yönlendirmesi en doğrusu.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Öldükten sonra perdeye çıktılar

Beklenmeyen ölümüyle sinema dünyasını üzen usta aktör Robin Williams’ın hayattayken çekimlerini tamamladığı dört filmi daha bulunuyor. Önümüzdeki aylarda gösterime girmesi planlanan filmlerde hayranları, Williams’ı son defa beyazperdede izleyecek. Ölümünün ardından filmleri vizyon bekleyen oyuncu sadece o değil. İşte kabarık listeden derlediklerimiz...Son yıllarda Hollywood, oyuncuların beklenmedik ölüm haberleriyle derinden sarsılıyor. Vefat eden oyuncuların hepsi de dünya çapında üne kavuşmuş ve işinin ehli kişiler. Ancak ölümlerin ardından en çok merak edilen konu, geride bıraktıkları projelerinin akıbeti oluyor. Oyuncuların kaybı ile ünlü isimlerin rol aldıkları yapımlar da sekteye uğruyor. Hayattayken çektikleri ya da ölünce çekimleri yarıda kalan ancak bir şekilde tamamlanan filmleri aylar sonra vizyona giriyor. İzleyiciler, sinemalarda oyuncuların resimlerinin olduğu afişlerle karşılaşıyor, onları beyazperdede son defa izlemenin heyecanını yaşıyor. Aniden aramızdan ayrılan bu isimler, bir nevi filmlerini sinema sahnelerine miras bırakıyor. Efsanevi joker İsminden daha ziyade ‘Kara Şövalye’ filminde oynadığı Joker rolüyle öne çıkıyor Heath Ledger. Yüzüne yapılan özel makyajıyla büyük beğeni toplayıp en popüler kötü karakter olarak ün yapmayı başardı. Ancak ünlü oyuncu 28 yaşındayken reçeteli ilaçları yanlış kullanması yüzünden aniden öldü. Ledger’ın Tony karakteri ile yer aldığı ‘The Imaginarium of Doctor Parnassus’ filmi, onun son projesiydi. Çekimleri tamamlanmadan ünlü aktörün vefat etmesi üzerine yönetmen Terry Gilliam, filmi bir süreliğine durdurma kararı aldı. Ancak rolü, Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farell devam ettirerek tamamladı. Dr. Parnassus, 8 Ocak 2010’da ABD’de, 2 Nisan 2010’da ise ülkemizde vizyona girdi. Daha geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan Kara Şövalye filmi de oyuncunun öldükten sonra izleyici karşısına çıkan bir diğer yapımıydı. Eleştirmenlerden olumlu tepkiler alan Joker portresi, aynı zamanda Ledger’a birçok ödül kazandırdı. Genç yaşta vefat eden oyuncu, 81. Akademi Ödülleri’nde bu başarısıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödüle layık görüldü fakat heykeli kucaklayamadı. Bu sebeple ödülü Heath Ledger adına ailesi teslim aldı. Daha dört filmi var Sevenlerini 11 Ağustos’ta ölüm haberiyle yasa boğan Oscarlı aktör ve komedyen Robin Williams’ın çekimleri biten dört filmi, vizyon için gün sayıyor. Yapımlardan fotoğraf ve fragmanlar ise paylaşılmaya devam ediyor. Bunlardan ilki yönetmen koltuğunda Tristram Shapeero’nun olduğu ‘Merry Friggin Christmas’ isimli komedi. Williams, çekimleri ilk kez 2006’da başlayan ve Milan Trenc’in yazdığı aynı isimli çocuk kitabından sinemaya uyarlanan komedi serisinin son halkası ‘Müzede Bir Gece 3’ filminde bir kez daha Teddy Roosevelt rolünü üstleniyor. Filmin Türkiye’deki vizyon tarihi, 26 Aralık 2014. Diğer filmlerinden biri de Dito Montiel’in yönettiği dram türündeki ‘Boulevard. Henüz ülkemizde izleyiciyle buluşmayan filmin ABD gösterimi yapıldı. Son olarak ‘Absolutely Anything’ adlı bir Terry Jones filminde daha yer alan Williams, burada Dennis the Dog karakterine ses veriyor. Dijital teknolojiyle oynayacak Eylülde ise Philip Seymour Hoffman’ın başrolünde yer aldığı ‘İnsan Avı’ filmi bizleri bekliyor. Geçtiğimiz şubat ayında hayatına trajik şekilde son veren Hoffman ile birlikte filmde Rachel McAdams ve William Dafoe gibi isimler de yer alıyor. Ardından dram yapımı ‘God’s Pocket’ geliyor. Yönetmenliğini ve senaristliğini John Slattery’nin üstlendiği filmin Türkiye gösteriminin tarihi bilinmiyor. Ünlü aktör Açlık Oyunları serisinin devam filmi ‘The Hunger Games-Mockingjay’de Plutarch Heavensbee karakteriyle yeniden kamera karşısına çıkmayı planlıyordu. İki bölüm halinde izleyiciyle buluşacak olan filmin çekimleri devam ederken ölen Hoffman’ın durumu uzun süre konuşuldu. Sonuç olarak ekip, yokluğunun telafisi için harekete geçip oyuncunun dijital olarak perdede canlandırılmasına karar verdi. 21 Kasım 2014’te seyirciyle buluşacak filmde CGI teknolojisi ve özel ses efektleri ile sevenleri Hoffman’ı son defa perdede izleme fırsatı elde edecek. Hızlı ve öfkeli öksüz kaldı Ölümüyle şaşırtan isimlerden bir diğeri de Paul Walker. 30 Kasım 2013 tarihinde arkadaşının kullandığı aracın aşırı hız nedeniyle kontrolünü yitirip kaza yapması sonrasında hayatını kaybetti ünlü aktör. Ölümünün ardından geriye kimi tamamlanmış kimi yarım kalmış projeler bıraktı. Aralarında 2001’de Vin Diesel’le birlikte başrolünde oynadığı ve çıkış yakaladığı Hızlı ve Öfkeli serisinin devam filmleri de yer alıyor. James Wan’ın yönettiği Hızlı ve Öfkeli 7 filminde Walker, sevilen karakterlerden Brian O’conner karakterini oynuyor. Yapımcılar, çekimlerin eksik kalan kısımlarını oyuncu üzerinde CGI teknolojisini kullanmanın yanı sıra dublör takviyesi de yaparak tamamlamayı planlıyor. Hatta Walker’a benzerliğiyle dikkat çeken kardeşlerinin bile filmde kullanılabileceği konuşuluyordu. Walker filme nasıl dâhil edilir bilinmez ama seri devam edemeyeceği için rolü de emekliye ayrılıyor. Hızlı ve Öfkeli 7, Nisan 2015’te vizyona girmeye hazırlanıyor. Serinin önceki filmi ‘Hızlı ve Öfkeli 6’ da sinemaseverlerle oyuncunun ölümünden aylar sonra buluştu. Walker, fedakâr bir babanın küçük kızını kasırgadan korumasını anlatan ‘Hours’ adlı yapımıyla sinemada olmaya devam etti. Ardından senaryosu Luc Besson imzası taşıyan ‘Yasak Bölge’ ile beyazperdedeydi. Yönetmen koltuğuna Camille Delamarre’in bulunduğu ve suçluların dünyasında gizli bir ajanın hayatına değinen Yasak Bölge’de aktör son kez başrol üstleniyordu. Lee’nin yerine karton maske kullanıldı Yaşamını yitiren oyuncuların geride bıraktıkları filmlerinin öyküsünü sinema dünyası ne ilk ne de son kez dinliyor. Değişen teknoloji olunca sadece filmlere müdahale etme biçimi farklılaşıyor. Bunlardan en ilginci Çin kökenli aktör Bruce Lee’nin başından geçiyor. Lee’yi zirveye taşıyan film olan Dan İnosantio ve Kerim Abdül Cabbar ile birlikte rol aldığı ‘Game of Death’ (Ölüm Oyunu), ne yazık ki aktörün ölümüyle yarım kaldı. Yönetmen Bruce Lee’nin olduğu sahnelerde kimi zaman dublör kimi zaman Lee’nin karton maskesini kullanarak filmi tamamladı. Bu sebeple 1973 yapımı film ancak beş yıl sonra gösterim yapabildi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

İÇMEYELİM TELLENDİRELİM

Bazı fotoğraflar içimdeki kifayetsiz ressamı uyandırır. Keşke bu karenin tablosunu yapabilseydim derim.Bazen de fotoğraftaki nesneler bir şarkının notaları gibi gelir. Bu kareyi işte bu yüzden seçtim. Yeteneğim olsaydı bu tütün işçisi kadınları, pozlarını aynen koruyup fakat giysilerinin renklerini değiştirerek bir resme dönüştürürdüm. Tümünün başörtüleri bir örnek beyaz olurdu. Şalvarlarla bluzları zıt parlak renklerden seçer, tonlarını sırayla bir koyu bir açık boyardım. Fotoğraf bana aynı zamanda tütünün başka dillerdeki karşılıklarını hatırlatıp benzerliğin kökenini düşündürttü. Mesut Şen’in bir makalesinde, İspanyolca tabaco, İtalyanca tabacco, Fransızca tabac, İngilizce tobacco, Almanca tabak, Rusça tabak olarak kullanılan tütüne bu adı verenin bir ada olduğunu öğrendim: Tobago adası. Hikaye, taa Kristof Colomb’un 1498’de Asya’ya ulaşmak için çıktığı yolculukların üçüncüsünde başladı. Venezuela açıklarında bulunan Tobago adasında yaşayan yerliler bir bitkinin yapraklarını sararak bir çubuğa yerleştiriyor ve yakarak çıkan dumanı içlerine çekiyor ve bu işe tabaco diyordu. Kelimenin aslının İspanyolca olduğunu söyleyenler de var, Aravak yerlilerinin Tayno dilinden geldiğine inananlar da. Bazı kaynaklarda ise yerli halkın bu bitkiye petun dediği belirtiliyor ki, Türkçe tütün kelimesini çağrıştırmıyor değil. Tabaco doğu dillerine farklı telaffuzlarla girmiş. Arapçaya tibg, Farsçaya tanbakü, Hintçeye tambaka şeklinde geçerken Türkler her nedense duman anlamına gelen “dütün” kelimesini tercih etmiş. Tütün kelimesi aynı zamanda Arapça, Farsça, Ermenice ve Sırpçaya “tutun”, Rusçaya “tjutjun”, Bulgarcaya “titjun”, Gürcüceye “tutuni” olarak geçmiş. Ülkemize giriş tarihi 1605 olarak kabul edilen tütünü biz neden batı dillerindeki gibi “tüttürmüyoruz” da “içiyoruz” sorusuna verilen cevap çok ilginç. İçmek fiilinin sıvı yutma anlamının dışında başka bir anlamı daha var. Mesela ant içiyoruz aynı zamanda değil mi? Neden? Çünkü yeminimizi içimize alıp içimizde muhafaza ediyoruz. Söz konusu olan duman olunca, en doğrusu içe çekmemek, vazgeçemiyorsak da Türkçenin o güzelim sözüyle tellendirmek. Tam tellendirme dedim, telli turnam türküsü çalınmaya başladı radyoda. Hemen bir turna fotoğrafı bulmalıyım... *** NERDESİNİZ TURNALAR? Turnalar hayatımızdan çıktı çıkalı ne kadar fakiriz. Bir zamanlar onu mübarek bir kuş kabullenirdik. Ömürleri yaklaşık 15 yıl olan turnaların eşleri öldüğünde yedi yıl boyunca yas tutup yeniden çiftleşmeyişleri ve yaşlanan ana ve babalarının geçimlerini temin etmelerine bayılırdık. Bağlılığın, sebatın ve sadakatın bu görkemli temsilcileriyle artık göz göze gelemiyoruz. Derin kederler ifade edilirken “Eşinden ayrılmış turnaya döndüm” demiyor kimse. Kız çocuklarına Turnatel adı verilmiyor. Yeni yerleşim yerleri için kimsenin aklına turna gelmiyor. Eskiden Yeniçeri Ocağı’nı teşkil eden 196 ortadan 68’inci ortaya verilen “Turnacı” tâbirini hatırlayan da kalmadı. Sadece sürpriz bir kazanım elde ettiğimizde arsızca “turnayı gözünden vurmak”tan söz ediyoruz. Arsızca çünkü, turna öldüren avcının ailesine veya kendisine mutlaka bir felâket mukadderdi eskiden. Turna kanı döktü diye kör olan ve deliren insan hikâyelerimiz vardı. Turnalar mübarek, akıllı, her hareketi doğru, mukaddes kuşlardı. Bu nedenle uçuşları bir düzen ve sıra içinde olurdu. İnsanların yaptıkları kötülüklerden üzüntü duyar ve yollarını şaşırırlardı. Başına turna teli takılan geline uğur getirirlerdi. Akıncılarımızın kalpak, külâh ve miğferlerinde altın suyuna batırılmış turna tüyleri bulunurdu. Turnalar hem bereketin, hem hakimiyetin hem de hikmet sahibi rûhun sembolüydüler.Gelelim turnanın Alevi-Bektaşi kültüründeki yerine... *** RAKS EDEN TURNALAR Turnalar, sabah gün doğarken ve akşam gün batarken suda iki defa âdetâ raks ederler. Bu raks sema ve semah ayinlerinin hareket noktası olarak kabul ediliyor. Turnaların uçarken başlarında bir öncü bulunması ve ardında tesbih taneleri şeklinde dizilmeleri mürşidle yolculuk olarak görülmüş ve turna ile Hz. Ali arasında ilgi kurulmuş. Alevî merasimlerinde cem zamanı zâkirlerin okuduğu nefeslerden “turna semahı”, bu güzel kuşun kanat vuruşu, uçuş ve duruşunu temsil eden figürlerle canlandırılır. Bu bilgileri toparlarken Şükrü Elçin’in Halk Edebiyatı Araştırmaları adlı kitabı ile Metin Eke’nin Semahlardaki Bedensel Figürler adlı makalesinden yararlandım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Etnik çanta modaya uydu

Sezonun en belirgin akımlarından biri olan etnik tasarımlar, çantaları da ele geçirdi.Turistlerin uğrak mekânlarında daha çok satılan etnik desenli veya süslemeli çantalar, artık hemen her vitrinin gözbebeği ve fazlasıyla şehirli.Etnik motiflerden ilham alan kıyafet ve aksesuarlar bazılarının vazgeçilmezi olurken, bazılarınınsa dolaplarına hiç uğramaz. Etnik tasarımların tercihi konusunda aşk-nefret ilişkisi var sanki. Artık zamanı geldi, moda araya giriyor ve orta yolu buluyor. Özellikle çantalar vesilesiyle bu yaz birçok kişi etnik tasarıma kapı araladı. ‘Bunun sebebi sadece moda olması mı?’ diye sorarsanız sadece vitrinlerle sınırlı kalmadığını söyleyebiliriz. Özellikle global dergilerin moda çekimlerinde etnik çantaların ‘çok moda’ halleri, modayla ilgisiz insanların tercihi varsayılan çantaların kaderini değiştiriyor. Etro, Dries Van Noten, Valentino gibi lüks modaevlerinin himayesine giren etnik çantalar genellikle antimoda felsefeyi benimseyen insanların tercihi olmanın ötesinde lüks şıklığın da parçasına dönüştü.Couture el çantalarıDefilelerde artık kıyafetin tamamlayıcısı ürünler en az koleksiyonun ana parçaları kadar öne çıkıyor. Çantalar bu konuda başı çekenlerden. Detay gibi görünse de bütünün altını çiziyor. Çantalar öylesine ciddi bir çabanın ürünü ki lüks modaevleri tasarım süreçlerini videolarla, görsellerle paylaşmayı ihmal etmiyor. Elde tek tek boncuklarla bezenen çantalar, en çok karşımıza çıkan modellerden. Pek sevilmiş olmalılar ki, yerli yabancı birçok hızlı moda markası bazen muzip desenlerle bazen bir davet şıklığını tamamlayacak desenlerle karşımıza çıkıyor. Etnik çantalar butik tasarımcı markalarının da sıyrılma noktası oldu. Türkiye’de Misela, Begart gibi markalar şehirli kadına iş giyiminde etnik bir detayı eline alma cesareti kazandırdı. Artık plazalarda kilim desenli çanta görmek bir moda. Sadece bizde değil, Ortadoğu’da da tasarımcılar hazırladıkları etnik desen ve süslemelerle batılı moda severlere hızla ulaşabiliyor. Sarah’s Bags bu konuda iyi bir örnek.Püsküllerle güçleniyorSezonun en belirgin akımlarından biri de püskül detaylar. Kah ceketlerde kah ayakkabılarda karşımıza çıkan püsküller, şehirli çantalara bohem bir hava kazandırıyor. Valentino’nun püsküllü bordo çantasının özne olduğu moda çekimlerine bakılırsa moda severler etnik lüks çantalarla asi bir duruşun peşinden koşuyor. Zaten çekimler ya seyahatte ya da hareket halinde şehrin yoğun ritminin tam içinde. Etnik desenlerin kışın da hız kesmeden devam edeceği belli olmuşken, desensiz deri çantaları püskül detaylarıyla kışın da verimli kullanmak mümkün. Mantolardan uzun elbiselere her yerde görülecek zira.Spor giyimin yeni yareniSpor giyim, modanın son yıllarda üzerine oynamayı en çok sevdiği alanlardan. Spor yapmanın gereği olan kıyafetlerden öte, iş giyiminin bile bir parçası oldu. Mesela takım elbiselerin ayakkabısı... Spor giyime bir dokunuş da etnik tasarımcılardan geldi. Selim Baklacı gibi isimler kilim desenlerini sweatshirtlere uygularken, etnik kimliğe bürünen spor sırt çantaları da bu yazdan itibaren kadın erkek herkesi peşinden sürükledi. Spor kıyafetlerle harmanlanan veya kendisi bir spor ürün gibi kullanılan etnik çantaların insanların enerjisini yükselttiğini söylemek mümkün.Sivri burun babetler geri döndüTopuklu ayakkabı dayatmasına rağmen şehirde koşturan, uzun saatler ayakta kalan kadınlar babetlerden vazgeçemiyor. Babetler ise bazen günlük duruyor. İki arada bir derede kalan kadınlara sivri burun babetler ilaç gibi gelmiş görünüyor. Tükenen modeller bunun kanıtı. Sonbaharda da sivri burun babetleri görmeye devam edeceğiz. Zira 60’lı yılların yoğun etkisinde geçecek bir sonbahar kış sezonu bizi bekliyor. Avrupa’da şehirli kadının tercihi ise genellikle sivri burun midi topuklu modeller. Bu yaz Türkiye’de de vitrinlere çıktı fakat ilginçtir Avrupa’da gördüğü yoğun ilgiyi ülkemizde göremedi. Durum böyle olunca Türkiye’de bu modellere fazla yer verilmedi. Sivri burun babetler ise tam tersine fazlasıyla sahiplenildi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Hasada da gittik beraber şeftali de topladık...

Metropolde doğmuş, yetişmişseniz ‘haydin hasada’ dediklerinde lunaparka giden çocuklar gibi şen olmamanız için hiçbir neden yok. Bu duyguyu köyü olanlar nereden bilsin?İstanbul gibi taşı toprağı bildiğiniz beton olan bir metropolde doğup büyümüşseniz meyve hasadıyla ilgili bir basın davetinin sizi ilk defa lunaparka gidecek çocuklar gibi şen etmesi gayet normal.Hele ki ‘Tatilde neler yaşadınız?’ içerikli kompozisyonlarda arkadaşlarınızın ‘ekin ektim’, ‘tarla biçtim’, ‘hasada gittim’, ‘süt sağdım’ gibi özendirici paylaşımlarını hasetle dinleyerek geçirdiğiniz bir ilkokul hayatınız olmuşsa... Aradan uzun yıllar geçmiş ve yazının türü kompozisyon değil, haber olsa da böyle bir deneyimi edinip paylaşabilmek çok hoş. Madem artık köye ilişkin anlatacak ‘bir şey’imiz var, o halde en baştan ballandıra ballandıra anlatalım. Tropicana’nın davetlisi olarak bir grup gazeteciyle şeftali hasadı için koyulduk yola. Şeftalinin başkenti Bursa’ya gitmek için birçok alternatif var lakin en eğlencelisi deniz uçağı. Sabahın nuru sayılabilecek bir saatte deniz uçağının kalkış yeri Balat’taki terminalde buluşuyoruz. Mürettebatının yabancı ve İngilizce konuştuğu, kendinizi Amerikan filmlerindeki helikopter sahnelerinden birinde sanacağınız bir yer burası. Kalkış duyurusunun ardından havalanıyoruz. Sakinlerinin henüz sabaha erdiği bu huzurlu dakikalarda hem de tepeden İstanbul’un keyfini çıkarıyoruz. Lakin bu keyif pek uzun sürmüyor. ‘Dağlar, bayırlar, o uzun yollar hepsi hikâye hoop’ (18 dakika sonra) Gemlik’teyiz. İstikâmet hasat yapacağımız ve Tropicana’nın da meyvelerini temin ettiği şeftali bahçesi. Yetkililer o gün tüm hasadı bize yaptırmayı kafaya koymuş olacak ki çalıştırmadan önce enerji depolamamamız için bahçede kocaman bir kahvaltı sofrası ve envai çeşit meyve suyu karşılıyor bizi. Kahvaltının ardından şapkalarımızı başa, sepetler kola başlıyoruz kokusu ötelerden duyulan şeftalileri toplamaya. Yola yakın ağaçlara yönelince uyarı geliyor ‘iç taraftakilerden toplayın.’ Meğer araba geçtiğinde uçuşan tozlar üzerine yapıştığı için meyveler lezzet kaybına uğrayabiliyormuş. Hepi topu bir kasa şeftali toplamış olsak da tüydü, güneşti şikâyetlerimiz bitmiyor. Bu halimizle günde yüzlerce kilo şeftali toplayan işçi teyzelerin dalga konusu oluyoruz. Her birimizin kasasına evlerimize gönderilmek üzere isim ve adreslerimiz iliştiriliyor. Emekçilere ‘kolay gelsin’ diyerek ayrılıyoruz bahçeden. İşimiz bitiyor mu? Hayır tabii ki. Daha karpuz, pardon şeftali keseceğiz. Ünlü şef Vedat Başaran eşliğinde yapacağımız şeftali workshop’u için Beceren Tesisi’ne gidiyoruz. Öncesinde ise yetkililer markanın Türkiye’ye giriş öyküsünü anlatıyor. Ardından Başaran’ın şeftalinin tarihçesiyle ilgili bir sunumunu dinliyoruz. Ülkemizle özdeşleşmiş olsa da şeftalinin Çin orijinli bir meyve olduğunu, eski Türkçede şeftaliye tüylü oğlan, tüylü tombalak, kaba erük gibi isimler verildiğini ve saray mutfağına ait kayıtlarda tanesi 750 gram gelen 80 şeftaliye rastlandığına dair ilginç bilgiler öğreniyoruz. İşin teori kısmı tamamlandığında uygulama için önlüklerimizi giyiyor, giriyoruz mutfağa. Şefimiz bizi gruplara ayırıyor ve ekipçe Başaran’ın seçkisi şeftali karamelize yapıyoruz. Evde 5-10 dakikada yapılabilecek son derece pratik bir tatlı. Yalnız başına yenilebileceği gibi pekala dondurma sosu olarak da kullanılabilir. Yapmanız gereken tek şey 8 kaşık suya 4 kaşık şeker katıp karamelize olana dek pişirmek, ardından ay şeklinde ve hafif kalınca doğranmış şeftalileri içine atıp pişirmeye devam etmek. Sulandırma maksatlı bir miktar meyve suyu ve elbette baharat... Biz ekip olarak hoş bir rayiha katacağında hemfikir olduğumuzdan kakule, tarçın ve ceviz kullandık. Bu kısmı tamamen damak tadınıza kalmış. Meyve topladık, yedik, suyunu içtik, tatlısını yaptık. E artık dönüş zamanı. Gelişimiz ‘muhteşem’ di de, dönüşümüz dolu midemizden midir epey ‘bulantılı’ ve sarsıntılı geçiyor. Öyle ki kendimizi Vecihi’nin pırpırında hissediyoruz bir an. Günün en güzel sürprizi ise iş, güç, trafik derken gecenin bir vakti ulaştığımız evimize bizden önce ulaşmış şeftali kasası oluyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

23 Ağustos 2014 Cumartesi 12:02

Fransız usulü balık

Bu hafta sizlere profosyenel bir aşcılık Okulu'ndan bahsetmek istiyorum. Le Cordon Bleu Dünyaca ünlü ve işini en iyi yapan okullardan bir tanesi. Türkiye'de de Özyeğin Üniversitesi bünyesinde açılan Le Cordon Bleu da öğrencilere hizmet veriyor.Özyeğin Üniversitesi , mutfak sanatları okulu Le Cordon Bleu ile işbirliği yaparak "Gastronomi ve Mutfak Sanatları Lisans Programı" açarak lisans eğitimi vermektedir. Ayrıca üniversite öğrencilerinin yanı sıra hem kariyerini aşçı olarak devam ettirmek isteyenlere hem de yemek yapmayı hobi edinenlere, sertifika programı ile mutfak sanatının inceliklerini öğretiyor. Bende geçtiğimiz günlerde Le Cordon Bleu’nun düzenlemiş olduğu bir workshopa katıldım. Yemek yapmayı sevin ayda sevmeyin sizlerde böyle etkinliklere katılmanızı tavsiye ederim. Hem çok eğlenceli hemde yemek yapmanın en şık halini öğreniyorsunuz. Fransız Master şefi Gilles Company ile birlikte ‘La Loire Usulü Somon’ yaptık. Profosyenel bir mutfakta yemek yapmanın keyfini anlatamam. Hersey eli izin altında ve istediğiniz rahatlıkla çalışabiliyorsunuz. Tabi sefin yanında bıçağı tutarken hiç yemek yapmamış gibi elimin titremesini saymıyorum. Gelin bu akşam Fransa'yı evimize getirelim ve yapılması kolay olan bu enfes balığı misafir edelim. O halde şimdiden diyoruz ki bon appetit (afiyet olsun) Malzemeler (Iki kişi için) 200 g Somon Biftek1 Havuç1 Soğan1 Yeşil kereviz sapı1 Baharat Demeti 6 adet Beyaz karabiber Yarım limonTuzGarnitür4 küçük boy patates1 Salatalık100 gr marul,dereotu, nane, kırmızı lahana karışımıZeytinyağı1 LimonBeyaz Tereyağı (Sos)100 g Küp kesilmiş ve tütsülenmiş somon50 g Arpacık soğan1 bardak kremi5 Adet ezilmiş tane siyah biber200 g Küp küp kesilmiş tereyağı10 g KapariYapılışıSomonu yıkayıp Streçle kaplayarak, dinlendiriniz. Soğan ve havuçları halka şeklinde kesiyoruz. Yeşil kereviz sapını , beyaz biber tanesini, baharat demeti ile bir sos tenceresine alınız. Sirke ve su ekleyerek, kaynatıyoruz, 15 dakika kısık ateşte pişiriniz. Bu arada baharat demeti dediğimiz; Defne yaprağı, maydanoz, biberiye ve kekik gibi bitkileri biraraya getirdikten sonra birkaç pırasa yaprağına sarıp bir iple bağlayarak hazırlıyorsunuz. Verdiği aroma ve kokusu muhteşem denemenizi tavsiye ederim. Somonu sebzelerimizi haşladığımız suyun içerisinde 15 dakika boyunca pişiriyoruz. Piştiğinde somunun ana kemiği bıçağın ucu yardımı ile çıkarıyoruz. Tünel yapıcı dediğimiz küçük bir aparat var bu alet sayesinde salatalara çiçek görünümü vererek ince ince dilimliyoruz. Küçük yuvarlak bir çemberin içine salataları dik bir şekilde diziyoruz. Yeşillikleri yıkayıp kuruttuktan sonra bir damla zeytinyağı ile çeşnilendirerek, çemberde salatalıkların ortasına yerleştiriyoruz. Çemberden çıkarmadan bir kenarda bekletiyoruz. Patatesleri soyup yıkayınız kesmeden bütün halinde haşlıyoruz.Yemeğimizin son aşaması olan sosunu hazırlamaya sıra geldi. Arpacık soğanları soyup ince ince kıyıyoruz. Krema ile soğanları biraz pişiriyoruz. Füme somonu da küçük küçük doğrayıp kapari ile birlikte Kremanın içine atıyoruz ve birlikte çok az pişiriyoruz. Küp küp kesilmiş tereyağını sürekli çırparak ekleyoruz ve sosumuzu hazırlıyoruz. Servis etmek için somonu tabağımıza alıyoruz. Somonun üstüne yaptığımız kremadan bolca döküyoruz. Üstünmedi pişirdiğimiz soğan ve havuç halkalarını koyuyoruz. Salâta kelepçesini tabağa koyup yavaşça çıkarıyoruz. Patenleri tuz ve nane ile karıştırıp salatamızın yanına koyuyoruz. Ve sunumu ilede harika olan Fransız yemeğimiz hazır. Zordur yapamam deyip tarifi es geçmeyin resimde gördüğünüz tabağı sadece yarım saatte yaptım sizde rahatlıkla yapabilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Şarkılarım benden önce gelir

Şeker isimli şarkısıyla milyonların beğenisini kazanan Ravi İncigöz ile müzik macerasını konuştuk. İlk albümü Yorgun Gemi’nin ardından uzun süre ortalıkta görünmeyen müzisyen, ciddi bir hastalık geçirmiş. İncigöz, o dönemde konser görüntülerini izleyerek motive olduğunu ve hayata bağlandığını söylüyor.Müzikle tanışmanız nasıl oldu?Çocukluğum Şanlıurfa’da geçti. Babam sıra gecelerinde bağlama çalardı, amcam da öyle. Özellikle rahmetli amcam benimle çok ilgilendi. Birlikte sıra gecelerine gittik ve oralarda şarkı söyledim. Urfa’da bir müzik vakfı vardı, gençlere eğitim veren. Yaşım çok küçük olmasına rağmen beni sanat müziği korosuna aldılar. Babam o dönemler TRT halk müziği şefi Mehmet Özbek’e dinletti. O da eğitim için Ankara’ya gitmemi istedi. Yaşım çok küçük olduğu için gidemedim.Üzüldünüz mü?Çok küçüktüm, ailem izin vermedi. Bir gün Elvis Presley’in kartpostalı geçti elime. Elvis olduğunu bilmiyordum ama benim için olması gereken kişiydi o. Kıyafetleri, elindeki mikrofonuyla beni kendine hayran bırakmıştı. Sonrasında gitarlı bir fotoğrafını gördüm. Gitar aradım ama Urfa’da yoktu. Tek gördüğüm dört telli bir bas gitardı. İstanbul’a gelir gelmez ilk işim gitar almak oldu.Eğitim için mi geldiniz İstanbul’a?Hayır. Hayallerim vardı ve gerçekleştirmek için gelmem gerekiyordu. Osmanbey’de dayımın erkek giyimi üzerine bir şirketi vardı, orada çalışıyordum. Dışarıyla çok irtibatım yoktu. Hafta sonları sahaftan kitap alıp okuyordum. Sonrasında gitar kursuna yazıldım. Ama bir gün sürdü.Neden?Ben sınıf psikolojisinde öğrenemiyormuşum, sonradan fark ettim. Üç aylık da peşin vermiştim. (Gülüyor) Sonrasında gittim bir öğrenme metodu kitabı aldım ve kendi kendime öğrendim. Geliştirmek için askerde çok fırsatım oldu. Zaten şarkılar tamamen ruhunuzdan geldiği için şarkı yaparken bir enstrümana çok da ihtiyacınız olmuyor.Bir dönem sokak müzisyenliği de yapmışsınız.Evet. Uzun süre farklı yerlerde sahneye çıktım ama çok sıkılmıştım. Kendi şarkılarımı söylemek istiyordum. Bir kez Odakule’de çaldım. Sonrasında hep Nişantaşı’nda... Oradaki halk beni sevdi. Sonrasında Yavuz Yıldırım ile tanıştık. Bir plak şirketinde menajerlik yapıyordu. Albüm hazırlığına girdik. O dönem bana hazırlanan albüm benim istediğim gibi değildi. Sonrasında ayrıldım.Yurtdışı maceranız da olmuş…Kendimi geliştirmek istiyordum. İki yıl kadar Londra’da kaldım. O dönem Ferhat Göçer benimle iletişime geçti. Benden demo göndermemi istiyorlardı. Bense şarkılarımı canlı dinletme taraftarıydım. Çünkü demo bana biraz ruhsuz geliyordu. Londra’dan döndüğüm gün Ferhat abinin yanına gittim. Kalp Kırılsa da Sever’i dinlettim ve çok beğendi. Sonrasında benim ilk albümümün prodüktörlüğünü de üstlendi.İlk albümünüz Yorgun Gemi radyolarda çok çalındı. Fakat siz yeterince tanınmadınız. Evet insanlar genelde beni radyo starı olarak biliyor. Bu aslında yaptığım bir duayla ilgili. İlk albümüm yayınlanacağı dönem Eyüp Sultan’a gidip dua ettim. Başarısız olmaktan korktuğumu ama şöhret olmaktan da korktuğumu, Allah’tan hakkımda hayırlısı neyse onu nasip etmesini diledim. Yorgun Gemi çok tuttu, milyonlarca kere tıklandı. Sezon sonuna denk geldiği için televizyon programlarına çıkamadık. Şarkıların hepsi değerli şarkılar. O dönem müzik eleştirmenleri ‘Güzel Şarkılar Antolojisi’ diye yorumlar yaptı. Başarılı bir albümdü. Şarkılarım benden daha şöhretli.Şikayetçi misiniz bu durumdan?Değilim. Şöhret sıralamam şöyle zaten. Şarkılarım, ismim ve yüzüm. Şeker şarkısından sonra isimle yüz arasında bir sıra kayması oldu galiba, artık insanlar yüzümü tanımaya başladı. Ama şarkılarım benden de yüzümden de önce gelir. Türkiye’de herkes beni tanımıyor ama şarkılarımı biliyor.Şeker’e kadar uzun bir süre gözlerden ıraktınız. Neden kayboldunuz?İkinci klibi hazırlarken birçok sıkıntı yaşadım. Çok sevdiğim yakınlarımı kaybettim. Sonradan ciddi sağlık sorunları yaşadım ve büyük bir ameliyat geçirdim. Bir yıla yakın bir dinlenme sürecim oldu. Kortizondan dolayı epey kilo aldım. Uzun süre eskisi gibi şarkı söyleyebilmek için çalıştım. O dönemde verdiğim konserlerin videolarını izleyerek motive oldum. Onlar beni hayata bağladı.Konserlerde sizi görememizin sebebi de mi bu?Aslında ilk albümden hemen sonra bir turnemiz oldu ve çok güzel geçti. Şimdilerde birçok yerden haber alıyorum. Mesela insanlar halk konserleri anketlerinde beni oyluyor. Fakat belediye başkanları ya da oradaki yetkililer beni tanımadığı için konserlere gidemiyorum. Hatta bazıları bunu benim yaptırdığımı düşünüp oylamayı birkaç kez tekrar ettirmiş. Şartlar uygun olursa konserlere gidiyoruz. Bazen insanlara tek şarkılık bir müzisyen olamadığımı anlatmak zorunda kalıyorum.Besteci kimliğinizin yorumcu kimliğinizden öne çıkması sizi üzüyor mu?Kadere inanan biriyim. Sesimden önce yaptığım iyi şarkılar öne çıktı. Şarkıcı olarak ön plana çıkacağım şartlar istediğim gibi değildi, durumlar böyle gelişti. Bu benim iyi bir yorumcu olduğum gerçeğini değiştirmiyor. İnsanlar da bunu artık fark ediyor. Bundan sonra besteci kimliğimin yanında yorumcu kimliğimi de oturtmak istiyorum.Birçok şarkınız hit oldu. Başkalarına vermek zor olmuyor mu?Benden şarkı almak kolay olmuyor. Bu bir tek Mustafa Ceceli için geçerli değil. Ne isterse ona feda olsun. Çok saygılı ve kadirşinas biri. Sanatçılardan önce saygı bekliyorum. Onu görmediğim zaman parasına puluna bakmadan o defteri kapatıyor ve asla açmıyorum. Piyasada çok fazla şarkım yok ama verdiğim her şarkı hit oldu. Her talep edene şarkı yapmıyorum. Parayla çözülemeyecek yerler vardır. Onlardan biri de benim bestecilik durumum.Mustafa Ceceli demişken Şeker’de birlikte düet yaptınız...Evet. Şu anda gerçek dostuz ve hayatımda apayrı bir yeri var. Samsun Demir’in yanında tanıştık Mustafa ile. ENBE albümünde benim Eksik isimli şarkımı söyledi. Yılın şarkısı oldu. O dönemden sonra Mustafa ile dostluğumuz da gelişti. İkinci albümünde Sevgilim’i söyledi. Yeni albümünde de albüme ismini veren Kalpten isimli şarkımı seslendirdi. Şeker’i benimle birlikte söylemesi benim için büyük bir onurdu. Bana büyük bir artı sağladı.Sezen Aksu’ya yaptığım şarkı 8 yıldır bekliyorElimde bazı şarkılar var ki sanatçıları bekliyor. Mesela Sezen Aksu’ya yaptığım şarkı sekiz yıldır bekliyor. Başka kimseye dinletmedim. Adı Bab-ı Muhabbet ve dinler dinlemez beğeneceğini düşünüyorum. Bir şekilde buluşup dinletmek nasip olmadı. Yine Tarkan’a bir şarkı yaptım. O da bekliyor. Ona da çok uygun bir ortam olmadan dinletmek istemiyorum. Onun da dinler dinlemez seveceği ve söylemek isteyeceği bir şarkı. Bazılarının adresi ruhtan çıkar çıkmaz belli oluyor.İsmimi iki kişi doğru söylüyorİsmim aslında Râvi. Yani anın üzerinde uzatma işareti var. Râvi rivayet eden manasına geliyor. Tabii bunu insanlara anlatamıyoruz. Herkes Ravi diyor ben de alıştım artık. İsmimi iki kişi doğru söylüyor. Biri annem diğeri de Mustafa Ceceli’nin menajeri Ayhan Mağdenoğlu.Şeker, düğünde söylenir olduHafta sonları insanlar beni Instagram’da düğün fotoğraflarında etiketliyor. Neredeyse her düğünde çalınır söylenir oldu. Hep ayrılık ve duygusal şarkılar seslendirirken, mutlu bir şarkı söylemek ve bunun sevilmesi onların mutlu anlarına eşlik etmek bambaşka.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Harbiye Açıkhava’dan ötesi de var

Harbiye Açıkhava Sahnesi’ndeki konserlerin, işin tepe noktası gibi gözükmesi ya da gösterilmesi müzik ve müzisyenler için hedef küçültülmesine sebep oluyor. Türkiye’de yaz aylarında müziğin kalbinin attığı mekânların başında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi gelir. Sanatçılar buradaki konserleri için aylar öncesinden hazırlıklara başlar. En iyi repertuarlarını, sahne şovlarını bu mekân için hazırlar. Magazin basını haftalar öncesinden konserlerle ilgili kulis bilgilerine yer verir. Tabii konser sonrasında da birçok habere rastlarız. Sürpriz düet ve şarkılar, konser sırasında yaşananlar vs. Sözün özü bu sahne müzisyenler için önemli bir kıstas ve çıtadır. Konuştuğum birçok genç sanatçı en büyük hedefinin bir gün burada konser verebilmek olduğunu söylüyor. Halk konserlerinde daha geniş kitlelere konser verenler bile bu mekânda olabilmek için can atar.Böyle bir müzikal geleneğin oluşmuş olması güzel. Lakin buradaki konserlerin işin tepe noktası gibi gözükmesi ya da gösterilmesi müzik ve müzisyenler için hedef küçültülmesine sebep oluyor. Çokları tarafından yapılan bu eleştiriye katılmamak mümkün değil. Açıkhava konserleri biletli olması sebebiyle bir gösterge gibi gözükse de, aslında nüfusu 80 milyona yaklaşan bir ülkenin müzik üretimi için bir tepe noktası gibi görünmemeli. Büyük kısmı sponsor desteğiyle olan ve en fazla 5 bin biletli müzikseverin takip ettiği bu etkinlikler, müziğe yeni başlamış biri için nihai bir hedef değil, olsa olsa bir basamak olmalı. Müzikte belli bir yere gelmiş isimler için de son durak sayılmamalı. Eğer böyle olursa müziğimiz bir adım ileri gidemez. Bu mekânın hemen yanı başında olan Maçka’da yeni yetme yabancı bir pop starın üç misli kalabalığı nasıl toplayabildiğine şaşkınlıkla bakmaya devam ederiz.Müzik sektörü ve sanatçılar, bu mekân için geliştirdikleri proje ve repertuarları başka yerlere de taşıyabilmeli, özellikle de yurtdışına... Oralardaki çoğu konser gerçekten çok amatör ve acemice ve yabancıların hiç ilgisini çekmiyor. Harbiye sahnesi sanki bir sınav mekânı gibi. Burada konser verip birkaç övgü dolu söz işitenler sınavı geçtiğini sanıyor. Lakin durum hiç öyle değil maalesef.‘Salladı, yıktı, esti geçti’Müzik yazarı Güven Erkin Erkal, geçtiğimiz günlerde bir haberle ilgili eleştiride bulundu. Aslında eleştirdiği basın bülteninin diliydi. Bir sanatçının konserinden sonra basın bülteninde ‘salladı’ yorumunun yapılmasına karşı “Yaratıcılıkta yaprak kımıldamıyor. Bültenlere başlık bulma uzmanı yetiştirmeli.” şeklinde bir yorum yaptı. Aslında Erkal’ın eleştirdiği basın bültenlerinden daha vahim bir durum var. Bu “beylik PR’cı cümleleri”nin olduğu gibi gazetelere yansıması. Noktasına virgülüne dokunulmadan hatta yanlışlarıyla birlikte yayınlanması. ‘Salladı, yıktı, esti geçti, büyüledi’ gibi standart kelimelerin konsere gitmemiş insanlar tarafından benimsenip yayınlanması ayrı bir etik tartışması. Öte yandan bu yorumlar her ne kadar görece olsa da, ben bir-iki istisna dışında yabancı dünya yıldızlarının konserleri de dahil, son yedi yılda, mübağalası yapılabilecek kadar büyük bir konsere tanıklık etmedim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Omurganın fesadı faset sendromu

Omurganın hareketliliğini sağlayan eklemler zamanla aşınabiliyor. Faset sendromu olarak adlandırılan bu durum bel, boyun ve sırt bölgesinde şiddetli ağrılara neden olarak hareket kabiliyetini kısıtlıyor.Omurgamız gün boyu tüm ağırlığımızı taşıyarak bizi ayakta tutan vücudumuzun en cefakar parçası belki. Lakin fazla yük bindirmek ya da gün boyu yanlış oturuş hatta yatış biçimleriyle kendisine aynı özeni gösterdiğimiz pek söylenemez. Hal böyle olunca boyun, sırt ve bel ağrıları da kaçınılmaz oluyor. Bu ağrıların nedenlerinden biri de halk arasında ‘kireçlenme’ olarak bilinen ve omurganın hareketli olmasını sağlayan eklemlerde ortaya çıkan ‘faset sendromu’.“Omurgamızı oluşturan yapılar içinde yer alan ve boynumuzdan başlayıp bel bölgemize kadar uzanan eklem grubunun (faset eklemi) üzerini örten kıkırdak, çeşitli nedenlerle zaman içinde özelliğini yitirebiliyor.” diyor, Anadolu Sağlık Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı. Bu sürecin aşırı yüklenme, romatizmal hastalıklar, yaşlanma veya uzun süre aynı pozisyonda çalışma nedeniyle oluştuğuna da dikkat çekiyor. Faset eklemindeki bu bozulmalar “faset sendromu” olarak adlandırılan tabloya neden oluyor. Faset eklemi hem omuriliğin içinde yer aldığı kanala hem de omurilikten bacaklara veya kollara doğru giden sinirlerin çıktığı kanala oldukça yakın. Bu nedenle faset eklemindeki bozulmalar bu kanalların daralmasına da neden olabiliyor. Prof. Dr. Semih Akı, “Eğer ana kanalda bir daralma meydana gelirse daha ağır bir tablo ortaya çıkabilir.” diyerek ekliyor: “Ağır sporlar ve bu sebeple meydana gelen küçük travmaların birikimi, bel fıtığı ve disk problemlerinin tetiklediği faset sendromuna sebep olabiliyor. Bel fıtığı nasıl belden çıkıp sinirlerin geçtiği kanalları daraltabiliyorsa faset sendromu da çok ileri yaşlarda kanallara yakın komşuluğundan dolayı fıtık gibi o sinirin geçtiği kanalı daraltıp fıtıktaki benzer şikayetleri beraberinde getirebiliyor.”Başınız sık sık ağrıyorsa…Eklemdeki kıkırdağın özelliğini yitirmesine bağlı olarak ortaya çıkan faset sendromunun en belirgin belirtisi baş ağrıları. Bel ve boyun bölgesindeki fıtığa bağlı ağrılarda, ağrı genellikle boyun ve bel öne doğru eğildiğinde artar. Faset sendromundaysa bunun tam tersi söz konusu. Genellikle hastanın belini arkaya doğru kıvırması veya geriye doğru yaslanması istendiğinde ağrı artar. Prof. Dr. Akı, bu durumu şöyle açıklıyor: “Bel geriye doğru kıvrıldığında faset eklemini ve eklemi oluşturan iki dudak birbirine yaklaşıyor ve üst üste biniyor. Bu da eklem ara mesafesinin daralmasına neden oluyor. Bel geriye doğru yaslandığında ise yüklenme daha fazla olduğu için ağrı belirgin hale geliyor.” Faset sendromunun diğer önemli belirtisi ise hareketsiz kalmaya bağlı tutukluluk. Harekete başlandığı zaman bir zorlanma ve tutukluluk yaşanırken; daha sonra hareket süresi uzadıkça açılma ve yumuşamayla kişi tekrar rahat hareket edebiliyor.Çözüm korse değil hareketOmurgada faset sendromunun tedavi aşamasında bu bölgeyi ağrısız hareket sınırları içinde mümkün olduğu kadar aktif hale getirmek gerekiyor. Özellikle hareketliliği artırmak adına kişiye uygun egzersizler öneriliyor. Prof. Dr. Akı, tam da bu noktada amacın bölgedeki kasların kuvvetlendirilmesiyle doğal bir korse meydana getirmek olduğunu vurguluyor: “Bu bölgedeki kaslar, kuvvetlendirildiğinde, dışarıdan verilen korsenin görevini fazlasıyla yerine getiriyor. Dışarıdan kullanılan korseler zamanla bölgedeki kasların hareketsiz kalmasına sebep olabiliyor. Böylece hareketsiz hale gelen kasları zayıflatarak daha kötü bir sonuca neden oluyor. O yüzden çok uzun süreli korse kullanımını tavsiye etmiyoruz.” Belirli dozlarda spor yapmak tedavinin asıl yöntemi. Özellikle pilates ve yüzme aktiviteleri öneriliyor. Tıbbi tedavi olarak da bölgedeki ödemi çözen, sıvı birikimini azaltan ilaçlar ve ağrıyı azaltacak ağrı kesiciler kullanılıyor. Kimi zaman da röntgen altında ağrıyı azaltacak birtakım maddeler iğneyle faset ekleminin içine enjekte ediliyor.Bel kayması deyip geçmeyinNadir de olsa faset sendromu 17-25 yaş arası gençlerde de görülebiliyor. Bu bölgedeki doğuştan gelen kırıkları mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor bu durumda. Spondilolizis adlı bu özel durum, bazen daha da ilerleyerek iki omurun birbirinin üzerine kaymasına sebep olabiliyor. Halk arasında bel açıklığı ve bel kayması olarak anılan durumlar faset eklemi ve çevresindeki yapıları yakından ilgilendiren bir sorun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Hacamat, kanser ağrılarını dindirir mi?

Efendimiz’in sünneti olan hacamat, artık ağrı kliniklerinde de yapılıyor. Şiddetli ağrılara iyi gelmesi ve bağışıklığı güçlendirmesi sebebiyle kanser hastalarına da uygulanıyor.Deriden vakum yoluyla kan alma işlemi olan hacamatı büyüklerimizden çok duymuşuzdur. Sağlıksız koşullarda bir de deneyimsiz ellere düşünce birçok insan korkarak uzaklaştı bu yöntemden. Oysa Efendimiz’in (sas) de sıkça başvurduğu ve ümmetine tavsiye ettiği bir uygulama. Üstelik sadece kirli kanı akıtarak detoks sağlamıyor, deneyenler ağrılarının da dindiğini söylüyor. İşte şimdilerde hacamat uygulaması kanser hastalarının ağrılarını dindirmekte kullanılıyor. Üstelik öyle ‘merdivenaltı’ yerlerde değil, bizzat ağrı kliniklerinde doktorlar tarafından uygulanıyor.Emsey Hospital Algoloji Direktörü Prof. Dr. Nurettin Lüleci, hacamatın onca faydasına karşın acısız bir uygulama olduğuna dikkat çekiyor. “Hacamat; ağrısız, acısız bir uygulama olup, aşırı kan kaybı söz konusu değildir ve uygulamalardan kısa bir süre sonra iz kaybolur. Hastalık durumları dışında tercih edilen hacamat, koruyucu bir tıp yöntemi olarak da uygulanıyor.” diyor. Islak kupa tedavisi yani hacamat, ağrıların azaltılması, zayıflamış bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, yeni kanser ataklarının engellenmesi ve radyoterapi ile kemoterapinin yan etkilerini azaltmak amacıyla uygulanıyor. Onkoloji Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz da kanser hastaları için alternatif tedavi yöntemi olarak hacamat yöntemini öneriyor. Topuz, kendisinin de sık sık yaptırdığı uygulamayla vücudundaki kronik ağrı şikayetlerinden kurtulduğunu anlatıyor. Ancak kupa tedavisi, deneyimli hekimler tarafından uygulanmalı. Aksi halde hastalar birçok sağlık sorunu ile karşı karşıya kalabilir.Kemoterapi ve radyoterapinin yan etkilerini azaltıyor2004 yılından beri Amerika Teksas Üniversitesi’ndeki Dr. Anderson Kanser Merkezi’nde uygulanan ‘WetCupping’ yani hacamat tedavisi, kanser hastalarının ağrılarını dindirmek, bağışıklığı artırmak, tedaviye toleransı kolaylaştırmak ve gerek radyo gerekse kemoterapinin olumsuzluklarını azaltmak amacı ile tamamlayıcı ve alternatif bir tedavi yöntemi olarak değerlendiriliyor. İslam ülkelerinde sünnet-i seniyye olması nedeniyle tercih edilen bu yöntem, son 10 yılda ciddi araştırmalara konu oldu. Amerika, İngiltere ve Almanya’da wet-cupping therapy (ıslak kupa tedavisi) adıyla dernekleri kurulup organize bir harekete bile dönüşmüş durumda. “Kupa tedavisi, kanseri tek başına tedavi etmez, ancak bağışıklık sistemine katkı sağlar. Dokulardaki toksik birikimlerin cilt yolu ile atılması, temizlenmesi hastaların yaşam kalitelerine önemli katkılar sağlar. Hacamat, kanser ağrılarını, hastalığın şiddetine bağlı olarak hafifletir ya da ortadan kaldırır. Özellikle adale ağrıları, baş ağrıları, yorgunluk, uykusuzluğa bağlı ağrılar birincil olarak düzelir.” diyor, Lüleci. Kemoterapi ya da radyoterapinin etkilediği sinir dokusunu ilgilendiren ağrı türlerini ve baş ağrılarını da ciddi oranda azalttığı söyleniyor. Bu tür tamamlayıcı tıp yöntemlerinin vücudun kök hücre üretmesini teşvik ettiği de biliniyor. Islak kupa tedavisi, kemoterapi ve radyoterapi alınımını kolaylaştırıyor. Hacamat tedavisi gören hastalarda nüks etme riski de azalabiliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Sonbahar gelirken...

Sonbahar geldi deyip hemen evlere, odalara kapanmayın. Dışarıda bir yaz boyunca emek verdiğiniz çiçekler bir kış boyunca da yanınızda olabilir. Yeter ki bir iki önlem almayı unutmayın.Eylül geliyor. Sonbaharın bu ilk ayı herkesin içine bir telaş düşürüyor. Okul çantaları hızla toplanıp, tatilden yorgun bünyeler dönerken, bir de insanın yeni bir mevsime kendisini hazırlama zamanı şimdi.Sonbahar birçokları için sararmış yaprakların mevsimiyse de, ağaçların gelecek bahar yeşillenmek için kendilerini dinlenmeye aldığını unutmayıp, doğanın döngüsünü akıldan çıkarmamakta fayda var. Şimdi bedbinliğe düşmeden, sonbahar hüznüne kapılmadan hazırlanma zamanı.Balkonlarınızda kalan çiçeklerin yavaş yavaş yüzlerini dökmesi kaçınılmaz.Petunya mevsimi artık eylül yağışlarında ve gece serinliğinde bitmek üzere. Fakat mevsimi dolan çiçeklerinizi bir hamlede söküp atmayın. Elinizde kullanılmayan bir saksı, boş bir kova varsa, o çiçekleri oraya koyun. Kovanın altı delik değilse delin öncelikle. Eğer balkonunuzda, hanımeli, yasemin, filbahri, gündüz sefası gibi bir sarmaşığınız varsa, onlar da yaprak dökme dönemine gireceklerdir. Yaprak toplamanın insanı kimi zaman usandıran bir işlem olduğunun hakkını vermekle birlikte, özellikle giderleri tıkamadan topladığınız bu yaprakları da bu kovanın içinde biriktirmeye devam edin. Bu kovayı balkonunuzun bir köşesinde unutun. Bütün bir sonbahar ve kış içinde yağmurda, karda çürüyecek bu yapraklar ve çiçekler, bir sonraki bahar için sizin doğal gübreniz olacak. Yeni çiçeklerinizi ekerken onların altına ekleyeceğiniz bu gübre sayesinde daha neşeli açacaklar.Gelelim bir diğer hazırlığa… Çiçeklerinizi söktünüz. Saksıların içindeki toprağı havalandırın. Bir yaz boyunca kireçli suyla sulanmaktan tuzlu bir hale gelip giderek verimsizleşmemişlerse, havalandırdığınız toprağı biraz nemli tutun ve gübre takviyesiyle bekletin. Bu beklettiğiniz toprak kışın da balkonunuzun birbirinden renkli konuklara sahip olmasını sağlayacak.Sonra sardunya, gül, sarmaşık, lavanta, biberiye gibi uzun ömürlü bitkilerin de topraklarına küçük çapa darbeleriyle hayat verin. Ekime doğru soğukların artmasıyla onların kışı geçirmesi için de başka önerilerimiz olacak.Sonbahar geliyor diye başladık, öyle bitirelim. Bu mevsim gelirken mevsim geçişlerinden en az hasarla kurtulmak için de bir öneri. Balkonunuzda bakageldiğiniz naneniz, fesleğeniniz, reyhanınız, maydanozunuz var mı? Varsa onları önce tabii artık içeri alma zamanı, sonra da onlardan küçük küçük demetler halinde kurutma… Bir de hiç şehirli bahçıvanlık faaliyetlerinizden geri durmayın ki, toprağı, doğayı en azından balkonda hatırlama şansınız olsun…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Zencefil

Bir şifa deposu olan zencefil, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de ismen zikredilen tek baharat.Genellikle toz şeklinde kullanılan zencefilin birkaç çeşidi bulunmaktadır. En iyisi ise “ak zencefil” olarak bilinen beyaz çeşididir.Kur’an-ı Kerim’de de İnsan Sûresi’nde 17. ayette anılan zencefilin adının, Sanskritçe “boynuz şeklinde” manasına gelen “singabera” kelimesinden geldiği belirtilir. Kökeni Hindistan ve Çin’e dayanan zencefilin adı Konfüçyüs’ün eski yazılarında bile geçer.Arap tüccarlar zencefili eski Yunan, Roma ve Doğu Afrika’ya götürmüş, Portekizliler de onu Batı Hint adalarına taşımışlardır. 14. yüzyılda zencefil karabiberden sonra en çok kullanılan baharatlar arasında yer almıştır.Ebu Said el-Hudri’nin (ra) bir rivayetinde, Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bir testi dolusu zencefil hediye edildiği geçer.İster taze, ister kurutulmuşTaze zencefil kökü kesildiğinde limonumsu hoş bir koku yayılır.En hoş kokulu zencefilin Jamaika zencefili olduğu bilinmektedir. Kenya zencefili ise en iyi bahara sahiptir.Zencefilin farklı kullanım şekilleri bulunmaktadır. Öğütülmüş kökü makarnaya ve yağda ağır ağır pişirilen yemeklere farklı bir lezzet katar. Doğuda yemeklerde ve içeceklerde kullanılan zencefil batıda, özellikle Fransız ve Alman mutfağında bisküvi ve çöreklerde kullanılır.Zencefilin kan dolaşımına iyi geldiği bilinen bir gerçektir. Sindirim sisteminin iyi çalışmasına katkıda bulunur. Mideyi ısıtıcı özelliği bulunmaktadır. Öksürük, kusma ve nezle rahatsızlıklarında oldukça etkili bir baharattır.Taze zencefil, köklerini incecik soyarak ve kabuğunu kazıyarak kullanılır. Daha sonra rendenin ince kısmıyla rendelenip daha kolay kullanılır hale getirilebilir.Kızartma türü yemekler için zencefilin kökünün soyulup incecik kesilerek kullanılması daha uygundur.İçeriğinde vitamin ve bazı mineralleri de barındıran zencefil, sıcak yaz günlerinde soğuk çayların içinde ya da yalnızca limon ve balla tatlandırılarak soğuk içecek hazırlanmasında kullanılır ki bu bünye için oldukça faydalıdır. Çünkü zencefilin yapısı ısıtıcı ve nemlendiricidir. Bu özelliği sebebiyle aynı zamanda cildi de yumuşak tutar.Bununla birlikte soğuk algınlığı, üşütme, grip ve nezle problemlerinde zencefil iyi bir yardımcıdır. Çünkü zencefilin, solunum yollarını açmada ve akciğerleri temizlemede tıpkı kekik ve elma gibi inanılmaz bir etkisi bulunmaktadır. Bunun için özellikle taze zencefilin incecik doğranarak veya rendeden geçirilerek suda kaynatılıp içilmesi yararlı olacaktır. Bütün bitki çaylarında tavsiye edilen bal, zencefil için de geçerlidir. Bitki çaylarını şekerle tatlandırmak zararlı olduğu için bal tercih edilmelidir.Burada unutulmaması gereken en önemli nokta, özellikle ateşli hastalıklarda şekerin ateşi daha çok yükselttiğidir. Bunun için ateşli hastalıklarda, bitki çaylarının yalnızca ferahlatan tadını alarak, etken maddelerinin iyileştirici gücünden faydalanmak en doğru yoldur.Kandaki kötü kolesterolün düşmesinde zencefil kullanımının oldukça faydalı olduğu bilinmektedir.Karaciğer ve mide rahatsızlıklarında da zencefil kullanılması rahatsızlığın giderilmesinde önemli bir rol oynar.Zencefil, ‘araba tutması’ olarak adlandırılan yolculuklardaki mide bulantılarına karşı da son derece etkilidir.Yağı, ağrılara iyi geliyor Romatizmal rahatsızlığı olanlar, günlük taze olarak hazırlayacakları zencefil çayından faydalanabilirler. Bunun yanı sıra zencefil yağı da bu tür rahatsızlıklarda, ağrıyan bölgelere masaj yaparak yedirildiğinde ağrıların hafiflediği görülecektir. Aynı yöntem baş ağrısı şikâyetleri için de geçerlidir.Bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi de olan zencefil, ayrıca uyku problemi yaşayanlar için de oldukça önemli bir yardımcıdır. Uykusuzluk yaşayanlar da günlük taze olarak hazırlayacakları zencefil çayından yararlanabilirler. Bu çayın içine ince dilim limon ve bir iki lavanta taneciği de atılırsa etkisi daha da güçlenecektir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

KÜLTÜR - SANAT REHBERİ

Duvarlar dile geliyorSergi: Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen sıra dışı bir sergiye ev sahipliği yapıyor: “Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı”. Hafta başı açılan sergi, sokakların başkaldırısı olarak başlayan, Graffiti / Sokak Sanatı’nı ‘sokaktan müzeye’ taşıyarak, sadece sanatsal bir çevreyi değil birkaç kuşağı etkilemiş bu fenomenin hem kapsamını hem de kültürel çeşitliliğini yansıtmayı hedefliyor. 5 Ekim Pazar gününe kadar açık kalacak olan serginin küratörü Roxane Ayral. Sergide, Amerika, Almanya, Fransa, Japonya gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye’den de sanatçılar yer alıyor.***Açıkhava’da ‘Yunan’ esintisiKonser: Ağustos boyunca Turkcell’in 20. yıl etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirilen ‘Turkcell Yıldızlı Geceler’ konserleri kapsamında yerli yabancı birçok usta sanatçı sahneye çıkıyor. Bunlardan biri de Yunan müziğinin efsane ismi George Dalaras. Usta sanatçı, 29 Ağustos Cuma günü saat 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde sevenleriyle bir araya gelecek. Yunan halk müziği Rembetiko’nun en önemli temsilcisi olarak gösterilen sanatçının, 85’ten fazla solo albümünün yanı sıra, farklı müzisyenlerle ortak çalışmalarda bulunduğu 100’den fazla albümü bulunuyor. Ayrıca Dalaras, 15 milyonu geçen satış rakamıyla da hâlâ Yunanistan’ın en fazla albüm satan sanatçısı... Biletix’te satılan konser bileti fiyatları 83,25-550 TL arasında.***Altın Koza için 12 film yarışacakFestival: Adana Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla, 15-21 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan ‘21. Altın Koza Film Festivali’nin hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyor. Festival kapsamında, ‘Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda toplam 12 film, 350 bin TL’lik büyük ödül için yarışacak. Yarışmanın sonuçları kapanış gecesinde açıklanacak. Filmlerden 8’inin ‘Türkiye prömiyeri’ de yine festival kapsamında gerçekleşecek. Jüri önüne çıkacak olan 12 film şöyle: Balık (Derviş Zaim), Beni Sen Anlat (Mahur Özmen), Deniz Seviyesi (Nisan Dağ, Esra Saydam), Firak (Halil Özer), Gittiler: Sair ve Meçhul (Kenan Korkmaz), İçimdeki Balık (Ertan Velimatti Alagöz), Neden Tarkovski Olamıyorum? (Murat Düzgünoğlu), Nergis Hanım (Görkem Şarkan), Silsile (Ozan Açıktan), Toz Ruhu (Nesimi Yetik), Yağmur-Kıyamet Çiçeği (Onur Aydın), Yola Çıkmak (Evren Erdem). Yarışmanın jüri başkanlığını yönetmen Reha Erdem yapacak.***Fotoğrafçılar, ‘Suya yön veriyor’Yarışma: WILO’nun, suyun önemini vurgulamak için düzenlediği ‘WILO 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması’nda geri sayım başladı. “Suya Yön Verenler” teması ile yola çıkılan yarışmaya amatör ve profesyonel tüm fotoğrafçılar katılabiliyor. Fotoğrafçıların eserlerini teslim etmeleri için son tarih 13 Eylül Cumartesi. İçme suyu kaynaklarının azalması, suyun temiz ve verimli kullanılması gibi konulara dikkat çekmek amacıyla düzenlenen yarışma, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (TFSF) onayı ve İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği’nin (İFSAK) desteğiyle düzenleniyor. Başvurular www.wilofotografyarismasi.com adresinden yapılabiliyor.***Altın Portakal’da bir ilkKamp: Antalya Altın Portakal Film Festivali bünyesinde bu yıl ilk kez ‘Antalya Film Forum’ düzenleniyor. 14-17 Ekim arasında gerçekleştirilecek ‘51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ Antalya Film Forum ile Türk sinemasına sektörel bir katkı sağlamayı hedefliyor. Forum çerçevesinde, ‘Sunum/Pitching Platformu’na katılacak 10 proje arasından seçilecek iki projeye, 30 biner TL, ‘Yapım Aşamasındaki Filmlere Destek Platformu’nda seçilecek projeye ise 100 bin TL Work In Progress Ödülü verilecek. Antalya Film Forum, öncelikli olarak Türkiye’de olmak üzere Türkiye’ye yakın coğrafyalarda (Balkanlar, Ortadoğu, Akdeniz ve Türk cumhuriyetleri) ortak yapım imkanlarını artırmayı ve bunların projelerinin uluslararası platformlarda tanıtılmasını sağlamayı amaçlıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Akıllı telefonda tasarımı seviyoruz

Türkiye’nin sayılı teknoloji firmalarından Casper, yabancı markaların hâkim olduğu tablet ve akıllı telefon pazarında oldukça iddialı. Şirketin pazarlama direktörü Feray Karaman ile Türk kullanıcıların tercihlerini ve yeni trendleri konuştuk.Eylül 2014’te Casper’da 14. yılını kutlayacak olan Feray Karaman bugüne kadar şirketin farklı birimlerinde görev almış deneyimli bir isim. Casper’ın çıkaracağı yeni ürünlerde söz sahibi olan Karaman şirketin Ar-Ge çalışmalarını da yönlendiriyor. Türkiye PC pazarında büyük bir paya sahip olan Casper, 2013 yılında 250 binden fazla tablet bilgisayar sattı. Akıllı telefon piyasasında da ‘varım’ diyen şirketin hedefi önümüzdeki yıllarda milyonu bulan satışlar yakalamak. Bunu başarmak içinse hem teknolojiye hem de müşteri servisine büyük önem veriyorlar. Türk kullanıcılar akıllı telefonda ne arıyor? Yaptığımız araştırmalara göre tüketicilerin en çok dikkat ettikleri unsur, tasarım. İnsanlar artık bir ürünü satın almadan önce ilk olarak tasarımına bakıyor. Akıllı telefon uyurken bile yanıbaşımıza koyduğumuz bir cihaz. Kullanıcılar onunla kendisini özdeşleştiriyor. İkinci aranan özellik ise performans. Sadece işlemci performansı değil, kullanılan malzemelerin sağlamlığı da önemli. Üçüncüsü ise kameranın kalitesi, çünkü fotoğraf çekmeyi çok seviyoruz. Ne kadar sıklıkla telefon değiştiriyoruz?Ortalama 9 ile 12 aylık sürede telefonlarımızı yeniliyoruz. Avrupa’daki ortalamaya yakın bir süre bu. Teknolojiyi sürekli takip edenler sıklıkla cihaz değiştiriyor, bir de son zamanlarda eski telefonlarını akıllı telefonlarla değiştirenler var. Tabletler dolayısıyla notebook kullanımı azaldı mı? Tabletler çıktığından bu yana büyük ilgi gördü. Bu durum notebook kullanımını düşürdü demeyelim ama büyümeyi azalttı. Geçtiğimiz yıl 240 bin notebook sattık. Yabancı firmaların söz sahibi olduğu bir piyasada bir Türk firması olarak bu kadar yüksek satış oranı yakalamış olmak bizim için gurur verici.Akıllı telefon piyasasına girerken nasıl bir strateji izlediniz? 6108 bizim ilk akıllı telefonumuzdu. İlk altı ay kendimize bir satış hedefi koymadık. Müşterilerimizi dinledik, taleplerini anlamak istedik. Bu sektörde nasıl bir numara oluruz diye araştırma yaptık. Bu belki diğer markalara gore daha alçakgönüllü bir yöntem ama, bizim yapımız da bu. Uzun vadeli hedeflerle çalışan ve sonradan hızlanan bir yapımız var. Son akıllı telefon modeliniz Casper VIA V8 için ne gibi tepkiler aldınız? Türk tüketicilerin yeni teknolojilere ne kadar açık olduğunu bir kez daha anladık. Reklamlarımız yeni yayınlanmasına rağmen ürüne ilgi büyüktü. Mağazalarda, forumlarda ve satış noktalarında bize çok talep geldi. Gösterilen ilgiden memnunuz. Türkiye’de teknoloji firması olmak zor mu? Kolay değil. Teknoloji çok sık değişiyor. Örneğin otomobil sektörü daha yavaş ilerliyor, bir arabanın modelinin değişmesi beş yılı buluyor. Ama bizde öyle değil. İşlemci, bellek gibi parçalar çok hızlı gelişiyor. Altı ay içinde değişen bir sektör bu. Stoklarımızı buna gore yönetmek zorundayız. Dünyada bizim gibi yerli marka olup, yabancı firmalarla ciddi rekabet eden teknoloji firması Brezilyalı Positivo var. Ama onların da arkasında devlet desteği bulunuyor. Bu durumda devlet ne gibi avantajlar sunabilir?Yerli markalar için vergi avantajı olabilir. Bu tip teşvikler olsa biz Türkiye’de üretim yapmayı da düşünebiliriz. Minimal bir vergi avantajı bile olsa önümüzü çok açar. 2015 yılı için hedefiniz nedir? 800 milyon dolarlık ciroya ulaşmak istiyoruz. Ayrıca telefon satışlarımızı milyonlarla ifade edilecek bir rakama çıkarmak de hedefimiz. Servis süremizi azaltmak da amacımız. Çünkü kimse telefonundan ayrı kalmak istemiyor. Bu alanda farklılaşmak istiyoruz. Giyilebilir teknolojilerle ilgili bir çalışmanız var mı? Bu alanda bazı fizibilite çalışmalarımız var ama henüz açıklayabileceğim bir projemiz yok. Sizce bu teknolojinin bir potansiyeli var mı? Bunu kurumsal bir görüş olarak almayın, benim şahsi fikrim giyilebilir bilgisayarların bu şekilde çok uzun süre gitmeyeceği yönünde. Etrafımda Google Glass kullanan sadece bir kişi tanıyorum. Akıllı saatlerle dolaşan çok az kişi var. Tüketiciler için giyilebilir bilgisayarlar şu anda çok da hayati bir cihaz değil. Son zamanlarda akıllı ev aletleri de çok sık konuşuluyor, bu alanda yatırım yapacak mısınız? Üzerinde işletim sistemi olan tüm ürünlerde olmayı hedefliyoruz, bunun dışında bir planımız yok. Akıllı telefonda birçok marka görüyoruz. Sizce Türkiye piyasası bu kadar markayı kaldırmaya müsait mi? Bence değil. 10 yıl önce piyasada olan bir çok PC markası bugün yok. Aynı şey telefon piyasasında da geçerli. Çünkü sadece teknoloji değil, müşteri hizmeti de önemli. Bunu her marka yapamaz. Teknoloji sektörü genellikle erkeklerin egemen olduğu bir alan gibi geliyor. Bu konuda kişisel deneyiminiz nedir? Erkek gibi düşünmeye başladık sanırım. (Gülüyor) 10 sene önce yurtdışında bir konferansa gittiğimde tek tük kadından bir tanesi olurdum. Ama şimdi sayı çok arttı. Bunun sadece teknoloji sektörüne has bir durum olmadığını düşünüyorum, şirketler genel olarak kadınları daha çok istihdam etmeye başladı. Biz kadınlar olarak daha iyi iletişim kuruyoruz ve daha sabırlıyız. Erkekler ise daha vizyoner ve uzun görüşlü olabiliyor.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 01:00

Sanal şiddete boyun eğmeyin

Şiddetin en az bilinen türlerinden biri de sanal şiddet. Oysa geçen hafta yapılan bir araştırmaya göre internet kullanıcısı gençlerin büyük kısmı sanal şiddete maruz kalıyor. İnternet üzerinde başlayan hakaretler zamanla fiziki şiddete dönüşüyor.Geçtiğimiz günlerde Genç Hayat Vakfı’nın yayınladığı araştırma sonuçları dikkatleri bir kez daha sanal şiddete çekti. Araştırmaya göre Türkiye’de gençlerin yüzde 30’u sanal şiddete maruz kalıyor. Sosyal medyada işittiğiniz bir hakaret, sinir bozucu sözler, Facebook hesabı ya da fotoğraflarınızın çalınması gibi olaylara verilen isim, sanal şiddet. Ve en az gerçeği kadar hayatı olumsuz etkileyebiliyor. Kilometrelerce uzaktaki, yüz yüze tanımadığınız birinin kötü sözleri sizi etkilemez diye düşünebilirsiniz. İnternetle bağlantınız koptuğunda o kişi hayatınızda artık yoktur. Ancak sanal dünyada karşınıza çıkıp sinirlerinizi bozan olayların etkisi bilgisayarı kapattığınızda son bulmuyor. Hatta kişiyi depresyona kadar götürebiliyor.Bunun en somut ve son örneklerinden biri geçtiğimiz günlerde intihar eden ünlü aktör Robin Williams’ın kızının yaşadıkları. Babasının ölümünden sonra sosyal medyada hakaret içerikli ve üzücü mesajlar alan Zelda Williams, çareyi hesaplarını kapatmakta buldu. Zira kendisini etkileyen bu mesajlar genç kadının acısıyla başa çıkmasını zorlaştırıyordu. “Çok üzgünüm. Bunun üstesinden gelmeliyim. Hesabımı uzunca bir vakit hatta sonsuza kadar siliyorum.” diyen Williams, sanal şiddetin en acıklı hallerinden birini yaşamıştı belki de. Hiç tanımadığı insanlar, acısına aldırış etmeden kendisine hakaret ediyordu. Türkiye’ye dönecek olursak, hiç bitmeyen gergin gündem arasında sosyal medya kullanıcısı yurttaşlar, öfke patlamasının önemli bir kısmını bilgisayar başında yaşıyor. Burada da hesaplar kapanıyor, hesaplar açılıyor...Milyonlarca farklı karakter ve fikirden insanı bir araya getiren Facebook ve Twitter gibi mecralar aslında kullanıcılar için bir fırsat. Ancak farklı fikirlerle tanışarak avantaja çevirebileceğimiz sosyal medyanın bir sorunu var; üslupsuzluk. Zira terbiye sınırlarını aşmanın kolay kolay yaptırım görmediği bu adreslerde karşımıza biri çıkar ve sinirlerimizi bir anda altüst edebilir. İşte bu durumu psikologlar ‘sanal şiddet’ olarak yorumluyor. KİM Psikolojik Danışmanlık Merkezi uzmanlarından Dr. Fazıl Tatar, sanal ortamda hakaret, küfür, tehditlere kadar varan sözleri kişilerin çoğu zaman şiddet olarak algılamadığını söylüyor. Ancak buna maruz kalan kişilerde, öfke, tahammülsüzlük, utanç ve yenilgi duygusunun baş gösterdiğini anlatıyor. Bütün bu duygular ise şiddetin sonuçları arasında sayılan bulgular. “Sanal dünyada hakarete uğrayan kişi dış dünyadan uzaklaşarak içe kapanabilir. Kendini değersiz hissetme gibi duyguları yoğun yaşar.” diyen Tatar, bunların birikiminin kişiyi depresyona kadar sürükleyebileceğinden söz ediyor. Sanal şiddetin zararlarının bununla da kalmadığını belirten Tatar, şiddetin şiddeti doğurduğunu söylüyor. Yani hakaret ya da küfre muhatap olan kişi bunlarla mücadele etmek için ağır üsluba sarılıyor. Hatta bir noktadan sonra tepkiler fiziksel şiddete bile dönüşebiliyor.Twitter’dan laf atmak rahatlatmaz, öfkeyi artırırDr. Fazıl Tatar’a göre, sanal âlemde kızgınlık ve öfke neticesinde rahatlama niyetiyle gerçekleştirilen tepkiler beklenilen sonucu vermiyor. Zira ilk etapta rahatlama hisseden sosyal medya kullanıcısının öfkesi içten içe artıyor. Sanal ortamda sinirlere hakim olmak gerektiğine değinen Tatar, “Karşıdan gelecek olumsuz bir tepki öfkeyi artırır, tepki gelmemesi bile öfkeyi artırmaya sebep olabilir. Bu açıdan istenmeyen şeyler yaşamak istemiyorsanız mümkün olduğunca bu tür diyaloglardan uzak durun.” diyor. Tatar, nasıl ki gerçek hayatta ‘belalı ortamlar’dan uzak kalıyorsak, sanal dünyada da rahatsız edeceği düşünülen adreslere uğramamayı tavsiye ediyor: “Hakaret ve küfür içeren söylemler sorunları çözmüyor. Aksine ayrışmayı ve toplumdaki şiddeti artırıyor.”Bir gerçek daha var ki insanlar yüz yüzeyken daha ılımlı ve sakin bir üslup kullanıyor. İnternet ortamında ise çekinecekleri bir şey yokmuş gibi davranarak sınırları aşabiliyor. Bütün bu sınır aşmalar karşı tarafa da hakaret etme cesareti veriyor. Böylece yüz yüzeyken birbirini asla kırmayan hatta candan dost olan iki kişi bile bir gün aniden gelişen Facebook kavgasıyla birbirini kırabiliyor. Tatar’ın üzerinde önemle durduğu bir nokta ise sosyal medyada böylesine aniden gelişen şiddet dilinin gerçek hayatımıza da sirayet etmesi. “Körle yatan şaşı kalkar misali şiddet dilini kullanmayan insanlar belli bir süre üsluplarını korumaya çalışsalar da zamanla şiddete başvurur.” diyor.Facebook, Twitter gibi sitelerde paylaşılan özel bilgiler ve fotoğrafların başkaları tarafından ele geçirilmesi çok kolay. Dr. Fazıl Tatar, bu bilgilerin kötü amaçlı kişiler tarafından elde edilmesiyle bireylerin kendini güvende hissetmediğini söylüyor. Tatar, “Bugün binlerce genç çok masumca paylaştıkları fotoğraflar yüzünden şantaj ve tehditlere maruz kalıyor.” diyor. Sanal şiddetin en çok zarar veren şekillerinden biri olan kişisel bilgilerin çalınması sonucunda aile ilişkileri bile bozulabiliyor. Hatta boşanmaya kadar gidecek sonuçlara varıyor. “İyi niyetle sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar daha sonra kişinin başına hiç olmadık sorunlar açabilir.” diyen Tatar, sosyal medya kullanıcılarına mümkün olduğunca kişisel bilgilerini, özellikle fotoğraf paylaşmamalarını tavsiye ediyor. Ve gerçek hayatta korunan mahremiyet çizgisinin burada da sürdürülmesi gerektiğini anlatıyor.Polise değil, savcılığa gidilmeliKişilerin hayatını böylesine ciddi etkileyen sanal şiddete karşı yaptırımlar aslında Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanıyor. Kanuna göre hakaret, hesap çalma gibi eylemler cezai yaptırıma bağlı. Sosyal medya gibi aleni sayılabilecek alanlardaki hakaret durumunda ise ceza katlanıyor. İnternet üzerinden hakarete uğrayan kişi, hakaret edenin kimliğine sadece savcılığa başvurarak ulaşabiliyor. Savcılıktan alınan izinle karşı tarafın girdiği makine’nin IP adresine ulaşılabilir. Uzmanlar hakaret veya tehdit durumlarında kişilerin polise değil, savcılığa gitmesini öneriyor. Ayrıca orijinal iletinin saklanması gerektiğini hatırlatıyor. Savcılığa şikâyet esnasında ise görselin kopyasının yanınızda olması gerekiyor.Sosyal medya hesabının çalınmaması içinbtpro.net Bilişim Hizmetleri şirketinden Özkan Erdoğan, sosyal medya hesabının çalınmaması için alınacak tedbirleri şöyle sıralıyor:-Herhangi bir e-mail’de, Facebook ya da benzeri ortamlarda alınan mesaj, içindeki linkler dâhil, kesinlikle tıklanmamalı.-İnternet web site adreslerine girildiğinde web adresinin doğru adres olup olmadığı kontrol edilmeli.-E-mail istemciniz gönderilen iletiler içindeki ekleri otomatik olarak indirmemeli.-Tahmini zor, en az sekiz karakterli ve içinde büyük küçük harf, rakam ve özel karakterler içeren şifreler kullanılmalı.-Sloganlar belirleyip baş harflerini şifre olarak kullanmak en emniyetli yöntem.-Güncel işletim sistemi, güncel antivirüs ve güncel bir kötü yazılım tespit yazılımı kullanılmalı. Bu yazılımların gerçek zamanlı ve anlık olay kontrolü yapabilmesi gerekir.-Kullanıcının hissedemediği fakat beklenmedik olan internet ve diğer yazılımsal veya donanımsal aktiviteleri tespit etmesi beklenir.-Telefonda veya yazılı hiçbir şekilde şifrenizi en yakınlarınızla dahi kimseyle paylaşmayın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 08:59

Müslümanlar üretiyorsa helal midir?

Yediğimiz içtiğimiz ne varsa içinde jelatin, aroma, katkı maddesi ve tatlandırıcılar mevcut. Dinen bu gıdaları tüketmemiz ne kadar doğru? Hepsini ve daha fazlasını ‘Helal Gıda’ kitabının yazarı Yüksel Çayıroğlu’na sordum.Brillat Savarin, “İnsan eşittir yediğidir.” diyor. Son asrın din âlimlerinden Şah Veliyyullah el-Dehlevi ise ‘insan karakterine yediği gıdalardan daha fazla etki eden bir şey bilmediğini’ söylüyor. Ezcümle yediklerimiz bizi biz yapan, hakiki insan eden. Son günlerde daha çok siyasi tartışmalarla gündeme gelse de helal ve sağlıklı gıda her zaman mühimsenen bir konu. İlahiyatçı yazar Dr. Yüksel Çayıroğlu da yeni kitabı ‘Helal Gıda’da (Işık Yayınları) bu konuyu epey kapsamlı bir şekilde ele almış. Bu açıdan kaynak teşkil edecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yazar, masa başı çalışmalarıyla yetinmemiş, yurtiçi-yurtdışı onlarca mezbaha ve entegre tesisi ziyaret etmiş. Çayıroğlu ile ‘helal’ yemekler eşliğinde yaptığımız söyleşiden de kitabından da ziyadesiyle istifade ettim, ‘haram lokma yemem’ diyorsanız sizlere de tavsiye ederim. Bu kitabı yazma amacınız neydi? Aslında bir doktora tezi olarak vücut buldu. Yüz yıl önce yaşasak böyle bir çalışmaya gerek kalmazdı. Çünkü yiyecekler, içecekler oldukça basit ve sınırlıydı. Endüstrileşmeyle çeşit arttı, katkı maddeleri kullanılmaya başlandı. Bu gıdaların İslam’a uygunluğunu merak ettiğim için böyle bir çalışma yapmaya karar verdim. Bu çalışmayla neler değişti hayatınızda? Malumatınız arttıkça öğrendiğiniz bilgilere göre bir hayat yaşamaya ve beslenme alışkanlığı edinmeye başlıyorsunuz. Önceleri dışarıda yemek yerken ya da paketli gıdaları tüketirken daha rahat davranabiliyordum. Mesela neler yiyordunuz, şimdi yemiyorsunuz? Gazlı içecekleri, katkı maddeli gıdaları çok rahat tüketebiliyordum. Bunlardan uzak durmaya başladım. Artık sadece güvenilir olduğuna emin olduğum markaları tüketiyorum. Merdivenaltı imalathanelerde üretilen gıdaları, güvenmediğimiz markaları tüketmeyelim ama bilinen markaların da İslam’a uygunluğu tartışılır. Bu konuda ehil olsun olmasın herkes bir şey söylüyor. Hangi markayı kullanmamız ya da kullanmamamız konusunda kati telkinlerde bulunuyorlar. Oysa Kur’an’da haram ve helal kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu beyan ediliyor... Şöyle bir usul belirlemek doğru olacaktır. Helal ve sağlık açısından uygun olduğuna şüphe duymadığımız ürünleri tüketmeli, ancak bunu yaparken hakkında malumat sahibi olmadığımız markalar aleyhine konuşmamalı, yönlendirmelerde bulunmamalıyız. Türkiye’de on binlerce işletme,çok fazla ürün söz konusu. Hepsi hakkında nasıl malumat sahibi olacağız? Bu mümkün değil. Ancak “Müslüman ülkede yaşıyorum, Müslümanların ürettiği gıdaları tüketiyorum, helaldir.” rahatlığından da kurtulmamız gerekiyor. En azından belli başlı markaları araştırmalı, içinde ne var ne yok sorgulamalı, telefon açmalı, mail atmalıyız. Bu alışkanlık oluştuğunda üreticiler tüketicinin taleplerini dikkate almak zorunda kalacak ve bambaşka pazarlama teknikleri çıkacak karşımıza. Oysa şuanda sadece ucuzluğu önemsiyoruz. “Güvenilir olanlar pahalı, benim gücüm ucuzunu almaya yetiyor.” diyenlere neler tavsiye edersiniz? Helal pahalıdır mantığı doğru değil. Her zaman fiyatla helal arasında doğru orantı olmadığından bu konuda sıkıntı yaşanacağını düşünmüyorum. Gıda konusunda aşırı hassasiyet, her yiyeceğe şüpheli yaklaşmak doğru mu? Helal dairesini çok daralttığınız ve bütün gıdalara karşı bir şüphe uyandırdığınızda bu tam tersi bir neticeyle sonlanabilir. O haram, bu haram… E ne helal o zaman? Cenab-ı Hak haram kıldığı yiyecekler dışında yeryüzündeki bütün nimetleri kulları için yarattığını söylüyor. O halde helal dairenin nimetlerinden faydalanmak lazım. Helal dairesi keyfe kâfidir ancak günümüzde haram helal dairesi o kadar iç içe girmiş ki ne helal ne haram ayırt etmek çok güç... Bu yüzden tüketicilerden ziyade devlete, alim ve ulemalara büyük görevler düşüyor. Bu konuda helal sertifikalı ürünler devreye giriyor sanırım... Helal sertifikası wönemli bir adım, ancak endişeye sevk edecek yönleri de mevcut. Nedir? Ülkemizde şu an 70’e yakın helal gıda sertifikalı kurum var. Bunlardan bazıları işini hakkıyla yapıyor ancak hepsi böyle değil. Herhangi biri çok rahat büro açıp helal sertifikası verebiliyor. Fıkıh heyeti var mı yok mu buna bakılmıyor. Kanunlarda bu konuyla ilgili bir düzenleme yok maalesef. Haram gıdalar nasıl toplumlar üretir? Bir ayet-i kerimede “Ey peygamberler (peygamberlere hitap ama onların şahsında bütün müminlere) tayyibattan yani helal ve temiz olan gıdalardan tüketin. Sonrasında salih amel işleyin.” deniyor. Demek ki haramla beslenen birinin azalarından salih amel sadır olmaz. Hadislerde de buna işaret ediliyor. Peygamberimiz (sas), yediği, içtiği, giydiği haram olan birinin duasının kabul edilmeyeceğini söylüyor. Bir diğer hadiste ise haram lokmayla hacceden bir insanın haccının kabul olmayacağı belirtiliyor. Öyleyse haram gıdalar, salih amellere, duaların kabulüne engel oluyor. Daha önemlisi insan şahsiyetinin olumsuz yönde şekillenmesine neden oluyor. Toplumdaki bu kadar aşırılık, ahlaki zafiyet ve deformasyonların önemli bir sebebi de tükettiğimiz gıdalardır. Bu açıdan ahlaklı toplumların tesisinde gıdanın, o gıdayı satın aldığımız paranın helal olması önemli. Kitapta neredeyse su gibi tükettiğimiz aromalı içeceklerin alkol ihtiva ettiğine değiniyorsunuz. Aromalar yağ cinsi maddeler ve katıldığı ürün içerisinde homojen şekilde dağılmıyor. Dağılsın diye ara bir çözücüye ihtiyaç duyuluyor. Ara çözücü olarak da alkol kullanılıyor. Aromalı içeceklerin hepsi haram mı? Böyle bir şey söyleyemem çünkü hassas üreticiler alkole alternatif maddeler kullanıyor. Fakat daha ucuz olduğundan alkol daha çok tercih ediliyor. Bu açıdan aromalı içecekler bizim açımızdan şüpheli ve bu şüphenin giderilmesi üreticinin vereceği beyanla giderilebilir. Hangi içecekler giriyor bu kategoriye? Gazlı içeceklerde bulunuyor genelde. Meyve sularının hepsinde yok ama yine de içeriği kontrol edilmeli. Aromalıysa bile içinde alkol kullanılmamış olanlarını tercih etmeli. Son yıllarda özellikle yoğurtla gündeme gelen jelatin hakkında da bir sürü tartışma söz konusu. Nedir jelatin? Aslında yapısı itibarıyla zararlı bir madde değil. Hayvansal kaynaklı bir protein ürünü. Hayvanın deri ve kemiklerinde bulunan kollajenden üretiliyor. Kıvam artırıcı olarak kullanılıyor ve çok geniş bir ürün yelpazesi var. En çok yoğurtla gündeme gelmesi de ilginç, zira yoğurda jelatin katılması yasak ama sütten daha fazla yoğurt üretmek için yine de katılıyor. Domuzdan elde edildiği için mi caiz değil? Evet ama sığır jelatini bile olsa şer’î usullere uygun olarak kesilmiş olması gerekiyor. İstihaleye uğrayan jelatinin caiz olduğunu söyleyen âlimler var ama... İstihale deyip caiz görenler var ama meselenin uzmanları domuzdan üretilen jelatinin ürünün içine katıldığında istihale geçirmediğini söylüyor. İstihale basit bir kimyevi değişim değil. Bir ürünün istihale olması için renk, tat ve vasıf itibarıyla öncekinden tamamen farklı bir ürüne dönüşmesi lazım. Yani odunun küle, üzümün sirkeye dönüşmesi gibi. Jelatin bir ürüne katıldığında başka bir maddeye dönüşmüyor. Kimyevi birtakım değişimler oluyor ama çiğ yumurtanın pişmesi gibi bir değişim. Bu açıdan jelatinin istihale geçirdiğini kabul etmiyorum. Bir ürünü tüketirken helal-haram kriterimiz sadece domuz yağı ve alkolle sınırlı kalıyor. Oysa katkı maddeleri, mısır, glukoz şurubu gibi tatlandırıcıların sağlık açısından oldukça zararlı olduğu söyleniyor... Vücut bize Rabb’imizin emaneti ve üzerinde tasarruf yapma hakkımız yok. Efendimiz (sas) “İslam’da zarara uğramak ve zarar vermek yoktur.” diyor. Bu açıdan bir insanın bilerek, isteyerek sağlığına zarar verecek gıdaları tüketmesi caiz değildir. Uzmanların bu ürün sağlığa ‘zararlıdır’ şeklinde verecekleri beyan karşısında fıkıhçıların hükmü de ‘caiz değil’ olacaktır. Hakkında en çok içtihat edilen konulardan biri deniz ürünlerinin tüketimi. Kimileri fetva veriyor kimileri caiz değildir diyor. Sizce? Kesin bir nas olmamakla birlikte dinimizde tayyibat helal, habais haram kılınmış. Fakat hangi gıdalar habis hangisi tayyib, ihtilaf edilebiliyor. Bu konuda içtihatlara gidilebiliyor. Hanefi mezhebinde denizde yaşayan balık haricindeki kalamar, karides, ıstakoz gibi hayvanlar görüntüsü itibarıyla habais kabul ediliyor. Görüntüsünün habais olması sübjektif bir yargı değil mi? Zaten tartışmanın odak noktasını bu oluşturuyor. Ama Hanefi mezhebinde fıkhi hükümler ortaya konurken tek tek fertlerin değerlendirmesinden ziyade umumun kanaatine bakılır, ona göre bir hüküm verilir. Başka bir kişinin farklı düşünmesi o hükmü değiştirmez artık. Umumdan kasıt halk mı? Evet. Ancak ülkemiz açısından ele alacak olursak deniz ürünleri tüketme alışkanlığımızın az olması ulemanın verdiği hükümlerden dolayı. Yani bu kararı halk vermiş değil ki. Kanaatimce herkes mezhebine uygun davranmalı. Zira biz müçtehit, fakih değiliz. Onlar habais diyorsa yenmemeli. Kabuklarından ayrıldığında o görüntüsü yok oluyor ama... Bu konuyla ilgili iki yön var görsel ve iç yapısının habais olması. Örneğin araştırmacılar midyenin iç yapısının sağlığa zararlı olduğu yönünde sonuçlar elde ettiğini bildiriyor. Ancak diğer deniz ürünleri sağlığa zararlı mı değil mi şimdilik bilemiyoruz. O yüzden ileride yapılacak araştırmalar sonucunda farklı içtihatlar yapılabilir. Ama şu an itibarıyla Hanefi mezhebinin içtihadını isabetli buluyorum. Farklı yaklaşımlar ortaya koyanlar olabilir, onlara da saygı duyarım...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Eleştiriyorlar diye yapmak istediklerimden vazgeçmem

Ferhat Göçer, bu akşam Harbiye Açıkhava’da Symphonia D’orient projesiyle müzikseverlerin karşısına çıkacak. Konser gelirinin bir bölümü Soma’daki çocuklar için kurulacak rehabilitasyon merkezine aktarılacak. Konserin provalarında ziyaret ettiğimiz sanatçıyla son çalışmalarından siyasete, futboldan hayata kadar birçok şeyi konuştuk.Bu akşam Harbiye Açıkhava’da Symphonia D’orient isimli konser vereceksiniz. Nedir içeriği?Üç-dört yıl önce Avrupa turnesindeyken otel odasında Mozart in Egypt diye bir albüm dinledim. Mısırlı müzisyenler ‘Mozart Arap olsaydı nasıl olurdu?’ mantığından yola çıkarak onun eserlerini kendi müzik altyapılarıyla yorumlamış. Acaba bunu kendi müziğimizde nasıl yapabiliriz diye düşündüm. Bizim alaturka enstrümanlarımızla bir senfoni formatı oluşturup Sting, Pink Floyd, Amy Winehouse gibi ikonlaşmış sanatçıların eserlerini yorumladık. Ayrıca opera aryaları ve napolitenler var. Bunlarla birlikte kendi şarkılarımı da söyleyeceğim. Sizin için ‘her şarkıyı söylemeye çalışıyor, her şeye el atıyor’ gibi eleştiriler yapılıyor. Bu projeyi yaparken böyle bir eleştiri gelebileceğini düşündünüz mü?Tabii ki insanlar eleştirilebilir. Eğer yaptığınız iş eleştiriliyorsa dikkate alınıyorsunuz demektir. Ben bu iş için hayatımı feda ettim. 21 yıllık cerrahi hekimliğime son verdim. Üç-beş kişi ‘şunu şöyle yaptı’ diyerek dalga geçiyor diye kafama koyduğum işlerden vazgeçecek değilim. Böyle bir acizlik göstermem. Farklı şeyler denemek beni mutlu ediyor.Farklı şeyler yapmak risk değil mi?Tabii ki risk. Ben deli miyim, insanlar dalga geçecek, laf söyleyecek, olmamış diyecek… Tuttuğun yolda yürümek ve sürekli benzer şeyler yapmak klişedir ve işin en basit yönüdür. Lakin benim yapmak istediklerim var. İki üniversite bitirmiş adamım. Belli bir yola girmişim, zamanım ve gücüm de var. Neden yapmayayım ki? Bu arayış içinde bir ışık, bir yol bulabilirsem ne mutlu bana. Farklı bir şey ortaya koymaya çalışacağım. Koyamasam da en azından denedim diyeceğim ve çabaladığım için mutlu olacağım. Tekrar ve rutini devam ettirmek, yaşarken ölmek anlamına gelir.Son yaptığınız Silinmeyen Hatıralar isimli çalışma da böyle bir şey mi?Son yıllarda dünyada bir DJ/prodüktör akımı var. Bunun ülkemizde de yansımaları oldu. Ozan Doğulu, İskender Paydaş, Erdem Kınay... Bu isimlerin yeni jenerasyonları da var. Bu konuda ne kadar çok iyi isim sektöre kazandırılırsa o kadar kaliteli işler çıkar. Catwork Project de bunlardan biri. Burak ile Baran konservatuvar mezunu. Altyapılarını getirdiler, dinledim hoşuma gitti ve kabul ettim. Hatta bundan sonrası için yeşil ışık yaktı bende.Kalbe Kiralık Aşklar albümünüz henüz tazeyken böyle bir iş yapmak albümü geri planda bırakmaz mı?Bu bir risk ama canımız sağolsun. Burada önemli olan yeni bir şey bulmuşsam, doğru zamanda bunu paylaşmak. Böyle bir projeyi bekletemezsiniz. Bizim ülkemizde sürekli çeşitli sıkıntılar oluyor ve sektörün kalbine bıçak saplanıyor. Müzik ümittir ama bizde en küçük olayın faturası müziğe ve konserlere kesiliyor.Günah keçisi oldu diyorsunuz yani…Ulusal bir yas anında zaten kimse çıkıp bir şey söyleyemez. Her olayda faturanın konserlere kesilmesi sektörü zor durumda bırakıyor. Binlerce insan ekmek yiyor. Müzik sadece ‘eller havaya’ demek değil. Sen sahnede acıları paylaşabilirsin. Aslında biz insanları eğlendirmeye değil, onları birleştirmeye gidiyoruz. Her olayda müziği ve konserleri günah keçisine çevirmek olmaz.Son albümünüz için dingin bir albüm diyorsunuz. Önceki albümlerinizle karşılaştırdığınızda farkı nedir?Daha sakin bir albüm. İlk çalışmalarda biraz tedirginlik ve acaba oldu mu kaygısı vardı. Bu albüm biraz daha kendinden emin, önceliklerinin üzerine bir tuğla koymuş oldu.Bir reklam filminde Memleketim isimli şarkıyı seslendirdiğiniz için çok eleştiri aldınız. Pişman mısınız?Kesinlikle hayır. Bir defa reklam filminin amacı ses getirmektir. Amacına ulaştı. Lakin işin bir de siyasi ve sosyal boyutu var. Bir anda kendimi ulusalcılarla muhafazakârların arasındaki tartışmanın içinde buldum.Neden bu kadar kıyamet koptu?Çünkü bu şarkı siyasi figür haline gelmiş. Belli bir zümrenin Onuncu Yıl Marşı gibi sahiplendiği bir şarkı. Şarkının altyapıları yani genetiğiyle de oynadık, daha alaturka sazlarla yorumladık. Lakin burada sadece teknik olarak şarkıyla ilgili eleştiriler gelmedi, işin siyasi boyutu da ortaya çıktı. Kimse bunu dillendiremediği için herkes yorumumu ve altyapısını eleştirdi. Sürekli belaltı vuruşlar yapıldı. Bence fazlasıyla amacına ulaştı çünkü o dönem en çok konuşulan reklamdı.Bir şarkı için bu kadar fırtınaların kopması normal mi?Çok normal. Türkiye’nin son dönem içinde bulunduğu durumu hepimiz görüyoruz. Aksini beklemek yanlış olurdu.Tribüne oynamayacağımSon dönemde sanatçıların siyasetçilerle ilişkisi tartışma konusu oldu. Sizin bu konuda düşünceniz nedir?Pozisyonum gereği hiçbir zaman siyasi bir figür olmadım. Elbette kendi siyasi fikirlerim var. Aşk, sevgi, hoşgörü gibi temel duygulara hitap etmeye çalışıyorum. Bunların içine siyasi fikirlerinizi karıştırdığınızda samimiyetinizi kaybedersiniz, kendi siyasi fikirleriniz bile olsa... Buna döneklik ya da yalakalık diyebilirler, umurumda bile değil. Ben sonuçta aşk şarkıları söyleyen bir adamım. İnsanların siyasi fikirlerimle ilgilenir olmasıyla lgilenmiyorum.İleride siyasete girme gibi bir fikriniz var sanırım…Evet. Belli bir dönem gelir, şimdiki misyonumu tamamladığımı düşünürsem siyasi fikirlerimle ortaya çıkarım. Bu altyapıya sahibim ama henüz bunun için çok erken.Sizi bazı siyasi partilerle ananlar var. Kendinizi nereye konumlandırıyorsunuz?Bunlar benim umurumda değil. Kendimi bir yere konumlandırmak gibi bir zorunluluğum da yok. İşimi yapıyorum. Hayallerim var, ideallerim var. Öte yandan yönetici düzeyinde sosyal sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyorum. UNICEF ve MİKADER’de görevlerim var. MSG’de yöneticiyim. Sarıyer Futbol Takımı’nda görevlerim var. İlle de ağzımdan siyasi üç beş kelimenin çıkmasına gerek yok. Ben o tribüne oynamayacağım. Üç beş kişiyi mutlu etmek için, ‘bak bu bizden’ ya da ‘bak bu bizden değil’ mantığının mezesi olmak istemiyorum.Bazı sanatçıların bazı fotoğraf karelerinde yer almaları da eleştirildi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?Kimseyi suçlamam. Herkesin kendi tercihidir. Ödüllerini de bedellerini de kendileri alır. Ben kimseyi yargılamam ve sorgulamam. Kendimden sorumluyum.Vatandaş Ferhat Göçer olarak ülkemizdeki sıkıntılar hakkında neler söylersiniz?Amacım, insanların arasındaki kutuplaşmayı çözebilmek ve hoşgörüyü artırabilmek. Bir sanatçının görevidir bu. Ne kadar çok insana hitap edebilirse başarıdır. Ben de bunun için gayret ediyorum ve kendi adıma belli bir noktaya oturtulduğumu düşünüyorum. Edirne’den Kars’a, Artvin’den Antalya’ya nereye gitsem insanlar sevgiyle karşılıyor. Demek ki birilerinin kalbine girmişiz.Sarıyer Futbol Takımı’nda neden yöneticilik yapıyorsunuz?Sarıyer’de uzun yıllar yaşadım. Orada çok geniş bir çevrem oluştu. Kulüpten teklif gelince de memnuniyetle kabul ettim.Futbol oynuyor musunuz?Her hafta arkadaşlarla maç yapıyoruz. Eski futbolcular Beşiktaşlı Recep, Galatasaraylı Erhan, Fenerbahçeli Sercan gibi. Futbol dünyasının içindeyiz yani. Bu isimlerle futbol dünyasının sorunlarını ve çıkış yollarını tartışıyoruz.UNICEF ve MİKADER’de neler yapıyorsunuz?İki ayrı sivil toplum kuruluşunda görevliyim. İkisiyle de ilgili yardım faaliyetlerine katılıyorum. Mesela bu akşamki açık hava konser gelirinin bir bölümü MİKADER’e bağışlanacak. Ayrıca yine bu gece MSG önderliğinde sanatçılardan toplanan 100 bin liraya yakın bir bağış da MİKADER’in yöneticilerine teslim edilecek. Her konserimizde buna benzer ufak girişimlerde bulunacağız. MİKADER ülke genelinde kimsesiz çocukların ya da çocuk bakımevlerinin ihtiyaçlarını karşılıyor. Sadece Harbiye’de elde edeceğimiz gelirle Soma’da bir çocuk rehabilitasyon evi yapılacak.Beni bir yere kapatamazsınızZaman zaman magazin basınında sizinle ilgili haberler çıkıyor. Rahatsız oluyor musunuz?Bunlar çok normal, işimizin getirdiği durumlar. Özel hayatınızı istediğiniz gibi yaşamayabilirsiniz. Bazı sanatçılar her şeyiyle izole yaşar ama ben öyle bir insan değilim. O hayatın içindeyim. Yıllarca 657’ye tabi çalışmış bir insanım. Sanatçı kompleksiyle beni bir yere kapatamazsınız. İzole bir hayat yaşayamam. Buna da katlanacaksınız.‘Keşke doktorluğu bırakmasaydım’ dediğiniz oldu mu?Hayır hiç olmadı. Aslında cesaret edemediğim için bırakmakta geç bile kaldım. Hem doktorluk hem müzisyenliği bir arada götürmeye çalışmak gerçekten delilikti. Burada söylemesi kolay geliyor fakat ölümüne çalıştım. Öte yandan doktorluk da hemen bırakılabilecek bir meslek değil. Resmi olarak bırakmış olsam bile kulübün futbolcularının sağlık durumlarını kontrol ediyorum. Bu da hoşuma gidiyor.İleride hekimliğe döner misiniz?Yok. Sahnede şarkı söyleyebildiğim kadar söyleyeceğim. İleride belki yönetici olarak hekimliğe dönebilirim.Bu yoğunluğun içinde çocuklarınıza zaman ayırabiliyor musunuz?Haftanın bir ya da iki gününü onlara ayırıyorum. Oğlumla birlikte önce futbol ya da tenis maçı yaparız. Sonrasında yatana kadar PlayStation oynarız. Böyle bir ritüelimiz var. Mümkün olduğu kadar vakit ayırıyorum. Onlar da nasıl bir insan olduğumun farkında. Anlayışla karşıladıklarını biliyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 20:09

Detone diyorlar 30 tane hit’im var

Soner Arıca, ‘İyisi Geliyor’ isimli elektronik altyapılı single çalışmasıyla kendisinden romantik parçalar bekleyenleri şaşırttı. Romantik şarkılar yapmaya devam edeceğini vurgulayan Arıca, sözlüklerde kendisine detone diyenlere tepki gösteriyor.Mankenlik, oyunculuk, şarkıcılık... Kariyer grafiğiniz biraz karmaşık. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Müzikle ilişkili bir adam olarak tanımlıyorum. Modellik, mankenlik yaptım ama daha çok öğrencilik yıllarımda, hem beğenilmek duygusu hem de biraz harçlığımı çıkarma düşüncesiyle yaptığım işlerdi. Tiyatro da hayatıma sürpriz bir şekilde girdi. Müzikle birlikte hayatımdan çıktı diğerleri. Bir programda müzik camiasına girişinizle ilgili olarak, ‘Şarkı yazıyordum, yazdıklarımı kimse söylemek istemeyince ben söyledim.’ demiştiniz. Sadece espri miydi? Yok, espri değil gerçeklik payı da var. Melih Kibar’ın özel bir müzik okuluna gidiyordum, keyboard öğrenmek için. O arada şan ve solfej dersleri de alıyorum. Melodiler çıkmaya başladı, ben de birileri söylesin istedim. Ama çocuğum, o zaman yaptığım her şey çok güzel sanıyorum, şimdi bakıyorum da çocuk şarkısı gibiymiş. O heyecanla birkaç denemem oldu. ‘Dur ne yapıyorsun?’ diyen olmadı mı? (Gülüyor) Yok öyle ünlü isimlere göndermedim. Aslında okuldaki öğretmenlerime dinlettim. ‘Gelişmen lazım.’ dediler. Sonra bir demo okudum, Melih Kibar, sen söyleyebilirsin, dedi ama şan dersleri almak kaydıyla. Yani şarkılarımı değerlendirme heyecanı beni mikrofonun başına getirdi. Yeni single ‘İyisi Geliyor’ nasıl bir sürecin ürünü? Çok sürpriz bir iş. Yeliz’in albümünün demolarını yapıyorduk stüdyoda. Yavaş yavaş melodiler çıktı. Okusam mı, başkası mı okusa derken malum mevsim de yaz, verelim dedik. Altyapısı da hoşuma gitti. Söz ve müziği bana, düzenlemesi Sezgin Gezgin’e ait. Sizi romantik şarkılarla tanırdık, bu albümde elektronik müziğe göz kırpmışsınız sanki... Evet, elektronik altyapılı ve dinamik bir şarkı. Şimdiye kadar hep romantik şarkılar yaptım, yapmaya da devam edeceğim. Ama bunun da enerjisi çok yüksek. Gelen tepkilerin çoğu olumlu, bazısı yadırgamış uzun süredir bu kadar hareketli bir parçayla çıkmadığımdan dolayı. Sizce ‘İyisi Geliyor’ diğerlerinden iyi mi gerçekten? Şöyle bir handikap var: Benim şarkılarım eskimiyor. Bu bir avantaj çünkü beni sürekli yaşatıyor. Deniz Gözlüm, Derbeder, Vefasız daha dün çıkmış gibi... Aynı zamanda da dezavantaj bu. Çünkü yeni bir slow yaptığımda karışıyor, algı bozuluyor. Bu hangi tarihteydi dün mü, bugün mü? Bu yüzden farklı bir şey yapmak zorundaydım. Hit olma kapasitesi çok yüksek ama diğerlerinden daha mı iyi zaman gösterecek. ‘Yeni albüm, yeni imaj’ klişesine uymamışsınız. Değişiklikten korkuyor musunuz? Bu tamamen şarkılarımın uzantısı, onlar gibi tipim de o günden bugüne çok değişmedi. Öyle olunca fotoğrafların zamanı da karışmaya başlıyor. Benimle ilgili temel algı saçı uzun, dağınık, salaş bir adam. Ne yaparsam yapayım bu değişmeyecek. Aslında bu da bir şans benim için. Ne açıdan? Sonuçta stil oluşturmak için canımız çıkıyor. Ben planlamadan bu oluştuğu için büyük bir şans. Soner Arıca deyince insanın aklına hiçbir şey gelmemesinden ya da silik bir imaj gelmesinden daha iyi. Sizin için ‘Yurtta röfle, cihanda röfle’ ilkesini benimsemiş diyenlere kızıyor musunuz? Neler demiyorlar ki? ‘Papatya suyuyla mı açtın saçlarını?’ diyen de var ‘Dip boyan gelmiş, boyat!’ diyen de. Gülüp geçiyorum. Bir de berbere gidip benim saçımdan isteyenler varmış. 90’lı yıllarda iyi cesaretmiş sizinki de... Sormayın, sarı saçın ceremesini ben çektim. Deli saçması neler yazmadılar ki hakkımda... Şimdi bakıyorum herkes benden daha frapan. O biraz modellik yapmanın verdiği cesaretle olan bir şeydi. Ailem de bu yüzden yadırgamadı benim bu halimi. Sesinizi ‘sıradan ve detone’ bulanlar da var. Kızdırıyor mu bu sizi? Sözlüklerde çok az olumlu şeyler yazıyorlar herkesin hakkında. Sanki bir jüri var ve herkes tarafından tanınan adamları yerden yere vuralım, demişler gibi. Tesadüfen birkaç kez baktım, çoğu için durum bu. Yıllardır binlerce kişiye sahne yapıyorum, durduk yere gelmiyorlar herhalde. (Bu esnada genç bir hayranı geliyor yanımıza, sohbet, fotoğraf ve imza faslı başlıyor.) Detone diyorduk... İşte bu da görüntülü kanıtı oldu. Bir kişi bile olsa benim için önemli. Enerjinizle onun hayatında değişikliğe sebep oluyor musunuz? Geçen biri yazmıştı bana ne kadar doğru bilemem, “Senin ‘Yarın Her Şey Değişebilir’ şarkınla intihar etmekten kurtuldum.” diye. Benim ölçüm bu, adını bile veremeyenler değil. Evet kardeşim detoneyim, 30 tane hit’im var herkesin marş gibi söylediği. Üzgünüm onlar için. (Gülüyor) Klipleriniz de çok konuşuluyordu. Sonuncusunda ringde gördük sizi, boksa mı merak sardınız? Saatlerce salondan çıkmayan spor delisi bir adam değilim. Klipteki Cengiz komşum oldu. Amerikalı eşinden İngilizce, ondan kickbox dersleri alıyordum. Daha önce ‘Niye yapılır ki bu?’ diyordum ama anladım ki centilmence yapılan bir iş. Bütün negatif enerjimi boşaltıyorum. Yine de kum torbasıyla yapmayı tercih ederim. Boks klibe yansımış oldu böylelikle. İngilizce dersleri yeni bir albümün habercisi mi yoksa? Albüm değil ama belki bir iki şarkı olabilir. Asıl niyetim günlük konuşma dilinde biraz bildiğim İngilizceyi pratiğe dökmek. Çünkü benim eğitimim hep Fransızca üzerine oldu. Kendinize iyi baktığınız belli. Mankenliğe dönüşü düşünüyor musunuz? Spor yaparım ama günde dört saat filan değil. Doktorların uzak durun dedikleri var ya, abur cuburlar, tatlılar, kızartmalar... Onları zaten sevmem, anne yemekleri ilgi alanım. Mankenliğe dönüş için teklifler geldi. Sadece kimsesiz çocuklar için olanı kabul ettim. Podyum zaten artık olmaz ama modellik belki çok örtüşebileceğim bir marka olursa olur. Geçmişte de önemli firmaların katalog mankeniydim. O sayfa önemli bir ölçüde kapandı gibi. Ara ara albüm çıkarsanız da televizyon programlarında pek göremiyoruz sizi... Çoğunu saçma buluyorum. İlk çıktığımız yıllarda programlarda kendimizi ve yaptığımız işi anlatabiliyorduk. Şimdi durum farklı. Ortada bir şov var ve sen onun bir parçasısın. Bir de işin daha acı tarafı bu programlar için araya adamlar sokup, ‘Biz bu programa gelelim.’ der hale geliyoruz. ‘90’lı yılların tanınan siması, 2000’lerin kayıp adamı’ tanımı doğru mu sizin için? 2000’li kuşak da şarkılarımı tanısın, sevsin isterim tabii. Ama benim bir dönem kopuşum oldu, yurtdışında yaşadığım, albüm yapmayıp tiyatroya ağırlık verdiğim zamanlar. Z kuşağı beni tanısın diye bir şeyler yaparsam kendimden uzaklaşıp komik olma tehlikesi doğabilirdi. Kariyeri için kimlik değiştiren adam olmak istemiyorum. Benim iletişim hatalarım da olmuştur mutlaka. Çok da hırslı değilsiniz galiba... Şöyle bir şey var tamam bir numara olalım, şu listeye de girelim filan ama bu mücadeleyi biraz estetik hale getirmek gerekiyor. Yani televizyonda görüyorum bazen, gözlerden ateş çıkıyor resmen. Çok hırsla, vahşice yapınca bunu insanlığından gidiyor. Bundan sonrası için neler planlıyorsunuz? Müziği engellemeyecek, onu ikinci plana atmayacak işler yapabilirim. Bu işten tamamen bir sonraki albümü yapabilmek için para kazanmak istiyorum. İyi şarkılar yapıp, iyi bir insan olarak geçtiğim yollarda iz bırakmak gayesindeyim. ‘Parasızlıktan dolmuşa bindim’ demedim Sosyal medyada bana atfen bir söz dolaşıyor. Güya şöyle demişim: ‘Bir gün o kadar parasız kalmıştım ki eve dolmuşla döndüm.’ Hikâyenin aslı şu; bana mankenlikten şarkıcılığa geçtiğin için maddi anlamda hiç zorlanmamışsındır, dediler bir röportajda. Ben de ‘Hayır öyle değil, çok yoğun dersler aldım. Bu dersleri almak için de öyle param yoktu. Elimde kocaman karaoke teyple dolmuşa binerek karşıya geçiyordum.’ dedim. Oradaki ayrıntı dolmuşa binmek değil, elimdeki kocaman teyp. Dayım büyüğümdür saygısızlık etmem Dayım Kadir İnanır ile yoğun bir ilişkimiz yok. Eskiden çıkan dargınlık vs. gibi laflar her ailede dayı-yeğen arasında olabilecek şeyler. Bana sorulduğunda ‘Lütfen sormayın’ demişsem bu olumsuz bir şey gibi yazılıyordu. Biraz da bu cımbızlı laflar yüzünden çıkıyor sorun. Büyüğümdür saygısızlık etmem. Küskünlük, dargınlık yok. Şarkılarımı yeğenlerime vasiyet ettim Evlenip aile kurmak gibi bir ukde kalmadı içimde. Kardeşlerim, yeğenlerim, onların çocukları derken çok kalabalık bir aileyiz. Çoğunun eğitimine de maddi manevi katkım oldu. Bizimkiler böyle şeyleri konuşmayı sevmez ama bana bir şey olursa diye vasiyetim hazır. Yeğenlerime, ‘Haklarını paylaşın da sahipsiz kalmasın şarkılarım ben ölünce.’ diyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Bir sor, neden okumuyorum?

‘Eline bir türlü kitap almıyor, okumayı hiç sevmiyor’ diyerek çocuklarından dert yanan anne-babalarla karşılaşmak olağan hale geldi. Peki ya çocukların kitap okumamasının sebebi ebeveynlerin sandığının aksine çocuklardan değil de kitaplardan kaynaklanıyorsa...Bir varmış bir yokmuş’larla başlayan ve sonunda gökten üç elma düşen masallardan öğreniyor çocuklar doğruluğun her zaman kazanacağını. Fakir ya da zengin olmanın önemi yok okudukları kitaplarda, mesele erdemli olabilmek. Hayali kahramanlarla tanışıp onların yaşadıklarından dersler çıkarıyorlar. Yetişkinlerden farklı bambaşka dünyaları var. Kitaplarsa onlara yol arkadaşlığı yapıyor. Sebeb-i hikmeti budur belki de eskilerin, kitap okumayan çocuğu susuz ağaca benzetmelerinin. Peki, o vakit neden bir çocuk kitap okumak istemez, sevmediği için mi? Yoksa kitaplar ona uygun olmadığı için mi?Raflarda yan yana dizili onlarca kitap arasından birini seçip çocuğunun eline tutuşturuveriyor aileler. Birkaç gün sonra okunmamış halde bulacakları kitabın hesabını da çocuktan soruyorlar haliyle. Ne var ki kimi zaman çocuk okumak istese de kitap kendini okutturmuyor. Rengine ismine bakılarak alınan kitap bir vitrin ürünü olmaktan öteye geçemiyor. Çocuklar her yeni yaşlarında farklı özellikler kazanıp daha önce sahip olmadıkları becerileri elde ediyor. Bundan dolayı çocuklardaki bu gelişimsel özellikler dikkate alınarak kitap seçilmesi gerekiyor. Bu gibi durumlarda 2-14 yaş arası çocuklar için özel olarak edebi eserler hazırlayan bir tür olan ‘Çocuk Edebiyatı’ yetişiyor imdada. Bu türe göre kitaplar, çocukların gelişim özellikleri, ilgileri ve ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanıyor.2-4 yaş: Bu yaştaki çocuklar okuyamasalar bile resimlerine bakıp hikâyeleri dinlemeye ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple kitaplar renkli ve bol resimli olmalı. Ancak sayfaların parlak olmamasına dikkat edilmeli. Resimler çocuğun olayları takip etmesine yardımcı olmalı.4-6 yaş: Hayal güçleri genişlediği için bu yaş çocukların masal ve hikâyelere en çok ihtiyaç duydukları dönemdir. Tekerlemeler, bilmeceler ve öyküler ezberlerinin güçlendiği bu yaşta akıllarında kolayca yer alıyor.6-8 yaş: Okul yılları denilen bu dönemde çocukların ilgisini halk masalları ve hayvan öyküleri çekmeye başlıyor. Seçilen kitaplarda kahramanlar iyi özellikler taşımalı ki, öykündükleri karakterler onlara yanlış örnek olmasın.8-10 yaş: Macera ve gezi kitaplarının yanı sıra klasik masallara ve çizgi romanlara da merak duyuluyor bu yaşta. Hayal güçleri genişliyor, dil ve anlatım özellikleri kazanılıyor. Bu sebeple anlatımı kapsamlı kitapların seçilmesi gerekiyor.10-12 yaş: Edebi ve tarihi romanlar okunmaya başlanıyor. Bilgi ve becerilerin arttığı bu dönemde mesaj kaygısı taşımayan, temasında insan sevgisi olan kitapların alınmasına özen gösterilmeli.12-14 yaş: Çocukların yavaş yavaş gençliğe adım attıkları bu dönemde bir rol model önem kazanır. Kitaplarda çocukların gelişimini olumsuz etkilememesi için ahlaki kurallar taşıyan rol modeller bulunmalı. Yaşam sorunlarını anlamaya çalıştıkları için bunları irdeleyebilecekleri kitaplar sunulmalı.Sözlü gelenekten kitaplaraÇocuk Edebiyatı, dünyada farklı zamanlarda fark ediliyor. Fransa’da Charles Pearault, 14. Lui döneminde çocuk kitaplarının babası olarak tanınıyor. Halk tarafından söylenen masalları, hikâyeleri bir araya toplayıp basıyor. Bunların arasında birçoğumuzun yakından bildikleri de var: Kül Kedisi, Kırmızı Başlıklı Kız, Uyuyan Güzel, Parmak Çocuk, Çizmeli Kedi. Bu masallar İngiltere ve Almanya’da da ilgi görüyor. Ardından İngiltere’de Joseph Jacobs’a, Almanya’da Grimm Kardeşler’e ait derlemeler görülüyor. Ülkemizde ise Tanzimat dönemi (1839) başlangıç kabul ediliyor. Öncesinde sözlü geleneğin hâkim olması, çocuklara yönelik metinlerin sayısının az olmasına neden oluyor. Büyüklerinden fıkralar, bilmeceler, ninniler ve masallar dinleyen çocuklar bu dünyayı kitaplarda okumaya başlıyor. Ahmet Mithat Efendi’nin çocuklar için yazdığı ‘Hace-i Evvel’ ve ‘Kıssadan Hisse’ kitapları ve Mehmet Tevfik’in ‘Nasreddin Hoca Derlemeleri’ dikkat çekiyor. Ardından yabancı dildeki eserlerden çocuklar için çeviriler yapılıyor. Bir dönemin meşhur yapıtları arasında öne çıkan Robinson Crusoe, Arzın Merkezine Seyahat, Gulliver’in Gezileri ve Balonda Beş Hafta Seyahat bu çevirilerden. 1940 sonrası çocuk kitaplarına ilgi artıyor. Özellikle 1979’un UNESCO Dünya Çocuk Yılı olarak kutlanması bu alanda çalışmaların önem kazanmasını sağlıyor.Orijinal adı Martine olan çocuk kitabı serisi kahramanını ‘Küçük Ayşegül’ olarak tanıyor Türkiye. Amerika’da Debbie, İtalya’da Christina, Almanya’da Steffi, İngiltere’de Emma, Portekiz’de Anita diye biliyorlar onu. Kurgusal küçük bir kız çocuğunun hikâyesi, yazarı Gilbert Delahaye ve çizeri Marcel Marlier. 1966-1967’de Ayşegül serisi Türkiye’ye gelene kadar resimli kitap bilinmiyordu. Ancak Can Göknil kaleme aldığı ‘Kirpi Masalı’ kitabıyla ilk resimli çocuk kitabını çıkarmayı başarır. 1974 yılında Türkiye’deki resimli kitapların ilklerinden olan Kirpi Masalı’nda kuraklığa direnen bir grup hayvanın hikâyesi anlatılıyor. “Uzakta bir ülkede, yağmursuz geçen günler… Bütün hayvanların sıkıntılı olduğu zor bir zamanda çare aramalarının hikâyesi bu… Herkes susuzluğa karşı ne yapacağını şaşırmışken dikenleri olduğu için kimsenin arkadaş olmak istemediği mor kirpi, kuraklığa karşı çare olabilecek mi?” sorusunun cevabını arıyor yazar Göknil.Edebiyat çocuğa ne katabilir?Çocuk kitapları deyip geçmemek lazım. İyi bir kitap, çocuklara yol gösterici oluyor, zihinsel gelişimlerine katkıda bulunuyor. Hayal gücünü geliştirmesine yardımcı oluyor, kendilerini tanıma fırsatı da veriyor. Çocukların duygusal ve kavramsal gelişimlerine katkı sunarken kişiliklerinin oluşmasını hızlandırıyor. Eleştirel bakmayı ve günlük hayatın sorunları karşısında çözümler üretmeyi öğretiyor.Onlar için de yazdılarŞiirler, hikâyeler ve romanlar kaleme aldılar ama çocukları da unutmadılar. Ünlü şair ve yazarlar yeteneklerini çocuklar için sergileyip onlar için de kitap yazdı vakti zamanında. ‘Çocuk Edebiyatı’nın bugünlerinde emeği olan edebiyatçılar arasında Ahmet Rasim, Ahmet Mithat, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Tevfik Fikret, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli Kanık, Cahit Külebi, Gülten Dayıoğlu ve Muzaffer İzgü öne çıkıyor.Çocuk kitabı alırken nelere dikkat etmeli?* Kitabın kapağındaki resim canlı ve içeriğiyle uyumlu olmalı.* Kitap üzerinde belirtilen yaş aralığına dikkat edilmeli.* Sağlam şekilde ciltlendiği kontrol edilmeli.* Sayfalar düzenli, yazılar da noktalama işaretlerine uygun olmalı.* Kitabın dili anlaşılır, yalın ve akıcı kavramlara yer vermeli.* Uzun cümle ve paragraflardan kaçınılmış olmalı.* Çocuğun algı dünyası düşünülerek soyuttan daha çok somut ifadelere yer verilmeli.* Kitaplar metinlerle bağlantılı, anlaşılması kolay ve çocuğa huzur verecek resimlerle süslenmeli.* Resimler ve yazılar aynı sayfada yer almalı ancak birbirlerini kapatmamalı.* Kitapta anlatılan konular ilgi çekici olurken aynı zamanda çocukları düşünmeye sevk etmeli.* Çocuklara doğruluğu ve çalışkanlığı vurgularken yaşam sevincini de artırmalı.* Mizah öğesine yer vermeli.* Çocuklara okuma alışkanlığı kazandıracak niteliğe sahip olmalı.* Ana fikir başta olmak üzere bilgileri doğru şekilde vermeli ve sade olmalı.* Çocukta sevgi, cesaret, adalet, hoşgörü, fedakarlık gibi duyguların gelişmesini sağlamalı.* Hayvan sevgisi ve doğa merakının oluşmasına yardımcı olmalı.* Uzun tasvirler ve çözümlemeler çocuğu bunaltacağından bunlara yer vermeyen kitaplar tercih edilmeli.* Çözümlemeleri anlayacak yaşta olmayan çocuklar için kahraman sayısı az tutulmalı ki olay örgüsünü kavramaları kolaylaşsın.* Olay örgüsü kronolojik bir sıra takip ederek yazılan kitaplar alınmalı.* Kitap alınırken çocuğa fikri daima sorulmalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Türkçe öğrenenler de dertli: Anlıyoruz, konuşamıyoruz!

İngilizce ders kitaplarının olanca sıkıcılığı, Mr. ve Mrs. Brown çiftinde ete kemiğe bürününce afedersiniz yabancı dilden soğuduk. Türkçe öğrenmek isteyen yabancıların da bir 'Yılmaz çifti' var mı bilmiyoruz ama onlar da klasik materyalleri çok sıkıcı bulmuş olacaklar ki alternatif yollara başvuruyorlar. Justin ve Büşra ikilisinin yaptığı online Türkçe dersleri onlardan biri ve çok popüler.Yabancı dil konusunda kendi derdimizle uğraşmaktan başkalarını fark edemiyor olabiliriz. Halbuki biz İngilizce öğrenmek için denenmedik yol bırakmazken, Türkçe öğrenen birileri de neden 'geliyor'daki gibi ‘yapiyor' değil de ‘yapıyor' dendiğine kafa yoruyor. Büyük bir kısmı İngilizce ile idare ederken Türkçe öğrenmek isteyen geniş bir kitle de var. Onlar da tıpkı bizler gibi klasik kurslara gitmek yerine farklı metotlara yönelmeye başlamışlar bile. İki yıl önce Türkiye'ye gelen 27 yaşındaki Amerikalı Justin Cannon, Türkçe öğrenirken yaşadığı zorluklardan yola çıkarak ‘Turkish Tea Time' (Türk Çayı Zamanı) adlı bir internet sitesi kurdu. Cannon, Büşra Yakut ile birlikte Türkçe öğrenmek isteyen yabancılara dijital ortamda dinlenebilen derslerle yol gösteriyor. Büşra Yakut, Boğaziçi Üniversitesi Mezunu bir dil bilimci. İkilinin gramer de dahil Türkçe ile ilgili birçok konuda sohbet havasında gerçekleştirdiği dersler yabancılar arasında çok popüler.Justin ve Büşra ile Taksim’de buluşup bir ‘çay zamanı’ da biz yapalım dedik. Türkçenin zorluklarını ve püf noktalarını bu kez yabancılara değil bize anlattılar. İlk sorumuz 'Siz de anlıyor ama konuşamıyor musunuz?' oldu. Justin 'kesinlikle' diye cevap verip ekliyor: "Ben bu konuda mükemmel bir örneğim. İnsanlar Turkish Tea Time'ı hazırladığımı öğrenince 'Türkçe konuşsana, hadi konuşsana' diyorlar. Tamam konuşuyorum ama düşündükleri kadar akıcı olamayabiliyorum. Konuşma ve yazma, okuma ve dinlemeden çok farklı beceriler. Bazı insanlar hiç gramer bilmeden akıcı bir şekilde konuşabiliyor ama bende durum tam tersi. Türkçe gramer ile ilgili ne sorsan cevap verebilirim ama komplike bir muhabbet kuramam"Bu cevap, Türkçe öğrenmenin yabancılar arasında zor bulunduğunu ortaya koyar nitelikte. Hatta bazı bakımlardan belki daha da zor. Sebebini Justin anlatsın: "Bir kere şartlar inanılmaz farklı. Anadili Türkçe olan birinin İngilizce öğrenmesi, İstanbul'u ziyaret eden bir yabancının Türkçe öğrenmesinden çok daha elzem bir şey. Çünkü İngilizce bilen biri olarak İstanbul'a gelebilir burada dil bilmeden çok kolay bir şekilde bir süre yaşayabilirsiniz. İngilizce bilen kişilerle takılırsınız, İngilizce konuşulan yerlere gidersiniz. Bu bir rahatlık da sağlayabilir ve Türkçe öğrenme motivasyonunu azaltabilir. Ben burada dört beş yıldır yaşayıp hiç Türkçe öğrenmeyen kişiler biliyorum. Aynı zamanda çok çabalayan ama belli bir noktadan sonra ilerleme kaydedemeyen birçok yabancı da var. Evet sanırım insanlar genelde Türkçeyi zor buluyor." Bu noktada yabancıların başına sık geldiğini bildiğimiz bir başka şeyi soruyoruz Cannon'a: "Siz Türklerle pratik yapmak isterken, Türkler de sizlerle İngilizce pratik yapmak istiyor değil mi?" Cannon, gülerek 'evet, doğru' diyor ve bu konuda dertli olduğunu hissettiren şu cevabı veriyor: "Türk arkadaşlarımın çoğunun İngilizceleri çok akıcı. İster istemez İngilizceye kayıyorsunuz. İki tarafın dillerini değiş tokuş etmesine dayanan 'exchange' yöntemi de, eğer İngilizce için ayırdığınız bir bütçeniz yoksa iyi bir yol. Ancak bence pratik yapmak için arkadaşınızın vaktini satın almak çok daha etkili bir yol”.Bu arada Justin Cannon, Türkçe'nin zor olduğunu kabul etmekle birlikte bu dili öğrenirken çok zevk aldığını da ifade ediyor. Bir kere İngilizceden çok farklı olması ve eklemeli bir dil olması Türkçe öğrenmeyi onun için zor fakat eğlenceli olmasına sebep oluyormuş. "Mesela geçende yolsuzluk kelimesini tartışıyorduk. Yol, yolsuz, yolsuzluk şeklinde kökleri olduğunu farkettim. Yolsuzluk kelimesinin yolu olmayan kişinin yaptıkları gibi bir anlamı olduğunu öğrendim. Bu çok eğlenceli" diyor. Hem kendisine hem de genel olarak yabancılara zor ve kolay gelen şeyleri sorduğumuzda, -dik ekinden bahsediyor. İlgi formlarında (relative clause) -dik ekinin bir nesneyi tanımlarken, -an ekinin ise bir özneyi tanımlarken kullanılması insanların ayırmakta zorlandığı konuların başında geliyormuş. 'Sevdiğim kadın’, ‘Seven adam’ diye örnek veriyor ve Türkçenin eklemeli bir dil olmasının ve İngilizceye göre çok fazla eki olmasının özellikle ilk seviyelerde çok zor ve tuhaf geldiğini anlatıyor. Daha sonra kolay kısımlarına geçiyor. Justin'e göre en kolay tarafı ise cinsiyet ayrımı olmaması. Yani İngilizcede kadın ve erkeği işaret etmek için ‘she’ ve ‘he’ kullanılırken Türkçede her iki cinsiyet için sadece 'o'nun kullanılması. Justin bir de devrik cümleleri çok seviyor. Cümlenin öğelerinin kolayca yerlerinin değişitirilmesi ve bu konuda çok katı kuralların olmaması ona göre Türkçenin kolaylıklarından biri. Vurmak fillinin 'vurar' değil de 'vurur' olarak çekilmesini bir yana bırakırsak 'istisnaların' diğer dillere göre çok az olmasının da Türkçenin güzelliklerinden bir diğeri olduğunu anlatıyor Justin. Hatta bir iddiası bile var: "Türkçede kuralları iyi biliyorsanız bir sözlük yardımıyla okuyup anlayamayacağınız şey yok”.Justin'in Türkçe öğrenirken deneyimlediği bütün bu zorluklar, ona dersleri yaparken nelere dikkat çekmesi gerektiği konusunda da yol gösterici oluyor. Yani bir yabancının Türkçe öğrenirken özellikle nelerde zorlandığını çok iyi biliyor ve Büşra'nın da yardımıyla bu konuya uygun diyaloglar seslendirip aynı zamanda tartışıyorlar. Türkçe öğrenenlerin motivasyonlarını merak edip soruyoruz. İstanbul'da yaşayıp çalışanların çoğunlukta olduğunu belirten Cannon, "Türk biri ile evlenen kişiler de var. Yurtdışında yaşayıp Türkiye'ye yerleşmeyi düşünenler de. Bir de sanırız dizilerden dolayı çok sayıda Arap da derslere ilgi gösteriyor. Hatta Araplar arasında bize ulaşıp 'Türkiye'de çalışma, eğitim görme ve yaşama imkanları hakkında bilgi isteyenler de oluyor" diyor. İnternet sitesinde yer alan 106 dinleme parçası bu zamana kadar 150 binden fazla dinlenmiş.Partneri ile nasıl tanıştıklarına gelince; aslında Büşra Justin’e yardım eden ilk kişi değil. Birkaç kişi ile yaşadığı başarısız deneyimin ardından Justin'in deyişiyle Büşra'yı ona 'Allah göndermiş' Büşra ile tanışma hikayelerini anlatmadan önce Justin'in kendi hikayesini anlatmak lazım.Justin, San Fransisco'da yazılım mühendisliği okuduktan sonra 'bir süre yurtdışında yaşama' hayalini gerçekleştirmek için Çin'e gitmiş. Çince öğrendikten ve burada çeşitli internet girişimlerinde bulunduktan sonra aklına Türkiye fikri düşmüş. 'Türkiye'de yaşama fikri çok kool geldi bana ve buraya geldim’. Justin hala aynı fikirde ve şimdilik burada kalmayı düşünüyor. Üstelik oturma iznini de çok kısa bir süre sonra yenileyecekmiş.Justin, Amerikanın en prestijli okullarından olan MIT’nin Bilgisayar Bilimi bölümünden mezun. Ona yol gösterebilecek birilerini ararken, Boğaziçi Üniversitesi Dilbilimi bölümünde MIT mezunu bir öğretim görevlisinin olduğunu fark etmiş ve mail atıp bir buluşma ayarlamış. Biraz sohbetten sonra, ‘Turkish Tea Time’ projesinden ve kendisine yardım edecek insanları aradığından bahsetmiş. “Anında bana iki isim söyledi ve bunlardan biri de Büşra’ydı” diyor Justin. “Her ikisine de mail attım ve bana anında ‘tamam, ben varım!’ diyen de Büşra’ydı”.Dil öğretimine artık daha öğrenci bazlı bakıyorumBüşra da halinden gayet memnun ve sitede verdiği derslerin kendisine farklı bir bakış açısı kazandırdığını söylüyor: "Dilbilimi okuduğum için Türkçeye kritik bakış açısıyla bakıyorum. Türkçe benim için bir araştırma alanı. Lisans da İngilizce öğretmenliği olunca, Türkçe ile İngilizce arasındaki farklara da, neyin nasıl öğretilmesi gerektiğine de odaklanıyorsunuz. Fakat yine de ben akademik bakış açısından kolay çıkamıyorum. Justin'le tanıştıktan sonra daha farklı bakabiliyorum artık. Diyaloglar yazıyordum ve bu dilbilimci bakış açısından dolayı bunlar biraz zor, açıklamalarım biraz yukardan olabiliyordu. Yani 'intermediate' seviyesi için yazdığım bir diyalog benim elimde 'advanced' seviyeye dönüşebiliyor, Geniş Zaman diyeceğime ‘aorist’ diyebiliyordum. Justin ise beni durduran, ayaklarımı yere indiren kişiydi hep. Şimdi olaya daha öğrenci bazlı bakmaya başladım."Kullanıcıların aylık 10 dolar ödediği Turkish Tea Time'ı popüler kılan şey klasik öğretme metotlarına mesafeli duruşu. Nitekim Büşra ve Justin bir derste Karadeniz şivesinden bahsederken bir başka derste 'naber', 'napıyon', 'geliyom' gibi gündelik dile iyice yerleşen kullanımları tartışıyorlar. İleri seviyeler için Zaytung'dan makale yayınlayan Justin ve Büşra, bir başka derste Türkiye'deki farklı kesimlerin aynı şeyi tanımlamak için farklı kelimeler kullanmayı tercih etmeleri gibi dilin sosyolojik boyutundan bile konuşabiliyorlar. Büşra, bir kesimin sözcük derken diğer bir kesimin kelime'yi kullanmasının nedenlerini anlatırken Justin ilgiyle onu dinliyor. Facebook sayfalarında Türklere özgü karikatürler ve espriler de paylaşan ikili aslında dilin kültürden bağımsız öğrenilmeyeceğini anlatmaya çalışıyorlar.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 20:09

SACCHAROMYCES CEREVİSİAE

Maddenin yolculuğu bir macera filmidir. Döllenmiş hücrenin bölünerek ve farklılaşarak koca bir vücuda yükselişi ve sonra usul usul aşağıya inişi mesela. Un, su ve mayanın bir araya geldiğinde ateşe hadi bizi ekmek yap demesi mesela... Son derece büyüleyicidir, seyrine doyum olmaz.Doğrusu Yaşamın Sırrı DNA kitabını okuyuncaya kadar ekmek mayası, meyve sineği ve fare ile akraba olduğumuzu bilmiyordum. Kitabın yazarı Bahri Karaçay’dan öğrendiklerimi size satayım:Saccharomyces cerevisiae, tek hücreli bir organizma olan ekmek mayasının bilimsel adı. Görevi, hamurdaki nişasta ve şekeri fermente ederek çoğalmak ve kabarmayı sağlayan karbondioksit gazını üretmek ki ekmeğimiz o süngerimsi yapıyı kazansın. Ekmek mayası hücresi tamamen insan hücresine benziyor. Yani bir çekirdeği var, DNA’sı da bunun içinde. (Çekirdeği olmayan hücrelerin de olduğunu biliyor muydunuz?) Şu çok havalı adıyla devam edelim, Saccharomyces cerevisiae ile benzerliğimiz aynı zamanda genler düzeyinde. İnsan hücrelerinin bölünmesi konusundaki öğrenilen tüm bilgiler, bu tek hücreli organizma ile yapılan çalışmalarda elde edildi. Çünkü bizimkilerle mayanınkilerin hücre bölünmesinde rol alan genler birbirine çok benziyordu. Öylesine ki, mayanın ilgili genini çıkarıp yerine aynı görevi yapan insan geni aktarıldığında normal işlevi devam ediyordu. İşlemi meyve sineğinden aynı geni çıkarıp mayaya aktardığınızda veya meyve sineğinin genini çıkarıp onun yerine insan hücresinin aynı işi yapan genini koyduğunuzda da hayat normal akışını bozmuyordu. Farelere gelince, DNA dizilimleri karşılaştırıldığında, insan geninin kodladığı protein ile fare geninin kodladığı protein yüzde 87 oranında aynıydı. Farklı organizmaların DNA dizilimleri karşılaştırılması, çok sayıda yeni genin keşfedilmesiyle sonuçlandı. Yapıları bozulan genlerin örneğin farede ortaya çıkan arazlara bakılarak normal şartlar altında ne tür işlevleri olduğu öğrenildi.Tekrar ekmek mayasına dönelim biraz daha hayret edelim:Her bir maya hücresi iki haftalık yaşamı süresince yaklaşık 20 defa bölünüyor. Ancak arada bir insanlarda olduğu gibi bazı maya hücreleri daha uzun yaşıyor ve bölünme sayıları 30’a kadar çıkabiliyor. İşte bilim insanları bu daha fazla bölünen hücreleri çalışarak uzun ömürlülüğün sırlarını arıyorlar. Nitekim mayanın ömrünü yüzde 50 oranında uzatmayı başardılar ve elde ettikleri verileri şimdi ilaca dönüştürüyorlar. Artık fırından her ekmek alışımda, sineklenmiş bir meyveyi gördüğümde veya bir fare ile göz göze geldiğimde kendimi harikalar diyarında hissedeceğim... *** İSKENDER’İN AYNASI İskenderiye Feneri, Romalıların Mısır’ı ele geçirmesinden sonra kurdukları Ptolemaios devletinin ilk kralı Ptolemy tarafından İ.Ö 3. yüzyılda yaptırıldı. 135 metre yüksekliğinde mermer bir yapıydı ve üzerinde tunçtan bir ayna vardı. Bu ayna Makedonyalı İskender’e Çin seferi sırasında armağan olarak verilmişti. Rivayete göre ayna bir aylık mesefadeki gemileri bile gösterebilecek güçteydi. Güneş ışığını yansıtarak o gemileri yakabiliyor, şehri aydınlatmanın dışında yalan makinesi olarak da çalışabiliyordu. Ayna çift yüzlüydü. Arka yüzüne bakanlar eğer yalancıysa gösterme özelliğini kapatıyordu. Makedonyalı İskender yalancılara görüntü vermeyen bu sihirli aynanın daha güzelini icat etmeleri için alimlere emir verdi. Alimler sonunda göğün ve yerin sırlarını yansıtan bir ayna yaptılar. Ve İskender bu sayede yedi iklimi seyredebildi. Konu karşıma aynanın tarihini araştırırken çıktı. Dünyanın yedi harikasından biri olarak sayılan İskenderiye Feneri’nin bu özelliğini daha önce duymamıştım. Ayna metaforunun bu biçimi doğrusu beni cezbetti. Düşünsenize o tılsımlı ayna elimizde olsa mahkeme süreçleri ne kadar kolaylaşırdı. Doğu edebiyatında bu ayna üzerine yazılan yüzlerce beyit var. İskender’in aynası, bazı beyitlerde “âlem-nümâ” olarak da ifade ediliyor. Beni en çok etkileyen beyiti Sani kaleme almış:“Ne deryadur ki bir kem katresi cûşu hurûş itse / Habâbından olur âyine-i âlem nümâ peydâ”Yusuf Çetindağ, Ayna Kitabı’nda bu dizeleri şöyle açıklıyor:“Bu nasıl bir denizdir ki, küçük bir damlası coşsa köpüğünden cihanı gösteren bir ayna çıkar. Varlığın köpük gibi en hakiri bile varlığın sırrını gösteren bir aynadır. Çok aciz bir varlık olan insan, seyrü sülukla mertebeler aşarak bir İskender aynasına dönüşebilir.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Hayal fabrikası kapanacak mı?

Stüdyo Ghibli’nin fantastik filmleri yaklaşık 30 yıl boyunca içimizde yer alan ama farkında olmadığımız dünyaları keşfetmemizi sağladı. En duygusal animesi bile umut ve hayata tutunma gücü verdi insana. Şimdi ise kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.Geçtiğimiz günlerde anime üstadı Hayao Miyazaki’nin emekli olacağını açıklamasının ardından şimdi de Japon animasyon firması Stüdyo Ghibli’den üzücü bir haber geldi. Stüdyo Ghibli yöneticisi Toshio Suzuki, firmanın şu anki durumunun iyi olmadığını ve küçülmeye gittiklerini açıkladı. Suzuki, yayınlamayı düşündükleri yirmi yeni filmin telif ve marka tescillerinin yüksek maliyeti sebebiyle çalışan sayısında bir azalmaya gideceklerini de belirtti. Yani şirket, bir nevi iflasın eşiğine geldi.Stüdyo Ghibli, bugüne kadar klasik çizgi film üreticisi olmaktan öte bir yerde konumlandı izleyici için. En duygusal animesi bile umut ve hayata tutunma gücü verdi. 29 yıllık ömründe, çocukluğundan kopan yetişkinleri tekrar o günlere döndürme fırsatı sağladı Stüdyo Ghibli. Çocuk filmlerinin yalnızca çocuklar için yapılmadığının da kanıtı oldu aynı zamanda. Belki de bu sebeple çocuklardan daha çok yetişkinlere hitap etti Ghibli’nin yapıtları. Lakin şirketin içinde bulunduğu kötü durum, Ghibli hayranlarının hiç hoşuna gitmiyor. Kapanır mı kapanmaz mı bilinmez. Önümüzdeki süreçte bunu göreceğiz. Filmi biraz başa sararak Anime fabrikasının bugünlere nasıl geldiğine bakalım.Ghibli ismi, Arapça ‘sirocco’, yani Akdeniz rüzgârı kelimesinden geliyor. İtalyanlar, İkinci Dünya Savaşı’nda Sahra Çölü’nde kullandıkları keşif uçaklarına bu adı vermiş. Miyazaki’nin uçaklara saplantıya varacak ilgisi ve stüdyonun anime endüstrisinde yeni bir rüzgâr estirmek istemesi sebebiyle bu isimde karar kılınmış. Stüdyo Ghibli, 1985 yılında Hayao Miyazaki, Isao Takahata ve Toshio Suzuki tarafından kurulur. Çıkardıkları ilk resmi anime filmi ise, şirket kurulmadan bir sene önce yapımına başlayıp tamamladıkları ‘Rüzgârlı Vadi’ (1984) olur.Getir götür işlerinden animenin zirvesineTakahata ve Miyazaki, Stüdyo Ghibli’yi kurmadan önce farklı animasyon şirketlerinde bazı çalışmalara imza atarlar. İki isim, kariyerlerine Toei Doga animasyon stüdyolarında çalışarak başlar. Takahata’nın ilk yıllardaki rolü genelde yönetmen yardımcılığıyken Miyazaki, getir götür işlerinden tasarıma kadar yükselir. İkilinin Toei’deki en büyük projesi ‘Horusu: Prince of the Sun’ sanatsal olarak başarılı olsa da maddi anlamda bir getirisi olmaz.Japonya’da anime sektöründeki yavaşlama nedeniyle Miyazaki, kendi mangası olan Rüzgârlı Vadi için çizimlere girişir. Çizimler sona erdikten sonra mangayı filme dönüştürmek için yakın arkadaşı Takahata’ya gider ve filmin yapımı için bir ekip kurmaya karar verirler. Ekibin içinde Stüdyo Ghibli’nin neredeyse çoğu filmindeki müziklerde imzası bulunan Joe Hisaishi ve Toshio Suzuki de yer alır. Bu isimler ileride Ghibli’nin tasarım ve işletim aşamalarında önemli rol oynayacaktır. Hâsılı kelam, Rüzgârlı Vadi’nin yapım süreci biter ve film vizyona girer. Akabinde olağanüstü bir ticari ve sanatsal başarı elde ederler. Filmi finanse eden şirket; ticari kaygıların, sanatın ve sanatçının önüne geçmeyeceği bir animasyon stüdyosuna destek vermeyi kabul eder. Tüm eserler Japonya’da üretilecek ve stüdyo çalışanları sanatçı muamelesi görecektir. Gerekli anlaşmalar yapıldıktan sonra Takahata ve Suzuki ile birlikte Miyazaki, Stüdyo Ghibli’yi kurmuş olur.Ve Miyazaki, Oscar’a uzanırİlerleyen süreçte Ghibli filmleri, Japonya’da sık sık gişe rekorları kırar. Miyazaki’nin ‘Spirited Away’ (Ruhların Kaçışı, 2001) filmine verilen Oscar ödülü sebebiyle Batı ülkeleri stüdyoyu yakından tanıma imkânı bulur. Ghibli tanındıkça filmler de çetrefilli olmaya başlar. Miyazaki, yönetmenlikten emekliliğini ve bayrağı bir sonraki kuşağa devrettiğini ilan eder sıkça. Lakin her seferinde bir film daha çekmek için kürkçü dükkânına geri döner.Ghibli animelerinde canavarlardan tutun da esrarengiz yaratıklar ve ruhlara kadar bütün tiplemelerin insana dokunan bir tarafı var. Sınırsız bir hayal gücüyle bezenmiş bütün karakterlerin gerçek yaşamda olduğu ya da olmadığı izleyici tarafından sorgulanmaz. Sözün kim tarafından söylendiğinden daha çok ne olduğu önemlidir. Günlük hayatta karşılaşılması mümkün olmayan karakterlerle kurulan bu sahici ilişki, Ghibli animelerinin sadece çizgiden ibaret olmadığına işaret ediyor aslında. Filmlerin insana dokunmasında Ghibli animelerinin pek çoğunda seyirciyi coşkunun doruklarına çıkaran Joe Hisaishi imzalı film müziklerinin de büyük bir önemi var.Ghibli filmlerinin teması, belki de insanoğlunun doğayla kurduğu iletişim biçimi. ‘Stüdyo Ghibli’ kitabının yazarları Colin Odell ve Michelle Le Blanc’a göre ‘Rüzgârlı Vadi’, küresel kirliliğin yıkıcı sonuçlarını göstermekle kalmaz, çevreleri için hâlâ sorumluluk almaya yanaşmayan, doğayı ehlileştirmek için makine kullanan insan gruplarını da ortaya koyar. ‘Komşum Totoro’ (1988), çevreye duyulan saygının, uyumu ve ödülü nasıl getireceğini gösterirken ‘Ateşböceklerinin Mezarı’ (1988), savaşın bir ülke üzerindeki etkilerini sergiler. ‘Dün Gibi’ (1991) kent hayatı ile köy hayatı arasındaki uçurumu ve köy hayatının giderek daha fazla kentleşen bir Japonya’da, zenginliğin artması sonucu nasıl düşüşe geçtiğini tasvir eder. Kısacası her filmin bir derdi vardır. Ve bu dert, bir şekilde izleyiciye ulaşır.1984’ten beri yirmi filme ve pek çok yapıma imza atan hayal fabrikası kapansa bile, Totoro bizlere gülümsediği sürece hatıraları da canlı kalmayı sürdürecek.Stüdyo Ghibli’nin müzesi de varBaşta Miyazaki olmak üzere Ghibli tayfasının başından beri yapmak istedikleri şeylerden birisi Ghibli müzesiydi ve bunu 2001’de gerçekleştirdiler. Ghibli Stüdyosu’nda yapılan işler 13 yıldır burada sergileniyor. Sadece sergilenenler değil, müzenin kendisi bile Ghibli fanlarını cezbedecek türden. Tokyo’ya yolu düşenler Ghibli Sanat Müzesi’ni ziyaret edebilir. Ghibli hayranlarıysa zaten edeceklerdir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Belediye sanatçısı olmak ya da olmamak

Müzik dünyasında son dönemde en çok kullanılan tabirlerden biri: Belediye sanatçısı. Çokları bunu bir hakaret ve alay sözü olarak kullanıyor. Peki, iş bu raddeye nasıl geldi? Bir dönem ‘devlet sanatçısı’ kavramı çok tartışıldı. Bu payeyi alan birçok isim için yıllarca ‘layıktı-değildi’ gibi yorumlar yapıldı. Uzun süredir bu tartışmalardan uzağız. Şimdilerde ise müzik dünyasında sıkça kullanılan bir tabir var: Belediye sanatçısı. Kastedilen belediyelerin kadrolu sanatçıları değil elbette. Bu tabir Başbakan Erdoğan’a cumhurbaşkanı seçim çalışmaları sırasında bazı sanatçıların desteğinden sonra yeniden dillendirilir oldu. Üstelik bir hakaret sıfatı olarak. Bazı isimlerin iktidara yakın gözükmek suretiyle, özellikle belediyelerin düzenlediği festivallerde daha çok yer almak için bu yolu tercih ettiği iddia edilerek eleştirildi. Böyle bir tabirin ortaya çıkmasının tek nedeni sanatçı ve siyasetçi ilişkileri değil elbette. Özellikle son on yılda pıtrak gibi ülkenin her köşesinde türeyen belediye festivalleri, müzik sektörü için de önemli bir ekmek kapısı oldu. Sadece festivaller değil, neredeyse belediyelerin bütün etkinliklerine konser eklemlemeleri yapılıyor. Karne şenliklerinden sünnet düğünlerine, toplu nikah törenlerinden envai çeşit etkinlikte konserler veriliyor. ‘Belediyenin görevi sadece yol ve altyapı yapmak değil, sosyal ve kültürel faaliyetler de gerçekleştirmektir.’ klişeleriyle söze başlayan belediye başkanları için ise bu etkinlikler birer propaganda aracı haline geldi. Yani bir müzisyen kendi sahnesinden bu şekilde bir siyasi söylemin yapılmasına izin ve fırsat veriyor. Bedava olduğu için yoğun katılımların yaşandığı bu konserler, sahnedeki isimler için de ‘on binlere seslendi’ haberlerinin yapılmasına vesile oluyor. Maddi olarak tatmin edici gelirleri de var. Bir siyasi düşünceye yakın olduğunuzda ya da eleştirmediğinizde bu konserlerde bulunma şansınız oluyor. Eğer muhalifseniz ve bunu açıktan söylüyorsanız böyle bir şansınız yok. Asıl mesele ise işin siyasi boyutundan daha önemli. Bu konserleri müzik üretimi ve müzik izleyicisi profilinin gelişmesi açısından doğru bulmuyorum. ‘Ne var bunda, ne güzel herkes bedava konser izliyor. Millet büyük şehirlere gelip nasıl konser izlesin’ diyenler olacaktır. Lakin siz müziği insanlara bedava ulaşılan bir eğlence olarak sunarsanız, o insan ne müzisyeni, ne yaptığı müziği ne de üretimlerini yeterince ciddiye almaz. Nasıl ki konserine bedava gidebiliyorsa, legal olmayan yollardan albüm ve şarkılarına da ulaşmayı normal görür. Biletli bir konser izlemeyi ekstra bir durum olarak algılar. Sözün özü, belediyeler kültürü ve sanatı desteklemeli ancak tamamen bedava hale getirilmemeli. Sembolik bile olsa ücret alınmalı. Burası Türkiye ve düşünün ki belediyeler konser düzenleyemeyecek diye bir kanun çıkarıldı. Bu durumun en çok kaybedeni müzisyenler ve müzik sektörü olmaz mı?Lady Gaga’nın TIR’larıBu yılın en çok konuşulan konseri hiç şüphesiz Lady Gaga olacak. Pozitif Live organizasyonuyla 16 Eylül’de İTÜ Stadyumu’nda sahneye çıkacak sanatçıyla ilgili haberler gelmeye devam ediyor. Son olarak Türkiye’ye 21 TIR malzemeyle geleceğini öğrendik. Sahnesine ağaç dikileceğini, kaç dansçısı olacağını, kaç gardırop elbise getireceğini... Yakında da kulis istekleriyle ilgili haberler gelir. Bu sadece Lady Gaga ile ilgili bir durum değil. Dünyaca ünlü yıldızlarla ilgili böyle haberler yapılıyor. Oysa son günlerde sahne performansı nasıl, ses sistemi tatmin edici mi, herhangi bir mesajı olacak mı gibi konular konuşulmuyor. Tamam bu isimler müzik kadar şov ve sassasyonel hayatlarıyla konuşuluyor ama en azından TIR sayısı kadar müziği de konuşulmalı. Nihayetinde yaptığı iş müzik.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 20:09

Rus modası Laleli’ye inat sadeleşiyor

Rusya, son yıllarda tasarım markalarının göz hapsinde. Modaya meraklı genç nüfusu, dünyaca ünlü bloggerları ve modaya yatırım yapan kişileriyle dikkat çeken ülkenin rüküş moda imajı değişiyor. Rus modası Laleli’den görünenin aksine sadeleşiyor.Türkiye’de tekstil endüstrisinin ihracatçı keşfettiği günden itibaren Rusya ile arası hep iyi oldu. Laleli piyasasıyla gelişen Rus modası algısı, bizim bildiğimizin aksine bir rüzgârla yoluna devam ediyor son yıllarda. Rusya’da durum Laleli’de görünenden daha fazlası galiba. Rus giyim tarzı; bol taşlı, gündüz giyiminde bile abartılı bir şatafat, hatta rüküşlük derecesinde bir gösterişle lümpen bir hava çiziyor. Oysa Rusya’da buranın tam aksine; olabildiğince rafine, etnik detayların yüksek bir el işçiliğiyle ele alındığı genç tasarımcıların önderliğinde yol alan bir moda akımı söz konusu. Mercedes Benz’in destek verdiği Rusya Moda Haftası’nda Alena Akhmadulina, Timur Kimi, Bessarion Gabashvili gibi tasarımcıların koleksiyonlarıyla karşılaşınca ülkede farklı bir rüzgâr estiğini daha iyi anlıyor insan.Rus romanlarından Rus modasınaMinimalist karaktere bürünen Rus modasında en çok göze çarpan şeylerin başında folklorik detaylar geliyor. Ulyana Sergeenko’dan Asiya Bareeva’ya kadar birçok tasarımcı, koleksiyonlarında Rus edebiyatının zirve yaptığı, Çar döneminin Rus giyim tarzına dair detayları günümüze taşıyor. Ortaya da romansı, naif görünümler çıkıyor. Uzun etekler, özel kumaş dokumalar, boyamalar ve tabii Rus kültürüne gönderme yapan broşlar, çantalar, taşlar… Böylece kıyafetler adeta Çar Rusya’sından bir esinti taşıyor. Modern dünyanın Anna Karenina’ları için çalışıyor moda.İngiliz ekolünün etkileri görülüyorRusya’nın 20’lerindeki genç tasarımcıları Yves Saint Laurent ve Givenchy, moda evlerinde yetişip ülkelerinde kendi markalarını kuruyor. Bu tasarımcılarının çoğunun İngiltere’nin ünlü moda okulu Central Saint Martins’ten başarıyla mezun olduğunu görüyoruz. Eğitimle başlayan süreç London Fashion Week gibi bir arenada defile düzenlemeye devam ediyor. İngiltere’nin son yıllarda baskın bir şekilde minimalist tavrı da eğitimini burada alan genç modacıların tarzına fazlasıyla yansıyor. Bu tasarımcılar Saint Martins’in disiplinler arası moda anlayışından da uzak değil. Bu sebeple koleksiyonlar sanattan felsefeye, müzikten edebiyata birçok kaynaktan besleniyor ve tanıtım çekimleri oldukça sıra dışı oluyor.El işçiliği aksesuarları özgün kılıyorYeni Rus modasının rotasını belirleyen tasarımcılarda öne çıkan detaylardan biri de özgün aksesuar kullanımı. Bunun başında minik eşarplar geliyor. Ulyana Sergeenko’nun minik eşarpları ve folklorik tokaları fark ediliyor. Onun koleksiyonlarındaki yoğun el işçiliğinin arka planını sanatçı Kristina Kovaleva’nın blogunda görünce saygı duyuyorsunuz. Alexander Rutyunov’un mini el yapımı ve el boyaması eşarpları bir de Rusya’nın Olimpia Letan’ı olmaya namzet eğlenceli çantaları görülmeye değer. Asiya Bareeva’nın el yapımı floral saç bantları da yine onun koleksiyonlarını özgün hale getiriyor. Türk tasarımcılara da yer var Mehtap Elaidi (Moda Tasarımcıları Derneği Başkanı): Rusya’da ara markalar henüz kendine yer açmış değil. Şu anda lüks algısı onlar için uluslararası bilinirlik ve lüks bir yaşam tarzı sunmaktan geçiyor. Ülkede genç tasarımcıların artmasıyla birlikte orta lüks olarak adlandıracağımız bir alan oluşturulmaya başlandı. Hedef şu anda o noktalara yerleşmek olmalı. Bu sebeple Rusya’yı yatırım yapılması gereken bir pazar olarak görüyorum. İlerleyen yıllarda istenen sonuca ulaşmak için de bugünden Türk moda tasarımcısının ve markalarının tanıtıldığı ve anlatıldığı bir moda algısının yönetilmesi gerekiyor. Laleli modası ölmedi ama Rusya içinde Rusya var Aslı Pekçetin (Tasarımcı): 2000’den bu yana Rusya’da ticaret yapıyorum. St. Petersburg, Moskova, Belarus, Minsk’te müşterilerim var. ‘Rus işi’ diye tanımlananın aksine son derece rafine, stilin ön planda olduğu, kaliteli ve elegan tarzın peşindeler. Rusya’nın son yıllarda ekonomisi çok gelişti, doğal olarak da farkındalıkları yükseldi. Türk firmaları yıllar önce oluşturduğu zemin üzerinden hareket ediyor. Sanırım sabit müşterilerini korumaktan yanalar çünkü yıllardır aynı tarzda devam ediyorlar: Çok renkli, desenli, taşlı… Bu firmalar açısından çok normal, bunları alan müşterileri var ama diğer taraftan Rusya içinde Rusya var. Birçok Rus blogger ve moda yazarı dünya modasını takip ediyor, moda haftalarına gidiyor, fuarları geziyor, sürekli bir şeyler paylaşıyor. Ruslar dünya markalarına ilgi gösteriyor. Bu görüşe sahip olan Rusların ‘laleli’ ile çok ilgisi yok hatta çok başka bir hayat yaşıyor ve giyiniyorlar.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 20:09

Açlığınız tamamen duygusal mı?

Öfke ya da heyecan ataklarının sonunda kendinizi buzdolabının başında buluyorsanız açlığınız fiziksel değil duygusal olabilir. Duygusal yeme sendromunda hastalar, beyinde haz ve rahatlama sağlayan kimyasal maddeleri artırdığı için daha çok karbonhidrat ve yağlı besinlere yöneliyor.Eşinizle tartıştığınızda cümleniz biter bitmez kendinizi buzdolabının karşısında buluyorsunuz, işyerinde yaşadığınız her problem sizi çekmecenizdeki abur cuburlara biraz daha yaklaştırıyor, çocuklar konusunda işler çığırından çıktığında yine pasta börek yetişiyor imdadınıza. Öyle bir iştah ki doymak bilmiyor. Sanki tüm yerküreyi bir anda yalayıp yutacak üzerine bir soda açtınız mı her şey rayına girecek gibi… Bu tablo size tanıdık geliyorsa açlığınız fiziksel değil duygusal olabilir. Duygusal yeme sendromu nedir? Hayatımızı ve iştahımızı nasıl etkiler? Nasıl kurtulabiliriz? Nörolog Mehmet Yavuz’a göre duygusal yeme davranışında kişiyi yemeye yönlendiren şey aslında açlık değil, çözümlenemeyen duygular. “Açlık yavaş yavaş gelişir ve midede hissedilir, buna karşılık, duygusal yeme atağı aniden meydana gelir ve özellikle ağızda, ‘bir şeyler yeme isteği’ olarak kendini gösterir.” diyor, Yavuz. Duygusal olarak zor bir dönem geçiren kişilerde zaman zaman yemek yeme sıklığı artabilir. Üzüntü, stres, öfke gibi olumsuz duyguları her hissedişinizde kendinizi buzdolabının önünde, özellikle de hemen tüketebileceğiniz şekerli, yağlı, unlu yiyeceklere elinizi uzatırken buluyorsanız, duygusal yeme atakları yaşıyor olmanız muhtemel. Yeme bozukluğundan yakınan kişiler yemekle ilgili saplantılar görülüyor. ‘Sorunları çözmek yerine artırıyor’ Duygusal yeme sendromu yaşayanlar baş edemedikleri olumsuz düşünceleri neticesinde hemen bir şeyler atıştırma ihtiyacı duyarak kendilerini rahatlatmak istiyor. “Ancak, çoğu zaman farkına vararak, keyfini çıkararak yenmez bu atıştırmalıklar… Tam tersine bir de bakılır ki koskoca bir paket cips bitivermiş, ya da en büyük boy çikolata paketinden geriye bir şey kalmamış! Sorunlarıyla direkt biçimde yüzleşmeyen, sıkıntılarına çözüm bulmaya çalışmayan bu kişilerin yedikleri şeyler adeta bir ağrı kesici görevi görür! Ama her ağrı kesici gibi etkileri sadece kısa bir süre içindir. Bir sonraki sıkıntı verici ve baş etmesi güç duyguda, bu kişiler kendilerini tekrar yemekle teskin etmeye çalışır ve bu böyle sürer gider.” diyerek açıklıyor durumu Mehmet Yavuz. Duygusal yeme eğilimi olan kişiler, artık bir süre sonra fazla kilolu kişiler haline gelir ve sonraki süreçte baş etmeleri gereken sorunlar artar. İlk etapta kendini gösteren duygu stres, üzüntü, can sıkıntısı, kızgınlık ve yedikten sonra hissedilen pişmanlık, suçluluk, başarısızlık düşünceleri… Bu durum tam bir kısır döngüye dönüşüp, yıllar boyu devam edebilir. “Bu sendromdan mustarip kişiler, beyinde haz ve rahatlama sağlayan kimyasal maddeler olan seratonin ve dopamini artırdığı için daha çok karbonhidrat ve yağ türü besinler tercih ediyor.” diyor, Emsey Hospital Psikiyatri Uzmanı Orhan Karaca. Özellikle çocukluğundan itibaren sevgi, ilgi, şefkat, kabul ve bakım verenlerle duyguların paylaşılması ihtiyacı yeterince karşılanmamış kişiler bu bozukluğa daha yatkın. Ayrıca bu kişilerde özgüven düşüklüğü, yetersizlik duyguları, bağlanma arzusu, yalnız kalmakta zorlanma, duyguları bastırma ve dürtülerini denetlemede zorlanma da sık görülüyor. Genç kadınlar da bu sendroma yakalanmaya daha yatkın. Ancak aşırı yemek sorunları çözmek yerine suçluluk duygusu, depresyon, uyku bozuklukları, aşırı kilo alımı ve bunun getirdiği diğer fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklara sebep olabiliyor Karaca’ya göre. Mide-bağırsak sistemi hastalıkları, şeker ve tansiyon hastalıkları, psikiyatrik bozuklukların şiddetlenmesi ve kronik bir hal kazanması da ihtimaller arasında. Kişinin ruh hali net olmadığı için intihara meyilli olma durumları nedeniyle bir uzmandan mutlaka destek almalılar. ‘Yediği için kendisine hakaret ediyordu’ Psikiyatri Uzmanı Orhan Karaca, duygusal yeme sendromu yaşayan kişilerin terapi ile belirgin ilerleme kaydedebildiklerini söylüyor ve bir hastasının öyküsünü anlatıyor: “Çocukluğu sıkıntı içinde geçmiş, çok sevdiği bir yakınını elim bir kaza sonucu kaybetmiş, uzun yıllar geçmesine rağmen bu ölüme alışamamış, eğitimli, özellikle öfkeli olduğu dönemde aşırı yemek yiyen bir kadın hastam vardı. Bu hastam kendini denetleyemiyor, kilo alıyor ve sonrasında kendisini acımasız bir şekilde eleştiriyordu. Kimi zaman bu eleştiriler kendisine hakaret etme boyutuna varıyordu. Bu hastam terapi seansları sonucunda geçmişindeki üzüldüğü konularla yüzleşti, öz saygısını kazandı ve yeme davranışını daha kolay frenleyen bir hale geldi.” Bunlara dikkat! -Abur cubur tüketimini artıracağınız mekanlarda uzun zaman geçirmeyin. -Mutsuz olduğunuz ama değiştiremediğiniz konulara odaklanmak yerine ilginizi başka alanlara yöneltin. -Enerjinizi düşürecek insanlardan mümkün olduğunca uzak durun. -Yalnız kalmak kişinin kendisini mutsuz eden olaylara odaklanmasına sebep olur. Bunun da fazlasından kaçının. -Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmeye özen gösterin. -Sizi mutsuz hissettirecek, modunuzu düşürecek şarkılardan uzak durun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Gözünüz gibi bakın...

Göz çevresi bakımı, hem sağlık hem estetik açıdan önemli. Zira torbalanmış, mor göz altları hem sizi yorgun gösterir hem de göz sağlığınızı etkiler. Göz çevresi bakımına dair altın öneriler...Alışverişe çıkılacak kıvama gelmiş göz torbaları, aylardır uykusuz izlenimi veren mosmor göz altları, kaz ayaklarının artık çoktan kırk ayağa dönüştüğü göz çevresi… Bu saydıklarımız bir kadının görüntüsüyle ilgili en büyük kâbuslarından. Sadece görünüş değil elbet, gözaltı derisi çok hassas olduğu için göz sağlığını yakından ilgilendiriyor. Göz çevresi bakımı nasıl yapılmalı? En sık düşülen hatalar neler? Central Hospital’dan Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanı Uzm. Dr. Zeynep Gürbüz, göz çevresi bakımı ile ilgili merak edilenleri anlattı.Temizlik, bakımın ilk adımı: Göz çevresi her gün uygun temizleme ürünü ile içten dışa doğru hafif daireler çizerek temizlenmelidir. Kırışıklık ve leke karşıtı, bakım yapan onarıcı ve nemlendirici kremlerin ise göz çevresine ince dokunuşlarla sürülmesi gerekir. Ayrıca makyaj temizliğinin ise alkol içermeyen ürünlerle yapılması gerekir. Haftada iki kez nemlendirici, yaşlanma etkilerini onarıcı ve sakinleştirici maskeler uygulanabilir. C vitamini antioksidan etkisiyle kılcal damarları kuvvetlendirerek gözaltı morluklarını tedavi eder. Piyasada, göz çevresi bakımı için birçok kozmetik ürün mevcuttur. Göz çevresine uygulanmak üzere, K ve C vitamini içeren kremlerin tercih edilmesi gerekir.Göz çevresi daima nemlendirilmeli: Hassas olan göz çevresinin daima nemlendirilmesi gerekir. Çünkü göz çevresi derisinde yağ bezi yoktur. Yağlı cilde sahip kişilerin daha az nemlendirici kullanması gerektiğine inanılır. Halbuki yağlı cilt tipine sahip olan kişilerde de bu bölgenin nemlendirilmesi şart. Çünkü göz çevresindeki doğal yağlanma çok azdır.Yaz aylarında güneş gözlüğü kullanılmalı: Özellikle yaz aylarıyla birlikte güneş ışınlarının zararlı etkileri de artar. Hassas olan göz çevresinin de bu ışınlardan korunması gerekir. Ayrıca ışınlara maruz kalan kişiler gözlerini kısar. Bu durum göz çevresindeki kırışıklıkların da artmasına neden olur. Güneşin olumsuz etkilerine maruz kalan kişilerde gözaltında koyulaşma da görülebilir. Bu nedenle ultraviyole koruyucu gözlükler kullanılmalı ve göz çevresi her mevsimde güneş kremiyle korunmalı.Uyku düzeni şart: Göz çevresi bakımındaki en önemli unsurlardan biri de düzenli uyku. Uyku düzeni olmayan kişilerde göz etrafında torbalanma ve morluklar en sık karşılaşılan problemlerden. Günde en az 8 saat uyku ihmal edilmemeli.Bol su için: Az su içmek de ciltteki kuruluğun nedenleri arasında. Kuruluk doğal olarak göz altlarını da etkiler. Günde ortalama 2-2 buçuk litre su tüketmek gerekir.Gözaltı morlukları hastalık habercisi olabilir: Gözaltı torbaları ve morlukları nadiren de olsa dolaşımla ilgili bir sağlık probleminin belirtisi olabilir. Bazı karaciğer ve böbrek hastalıklarında gözaltlarında da koyu renkli halkalar oluşabilir. Ancak genellikle aşırı yorgunluk ve genetik özelliklerin belirleyici olduğu söylenebilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

İçinden kudret çıkan nar

Bu mevsimlere denk gelen bir telaş var. Tarhanaların, domates soslarının, lutenitzaların, turşuların, kompostoluk meyvelerin saklanma mevsimi geldi. Aşure kazanları indirilecek, hazırlıklara koyulacak. Tam bu günlerde sırasını bekleyen bir de macun var, kudret narı. Onu anlatalım.Babaannem turşuluk kavanozları telaşla balkonun bir yanından bir yanına taşırken birden bir ses patladı. Kavanoz düşmüş, tam ayağının üzerine. Hemen hastaneye koşturduk. Dikişler, sargılar, istirahatler. Günler geçince şişlikleri indi, yaraları kavuştu ama ağrısı bir türlü tam geçmedi. O günlerde İstanbul’dan gelen bir kutu içinde tanıştım onunla: Kudret narı meyvesi. Babaannem meyveyi aldı, günlerce güneşte uyuttu, ondan hazırladığı macunu ayağına sürmeye başladı. İyileşmişti.Bu bir sır değil. Anadolu’da geleneğin kaybolmadığı evlerin hepsinde kudret narının faydası, ondan hazırlanan yağın ve macunun cilt hastalıklarından mideye, yaraların geçmesinden bağırsakların ferahlamasına kadar uzanan türlü derde iyi geldiği biliniyor.Kudret narı olarak bilinen bitki aslında kabakgiller ailesinden bir tür sarmaşık. Asya’dan Güney Amerika’ya uzanan sıcak coğrafyalardan çıkıp dünyaya yayılmış. Sarmaşık olarak büyüyüp sarı çiçekler açan bitki, yazın tam bugünlerine denk gelecek meyveler veriyor. Pütürlü, uzun, koyu sarı meyveler çatlayınca içinden kıpkırmızı çekirdekler çıkıyor.Ortaya çıkan meyve ve yapraklar demir, kalsiyum, fosfor ve B vitaminleri içeriyor. Meyveden hazırlanan macun mide rahatsızlıklarına, yaraların iyileşmesine karşı kullanılıyor.Macunun hazırlanması için yöntem şu: İyice olgunlaşmış meyveyi çekirdeklerinden ayırıp bir ay boyunca saf zeytinyağında bekletip iyice çözelmesini ve karışmasını sağlamak. Zeytinyağı içinde eriyen meyve, tedavi için kullanılıyor. Bir diğer yöntem de bal içinde bekletmek. Yine aynı şekilde çekirdekler meyveden ayrılıyor ve 1 ay bekleniyor.Peki bu bitkiyi ekmek istediniz, ne yapacaksınız? Mayıs-haziran aylarında sakladığınız ya da satın aldığınız tohumları önceden toprakta çimlendirip sonra geniş bir saksıya geçirerek kolaylıkla büyütebilirsiniz. Bu çimlendirdiğiniz bitkiyi uzun çubuklarla destekleyerek sarmasını sağladıktan sonra ağustosta olgunlaşan meyveleri toplayabilirsiniz.Eski kadınların mutfaklarından ve bahçelerinden hiç ayırmadıkları kudret narı, son yıllarda eski ününü yakalamasa da hatırı sayılır bir şöhret edindi. Aktarlarda da kolayca bulup kullanımını öğrenebilirsiniz. Ne de olsa dert tasa bol, mide ağrısı kolay kolay geçmiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Acıbiber

Yemeklerin lezzetini artıran acı bibere bir sağlık bekçisi olarak da bakarsanız kârlı çıkarsınız.Acıbiber tarih boyunca en gözde baharatlardan biri olmuş ve girdiği mutfaklara rengi ve tadıyla hep bir canlılık katmıştır. Ana vatanı Meksika’dır. Karabiberi bulmak için yeni dünyayı arayan Kristof Kolomb, Peru’da acıbiberin izlerine rastlamış ve bunun karabiberden bile acı olduğunu söylemiştir.Acıbiberin bünye üzerinde kimyasal bir tesiri vardır. Acıbiber C vitaminince zengin bir bitkidir. İştah açtığı gibi, terletici özelliğinden dolayı vücudu serin de tutar. Acıbiberin damakta bıraktığı acılığı gidermek için su içmek yerine yoğurt yemek veya ayran içmek daha kısa sürede acı hissinin geçmesini sağlar.Acıbiberlerin tipik acılığı ‘kapsaisin’ adlı maddeden ileri gelir. Araştırmalar, kapsaisinin bileşenlerinin yemek yendiğinde farklı tat alma duyularını harekete geçirdiğini ortaya koymuştur.Acılık, biberin tohumlarından değil, tohumları zarfa bağlayan kısımdan gelmektedir. Burası biberin tohum çevresindeki beyaz ve özlü kısmıdır. Bu sebeple tohumun ve bu kısmın çıkarılması, biberin acılık derecesini oldukça azaltacaktır.Sirkesini yapmak istersenizAcıbiber sirkesi yapmak için bir kavanozu ağzına kadar acıbiberle doldurun. Üzerine çıkacak kadar üzüm sirkesi ekleyerek iki hafta o şekilde dinlendirin.Acıbiber sirkeniz hazırdır.Kurutulmuş acıbiberleri ıslatarak kızartma türü yemeklerinizde kullanabilirsiniz. Kurutulmuş acıbiberlerinizi en iyi saklama yollarından biri de, ince şeritler halinde keserek kavanozlara doldurup, üzerlerini geçecek kadar zeytinyağı ekleyerek saklamaktır.Acıbiber püresiAcıbiber püresi yapmak için biberin saplarını ve tohumlarını ayıklayın. Kaynar suyun içinde yaklaşık 20-25 dakika tutun. Suyun bir kısmıyla püre haline getirip daha sonra kevgirden geçirin. Hazırladığınız bu püreyi, yemeklerinize lezzet katmak için kullanın. Acıbiber püresi, buzdolabında ağzı kapalı hava geçirmeyen kaplarda bir hafta kadar saklanabilir. Buzdolabının dondurucu bölümünde ise bir yıl saklayabilirsiniz. Dondurucuda saklayacaksanız, püreyi ağzı kapalı buz kalıplarına paylaştırarak birer kullanımlık olarak pratik bir şekilde muhafaza edebilirsiniz.Acıbiberin vücuttan zehirlerin atılmasında önemli bir etkisi bulunmaktadır. Vitamin ve mineraller açısından zengin bir bitkidir.Tokluk hissi verdiğinden ve metabolizmayı hızlandırdığından dolayı, diyet yapanlar için de oldukça önemli bir yardımcı bitkidir.Hemoroit hastalarına tavsiye edilmeyen acıbiber, karaciğer yağlanması rahatsızlığı ve kötü kolesterolü yüksek olan insanlara ise özellikle tavsiye edilmektedir.Kurutup kavurunKavurmak acıbiberin baharatını artırır. Bir tavayı içine yağ koymadan ısıtın. Acıbiberleri içine koyun. Yanıp kötü bir tat almasına fırsat vermeden tavadan çıkarıp öğütün.Son yapılan araştırmalar acıbiberin kanser hücreleri ile savaşmakta da oldukça etkili olduğunu göstermektedir.Bununla birlikte kan dolaşımını da hızlandırdığı için yüksek tansiyonun düşmesine ve aynı zamanda kalp krizi risklerinin azalmasına da yardımcı rol oynamaktadır.Türkiye de Meksika, Japonya Uganda, Kenya, Nijerya, Tayland, Tanzanya ve Etiyopya ile birlikte önde gelen acıbiber üretici ülkelerdendir. Güneydoğuda ‘isot’ adıyla anılan acıbiberden, mutfaklarımızda faydalanmaya bir sağlık bekçisi olarak da bakmalı ve onu sofralarımızdan eksik etmemeliyiz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 20:09

Tayvanlı Asus, akıllı telefonda ‘ben de varım’ diyor

Dünyanın en büyük ana kart üreticisi Asus, artık akıllı telefon piyasasında yer edinmeye kararlı. Yeni telefon serisi ZenFone’un tanıtımı için ülkemize gelen şirketin Başkan Yardımcısı Eric Chen’le Türkiye pazarından beklentilerini ve gelecek teknolojilerini konuştuk.Tayvan merkezli Asus, 1989 yılında Acer’dan ayrılan dört mühendis tarafından kurulmuş. Başlangıçta Yunan mitolojisindeki mistik yaratık “Pegasus” olan şirketin adı, sonraları Asus olarak kısaltılmış. İlk olarak Intel işlemciler için ürettiği 484 adlı ana kartıyla ismini duyuran şirket, yıllar geçtikçe öylesine büyüdü ki, 2009 yılına geldiğimizde dünya üzerinde satılan her 10 PC’den 3’ü Asus anakartını taşıyordu.Yıllar boyunca ekran kartı, notebook, netbook, bilgisayar sunucusu, tablet ve PC gibi çok farklı ürünler geliştiren şirket, son dönemde akıllı telefon sektörüne ciddi yatırım yapıyor. PadFone ve Fonepad adlı farklı modelleriyle ilk girişimlerini yapan şirket, geçtiğimiz aylarda ZenFone adlı yeni telefon serisini duyurdu. Şirketin bundan sonraki adımı ise akıllı saat teknolojisine yatırım yapmak olacak. “Türkiye genç nüfusuyla çok önemli bir pazar. Akıllı telefon piyasasında iyi bir yer edinmek istiyoruz.” diyen ASUS Başkan Yardımcısı Eric Chen, yeni teknolojilere herkesin rahatça erişebilmesi için rekabetçi bir fiyat politikası izlediklerini belirtti. Şirket bütçesinin yüzde üçünü Ar-Ge’ye ayırdıklarını söyleyen Chen, insanı merkeze alan bir tasarım anlayışına sahip olduklarının da altını çizdi. “Akıllı telefonlar, artık onsuz yaşayamadığımız cihazlara dönüştü.” diyen Chen, bu nedenle tasarım yaparken en ufak ayrıntıya kadar düşündüklerini ifade etti.Yeni bir akıllı saat geliyorGoogle’la ortak bir cihaz üzerinde çalıştıklarını belirten Chen, bu yıl sonuna doğru yeni bir akıllı saat tanıtacaklarının da haberini verdi. Cihazın teknik detaylarına girmeyen Chen, bu saatin devrim niteliğinde bir cihaz olacağını söylemekle yetindi. Giyilebilir bilgisayar teknolojisinin önümüzdeki yıllarda çok gelişeceğini belirten Eric Chen’e göre geleceğin önemli teknoloji trendlerinin başında nesnelerin interneti geliyor. “Günlük hayatımızda kullandığımız birçok eşya internete bağlanacak ve kullanıcı ara yüzü oldukça önemli hale gelecek. Bu nedenle Asus olarak giyilebilir teknolojilere ve tasarıma büyük önem veriyoruz. Bu teknolojilere hakim olan şirketler ön planda olacak.”ZenFone serisinde üç farklı model varİstanbul’da tanıtımı yapılan ZenFone akıllı telefon ailesinin üç farklı modeli bulunuyor. Android tabanlı Asus ZenUI ara yüzünün kullanıldığı bu modeller Intel işlemci ile güçlendirilmiş. 4, 5 ve 6 inç ekran genişliğine sahip olan ZenFone ailesi tasarım ve teknik kapasiteleri kadar fiyatlarıyla da dikkat çekmekte. Serinin ZenFone 4 adlı en ufak üyesi 499 TL’den satışa çıkarken, ZenFone 5’in fiyatı ise 699 TL. 6 inçlik dev ekranıyla hem tablet hem telefon olarak kullanılabilen ZenFone 6’nın fiyatı ise 799 TL olacak. Siyah, beyaz, kırmızı, altın sarısı ve mor gibi farklı renk alternatifleri de bulunuyor. Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

ETKİNLİK REHBERİ

Bir ülke değişirken…Sergi: Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), resim koleksiyonundan bir seçki ile Türk resminin erken dönemine bir bakış atıyor. ‘Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk Resmi’ başlıklı sergi, Sabancı Müzesi’nde tekrar açıldı. 1850-1950 yılları arasında yoğunlaşan koleksiyonda Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa, Süleyman Seyyid, Nazmi Ziya Güran, İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Fikret Mualla gibi yerel sanatçılar ile Fausto Zonaro ve Ivan Ayvazovski gibi yabancıların eserleri bulunuyor. Sergideki eserler, Sakıp Sabancı’nın Türk resminin belli bir dönemine ilişkin ilgiyle oluşturduğu kişisel koleksiyona ait. Aynı zamanda da ülkemiz topraklarında resim sanatının başlangıç evresine dair ipuçları veren bir kültürel birikim. Bu yönüyle seçki, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan modernleşme sürecini de yansıtıyor.***Beirut, İstanbul’a geliyorKonser: Batı Avrupa ve Balkan müziğini kendi yorumlarıyla harmanlayan ve indie-rock kültürünü dünyaya sevdiren Beirut, BKM organizasyonu ile İstanbul’a geliyor. Grup, 17 Ağustos Pazar günü saat 21.00’de Küçük Çiftlik Park’ta sahneye çıkacak. Bundan önce iki defa İstanbul’a gelen grup, bu sefer farklı enstrümanları ve müzikleriyle İstanbullularla yeniden bir araya geliyor. Konserde Zach Condon, Perrin Clouiter, Jason Poranski, Nick Petree, Kristin Ferebee, Paul Collins, Jon Natchez, Kelly Pratt ve Ben Lanz ile çello, akordeon, gitar, keman, bateri, tef, ukulele, saksafon ve mandolin gibi birçok enstrüman performansı sahnede olacak.***Kim demiş Karadeniz’de ‘formula’ olmaz diyeYarışma: Karadeniz insanının eğlenceli yanını ön plana çıkaran ve tahta F1 araçlarının kıyasıya mücadele ettiği ‘Red Bull Formulaz’ın bu yıl altıncısı gerçekleşecek. 17 Ağustos Pazar günü Rize’nin Ardeşen ilçesine bağlı Tunca beldesinde düzenlenecek olan yarışa tahta arabasını eline alan 18 yaş üstü herkes kayıt yaptırabilecek. Ayrıca, Formulaz’a motor sporlarının ünlü ismi Kenan Sofuoğlu da konuk yarışçı olarak katılacak. Karadeniz bölgesine özgü keçi kılı çorapları ve kara lastik ayakkabıları giyen pilotlar, sadece tahta ve çivi kullanılarak üretilen arabalarıyla yokuş aşağı 1,6 kilometrelik parkurda yarışacak.***2. ‘Orkestra Kampı’ İstanbul’daKamp: İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Barış İçin Müzik’in desteğiyle ilki geçen yıl Salzburg Festivali’nde gerçekleştirilen ‘Sistema Europe Orkestra Kampı’nın ikincisi önceki gün İstanbul’da başladı. 22 Ağustos Cuma gününe kadar devam edecek olan kamp, Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde yapılıyor. Orkestra Kampı’nda, 9 ülkeden 200 çocuk ve eğitmen, bir hafta boyunca birlikte çalışma imkânı bulacak. Ayrıca, 200 çocuğun aynı sahnede buluşacağı ‘Sistema Europe Gençlik Orkestrası’, 21 Ağustos Perşembe akşamı 20.00’de Bakırköy Belediyesi Leyla Gencer Opera ve Kültür Merkezi’nde ücretsiz konser verecek.***Harbiye’de sahne ‘Göçer’inKonser: Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi, ‘Turkcell Yıldızlı Geceler’ konserleri kapsamında birçok sanatçıya ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri de Ferhat Göçer. Ünlü popçu, 16 Ağustos Cumartesi akşamı saat 21.00’de sevenleriyle bir araya gelecek. Symphonie D’orient projesi ile sahneye çıkacak olan Göçer, gecede yeni albümünden ve klasikleşmiş repertuvarından seçtiği sevilen şarkılarını seslendirecek. Sanatçı ayrıca, Amy Winehouse, Sting, Adele, Pink Floyd gibi ünlülerin cover’larını Metropol Senfoni Orkestrası’na etnik tınılarıyla eşlik edecek olan İstanbul Strings eşliğinde yorumlayacak. Biletix’te satılan biletlerin fiyatları 67,50-277,50 TL arasında.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Sıcak yaz sofraları için soğuk dolmalar

Sıcak havalarda hafif yemekler yenilmesi en doğrusu. O yüzden zeytinyağlılara ağırlık vermenizi öneririm. Zeytinyağlı dolmalar yapıp, soğuk soğuk yemek için buzdolabına koyabilirsiniz.Üç hafta süren sıla-i rahimden sonra canım İstanbul’umuza döndük. Onca yeşillik, dağlar bayırlar, yaylalar, serin hava derken bayağı uzaklaşmıştık evimizden. Işıklar içindeki köprüyü görünce aklıma gelen Üstad Necip Fazıl’ın dizeleri oldu. Böyle bir güzellik başka hiçbir yerde yok deyip başladık şiiri okumaya: “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;/ Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar./İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;/ O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim./ İstanbul benim canım;/ Vatanım da vatanım.../ İstanbul...” Tabii ki İstanbul bizi sıcak havası ile karşıladı. Sıcak havalarda hafif ve serinleten yemekler yenilmesi en doğrusu. O yüzden zeytinyağlılara ağırlık vermenizi öneririm. Ben de zeytinyağlı dolmalar yapıp buzdolabına koydum. Akşam yemeğinde yanına bir çorba ile soğuk soğuk yediğimiz dolmalar bize gerçekten iyi geliyor. O halde sıra, hepimizin bildiği ama bir iki değişiklik ile yaptığım biber dolmasının tarifini vermeye geldi.Malzemeler1 kg. dolmalık biber 2 su bardağı pirinç 3 adet büyük boy soğan 1 adet domates 1 çorba kaşığı domates salçası1 çorba kaşığı biber salçası1 çay bardağı kuru üzüm 1/2 demet maydanoz 1 çorba kaşığı kuru nane 3 tatlı kaşığı yenibahar 1 çay kaşığı karabiber 1 çay kaşığı kırmızıbiber 1 tatlı kaşığı tuz 2 tatlı kaşığı toz şeker 1 çay bardağı zeytinyağı HazırlanışıPirincin üzerine sıcak su döküp 20 dakika bekletelim. Soğanı ince ince doğrayıp sıvıyağda pembeleşinceye kadar kavuralım. Sıcak suda kuş üzümlerini biraz bekletip şişmesini sağlayalım. Daha sonra nane, yenibahar, karabiber, kırmızıbiber, tuz, toz şekeri ve kuş üzümlerini ekleyip karıştıralım. Pirinci ilave edip biraz su ekleyip biraz pişirelim. Son olarak pirinci ve küçük küçük doğradığımız domatesleri ekleyip biraz pişirelim.Dolmalık biberleri yıkayalım. Üzerlerini kesip, içlerini temizleyelim, hazırladığımız içten dolduralım. Tencereye dizip sıcak su ekleyerek buharda pişirelim. Diğer pişirme yöntemini de kullanabiliriz. Bir tencereye su doldurup kaynatalım. Dolmaları delikli bir tencereye ya da tel kevgire dizelim, su kaynayan tencerenin üzerine oturtup, dolmaları buharda pişirelim. Zeytinyağlı biber dolmasını soğuk olarak servis yapıp afiyetle yiyelim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Kendi sesinden Hilmi Yavuz şiirleri

Hilmi Yavuz, Türk şiirinin yaşayan en büyük ustalarından. Yavuz, yazdığı şiirleri en iyi okuyan şairlerden biridir aynı zamanda. Şairin bütün şiir külliyatından seçilmiş örnekleri seslendirdiği iki CD'den oluşan "Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize" adlı albüm yayınlandı. Yavuz'un yarım asırlık şiir serüveninin bütün duraklarını izleyen bu çalışma, aynı zamanda bu alanda bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı çalışmalardan biri. Albümde şairin Bakış Kuşu, Bedreddin Üzerine Şiirler, Zaman Şiirleri, Ayna Şiirleri, Akşam Şiirleri ve Hurufi Şiirler gibi her biri birer baş yapıt olan kitaplarından şiirler var. Kısacası bu çalışma şiirin ustasından tüm şiir severlere kendi sesinden bir hediye. Hilmi Yavuz Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize Aşina Kitaplar Burhan Öçal ülkemizi uluslararası müzik arenasında başarı ile temsil eden bir sanatçı. Bugüne kadar birçok uluslararası caz festivalinde sahneye çıkan perküsyonist, son çalışması Sultan Osman'ı müzikseverlerle buluşturdu. Altı yıllık bir çalışmanın ürünü olan Sultan Osman albümü, etno-elektronik tarzında ve geniş bir müzikal zenginliğe sahip. Burhan Öçal bu albümde DJ Pete Namlook ile birlikte çalışmış. Sanatçının önceki çalışmalarından farklı ve oldukça deneysel çalışmaları içinde barındıran bu albüm enstrümantal müzik dinleyicisi için özel bir hediye. Burhan Öçal Sultan Osman Avrupa Müzik En iyi Celine Dion şarkıları Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Titanic filminde seslendirdiği My Heart Will Go On isimli şarkıyla büyük ses getiren Celine Dion'un en sevilen şarkılarından oluşan The Very Best of Celine Dion albümü yayınlandı. Bugüne kadar 23 stüdyo albüme imzasını atan Celine Dion, Grammy, Juno, Altın Küre ve Oscar ödüllerine layık görüldü. Sanatçının, The Power of Love, Because You Loved Me ve My Heart Will Go On gibi dünya çapında büyük liste başarıları sağlayan şarkıları da dahil olmak üzere en sevilen şarkıları bu albümde bir araya geldi. Celine Dion hayranları için tam arşivlik bir albüm. Celine Dion The Very Best of Celine Dion Sony Müzik

Internetin Ilk Türk Gazetesi

09 Ağustos 2014 Cumartesi 07:13

İstanbul'un korunamayan koruları

Bir kuzey ormanları bir de korular kaldı İstanbul’un yeşil alanlarından geriye. Peki İstanbul’un koruları denince kaç tanesini sayabiliyoruz?Erguvanlar açtığında bir başka güzel olan Fethi Paşa, lale mevsiminde hemen hemen herkesin en azından şöyle bir uğradığı Emirgan, İstanbul’un en meşhur koruları. Peki ya bihaber olduğumuz, kentin kıyısında köşesinde saklı kalan meşhur olmayan korular? Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nde şehr-i İstanbul’da 40 tane korunun adı geçiyor. Bunların 21’i Avrupa yakasında, 19’u da Anadolu yakasında. Bugün bu koruların kimisi özel mülk, kimisi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait. Listede adı geçmeyen de var. Çünkü yenilerin öteden beri kendini kabul ettirmesi pek de kolay olmuyor. Hemen uyaralım, listeye bakıp “Görmediğimiz neler varmış.” deyip seyr-ü sefer etmeye kalkarsanız hevesiniz kursağınızda kalır. Zira kitapta adı olup da bugün ruhuna Fatiha okuduklarımız ya da okumak üzere olduklarımız var. Şehir o kadar değişmiş ki kiminin yeri yurdu belli olmaz olmuş. İşte tüm bu korulardan bazıları...Halka kapalı koru: Cemile Sultanİstanbul’daki özel mülk olan korulardan biri. İlk olarak Sultan Abdülmecid’in kızı Cemile Sultan anısına padişah tarafından alınmış. Ardından bir Osmanlı prensi, Yunan bir armatör ve bir film yapımcısının mülkü olmuş. En sonunda İstanbul Ticaret Odası (İTO) Eğitim ve Sosyal Hizmetler Vakfı tarafından kiralanarak tekrar ağaçlandırılıp canlandırılmış. İTO mensupları ve üniversitesinin öğrencilerine açık olan koru, kamuya kapalı. Ancak etkinlikler için rezervasyonla kullanılabiliyor.Şehrin yeni korusu: HacıosmanListede adı yok. Çünkü şehrin yeni korusu. Korunun çevre düzenlemeleri henüz yapılmamış ancak çevrede oturanlar yürüyüş yapmaya, bisiklete binmeye geliyor. İstanbullu yeşil alan bulmuş kaçırır mı? Koru, şehrin ortasında kurtarılmış bir alan gibi. İBB’ye bağlı korular arasında 107 hektarla en büyüğü. İçinde çam, meşe, erguvan ağaçlarının yanı sıra incir, muşmula, erik, dut ağaçları bulunuyor. Hatta bu mevsimde şehrin ortasında böğürtlen yemek için ideal bir yer. Sarmaşıkların sardığı ormanda göl de bulunuyor. Henüz açılışı bile yapılmayan korunun adı İBB’nin sitesinde geçiyor. İçinde gezinti ve koşu parkuru, çiçek bahçesi, kondisyon, çocuk oyun, dinlenme ve piknik alanları planlanıyor. Ayrıca festival ve gösteriler yapılması ve kır kahvesinde çam ağaçları arasında kahve içilmesi de projede yer alıyor. Koruda henüz hiçbir düzenleme yapılmadığı için bu haliyle tek başınıza gidilmemesinde fayda var. Zira yer yer bataklık alanlar mevcut ve en aşağıda bulunan gölün etrafında hiçbir koruma yok. Herhangi bir yönlendirme ya da tabela da olmadığı için kolayca kaybolabilirsiniz. Yine de gitmek isteyenler için koru, Hacıosman’dan Ferahevler Yolu’na sapınca hemen sağda.Esamesi okunmayan AyazağaAyazağa Av Köşkü ile kasırlarının bulunduğu koruluk, II. Mahmud döneminde Hazine-i Hassa’ya ait. Hazinedar Çiftliği’ne ait olan koruya padişah sık sık avlanmaya gelirmiş. 7,8 hektarlık alana sahip koru bir zaman Süvari Okulu’na, bir zaman da bölgedeki askeri alanın içinde kalmış. İstanbul korularında pek de görülmeyen anıtsal boyutlara ulaşmış dişbudaklar, çınar, ıhlamur, baplı meşe, at kestanesi, akçaağaç bulunuyor. Korunun bırakın tarihî, yeri hakkında bile pek bilgi bulunmuyor. Sora sora Bağdat bulunur dedik ve muhtarlık, ilçe ve büyükşehir belediyeleri, bakanlığın ardından Ayazağa’nın yerlilerine sora sora bulduk. Çevreden edindiğimiz bilgilere göre Ayazağa Korusu içindeki tarihî binalarla birlikte İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na verilmiş. Yaklaşık 25 yıl önce de Baytur-Eczacıbaşı’na kiralanmış. Korunun tam merkezine binalar inşa edilmiş. Buna göre tarihî binalar yenilerinin etrafında bir üçgen oluşturuyor, ağaçlar ise dış çeperde kalıyor. Yapılan binalar projeye uymadığı için bu sefer arazi 49 yıllığına üç farklı firmaya kiralanmış. Koruda gerçekleştirilen Uniq İstanbul projesine göre kongre ve performans merkezi (Uniq hall), performans merkezi (Black Box), Uniq Müze, yeme içme alanları (Uniq Fuaye) gibi bölümler olacak. Bir de MEF Üniversitesi bulunuyor. Süvari Köşkü, üniversitenin rektörlüğü olarak kullanlırken, Çinili Köşk de özel toplantılara ev sahipliği yapıyor.Eşsiz Boğaz manzarasına sahip Mihrabadİkinci köprünün dibinde eşsiz Boğaz manzarasına sahip olan koru adını Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Kanlıca Tepesi’nde Sultan III. Ahmed için yaptırdığı Mihrabad Kasrı’ndan alıyor. Kasır yıkılsa da adı kalıyor.. Sıcak Saatler dizisinin merak uyandırdığı koruda bugün piknik yapılabiliyor, düğün, nişan gibi etkinlikler için de mekanlar yer alıyor.Ümraniye’nin tek korusu: OsmangaziÜmraniye için, “Bir zamanlar ormanlarla kaplıydı, Ormaniye diye anılırdı.” derler. Hatta Ümraniye isminin ‘Ormaniye’den geldiği söylenir. İstanbul’un en hızlı kentleşen ve nüfusu artan bu semtte pek yeşil alan kalmadı. Osmangazi Korusu işte bu semtin yeşil kalan arazisi. İstanbul’un da meşhur olamamış korularından. Ümraniye ile Dudullu arasında bulunuyor. Dört tarafı yerleşim yeri. 1970’lerde sonradan ağaçlandırılan koruda içinde yapay bir göl ve sosyal tesisler bulunuyor. Ayrıca fitness alanları, futbol sahaları, çocuklar için oyun parkları ve tenis kortu bulunuyor. Piknik de yapılabiliyor.O eski halinden eser yok şimdi: Validebağ Korusuİçlerindeki av köşklerinin mimari benzerliklerinden midir bilinmez Ayazağa ve Validebağ Korusu’nun kaderleri birbirine benziyor. Üsküdar’da Koşuyolu ile Altunizade arasında yer alan koruya aslında pek aşinayız. Hababam Sınıfı’nın çekildiği yer burası. 10 hektarlık arazi üzerine kurulu koru, adını Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan için yaptırdığı kasırdan alıyor. Bu kasırdan başka yine Sultan tarafından yaptırılan bir av köşkü bulunuyor. Bugün ise öğretmenevi, huzurevi ve izci evi bulunuyor. Koruda sedir, kızılçam, fıstıkçamı, defne, servi, çınar, akasya, saplı meşelerin yanı sıra armut, dut erik, incir gibi meyve ağaçları bulunuyor. 1996’da bir bölümü Milli Eğitim Bakanlığı’na, bir bölümü de Marmara Üniversitesi’ne tahsis edilmiş olan Validebağ bir hayli bakımsız. Çocukluğunda burada top oynadığını söyleyen 27 yaşındaki Hüseyin Yılmaz, “Çocukken buradan hiç çıkmazdım. Top oynar, erik yer, maç yapardık. O zamanlar şimdiki gibi bakımsız değildi.” diyor. Bugünlerde ise Validebağ’ın İngiltere’deki Hyde Park gibi yapılacağı gündemde. Validebağ Gönüllüleri buna itiraz ediyor. Çünkü projeye göre koruda seyir terası, gözlem kulesi gibi alanlar inşa edilecek. Validebağ gönüllüleri yeni düzenlemeyle korunun imara açılacağını ve betonlaştıracağını düşünüyor ve buna karşı bir kampanya yürütüyor. Projede korunun halka açılacağı da söyleniyor ki, zaten halka açık.t.ocek@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

09 Ağustos 2014 Cumartesi 07:13

Film yap aklan

Hollywood’un, filmleriyle hem Amerikalıları hem de dünya kamuoyunu, Amerikan devletinin politikalarına hazırladığını, algıyı yönlendirdiğini herkes bilir. Bu yöntem şimdi de Türkiye’de deneniyor.Türkiye, Ramazan ayında emniyet mensuplarına yapılan sahur operasyonunu konuşuyor. Soruşturmadan ziyade suç oluşturma talimatını, hukuksuz uygulamaları, kendi teslim olan emniyet mensuplarının arkadan kelepçelenmelerini, gözaltı süresi dolmasına rağmen adliyede alıkonmalarını. Paralel yapının elemanları diye büyük tantanayla gözaltına alınan emniyet mensuplarına sorgu sırasında sorulanlarla basına yansıyan iddialar aynı değildi. Casusluk, yasadışı dinleme, paralel devlet iddiaları iktidara yakın gazete ve televizyonlarda sık sık dile getirilip Cemaat ile özdeşleştirilmeye çalışırken, şimdi sinema, bu algı operasyonunda araç olarak devreye sokuluyor.Önümüzde iki film var. İlki Kod Adı: Koz. Pek çok kişinin adını bu filmle ilk defa duyduğu Parantez Yapım’ın ilk sinema projesi. Yapımcısı, uzun yıllar Cemaat’in içinde bulunduğunu iddia eden işadamı Uğur Yalçınkaya. Film diyoruz ama ne yönetmeni belli, ne senaryosu, ne de oyuncu kadrosu. Yalçınkaya, A Haber’e çıkıp 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının perde arkasını anlatan bir film hazırladıklarını anlattı. Yayınlanan fragmanda Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu cinayetine yer veriliyor. Paralel komutanlar gelen bir emirle Yazıcıoğlu’nun uçağını düşürmüş güya. Filmi görmeden yorum yapmak doğru değil elbette ama 17 Aralık’tan bu yana yapılan kara propagandanın devamı niteliğindeki tanıtım videosu, yapımcının açıklamaları çok şey anlatıyor. Sinemanın iktidar tarafından propaganda aracı olarak kullanacağı günler kapıda.Tarafsızız, devletin yanındayız!Ne diyor filmin yapımcısı: “Türkiye’de hiçbir gazetecinin söylemeyeceği şeyleri sinema filminde seyirciyle buluşturacağız. İnsanların maskelerini tek tek düşüreceğiz. Sonunda ölüm bile olsa tüm variyetimi ortaya koyup, 17 Aralık’ta filmi gösterime sokacağız.”İnternete Parantez Yapım veyahut projenin yapımcısının adını yazınca hiçbir şey çıkmıyor. Telefonla arayınca şunları söylüyorlar: “13 yıldır belediyelerde sahne kuruyoruz, ses, dekor, ışık sistemi yapıyoruz. Özel projelerimiz de var. Sinema ile ilgili bir talep geldi mesela. İşin uzmanlarını buluşturup projeyi hayata geçiriyoruz. Kod Adı: Koz ilk filmimiz.”Anlaşılan o ki absürd bir film var karşımızda. ‘Hainler devleti sattılar’, ‘Paraleller İslam düşmanıdır’ sloganları atan, bir kesimi ‘ak’layıp bir kesimi suçlu ilan eden kara mizah… Filmin tanıtımından yapımcının sözlerine her şey garabet dolu. Yapımcı, “Biz ne bir siyasi partinin üyesi ne de bir tarafın yanlısıyız.” diyor ve ekliyor: “Devletin yanında olarak projeye başladık.” Tanıtımı iktidarın merkez kanalı ATV’de yapılıyor, havuz medyası tarafından ‘Yazıcıoğlu cinayetini Cemaat mi işledi?’ diye film servis ediliyor. Yapımcının ve şirket temsilcilerinin itiraf ettiği gibi sipariş, taraflı bir propaganda filmi. Tanıtım videosunu durduralım, yapımcının sözlerinin üzerine elimizle örtelim, şu sorular kalıyor açıkta: “Sinema ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir işadamının sabah uyanıp ‘ülkem elden gidiyor’ diyerek sinema sektörüne girmesinin sebeb-i hikmeti nedir? Kimi görmüştür rüyasında? Niye durduk yere kefen giyip yola çıktığını söyler? Ekranlara çıkıp komplo teorileri anlatmak için bir tanıtım videosu yeterli midir?Darbeİkinci film: MİT kriziyle ilgili. 7 Şubat 2012’de Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan’ın KCK soruşturması kapsamında ifadeye çağrılmasını konu ediniyor. Gazeteci Avni Özgürel’in projelendirip senaryosunu kaleme aldığı, Yasin Uslu’nun yönettiği filmin adı: Darbe.Cinayet kimin yüzünden aydınlanamıyor?Yeni bir algı operasyonu. Perde arkası aydınlatılmayan olaylar farklı yorumlanarak, mahkeme süreci devam eden davalar karara bağlanıp akıl almaz sonuçlar çıkarılarak zihinler yeniden inşa edilmeye çalışıyor. 17 Aralık’tan sonra gün yüzüne çıkan yolsuzluk ve rüşvet skandalının üstünün ‘paralel safsatası’yla örtülmeye çalışıldığı gibi hukuk çerçevesinde ilerleyen süreçler darbe gibi gösterilerek, bir kesim düşman ilan edilip faili meçhul cinayetler üzerine yıkılarak... Hükümetin sulh ceza mahkemelerini kaldırdığı için Yazıcıoğlu davasının ortada kaldığı unutuluyor, paralel denerek aylardır günahlar halının altına süpürüldüğü gibi yine aynı ithamlarda bir günah keçisi seçilip işin içinden çıkılmaya çalışılıyor. Yöntem oldukça tanıdık. Rusya’nın ihtilal döneminde yapılan, Goebbels’in Nazi estetiği oluşturduğu filmler gibi taraflı, algı yönetimi üzerine kurulu.Güneş hiç doğmayacak!Şimdi biraz eskilere gidelim, 1978’e… Türkiye tarihinin utanç verici dönemlerinden birine… Karşımıza iyi niyetle çekilen, ancak kutuplaştırılan bir toplumun nasıl uçuruma sürüklendiğini gösteren ders niteliğinde bir film çıkıyor: Güneş Ne Zaman Doğacak? II. Dünya savaşı sırasında Rusya’da zulüm gören Azeri Türklerin yaşadıklarını anlatan film, Maraş katliamının fitilini ateşleyen yapım olarak anılıyor. Hatırlarsınız yaşananları: Çiçek Sineması’ndaki gösteriminde mekâna patlayıcı bomba atıldı, ortalık ayağa kalktı. Film kulaktan kulağa farklı şekillerde yayılırken kıyamet çoktan kopmuştu. Sonuç: Alevilere ait 200 ev yakıldı, 150 kişi öldürüldü. Sonrası, 12 Eylül askeri darbesi…Bizim gibisi yokYurtdışında algı yönetimi için çekilen filmlerin sayısı bir hayli fazla. İlk akla gelen örnek; iki yıl önce Amerika’da Peygamber Efendimiz’e (sas) hakaretler içeren Çölün Savaşçıları adlı bir film çekildiği duyurulmuştu. İnsanlar sokağa döküldü, yurtdışında protestolar düzenlendi. Gelen tepkilerle proje rafa kaldırıldı. Ortadoğu’nun kaynadığı bir dönemde filmin çekilmesini nasıl okumak lazım? Hemen her ülkenin sinemasında benzer filmler var. Siparişle çekilen, politik iklime göre şekillenmiş, yarınlara kalmayan filmler… Ancak hiçbirinde bizdeki gibi iktidarın kendi toplumunu hain ilan ettiği, günahlarını üzerine yıkmak için şeytanlaştırdığı tarzda filmler yok. 100. yaşını kutlayan sinemamızda bunları konuşmak ne acı, yaralayıcı.Genelkurmay hizmetinizdeAnkara Ekspresi (2005), Genelkurmay’ın desteğiyle çekilen bir film. II. Dünya Savaşı sırasındaki istihbarat savaşları üzerine kurulu, İstanbul’da yaşanan bir casusluk olayını anlatıyor. Almanlar suikastlar yapması için Türkiye’ye 300 kişilik bir birlik gönderir, Türk istihbaratı işler karışmadan olayları çözer. Baştan sona bir kahramanlık hikâyesi… Albay İsmail Özdilek’in danışmanlığını yaptığı filmde, Anadolu Kartalları’nda olduğu imkânlar yine sınırsız. Genelkurmay’ın gizli arşivlerinden faydalanıldı, Anadolu Kavağı Boğazlar Komutanlığı Makro Paşa Yalısı, Beşiktaş Askeri Deniz Müzesi’nde çekimler yapıldı. TRT’nin ön ayak olduğu film, beyazperdede hedeflenen izleyici kitlesine ulaşamadı, şimdilerde belirli periyotlarda televizyon seyircisinin karşısına çıkıyor.Girdaptan çıkamadıkAdı Genelkurmay ile anılan bir diğer film: Girdap (2008). Terörle mücadele ekiplerinin danışmanlık yaptığı film, gösterime girdiği dönemde askeriye tarafından desteklendiğine dair tartışmalar çıkarmıştı. Yönetmen tarafından kesin bir dille yalanlansa da, yargılar değişmedi. Girdap, bir intihar bombacısının hikâyesini anlatıyor, Anadolu’dan kalkıp İstanbul’a gelen bir üniversite öğrencisinin radikal bir İslamcı gruba katılıp ölmeyi, öldürmeyi kabul ediş sürecini... Hrand Dink’in sokak ortasında öldürüldüğü yılın ertesi, siyaset kazanının kaynadığı dönemde böyle bir filmin gösterime girmesi klişe tabirle ‘zamanlaması manidar’ bulunmuştu.Dış politika Polat’tan sorulurAmerika’nın ‘huzur götürüyorum’ vaadiyle Irak’a bomba yağdırdığı dönem... Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde Amerikan askerleri tarafından Türk Özel Kuvvetleri Bürosu’na yapılan baskınla, 11 Türk askerinin başlarına çuval geçirilip kelepçelenerek esir alınması gündeme bomba gibi düşmüştü. Kurtlar Vadisi ekibi Polat Alemdar’ı Irak’a gönderdi, sorunu çözdü! Ortaya, Kurtlar Vadisi Irak (2006) çıktı. Filmin 4 milyondan fazla seyirciye ulaşmasında konjonktüre göre kurgulanan hikâyenin payı büyük. Amerikan askerinin döktüğü kanı yerde bırakmadı Polat. Ölümsüz kahramanımız, Amerikan askerinin başına çuval geçirip öcümüzü aldı. Bir yanda gerçek hayat, bir yanda film… Hayali bir kahraman, dış politikanın hatalarının üzerini örttü. Salonlara gidip katarsis yaşayan, çıkışta Amerikan bayrağı yakan seyirci, zamanla yaşananları unuttu. Sorun yok: Polat, öcümüzü aldı ne de olsa.İyi ki doğdun Hava Kuvvetleri!Sinemamızda sipariş üzerine, algı yönetimi için çekilen filmler arasında belki de en masumu Anadolu Kartalları (2011). Türk Hava Kuvvetleri’nin 100. yıldönümü vesilesiyle destekleyip çektirdiği filmde, Anadolu Kartalı Tatbikatı’nda yıllar sonra bir araya gelen beş arkadaşın geliş hikâyesi anlatılıyor. Temel misyon askerliği sevdirmek. Ömer Vargı’nın yönettiği filmin çekimleri için Hava Kuvvetleri bütün imkânlarını seferber etti. Konya, İzmir, Eskişehir’deki askeri üslerde, hastanelerde çekim yapıldı, gerçek uçaklar kullanıldı. Tom Cruise’un başrolünde yer aldığı Top Gun gibi bir filmin çıkmasını ummasak da, aksiyonu bol, görselliği yüksek bir yapım bekliyorduk. Ancak güçlü sinema filminden ziyade, Hava Kuvvetleri’nin iç dünyasını anlatan bir tanıtım filmi ortaya çıktı.a.hulagu@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

08 Ağustos 2014 Cuma 23:00

Salataya tarhun, pilava köri, çaya kahveye kakule

Yemek tarihi kitapları, baharata ulaşmanın bir hayli meşakkatli ve masraflı olduğu dönemlerde dahi mutfağımızda envai çeşit baharat kullandığımızı anlatıyor. Oysa günümüz ev mutfaklarında yalnızca 3-5 baharatın hükümdarlığı sürüyor. Damak tadının zenginleşmesinin bir yolu da farklı baharatlar denemekten geçiyor.Asya ya da Uzakdoğu ülkeleri kadar olmasa da baharat konusunda hatırı sayılır zenginliğe sahibiz. Ne yazık ki bu zenginlik mutfağımıza pek de sirayet etmiş görünmüyor. Uğruna savaşlar yapıldığı, bir mücevhermişçesine hediye edilip saklandığı, fahiş fiyatlara satıldığı dönemlerde dahi çeşit, kullanım sıklığı ve miktar açısından günümüze kıyasla çok daha fazla tüketiliyordu baharat. Öyle ki, Mısır’ın fethinden sonra Osmanlı saray mutfağında aktif olarak kullanılan 220 çeşit baharattan söz ediliyor. Günümüzde ise bu sayı iki elin parmaklarını geçmiyor maalesef. Bölgelere göre değişkenlik gösterse de genel olarak günümüz Türkiye mutfağını pul biber, karabiber, nane, kekik ve kimyon temsil ediyor diyebiliriz. Asırlarca mutfaklardan eksik edilmeyen onlarca baharatın pabucu ise uzun süredir damdan indirilmeyi bekliyor. O dönemden günümüze gelene kadar mutfakta neden ve nasıl bir kopuş yaşandı, baharat konusunda damak tadımız nasıl bu kadar kısırlaştı doğrusu bu başlı başına bir araştırma konusu. Gelin biz bu hafta bir zamanların göz bebeği, günümüzün “üvey evladı” lezzet iksirlerine göz atalım biraz. Eski köye yeni âdete ne hacet, kullandıklarımın nesi var demeyin. Aşina olduğunuz ancak şu ana kadar kullanmaya cesaret edemediğiniz, insanlık tarihi kadar eski, sizin için yeni bu baharatlara mutfağınızda yer açmayı deneyin. Georg Lichtenberg’in meşhur sözüyle bitirelim: “Her şeyin değiştiği zaman daha iyi olduğunu söyleyemem; ancak daha iyi olması istenen şeyin değişmesi gerekir.”TARHUNAvrupa mutfağının baharat kralı olarak biliniyor. Özellikle Fransız mutfağının vazgeçilmezi. Avrupalılar daha çok sulu tavuk, buğulama balık, yumurtalı yemekler ve lazanyada tercih etse de Anadolu’da daha çok çorba ve et yemeklerinde karşımıza çıkıyor. Yavan yemeklere çeşni katıyor ancak doğrusu en çok sulu yemeklerle uyum sağlıyor. (Özellikle et yemeklerine muhteşem bir rayiha katıyor.) Epey kekremsi ve yoğun bir aroması var. Bu yüzden bol kullanmamaya özen gösterin. Küçük bir püf noktası: Tarhunu yemeği pişirdikten ya da demlenmeye bıraktıktan sonra değil, başlangıçta katmalısınız, zira aroması yemeğin suyuna ne kadar geçerse o kadar lezzet katıyor. Tazesi tüm salata (özellikle yeşil veya domatesli) ve soslarında katkı olarak kullanılabilir. Kuru tarhun ise patates salatasına çok yakışıyor.KİŞNİŞBüyük ihtimalle maydanozgiller familyasından olmasından her yemeğe ‘maydanoz’ olan bir bitki kişniş. Tohumu, yaprağı, gövdesi, kökü ve tozundan dahi yararlanılıyor. Daha çok deniz ürünleri ya da balıkla anılsa da pasta, şurup, çorba, dolma, pilav, sebze (özellikle zeytinyağlılara çok yakışıyor) ve güveç yemeklerinde (tohum halinde), körpe alt yaprakları ise salata yapımında kullanılıyor. Balık, kıyma ya da tavuktan yapacağınız köftelere bu sefer de kişniş koymayı deneyin, pişman olmayacaksınız.KAKULEBaharat Arapça bir kelime ve hoş koku demek. Sanırım baharatlar içerisinde bu iltifata en layık olanı kakule. Limonsu, çiçeksi, ferahlatıcı bir kokusu var. Safran ve vanilya gibi biraz pahalı. Tatlı, tuzlu ve hatta turşu gibi ekşilerde dahi kullanılabilen kakule bunu fazlasıyla hak ediyor. Siyah ve beyazı olsa da mutfak jargonunda kakule deyince aslında yeşili kastediliyor. Kakuleyi kullanırken elinizi korkak alıştırmayın derim. Zira pilav, köfte, et yemekleri, turşu, çay, kahve, pasta, ekmek, kek, kurabiye ve hatta dondurma yapımında bile kullanılıyor. Yemeklerine derinlik katmak isteyenler kimyon–kişniş–kakule karışımını mutlaka denemeli.KÖRİYapılan araştırmalar, körinin kanserli hücreleri bile tedavi edebileceğini söyleyedursun ülkemizde uzun yıllardır satışı yapılmasına rağmen ev hanımlarının mutfağında bir türlü hak ettiği ilgiyi göremedi. Son yıllarda restoran mutfaklarında sıkça kullanılsa da günlük kullanımı (o da yalnızca özel gün ya da misafir ağırlamalarında) körili tavuktan öteye geçemiyor. Körinin tavukla muhteşem uyumu tartışılmaz. Kremalı sosla yapılmış bir tavuk yemeğine bir tutam köri katarak daha da zenginleştirebilirsiniz. Ancak birçok baharat karışımından elde edilen bu baharat, Dünya mutfağında pilav, makarna, erişte ve noodle’da da kullanılıyor.Kadınların köri önyargısı ise büyük ihtimalle tadını beğenmediklerinden değil, bembeyaz pilavları sarıya döndürmesinden kaynaklanıyor. Son olarak körinin zerdeçal ile muhteşem bir ikili olduğunu söyleyelim.SAFRANDünyanın en pahalı baharatı olarak nam salmış safran, yalnızca sofralarda değil namı dünyaya yayılmış kişilerin eserlerinde de yer almasını bilmiş. Kral Süleyman’ın Neşideler Neşidesi ve Homeros’un İlyada’sı bunlardan yalnızca birkaçı. Maddi değerinden olsa gerek tarihte birçok kültür safrana manevi değer de atfediyor. Peki neden bu kadar kıymetli derseniz, uzmanlar bir kilosu için 160 bin çiçek gerektiğiyle açıklıyor bunu. Osmanlı saray mutfağının da baş tacı safran, o günün mutfağının zenginlik işareti olarak biliniyor. Safranı bilmeyenimiz yok, lakin o da köri gibi mesafeli durduğumuz baharatlardan. Bunda yine renginin etkili olduğu kanısındayım. Daha çok zerde, pilav ve sütlü tatlılarda kullanılsa da kimi mutfaklarda balık ve tavukla da tercih ediliyor.ZAHTERZahter, biberiyeye benzeyen bir kekik cinsinin adı. Zahter, Batı’da pek bilinmese de Doğu’da birçok şehirde zeytinyağına serpilerek tüketilen muhteşem bir kahvaltılık. Bu sosa biraz yeşil zeytin biraz da pul biber katıldığında tadına doyum olmuyor. Zahter, köfte baharatı olarak da kullanılabilir, tek başına çay olarak da demlenebilir.ZERDEÇALAnavatanında kurkuma olarak adlandırılan zerdeçal, bizde Hint safranı ya da yalancı safran olarak biliniyor. Safran gibi pahalı değil. Bu yüzden çoğu aktarda safran niyetine satılan aslında zerdeçal. Köriye renk vermesi için katılan temel baharatlardan biri aynı zamanda. Biber gibi acımsı ve hardalımsı bir aroması var. Kötü bir sürprizle karşılaşmamak için kullanırken boca edilmemeli. Bir genelleme yapacak olursak zerdeçalı, köri ve safranın kullanıldığı her yemeğe katabilirsiniz. Balık ve tavukla da tercih ediliyor.KAPARİÜlkemizde hemen hemen her bölgede yetişen kapari, küçük tomurcuklu bir bitki. Bu tomurcuklar toplanıyor ve tuzlu suda bekletiliyor. Turşu ve salamura şeklinde tüketilen kapariyi biz şimdilik yalnızca salatalarımıza koymakla iktifa ediyoruz. Oysa Almanlar tam 472 çeşit yemeğinde kullanıyor, İspanyollar ise devlet korumasına alarak milli yiyecek ilan etmiş. Yeterli tanıtımı yapılmadığı için yaygın bir şekilde kullanmadığımız bu değerli bitkiyi pilav, et, balık ve tavuk yemekleri, sos ve salatalarınızda kullanarak sofranızı zenginleştirebilirsiniz.r.gul@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

08 Ağustos 2014 Cuma 23:00

Çocuklara zarif masallar

Şair kimliğiyle tanınan Cahit Zarifoğlu’nun çocuk edebiyatıyla da ilgilendiğini hatta ismiyle müsemma çok zarif masallar kaleme aldığını biliyor muydunuz? Kitaplarında çocuk temalı şiirlerinin yanı sıra doğrudan miniklere hitaben yazdığı onlarca şiiri ve masalı bulunuyor.“BabaYine mi büroNe olurEve getirBir akşamŞu büroyuBakalımNeresi bizden güzel.”Cahit Zarifoğlu, günlükten siyasal yazılara, şiirden romana, gazete yazılarından tiyatroya, masala kadar birçok türden eser vermiş bir yazar. Yukarıdaki ona ait dizeler her ne kadar yetişkinlere hitaben yazılmış gibi dursa da şairin çocuk dünyasını ne kadar yakından tanıdığının çok açık bir örneği. Zarifoğlu’na göre insanın en yalın halde olduğu dönemlerden biri çocukluk dönemi.Son yıllarda çocuk edebiyatı gelişirken çocuklar için yazılan eserlerin sayısın da artıyor. Kimi edebi kimi öğretici, kimi ince kimi kalın pek çok çocuk kitabı, kitabevlerinin raflarında sergileniyor. Ancak çocuklarla ilgilenenler buna paralel çok az. Ne masal anlatan nine vardır, ne de ocak başında Battal Gazi okuyan bir dede... Nitekim çocuklar televizyon masallarına, cep telefonundaki oyunlara bırakılıyor. Oysa masal, çocuksu duyarlılığı en iyi yansıtan tür ve pedagojik yanı epey güçlü. Şair kimliğini daima muhafaza etmiş Cahit Zarifoğlu’nun da ilgilendiği türlerden biri, masallar. Katıraslanı, Yürekdede ile Padişah, Küçük Şehzade adlı masal kitapları, yazarın çocuklar için kaleme aldığı çalışmalardan birkaçı.Zarifoğlu, çocuk kitaplarını belli bir duyarlılıkla kaleme almış ehil isimlerden. Çocuk kitaplarında büyüklerin çocuk hallerine, çocukların da içindeki büyüğe seslenerek yediden yetmişe herkese hitap etmeyi başarmış. Mustafa Ruhi Şirin, “Cahit Zarifoğlu’nun çocukları ergin çocuklardır; başka bir deyişle çocukluktan erken kaçan çocuklardır.” der. Şiir dilini de çocuk masallarında başarıyla kullanır. Zarifoğlu, her eserinde farklı bir konuyu yine farklı bir üslup ve anlayışla kaleme alır. Çocuklara yazılmış bu kitaplarda sadeliğin içinde gizlenmiş edebi değer, her okuyucunun beklentisine cevap verecek dil ve anlatımla şekillenir. Böylelikle sadece çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eder. Evrensel birçok meseleyi derinliğine irdelemeye çalışır.Çocuk kitaplarının her biri kendi içinde bir türZarifoğlu’nun masal kitapları güncel masallar niteliğinde olup klasiklere benzemiyor. Birbirinin devamı ve benzeri de değil. Bu masallarda olaylar temel olarak iki öz kaynak çerçevesinde gelişiyor. Bunların ilki zalim ve acımasız olana karşı şahsiyetli bir tavır ve duruş, ikincisi her şeyin mutlak sahibini en doğru şekilde kavrayarak Kadir olana mutlak boyun büküş...Serçekuş: Filozof tavırlı minik serçe ile avcı arasında geçen küçük bir macera anlatılıyor. Bir serçe kendisini öldürmekten vazgeçen avcının hayatını günün birinde kurtarır. Serçe, evrene yaşları farklı ama çocuksu duyarlılığını hiç kaybetmeyen kişilerin gözüyle bakar. Hayata verilen değer ve hayatın içinde dikkatlerden kaçan birçok önemli unsur, çocuğun düşünce dünyasında açılımlar yapabilecek tarzda ele alınmış. Kitabın ana fikri, her şeyin sahibi ve hakimi Yüce Yaratıcı’nın izni olmadan herhangi bir şey yapmanın mümkün olmadığı şeklinde tespit edilebilir.Katıraslan: Zarifoğlu, bu eserinde Batılı hayat tarzını alegorik bir anlatımla ele almış. Körü körüne taklitçiliğin komik ama bir o kadar da acı sonuçlarını fantastik bir masal kurgusu içinde anlatmış.Ağaçkakanlar: Kitapta ferdin kader karşısındaki tavrı ele alınıyor. Çocuklar için ağır olabilecek bir konu zeki buluşlarla ve onların heyecanla takip edebilecekleri bir tarzda işleniyor. Çalışmada yavruları olmadığı için çok üzülen ağaçkakan ailesi, bir yavru ister. Ailenin yavruları olmadan önce yaşadığı ağır imtihanlar ve Allah’a dayanarak sıkıntılarından kurtulmaları anlatılıyor. Olayların arkasından her şeyin hayırlısının istenmesi gerektiği dersi veriliyor. Arzularda hırsa kapılmama ve ancak Allah’a teslim olma düşünceleri ele alınıyor. Ayrıca çocukların kendilerine güven duymalarının yolları, nimetler karşısındaki tutumları geleneksel hayat görüşlerimiz çerçevesinde işleniyor.Motorlukuş: Yabancılara özenen küçük bir kuş, aslını koruyamadığı için çok büyük sıkıntılar çeker. Motorlukuş’un içinde ayrıca üç tane daha kısa masal var. Bu masallarda da insana ait, zulüm, haksızlık, tembellik gibi problemler hayvanların yaşantılarıyla göz önüne serilir.Yürek Dede ve Padişah: İdeal bir aile ortamında hayatın gerçek anlamının yorumlanması samimi bir üslupla anlatılmış. Yürek Dede, idealize edilmiş bir derviş tiplemesi ve Allah’ın varlığını müşahedeyle coşkun bir hal üzere bulunan bir kahramandır.Kuşların Dili: Kitap, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ının çocuklar için uyarlanmış hali. Zarifoğlu, klasikleri çocukların dünyalarına kazandırılmasına çalışmış.Küçük Şehzade: Masal; iyi huylu, güzel mi güzel, ancak o kadar da aceleci ve inatçı olan Şehzade’nin başından geçen olaylar üzerine kurulmuş. Küçük Şehzade, bir çocuğun içinde yaşadığı dünyayı, özelde sosyal çevreyi ve insani değerleri keşfedişini anlatıyor.Gülücük: Zarifoğlu’nun çocuklar için yazdığı bu kitap, çocukluk çağını anlatan en güzel şiirlerden oluşuyor. Modern yaşantı içinde gittikçe silinen, gölgelenen ve yitirilen değerler Zarifoğlu’nun şiirlerinde teker teker ortaya çıkıyor. Nine, dede, çoban, kaval, kulağa ezan okuma onun çocukta uyandırmak istediği kelimelerden birkaçı.Ağaçokul (Çocuklara Afganistan Şiirleri): Zarifoğlu’nun Gülücük ile beraber çocuk şiirleri içinde yer alıyor.k.kulaksiz@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Cumartesi
Gün
26°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:39
Gece
20°C
Rüzgar hızı:9 km/h
Rüzgar yönü:9° K
Nem Oranı:64%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:45
Pazar
Gün
Güneşli
35°C
Güneşli
Rüzgar hızı:11 km/h
Rüzgar yönü:11° K
Nem Oranı:52%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:39
Gece
20°C
Rüzgar hızı:7 km/h
Rüzgar yönü:7° K
Nem Oranı:62%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:45
Pazartesi
Gün
Güneşli
33°C
Güneşli
Rüzgar hızı:345 km/h
Rüzgar yönü:345° KKB
Nem Oranı:60%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:39
Gece
20°C
Rüzgar hızı:356 km/h
Rüzgar yönü:356° K
Nem Oranı:64%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:45
Salı
Gün
Güneşli
32°C
Güneşli
Rüzgar hızı:327 km/h
Rüzgar yönü:327° KKB
Nem Oranı:62%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:39
Gece
21°C
Rüzgar hızı:249 km/h
Rüzgar yönü:249° BGB
Nem Oranı:69%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:45
Çarşamba
Gün
Güneşli
33°C
Güneşli
Rüzgar hızı:213 km/h
Rüzgar yönü:213° GGB
Nem Oranı:60%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:39
Gece
21°C
Rüzgar hızı:171 km/h
Rüzgar yönü:171° G
Nem Oranı:70%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:45
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
29 Ağustos 2014 Cuma 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Cumartesi
Gün
22°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:28
Gece
21°C
Rüzgar hızı:32 km/h
Rüzgar yönü:32° KKD
Nem Oranı:70%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:41
Pazar
Gün
25°C
Rüzgar hızı:48 km/h
Rüzgar yönü:48° KD
Nem Oranı:66%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:28
Gece
22°C
Rüzgar hızı:47 km/h
Rüzgar yönü:47° KD
Nem Oranı:72%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:41
Pazartesi
Gün
25°C
Rüzgar hızı:44 km/h
Rüzgar yönü:44° KD
Nem Oranı:70%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:28
Gece
22°C
Rüzgar hızı:40 km/h
Rüzgar yönü:40° KD
Nem Oranı:74%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:41
Salı
Gün
Güneşli
26°C
Güneşli
Rüzgar hızı:40 km/h
Rüzgar yönü:40° KD
Nem Oranı:69%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:28
Gece
22°C
Rüzgar hızı:37 km/h
Rüzgar yönü:37° KD
Nem Oranı:76%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:41
Çarşamba
Gün
Güneşli
26°C
Güneşli
Rüzgar hızı:30 km/h
Rüzgar yönü:30° KKD
Nem Oranı:79%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:28
Gece
22°C
Rüzgar hızı:30 km/h
Rüzgar yönü:30° KKD
Nem Oranı:88%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:41
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
29 Ağustos 2014 Cuma 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Cumartesi
Gün
20°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:14
Gece
17°C
Rüzgar hızı:41 km/h
Rüzgar yönü:41° KD
Nem Oranı:74%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:24
Pazar
Gün
Güneşli
31°C
Güneşli
Rüzgar hızı:67 km/h
Rüzgar yönü:67° DKD
Nem Oranı:50%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:14
Gece
16°C
Rüzgar hızı:76 km/h
Rüzgar yönü:76° DKD
Nem Oranı:51%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:24
Pazartesi
Gün
Güneşli
32°C
Güneşli
Rüzgar hızı:76 km/h
Rüzgar yönü:76° DKD
Nem Oranı:42%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:14
Gece
17°C
Rüzgar hızı:67 km/h
Rüzgar yönü:67° DKD
Nem Oranı:37%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:24
Salı
Gün
34°C
Rüzgar hızı:96 km/h
Rüzgar yönü:96° D
Nem Oranı:27%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:14
Gece
Açık
19°C
Açık
Rüzgar hızı:62 km/h
Rüzgar yönü:62° DKD
Nem Oranı:31%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:24
Çarşamba
Gün
35°C
Rüzgar hızı:82 km/h
Rüzgar yönü:82° D
Nem Oranı:22%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:14
Gece
18°C
Rüzgar hızı:80 km/h
Rüzgar yönü:80° D
Nem Oranı:28%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:24
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
29 Ağustos 2014 Cuma 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri