22 Kasım 2014 Cumartesi 19:31

Engel tanımıyoruz, o çorbalar dağıtılacak!

Engelsiz Pedal Derneği ile yeni projeleri ‘Engelsiz Çorba’ için görüşmek istediğimde, ‘tabi olur ama bir şartımız var’ dediler. Şartları şuydu: “Bizimle beraber gelip evsizlere siz de çorba dağıtacaksınız” ‘Şahane fikir’ deyip yola koyuldum. Fatih’te başlayan çorba dağıtımı Bayrampaşa Otogarı’nda bitti. En son sabaha karşı dört sularında Boğaz Köprüsü’nden bisikletle Anadolu yakasına geçiyorduk, sonrasını hatırlamıyorum. Ama öncesi gayet aklımda. Uzun süre de çıkmayacak gibi!Engelsiz Pedal Derneği’nin yaptığı işler ‘hayatta güzel şeyler de oluyor’ dedirten türden. Geniş kitleler onları, bisiklet sevincine engellileri de dahil eden ‘makam şoförü’ projesiyle tanıdı. Kasalı bisikletleriyle engelli çocukları, tandem (ikili) bisikletlerle de yetişkin engellileri bu harika ulaşım aracının sebepsiz mutlu eden’ dünyası ile tanıştıran gönüllüler bununla kalmadı yeni bir proje ile karşımıza çıktı. Gündüz çocukları misafir ettikleri o meşhur bisiklet kasası artık geceleri de boş kalmıyor. Sıcacık çorbalarını termoslarına doldurup ‘süper kahraman’ gibi yola koyulan gönüllüler, iki tekerlek üzerinde tarifsiz sevinçlere yol açıyorlar. Hem de iki taraflı bir sevinç bu. Çünkü çorba dağıtımını yapanlar arasında engelliler de var. Projenin uzun vadede amacı da bu zaten. Bisiklet üzerinde engelini unutan kişileri, yardım edilen pozisyonundan çıkarıp yardım eden pozisyonuna getirmek. Engelsiz Pedal Derneği Başkanı Samet Aksuoğlu’nun tabiri ile onları da toplumsal meselelere ‘çorba etmek’.Engelsiz Pedal gönüllüleri ile Kadıköy-Yeldeğirmeni’ndeki yerlerinde buluşuyoruz. İstikamet önce Beşiktaş İskelesi, ardından diğer gönüllülerle buluşacağımız Kabataş. Bana ayarladıkları bisiklet ile iskelede buluşacağımdan, oraya kadar gitmek için geriye tek bir yol kalıyor. Engelsiz Pedal’ın engelli çocukları bindirdikleri özel tasarım kasalı bisiklet. Makam şoförüm, bu bisikletle daha önce defalarca çocukları gezdirmiş olan Utku. ‘Ama olur mu ki? Ben yürüyerek de giderdim’ demeye kalmadan kendimi kasada bağdaş kurmuş vaziyette buluyorum. Hani şu, akşam benden boşalacak yere evsizlere dağıtılacak çorbaların olacağı kasada. İskeleye kadar meraklı bakışlar üzerimden bir saniye eksik olmuyor. Fakat hiç önemli değil. O beş dakikalık yolda şunu öğreniyorum ki bisikletten daha zevkli bir şey varsa o da Engelsiz Pedal gönüllülerinin makam şoförlüğü yaptığı kasalı bisikletmiş. Çocukların yaşadığı mutluluğu bayır aşağı giderken iliklerime kadar hissediyor ve daha sonra defalarca kuracağım şu cümleyi içimden geçiriyorum: Helal olsun size gençler!Dünyanın ilk Türkçe karakterli kahramanları!Bisikletlerle vapura binip Kabataş’ta buluşacağımız kafeye gidiyoruz. Dört kişilik masamızın kapladığı alan sürekli yeni katılan gönüllülerle genişliyor. Aslında bu Engelsiz Pedal gönüllülerinin ilk çorba etkinliği değil. Daha önce iki kere daha evsizlere çorba dağıtımında bulunmuşlar fakat bugünkü, biraz da öncesinde projelerinin detaylarının konuşulacağı özel bir etkinlik. Herkesin söyleyeceği şeyler var. Samet, arkadaşlarına sloganlarından ve logolarından bahsediyor; Fatih internet sitesinin tamamlanmak üzere olduğunu, haftaya her şeyi ile teslim edeceğini söylüyor. Projenin ilk ismi ‘Çorba Adam’ cinsiyetçi bulunduğu için eleştiriliyor, alternatif isim önerileri veriliyor... Sonunda 23 alternatif isim önerisi oylanıyor ve ‘Engelsiz Pedal’ da karar kılınıyor. Özgün, bir an önce çorba dağıtımına başlanmasından yana: “Çorbalar soğumadan çıkalım artık” Samet Aksuoğlu, ‘bıraksan sabaha kadar anlatacak’ karakterde biri. Heyecanla kafasındaki planları sunuyor arkadaşlarına. Süpermen gibi üzerinde ‘Ç’ harfinin olacağı reflektörlü "bisiklet yeleği" hazırlanacağından bahsedip devam ediyor: “Çorba dağıtıcıları, dünyanın ilk Türkçe karakterli süper kahramanları olacak.”Ancak bunun için desteğe ihtiyaçları var. Öncelikle kasalı bisiklet sayısının artması lazım. Samet’in hayali İstanbul’daki her ilçe belediyesine bir adet kasalı bisiklet aldırmak. Çünkü şimdilik bir elden yürüttükleri çorba dağıtımını yaygınlaştırmak ve bölgelere ayırmak istiyor. Gönüllü sayısında şimdilik bir sıkıntı yaşamıyorlar. Hatta bugünkü etkinliğe gelen insan sayısı fazla bile. Sayı arttıkça işleri koordine etmek zorlaşıyor. Yine aynı toplantıda bugünkü etkinliğe gelen kişileri üç ayrı gruba ayırıp çorba dağıtımını haftanın iki ya da üç günü yapmaya karar veriyorlar. Bu arada ekip sosyal medyadaki "EngelsizÇorba" grubu üzerinden iletişime geçiyor. Ayrıca Engelsiz Pedal Derneği her hafta engelliler, mülteciler veya evsizler ile nasıl iletişim kurulacağı, nelere dikkat edileceği gibi konuları tartışmak üzere "Engelsiz Perşembe" leri düzenliyor. Kadıköy Tasarım Atölyesi’nde her perşembe saat 19.30’da başlayan bu buluşmalarda konunun uzmanı psikologlar, dil ve konuşma terapistleri gibi uzmanlar eşliğinde makam şoförleri ve çorba dağıtacak gönüllüler eğitiliyor. Teknik bisiklet giysisine ihtiyaç duyuyorlarGönüllülerin ihtiyaç duyduğu tek şey bisiklet değil. Çorba temin edecek büyük ya da küçük girişimciler, gece yollarını aydınlatacak ışık gibi ekipmanlar ve en önemlisi yağmurluk gibi su geçirmeyen ama nefes alabildiği için de terletmeyen membran özellikli montlar/teknik bisiklet giysilerine ihtiyaç duyuyorlar. Şimdilik battal boy çöp poşeti ile idare ediyorlar ancak nefes alamadığı için efor sarf eden vücut terliyor, sauna eşofman etkisi oluşturuyor. Dolayısıyla nefes alabilen ama suyu da geçirmeyen teknik bisiklet giysilerine çok ihtiyaçları var. Samet’in başka hayalleri de var. İleride mültecilere ve evsizlere yasal haklarının yazılı olduğu broşür basıp çorba ile birlikte vermek ya da çorbaları arkasında bu hakların yazılı olduğu karton tabldotta dağıtmak mesela.Onlar mutlu olunca biz de mutlu oluyoruzYola çıkma zamanı geldi. Çorbayı termoslara doldurup , bisikletlerimize binip yola koyuluyoruz. Görme engelli Yunus ve Süleyman için Tandem bisikletlerin arkası boş bırakılmış durumda. Kendilerini yoldan alacağız. Mültecilerin yoğun olduğunu bildiğimiz Fatih’e doğru pedallıyoruz. Surların dibinde ikisi uykuda üç kişi yatıyor. Çorbaları dağıtması için Yunus’a sesleniyor ve uyuyanları uyandırmamaya gayret ederek çorbaları diğer arkadaşlarına teslim ediyoruz. Yunus’un çorba dağıtımına ikinci gelişi. Engelsiz Pedal’ın düzenlediği turlara ise defalarca katılmış. İlkinde o kadar çok ıslanmışlar ki ‘üzerimdeki mont abartısız üç günde kurudu’ diyor. Görme engelli Yunus, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünde okuyor. Engelsiz Pedal ile bir yıl önce tanışmış. Öncesinde kendine ait bir bisikletle, okul bahçesi gibi kamuya kapalı bir alanda ve ailesinin gözetiminde bisiklete binen biriymiş zaten. Ama şimdi tandemin arkasında ve ‘dostum’ dediğim kişilerle İzmit’e bile gidiyor olmanın sevincini ‘tarifsiz’ olarak nitelendiriyor. Çorba dağıtımına gelince, o konuda da çok istekli Yunus: “İnsanlar çok mutlu oluyor ve şaşırıyorlar. Onlar mutlu olunca biz de mutlu oluyoruz. Çorba ve bisiklet bir araya gelince sembolik olarak çok dikkat çekici oluyor ve insanlara ‘sıcacık yataklarında uyurken dışarıda zor durumda insanlar olduğunu’ hatırlatıyor. İnanın vizem vardı bugün ve dersim sekizde bitti. Akşam yemeği bile yemeden buraya geldim. Bu dostluk ortamı olmasa kimse gelmez buraya” diyor.Samet Aksuoğlu araya giriyor: “Görme engelli kişi gönül gözüyle görüyorsa ve bir işi ya da yuvası varsa evsizlerle kıyaslanınca engelli pozisyonundan çıkıyor. Bu durumda evsiz olan engelli pozisyonunda. Biz de engelli dostlarımıza ‘gelin siz de toplumsal yaralara çorba olun’ diyoruz”Tam ayrılacakken, çorba için uyananların ‘teşekkürler’ diyen sesi geliyor ve ekliyorlar ‘çay da var mı?’ Gönüllüler çayı not alıyorlar hatta uzun vadede belki başka şeyleri de. Battaniye mesela, neden olmasın?Saraçhane Parkı’nda da birkaç evsiz vatandaşa çorba dağıtımı yaptıktan sonra ‘daha fazla mülteciyi nerede bulabiliriz’ sorusu üzerinde istişare ediliyor. ‘Bayrampaşa Otogarı’ diyor biri. Kimse garipsemiyor. Dünyanın en normal şeyini yaparmışız gibi otobüs yolunu takip edip e-5’e çıkıyor, Bayrampaşa tabelalarını takip ede ede otogara varıyoruz. Gerçekten de bu çocuklar için engel yok. Etraftan gören herkes yardımcı olmak istiyor. Otobüs firmalarının birinden çıkan Şeyhmus Bey, bize evsizlerin yerini gösterebileceğini söylüyor. Tandem bisikletlerden biri üçleniyor. En arkada Şeyhmus bey, sıcak olduğu için gece olunca içeride uyuyan evsiz sayısının arttığını söylüyor. Gerçekten de içeride çok sayıda evsiz var. Bir kısmı buraya yerleşmiş gibi hatta. Büyük kısmı beton üzerine attıkları kartonların üstünde uyuyanları ‘uyandırmaya kıyamıyor’ çorbaları sessizce baş uçlarına bırakıyoruz.Son durak, otogarda içinde çok sayıda mültecinin barındığını duyduğumuz cami oluyor. Burada biraz daha hızlı ve koordineli olmamız gerek çünkü çorba bekleyen çok sayıda kişi var. Samet sesleniyor: “Süleyman termosun başına geç”, “ekmekleri bir kişi dağıtsın, bir kişi de kapakçı olsun…” “Sinem, iki çorba alıp aşağıya gel” “Ekmek bitti mi?” “Bir dahaki sefere daha fazla ekmek alalım…” Görme engelli Süleyman’ın hep gülen yüzü daha da aydınlanıyor.Çorba bitti, köprü göründüVe çorbalar bitti. Dönüş yolunu konuşuyoruz. Metrobüsle gidecekler bir tarafa Samet’e uyup köprüden bisikletle geçecekler diğer tarafa. Samet’le gidecekler iki iken beş, beş iken ona çıkıyor. Sonunda metrobüsle sadece iki kişi gitmeye karar veriyor. Gerisi çılgınlık peşinde. Çünkü biz bunu hak ettik! Her gün otobüsle geçtiğimiz yolları bisikletle kat etmek en azından benim için çok ilginç bir deneyim oluyor. Birkaç kere pes edecek olup metrobüse yanaşmaya yeltenirken vazgeçiriyorlar. Bayırlarda destek almadan yolu tamamlamam zor. Allah’tan her defasında bir el imdadıma yetişip arkadan itiyor beni. Saat sabaha karşı dört sularında Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken bütün yorgunluğumuzu unutuyoruz. Ne de olsa çorba dağıtıldı, engeller aşıldı, boğaz geçildi. Bilanço ise hiç ağır değil: Bir teker patlaması ve küçük çaplı bir kaza. Bir de onlar kibarlık yapıp kabul etmeseler de ‘hızlarını azaltan bendeniz’!Sabahın ilk ışıklarını Kadıköy’de bir çay ocağında karşılıyoruz. Mekanda bizden başka iki genç daha var ve o saatte nereden dönmüş olabileceğimizi anlamaya çalışıyorlar. Biri dayanamayıp soruyor: “Nereden geliyorsunuz, ne yapıyorsunuz” Samet ne olup bittiyse anlatıyor. Katiyyen inanmıyorlar. Hakikaten de inanılacak gibi değil. Hak veriyorum. “Evsizlere çorba dağıtıyoruz. Aramızda görme engelliler de var. Mesela bak bu arkadaş görmüyor” diyor Samet, Süleyman’ı göstererek ve soruyor: “Görüyor musun yoksa Süleyman?” Bütün yorgunluğumuzu unutturacak bir kahkaha daha kopuyor. Herkes çocuklar gibi şen. Bence tam o sırada onlar da inanıyor. Çünkü çorba sıcak, dostluklar daha da sıcak!

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 02:44

Otomobili çok severim ama toplu ulaşım şart

Saffetin Garajı adıyla bir otomotiv programı yapan Saffet Üçüncü, 28 yıl bilfiil otomotiv sektöründe çalıştıktan sonra ekranlara çıkmış bir isim. “Hayatımı bu işe verdim.” diyen Üçüncü, “Hiç bıkmıyor musunuz?” sorusuna, “Hayır” cevabını veriyor. Otomobil endüstrisine büyük saygı duyduğunu söyleyen Üçüncü, “İnsanlar işin bu tarafını pek bilmiyor ama otomobil aslında çok tarihi ve sosyolojik bir konu.” diyor.Otomobil merakınız nereden geliyor?Genetik, yani doğuştan. Aklım ermeye başladığından itibaren otomobil ve türevlerine merakım vardı. Çocukken arabada uyumak isterdim. Arabaya girip içeriden kilitlermişim. Annem beni ikna etmek için üç-dört saat uğraşırmış. Bu sevda hiç azalmadı, o günden bugüne artarak devam etti. İmkân olsa on kere dünyaya gelsem bir kere bile düşünmeden yine aynı sektörle uğraşırım. Çünkü öyle bir sektör ki; eğer meraklıysan ve bu işe günde 12-18 saat ayırabiliyorsan –ki öyle yaptım- sonunu bulamazsın.Çok ciddi bir zaman bu. Sebebi nedir?Mesela Toyota’nın sadece Ar-Ge bütçeleri 10 milyar doların üstündeydi. 6 bin mühendis çalışıyordu. Biz burada konuşurken bile bir yenilik oluyor. O yüzden birisi bir gün size ‘Otomobilden iyi anlarım’ dese bilin ki doğru değildir.Siz diyebiliyor musunuz?Diyemiyorum, ne haddime.Ama sizin için ‘Türkiye’de otomobili en iyi bilen adam’ deniliyor…Estağfurullah. Bunu kabul etmiyorum. Bütün hayatımı bu işe verdim. Profesyonel olarak 28 senem geçti. Belki bir değerlendirme imkânı kazanmış olabilirim, ondan da emin değilim. Bunu diyebilmek için her yapılanı çok iyi bilmek gerek. Çok mütevazısınız…Bu mütevazılık değil, gerçek. Şu an dünyada yaklaşık yüz bin kişi bu sektörde sadece Ar-Ge için çalışıyor. Şu an hangi gelişmenin olduğunu kim bilebilir. O halde nasıl ben konuyu biliyorum diyebilirsiniz? Yapılmış otomobil üzerinden değerlendirme yapılabilir. Orada da şahsiyeti karıştırmamak lazım. Çünkü sen bir otomobili beğenebilirsin. Başka biri beğendiklerini beğenmeyebilir. O yüzden bir otomobili ya da motorlu aracı değerlendirirken onun ne amaçla yapıldığını, nereden geldiğini, nereye gittiğini, taşıma işinin global anlamda nasıl olduğunu değerlendirip ona göre insanlara anlatmak lazım.‘Bu otomobil kötüdür, kesinlikle binmeyin’ dediğiniz bir marka ya da model var mı?Şu anda kötü otomobil yok piyasada. Bundan yirmi sene önce bir araç için bunda şu tip arızalar olabilir diyebilirdik. Bugün bu anlamda bunları diyemem. Sadece yaşadığın yere ve kullanım amacına göre tercihler değişiyor. Günümüzde 600-700 beygirlik performans otomobilleri var. Bazıları için bu otomobiller çok iyidir ama bazıları için hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Eski anlamda problemli araçlar kalmadı. İnsanlar daha çok ihtiyaç ve tasarıma göre tercih yapıyor.Son yıllarda ülkemizde de otomobile karşı büyük ilgi var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Türkiye’de araç parkı gelişti. Ancak satılan araba sayısı Avrupa’nın gerisinde. Türkiye’de yılda bir milyon araç üretiliyor ama yaklaşık 600 bin araç satılıyor. Bugün Avrupa’da krizde dediğimiz ülkelerde bile iki milyonun üzerinde araç satılıyor. Bizim pazarımız henüz o seviyede değil kolay kolay da çıkamaz.Otomotiv sektöründe yıllarca çalıştınız. Televizyon programı fikri nasıl ortaya çıktı?Bu fikir aslında bana ait değil. Aklımda da yoktu. Medya ile de uzaktan yakından ilgim yok. Ben Doğuş Grubu’nda satış sonrası ve motor sporlarından sorumluydum. O zaman da aynı programda olduğu gibi otomobilleri değerlendirip anlatıyordum. Geçmişi ve geleceği ile anlatıyordum. Çevremdekiler de bunların bütün halka anlatılması gerektiğini söyledi. Ferit Bey de destekledi. Böylece başlamış olduk.Her gördüğünüz yeniliği hayranlıkla anlatıyor, adeta her bölümü ilk programınız gibi heyecanla sunuyorsunuz. Hiç bıkmıyor musunuz?Hayır. Her şeyden önce otomobil endüstrisine büyük saygı duyuyorum. Otomobil aslında çok tarihi ve sosyolojik bir konu. İnsanlar işin bu tarafını pek bilmiyor ama benim için çok önemli. Mesela dünya savaşlarının otomobil üzerinde çok büyük etkileri var. Ayrıca savaş sonrasında oluşan ihtiyaçlar da tasarımdan motora kadar birçok şeye etki etmiştir. İşte ben bir otomobile baktığımda hemen tarihçesi aklıma geliyor. Mesela bir Alman markasına baktığınızda o toplumun sosyolojisini, savaşı görebilirsiniz. Bir otomobilin, nereden nasıl geldiğini bilirseniz onu sadece bir makine olarak görmüyorsunuz. Ben olaya böyle bakıyorum, insanlara da öyle anlatmaya çalışıyorum.Yerli otomobil konusunda ne düşünüyorsunuz?Çok güzel olur. Çok doğru olmalı. Ama bu konuda bir hata yapılıyor. Bunun en az elli yıllık stratejik planının yapılması gerek. Torunlarımıza ya da onların çocuklarına iyi bir seviyede emanet edilmesi lazım. Maalesef takip ettiğim kadarıyla şu an bunu düşünenler hep iki üç yılık düşünüyor bu mevzuyu. Böyle düşünüp ortadan kaybolmuş yüzlerce marka sayabilirim. Bugün beğendiğimiz markaların en az bilineninin bile en az elli yıllık mazisi var.Peki Türkiye bu altyapıya sahip mi?Şu an beğendiğimiz birçok markanın parçaları zaten Türkiye’de imal ediliyor. Bu konuda çok ilerideyiz. Bizim yedek parça ihracatımız otomobil ihracatını geçti. Parçalarını yapabiliyorsak otomobili de çok rahat yapabiliriz. Motor yapılabiliyor, karoser tasarım yapılabiliyor. Burada insanları korkutan şey fizibilite. Çünkü iş çok büyüdü, global oldu. Bu sene üç tane on milyon civarında araba yapan firma olacak. Bizim de yirmi beş yıl sonra en az dört milyon yapmamız gerek. Ama bu yılları dantel gibi çok iyi işlemek gerek. İşin bir de ürün tarafı var. Herkes her şey bulundu sanıyor. Ama öyle değil. Daha neler bulunacak? Mesela New York taksi projesi. Gerçekleşmedi ama çok farklı bir ürünle projeyi bir Türk firması kazandı. Demek ki yapabiliyoruz. Buna inanmalıyız. Kaynak oluşturulmalı ve destek verilmeli.Siz aynı zamanda bir motosiklet meraklısısınız. Türkiye’deki geleceğini nasıl görüyorsunuz?Çok pozitif görüyorum. Motosiklet tercihlerinde benzin fiyatlarından trafiğe kadar birçok etken var. Türkiye’de yılda yaklaşık iki yüz bin motosiklet satılıyor. Ama son yıllarda motosikletin içeriğinde çok fark var. Artık çok kaliteli ürünler satılıyor. Sınıf yükseliyor. Bundan on sene önce motosiklet sadece keyifti ama bugün insanlar artık ulaşım aracı olarak motosikleti tercih ediyor. Ben de artık ulaşım aracı olarak kullanıyorum ve günde en az üç saat kazandırıyor. Öte yandan ticari hale de geldi. Ama maalesef hâlâ bu konuda farkındalık oluşmadı. Bu yüzden hâlâ tehlikeli. Motosiklet kullanan adam kendinden değil, etrafından korkmalı. Çünkü otomobil kullanıcıları motosikletlere yeterince dikkat etmiyor. Bir de ben otomobili çok severim ama megapollerde toplu ulaşım şart. Sadece otomobille bu iş yürümüyor.Ya elektrikli arabanın geleceği?Bence içten yanmalı otomobillerin devri bitmiştir. Devrini tamamladı. Bugün içten yanmalı bir motorun en iyisinde yüzde otuz beşlik verim var. Elektrikli arabada bu oran yüzde doksan beş. Ama bu zaman alacak. Türkiye’de oturması için en az yirmi sene var. Bu araçlar için üretilen enerjinin de temiz olması gerek. Yoksa bir yandan tasarruf yapayım derken öbür taraftan çevreyi katletmemek gerek.Sık sık Avrupa’ya gidiyorsunuz. Avrupa sürücüsü ile Türkiye’deki araç kullanıcıları arasında nasıl farklar var?Kurallara çok riayet ediyorlar. Mesela emniyet şeridine kimsenin çıktığını görmüyorum. Emniyet şeridine girmeye utanıyorlar. Aramızda çok büyük zihniyet farkı var. Başkasının hakkını yemek onları rahatsız ediyor. Benim takıldığım konu da bu. İnancımıza göre kul hakkı konusunda bizim çok hassas olmamız gerek. Işıklara riayet edilmiyor, tramvay yoluna giriliyor, daha birçok konu var. Bu sadece polisin çözeceği bir konu da değil.Otomobilden başka bir şeyden anlamamYıllardır otomobil dünyasında ter döküyordum. Konu otomobil olduğunda konuşabiliyorum. Ama başka hiçbir konudan anlamam. Birçok insanın sosyal, kültürel, siyasi ya da spor gibi birçok konuyla ilgili fikri vardır. Ben otomobilden başka hiçbir şeye vakit ayırmadığım için diğer konularda pek fikrim yok.Her programa en az 12 saat çalışırımHer programa acayip çalışıyorum. Binlerce insan seni adam yerine koyup dinliyor. Ne kadar bilirsen bil, her ürünün farklı özellikleri var. Genel otomobil bilgisi ile yürüyecek bir şey değil bu. Her programa en az on-on iki saat çalışıp hazırlık yapıyorum. Başka türlü yapıyorum diyen yalan söyler. Çok ciddi hazırlanıyorum ama yine de tatmin olmuyorum. Mesela bir krank milini iki saat anlatabilirim. Çünkü zamanında moleküler yapısına kadar uğraştık. Ama bu kadar detaylı bilgi televizyonda anlatılmaz.Param olsa otomobil fabrikası açarımBugün çok zengin olsam bir tane dairem olmaz. Hepsini araba, motosiklet ya da gemiye veririm. Beni bunlar mutlu ediyor. Daha fazla param olursa araştırma ve geliştirme işlerine daha çok vakit ayırabilirim. Daha fazla param olsa mutlaka bir otomobil fabrikası açardım. Bu benim hayat görüşüme de çok uygun. Hem birçok insan bundan ekmek yer hem de vatana millete hayırlı bir iş olurdu.Çocuğuma arabalar kadar vakit ayıramadımBen çocuğumun yetişme dönemini hayal meyal hatırlıyorum. Bir anda karşımda üniversite öğrencisi buldum. Hayattaki en çok pişman olduğum konuların başında gelir. Ama mecburdum. Çünkü çok yoğun çalışmanız gereken bir sektör. Başkalarının bu hataya düşmesini istemem. Tamam işini seviyorsun, memlekete faydalı oluyorsun ama bazı şeyleri de kaçırıyorsun. Dünyaya geri dönseniz aynı şeyleri yapar mıydınız diye sorsanız. Evet derim. Çünkü işin gereği bu. Eğer böyle olmazsa bazı şeyleri yapamazsın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Almanya’da daha çok tanınıyorum

Türkiye Kadın A Milli Futbol Takımı’nın kaptanı Bilgin Defterli, 10 yıldır Almanya’da yaşıyor ve beş sezondur da Köln’de oynuyor. Hiçbir dayanağı olmadan sadece futbolculuğuna güvenerek bu ülkede kendine bir hayat kuran sporcumuzunki tam anlamıyla bir başarı öyküsü.Bilgin Defterli adını duyanlarımız çok değildir sanıyorum. Açıkçası onun Almanya’da daha çok tanındığını söylemek hiç de abartılı olmaz. 10 yıldır bu ülkede futbol oynayan Bilgin Defterli, 5 sezondur da 2. Bundesliga’da Köln formasını terletiyor. Buradaki ilk sezonunda attığı 22 golle kraliçe olarak kendini gösteren Bilgin, sonrasında gelen transfer önerilerini değerlendirmeyip burada kalmış. Nedenini açıklarken de “Köln’ü seviyorum. Kendimi burada çok iyi hissediyorum.” diyor. Hemen de bununla ilgili etkileyici bir durumu anlatıyor:“İki gündür biraz gribal durum yaşıyorum. Hem Türk hem de Alman komşularım gelip hatırımı soruyor, bir ihtiyacım olup olmadığıyla ilgileniyorlar. Hatta çorba pişirip gelenler bile oluyor. Böyle bir ortamdan ayrılmayı kimse istemez.” diye konuşuyor. Sık sık Türkiye’ye gelip-gitme imkanı da bulduğundan bu konuda sıkıntısı yok. Önümüzdeki aylarda annesini yanına getirip bir süre Köln’de özlem gidermeyi planlıyor.10 yıl önce hemen hiçbir bağlantısı ve dayanağı olmaksızın bu ülkeye gelip futbol oynamayı amaçlayan Bilgin Defterli’nin tam anlamıyla bir başarı öyküsü yazdığı açık. Kimsenin yardımı olmadan sadece oynadığı futbola güvenip dayanarak bugün bulunduğu noktaya gelmiş. İlerleyen yaşına karşın (34) hâlâ Köln’ün ve Türk Milli Takımı’nın en büyük kozu durumunda.Tatilden Milli Takım’a gidince...Gerçi son Dünya Kupası elemelerindeki başarısız sonuçlar Bilgin’i epeyce üzmüş. “Aslında gruptan çıkabilirdik ama yeterince hazırlanma imkanımız hemen hiç olmadı. Ayrıca oyuncularımızın büyük bir bölümü maçlara hazır olmadan geliyor. Daha doğrusu zorunda kalıyorlar diyelim. Çünkü yeterince güçlü ve organize bir lige sahip değiliz. Milli Takım’a gelen oyuncular kimi maçlar öncesinde tatil dönüşü durumunda olabiliyor. Bu da büyük sıkıntıya yol açıyor.” diye konuşuyor. 10 takımlı 1. Lig’imizle birlikte 12 takımlı 2. Lig ve 8 takımlı 3. Lig’imiz pek parlak organizasyonlar değil. Henüz emekleme dönemindeyiz.Beşiktaş bu konuda gerekli adımı atıp 3. Lig’den işe başlamış. Siyah Beyazlıları Fenerbahçe ve Galatasaray’ın izlemesi halinde bayan futbolunun ülkemizde önemli bir gelişme gösterebileceğini düşünüyor Bilgin Defterli. Yoksa herhangi bir takımın bütün iyi futbolcuları toplayıp sürekli şampiyon olması gibi yarışmacılıktan uzak ligin birşey getirmeyeceği kanısında. Tabii erkek futbolunda bile kaybolan seyirci ilgisi onlarda neredeyse sıfır düzeyinde. Bu nedenle TRT’nin verdiği bir milli maç sırasında karşılaşmayı anlatan Levent Özçelik’e, “Maçı boşver ağabey, bayan futbolunun sorunlarını anlat lütfen.” demekten kendilerini alamamışlar.Milli Takım’ın elemelerde Belarus’u iki maçta da 3-0 ve 2-1, Karadağ’ı 3-1 ve 3-2 yenmiş olmak gibi sonuçları var. Geçmişte herkese yenildiğimizden bunlar yabana atılmayacak sonuçlar. Ancak deplasmanda 1-0 yenildiğimiz Galler karşısında içerde 5-1 kaybetmemiz dönemsel performans dalgalanmasının en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. En kötüsü de yine burada 1-0 yenildiğimiz Ukrayna karşısında deplasmandaki 8-0’lık yenilgi olmuş. Bu maç sonrasında aynı uçakta geldikleri bir erkek turist topluluğunun sözlü saldırılarına da muhatap olmuşlar. Maça gitmeyen “taraftar” ağır yenilgi nedeniyle onları aşağılayıcı sözler etmekten geri kalmamış. Bizdeki taraftar kalitesi de bu! Ne yapacaksınız…Toni Schumacher’in ilgisiErkek futbolunda dönen paraların yanında kendi kazançlarının yadırganacak kadar düşük kaldığını belirten Bilgin Defterli, “Evet, futbol sayesinde kendime iyi bir hayat kurdum ama sözü edilmeye değer bir para kazanamadım. Belki de transfer önerilerinden birini kabul etmem iyi olurdu. Fakat Köln’ü çok seviyorum. Burada bana çok iyi davranılıyor. O nedenle ayrılmayı düşünmedim.” diyor.Köln kulübünde para konusu dışında erkek futbolcularla hep aynı ortamlarda bulunduklarını, idmanlarını aynı tesislerde yapıp sosyal imkanlardan yararlandıklarını belirtiyor Milli Takım kaptanımız. Kulübün 2. Başkanı Toni Schumacher’in kendisine özel bir ilgi gösterdiğini belirten Bilgin Defterli, ilk görüşmede onu tanıyamadığını ama sonrasında çok iyi bir ilişkilerinin olduğunu, kendisine sahip çıktıklarını belirtiyor. “Her gördüğünde ‘gel bakalım benim güzel kızım’ diye karşılayıp sarılıyor bana.” diye anlatıyor Schumacher’in ilgisini.Tabii yaş biraz ilerlediğinden gündeme daha sık gelen iki durumla ilgili düşüncelerini de açıklıyor Bilgin Defterli. Birincisi, evlenme konusu. “Bir bayan futbolcunun evlenmesi imkânsız gibi. Hele benim durumum daha da zor. İdmanlar, maçlar, deplasmanlar, kamplar derken birbirimizi görmemiz bile zor.” diyor ama herkesin de bundan söz açması onu yormaya başlamış... İkinci konu, futbolu ne zaman bırakacağı ki bu evlilik işiyle de ilgili sayılır. “Galiba yolun sonuna geldik.” diyor. “Önümüzdeki sezon da oynayıp bırakmayı düşünüyorum ama futboldan ayrılmayacağım. Antrenör ya da başka bir görevde devam edeceğim.” diyor. Sürekli oturum hakkı için sadece 3 ayı kalmış. Onu da elde ettikten sonra Almanya’da sürekli kalmasa bile burayla arasında daha sağlam bir bağ oluşacak. Eh, memlekette durumların pek parlak olmadığı dönemler için insanın çalacak başka kapısının olması iyidir.Önümüzdeki günlerde tekrar Türkiye’ye gelecek Bilgin. Birlikte bir halı saha maçı yapmak üzere sözleşerek vedalaşıyoruz... ‘Bana Bili demeyin!’ Almanya’ya ilk geldiği dönemde teknik adamlar ve arkadaşları Bilgin Defterli’nin adını söylemekte zorlanmışlar. Bu nedenle de kendisine ‘Bili’ demeye başlamışlar. O da belli bir süre buna aldırış etmemiş ve adeta gerçek ismi bu gibi yerleşmiş. Bir maçını annesi de izliyormuş. Attığı golün ardından Bili diye anons yapılınca annesi, “Aaa, golü benim kızım attı, bunlar başkasını söylüyorlar.” diye itiraz etmiş. Bunun üzerine Bilgin de “Bana artık Bili demeyin. Biraz zahmet edip adımı söylemeyi öğreniverin.” diye bunu ilgililere iletmiş. Sonrasında da durum düzelmiş. Şimdilerde adını herkes rahatlıkla söyleyebiliyormuş... ‘Kız gibi oynamayın’ Başka işlerinin olmadığı zamanlar başta olmak üzere erkek futbol takımının idmanlarını izlemek, bayan futbolcular için hem eğlence hem de bilgi ve görgülerini artırma çalışması sayılıyormuş. Erkek takımı teknik heyetinin onların idmanlarını ve maçlarını izlemeleri gibi durumlara da sıkça rastlanılıyormuş. “Bunu da işlerinin bir parçası olarak görüyorlar.” diyor Bilgin. Eh hem erkeklerde hem bayanlarda bu kadar başarılı olmanın yolu da bu... Erkek takımının idmanlarından birinde oyuncularının iyi çalışmamasına sinirlenen teknik direktör, “Kız gibi oynamayın! Daha sağlam girin!” diye uyarıda bulunduktan sonra dönüp tribünde onları görünce ne diyeceğini şaşırmış. “Mahcubiyeti görülecek şeydi.” diye aktarıyor Bilgin. Elbette ki özür dilemiş ve eklemiş “Bundan sonra daha uygun bir benzetme bulmak gerekiyor.” diye kendi kendine söylenmiş...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:16

Vitrinlerde 'Dallas' rüzgârı

Yazın koleksiyon sunumlarında ipuçlarını gördüğümüz ‘western’ akımı, kışa tam anlamıyla hâkim oldu. Püskülleriyle, Kızılderili desenleriyle, yıldız tokalı kemerleriyle vitrinler minik bir Dallas’a dönüşüyor.Moda dünyasının bu kış ibresi Amerika’yı gösterdi. Western filmlerden rol çalan podyum görüntüleri bizi kâh bir Kızılderili kabilesinin çadırına misafir etti, kâh bir petrol zengininin malikânesine. Amerikan işi stil sezonun birçok akımını aynı çatı altında toplayarak çok fonksiyonel oldu. Sezonun etnik akımlarına, püsküllere, pançolara, kürklere, kovboy detaylı aksesuarlara aynı anda tek bir koleksiyonda yer vermiş oldu ünlü markalar.Petrol zengini işadamlarının hayatını 70’li yılların sonunda bütün dünyaya ihraç eden ünlü dizi Dallas, bu kez modayla hayata dönüyor. Chanel kış girişi koleksiyonunu adeta bir mini Dallas’a çevirerek üstün bir gösteri kültürü örneği sergiliyor. Kafamızdaki Parisli şık hanımlar yerini, atını kenara bırakmış yerli bir şıklıkla western bir stili harmanlayan görüntülere bırakıyor. Kızılderili kostümleri belki de hiç bu kadar lüks olmamıştı. Çiftlik sahibi Amerikalı ailelere gönderme yapan biraz bohem biraz etnik ama her şeyiyle Amerika kültürüne gönderme yapan kıyafetler de görülmeye değer. Koleksiyonun en ince detayına kadar tasarlanması ise takdire değer. Kovboy botlarından logolu kuş tüyü tokalara, püsküllü çantalardan şeriflerin taktıkları metal yıldızlı rozetlere kadar hemen her şey western bir film setini aratmayan koleksiyonda var.Şehre uygun püsküllerBazen 90’lardan bir detaya, bazen hippi bir ruha, bazen de 30’ların tarzına gönderme yapan meşhur detay püsküller bu kez Amerikan stilinin bir parçası olarak karşımızda. Etnik lüks püskülleri yine beklendiği gibi Etro ve Valentino’da görüyoruz. Pançolarda da püskül detaylar dikkat çekiyor. Aksesuarlarıyla öne çıkan Michael Kors ise çantalarıyla hem şehirli hem etnik bir örnek. Kürkler ise lüks vurguyu artırmayı başaran parçalardan. Kürklü görünümlerde daha çok 70’lere gönderme yapılıyor diğer yandan. Şal görünümlü püsküllü atkılar ise olmazsa olmaz. En şehirli koleksiyonlardan Tibi’nin birçok minimal parçanın içine yerleştirdiği püsküllü atkı bir anda bizi Orta Amerika’ya götürüyor. Türkiye’de ise Network’un uzun deri ceketinin ayaklara kadar uzanan püskülleri oldukça şık. Yazın sonunda bir koleksiyon sunumunda gördüğüm bu parçayı Network gibi iş giyimiyle özdeşlemiş bir markada görmek biraz şaşırtmıştı beni. Academia’nın sunumunda da birçok püskül detaylı parça, western detaylarla sunulmuştu yaz başında. Tasarımcı Özlem Ahıakın’ın tribal etnik desenlerden uzun eteklerle hazırladığı püsküllü koleksiyon yorumu da oldukça güzel. Ahıkan’ın lüks kumaşları, birçok yerde etnik püsküllü şallarla tamamlayarak özgün bir yorum getirmiş sezonun bu öncü akımına. Tamamen Amerikan stili etnik öğelere yer veren Valentino koleksiyonu ise sanırım en hanımefendi western akımın temsili. Valentino koleksiyonunun en öne çıkan parçalarının ise Rus moda ikonu Mira Duma tarafından sahiplenilmesi ise bir o kadar ironik. Küreselleşmenin de en çarpıcı örneklerinden belki.Muhafazakâr kesimde özellikle yelek ve pançolarda püsküller öne çıkıyor. Yazın, butiklerin desenli kaftanların uçlarına koydukları püsküller pek sevilmiş olmalı ki, butikler kışın da deri örneklerle devam ediyor. Yeşim Özcan’ın tasarımı püsküllü yelek aynı zamanda lazer kesimiyle de fazlasıyla hareketli. Kış başında da Kayra Giyim koleksiyon sunumunda gördüğüm etekler, püsküllü yelekler western akımın güzel örneklerinden.Abartısız düğün modasıDüğünlerdeki abartı hali beni her zaman rahatsız ediyor. Gelinliğinden, geline eşlik eden kişilere kadar öne çıkma çabası hatta yarışı var. Bu tabloyu en iyi yansıtan, çekilen komiklik ürünü fotoğraflar. Düğün fotoğraflarındaki sorun ayrı bir yazı konusu. Biz; masadaki bardağı, su şişesini ve tabii kendimizi abartılı bir şekilde süslemekle ilgilenirken, birkaç gündür moda yayınları Beyonce'un kız kardeşi müzisyen Solange Knowles'un gelinliği ve düğünüyle meşgul. Kenzo pelerin detaylı gelinlik belki birçoğumuz için bir elbiseden ibaret. Olabildiğince sade, desen ve işleme yok. Düğün araçları da çok güzeldi. Solange Knowles, beyaz bisikletini çiçeklerle süsleyerek gelin aracı yapmıştı. Ne diyelim darısı bizdeki düğünlerin başına.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:17

Bayburt mantısı lastik markası oldu

Otomobilden kamyona, cipten ticari araca kadar milyonlarca aracı üzerinde taşıyan bir Türk markası dünyayı dolaşıyor. Syron lastikleri, uluslararası pekçok Türk markası gibi ilk bakışta İngilizce isim almış izlenimi oluştursa da durum hiç öyle değil. İsminin öyküsü Bayburt’a kadar uzanıyor.Başlığı fazla iddialı bulup, ‘Daha biz tanımıyoruz, nasıl dünya markası olsun?’ diye sorabilirsiniz. Ama biz yine de ısrar ediyoruz. Yalan yok, olsa olsa eksik belki: Ziron önce Almanya’da sonra Avrupa’da ünü hızla yayılan bir marka. Fakat yemek değil, araç lastiği olarak. Markanın sahibi 70’li yılların sonunda Türkiye’den Almanya’ya giden gurbetçi Keskin ailesinin çocukları Ulvi ve Abdurrahman Keskin. Keskin kardeşlerin başarı hikâyesi tanıdık, isim hikâyesi ilginç. Aslında onlar da ilk olarak, şirket kuran her Türk’ün yaptığı gibi markalarının ismini soyadları olarak belirlemişler. 1985 yılında Almanya’da Reiffen Keskin (Keskin Lastikleri) olarak ilk şirketlerini kuran kardeşler, 1986 yılında Keskin Tuning adı altında markalarını oluşturmuşlar. Keskin Tuning de Avrupa’da en hızlı büyüyen hafif alaşımlı jant markalarından biri imiş. 2000 yılında yine jant alanında faaliyet gösteren MAMSAN Otomotiv’i kuran gurbetçi kardeşlerin Syron adı altında araç lastiği şirketini kurmaları 2004 yılını bulmuş.Syron’un çıkış öyküsünü ise Keskin Grup Yönetim Kurulu Başkanı Ulvi Keskin’den dinleyelim: “Lastik sektörüne kendi markamızla girmeye karar verdiğimizde; tüm dünya dillerinde olan, evrensel bir kelime aradık. Aradığımızı da yine kendi özümüze ait olan bir kavramda bulduk. Bayburt yöresinin en sevilen yemeği olan ‘ziron’u ‘Syron’ olarak dünya markası bir lastik haline getirmeyi başardık.” Güçlü Alman teknolojisi ve girişimci Türk ruhu ile ultra yüksek performans lastiğinde dünya devleri ile yarışır hale gelen Syron, Almanya’da kurulmasının ardından kısa sürede Avrupa’nın tamamına, ardından da dünyaya ihracat yapmaya başlamış. Yarış ve spor teknolojisini günlük kullanıma uygun ürünlere dönüştürmeyi başaran şirket, başta otomobil lastiği olmak üzere SUV, 4×4, kamyonet (hafif ticari) ve kamyon lastiklerini müşterisiyle buluşturuyor. Syron’u rakiplerinin bir adım ötesine taşıyan özelliklerinden biri de kuru ve ıslak yol performans teknolojilerini tek üründe birleştirmesi imiş.‘Anadolu değerleriyle uluslararası marka oluşturmak istedik’70’li yılların sonunda Türkiye’den Alman-ya’ya giden gurbetçi Keskin ailesinin çocukları olan Ulvi ve Abdurrahman Keskin, küçük yaşlarda araba alım-satım işleriyle ticarete atılmışlar. Bugün jant ve lastik sektörünün önemli oyuncusu konumunda olan kardeşlerin memleketleri Bayburt ile bağları hiç kopmamış. Syron, Bayburtlu kardeşlerin memleket sevdasını ortaya koyan tek markaları değil. Kardeşlerin 2000 yılında kurduğu Mamsan Otomotiv’in ismi de köylerinin en eski ismi olan Mam’dan geliyormuş. Gurbetçi kardeşlerin memleket sevgisi markalarına isim vermekten ibaret değil. 2005 yılında sektöre eleman yetiştirmek amacıyla Bayburt’ta Keskin Business Academy’yi kurmaları da bunun en büyük göstergesi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

GECEYİ LAMBA YAPANLAR

Bu, KadirGecesi’nde dua eden bir İranlının fotoğrafı. Benim için Hz. Ali’nin tanımıyla “geceyi lamba yapanlar”ı simgeliyor.Bu dünyada öyle insanlar var ki, gecenin en koyu anından başlayıp, gün ışıyıncaya kadar tanıdıkları tanımadıkları tün insanların iyiliği için dostluk dairesine girdikleri Vareden’e yakarırlar. Rivayet edilir ki, o vakitlerde bizlerin göremediği latif varlıklar saf saf inerler ve dualara eşlik ederler. Erenlerin miras bıraktığı dizelere baktığımızda, akla sığmayan bir düğün-dernek, bir cümbüş hali yaşadıkları sezilir. Yarasaların zararlı böcekleri yemesi gibi, arfilerin de kulaklarına fısıldanan sırların coşkusuyla, evrenin maddi-manevi dengesi adına bazı özel görevler yüklendiğini vehmederiz. Yoksa neden gecenin bitmesine üzülsünler ve o aşk-meşki bir an önce yeniden solumak istesinler?Mevlânâmız bu kutlu kişileri “Onlar bedenlerinde ruhlarını taşımazlar. Ruhları onları taşır, çekip götürür.” diye tanımlıyor. Hiç tanımadığımız bu gece kuşlarının dualarından nasipdar olmayı dileriz ve uyurken üzerimize rahmet damlaları yağar mı acaba diye heyecanlanırız. *** GECENİN CANLARI Evet yarasaların görüntüsü gerçekten ürkütücüdür. Kimse ne uyanıkken ne de rüyasında bu yaratıkları görmek ister. Bazı durumlarda ölümcül virüs taşıyıcıları olduklarından elbette korunmak da gerekir. Ama korkumuz onlara olan borcumuzu unutturmamalı. Biz mışıl mışıl uyurken yarasalar meyve, çiçek özleri ve böceklerden oluşan zengin bir sofra kurarlar kendilerine. Böylece ağaçların polen ve tohumlarını taşıyarak çoğalmasını sağlar ve daha önemlisi tarım ve orman zararlılarını haklamış olurlar. Düşünebiliyor musunuz, tek bir yarasa bir gecede 7 bin sivrisineği yiyebilir. Onlar olmasa ekolojik dengemiz tamamen bozulurdu. İşin ilginç yanı daha çok yağlı böceklerle beslendikleri halde, damar tıkanıklığı görülmez onlarda. Bundan bize ne demeyin! İnsanoğluna yararlı pek çok kalp damar ilacı bu sistemden esinlenerek üretildi. Felcin ilk oluşumunda beyne giden atardamarların tıkanmasını geciktirerek hastayı hastaneye taşıyarak acil müdahele için zaman kazandıran ilacın menşeyi de vampir yarasanın tükürüğü. İnsanlar yarasalar sayesinde sonar-radar sistemlerini geliştirdi. Yalnız, insan yapımı sistemler doğal yarasa radarlarından 1 milyar kez daha zayıf. Yine de göklerde emniyetle uçabiliyorsak, sınırlarımız yaklaşan düşmanı haber veren sistemlerle donatılmışsa bunu bilge yarasaların bize verdiği derslerden öğrendik. Yarasalar öyle muazzam yaratıklar ki, insanlar azami 20 bin frekanslı sesleri duyarken onların kapasitesi 200 bin frekansa çıkabiliyor. Böcek avlarken saniyede 200 çığlık atabiliyorlar. Bu yüksek frekanslı ses dalgaları etraflarındaki cisimlere çarpıp geri dönüyor. Böylece karanlıkta yönlerini buluyorlar. Gözlerinden çok kulaklarını kullanıyorlar. Deneylerde kör edilen yarasaların hiçbir yere çarpmadan uçabildiği görülünce acaba körler için bir sistem geliştirilebilir mi diye düşünüldü, çalışmalar devam ediyor.Biz gündüzleri kafası kesilmiş tavuklar gibi oraya buraya koşuştururken yarasalar kuytularda arka ayaklarının çengelleriyle başaşağı sarkarak dinlenirler. Ne başları döner, ne de uykularında yere düşerler. Hz. Ali’nin hikmetli sözlerini toplayan Nehcü’l Belâğa adlı kitapta yarasanın övüldüğünü görmüş ve çok şaşırmıştım. Şöyle diyordu Hz. Ali: “Her şey için yayılan ışık onu tutar. Her şeyi tutan karanlık ise onu yayar. Güneş ışığının parıltısı aydınlık yerlerde geçip gitmesine mani olur, saklandığı yuvalarında onu gizler. Rızıklarını aramak için geceyi yol gösterici bir lamba yaparlar. Güneş maskesini atıp günün beyazlığı belirince yarasanın gözkapakları kapanır. Gece karanlığının ganimetinden kazandığıyla açlığını giderir. Ona geceyi gündüz ve geçim kaynağı, gündüzü de istirahat zamanı ve duraklama kılan, ihtiyaç halinde uçmak için yükselebildiği, kulak kıymıklarına benzeyen, tüyü ve kamışı olmayan, damarların yerini açık alamet olarak görebileceğin, etten kanatlar yapan Allah münezzehtir...”Belagattaki şiirselliğe dikkat ettiniz mi?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 07:58

Sabah 8-akşam 5 çalışma dönemi bitti

Gün boyu biriken yüzlerce e-posta, uzayan toplantılar, iletişim ve ulaşım zorlukları ofis çalışanları için büyük sorun. Teknoloji firmaları ise buna karşılık etkili çözümler sunma derdinde. Bu firmaların başında dünyanın en büyük ağ teknolojisi şirketi Cisco Systems geliyor. Şirketin 17 ve 18 Kasım’da Los Angeles’ta düzenlediği özel etkinliğe katılıp, geleceğin iş dünyasını şekillendirecek yenilikleri anlamaya çalıştık.1984 yılında, Stanford Üniversitesi’nde görev yapan iki öğretim üyesi tarafından kurulan Cisco’nun adı “San Francisco”dan geliyor. Forbes’un dünyanın en değerli markaları listesinde on ikinci sırada olan şirketin ürünleri arasında router, veri merkezi, video konferans araçları ve TelePresence olarak adlandırılan sanal toplantı merkezi var. WebEx adlı video konferans ürünü üzerinden bütün dünyada yapılan video görüşmesi ayda 2,7 milyar dakikaya ulaşmış durumda. Piyasa değeri Mayıs 2014 itibarıyla 119 milyar dolar olan Cisco’nun ürünleri Fortune 500 listesindeki şirketlerin yüzde 95’i tarafından kullanılmakta.Yakın zamanda Symantec’ten Rowan Trollope ve Skype’tan Jonathan Rosenberg gibi teknoloji dünyasının önemli isimlerini bünyesine katan Cisco, geleceğin iş dünyasını şekillendirmek üzere ciddi çalışmalar yürütmekte. Kullanıcı taleplerini merkeze alan bir çalışma biçimini benimseyen şirket, Project Squared adlı yeni bir işbirliği yazılımı geliştirdi.“Bir şeyleri inşa etmek ve yazılım geliştirmek için artık yepyeni yöntemler var.” diyen Rowan Trollope, şirketin İşbirliği Teknolojileri Grubu’nun başında yer alıyor. 2012 yılından bu yana Cisco’da görev alan Rowan, şirketin yönetimine farklı bir dinamizm getirme amacında: “Kurumsal yazılım firmaları, bir yazılım bitmeden onu piyasaya çıkarmaz. Fakat bu sefer şeffaf bir yaklaşım benimsedik ve henüz geliştirme aşamasında olan Project Squared adlı yazılımımızı herkesin kullanımına açtık. Bu sayede kalabalık kitlelerin bilgisinden yararlanıyor, anında güncellemeler yapıyoruz. Bu şeffaf yaklaşım bizim için yepyeni bir anlayışı temsil ediyor.”Kalabalık ekiplerin proje süreçlerini kolaylaştırmak için geliştirilmiş olan Project Squared bünyesinde chat, video konferans, VoIP ve online toplantı gibi farklı özellikler bulunuyor. Çalışma odası fikriyle tasarlanmış olan uygulamada her proje için farklı bir başlık açıp, o başlık üzerinden proje takibi yapılabiliyor. Metin ve sunum dosyaları doğrudan uygulama üzerinden değiştirilebiliyor. Uygulamanın bir başka artısı ise e-posta trafiğini ciddi biçimde azaltması. Rowan Trollope, uygulamayı kullanmaya başladıktan bu yana haftalık 2500-3000 arasındaki e-posta sayısının 300’e kadar düştüğünü belirtti. Mobil öncelikli olarak geliştirilen yazılımın Mac ve Web versiyonları var. Ayrıca iOS ve Android uygulamaları da mevcut fakat bu uygulamalar henüz Türkiye marketlerine gelmiş değil. Şirket yetkilileri, uygulamaların kısa bir süre sonra Türkiye’de de kullanılabileceğini ifade ediyor.‘Şirketler bakış açılarını değiştirmeli’“Mobil ve bulut teknolojileri iş dünyasını hızla değiştiriyor.” diyen Cisco İşbirliği Teknolojileri Başkan Yardımcısı ve CTO’su Jonathan Rosenberg ise şirketlerin bakış açılarını değiştirmeleri gerektiğinin altını çiziyor: “Çalışanlar eskiden bir yazılıma ihtiyaç duyduklarında şirketlerin BT servislerine danışırlardı, ama artık buna gerek kalmadı. İsteyen herkes akıllı telefonuna bir uygulama indirerek anında sorununu çözebiliyor. Bu durum BT yöneticileri için ciddi bir sorun. Yazılım geliştirme yöntemimiz de 5 yıl öncesinden çok daha farklı. Bir ürün geliştirmek için aynı fiziksel mekânı paylaşmamız gerekmiyor. Amazon gibi servislerden hizmet alarak dünyanın en güçlü işlemci gücünü oluşturabiliyoruz. Eskisinden çok farklı düşünmek zorundayız.”Cisco Ürün Yönetimi Direktörü Tormod Ree’ye göre teknolojinin gelişmesiyle birlikte ofis kavramı radikal biçimde değişmekte: “İnsanlar eskiden çalışmak için bir ofise ihtiyaç duyardı, çünkü faks, fotokopi ve bilgisayar gibi araçlar sadece ofiste bulunurdu. Fakat günümüzde bu durum ortadan kalktı, birçok kişinin evinde kullandığı teknoloji ofislerinden daha iyi. Üstelik akıllı telefonlarımız sayesinde dünyanın neresinde olursak olalım her türlü işimizi halledebiliyoruz. Benim ekibimde 4 yönetici var, ikisi Oslo’da, birisi Kirkenes’te (Norveç’in kuzeyindeki bir şehir) bir diğeri ise San Francisco’da. İşimizi yapmak için fiziki olarak bir araya gelmemize gerek yok.”“Ree’nin ekibindeki bazı yöneticilerin Norveç’te yaşadığını aylar sonra fark ettim.” diyen Cisco İşbirliği Çözümleri Pazarlama Direktörü Angie Mistretta, fiziki uzaklığın iş dünyasında sorun olmaktan çıktığını belirtiyor: “Artık yeni bir dünyadayız. Teknoloji sayesinde farklı saat diliminde çalışan geniş bir ekibe sahip olmak mümkün. Ofise gelip sabah 9’dan akşam 5’e kadar çalışma dönemi bitti.”Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Bu piyanist çok geveze!

On beşincisi düzenlenen Antalya Piyano Festivali bu yıl da klasik müzik meraklılarının yakın takibinde. Ünlü müzisyenlerin konserleriyle devam eden festivalin en dikkat çekici isimlerinden biri de Emir Gamsızoğlu nam-ı diğer Geveze Piyanist.Klasik müziğin klasiğidir, sanatçı simsiyah smokini ve olanca sükûnetiyle piyanonun başına geçer oturur. Saatler boyu gıkı bile çıkmadan çalar durur, nihayetinde alkış ve kapanış faslıyla biter konsept. En azından bizim şimdiye kadar bildiklerimiz öyleydi. Boşuna değil, onlarca ünlü sanatçının konserleriyle 7 Kasım’dan beri devam eden Antalya Piyano Festivali’nde ‘Geveze Piyanist’ konseptiyle Emir Gamsızoğlu’nun en dikkat çekici isimler arasında oluşu. Davet e-mailinde “Evde müzik dinlerken bir yandan da muhabbet edilir ama hiçbir piyanistin konserde çalarken sizinle sohbet ettiğine tanık oldunuz mu?” cümlesini de görünce dayanamadık düştük yollara. Piyanistin gevezesi nasıl oluyordu acep?Basketbol oynarken sakatlanınca...Bu yıl on beşincisi düzenlenen Antalya Piyano Festivali’nde Emir Gamsızoğlu nam-ı diğer Geveze Piyanist’i konser öncesi yakalıyor ve soruyoruz aklımıza takılan ne varsa. Klasik müziğe dair alışageldiğimiz klişeler yok onda. Mesela müzisyenlerin hep çocuk yaşlarda başladığını düşünürüz ilgilendikleri sanat dalına. Oysa Gamsızoğlu, Beşiktaş basketbol takımında oynarken geçirdiği bir sakatlık sonucu tam 20 yaşında başlamış piyano çalmaya. Sakatlık dönemi geçtikten sonra da hiç bırakmamış. “Benim boyumda bir insan için zaten bir yere kadardı basketbol.” diyerek dalgasını geçmeyi de ihmal etmiyor. Uzun yıllardır klasik müzikle hemhal olan Gamsızoğlu sadece piyano çalmakla kalmıyor, besteler de yapıyor. “Bestecilik nasıl yapılır anlamaya çalışıyordum sadece. Ama New York’a gittiğimde Pulitzer ödüllü besteci David Del Tredici beni öyle motive etti ki ben de inandım besteci olduğuma.” diye anlatıyor bu serüvenini. Türk klasik müzik bestecilerinin barok-romantik dönemi olmadığını, hepsinin yirminci yüzyıl müziğinden başlamasından dem vuran Gamsızoğlu, bunun öncesine dair bir Türk klasik müziği oluşturmak hedefinde olduğunu söylüyor. Tabuları yıkıyor dedik ya, sadece konseptiyle değil, kıyafetiyle de. Zorlama bulduğu için smokin filan giymiyor, pantolonun üzerine bir sweat bir ceket sahnede alıyor soluğu.Herkes beni dinlesin, dememeliKlasik müziğe yurdum insanının mesafeli duruşu onu da rahatsız ediyor. Ancak o bu soruna “Cahil halk işte, ne yaparsın?” gibi bir tavırla değil, tüm içtenliğiyle “Bunun için ne yapabiliriz?” sorusuyla yaklaşıyor. “Bunu tanıdığım, tanımadığım bütün piyanistlerle tartışıyorum. Hatayı en çok onlarda görüyorum. Klasik müzik diğer müziklerden daha dolu ve derin. Ama uğraştığın müzik bu kadar iyi diye yan gelip yatarak herkesin size ulaşmasını bekleyemezsin. Küçük esnaf bile malını satmak için fark oluşturacak numaralar yapıyor. Ben çok önemli bir şey yapıyorum, herkes gelip dinlemeli dememek lazım. Bu iletişim değişmeli.” sözleriyle bu alanda fark ortaya koymanın önemini vurgulayan Gamsızoğlu, bu yöndeki projelerine devam ediyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirleri üzerine liedleri (Schubert’in başlattığı şiirler üzerine yazılıp piyanoyla söylenen bir Alman sanat şarkısı formu) olan sanatçı bunun için Tarancı’nın ince eleyip sık dokuyan yeğenlerinden güçlükle izin alabilmiş. Kuzeni Soprano Banu Böke ve Burak Bilgili ile yepyeni bir proje hazırlığında şu sıra. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun İstanbul Destanı üzerine klarnet, viyolonsel, keman, piyano, bas ve soprano sesi için bir eser yazıyor.Neden ‘Geveze Piyanist’?Geveze Piyanist, Emir Gamsızoğlu’nun geliştirdiği bir konsept. Bütün gün piyanoyla uğraştığından insana hasret kalan çoğu piyanistin geveze olduğunu fark etmiş. Ama bu sadece işin esprisi. Asıl esin kaynağıysa New York’ta sıkça düzenlenen ‘konferans konserler’. “Orada bir profesör ve bir müzisyen bir araya geliyor. Profesör konferans veriyor, müzisyense eserleri çalıyor. Ben de bu ikisini biraz da eğlenceli hale getirerek birleştirmek istedim.” diyor. Ancak aklınıza bir yandan stand-up yaparken bir yandan piyano çalan bir robot gelmesin! E o da bir insan. Konserlerinde o piyanosunun başında kendinden geçmiş halde eserleri çalarken, bir yandan eser sahibi sanatçılar hakkında oldukça esprili bir dille yazdığı notlar akıp gidiyor yansıtılan ekrandan. Geveze Piyanist’in gıkı çıkmıyor lakin 90 dakika boyunca uyutmadan dinletiyor, dinletirken öğretiyor, öğretirken güldürüyor. Daha ne olsun! Laf açıldığında hakkında bir şey bilmediği halde bunu örtmek istercesine bilmiş bilmiş “Ahh Bach!” diyerek konuyu kapatanlardan olmamak için bile gidilir.YouTube’un paylaşılamayan şöhreti: Indila‘Muhteşem bir ses! Mutlaka dinleyin, sonra zaten paylaşacaksınız’ konulu videolara kim bilir kaç kez denk gelmişizdir sosyal ağlarda. Başlarda merakla açılıp, yüzde doksan dokuz oranında hayal kırıklığıyla sonuçlanan bu videoların kaderi zamanla tepki olarak ‘görüldüğü yerde görülmemiş gibi’ muameleye terk edildi. İstisnalar yok mu? Var elbet. 2014 yılının başında internet ortamında ‘Dernière Danse’ parçasıyla çılgınca paylaşılan ve kısa bir süre içinde YouTube'da yüz milyondan fazla izleyiciye ulaşan Afrika asıllı Fransız şarkıcı Indila, 18 Kasım akşamı Antalya'da mini bir konser verdi. Ödüllü albümü ‘Mini World’te bulunan ‘Dernière Danse’ şarkısıyla Fransa'nın ‘En İyi 10 Single’ listesinde ikinci sırada yer alan Indila, hâlâ dünya listelerinde ilk 5'teki yerini koruyor. Akra Barut Otel'de gerçekleşen konser de bunu doğrularcasına tıklım tıklım doluydu. Konserin sonunda herkes tarafından çok sevilen ‘Dernière Danse’ şarkısını Türk bayrağına sarılarak seslendiren Indila, konser sonrasında hayranlarına imza dağıtmayı da ihmal etmedi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Tıklandığın kadar iyi misin?

Son zamanlarda bir şarkının kalitesinin hiçbir önemi yok maalesef. Tek ölçü YouTube’de kaç kez tıklandığı. Üzücü olansa bu ölçünün müzisyenler tarafından da kabul görmesi.Son yıllarda müzikte tek ölçü maalesef ‘YouTube’da kaç kez tıklandı?’ sorusu. Bu sadece ülkemizde değil, dünyada da böyle. Şarkının kalitesi, sözleri, bestesi vs. bunların hiçbir önemi yok. Nicelik, niteliğin önüne çoktan geçmiş durumda. İşin en üzücü tarafı artık bu ölçünün müzisyenler tarafından da kabul görmüş olması. Geçtiğimiz hafta çıkan bir haber bu konudaki kriterlerin artık ne kadar keskinleştiğinin bir göstergesiydi. Malum son dönemin parlayan isimlerinden İrem Derici’nin seslendirdiği Kalbimin Tek Sahibine isimli şarkı YouTube’da yaklaşık 80 milyon kez tıklandı. Bugüne kadar Türkiye’de en çok tıklanan şarkı. Bu sayı üzerinden zamanında bir şarkı yarışmasına katılan Derici’ye dönmeyen jüri üyelerinin tıklanma oranları karşılaştırılıp, “Dönmeyen jürilerin hepsinin toplamından daha çok tıklandı.” yorumu yapılıyordu. Tek şarkı üzerinden yapılan bu değerlendirme elbette yanlış. Ancak bir mantaliteyi göstermesi bakımından dikkat çekiciydi bu haber.Geçmişte yeni bir isim müzik dünyasına adım attıktan sonra onunla ilgili genelde aldığı müzik eğitimi, müzikal kariyeri, eğitimi vs. konuşulurdu. Şimdi ise sadece şarkısının kaç kez tıklandığı gündeme geliyor. Daha ilk haftasında ‘bilmem kimin şarkısına rekor tıklanma’ şeklinde hazırlanan basın bültenleri gazete sayfalarına çıkabiliyor. Tüm reklam, tanıtım bu konu üzerinden yürüyor. İster istemez ‘çok tıklanan şarkı iyi şarkıdır’ imajı oluşuyor. Elbette sadece İrem Derici özelinde değil, genel olarak böyle bir yargı var maalesef. Bunun tam tersini düşündüğümüzde ‘az tıklanan şarkı iyi değildir’ gibi doğru olmayan bir mantığa varıyoruz. Her şeyden önce bir şarkının çok tıklanmış olması onun çok iyi bir şarkı olduğu anlamına gelmez. Elbette kötü olduğu anlamına da gelmez. Ancak bir şarkının çok tıklanmasında; müzisyenin popülerliğinden uygulanan reklam stratejisine, medyanın ilgisinden klibine, hikâyesinden radyo ve televizyonların ilgisine kadar birçok etken var. Tabii bir de fanların gayretleri.Şu soruyu sormak gerekir. Belki karşılaştırmak yanlış olabilir ama bu yanlış mantığı somutlaştırmak için şu değerlendirme yapılabilir. Şimdi daha az tıklandı diye, Zeki Müren’in, Sezen Aksu’nun ya da Cem Karaca’nın bir şarkısı, günümüzde milyon tıklanan bir şarkıdan daha mı geridedir? Tabii ki değil. İnternette daha az tıklanmak bir şarkının değerini eksiltmez. Ancak başta müzisyenlerin bunu bir ölçüt olarak kabul edip bir övünme ve reklam malzemesi yapması çok üzücü. Tıklanmanın bir ölçüt olarak kabul edilmesi sadece yorumcuları değil, müzik üretenleri de kısır bir döngünün içine soktu. Müzik üretimleri artık bu zihniyetle yapılıyor. Müzikalitesi olmayan ama kulakta kalacak bir melodisi olan şarkılar yapılıyor. Oysaki bu yolun bir geleceği yok. Günübirlik fast-food tarzında ve yarına kalmayan şarkılar. Öte yandan internetteki tıklama rakamlarının da sağlıklı olmadığını müzik dünyasını takip eden herkes bilir. Hatırlayalım. Müyap YouTube kanalından şarkıları kaldırdığında ‘sahte tık’ konusu gündeme gelmiş, birçok şarkının farklı yöntemlerle izlenme sayısının şişirildiği konusu epeyce konuşulmuştu. Rakamlar aldatıcı olabilir. Bu konuda en iyi ölçüt bence zaman. Bugün milyonlarca tıklanan bir şarkı iki yıl sonra unutulup gidebilir. Tıklanma sayısı on binleri geçememiş bir şarkı pek ala söyleniyor olabilir. Yani sözü ve müziğiyle güçlü bir şarkı tıklansa da tıklanmasa da geleceğe mutlaka kalacaktır. Teliflerini alamadan gittiCiguli'nin vefatından sonra hakkında birçok şey söylendi, yazıldı. Neredeyse hiçbir yerde hakkında olumsuz bir şey okumadım. Açıkçası biraz bekledim olumsuz bir şey yazan olur mu diye. Birilerinin özeleştiri yapmasını bekledim. Çünkü Türkiye'ye ilk geldiği 90'lı yıllarda başta müzik dünyası olmak üzere onu küçümsemiş ve dışlamıştı. Çokları ‘çalgıcı' deyip hakir gördü. Ne telifleri ödendi ne de hakkı olan paralar. Onun bunların hiçbirinde gözü yoktu. İstediği sadece insanların gönlüne girebilmekti. Bunu da çok iyi başardı. Meğer onu bilmeden öylesine sevmişiz ki, bizden biri oluvermiş. Hayata veda ettiğinde de ailemizden biri ölmüşçesine üzüldük. Allah rahmet etsin, mekanı cennet olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

12 Öfkeli Adam adaleti sağlar mı?

Siyah-beyaz bir film olarak akıllarda kalan ‘12 Öfkeli Adam’, 32 yıl sonra Şehir Tiyatroları’nın 100. yılında yeniden sahnede. Önyargısız, empati ve iyi niyetle gerçek adaletin sağlanabileceğini gösteren oyunda bugüne dair göndermeler var.İlk olarak 1958-1959, daha sonra 1982-1983 sezonunda sahnelenen 12 Öfkeli Adam oyunu, Şehir Tiyatroları’nın 100. yılında yeniden sahnede. Reginald Rose’un 1950’lerde yazdığı aslında bir tiyatro oyunu olan 12 Öfkeli Adam’ı çoğumuz siyah beyaz bir film olarak hatırlıyoruz. Amerikalı oyuncu Henry Fonda, film yapılmasını istediği bu oyunun yapımcılarından biri olur ve başrolü oynar. Henry Fonda dışındaki tüm oyuncular tanınmış sinema oyuncusu değil, her biri tiyatro kökenli oyuncu. Amerikan Sineması’nda bir klasik olmayı başaran 12 Öfkeli Adam, Köpeklerin Günü (Dog Day Afternoon), Şebeke (Network), Serpico gibi filmlerin usta yönetmeni Sidney Lumet’in yönetiminde 1957’de beyazperdeye uyarlanır. Film uyarlamasıyla Oscar’a aday gösterilir. 1957’de Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Sidney Lumet altın ayı ödülü kazanır, 1958 İngiliz Akademi Ödülleri’ni, başrol oyuncusu Henry Fonda ise en iyi yabancı aktör ödülünü alır. 1961’de de televizyon uyarlamasıyla Emmy ödülü kazanır. Sinema tarihinin en iyi mahkeme filmlerinden biri olan film, klasik film severlerin arşivlerinde olmazsa olmazlardan. Genç bir adamın babasının katili olup olmadığını araştıran jüri üyeleri arasında geçen bir hikâye. Amerika’da McCarthy döneminin son demlerini anlatan ve 1950’li yılların Amerika’sını tanımak adına güzel bir başyapıt. Bu sebeple Sidney Lumet’in ilk yönetmenlik denemesi olan film, 2007’de Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından ‘kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli’ filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza ediliyor. Önyargı, toplum baskısı, sınıfsal ayrım ve toplum düzeni çeşitli yönlerden ele alınıyor. Filmde teknik olarak görüntüden daha çok diyaloglara önem veriliyor. 96 dakika süren filmin; 90 dakikası bir masa, 12 kişinin oturduğu sandalye, masayı aydınlatan bir lamba ve sıcak havayı dağıtan bozuk bir vantilatörün olduğu odada geçiyor. Konu ve temasına her ne kadar Hollywood filmlerinden aşina olsak da, ülkemizde rastlanmayan bir hikâyeye sahip olan filmin tek ve dar bir mekân içinde geçmesi, içeriğe biraz mesafeli durmamıza ve filme önyargıyla yaklaşmamıza neden oluyor. 4-5 saatlik bir sürenin bir buçuk saatte aralıksız anlatılması ise şüphesiz büyük başarı.Arı kovanına çomak sokmak!12 Öfkeli Adam konu itibarıyla, önyargıları yıkmayı hedefleyen, insanları hüsn-ü zanna yönlendiren, bireyin özündeki iyiliğin toplumun ve topyekûn iyiliği olduğuna, katı, tek taraflı, empatisiz düşüncelerle bir yol kat edilemeyeceğini gösteren bir film/oyun. Senaryo şu şekilde ilerliyor: Genç bir çocuk, babasını öldürdüğü iddiasıyla tutuklanıp yargılanır. Genç hakkında karar verilir. Gözünden çaresizliği hissedilen genci, avukatı iyi savunamaz ve hakkındaki deliller yeterli görülür. Bunların çoğunu film/oyun ilerledikçe jüri üyelerinden dinleriz. 12 adam bir odaya toplanır ve mahkeme karara varmalarını ister. Farklı meslek gruplarından oluşan jüride kimi kendi oğluna olan öfkesini suçlanan gençten çıkarma peşinde, kimisi de akşamki beyzbol maçına yetişmek için ‘bitse de gitsek’ isteğinde, kısacası her biri bu güzel günde mahkemede vakitlerini ziyan etme niyetinde değildir. Filmin başında gencin suçlu olduğuna dair hemfikirdir jüri üyeleri. Bir insanın ölecek olması umurlarında bile değildir. İçlerinden sadece biri hariç. 8 numaralı üye. Diğer 11 üye kesin bir inançla gencin suçlu olduğunu düşünüp, bu kararı verirken gencin hayatını hesaba katmazken, 8 numaralı üye bu karara karşı çıkar. ‘Suçlu değil diyemem ama tam olarak suçlu olduğuyla ilgili kuşkularım var.’ diyerek, diğer üyelerin bu olayı sorgulamasına, konuşulmasına, gençle empati kurulmasına, yargısız infaz yapılmamasına, hüsn-ü zanda bulunmalarına vesile olur. Bu cesur çıkışıyla adeta arı kovanına çomak sokar. Ve sürü psikolojisinden bağımsız, bireysel özgür düşüncenin, sorgulamanın önünü açar. Hem filmde hem de oyunda jürinin düşünce yapıları üzerinden ırkçılık, toplumsal tavır, duyarsızlık, şiddet, yaşlılık, ölüm ve yaşam üzerine tartışmalarına, yaklaşımlarına dair beyin fırtınasına eşlik etmek mümkün. Bu beyin fırtınasıyla, kesin olan karar sorgulanmaya başlanır ve herbirini ikna edecek bir karar çıkar... ‘Benim ülkemde tekmelenmek bir bilimdir’ 32 yıl sonra modern bir rejiyle yeniden seyircinin karşısına çıkan oyunun yönetmeni Arif Akkaya. Oyunda Ahmet Özarslan, Ali Gökmen Altuğ, Burteçin Zoga, Enes Mazak, Erkan Akkoyunlu, Gün Koper, Kutay Kırşehirlioğlu, Mehmet Avdan, Metin Çoban, Nihat Alpteki, Rahmi Elhan, Serdar Orçin, Yalçın Avşar rol alıyor. Reginald Rose'un 1954'te yazdığı bu kült oyunda; adalet, suç, hak, ırk, gerçek gibi kavramlar üzerine ontolojik bir bakışa dönüşen bir tartışma ortamında önyargı ve algıların bilişsel arkaplanı tartışılıyor. Adaleti, olaylar karşısındaki genel tutumumuzu, önyargılarımızı, bize sunulan hatta dayatılan her fikri sorgulamadan kabul edişimizi, bazen küçük ayrıntıların insan hayatı için ne denli önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Oyun tempoyu ve dikkati canlı tutuyor. Bu sene sahneye konulmasına, yeni bir oyun olmasına rağmen etkileyici. Provalarla, her sahneye çıkışla daha da iyi olacağına dair şüphe yok. Kimileri yönetmenin konuyla, bizim toplumumuz ve adalet kurgumuz arasında bir köprü kuramayışına dair eksiklikler olduğunu söylese de, şimdilerde gündemden düşmeyen tartışma konusu olan ‘makul şüphe’ kavramı üzerinde durması, “Benim ülkemde tekmelenmek bir bilimdir” repliği anlayan için bugüne dair bir göndermeydi. Repliklerde Hollywood etkisi Her anı filmle birebir olan oyunu izlerken ‘Filmle bu kadar benzeşmesine gerek var mıydı?’ diye düşünmeden edemiyor insan. Özellikle bazı oyuncuların repliklerinde Hollywood etkisi bariz hissediliyor. Bu yönetmenin tercihi miydi bilmiyorum. Ama şahsen oyunda bir Amerikan dizi ve film repliği tarzı ‘Hey adamım!, Lanet olsun dostum, Senin sorunun ne ha?’ şeklinde bir konuşma tarzı ve ses tonu duymak doğrusu sakil duruyor. Oysa doğal repliklerle, doğal oynayan karakterler izleyiciyi daha çok etkileyebilirdi. Bunun yanı sıra oyunda Serdar Orçin etkisinin ağır bastığı, Gün Koper'in ise sahnedeki heyecanı açıkça görülüyor. Son olarak sahne dekoruna değinmeden edemeyeceğim. Aydın Doğan tam olarak oyunla alakalı bir sahne tasarlamış. Karar odasına yer küre şekli verilmiş ve sütunları yamultulmuş. Sahne tarafı açık bırakılmış bu dekor oyunla uyuşuyor. Görsel araçları iyi kullanan bir yönetmen olarak bilinen Arif Akkaya, kullandığı mavi gökyüzü ve sahnenin arkasında hareket eden bulutlar fonuyla gerçekçi bir gökyüzü sunuyor. Kıssadan hisse, 2 perde 90 dakika olan 12 Öfkeli Adam, gerçeğin ve iyiliğin peşinde bir mücadele izlemek isteyenlere tavsiye edilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:23

Faili meçhul bir kitap; Tek

Hakan Nordik kim biliyor musunuz? Aslında bu sorunun cevabı yok. Çünkü Hakan Nordik diye biri yok. Siyasi polisiye türündeki Tek kitabıyla raflardaki yerini alan yazar, rivayet o ki, çok tanıdığımız meşhur biri ama kim bilmiyoruz. İşte yazarı kendisinden menkul kitabın hikâyesi.Röportajı yapmak istediğimde aldığım cevap: Kim olduğunu söylemeyeceğiz. Meçhul bir yazarın kitabıyla karşı karşıyayız: Tek. “Bari önce kitabı okuyayım da, niye gölgede kalmayı tercih etmiş belki anlarım.” diye başlıyorum okumaya. Yer yer kalbimi kerpetenle sıkan bölümleriyle beraber başından sonuna “Ne olmakta?” hissiyle kendini okutan bir kitap Tek. Yazarı Hakan Nordik, rivayete göre çok tanıdığımız biri ama gölgede kalmayı tercih ediyor. Bu sebeple kendine bir kimlik seçmiş. Bu kimliği ve kar maskesiyle gizemi kitabın önüne mi geçiyor, kitabı layık olduğu yere mi taşıyor bilinmez ama edebiyat tarihimize ilginç bir macera kattığı kesin. İşte gizemli yazarla yaptığımız gizemli röportaj...Kimliğinizi kitabın önüne geçmemek için gizliyorsunuz. Gizli bir yazar olarak kalmak Tek’e ne kazandırdı? Beklediğiniz etkiyi gösterdi mi?Gizli yazar olmanın tek etkisi kitabı tanıtmanın daha zor olması. Kendi ismimle yayınlasaydım televizyonlar dâhil her yerde çok daha kolay tanıtabilecektim. Yani gizli yazarlığın pozitif etkisinden ziyade, yarattığı engelden söz edebiliriz. Ama bu durumdan şikâyetçi değilim, benim tercihimdi.Tek’i kurgularken gizli yazar kalmak fikriniz var mıydı? Kitabın yazılışıyla mı ortaya çıktı bu fikir?Buna daha kitabı yazmaya başlamadan karar vermiştim. Yayıncımla konuşurken ilk bahsettiğim konu bu oldu.Kitap ABD’den İstanbul’a uzanan bir hikâyenin izini sürüyor. İki ülke arasında bir hikâye kurgulamanızın nedeni neydi?Kitapta değinilen olayların benzerleri dünyanın farklı köşelerinde hâlâ yaşanıyor ve ABD hepsinin en önemli aktörü. Bu olaylar her ülkenin duyarlı vatandaşlarını ilgilendiriyor. Bu yüzden farklı ülkelerdeki okurların kitabı aynı ilgiyle okuyacaklarını umuyorum. Hedefim bu kitabın farklı dillerde ve pek çok ülkede yayınlanması.Tek, yalnızca bir polisiye değil. Bazı yerlerde rahatsız edecek düzeyde şiddet de kullanmışsınız. Bu sahneleri tasarlarken, kahramanınız gibi tıbbi bir bilgilendirme aldınız mı?Evet, cerrahlar ve adli tabiplerle konuştum, adli tıp ve polisin kullandığı yeni araştırma teknikleriyle ilgili sayısız kitap okudum. Bittikten sonra da ölüm ve ‘öldürme teknikleri’ konusunda hatalar olmasın diye konuştuğum uzmanların ikisine kitabı okuttum. Dünyada iyi polisiye olarak kabul edilen kitaplarda öldürme tekniklerinin yaratıcılığı ve yeniliği okurun ilgisini çok çeken bir konudur. Ben de iyi bir polisiye okuru olarak kitaplardaki ölüm sahnelerinin ve kullanılan tekniklerin farklı ve yaratıcı olmasına önem veririm. Bu nokta da yazarın yaratıcılığının ve araştırmacılığının önemli göstergelerinden biridir.Polisiye bir hikâyeden siyasi bir hikâyeye de bağlanıyoruz. Kullandığınız öğeler de son 20 yılda sıklıkla duyduğumuz faili meçhullerin, gözaltı ve işkencelerin izlerini taşıyor. Siyasi bir okuma yaptınız mı? ‘Şu olayın izleri de romanda olsun’ dediğiniz oldu mu?Uzun yıllardır siyaseti ve özellikle insan hakkı ihlallerini yakından izleyen biriyim. Bu konuda yaptığım çalışmalar da var. Türkiye’de olan biteni takip eden her okur kitapta mutlaka bazı olayların ve kişilerin izlerini fark edecektir. Bazı olayların izleri sezilebilir ama bu kitap neticede bir roman, kurmaca yönü daha ağır basıyor.Sizi tanıdığımıza bu şöhretin kitabın şöhretini aşacağına dair rivayetler dolaşıyor. İyi bir eser vermek şöhrete olumlu katkı sağlamaz mıydı? Başka kariyerlerin yanına yazarlığı ekleyen şöhretler bunun olumlu etkilerini de görüyor. Gölgede kalmak tercihinde etkili olan ne?Medya dünyasını yakından tanıdığım için benim inancım kitabın, yazarın gölgesinde kalacağıydı. Yazarın ismi kitabı bir yere kadar taşır ama önemli olan okurun kitabı beğenmesidir. Kitabın okurlar, eleştirmenler ve gazeteciler tarafından objektif olarak değerlendirilebilmesini etkilemek istemedim. Hâlâ da bu kararın doğru olduğunu düşünüyorum. ‘Falancanın kitabını okuyun’ ya da ‘Aaa falanca kitap yazmış, bakalım ne yazmış’ değil de ‘Tek’i okuyun çünkü iyi bir kitap’ denilmesini istiyorum.Hakan Nordik, yoluna devam edecek mi? Başka bir kitap beklemeli miyiz sizden?Bu benim ilk kitabım değildi zaten. Hakan Nordik adıyla bu kitabın devamını şu anda zaten yazmaktayım.Türkiye’de polisiye türünde verilen eserlerden farklı bir eser verdiğinizi düşünüyor musunuz?Evet. Türkiye’deki polisiyeler biraz daha ‘yerel’. Bu kitap sadece yerli okur değil, uluslararası okur kitlesine de hitap ediyor. Bu sebeple tekniği, temposu, dili, ele aldığı konular, şiddet dozu olarak Türkiye’deki polisiyelerden epeyce farklı diye düşünüyorum.Kitabı yazarken Doğu’ya gittiniz mi? Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?Doğu’ya farklı zamanlarda gittim. Kitabın hazırlık süresi iki yıl, yazımı da üç yıl sürdü. Bu hazırlık süresinde Türkiye ve Amerika’da çeşitli emniyet görevlileriyle, adli tıp uzmanlarıyla, kitapta yer alan bazı olayları yaşamış tanıklarla görüşmeler yaptım. Türkiye’nin geçmiş otuz yılında meydana gelmiş çeşitli insan hakkı ihlallerini araştırdım. Haftada iki taneden az olmamak kaydıyla yabancı polisiye okumayı ve haftada iki-üç tane polisiye film izlemeyi de ihmal etmedim. Bunları yapmak, yazarken devamlı kitabın atmosferinde kalmamı sağladı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Sanatı erkekler yönetiyor

2002’den bu yana güncel sanat dünyasında en etkili 100 ismi duyuran ArtReview, 2014’ün isimlerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. Listede erkek egemen bir sanatla kuşatıldığımız bir kez daha görülmüş oldu. Türkiye’deki tablo da dünya genelinden farklı değil.Sanat dünyasında ‘cinsiyet’ tartışmasının evveliyatı bir hayli eski. Bu alanın erkek egemen bir güce sahip olduğunu söylemek çok zor değil, zira dünyanın önemli sanat kurumlarındaki koltuklara senelerdir erkekler kurulu. 2002’den bu yana güncel sanat dünyasında en etkili 100 ismi duyuran ArtReview, 2014 isimlerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. Listenin geneli şaşırtıcı bir tablo sunmazken, erkek egemen bir sanatla kuşatıldığımız bir kez daha açığa çıkmış oldu. Listedeki önemli sanat kurumlarının yöneticilerinin pek çoğu erkekken, Amerikalıların ağırlıklı olduğu listenin ilk on ismi şöyle: Nicholas Serota (İngiltere), David Zwirner (Almanya), Iwan Wirth (İsviçre), Glenn D Lowry (Amerika), Marina Abramovic (Sırbistan), Hans Ulrich Obrist ve Julia Peyton-Jones (İsviçre, İngiltere), Jeff Koons (Amerika), Larry Gagosian (Amerika), Marian Goodman (Amerika), Cindy Sherman (Amerika). Bu arada listede 69. sırada yer alan SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun da yer alıyor. Liste; sanatçı, sanat dünyasının yöneticileri, küratör ve koleksiyonculara yer veriyor.Son on yılda erkek egemen kültürün, biraz hafiften de olsa kadına yer açmaya meyilli olması çok da yeterli değil. Sanatsal üretimde kadının temsilden öte aktif bir rolü olduğu kabul edilmesinin yanı sıra sanat piyasasında kadın sanatçıların ürettiği eserler satış listelerinde kendine kolayca yer edinebiliyor. Fakat bunun yeteri kadar tatmin edici olduğunu söylemek güç. Bu konuda kafa yoranlar, bu rakamlara çok da aldanılmaması gerektiği kanaatinde. Bunun yanı sıra geçtiğimiz mart ayında yayımlanan önemli bir rapor, kadının sanat dünyasında bu görünmezliğini bir nevi onaylamıştı. Sanat müzelerindeki yönetici cinsiyet farkına odaklanan araştırmanın bulguları, bir hayli dikkat çekiciydi. Amerika merkezli Sanat Müzesi Yöneticileri Birliği’nin öncülüğünde hazırlanan rapora göre, piyasada yüzde 42 orana sahip kadınlar erkeklere göre daha düşük maaş alıyor. Müzelerin kadınlara emanet ettiği bütçe de erkeklere oranla daha düşük bir seviyede. Kadın müze yöneticileri büyük sanat kurumlarından öte, belli bir alana odaklanan butik müzelerde, galerilerde ve üniversitelere bağlı mekânlarda kendine daha fazla yer ediniyor. Bu mekânlarda iyi işler üreten yöneticilerin varlığı maalesef biraz görünmez kalıyor. Rakamların önümüze çıkardığı tablo, Amerikalı sanat tarihçisi Linda Nochlin’in 1971’de yazdığı ve büyük bir kırılma olan meşhur makalesi ‘Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?’ sorusunu müzelerdeki yönetim açısından akla getirirken, erkeklerin köşeleri kaptığı sanat yöneticiliğinde, kadınların ayrılan payın genişlemesi biraz daha zaman alacak gibi.Türkiye’deki duruma baktığımızda ise dünyadaki diğer sanat müzelerinden farklı bir tablo yok. Devlet müzelerinde erkek egemen bir tablo hâkimken, özel müzelerde ise bu güç yerini bir nebze kadınlara bırakıyor. Türkiye’deki durumu özetleyen kısaca bir liste verirsek: Sabancı Müzesi (Nazan Ölçer), İstanbul Modern (Levent Çalıkoğlu), Pera Müzesi (Özalp Birol), Baksı Müzesi (Merve Kavalı), Sadberk Hanım Müzesi (Hülya Bilgi), Topkapı Sarayı Müzesi (A. Haluk Dursun), İstanbul Arkeoloji Müzesi (Zeynep Kızıltan), Ayasofya (Hayrullah Cengiz), Türk İslam Eserleri Müzesi (Seracettin Şahin), İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi (Ömer Severoğlu), Rezan Has Müzesi (Ahu Has), Salt (Vasıf Kortun), Konya Mevlânâ Müzesi (Erdoğan Erol).

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Böbrek hastalıkları kalbin de düşmanı

Böbrek hastalığı, kişinin kalp hastalıklarına yakalanma riskini üç kat artırıyor. Bu nedenle alınacak tedbirler hayli önemli. Kalp ve böbrek hastalığından korunmak için nelere dikkat etmeli?Böbrek hastalıkları kişinin günlük hayatını yeterince zorlaştırıyor. Ancak gerekli tedavi uygulanmazsa sadece böbrekler değil, birçok organ hasar görebilir. Bunların başında da kalp geliyor. Zira böbreklerinde hastalık olanların kalp hastalıklarına yakalanma riski üç kat fazla. Peki, böbrek sağlığımız için nelere dikkat etmeli, nelerden uzak durmalı? Anadolu Sağlık Merkezi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu ile görüştük.Böbrekleri, temel fonksiyonu vücut sıvı hacmini ve içeriğini korumak için kandaki atık maddeleri ve toksinleri temizlemek olan akıllı filtreler gibi düşünebiliriz. Ayrıca kan yapımına yardımcı olan hormonları da salgılarlar. Bu nedenle, kan basıncının düzenlenmesi ve kalp ritmini koruyan önemli elektrolitlerin dengesinin sağlanmasında merkezi bir rol oynuyorlar. Böbreklerden dakikada yaklaşık bin 200 ml kan geçiyor. “Böbreklerin küçük boyutuna göre çok fazla miktarda kan geçişi söz konusu. Vücut ağırlığının yüzde 0,5’i kadar bir ağırlığa sahip olan böbrekler, toplam kan hacminin yüzde 20’sini alır.” diyor Doç. Dr. Enes Murat Atasoyu. Böbreklerin normal fonksiyonları durursa atık maddeler birikerek vücudu zehirler. Bu duruma Kronik Böbrek Hastalığı (KBH) deniyor. KBH, aylar veya yıllar süren bir periyot içinde böbrek fonksiyonlarının ilerleyici bir şekilde kaybı aslında. İleri evre böbrek hastalığı olan kişilerde böbreklerin kanı temizleme fonksiyonunu yerine koymak için diyaliz veya böbrek nakli yapılması gerekiyor. Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, vücut yağ dokusunda artış ve hareketsiz yaşam tarzının hâkim olduğu modern toplumlarda KBH yaygınlığı artıyor. Murat Atasoyu, ülkemizde yapılan bir araştırmada 18 yaş üstünde her 7 kişiden 1’inde böbrek hastalığı olduğunu da hatırlatıyor.Kalp krizi ve inmeye yol açabiliyorBöbrek hastalığı olan kişilerde kalp hastalığı ve erken yaşta ölüm riski üç kat artıyor. Pek çok insan, böbrek fonksiyon bozukluğunun kalp krizi veya inmeye yol açan kalp damar hastalığı gelişme riskini büyük ölçüde artırdığının farkında bile değil. Kronik böbrek hastalığı gerek tek başına bağımsız bir faktör olarak gerekse sıklıkla eşlik eden diyabet ve hipertansiyon varlığı nedeniyle kalp damar hastalıkları konusunda risk oluşturuyor. Böbrekler tam anlamıyla çalışmayınca kanda atık maddeler birikerek vücudun hormon dengesi bozuluyor. Bu değişiklikler kalp ve damarların çalışmasını olumsuz etkileyebiliyor. Böbrekler, vücudun kimyasal dengesini koruyarak kan basıncının normal seviyelerde kalmasını sağlamada önemli rol oynadığından sağlıklı çalışmayınca kan basıncı yükseliyor. Yükselmiş kan basıncı kontrolsüz bırakılırsa, damar duvarında kalınlaşmaya ve damar iç çapında daralmaya yol açıyor. Şiddetli ve tedavi edilmeyen yüksek kan basıncı, kalbi zayıflatarak böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Kronik böbrek hastalığı olan pek çok kişi böbrek hastası olduğundan habersiz kalp krizi veya inme geçirebiliyor. Böbrek fonksiyon bozukluğu kalp hastalığı için bir risk faktörü olduğu gibi, kalp hastalığı da böbrek hastalığı için bir risk faktörü. Eğer kalp veya böbrek hastalığınız varsa her iki organ fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve takip edilmesi çok önemli. Sağlığınız için... 1- Kan basıncı, kolesterol ve kan şeker düzeyini belli aralıklarla ölçtürerek sağlıklı düzeyde kalmasına çabalayın.2- Sağlıklı bir kalbe sahip olmak için en önemli basamak sigarayı bırakmak.3- Sağlıklı kiloda kalın. Vücut kitle indeksinizi ve kendiniz için uygun olan değerleri doktorunuzdan öğrenin.4- Sağlıklı beslenin. Doymuş yağlar ve fazla tuzdan sakının.5- Vücudun su gereksinimini karşılamak için bol su ve sıvı tüketin. İçmeniz gereken sıvı miktarı, günde ortalama iki litre civarında.6- Haftada 4-5 gün yaklaşık 30 dakika süreli egzersiz yapmaya çalışın. Her gün sadece yarım saat yürüyüş de yapabilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 09:55

Gülhan Kara, Yemek Bahane'ye konuk oldu: Pilav yapmak sanıldığı kadar zor değil

Yemek yazarı ve danışmanı Gülhan Kara’nın mutfak atölyesindeydim bu hafta. Üstelik sadece kendisi değil, eşi Mustafa Bey de girdi mutfağa. Bir yanımda pilav uzmanı diğer yanımda çikolata. Yemekler yaptırılmalı, püf noktaları alınmalıydı. Öyle ya, bu fırsat kaçar mıydı?Bal kabaklı ve karalahanalı mısır ekmeği, ayvalı, üzümlü pilav yaptınız. Günümüzde böyle yiyecekler tüketmiyoruz artık...Doğru. Yöresel malzemelerle unutulmuş tarifleri günümüze taşımanın derdindeyim. Zengin bir mutfağımız, her yörenin kendine özgü yerel ürünleri var. Bunları kuşaklara da aktarabilmek için yöresel malzemeleri iyi bilmek lazım. Yaşasın, devam etsin istiyorum. Bu yüzden de özüne dokunmadan ufak dokunuşlarla modernize etmeye çalışıyorum. Karalahanalı mısır ekmeğine bal kabağı koymak gibi.Kapadokya Mutfağı kitabınız böyle bir çabanın ürünü o halde...O dönem Asmalı Konak dizisi epey revaçtaydı. İnsanlar akın akın o konağı görmeye gidiyordu. Bölgeyi tanıtmak ve kültürel açıdan destek vermek amacıyla yapıldı böyle bir çalışma. 5 tam gün sabah 9’dan gece 12’ye kadar Ürgüp’teki evleri tek tek dolaştık. Hamur işleri, et yemekleri, çorbalar... Hikâyeleriyle birlikte hepsini dinledik, not aldık. 70’e yakın tarif derledik. Çok güzel bir çalışma oldu. Şu anda bölgedeki Aşçılık Meslek Yüksekokulu’nda kaynak kitap olarak okutuluyor.Gelelim birkaç ay önce çıkan Türkiye’nin Pilavları kitabınıza. Neden pilav, çok mu seviyorsunuz?(Gülüyor) Aslında o da teklifle gelen bir proje. Düğün Pilavı Festivali’ne danışmanlık yapmıştım. Madem ülke genelinde böyle bir festival yapılıyor dedik ve hepsini bir kitapta toplama kararı aldık. 110 tarife ulaştım, hepsine yer vermek istedim ama herkesin evde, ulaşılır malzemelerle yapabileceği 33 tarife indirdik. Ama 7 bölgeyi temsil eden pilavlar var içinde.Herkes pilav yapamaz derler. Pilavın kitabını yazan biri olarak siz ne diyorsunuz?Bence hiç de zor değil. Birkaç püf noktası var sadece. Ölçü önemli. Ayrıca tahta kaşıkla pirinçleri kırmadan, altüst ederek kavrulur, kavurma aşamasında tuz atılır, yağı yakmazsanız, tabii bir de güzelce demlendirirseniz şahane olur. Bu arada pirinci kaynar değil, normal suyla ıslatın. Sıcak su pirincin yapısını bozuyor. Suda 10 dakikadan fazla da bekletmeyin.Pilav, hemen hemen her ülkenin mutfağında yer etmiş bir yemek. Şöyle bir dünya turu yapsak...En renklisi İspanya’da paella. Japonya’da buharla yağsız, tuzsuz pişiriliyor. Hindistan ve İran’da baharatlanıyor. Anadolu’da et tavuk ve suyuyla birlikte başka baharatlar giriyor içine. İtalya’da risotto. Yine İspanya ve Portekiz’de deniz ürünleri, balıklar... Yani pilav, tüm dünya mutfaklarında var.Onlarca mutfakta yüzlerce kez yemek pişirdiniz. En çok nede zorlandınız?Danışmanlık bazında da büyük otellerin mutfaklarında 100-120 kişilik yemekler yaptığım oldu. Otomatik fırınlar, devirmeli tavalar var ama yine de bazı yemekleri elinizle kavurarak, soteleyerek yapmanız gerekiyor. Ve bu mutfaklarda bizim evde alışık olduğumuz, avucumuzun kavrayabildiği kepçeler hâlâ yok. Sapları çok uzun olduğundan kocaman tavayı dolaşıyorsunuz. Kaşık sürekli elinizden düşüyor, kenarları keskin olduğundan kesikler oluşuyor vs... Otel mutfağında olduğu kadar başka hiçbir mutfakta bu kadar yorulmadım.Birçok yemek yarışmasında jüri üyeliği de yapıyorsunuz. Var mı kötü bir hatıranız?Bir baklava yarışmasında 24 çeşit baklava tadılacak. Ben 18’e geldim, kaldım. Öyle bir tıkanmışım ki bir tane daha yiyecek halim yok. Yanımda Nadir Güllü var. Durumumu fark edince “Sen yiyormuş gibi yap, ben sana geri kalanlarla ilgili tüyo veririm.” dedi. Son 6’yı tadamadan sonlandırmış oldum yarışmayı.Fransa’daki Le Cordon Blue’ya 4 kez davetli şef olarak gittiniz. Heyecan verici bir deneyim olmalı...Hem de nasıl. Cordon Blue’ya her ay farklı ülkelerden şefler katılır. Ülkesinin yemeklerini yaparlar, bu yemekler dünyanın dört bir yanından öğrenciler tarafından tadılır.Ne pişirdiniz?Her seferinde farklı yemekler olmak üzere kısır, mercimek köfte, irmik helvası, hünkarbeğendi ve ezogelin çorbası. Hepsini çok beğendiler ama en çok közlenmiş patlıcanla yapılan hünkarbeğendiye bayıldılar.Yayla çorbası olimpiyatın gözdesi olduFransa’da Dijon Belediyesi’nin düzenlediği uluslararası çorba olimpiyatlarına Sevim Gökyıldız ile birlikte davet edildik. Sevim Hanım, Türk çorbalarını ve bulguru anlatacak, ben de çorbayı yapacağım. Bulgur ve nohutlu yayla çorbası yapmaya karar verdim. Bize 50 kişilik yapmanız yeterli dediler. Ancak ben biraz fazla tuttum. Allah’tan tutmuşum. Tadan bayılıyor, tekrar sıraya giriyor. Yoğurdun kesilmeden pişirilmesi ve sıvı bir şeyin üzerine yine sıvı olan tereyağlı naneli sos çok ilgilerini çekti. Tam 149 kase çorba dağıttık. Olsa daha yenilecekti. Bunun bir tadım organizasyonu olduğunu sanıyordum, meğer yarışmaymış. Onca çorba içerisinde yayla çorbası birinci oldu.Kabartıcılar undan önce konulmamalıPastacılıkta püf noktaları çok önemli. Reçete, tarif ve pişirme tekniklerine bire bir uymanız gerekir. Tek bir şey eksik oldu mu tarif tutmayabilir. Mesela 50 gr değil de 40 gram pudra şekeri kullanayım diyemezsiniz.-En çok yapılan hata, tepsinin alt ya da üste kata konulması. Mutlaka orta kata yerleştirilmeli.-180 derece deniliyorsa fırın o ısıya ulaşmadan ürün fırına konulmamalı. Zira fırın istenilen sıcaklığa ulaşmadığından açtığınızda ürünün soğukluyla ısısı düşer.-Kabartıcılar doğrudan sıvıların içine katılmamalı. Mutlaka unla harmanlanmalı. Ya da unu koyduktan sonra ilave edilmeli.-Kremalar tam soğutulmadan kullanılmamalı.-Yaş pastaların pandispanyası 24 saat öncesinden yapılmalı. Yani soğuması yeterli değil, soğusa bile içinde nem kalacağından kremayla buluşturulduğunda taşımayabilir.-Mayalı ürünlerde hamuru üşütmemek çok önemli. Yani hamurun bulunduğu yerde hava akımı olmamalı. Oda sıcaklığından biraz daha sıcak bir ortam olmalı. Açıkta cam kapı varken hamur mayalanmaya bırakılmamalı. Üşüdüğü zaman sıkışır istediğiniz kabarıklığı elde edemezsiniz.-Mayalı hamurlar sıcak el, kurabiye hamurları soğuk el ister. Eli soğuk olan kişiler şeker hamuruyla çok güzel modeller yapabilir. Sıcak olanlar ellerini mermer tezgâha bir süre tuttuktan sonra hamura dokunmalı.Evde roche (kaya) çikolata tarifiMustafa Bey (Gülhan Kara’nın eşi) önceleri farklı bir sektörde çalışıyormuş. Kara, mutfak atölyesini açmaya karar verince işi gücü bırakıp eşiyle birlikte Fransa’ya gitmiş ve çikolata kursu almış. 7 yıl boyunca binlerce kişiye kurs veren Mustafa Bey’i bulmuşken ben de mini bir çikolata dersi aldım. Fotoğrafta gördüğünüz çikolataları onun eşliğinde yaptım. Çikolata sevenler haydi mutfağa. Uzmanımızın paylaştığı püf noktalarına dikkat edip ve de hayal gücünüzü de eklediniz mi bir daha dışarıdan çikolata alacağınızı sanmıyorum.-Roche, kuvartür (ham) çikolatayla evde en rahat yapılacak çikolata. Kuvartür toptancı ya da bazı pastanelerden temin edilebilir.-Çikolatayı (sütlü ya da bitter) benmar usulü eritin. Yalnız su kaynar olmamalı ya da kaynamaya başlar başlamaz ocaktan alınmalı. Ayrıca çikolata erimeye başladığı anda sıcak suyun üzerinden de alınmalı. Aksi takdirde çikolata yanar, daha doğrusu kesilir ve işlem yapılamaz bir hal alır. Bu yüzden bir spatula yardımıyla kendi ısısıyla karıştırarak eritilmeli.-Erime işlemi tamamlandıktan sonra içine kuru meyve ya da dilediğiniz kuru yemiş eklenir.Altında sil pad ya da yağlı kâğıt bulunan bir tepsiye kaşık yardımıyla konulur. Ardından buzdolabında bir saat bekletilir.-Çikolatanın düşmanı nem ve sıcaktır. O yüzden kesinlikle buzdolabında ya da sıcak bir ortamda değil, serin bir yerde saklanmalı.-Beyaz çikolatanın içinde kakao oranı yüzde sıfırdır. Dolayısıyla sadece şeker. Gerçek çikolata bitterdir. Onun da kakao oranı yüzde 65’in üzerinde olanı tercih edilmeli.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Kuskuslu dana sote

Kuzey Afrika kökenli kuskuslu dana sote, etin pekmez ve balla birleşiminden oluşafarklı bir lezzet.Bazı yemekler vardır ki, içerisindeki malzemelere bakınca yapmak için tereddüt edersiniz. Tatların birbiri ile karışımından oluşacak lezzet sizi düşündürebilir. İşte bu hafta vereceğimiz tarif de bu yemeklerden bir tanesi.Etin pekmezle ve balla birleşiminden oluşacak bütünlükten nasıl bir sonuç çıkacağı benim için merak konusuydu. Kuzey Afrika mutfağından bize misafir olmuş olan bu farklı yemek ‘Çalışan Kadının Mutfağı’na uğramış ve denenmek için sabırsızlanıyordu.Sakin sessiz bir akşam yemeğimizde bize eşlik eden ‘kuskuslu dana sote’ çok beğenildi. Et, balla ve pekmezle harika bir bütünlük sağlamış ve birbirlerine çok güzel uyum göstermişlerdi. Şimdi sizler de bu değişik tadı denemek için mutfağınıza keyifli bir hazırlığa ne dersiniz.MalzemelerKuskus için;1 adet kuru soğan4-5 adet kornişon (küp doğranmış)1 su bardağı kuskus½ çay bardağı zeytinyağı1 litre suTuzDana sote için:2 dal maydanoz (kıyılmış)2 dal fesleğen (kıyılmış)2 dal kekik (kıyılmış)½ çay bardağı pekmez½ çay bardağı bal400 gr dana bonfile (kuşbaşı)HazırlanışıSoğanları zeytinyağında soteliyoruz. Üzerine tuz, kornişon ve kuskus ekleyip 1-2 dakika kavuruyoruz. Sıcak su ekleyerek kısık ateşte pişirmeye bırakıyoruz.Etleri zeytinyağı ile soteleyip üzerine bal, pekmez ve tuz ekleyerek sotelemeye devam ediyoruz. Et pişince kıyılmış taze maydanoz, kekik ve fesleğen ekleyip ocaktan alıyoruz. Taze fesleğen ve kekik bulamazsanız kurusunu da koyabilirsiniz. Aynı tadı verecektir.Kuskusu servis tabağına alıyoruz, üzerine et soteyi ekliyoruz. İsteğe göre kızarmış domates ile süsleyerek servis edebiliriz. Şık görünümü ile göz dolduran yemeğimiz afiyet olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Haydi soğan almaya

Siklamenlerle kasımpatılara balkonda yer açtınız. Şimdi çarşılara, yapı marketlere gidip, soğan beğenme zamanı. Geçtiğimiz aydan itibaren ekilmeye başlanan soğanlar, kışın sonunda baharı birbirinden güzel çiçeklerle karşılayacak.Kış güneşi göründüğünde, sokağa çıkamadan evden dışarı bakarken, pencerenizin önünde gülümseyen bir çiçek içinizi ferahlatmaz mı? Ona bakarken daha rahat bahar hayalleri kurmaz mısınız? “Kurarım elbette” diyorsanız, şimdi biraz hayallenmek için çalışmak zamanı.Ekim ayıyla birlikte balkonlarda çiçekler rengini iyice soldurmuşken, şimdi yeniden bir kış bahçesi, balkonu yapmak için kolları sıvayalım. Yazdan kalma sardunyaların, kedi tırnaklarının, acem halılarının üzerine bir muşamba ya da naylon torba geçirip, onları kışa hazırlamak gerekiyor. Tabii ki sıkı sıkıya sarmamak gerek ki onlar da nefes alabilsin. En iyisi çocukların iş teknik derslerinde kullandığı çıtalardan almak. Toprağa sapladığınız o çıtaların üzerine yerleştirdiğiniz muşamba ya da naylonları alttan bağlar ve üzerine iki delik açarsanız, hem çiçeklerinizin toprağının soğumamasını, hem nefes almalarını sağlarsınız.Şimdi bu hazırlıkları yaptığınızı varsayalım. Hatta balkonda siklamen, kasımpatı gibi kış çiçeklerine yer açtığınızı da… Ama siklamenle kasımpatı dışında biraz sabırla büyütebileceğiniz, bu yüzden de ayrı bir güzel, ayrı kıymetli olan çiçekler var. Mesela bir döneme ismini vurmuş, ebruların değişmez klasiği lale.Lale, sümbül, nergis, zambak, safran gibi kışın son günlerinde topraktan başlarını çıkarıp baharı müjdeleyen çiçekler, soğandan yetişiyorlar. Soğanların güzel çiçekler vermesi için de biraz soğukta kalmaları gerekiyor. O yüzden şimdiden dikmek en uygunu.Dikim işlemi için neler yapmanız gerektiğini bir sonraki yazıya bırakıp, bu hafta nasıl bir soğan alabileceğinizi yazalım. Öncelikle iri soğanları tercih etmelisiniz ki, çiçekleri de iri olsun. Kendi içinde küflenmiş, küçülmüş, rengi kahverengiye dönmüş soğanları almamalısınız. Yapı marketlerde poşet içinde satılan soğanlar genellikle bir boy oluyor. Şeffaf fileler ya da naylonlarda satılan soğanları görmek de kolay, seçmek de. Nasıl sonuç alacağınız da üzerilerindeki resimlerde görülüyor. Resimlerin güzelliğine aldanıp hepsine gönül indirmeyin, çünkü örneğin nergis yanına yabancı çiçek istemiyor, soğanları çok arsız, dolayısıyla bir nergis paketi yalnız bir saksıda kullanılabiliyor.Bunları da gözeterek, fazla ifrata kaçmadan bir iki çiçekten oluşan bir seçim yapabilirsiniz. Aynı renkteki laleler bir saksıda çok güzel durdukları gibi, karışık dikilince de çok gösterişli oluyorlar. Bunun için çarşılarda satılan tek soğanlardan alıp karışık bir saksı da hazırlamak mümkün.Soğanları aldıktan sonra hemen dikmeyecekseniz, beklettiğiniz süre zarfında soğukta kalmalarına özen gösterin. En iyi alternatif buzdolabı. İyi alışverişler.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Kişniş

Yaprakları maydonozla karıştırılabilen kişnişin tohumları, birçok sindirim probleminin tedavisinde rahatlıkla kullanılabilir.Maydanozgiller familyasından olan kişniş, Hindistan, Güney Afrika, Avrupa, Akdeniz ülkeleri ve yurdumuzda yetiştirilen bir yıllık otsu bir şifalı bitkidir. Maydanozla karıştırılabilen yaprakları tüylüdür. Yaz mevsimi başlarında şemsiyeyi andıran şekilde minik pembe, beyaz çiçekler verir. Yaz sonuna gelindiğinde ise çiçekler yerini yuvarlak, küçük tohumlara bırakır.Kişnişin kullanılan kısımları yaprak ve tohumlarıdır. Sararıp olgunlaşmaya başladığında toplanan tohumları, faydalı özelliklerinin koruması için sabahın erken saatlerinde toplanmalıdır.Toplanan tohumlar, güneşte kurutulduktan sonra çay ve tentür olarak kullanılmak üzere dövülerek toz haline getirilir.Kişniş tohumlarından uçucu yağ da elde edilmektedir.Taze yaprakları özellikle salatalarda kullanılır ve antiseptik özelliğinden dolayı hazımsızlık probleminde etkilidir.Azerbaycanlılar, kişnişi tazeyken toplayıp bol tuzla salamurasını hazırlayıp, soğuk yoğurt çorbalarına katarak lezzetlendirirler. Salamura kişniş buzdolabında çok uzun süre dayanır, ancak çorbaya ilave etmeden önce bol suyla tuzdan arındırılması gerekmektedir.Türkiye’de yaşayan Gürcülerin de tohumlarını, özellikle tavuk yemeklerine katarak lezzetlendirdikleri şifalı bir bitkidir kişniş. Ancak Gürcüler kişnişe “kinzi” derler.Kişnişin yüzde yirmi beş yağ ihtiva eden tohumları, ona kokusunu veren alifatik aldehitler ve fenolik asitler ihtiva eder. Kişniş tohumlarından elde edilen uçucu yağda çok miktarda antibakteriyel ve spazm çözücü linalol bulunmaktadır.Kişniş yetiştirmek isterseniz, tohumlarını her tür hafif toprağa tıpkı maydanoz eker gibi ekebilirsiniz. Ekim mevsimi ilkbahar veya ılık sonbahardır. Kişniş en ideal şekilde korunaklı ve bol güneş alan yerlerde yetişir. Bahçe ve balkonlarınızda bir yayvan bir saksı içinde rahatlıkla yetiştirebilirsiniz.Kişnişle ilgili pek çok tıbbi araştırma yapılmıştır. Yapılan araştırmalar neticesinde, tedavi edici özelliklerinin neredeyse tümünün, bitkinin tohumunda bulunan ve mide salgılarını düzenlemeye ve sıkışmış gazı atmaya yardımcı olan uçucu yağ sayesinde olduğunu ortaya koymuştur.İşte bu nedenle tohumlar özellikle birçok sindirim probleminin tedavisinde rahatlıkla kullanılır.Ayrıca, gastroenterit gibi enfeksiyona dayalı ishal tedavisinde tavsiye edilmektedir.İştah açma ve baş ağrısını geçirmede taze kişnişin ya da kişniş tohumunun demlenmesiyle yapılan çayın faydalı olduğu bilinmektedir.Sindirim problemleri, sancı ve gaz tedavisinde kişniş çayı kullanılabilir. Çayını hazırlamak için, yaklaşık otuz gram dövülmüş kişniş tohumu bir litre kaynar suyun içine atılarak on dakika demlenmeye bırakılır. Ardından süzülür ve yemeklerden sonra bir bardak içilir.Kişniş çayının tansiyon düşürücü ve baş dönmesinin giderilmesine yardımcı olma özelliği de bulunmaktadır.Hamile ve lohusa hanımların kişniş kullanması sakıncalı olabilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

İnsan var oldukça kalem de olacaktır

Scrikss kalemlerini çoğumuz yabancı bir ürün sanırız. Oysa ki özbeöz Türk markası. 50 yıldır Türkiye’de üretiliyor ve 43 ülkeye ihraç ediliyor. Scrikss’in yarım asırlık hikâyesini İzel Rozental ile konuştuk.Yıl 1963... Türkiye’de ithal ikamesi rejimine geçilir; yurtdışından ithal edilen malların, özendirici önlemlerle yurtiçinde üretilmesi öngörülür. O zaman ticaretin merkezi olan İstanbul Tahtakale’de kırtasiye işi yapan dokuz esnaf bir araya gelerek dolmakalem üretmek ister. İlk önce Çeklerle anlaşırlar. Bu sırada İspanya’da bir firmanın satıliğa çıkarıldığını öğrenirler. İspanya’ya giderek firma satın alınır, makine parkının bir bölümü, kalıplar ve iki mühendis Türkiye’ye getirilir. Fabrika kurulur ve 1964’te ilk tükenmez kalemi üretirler. Bugün halen çoğumuzun yabancı bir marka sandığı Scrikss kalemlerinin hikâyesi böyle başlar. Bu hikâyeyi aynı zamanda bir karikatürist ve yazar olan Scrikss İcra Kurulu Başkanı İzel Rozental’dan dinliyoruz. Rozental, yaklaşık 35 senedir firmada yöneticilik yapıyor. Scrikss, Latince yazmak fiilinden türetilmiş. Aynı zamanda kalem ucunun parşömen üzerinde çıkardığı sesi de çağrıştırıyor. 50. yılını kutlayan ve bir Türk markası olan Scrikss, günümüzde 43 ülkeye ihracat yapıyor. Dolmakalem piyasasında dünyanın en prestijli markaları ile yarışıyor. İzel Rozental, bu başarının sırrını şöyle açıklıyor: “O dönemde genel anlayış şuydu: Biz montaj yapar satarız. Bu kanun nasıl olsa kalkar ve biz de ticarete devam ederiz.” Ama Scrikss öyle kurulmadı. Kurucular, “Biz öyle bir marka yapacağız ki, ithalat serbest olsa dahi markamız kalıcı olacak. Kaliteli bir kalem yapacağız. Ama aynı zamanda ulaşılabilir olacak.” dediler.Fizik kuralları önemliİlk dolmakalem 1968’de üretilmiş. Sonrasındaki yolculuk elbette zor olmuş. İlk aşama fizik kuralları. Çünkü fizik kurallarının tamamı dolmakalem için de geçerli. Yazdığınız anda mürekkebin gelmesi, kaldırdığınız anda akmaması ve ters çevirip cebinize koyduğunuzda kurumaması gerekiyor. Rakım, nem, hava durumu... Her şey dolmakalemin çalışmasını etkiliyor. Örneğin İstanbul’da yazan bir kalem Erzurum’da yazmayabilir. İzel Rozental, İspanya’da fabrikanın batmasını da bu sebebe bağlıyor. İlk başlarda bu anlamda birçok problem yaşamışlar. Ürünleri Anadolu’ya dağıtan pazarlama yetkililerinin bir sonraki yıl kafasına dolmakalem fırlatanlar bile olmuş. Laboratuvarlarda aylar süren test çalışmaları yapılmış. Sonrasında her ortama uygun kalemler üretilmeye başlanmış. Scrikss’in başarısının diğer bir sırrının ise halen devam eden şu yöntem olduğunu söylüyor Rozental: “Her dolmakalem tek tek elden geçiyor. Önce uç uyumu sağlanıyor. 24 saat bekletiliyor. Ertesi gün çalışıp çalışmadığı kontrol ediliyor. Yazmıyorsa kenara ayrılıyor.”Bir de şöyle bir gerçek var; halen ülkemizde birçok kişi bu markayı kullandığı halde bunun bir Türk markası olabileceğini düşünmüyor. “Maalesef işin en hazin tarafı bu.” diyerek sözlerine başlıyor Rozental. “Türk malına güven hâlâ tesis edilmedi. Cross’la iş ortaklığı yapıyoruz. Bizi hâlâ onların alt markası sanan var.” Şimdilerde şikâyet ettiği bu konunun bir dönem işlerine geldiğini de itiraf ediyor ve ekliyor: “Bir dönem çok ciddi olarak Türk malı kalitesizdir diye bir görüş vardı. Ama son yıllarda bu aşıldı.”Dolmakalem, sahibinin sesi gibidirGelişen teknolojinin dolmakalem satışlarına etki edip etmediğini soruyoruz Rozental’a. Elbette bilgisayar ve internetin hayatımıza girmesi ile özellikle dolmakalem tüketiminin düştüğünü söylüyor. Eskiden günde iki bin dolmakalem üretirken bugün iki ayda ancak bu rakamı yakalayabildiklerini anlatıyor. Peki dolmakalemin geleceği var mı? Öncelikle günümüzde dolmakalemin bir prestij ve statü sembolü olarak hayatına devam ettiğini ifade ediyor ve ekliyor: “Dikiş makinesinin nasıl bir geleceği varsa dolmakalemin de var. İnsan var oldukça ve yazma ihtiyacı oldukça kalem olacak. Kalem şekil değiştirecek ama iyi bir dolmakalemin hayatımızda her zaman yeri var ve olacaktır. Dolmakalem işlevsel olarak kullanılacak. Çok uzun bir ömür biçiyorum. Yazma üzerine birçok teknoloji gelişti ama dolmakalem yüzyıllardır kullanılmaya devam ediyor. Çünkü ondan aldığınız randımanı başka kalemden almanız mümkün değil. Dolmakalem, sahibinin sesi gibidir. Yazacaklarınız sizin elinizden kolayca dökülür.”50. yıla özel kalemScrikss 50. yılına özel bir dolmakalem üretti. Adı Heritage, yani miras. Kalemin tasarımı Kunter Şekercioğlu tarafından yapılmış. Tasarımındaki kültürel izler dikkat çekiyor. İstanbul’un kültürel mirasına vurgu yapılıyor. Özellikle koleksiyonerler ve dolmakalem tutkunları için hazırlanmış bir kalem.İngiliz Büyükelçiliği’nden protesto yedik“Bakanlar Kurulu ve Anıtkabir özel defterinde kullanılan dolmakalem de Scrikss. ABD Başkanı Barack Obama, Katre-i Zer modeliyle imzaladı defteri. İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in önündeki masa seti ile birlikte fotoğrafını çekip kullanınca İngiliz Büyükelçiliği ‘Kraliçeyi reklam malzemesi yapamazsınız’ diye bize protesto çekmiş. Buralarda Scrikss kullanılmasının sebebi ise kalemlerimiz garantilidir, mutlaka yazar.”Almanya’da Türklerle İngilizce pazarlık“Bazen hâlâ Türk markası olarak bilinmediğimiz için komik şeyler yaşıyoruz. Geçen sene Frankfurt Fuarı’nda bir heyetle görüştük. Ben kartvizitlerine bakmamıştım. İngilizce konuşmaya başladılar. Merkezimizin nerede olduğunu sordular. “İstanbul’da.” deyince önce şaka yaptığımı sandılar, sonra da ciddi olduğumu görünce güldüler. Meğer onlar Türkiye’den geliyorlarmış.”Eğitim sistemi güzel yazıyı bitirdi“Bizim eğitim sistemimizde çok büyük aksaklıklar var. 1980’den sonra test sistemine geçildi. Yazı yazmayı bıraktık. Kaligrafi bilinmiyor. Bunun ne kadar büyük eksiklik olduğunu yeni yeni anlıyoruz. Çünkü güzel yazı yazan kalmadı. Oysa yurtdışında geri kalmış ülkelerde bile güzel yazı dersleri var. Hiçbir zaman kaldırılmadı. El yazısı, zihni geliştiren bir şeydir. Bilimsel araştırmalarla ortaya çıkmıştır.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

ETKİNLİK REHBERİ

Doğançay'ın objektifinden dünyaSergi: Türkiye’nin önemli ressamlarından Burhan Doğançay’ın fotoğrafları, ilk kez sanatseverlerle buluşuyor. ‘Picture The World’ adı altında açılacak sergide; dünyanın en önemli müzelerinin daimi koleksiyonlarında yer alan sanatçının ilham kaynağını oluşturan fotoğrafları sergileniyor. Sergiye, Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesi olan Doğançay Müzesi ev sahipliği yapacak. 100’e yakın fotoğrafın yer aldığı serginin resmi açılışı 25 Kasım Salı akşamı gerçekleşecek. Kent duvarlarını ait olduğu ülkenin, şehrin, sokağın ve toplumun aynası olarak gören Doğançay’ın fotoğraf karelerinde; dünyanın dört bir yanından izler bulunuyor. Ayrıca fotoğraflar önümüzdeki aylarda düzenlenecek bir müzayede ile satışa çıkacak. Sergi, 7 Haziran’a kadar her gün 10.00–18.00 saatleri arasında görülebilir.***Gebze'de musiki gecesiKonser: 20 yılı aşkın bir süredir sanatsal ve kültürel faaliyetlerini sürdüren Gebze Musiki Topluluğu (GEMUT), 2014-2015 sezonunu musiki konseriyle açıyor. 29 Kasım Cumartesi günü Osman Hamdi Bey Kültür Merkezi'nde icra edilecek konserin başlama saati 19.30. Şef Erbil Aydın yönetimindeki koronun seslendireceği Türk sanat musikisinin birbirinden değerli eserleriyle Gebzelilerin gönül teline dokunacaklar. Ayrıca GEMUT, Gebze'de faaliyet gösteren tek sivil toplum kuruluşu. Topluluk, 2014 Haziran ayında Marmara Bölgesi en başarılı ve sevilen korosu ödülünün de sahibi olmuştu.***Kayısı diyarına yolcu kalmasınFestival: Bu yıl beşincisi düzenlenen ‘Malatya Uluslararası Film Festivali’ dün başladı. Festival, kısa film çekimini teşvik etmek, bu türde film çeken genç yetenekleri keşfetmek, nitelikli yapımları ödüllendirmek ve isimlerini ulusal alanda duyurma fırsatı sunmak amacıyla yapılıyor. Festival kapsamında; Annemin Şarkısı, Balık, Beni Sen Anlat, Gittiler: ‘Sair ve Meçhul’, İçimdeki İnsan, Karınca Kapanı, Kırlangıçlar Susamışsa, Netekim Karakolu ve Toz Ruhu yarışacak. Festival, 27 Kasım Perşembe gününe kadar devam edecek.***!f 2015 için son bir haftaFestival: Maximum Kart sponsorluğunda düzenlenecek ‘!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ne başvurular için son bir hafta. Bu yıl 14.sü düzenlenecek olan festival, 12-22 Şubat tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. Festivalde; kurmaca uzun, belgesel ve kısa filmler kategorisi yer alıyor. Dünyadan ve Türkiye'den genç yeteneklerin keşfedildiği yarışmada ‘Yılın en ilham verici yönetmeni' kategorisinde birinci olan film yönetmeni, 15 bin dolar para ödülünün sahibi oluyor. Detaylı bilgi için www.ifistanbul.com/tr adresini ziyaret edebilirsiniz.***ENKA'da sahne İncesaz'ınKonser: Zengin repertuvarı ve çok sesli enstrümanlarıyla Türk müziğinin genç sesi İncesaz, 25 Kasım Salı günü saat 20.30'da ENKA İbrahim Betil Oditoryumu'nda sahneye çıkacak. Müzik yolculuğuna 1996 yılında Cengiz Onural ve Murat Aydemir'in bestelerinin yanı sıra geleneksel Türk müziği repertuvarından seçtikleri eserlerin yorumlarıyla başlayan topluluk, konserde sevilen şarkılarını seslendirecek. Gitarda Cengiz Onural, tamburda Murat Aydemir, kontrbasta Volkan Hürsever, ritimde Türker Çolak, kanunda Taner Sayacıoğlu, kemençede Emre Erdal'ın yer aldığı grubun solistleri, Bora Ebeoğlu ve Ezgi Köker. Bilet fiyatları 56,50 TL.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 01:56

Mutluluk 'paylaştıkça' azalıyor

Zaman tünelinde fotoğraflara bakınca sosyal medya sakinlerinin hepsi birer Polyanna. Oysa hayatın en özel anlarının bu şekilde paylaşılması mutsuzluk sinyali. En iyi ihtimalle teşhire odaklı bir hayatın göstergesi. Yanı başındaki eşinin aldığı çiçeğe Facebook’tan teşekkür edecek noktaya varan kişileri psikologlar daha kontrollü olmaları konusunda uyarıyor.Aslında her şey yolundayken bir anda keyfiniz kaçıyor. İçinizden geçense şu; “Herkes ne kadar mutlu? Ne mekânlar, ne kafeler geziyor. Benim hayatım neden bu kadar sıradan?” Bu bizim iddiamız değil elbette. Araştırmalara göre Facebook, Instagram gibi başkalarının hayatını teşhir eden araçlar mutsuzluğa kapı aralıyor. Bununla da kalmayıp kıskançlık hislerini kamçılıyor, hayata karşı tatminsiz kişiler haline getiriyor. Nasıl yapmasın ki. Siz evde otururken ‘tarz mekânlara’ giden, arkadaşlarıyla buluşan, misafir çağıran, misafirliğe giden, kır kahvaltısı yapan, evlenen, evlilik teklifi alan, güllere, çiçeklere boğulanların fotoğrafları birbiri ardına sıralanıyor. İşte önünüzden akıp giden bütün bu fotoğraflar psikologların tespitine göre insandaki tatminsizlik hissini artırıyor. Hatta öyle bir noktaya getiriyor ki, sırf Facebook’taki bu furyaya yetişebilme adına kişileri kendi hayatının dışında arayışlara itiyor. Güzel bir mekânda check in yapıp bol gülüşlü fotoğraf paylaşmak için ‘nerelere gidilir’ planları yapılıyor. Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan ise hayatın her anını teşhir etmeye odaklı bir yaşam şekli. Üstelik yapay.Bunun sadece Türkiye’ye özgü bir gerçeklik olmadığını da eklemek gerek. Zira uluslararası düzeyde yapılan araştırmaların hepsi aynı sonuca ulaşmış. Örneğin Amerika’daki Michigan Üniversitesi’nin araştırmasına göre Facebook’ta geçirilen vakit arttıkça insanlar mutsuzlaşıyor. “Facebook genç-yetişkinlerin tatmin hissini azaltıyor” başlıklı araştırma bu tür paylaşımların hayata dair memnuniyet duygusunu düşürüyor. Sosyal medya kullanıcılarıyla internet üzerinden anketle gerçekleştirilen araştırmanın sonucu şöyle: Facebook her ne kadar kolay yoldan sosyalleşme aracı gibi görünse de günün sonunda sebep olduğu his, yalnızlık ve mutsuzluk. Sebebi ise ağınızdaki çok mutlu, birbirini çok seven, eğlenen, sofradan sofraya gezen, mekânlar keşfeden arkadaşlarınızın paylaşımları. Peki, arkadaş listenizdeki herkes gerçekten bu kadar mutlu ve mükemmel hayatlara sahip mi? Keşke olsaydı. Ama aynı araştırmalar en özel anlarını bile sosyal medyada paylaşan kişilerin hayatında bazı şeylerin yolunda gitmediğini söylüyor. Psikologlar doğum günü, evlilik, nişan gibi günlerin paylaşımını, insanlara duyurma amaçlı, olağan paylaşımlar olarak görüyor. İnsanın yaratılışında olumlu ya da olumsuz duyguları paylaşma ihtiyacı olduğunu ekliyorlar. Sosyal medya da bu paylaşım araçlarından biri olduğundan eleştiriler arada bir yapılan paylaşımlara değil. Ancak hayatına dair her anı paylaşanlar için aynı durum geçerli değil. Psikolog Emir Erünsal, bu tip insanların bir süre sonra ‘desinler’ diye yaşamaya başladığını söylüyor. Hayat enerjisini dışarıda aramanın veya kıyaslamanın her insanda az çok bulunan bir özellik olduğunu anlatan Erünsal, “Bu hakim bir durum mudur ona bakmak gerek. Yoksa farklı duygular daha baskın geliyorsa sosyal medyadaki bu halden çok etkilenmezsin.” diyor. Örneğin gerçek hayatında takdir edildiği zaman yüzünde güller açan ama eleştirildiğinde aşırı öfkelenen insanlar, sosyal medyadaki etkileşime göre bir hayat oluşturmaya daha meyilli. Ya da bir kişi yeni aldığı evi ya da arabayı saatlerce arkadaşlarına anlatıyorsa Facebook’ta fotoğraflarını paylaşması çok da şaşırılacak bir durum değil. Yani herkes üç aşağı beş yukarı kendi karakterini yansıtıyor.Zamanla bir sosyal medya adabı oluşabilirHem araştırmaların hem de psikologların uyardığı konu, özellikle fotoğraf paylaşmaya yönelik sitelerin hayatı teşhir duygusunu ve yapmacıklığı artırdığı. Ancak teşhir duygusunun tek başına gelişemeyeceğinin altını çizen psikolog Emir Erünsal, “Birileri dikizlemek istediği için teşhir var.” diyor. Facebook’un insanlara birilerinin hayatını dikizleme imkânı sunduğunu anlatan Erünsal, şöyle konuşuyor: “Bu merak tatmin olurken kıyas başlıyor. İnsanda merak duygusu olduğu gibi teşhir etme duygusu da var. Ve sosyal medyada her ikisi de abartılı şekilde yaşanıyor.” Örneğin yeni evli bir çift, ‘bitanemle akşam yemeği’ fotoğrafı paylaşıp ardından, ‘şimdi de mehtapta gezmeler’ duyurusunu yapınca Instagram’ın diğer ucunda onların özel hayatını dikizleyen birileri hep var. Bu teşhir-merak döngüsü içinde zaman tüneli ardı arkası gelmeyen paylaşımlar; ‘kocamla sinema keyfi’, ‘eşimle yemek yapıyoruz’, ‘birinci ayımızı doldurduk, çoook mutluyuz.’… “Dünyada tek evlenebilen kendisiymişçesine çılgınca paylaşımlar yapılıyor.” yorumlarına neden olan bu halin birebir aynısı başka ülkelerde belki yoktur. Ancak teşhir modasının Türkiye’ye özgü bir durum olmadığını tekrar eden Emir Erünsal’a göre sorun biraz da sosyal medyanın nispeten yeni bir iletişim mecrası olması. Bu yüzden kabullenilmiş toplumsal kurallar burada pek işlemiyor. Kendine ait usulü erkânı da henüz netleşmedi. Zamanla burada da bir toplumsal kural oluşacağını ve insanların buna uygun davranabileceğini düşünen Erünsal, şöyle konuşuyor: “Şu an tam bir kaos ortamı. Ama bana sorarsanız süreç içinde toparlanır. Eninde sonunda bir sosyal medya görgüsü oluşacaktır.”Fotoğraflardaki bütün kitaplar okunuyorsa…Son dönemin popüler paylaşımlarından biri de şık kahve fincanı ve yanında afili bir kitap fotoğrafı. Kitaplar ki birbirinden kalın ve derin mevzulu... Elinizin altında varsa bir tane de kuru çiçek dalı. Olmasa da sorun değil. Maksat ‘okuyorum’ mesajı vermek zaten. Sözümüz okuduğu kitabın içeriğinden, yazarından bahsedenlerden, beğendiği için arkadaşlarına tavsiye edenlerden dışarı tabii ki. Zaten bu kişiler gerçek hayatında da kitapla hemhal olmalarıyla bilinir. Ancak okuma oranlarının neredeyse dibe vurduğu ülkemizde bu kadar çok kitap paylaşımına karşın insan, “Bütün bu okumalar gerçekse memleketi bir kültür patlaması bekliyor.” diye düşünmeden edemiyor. Söz konusu fotoğraflar giderek daha çok mecrada eleştirilerin hedefi oluyor. Sosyal içerik platformu Onedio’nun hazırladığı, ‘Sosyal Medyada Entelektüel Görünmek İçin 8 Altın Kural’ başlıklı yazı da bunlardan biri. Sitenin entelektüel görünmek için hazırladığı önerilerden biri de ‘sanal’ kitap okurluğu. Söz konusu fotoğraflara gönderme yapan yazar, “Okuduğunuz veya okuduğunuza inandırmak istediğiniz kitapların fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşmazsanız insanlar o kitapları okuduğunuzu nereden bilecek?” cümlesiyle giriş yaptığı yazıya şöyle devam ediyor: “İçtiğiniz çayı veya kahveyi de kitabın yanına iliştirin ki kitap okumak her gün yaptığınız ve keyif aldığınız doğal bir aktivite görünümü kazansın.”Bebek bahane!Giderek teşhir alanına dönen sosyal medyada bebeğiyle mutlu olanları da unutmamak gerek. Bu duyguyu göstermenin en yaygın şekli ise ‘baby shower’ fotoğrafları. Çikolata toplarına takılan pembe tüylü çubuklar, kurdeleyle çevrili bebeğin isminin yazdığı bardaklar, pembe tüylü taçlar… Bir mahalleyi doyurmaya yetecek kadar pasta-börekle süslenmiş abartılı bir sofra…Kenarda ise pasta şeklindeki bebek bezleri. Ve tabii ki ‘Aybüke’yi bekliyoruz’ yazılı pankartla fotoğraf çektiren anneler. Eğer doğumdan sonra toplanmışlarsa kucaklarında bütün bu pasta börekten ve gösterişten habersiz bebekleri var. ‘Dostlar alışverişte görsün’ tabirini ‘Dostlar doğum yaptığımda görsün’ formuna sokan bu organizasyonlar fazla abartılı bulunduğu için birçokları tarafından eleştiriliyor. Aslında baby shower diye adlandırılan gelenek Amerika’da anne adayının arkadaşları tarafından düzenlenir. Bebeğin ihtiyaçları el birliği ile belirlenip karşılanır. Türkiye’de ise ufak bir değişime uğrayarak annenin kendi kendine düzenlediği bir gün haline gelmiş. Hatta bu modayı fark edip harekete geçen organizasyon şirketleri bile var. Daha dünyaya geldiği ilk günlerde böylesi bir teşhir mantığına ve gösterişe alet olan bebeklerin büyürken nelere maruz kalacağı ise merak konusu.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 09:40

Berlin-İstanbul hattında döner savaşları

Fransa’da aşırı sağcılar İslâm’ın Avrupa’da yükselişinin sembolü saydıkları dönere karşı kampanya başlatadursun, Türklerle özdeşleşen bu lezzet, Almanların milli yiyeceği haline geldi bile. Sadece Berlin’de 1200’den fazla dönerci var ve ‘Berlin Döneri’ mutfak literatürüne girdi girecek. Peki bildiğimiz dönere pek benzemeyen bu tat, Türkiye’de tutar mı?Bundan sekiz yıl kadar önce Almanya’ya ilk gittiğimde hemen herkesin ‘Buranın döneri başkadır.’ demesinden bir şeyler anlamalıydım. Gittiğim dönercide Türkiye’den geldiğimi anlayan ustanın ‘Böylesini İstanbul’da yememişsindir.’ diyerek, zaten etten ve salatadan görünmeyen ekmeği daha da doldurmaya çalışmasından da. İstanbul’da ekmek arası döner olarak bildiğimiz şey, döner arası ekmeğe dönüşmüştü buralarda. Tadı konusunda ‘iyi ya da kötü’ demem zordu. Olsa olsa ‘değişik’ diyebilirdim. Ama Allah için et konusunda ellerini hiç korkak alıştırmıyorlardı Almanya’daki ustalar. Türkiye’de birkaç yaprak yeşillik ve soğuk patates kızartması eşliğinde sunulan döner sandviçin Almanya’da türlü türlü soslar, çeşit çeşit salatalar ve hatta kırmızı lahana ile servis edildiğine şahit olunca ‘bu döner başka döner’ demek çok da yerinde bir tespitti. Durum böyle olunca Almanya’ya giden her Türk aynı soruyu soracaktı kendine: “Bu nasıl döner?” Ve damak tadı ile alışkanlıklarımız devreye girecek, çok da beğenmeyecektik. Karşı tarafta da durum değişmeyecekti. Almanya’da yaşayan Türkler ve döneri ilk kez Almanya’da veya diğer Avrupa ülkelerinde tadan yabancılar da Türkiye’de yediği dönerden bir şey anlamayacaktı. Hatta büyük ihtimalle Almanya’daki döneri arayacaktı.Kesin dönüşü döner de başaramadı!Döner aynı döner iken nasıl oluyor da bu derece lezzet farkı yaşanıyordu? Yılmaz Baltacı’nın hikâyesi her şeyi anlatıyor aslında. 30 yaşındaki Baltacı, 2002-2008 yılları arasında Almanya’da bulunmuş ve bu süre içinde diğer birçok Türk gibi gıda işine girmiş. Almanya’daki Türkler için gıda demek döner demek. 6 yıl boyunca döner ve pizza yapıp satan Baltacı, askerlik için geri döndüğü Türkiye’de uzun zamandır hayalini kurduğu bir işe girişmiş: Taksim’de bir dönerci açmak ve Türkleri onun ‘asıl döner’ diye nitelendirdiği ‘Alman döneri’ ile tanıştırmak. İsmini tabii ki ‘Berlin Döner’ koymuş. Özel olarak hazırlayacağı 12 çeşit sosu ve salataları saklayacağı bir dolap almış hemen. ‘Soslu ve sebzeli’ yazan bir de ilan yapıştırmış cama. Et konusunda da kesinlikle cimrilik etmemiş, ‘Böyle giderse sen batarsın.’ diyenlere aldırmadan. Alman turistler, İstanbul’da yaşayan Türk-Alman topluluğu ve izne gelen ‘gurbetçiler’ çok beğense de Türkler burun kıvırmış: “Bu döner değil salata. Kırmızı lahananın dönerde işi ne?” Sonuçta, Baltacı’nın büyük hayallerle kurduğu ‘Berlin Döner’ 5 ay sonunda isim değiştirerek ‘Berlin Pizza’ya dönüşmüş. Baltacı, duruma biraz sinirli ve bunu söylemekten de hiç çekinmiyor: “Burada ekmeğin içine et koymaya korkuyorlar resmen. Hadi anladık kırmızı et pahalı. Tavuk da mı pahalı, onu niye az koyuyorsun? Ben hijyene de dikkat ettim onun için hususi 2 bin lira verip dolap aldım. Soslar, salatalar açıkta kalmasın diye. Ama anlamadılar. İşte siz de görüyorsunuz meydandaki dönercileri her gün binlerce insan, yüzlerce araba geçiyor yanlarından.” Baltacı’ya bu işe devam etseydi eninde sonunda kendisinin de malzemeden bir miktar kesmek zorunda kalıp kalmayacağını soruyorum. “Ben yine bol verirdim.” deyip ekliyor: “Yani çalmaktansa kapatırım daha iyi. Öyle de yaptım zaten. Vicdanım rahat.” ‘Döner, Almanya’nın milli yiyeceği haline geldi mi sizce de?’ sorusuna ise cevabı çok net Baltacı’nın: “Yüzde yüz öyle. Fast-food’da birinci. Ben Almanya’da altı yıl bu işi yaptım. Müşterilerimin çok büyük kısmı Almanlardı. Almanya’ya turist olarak gelenler de bu ülkeye özgü bir şey tatmak istediklerinde döner yiyorlardı.”Fast-food’da liderAvrupa Türk Döner İmalatçıları Derneği (ATDİD) Basın Sözcüsü Gürsel Ülber’e göre de döner kesinlikle Almanya mutfağına girmiş durumda. Sektörün Avrupa’da 3-3,5 milyar Euro civarında cirosu olduğunu söyleyen Ülber, sadece Berlin’de döner satışı yapan restoran ve imbiss olarak bilinen büfe sayısının 1200 civarında olduğunu belirtiyor. Dönerin özellikle fast-food’da burgerin de önüne geçerek lider olduğunu söyleyen Ülber, Baltacı gibi Almanya’da üretilen dönerin Türkiye’dekinden daha iyi olduğunu düşünmüyor ve şunları ifade ediyor: “Tabii çok büyük farklılıklar var. Türkiye’deki etler buraya göre daha koyu renkli. Avrupalının damak tadına daha uygun olduğu için acı sos ve yoğurtlu soslar kullanılıyor. Kullanılan ekmekler de çok farklı. Türkiye’de somun ekmeğine yapılırken burada ekmek olarak bildiğiniz Ramazan pidesinin dörde bölünmüş şekli kullanılıyor. Ayrıca ekmek her zaman tost makinesinde ısıtılıyor. Bu, Almanya’daki dönerin Türkiye’dekinden daha iyi olduğu anlamına gelmez tabii. O döner Türkiye’de damak tadına daha uygun. Buradaki de Almanların damak tadına uygun. Ben Ankaralıyım, orada da keyifle döner yiyorum.”Döner Almanya’da mı bulundu?Gelelim dönerin aslında ilk olarak 1970’li yılların başında Almanya’daki Türkler tarafından bulunduğu yönündeki iddialara. Çok güçlü olmasa da belirli kesimler tarafından dile getirilen bir iddia bu. Hakkını yemeyelim, dönerin İskender olarak 19. yüzyıldan itibaren Türkiye’de olduğu, herkes tarafından kabul ediliyor. Yunanlılar hariç! İddia edilen şey, dönerin ekmek arasında satılmasının gurbetçi Türkler tarafından bulunduğuna ilişkin. Bazı kaynaklarda dönerin Osmanlı’da ve genç Türkiye’de daha çok sosyoekonomik seviyesi yüksek kişilerin mutfağında olduğu, ekmek arasında satılan halinin ise ilk olarak Almanya’da ortaya çıktığı belirtiliyor. Söz konusu iddiayı Ülber’e soruyoruz. “Kesinlikle böyle bir şey yok. Dönerin geçmişi 70’lerden 50’lerden öncesine dayanıyor.” deyip devam ediyor: “Ama şu bir gerçek. Bugün bol salatalı ve soslu, hatta kırmızı lahana ile sunulan dönerin kaynağı kesinlikle Almanya.” Yılmaz Baltacı ise aynı iddiaya ‘Evet o doğru bence.’ diye cevap veriyor. Nedenine gelince, çünkü ona göre ekmek arası döner Alman kültürüne çok uygun bir yiyecek. Böyle bir şey olması muhtemel yani. Baltacı’ya ‘Berlin Döner’ olarak hizmet verirken Almanya’daki döneri özleyip gelenler oluyor muydu?’ diye sorduğum sırada ‘Selamün aleyküm’ diyerek bir genç giriyor içeri. Baltacı, ‘İyi insan lafının üstüne gelir.’ diyerek sözü Samet Yılmaz’a bırakıyor. Almanya’da doğup büyümüş Yılmaz, dört senedir İstanbul’da yaşıyor. “Arıyor musunuz Almanya’daki döneri?” şeklindeki soruma “Evet, kesinlikle arıyoruz. Bir süre Yılmaz abinin sayesinde yedik. Şimdi yok ama pizzası da çok güzel.” diyor.Ekmek arası yiyince İskender yemiş gibi doyuyorsunSamet Yılmaz’a aradaki farkları sorduğumda benzer şeyleri sıralıyor ve ek olarak diyor ki: “Oradaki porsiyonlar İskender kadar doyuruyor insanı. Burada daha çok atıştırmalık. Lezzetine de alışık değiliz.” Samet Yılmaz, Almanya’daki dönerin de Türkiye’den gelenlerin damak tadına uygun olmadığının farkında. Şu örneği veriyor: “Bizim akrabalar arada Almanya’ya geliyor. Döner yemeye gidelim diyorum ‘zaten Türkiye’de yiyoruz ne gerek var’ diye düşünüyorlar. Fakat yedikten sonra çok farklı olduğunu anlıyorlar.” “Peki siz Türkiye’de sık sık döner yiyor musunuz?” diye sorunca ise şu cevabı veriyor: “Açıkçası bazen ayaküstü açlığımı geçiştirmek için yiyorum ama keyif için yemiyorum.” Almanya’nın çok zengin bir mutfağı olmadığı düşünüldüğünde dönerin ‘milli yiyecek’ olması çok zor değil aslında. Sözleri ‘döner macht schöner’ (döner adamı güzelleştirir) diye biten ‘Ich bin Doner’ diye bir şarkı bile var. Buna rağmen zaman zaman ‘Türklerden sadece dönerci olur’ diyerek döneri ‘aşağılama aracı’ olarak kullanmaları, Türklere yönelik işlenen seri cinayetleri dalga geçer gibi ‘dönermord’ (döner cinayeti) olarak ifade etmeleri ise yaman çelişki. Geçtiğimiz hafta Fransız aşırı sağcılar tarafından başlatılan anti-döner kampanyasını ATDİD Sözcüsü Ülber’e soruyoruz, cevabı şu şekilde: “Bu tip söylemleri engellemek zor. Dönerin kendi çapında bir gücü var. Bu sektöre yabancılar ve Almanlar çok giremiyor çünkü parayla ilgili bir şey değil. Yanında Türkler olmadığı müddetçe sektöre giremiyorsun. Üretim ve yan sanayi haricinde 200-250 bin kişi bu sektörden geçiniyor. Haliyle çok güçlü bir sektör. Meyve veren ağaç taşlanır. Her tartışmaya cevap verecek halimiz yok. İşimize bakıyoruz.” Yılmaz Baltacı, ‘pizzam da güzeldir’ derken bir yandan da hamurunu tepsiye yayıyor. Ama aklında döner var. “İçim rahat, elimden geleni yaptım ben burada.” diyor ve bir gün yeniden döner işine gireceğini anlatıyor: “Ama burada değil Almanya’da. Anlayan insanlar yesin bari!”Dönere şarkı bile yaptılarTim Toupet’in ‘Ich bin ein Döner’ adlı şarkısı dönerin sadece Türkler için değil Almanlar için de bir yiyecekten daha fazlasını ifade ettiğinin en açık göstergesi. Sözlerinden bir kısmını sizler için çevirdik:Ich greife jeden tag zu einer kleinen list,Denn man ist was man isst.Ich bin lecker schön und heiss, weil ich eines sicher weiss -Baguette macht fett, sushi macht wuschi, pizza macht spitzer,Aber döner macht schöner.Her gün kendime yaparım küçük bir listeNe yiyorsan o’sun neticedeÇok güzel ve sıcak bir insanım çünkü çok iyi biliyorum kiŞişmanlatır baget, cıvık cıvık yapar suşiPizza yersen olursun adamın dibi,Yersen ama döneri, olursun dünya güzeli!

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 12:23

Deniz Arcak, YEMEK BAHANE'ye konuk oldu: Konser öncesi dana gibi yiyorum

Çocukken bir elinde bonfirit diğerinde turşu, koltuk altında da çekirdekle bisiklet sürdüğünü ballandıra ballandıra anlatan çılgın biri varsa karşınızda, bir eline dürüm, bir eline şalgam tutuşturur, yoldan bir bisiklet bulur ve “hadi bakalım” dersiniz. Hafiften şoke olsa da reddetmez.Hava mis olunca Deniz Arcak’la, Bostancı sahilde müdavimi olduğu bir dürümcüde görüştük. Üstelik tüm eş, dost, hısım akrabayla da burada buluşuyormuş. Karşımda hiperaktiviteye bağlı konsantrasyon bozukluğuna sahip biri olunca röportajın salahiyeti açısından mümkün olduğu kadar kısa tutuyorum soruları. Arcak’ın hızından mı, az zamana çok şeyler sığdırabilme özelliğinden mi bilemiyorum, 24 dakikada bitiyor söyleşimiz. Dürümlerimizi kaptığımız gibi sahildeyiz. Yerinde durur mu, tıpkı çocukluğundaki gibi kâh kaldırımların üzerinde, kâh bir elinde dürüm diğerinde şalgam bisiklette. Gerçi bisiklet olayı metazori oldu ama madem hiperaktifti, hakkını vermeliydi.Menajeriniz, salaş yerleri sevdiğinizi söyledi...Doğru. Hayata bu kadar dokunabildiğim yerlerde kendimi iyi hissediyorum çünkü. Lüks mekânlara hiç gitmiyor değilim. Farklı yerlere, tatlara açık olmak lazım. Hani mesela sorarlar ya et mi balık mı diye. Ben her şeyciyim. Tadı hoşuma giden her şeyi yerim. Bu konuda tutucu değilim. Önüme çekirge konsa bir düşünürüm ama yılan balığına bayılıyorum. Önyargılı olanlar varsa denk gelirseniz ıskalamayın derim.Sizin mutfağınızdan çıkan yemeklerin vay haline!(Gülüyor) Elime ne gelirse, Allah ne verdiyse... Tuzlulara meyveler katarım. Salatalara elmalar rendeleyebilirim. Zaten nar, portakal ve mandalinalı salataları sık görüyoruz son zamanlarda.Malzemelerin birbirleriyle uyumlu olacağını nasıl kestiriyorsunuz?Kestirmiyorum. İlk denemelerim “cortingen” oluyor genelde. Fikir edindikçe daha ahenkli lezzetler keşfediyorsunuz.Aynı yemeği ikinci sefer yapmak istediğinizde hatırlayacağınız konusunda ciddi şüphelerim var...(Gülüşmeler) Asla... Bütün yemeklerim haute couturedür. Tekrarı yok.Tencere tavayla oynayan bir çocuk olmamışsınız hiç...Doğru ama mutfağı hep çok sevdim. Hâlâ da severim. Ama yemek yapacaksam illa birileri olacak, beraber yiyeceğim. Sofra paylaşılınca zevkli. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz ve topraktan gelenleri yemeğe devam ederek yaratılışımızı devam ettiriyoruz. Onu da böyle birileriyle muhabbetle, paylaşarak yaptığınızda zaman daha keyifli oluyor.Uydurma muydurma ama hatırlayabildiğiniz kadarıyla neler yapıyorsunuz bahsetseniz biraz...Böyle kıymalı mıymalı risottomsu bir yemek uydurdum kendime. Önce pirinci pişirdim. Ardından soğanlar kıymalar kavurdum, içine bademler attım. Barbekü sosu da kattım ki inanılmaz yakışıyor her şeye. En son da maydanoz. Annemin tavsiyesiydi “ölmesin çocuk” derdi. Tüm bu karışımı pilava katıyorsunuz. Ardından başka bir tavada bayat ekmekleri robotton geçirip tereyağında kavurup bunu da yemeğin içine ekliyorsunuz. Yerken kıtır, çıtır bir şey oluyor. Pizza yaparım. Hamurunu da kendim açıyorum ellerimle. Ne yapıyorsunuz, nasıl yapıyorsunuz, neye benziyor deseniz bir şey söyleyemem. Bu arada mercimek köftesi konusunda iddialıyım. İçine ceviz koyuyorum, çok yaraşıyor.Peki annesinin istediği gibi bir kız olamayan biri ne ara öğrendi maydanozu yemeğe en son koymayı?Annem kız istememiş ki. Ne güzel bir kızın oldu dediklerinde “yine bayılsam” demiş. Maydanoza gelince... Mutfağa hep çok meraklıydım, feci obur bir çocuktum. Bir elimde bonfirit (üzerine bol salça soslu patates kızartması), bir elimde turşu, koltuğumun altında çekirdek. Bu şekilde bisiklet sürerdim. O sos kollarımdan aka aka giderdim.Yoksa çocukken tombik miydiniz?Hiçbir zaman çok kilolu olmadım. Sadece ilk albümümü çıkardığım dönemde biraz tombul oldum, o da gençlik şeysinden o kadar.Başka neler öğrendiniz annenizden?Mesela yemek yaparken önce soğanları kavurmayı. Bu önemli bir bilgiymiş. Annemin eli çok lezzetliydi. Bu arada annem her konuda çok geniş ufuklu biriydi. Yılbaşında göçtü buralardan. Gitmese daha kim bilir neler öğrenirdim. Damak tadı anneden kalan bir miras. Annemin ufku bu kadar geniş olmasaydı yemeğe ve yeni şeyler tatmaya dair biz de böyle olmazdık. Yemeğe dair yenilikçi olmak bence hayata dair bir bakış açısı aslında. Sonsuz çeşit, bir sürü lezzet var. Kâinat belirli şeyler için yaratılmış olmasa gerek. Şefik Can dedem, “Allah çeşit seviyor çeşit” derdi. Biz de çeşit sevelim ki sıfatlarla sıfatlanalım.Maalesef yemekler öğrendiğimiz usul ve görüntüde olmadığında ağız burun büken bir toplumuz...Çünkü düşünmek öğretilmemiş bize. Eğitim sistemimiz yok bu konuda. Öğretilseydi -ki bu dinimizde var. ‘Hiç düşünmez misiniz?’ diyor Allah.- hayatımızın mimarının hayallerimiz olduğunu bilseydik damak tadı konusunda da bu kadar tutucu olmazdık.Hiperaktiviteye bağlı konstanstrasyon bozukluğundan koltukların üzerinde tepinen, tepesinden inmeyen bir çocukmuşsunuz. Yemek yaparken nasılsınız? Hamurlar, malzemeler havada mı uçuşuyor?Ara sıra malzemelerin uçtuğu oluyor. Sakarlık da olunca... Beni yemek yaparken gören arkadaşlarım sinirleniyor. Bana da bir şey söylesene, yardım edeyim vs. diyor. Ne yapacağımı bilsem söyleyeceğim de... Bir dolaba, bir oraya, bir buradayım. Dört dönüyorum mutfakta. Sonra da ne yapacaktım ben diye düşünüyorum. Tamam güzel yemek yapabilirim ama asırlar sürüyor. (Gülüşmeler) Öğleyin geliyorlar, akşama ancak hazır oluyor yemek. Bu arada çetrefilli yemeklere daha kolay konsantre olabiliyorum. Hamur açmak, mıcır mıcır çok zevkli.Müzik ile yemek arasında nasıl bir ilişki var?Baharat seviyorsanız bunu müziğinize de katıyorsunuz. Baharat derken 7’li, 9’lu seviyorum ben mesela. Ya da acı seviyorsanız acıyı katıyorsunuz.O zaman pek sevmiyorsunuz çünkü çok acılı şarkılarınız yok gibi...Seviyorum ama lezzetli acı olmalı. Bağrıma oturanı sevmiyorum. Biraz pişirsin ama hırpalamasın.Peki müzik yaparken yer misiniz?Öncesinde ve sonrasında çikolata yerim ama o esnada yemek diye bir şey yok. Müzik zaten beslendiğim bir kanal.Konser öncesi?Konser öncesi yememek lazım derler. Ben böyle bir danaymışçasına yerim valla. Gözünün yaşına bakmam. (Gülüşmeler) Ama şöyle de bir durum var. Bulursam yerim, bulmazsam yemem. Lezzetli bir yemek bulmuşsam affetmem.Bu yaptığınız başınıza iş açmamıştır umarım...Ciddi bir şey değil ama.. Nasıl anlatsam ki... Yani şarkı yerine mikrofona ağzınızdan başka sesler çıktığını düşünün.Bir daha yememişsinizdir herhalde...Yedim tabii. Hepimiz insanız.Seyirciniz nasıl tepki verdi?Eğleniyoruz onlarla.Uzun süredir tasavvufla ilgileniyorsunuz. Düşünsel anlamda beslenmenize etkisi olmuştur.Tabii ki değişti. 15 yıl oldu. Dedem yemek yerken “Hadi şimdi gök sofrasından yer sofrasına geçiyoruz.” derdi. Muhabbet gök sofrası. Topraktan gelerek yaratılmaya devam edilenleri yiyerek yaratılmamız da yer sofrası. Mevleviler yemeğe başlamadan önce kaşığı öpüyorlar. Onlara ne hizmet ediyorsa onu öpüp onunla başlıyorlar. Aşçıbaşı çok önemli. Mürşitten sonra gelen ikinci kişi. Muhabbetlerle, dualarla yapılıyor, karıştırılıyor o yemekler. Böyle pişen yemeklerin vucudumuza faydasını siz düşünün. Yemeği pişiren kişinin bu eylemi keyifle yapması yiyene de geçiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Hayalimiz yeni Itrî’ler yetiştirmek

Fatih Üniversitesi Konservatuvarı Türk Müziği Bölümü, gerek müfredatı gerekse öğretim görevlileriyle dikkat çekiyor. Bölüm yöneticileri, sadece şarkı-türkü ya da enstrüman çalmayı değil, Türk müziğinin mana ve ruh zenginliğini kavrayan sanatçılar yetiştirmeyi de amaçladıklarını söylüyor.Fatih Üniversitesi kampüsündeyiz. Sebeb-i ziyaretimiz konservatuvar öğrencilerinin vereceği ilk konseri izlemek. Necip Fazıl Kısakürek Salonu’na doğru yol alırken, dünyanın 130 ülkesinden gelen öğrencilerin tebessüm dolu bakışlarıyla karşılaşıyoruz. Bu güzel görüntüler eşliğinde konserin verileceği mekâna ilerliyoruz. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde kulağımıza müzik sesleri gelmeye başlıyor. Sesleri takip edince bir anda kendimizi konservatuvarın Türk müziği bölümünün koridorlarında buluyoruz. Bir köşede bağlama çalan, diğer köşede udunu akort eden, başka bir köşede ney üfleyen öğrenciler…Bizi bölüm başkanı Doç. Dr. Mehmet Kınık karşılıyor. Onun refakatinde sınıfları gezmeye başlıyoruz. Bir sınıfta Türk müziğinin yaşayan en önemli isimlerinden akademisyen, koro şefi, kanun virtüözü ve besteci Prof. Dr. Ruhi Ayangil, Azeri öğrencisiyle kanun dersinde. Hemen yan sınıfta Türkiye’nin en önemli neyzenlerinden Ahmet Şahin, talebeleriyle çalışıyor. Başka bir sınıfta Gazi Erkişi öğrencileriyle notalarla yolculukta. Koridorda halk bilimi ve folklor alanında ülkemizin en önemli akademisyenlerinden Prof. Dr. Fikret Değerli’ye rastlıyoruz. Gözümüze Türk halk müziği sanatçısı Uğur Murathan takılıyor. Sanatçının doktora öğrencisi olduğunu öğreniyoruz. Bir yandan doktorasını yaparken fırsat buldukça tecrübelerini lisans öğrencileriyle paylaşıyor. Hemen her tarafta ikişerli üçerli prova yapan öğrenciler, birazdan başlayacak konserin heyecanı içinde. Zira bu etkinlik sadece bir konser değil, üç yıl önce kurulan konservatuvarın ilk meyvelerinin görüleceği bir sahne. Salondaki yerimizi alıyoruz. Burak Çağatay Didin ve Samet Topkara, Çorum halayı ile merhaba diyor dinleyicilere. Sonra Salih Akten, Fatih Demir ve Burak Kısa Acem Aşiran bir ilahi, gazel ve bir de Acem Kürdi ilahi seslendiriyor. Naz barından Ferahfeza Saz Semaisine, Şenlik Raksı’ndan Karlı Dağlar Karanlığın Bastı mı? türküsüne kadar birçok eser seslendiriliyor. Finali yapan Sema Sultanova, söylediği Azeri türküsü Ay Gız ile büyük alkış alıyor. Konser bittiğinde hem hocaların hem de öğrencilerin yüzlerindeki mutluluk görülmeye değerdi.Yeni bölümler de açılacakKonserin kapanış konuşmasını konservatuvarın müdürü Prof. Dr. Sadık Kara yapıyor. Kara’yı biraz alıkoyup bizi bilgilendirmesini istiyoruz. Fatih Üniversitesi bünyesinde açılan konservatuvarın ve Türk müziği bölümünün hangi düşüncelerle kurulduğunu soruyoruz. Öncelikle yola ulvi gayelerle çıktıklarını söylüyor. Kültürümüzün ruh ve mana derinliklerinden alınan ilhamları, öğrencilere doğru bir şekilde aktarabilmek adına ilk adım Türk müziği bölümünü kurmak olmuş. “Bu bölümü ruhumuzun derinliklerindeki sesleri yakalayabilmek adına kurduk. Çok geniş bir mana derinliğimiz var. Bunları araştırma ve öğretme niyetiyle bu bölümü kurduk. Ülkemizde musiki eğitimi veren birçok kurum var. Bunların çoğu Batı müziği ağırlıklı. Türk müziği bu ülkenin öz müziği olduğu halde eğitim veren az sayıda bölüm var, ülkeyi temsil etmeyecek kadar. Gençlere bu bilgiyi vermezsek bu hazineyi kaybolmaya terk etmişiz demektir.” diyor Kara. Peki öğrenciler neden Fatih Üniversitesi Konservatuvarı’ndaki Türk müziği bölümünü tercih ediyor? Şu cevabı alıyoruz: “Burada sadece şarkı, türkü söylemeyi ya da bir enstrüman çalmayı öğretmiyoruz. Öncelikle musikimizin mana derinliklerini keşfetmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Öte yandan hocalarımız, öğrencilere mekanik olarak bakmıyor. Madde ve manadan mürekkep bir varlık olarak bakılıyor. Onları dünyanın en kıymetli varlığı olarak görüyoruz. Öğrenci de bunu hissediyor. Ayrıca öğrencilerimizi araştırma yapmaya yönlendiriyor ve projelerini destekliyoruz.” Prof. Dr. Sadık Kara, önümüzdeki yıllarda konservatuvar bünyesinde sahne sanatları bölümü açacaklarının müjdesini de veriyor. Öncelikle tiyatro bölümü açmayı düşünüyorlar. Ancak sanat konusunda ülkemizde akademik kadro yetersizliği olduğunu ve bölüm açmakta zorlandıklarını anlatıyor.Türk Müziği Bölüm Başkanı Doç. Dr. Mehmet Kınık, kuruluş sürecinde aylar süren araştırma ve görüşmeler sonucunda programlarını belirlediklerini söylüyor. Bunun için geçmişteki ve günümüzdeki tüm müfredat programlarını gözden geçirmişler. Türk müziğini yalın, samimi, tarihi arka planı, yazılı kaynakları, sanatı, sanatçısı, eserleriyle yani tüm yönleriyle ifade edip gelecek nesillere aktarabilecek bir program oluşturmuşlar. Amaçlarının Türk müziğini sadece bilgi ve teknik olarak değil, bir bütün olarak aktarabilmeyi hedeflediklerini anlatıyor. “Müzik dediğimiz şey sadece kitabî bilgi değildir. Bizi bu günlere getiren bir kültür ve irfan dünyası var. Müzik de bu dünyanın içinde şekilleniyor. Biz öğrencilere müziğin sadece seslerden ibaret olmadığını gösteriyoruz. Geçmişten bize miras kalan meşk kültürü içinde ve samimi bir şekilde hoca-öğrenci ilişkisi kurarak aktarma gayretindeyiz. Sanatçı kişilik ve karakterlerini iyi belirleyip rol modeller ve örnek şahsiyetler üzerinden öğrencilerin gelişimini sağlamaya çalışıyoruz. Itri, Dede Efendi, Sadettin Kaynak her manada örnek şahsiyetler. Bunlar bizim için rol model. Onların kişilik ve şahsiyetlerinde Osmanlı’yı altı asır ayakta tutan bu irfan ve kültürün şifreleri de var. Bizim de hayalimiz yeni Itri’ler Dede Efendiler yetiştirebilmek.” diyen Kınık, bunun için müfredatta çok farklı derslere yer verdiklerin söylüyor. Mesela müzik-muhit-mekân diye bir dersleri olduğunu ve bu ders çerçevesinde öğrencilerle Mevlevihaneler başta olmak üzere müziğin teşekkül ettiği yerlere geziler yaptıklarını anlatıyor. 10. Türkçe Olimpiyatları’nda 2. olan Sema Sultanova, Ruhi Ayangil’den Kanun dersi alıyor. Hedefimiz milyonları etkileyecek sanatçılar Fatih Üniversitesi Konservatuvarı Türk Müziği bölümünde şu anda Türk müziği lisans eğitimiyle birlikte müzikoloji ve folklor yüksek lisans ve doktora programları var. Türk müziğinde kullanılan hemen hemen tüm enstrümanların eğitimi de veriliyor. Bu konuda öğrenciler yönlendirilmiyor. Öğrenci hangi enstrümanı seçerse onun en iyi hocalarından ders almaları sağlanıyor. Şu anda 42 lisans ve 40 yüksek lisans ve doktora öğrencisi var bölümde. Mehmet Kınık ‘çok öğrenci alalım, çok para kazanalım’ gibi bir düşüncelerinin asla olmadığını, amaçlarının doğru insanlarla bir araya gelip ufuk açacak kişileri seçmek olduğunu ifade ediyor ve ekliyor: “Hayallerimiz doğrultusunda yılda bir tane öğrenci yetiştirsek bile çok mutlu oluruz. Çünkü gerçek bir sanatçı milyonları etkileyebilir. Amacımız da böyle sanatçılar yetiştirmek.” ‘Hiç yabancılık çekmiyorum’ Fatih Üniversitesi Konservatuarı’nın sadece Türkiye’den değil Tacikistan, Türkmenistan ve Azerbaycan gibi Türk cumhuriyetlerinden de öğrencileri var. Türkçe Olimpiyatları’ndan tanıdığımız Sema Sultanova da onlardan biri. Sultanova, birinci sınıf öğrencisi. Ruhi Ayangil’den kanun dersleri alıyor. Azerbaycan’da çok iyi müzik eğitimi veren üniversiteler varken neden burayı seçtiği sorusuna verdiği cevap bizi şaşırtıyor: “Türkçe Olimpiyatları’na katıldıktan sonra Türkiye’yi çok sevdim. Üniversite eğitimimi burada almak istedim. Azerbaycan’daki öğretmenlerim de beni Fatih Üniversitesi’ne yönlendirdi. Buraya geldiğimde hayran kaldım çünkü gerçekten bir dünya üniversitesi. Konservatuar yeni olmasına karşın çok değerli hocalar var. Burada hiç yabancılık çekmiyorum. Kendimi Azerbaycan’da gibi hissediyorum. Hocalarım kendi anne-babam gibi benimle ilgileniyor.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:57

Ek gıdaya geçerken bunlara dikkat!

Anne sütü bebeklere altıncı aydan itibaren yeterli gelmiyor. Bebeğin gereksinimlerini karşılamak ve düzenli bir yeme alışkanlığı kazanması için ek gıdalara geçiş süreci önemli. Bu dönemde nelere dikkat etmeli, nelerden uzak durmalı?Anne sütünün bebekler açısından önemi tartışılmaz. Ancak belirli bir süreden sonra ihtiyaçları değişiyor. Ek gıdalar kaçınılmaz oluyor. Ancak nasıl başlanacağını bilmek önemli. Zira bebeğin besin alerjilerinden hazım problemlerine birçok sorunla karşı karşıya kalması olası. Medical Park Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Emel Unutmaz Duman, bebeklerin ek gıdaya geçişiyle ilgili püf noktalarını anlattı.Bebeklerin ilk altı ay boyunca tüm ihtiyaçlarını anne sütü karşılıyor. Altıncı aydan sonra enerji ihtiyacı ve demir gibi bazı mineralleri karşılayamamakla birlikte anne sütü mühim. Bebek iki yaşına kadar emzirmeye devam edilmeli ancak altıncı aydan sonra ek gıdaya geçmek gerekiyor. Bebeklerin yarı katıdan, katı gıdaya doğru besin alımları da bu şekilde başlamış oluyor. Ancak ek gıdalara geçerken dikkat edilmesi gereken bazı hususlar var. Zira sıralama önemli. Bebeklerin böbrek fonksiyonlarını yormayacak, alerjik reaksiyon göstermeyecek, ağız-dil reflekslerine uygun katılıkta besinler seçmek, hangi ayda hangi besine başlanabileceğine dikkat etmek şart. Burada kural, uygun besinlere sırasıyla geçerek, çocuğun bir yaşında aile sofrasına oturmasını sağlamak esasına dayanıyor.Geç kalmamak önemliZamanından erken verilecek ek besinler, bebeğin anne sütünden yeterince yararlanmasını engeller. İlk aylarda dilin dışarı itme refleksi güçlü olduğundan, anne sütü bu reflekse en uygun beslenme şekli. Bebek zamanından önce ek gıdaları kabul etmekte zorlanabilir. Böbrek fonksiyonları ve sindirim enzimleri anne sütü dışındaki besinleri sindirmekte zorluk çeker. Bebeğin alerjik olma riski yükselir. Ayrıca anne sütünün alımı azalacağı için hastalıklara yakalanma oranı artabilir. Özellikle enfeksiyon ve bağırsak işlevlerinin bozulma riski olabilir. Ancak ek gıdalara zamanından önce başlamak kadar geç kalmak da sakıncalı. Çünkü belli bir müddet sonra bebeğin enerji ve mineral ihtiyaçlarını anne sütü karşılayamaz, bunun sonucunda büyüme ve gelişme olumsuz etkilenebilir. Vitamin ve mineral (çinko, demir) eksiklikleri oluşabilir. Yeme işlevlerinin gelişimi olumsuz etkilenir, bu da bebeğin katı gıdaya geçişini zorlaştırabilir. Çocuğun belli bir dönemden sonra aile sofrasına oturmasında bir geçiş aşamasını başlatabilmek adına ek gıdalara alışması mühim. Bu nedenle değişik tatlara, kıvamlara alışmasını sağlamak için ek besinlere geçişte gecikmemek gerekiyor Beslenme ve Diyet Uzmanı Emel Unutmaz Duman’a göre.Bir yaşına kadar bunları vermeyinTUZ: Emzirme döneminin başlarında giderilmesi gereken bir tuz ihtiyacı olmadığı ve tuzun da herhangi bir besin değeri bulunmadığı için, ilk bir yıl içinde bebeğin yiyeceklerine konulmaması gerekiyor. Bu dönemde tuzlu besinlerle beslenmesi, ileri dönemlerinde aşırı tuz tüketimini de tetikleyebilir.ÇAY: Çayın içinde bulunan taneler demirin ve diğer minerallerin emilimini engellediği için çocuklara verilmesi uygun değil.BİTKİ ÇAYLARI: Papatya çayı, yeşil çay gibi bitki çayları da tıpkı siyah çay gibi demir emilimini azaltıcı etkiye sahip. Bitki çaylarının içindeki birçok maddenin süt emen bebeklerin üzerindeki etkisi de tartışmalı.BAL: Bal; glukoz, fruktoz ve suyun birleşiminden oluşuyor. İçinde botulizme (bir bakterinin ürettiği ‘botulin’ adlı zehir bulunan besinleri yiyen insanlarda gelişen ve felçlere yol açan zehirlenme) sebep olabilen bir bakteri taşır. Süt çocuklarının vücudu çok daha az dirençli ve mide asidi az olduğu için bu bakteriler öldürülemiyor. Bu nedenle çocuklar için ciddi riskler taşıyor.ÇİLEK: Özellikle bir yaşına kadar bebeklerde besin alerjileri çok sık görülüyor. Çilek de alerji yapma olasılığı oldukça yüksek bir meyve. En az bir yaşına kadar süt çocuklarına verilmemesi gerekiyor.BAKLA: Favizm olarak bilinen hastalık, çiğ baklanın yenmesiyle ortaya çıkan bir zehirlenme durumu. Kansızlık ve yüksek ateşle kendini gösteriyor. Bakla pişirildiği zaman zehirlenmeye sebep olan toksinin etkisi kalmasa da, riskli olan bu besinden özellikle bebeklik döneminde uzak durulmasında fayda var.Demir ve C vitamini birlikte tüketilmeliBebeğin altıncı ayda ek gıdaya geçmesinden sonra beslenme konusundaki en önemli dönüm noktalarından biri de sekizinci ay. Çünkü sekizinci aydan itibaren bebeğiniz sütten daha yoğun ve pütürlü kıvamdaki besinlerle beslenmeye başlayarak çiğnemeye alışmalı. Sekizinci ay itibarıyla bebeğinizin çiğneme ve yutma refleksini geliştirmesine ve öğrenmesine destek olabilecek nitelikte yumuşak pütürcüklü yapıdaki besinlere ve ek gıdalara geçmekte fayda var. Altıncı ayından itibaren bebeğinizin değişen ihtiyaçlarından biri de demir depolarındaki azalmaya bağlı olarak demir minerali takviyesi. Genellikle 6-12 aylar arası bebeğin demir gereksinimi artar. Bu sebeple, verilen ek gıdaların demir içeriğinin yüksek olmasına özen göstermek gerekir. Burada dikkat etmeniz gereken püf noktası bebeğinize C vitamini ile demir mineralini birlikte tükettirmeniz. C vitamini demirin emilimini artırır. Bebeğinizin demir mineralinden en iyi şekilde faydalanması için, demir ve C vitaminini birlikte içeren gıdalar tercih etmenizde fayda var.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:09

Ölmez ağacın izinde...

Toplum olarak pek rağbet etmesek de zeytinyağı tam bir şifa kaynağı. Asırlardır tıpta, kozmetikte ve mutfakta kullanılan bu ‘sıvı altın’ın faydaları saymakla bitmiyor. Öyle olmasa Atinalı Solon, zeytin ağacını koruma yasasını neden çıkarsındı değil mi?Kur’an’da adına yemin edilen bir bitki zeytin. Son günlerde de Soma Yırca’da yaşanan olaylardan dolayı gündemden düşmüyor. Yudum’un davetlisi olarak bu kutsal ağacın izini sürmek için düştüm Ayvalık yollarına. Zira bu yıl 10.su düzenlenen uluslararası zeytin hasat günleri şenlendirecekti bu güzel ilçeyi. Şenlendirecekti diyorum çünkü biz oradayken Soma’da 6 bin ağaç henüz kesilmemişti. Dolayısıyla katılımcılar olarak hepimiz oldukça ‘şen’dik.Daha önce böylesi pek çok organizasyona katıldım ama sanırım beni en çok heyecanlandıran zeytin hasadı oldu. Zeytin ve zeytinyağına özel ilgimden Ayvalık’tan yalnızca kendi topladığım birkaç avuç zeytinle dönmedim, bu ağaca dair pek çok bilgiyi de attım zihin sepetime.Yudum ekibinin ‘Bir Yudum Gençlik’ konseptli sunumundan aklımda kalanlarla başlayayım ilk. Dünyada zeytinyağı üretiminde altıncı sıradayız. İtalya, İspanya ve Yunanistan ise başı çeken ülkeler. Üretimde hatırı sayılır bir yere sahipken tüketim için aynı şeyi söylememiz pek mümkün değil. Zira yıllık ambalajlı zeytinyağı tüketimi 60-65 bin ton. Bunun kişi başına yansıması 1,2 kilogram. Özetle üretiyor ama tüketmiyoruz. Bunun nedenleri ayrı bir haber konusu. Gelelim zeytinyağının faydalarına... Kıymetine binaen ‘altın sıvı’ olarak adlandırılan zeytinyağının ekonomik değeri bir yana, zeytinyağının tarih boyunca daima sağlık ve gençlik kaynağı olarak kabul edildiğini biliyor muydunuz? Binlerce yıldır yemeklik olarak kullanılmasının yanı sıra hem ilaç hem de güzellik ürünü olarak tüketiliyor. Cilde, kemik gelişimine, saç sağlığına, vücut gelişimine iyi geliyor. Kanser riskini azalttığı söyleniyor. Bu sebeple olsa gerek Akdeniz beslenme tarzı denilen ve yemeklerde zeytinyağını tavsiye eden diyet bugün sadece Akdeniz ülkelerinde değil, Okyanus aşırı ülkelerde de uygulanıyor ve tüketiliyor olması tesadüfi değil.Zeytin ağacının ömrü çok uzun. Torunlarınızın torunlarının torunları –ki bu cümle böyle uzayıp gider- sizin yediğiniz ağaçtan zeytin yiyebilir, yağına ekmeğini banabilir. Zira bin yılı aşkın bir ömre sahip. Hatta bu yüzden ‘ölmez ağaç’ da deniliyor. Maalesef bu aralar yalnızca meyvesi değil, bahtı da kara bu güzelim ağacın. Eceliyle değil, ‘insan’ eliyle öldürülüyor. Hem de ‘dağ taş zeytin ağacı, enerjiye de ihtiyacımız var’ gibi akıllara durgunluk veren bir gerekçeyle. Zeytin ve zeytinyağının önemi ve faydaları konusunda toplumsal farkındalığı artırmak için düzenlenen zeytin hasat şenliğinin hemen akabinde bu olayın yaşanması sizce de fazlaca ironik ve trajik değil mi? Neyse konumuza geri döneyim. Bana göre organizasyonun en keyifli aktivitelerinden biri zeytinyağı tadımıydı. Erken hasat, ilk hasat, riviera, sızma gibi birçok zeytinyağının tadına baktık. Tadım uzmanının yönlendirmesiyle önce mavi bardaklarda (renginden hangi çeşit olduğu belli olmasın diye bu renk tercih ediliyormuş) ikram edilen zeytinyağlarını güzelce çalkaladık. (Bu işlem kokunun bardağa yayılmasını sağlıyormuş.) Ardından koklayıp (zeytin meyvesinin kokusunu hissedebilmek için) sonra da tadına baktık. Bu aşama önemli. Tatlarını ayırt etmesi başta zor ancak ağızda bıraktıkları değişik asidik tatlar sayesinde bir süre sonra fark edilebiliyor. Ancak bu iş yine de yabana atılacak gibi değil. İyi bir zeytinyağı tadımcısı olabilmek uzmanlık ve yıllara dayanan tecrübe gerektiriyor. Bunun için içmeniz gereken kilolarca yağ da cabası. Benim en çok hoşuma giden tadı hafif acı olsa ve genzi yaksa da meyvemsiliği yüksek yeni hasat zeytinyağı oldu.Geleyim sebebi ziyaretimiz zeytin hasadına. Ayvalık’taki son günümüzde istikamet Murateli Köyü. İstanbullu ne kadar yemek yazarı, gurme, gazeteci, blogger varsa buraya akın etmiş sanki. Köy ahalisini de orada. Tam bir şenlik alanı. Çoluğunu çocuğunu alan gelmiş. Müzikler, konuşmalar, yöresel yemekler… Son durağımız zeytinleri hasat edeceğimiz bahçe. Daha önce defalarca yapmışım gibi boyumdan büyük işlere kalkışıyor ve işçilerden birinin elinden zeytin sarsıcı aleti kaptığım gibi koyuluyorum işe. Yalnız makineyle hasat maceram bir hayli kısa sürüyor zira boyu ve ağırlığıyla 3-5 katım olan bu makineyi elimde tutmam sandığım kadar kolay olmuyor. Bu yüzden iş başa değil ‘ellere’ düşüyor. Hem toplayıp hem de işçilerle sohbet ediyorum. Zeytin toplamanın çırpma, makineli sarsma, sırıkla hasat, sağma gibi birden fazla yöntemi olduğunu söylüyorlar. En iyi ancak en meşakkatli ve zaman alıcı olan el yardımıyla olanıymış. Burada maharet zeytinleri çabucak ama hırpalamadan toplamada. Başta dediğim gibi bu kutsal ağaca, meyvesine ve geceyi aydınlatan yağına dair çok şey öğrendim. Hepsini paylaşmak isterim ama malum yer sıkıntısı. Bunlar da benden sizin sepetinize düşenler olsun. Bu arada hani derler ya ‘şu hayatta dikili bir ağacım bile yok’, söylemesi ayıp ama benim artık var. Hem de adıma dikili. Tabii yine bir ‘insan’ eli tarafından kesilmezse.Zeytinyağı nerede nasıl korunmalı?-Cam damacana ya da tenekede muhafaza edilmeli.-İyi bir zeytinyağının kendine özgü tat, koku, renk ve aromasını korumak için yağınızı ışık, ısı, hava temasından uzak tutmalısınız. Ayrıca zaman faktörü de önemli zira zeytinyağı durdukça eskiyor ve kalitesi azalıyor.-Bu arada hanımlar, zeytinyağını lavabo altlarında muhafaza etmekten vazgeçmelisiniz. Zira işin uzmanları suyla temas etmesinin kaliteye zarar verdiğini söylüyor. Aynı şekilde şişenin kapağında buğulanmadan ötürü su, yağın içine temas edeceğinden zeytinyağı buzdolabına da konulmamalı.-Bir diğer önemli husus da piyasada markasız ürünler ya da açık satılan zeytinyağları. İkisinden de uzak durulmalı. Zira bunlar herhangi bir denetimden geçmediği için risk taşıyor. Pamuk yağını zeytinyağı diye satanlar bile varmış. Benden uyarması.Hangi yağ nerede kullanılmalı?Salatalar için: Erken hasat zeytininden çekilmiş, baskın bir meyve koku ve tadına sahip, hafif buruk ve yeşilimsi renkte ilk sıkım bir sızma yağ kullanılmalı. Sızma zeytinyağını her türlü soğuk salatanızda kullanabilirsiniz. Izgara et, tavuk ve balığın üzerine dökeceğiniz birkaç damla zeytinyağı yemeğinizin lezzetine lezzet katacak.Sıcak yemekleri için: Daha düşük nitelikte natürel zeytinyağı tercih edilmeli.Kızartmalar için: Riviera ya da dökme zeytinyağı kullanılmalı. Sızma zeytinyağı pek uygun değil.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

MASKLARIN KOMEDYASI

Sanatçı, Venedik karnavalında takacağı maskeyi boyuyor. Mekan İtalya olunca mı bilmiyorum, nedense uzun zaman evvel okuduğum Dante’nin İlahi Komedya’sını hatırlayarak gidip kitaplıktan çıkardım.Acaba hangi dizelerin altını çizmişim diye merak ediyordum. Sanki bu fotoğrafa yazacaklarımı o dizeler belirleyecekti. Ve ben bu vesileyle Dante’yi zihnimde konuk edecektim.Bütün zamanların en usta kalemlerinden biri olan Dante, kitabın Cehennem bölümünün birinci kantosunda acıdan kıvranarak ikinci ölümlerine bağıran insanlardan bahsediyordu. Bu ikinci ölüm ibaresine soru işareti koymuşum. Kendi irfani kültürümüzdeki karşılığını düşünmüş olmalıyım. Henüz sağken, yani ölmeden evvel ölenler için ikinci bir doğum vaat edilir ve ondan sonra can bedenden çıksa bile insan daima Hayy olur. Bu şerefe erişmeyenlerin ilk ölümlerinden sonraki doğuşlarında ise eğer mekanları cehennem ise ikinci kez ölmeyi dileseler bile ölemeyecekleri söylenir. İkinci kantoda altını çizdiğim dizede üstad, belleğinin yanılmadan aktaracağı yolculuğu, tanık olacağı acıları karşılamaya hazırlanıyordu. Yukarıdaki fotoğrafla şöyle bağladım meseleyi: Birden fazla el bizi boyayıp şekillendiriyor ama karşılaşacağımız acılara bir hazırlık bilinci verilmiyor. Edindiğimiz bilgiler, tıpkı maskenin renkleri gibi donuk kalıyor benliğimizde, bizi koruyamıyor.Beşinci kantoda altını çizdiğim dize şöyleydi: “Mutlu günleri anmak, acılı günlerde inan ki acıların en büyüğü.” Kitabın bağlamından tamamen kopartarak düşündüm, acaba öyle midir gerçekten? Mutlu günlerden teselli bulamayacak kadar büyük bir acı yaşıyorsak, o acıya bağımlı hale gelmişiz demektir. Tanık olduğum gerçek hayat kareleri gözümün önünden geçti ve Dante’ye hak verdim. Evet, insanlar acıdan nefret eder görünüyor ama acılarını aynı zamanda seviyorlar da.Cehennem tasvirlerinin sekizincisinde, bir adamın kendi dişleriyle kendini dişlediği anlatılıyordu. Yanına kocaman çarpı işareti koymuşum. Bu aslında hepimizin dünya hali. Başkasını her ısırışta kendimizden bir parça koparıyoruz deyip sayfaları çevirdim.On ikinci kantoda “Ey kısacık ömrümüzde bizi mahmuzlayan, öbür dünyada acılara bulayan, gözü dönmüş açgözlülük ve çılgın öfke” şeklinde bir dize vardı. Bunu ve on dokuzuncu kantodaki “Tanrı’nın iyilikle gerdeğe girmesi gereken nesnelerini, altınla ve gümüş uğruna lekeleyen aç gözlü sefiller” cümlesini Türkiye gündemine ithaf ettim.Yirminci kantoda önlerini göremedikleri için, sırtları göğse dönüşmüş geri geri yürüyen insanlardan söze diyor ve “Tanrı’nın verdiği cezaya acımaktan daha büyük suç mu olur?” diye soruyordu. Cehennem’den çıkarak kendime yeni mask seçme zamanım gelmişti. Hakiki yüzlerinin güzelliğini dünyevi çirkinliklerle değişen bir çiftin maskları eşliğinde Araf’a geçtim. *** ENGELLER KALKARSA Cennet’in birinci kantosunda “Artık şaşırma yukarıya doğru çıkışına, dağdan vadiye inen bir ırmağa şaşırmadığın gibi. Asıl şaşılacak şey, engeller kalktıktan sonra yeryüzünde kalman olurdu” deniyordu yolcuya. Ölümsüz bir inci içine alıyordu onu, tıpkı bir ışın parçasını yarılmadan kendine çeken su gibi. Yedinci kantoda, Tanrı’nın aracısız yarattığı her nesnenin sonsuz olduğu, çünkü mührünü bir kez basınca bıraktığı izin silinmediği anlatılıyordu. On dördüncü kantoda “Olanca içtenliğimle ve herkese ortak dille, kurban yerine kendimi sundum Tanrı’ya” diyordu Dante. Cennet bölümünden bu yazıya alacağım son dizeler yirmi dört ve yirmi dokuzuncu kantolardan oldu. Onları dua niyetine mırıldandım:“Kendisi dönmeden göğün tümünü sevgi ile döndüren öncesiz ve sonrasız tek bir Tanrı’ya inanıyorum... Yarattığı bunca ayna kırıldıktan sonra, eskisi gibi tek ve kendisi kalan sonsuz değerin gücünü, yüceliğini sanırım anlamışsındır şimdi.” *** ÖZÜ SAKLAYAN KABUK Araf’ın ikinci kantosunda “Hemen dağa çıkın, Tanrı’nın size görünmesine engel olan kabuğunuzu bırakın” dizesi, bana Musa’ya seslenen Allah’ın “Nalınlarını bırak da gel” deyişini hatırlattı. Yedinci kantoda “Çok geç tanıdığım Güneş’i, yaptıklarım için değil yapmadıklarım için yitirdim” cümlesiyle karşılaşınca, işte kamil sorumluluk anlayışı dedim. On beşinci kanto, tam da seçtiğim fotoğrafla ilgiliydi. “Yüz maske bile taksan yüzüne, aklından geçen en küçük düşünce dahi bilgim dışında kalmaz” deniyordu. Bu sözleri eden kitabın kahramanının rehberi olsa da, bana yaratıcının sesi gibi geldi. Artık Cennet’e bakma zamanı gelmişti. Bana şimdi ifadesi güzel bir mask lazımdı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Her nesnenin bir tarihi var ama…

Saadet Özen, ‘Çikolatanın Yerli Tarihi’ isimli kitabında, çikolatanın tarihini İstanbul’dan başlayarak tüm yurda yayılma serüvenini anlatıyor. Çikolatanın tarihine dair ipuçları veren kitapta arşiv çalışmaları da yer alıyor. Çikolataya merakınız varsa Pera Palas Oteli’ndeki sergiye uğrayabilirsiniz.Almanya’dan gelen bir akrabanın bavulunda, bayram sabahı öpülen ellerin avucunda, kız istemeye gidilirken çiçeğin yanında… Hayatın hemen her yerinde olsa da en çok mutlulukla ilintili olan çikolatanın hammaddesi kakao. MÖ 1500’lerde Meksika’da bulunan bir ağaç; kakawa (kakao). Çikolatanın hammaddesinin anavatanı Orta ve Güney Amerika olsa da başta Afrika olmak üzere pek çok yere yayıldı. Osmanlı ise 1870’lerde işlenmiş halde ‘çikolata’ olarak girdi.Saadet Özen, ‘Çikolatanın Yerli Tarihi’ isimli kitabında, çikolatanın bize dair tarihini İstanbul’dan başlayarak tüm yurda yayılma serüvenini geniş arşiv araştırmalarıyla sunuyor.‘Bu çikolata tango yapan, tenezzühlere çıkan hanımefendiler içindir’Saadet Özen, Nestlé’nin de katkılarıyla hazırladığı kitabını tanıtırken çikolatanın Türkiye’deki tarihine dair de ipuçları verdi. Çikolata Sergisi’ni gezmek isteyenler Pera Palas Oteli’ne uğrayabilir. Nesnelerin tarihine dair Türkiye’de araştırma örneklerine pek az rastladığımız için Özen’e ilk sorumuz ‘Neden çikolata?’ oldu. Özen, arkeoloji eğitimi ve tercüme çalışmaları dışında akademik olarak tarih disiplinine sahip olduğunu ve 19. yüzyıla dair görsel malzemelerin de uzmanlık alanına girdiğini söylüyor: ‘Sıradan bir nesnenin nasıl bir geçmişi olabilir?’ diye anlamaya çalıştım. Çikolatayı seçtim çünkü 19. yüzyıla dair reklam afişlerinde çikolata reklamlarına çok rastladım ve karar verdim. İsviçre’de, Osmanlı döneminde burada olan tüm firmaların arşivlerine ulaştım. Fransa’dan da çok kıymetli arşivlere ulaştım. Cumhuriyet sonrası dönem için de aynı araştırmaları yaptım. En anlamlı bulduklarımı bir araya getirip kitabı bulduğum malzemeler etrafında ördüm.”‘Çikolata da matbaa gibi bize geç mi geldi?’ sorusuna Özen’in cevabı ‘hayır’ oluyor: “Paris ile Berlin nerdeyse paralel. İstanbul’da da aynı zamanda ofisler açılıyor.” Çikolatanın kalitesine ilişkin verdiği bilgiler de, “Almanya’dan uzak akrabaların çantasında gelen çikolatanın neden daha güzel olduğu” sorumuza cevap veriyor: “Aslında bu ithalat sorunumuzla alakalı yani gelen kakaonun kalitesiyle ilgili. Turgut Özal döneminden sonra ne zaman ithalat ve ihracat rahatlıyor, çikolatada da kalite artıyor. Evvelinde zar zor gelen kakaonun kabukları bile imalatta kullanılırmış, bu da tadını kötüleştiriyor.” Zamanla yaşanan değişimle lokumun yerini alan çikolatanın özel günlerde, bayramlarda nasıl vazgeçilmez hale geldiği de Özen’in anlattıkları arasında. “Bazı reklamlarda görüyorsunuz ki çikolata asri yaşam tarzıyla bağlantılandırılıyor. Diyor ki reklamda; ‘Bu çikolata tango yapan, tenezzühlere çıkan hanımefendiler içindir.’ Geleneksel şekerlemeleri geri itmiş. Fakat genelleşmesi Cumhuriyet’ten sonra. Hemen her konuda olduğu gibi bunda da adaletsizlikler var. Pamuk işçileri yüzde 100 pamuklu kazak giyemediği gibi kakao toplayıcıları da çikolatanın tadına çok geç varıyor.”Çikolatayla ilgili en çok merak edilen konulardan biri, “Verdiği mutluluk dışında sağlıksız mı?” Eczanede yeniden satılmaya başladı çikolata. Aslında iki yönlü incelemek lazım. Hatta kalp damar sağlığı için daha az şekerlisi ‘bitter’s bu yüzden revaçta belki de.Boğaz buzlar altında, arkada çikolata kamyoneti…Özen’in kitabında bir nesne etrafında belki de bildiğiniz tarihin yeniden nasıl aktığını başka kapıdan izler gibi olursunuz. Mesela birçoğumuz o fotoğrafa aşinayız; 1954’te Tuna Nehri’nden kopup gelen buzların İstanbul Boğazı’nı kapladığı o ünlü fotoğraf, arkadan geçen Lüks Çikolatası kamyonetinde nesnenin tarihi… Ya da Beşiktaş-Fenerbahçe maçı yıl 1934, arkadaki afiş; Lion-Melba çikolataları… İETT arşivine girer, Tünel’in inşasına göz atmak isterseniz yine 1920 yılına ait Nestlé reklamlarıyla karşılaşırsınız. Yine çikolatanın tarihi ile siyah çocukların beyaz kadına çikolata sunan afişlerini ya da beyaz tenli, sarışın, gürbüz çocuk reklamlarındaki vurgularla sömürge tarihine bile uzanabileceğinizi fark edersiniz. Hâsılı bir nesne ile tüm tarih yeniden hatmedilebilirmiş. Özen de arşiv araştırmalarında Nestlé markasıyla sık sık karşılaştığını bu yüzden firma ile ortak bir çalışma içine girdiğini söylüyor. Nestlé Türkiye Satış Direktörü Oben Akyol da bu tarihe 1875’te Londra ve Paris’ten hemen sonra İstanbul’da satılmaya başlandığını, bu yüzden arşivlerde bu markaya sık rastlanacağını söylüyor. Akyol’a ülkeler arasında değişen tatları sorduğumuzda kendi hikâyesini anlatıp, Fransa’da bir toplantıda özenle sundukları bitter çikolatayı çok acı olduğu için yiyemediğini söylüyor. Damak zevkine göre üretim yapıldığından bahsediyor. Türkiye’de tüketimin Avrupa’ya oranla hâlâ beşte biri kadar az olduğunu anlatıyor.Çikolata Fransa’da, İtalya ya da Almanya’da geleneksel tatlıların içine, kahvaltılarda ekmeklerin arasına girse de bizde hâlâ baklava ya da sütlü nuriyenin yanına bile yaklaşamamış. Hâlâ diğer tatlıların tahtını sarsamadı belki ama sokaktan terli terli gelen çocukların, el öpünce göklere dikilen küçük gözlerin mutluluğunu hissetmek için yenilmeli. Ya da test yaparken ‘Frenk tatlısı bitteri’ tadan ergenleri anlamak için de yenilebilir mesela…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

100 yıldır bitmeyen mücadele Akademide kadınlar

Bugünden bakınca ellerinde kitaplarla üniversite kapısında gülümseyen kızların fotoğrafı uzun zamandır var gibi. Oysa 100 yıl öncesine kadar bu manzara yoktu. Bu tarihi gözler önüne seren ‘Kadınların Üniversitede 100 Yılı’ sergisi, bilinmeyenlere parantez açıyor.Yıl 1914, 12 Eylül... Bu kez 12 Eylül, 66 yıl sonrasında olacağı gibi büyük bir karanlığı temsil etmiyor. Hatta müjdeli bir haberin tarihi: Kadınlar Osmanlı İmparatorluğu’nda yüksek eğitim yapma hakkı kazanmıştır.Bu bir cümleyle özetlenecek kadar kolay bir adım değil elbette. Öncesinde verilen bir mücadele var. Kadınlar Dünyası Dergisi’nden Nuriye Ulviye’nin çabaları es geçilemez. Ulviye’nin, dergi aracılığıyla kadınların kamusal alanda temsili ve üniversitelere girmesi için verdiği mücadelenin de bu süreçte etkisi biliniyor.Sesler ‘Biz de maarif vergisi veriyoruz’ diyerek yükseliyor. Kadınların yükseköğretimden yararlanmasının en doğal talep olduğunu hatırlatıp, yüksek eğitim taleplerini durmaksızın yineleyen aktivistler, bir süre sonra bununla yetinmeyecek, siyasette, eğitimde, düşünce dünyasında etkili isimlere bu taleplerini götürecek.Bu lobi çalışmalarının meyvesi kadınlar için düzenlenen konferanslar. Türkiye’de kadınların yükseköğretime katılmalarının da başlangıcı olan bu konferansların ilki 7 Şubat 1914’te. Hafta içi saat 14.00-16.15 saatleri arasında başlayan konferanslar, üniversitenin de tohumu. Çok geçmeden, 12 Eylül’de bir yıllık mücadele meyvesini verecek, Zeynep Hanım Konağı’nda kadınlar için edebiyat ve fen bölümlerinden oluşan İnas Darülfünu’nu açılacak. Üniversiteli 22 kadın var, matematik, edebiyat ve tabii bilimler tahsil edecekler. 1. Dünya Savaşı ile kesilen süreçKadın Üniversitesi anlamına gelen bu okul, bir adım. 1. Dünya Savaşı’na denk gelen bu dönemde işgal altına giren İstanbul’da faaliyetler durunca, bundan etkilenen ilk kurum da Kadın Üniversitesi olacak. Beş ay sonra öğretim görevlilerinin maaşları kesilecek, Maarif Nazırı Ali Kemal, Darülfünun Müdürü Ahmet Naim’e kurumun kapatıldığını bildirecek. Nisan 1919’dan itibaren fen ve edebiyat fakültelerinde erkeklerle beraber okumak zorunda kalan kadınlar için bir engel daha var, Ahmet Naim kendisine bildirilen kararı ‘kız-erkek öğrencilerin diz dize okumalarının sakıncalı’ olduğu gerekçesiyle reddedecek. Bu itiraz, üniversitenin kapanmasına neden olmasa da başka bir düzenlemeyi zorunlu kılacak; aynı binada sabah ve öğle hazırlanan iki ayrı program.Kadınların üniversiteye girmesinin bu zorlu hikâyesi, burada bitmiyor elbette. 1921-1922 yıllarında başlayan karma eğitime ilk yıllar ilgi sınırlı düzeyde. Her ne kadar 1920’lerde kadınlar akademide varlık göstermeye başlasa da, bu belli bölümlerden öteye geçemeyecek. Akademi uzun yıllar, kadınları ‘öğretmenlik’ gibi ‘kadına uygun meslekleri’ seçmesi için bir yol gibi görülüyor.İlk dekan 1954’te seçildiBu zorlu mücadelenin ardından kadınların akademide etkin şekilde yer aldığını iddia etmek de mümkün değil. İlk dekan 1954’te, ilk rektör 1974’te seçiliyor.Bütün bu tarihi ‘Kadınların 100 Yılı’ sergisinde incelemek mümkün. Kadınlar Dünyası’nın hikâyesi, yazarları, politikaları, talepleri, çalışmaları, Kadın Üniversitesi’nin açılışı ve kapanış hikâyesi…Sergide; İnşaat Mühendisliği Fakültesi’nden mezun olan kadının Türkan Örs Baştuğ olduğunu, hukuk fakültesinden mezun olan Fani Kohen Motola’nın avukatlık unvanını aldığını, tıp fakültesinden Müfide Küley’in çıktığını öğreniyorsunuz. İlk kadın dekan Nüzhet Gökdoğan.Serginin küratörü Meral Akkent, bir buçuk yıla yayılan bu çalışmayı şu sözlerle özetliyor: “Türkiye’de Kadın Üniversitesi üzerine yapılmış çalışmalar var ama hepsi üniversitenin açılmasında rol oynayan erkek aktörleri inceliyor. Serpil Çakır’ın çalışmaları sayesinde, biz biliyoruz ki Osmanlı’da bir feminist hareket vardı. Bu çalışmayla, kadınların yükseköğrenim hakkını kazanma yolunda kadınların bizzat hazırladığı bir tarih süreci ve lobi çalışmalarına değinerek, bize yeni bir perspektif sunacak bir sergi hazırlamak istedik. Odaklandığımız diğer bir nokta ise mevcut tarih çalışmalarında kadınlarla ilgili ilklerin Türk ve Müslüman kadınlar üzerinden anlatılmış olmasıydı. Sergi ilk Ermeni, Rum, Yahudi, Kürt kadın üniversite mezunları, akademisyenlerin kim olduğuna da bakıyor. Yapılan seçki, çeşitlilik konusunda düşünmeyi ve konuşmayı öneriyor.”Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumu ile İstanbul Kadın Müzesi’nce hazırlanan, Türkiye’de kadınların üniversiteye giriş hakkını elde etmelerinin 100. yılına özel ‘Kadınların Üniversitede 100 Yılı-İnas Darülfünunu/Kadın Üniversitesi 1914-1919’ başlıklı sergi, 21 Aralık’a kadar Sismanoglio Megaro’da görülebilecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Ahşaba ikinci baharını yaşatıyor

Eski bir kapıdan masa, ekmek teknesinden lavabo, sandalye arkalığından ayna… Uzun yıllar finans dünyasında çalışan Tolga Ulusoy, şimdilerde eski eşyaları buluyor, temizliyor ve sanata dönüştürüyor. Ahşabın tabiatı, ruhu, dokusu ve yüzlerce yılı aşan ömrü... Eskiler öyleymiş, şimdiki gibi alınan bir eşya zaten hemen eskimezmiş ya, öyle üç-dört yılda bir yenilenmezmiş. Kurulduğu evde insanlarla birlikte yaşar gidermiş. Şimdi anlatacağımız, Tolga Ulusoy’un işini gücünü bırakıp, eski ahşap eşyaların izini köylerde hatta çöplerde arayıp değerlendirmesinin hikâyesi. Ulusoy 37 yaşında, Üsküdarlı, Saint Benoit Fransız Lisesi’nden sonra Bilgi Üniversitesi İşletme bölümünde okur. Yedi-sekiz sene aile şirketinde ve yabancı şirketlerde dış ticaret, finans işi yapar. Sonrasını şöyle anlatıyor: “Bir gün abimle konuşurken, ‘Abi’ dedim, ‘Yaş bu, durum bu. Ya 60, 70’e kadar bekleyeceğim senin gibi, sonra bir tekne alıp seninkinin yanına park edeceğim, birlikte olta atacağız ya da şimdi bırakacağım, o yaşa kadar istediğim hayatı yaşayacağım. Ne diyorsun?’ ‘Yarın hemen istifanı ver.’ dedi. Ben de İstanbul’a döner dönmez istifamı verdim.”İyi eğitim almış, belli bir maddî refaha ulaşmış Ulusoy’a, bu ani kararı almasına neyin sebep olduğunu soruyoruz. Bir örnekle anlatıyor sebebini. Finans dünyasını koşu bandında koşmaya benzetiyor önce. Sürekli koşup bir adım yol alamayıp asla bir yere varamamaya… Sonra, danışmanlık verdiği bir firmaya haftada bir ziyaretlerini anlatıyor: “Plaza hayatı insanı öldürüyor. Asansörde gözlem yapabilirsiniz, bahsedebildikleri tek şey, o kocaman plazanın içi, ‘Ayşe Hanım n’apmış, kâr analizleri ne oldu vs.’ Adam size vapur yolculuğunda geçen bir macerasını anlatamıyor. Böyle zombi gibi gidip geliyorlar.” Ona göre bu işi yaparak iyi para kazanırsınız, çocuklarınız iyi okullarda okur, eşiniz rahat eder, evler, arabalar alabilirsiniz ama yaşamazsınız. Kendisi için en büyük kırılmanın da burada başladığını söylüyor.Eşyaları köy köy dolaşarak buluyorTolga Ulusoy’un ahşaba yönelmesi ise altı-yedi sene öncesine dayanıyor. İlk defa kendi evi için kestane ağacından bir yemek masası yapmış. Ahşaptan banyo ve mutfak tezgâhları gelmiş peşi sıra. Her birinin zımpara ve verniğiyle kendisi uğraşmış. Hemen arkasından tutkuyla toplayıcı gezmeye başlamış. Yıllarca eskimiş, bir kenara atılmış eşyaları toplamış. “Şu tahtayı zımparalamaya başladığınız zaman bile her şey değişiyor. Benim bu eşyaları bulduğum yerlere, çöplere emin olun adımınızı atmazsınız.” diyor içindeki bu tutkuyu anlatırken. Onun için belki 70 yıl yaşamış bir asker bavulunu -kim bilir onu kimler taşımış, ne hikâyeleri vardır- bir 70 yıl daha yaşatmak, çürümeye terk edilmiş eşyalara ikinci baharını vermek gibi bir şey. Ürünleri dönüştürmesiyle ilgili olarak da şunları söylüyor Ulusoy: “Bu ürünleri direkt tüketiciye sunduğumuz zaman insanlar korkabilirdi. Herkes büyük büyük binalarda, ofis gibi yerlerde yaşıyor, ürünlerin buna uyum sağlaması lazım. Hem endüstriyel kaçacak, hem de o sıcaklığı üstündeki ahşapla size verebilecek ürünler olmalıydı. Benim tek amacım buydu, bu ürünlerin tekrar değerlendirilmesi ve başka bir kullanım şekli, yaşamı olmasıydı.”Böylece Ulusoy, eski bir kapıdan yemek masası, ekmek teknesinden lavabo, şerbetlikten banyo dolabı, sandalye arkalığından ayna gibi ürünler tasarlamaya başlamış. Beş aylık bir hazırlık sürecinin ardından da kendi markası Reformist’i kurmuş. Satışını yaptığı ilk ürün ise köylerde buğdayı samanından ayırmak için kullanılan döğenden yaptığı bir dolap. Ürünlerini genellikle köy köy dolaşıp buluyor ya da toplayıcılardan alıyor. Bu işte yeni ağaçların kesilmemesi için ellerinden geleni yaptıklarını söyleyen Ulusoy, altı aydır Balat’taki satış ofisinde hizmet veren Reformist için ‘anlayanı az’ diyor: “Yabancı müşterilerim buraya sanat galerisi mi diye giriyor. Yerli müşterilerim ise ‘Siz burada ne iş yapıyorsunuz bilader?’ diye soruyor.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Kazakları yeniden keşfetme vakti

Geçtiğimiz kış, kadın giyim reyonlarında süslü püslü görmeye alıştığımız kazaklar, 2014 kışında yenilenerek tekrar karşımızda.Kazaklar kış aylarının vazgeçilmezleri arasında. Havalar iyiden iyiye soğumaya başladığında ilk elimizi attığımız parçalardan olduğuna şüphe yok. İnce triko kazaklar daha çok iş hayatında tercih edilirken, bu aylarda bol yünlü ve iri örgüler hafta sonlarının alternatifleri oluyor. Aslına bakarsanız kazaklarda formlar belli bir çizginin dışına pek çıkmazdı. Geçtiğimiz kış taşlı pullu görmeye fazlasıyla alışmış olsak da onları asıl bu kış yeniden keşfetmeye hazırlanın. Zira formları değişerek karşımıza çıkıyor ve alıştığımız kombinasyonlara yenileri ekleniyor.Spor ve sıcakKabul edelim artık şehir hayatının temposu spor moda akımının birçok alana yayılmasını sağlıyor. Kazakları uzun çizmeler veya postallarla değil, sneakerslarla görmeye başlıyoruz. Sweat shirtlerin tahtını sallıyorlar bu anlamda. Bir eşofmanın üstünde el örgüsü kazak görmek mümkün. Fermuarlar kışın en gözde aksesuarları olarak kazaklara da nüksetmiş durumda. Spor parçalarla fermuar detaylı kazaklar kullanmak da bir formül. Ayrıca slogan modası bu kış kazaklara da sıçramış durumda. Spor giyimi tercih edenler slogan desenli kazaklarıyla sokaklarda. Bunun yanında bol bir kazak, şık bir etek ve altına spor ayakkabı gibi çapraz uyumlar da fazlasıyla öne çıkıyor.Hem lüks hem bohemGeçtiğimiz haftalarda Zorlu Center’daki Dolce&Gabbana sezon açılışındaydım. İyi dekore edilmiş mağazada koleksiyona göz gezdirirken birçok kazak ve triko parça dikkatimi çekti. Kazaklar sadece klasik parçalardan oluşmuyor. Oversize ve asimetrik olanlara da rastladım bol bol. Stella McCartney de kazakları baş tacı yapmış; genç, enerjik, minimal ve aynı zamanda bohem bir havayla. Oversize ceketleri kabul edilebilir kılan tasarımcı, bu kez aynı formülü kazaklara uyguluyor. Babanızdan emanetmiş gibi duran iri kazaklardan, daha ince klasik fakat formları asimetrik kazaklara kadar birçok farklı tasarım var.Her ortama uyum sağlıyorMinimalist markaların podyumlarında da bu kış fazlasıyla kazaklar vardı. Kalem etekler, yün, kaşe ceketlerle kazakları bir arada gördük. İş giyiminin standart kalıplarına, özellikle asimetrik ince dokulu kazaklar farklı bir boyut kazandırıyor. Gömlekler de kazakları bu yolculukta yalnız bırakmıyor. Yakaları ve etek kısımları dışarıda kalan gömlekleri kazaklar gölgelemiyor, aksine ikisi birbirini tamamlıyor. Zaten eldeki parçaları farklı şekillerde kullanarak yeni görünümler elde etmek en keyifli işlerden biri. Bu sebeple dolabınızı yeniden karıştırın ve biraz yapboz oynayın. Bu arada taşlarla işlenmiş kazaklardansa sade bir kazak alıp, eğer bir davette giyecekseniz renkli taşlı bir takı kullanmak daha fonksiyonel. Aynı kazağı gündüz klasik eteğinizle de giyersiniz, hafta sonu içine denim bir gömlekle de. İşlemeli triko ürünlerin bakımının da ayrıca çaba gerektirdiğini de unutmamalı.Kazakları nasıl kullanmalı?Deri parçalar: Deri etekler kazakların favori takım arkadaşı ama deri bir ceket ve yelekle de düşünebilirsiniz.Etekler: Kalem etekler iş giyimi için ideal. Ama ipek kloş etekler de özellikle bohem kazakların gözdesi.70’lerden miras: Malum 70’lerin esintileri kışa yansıyor. Kazaklar olmadan olmaz. Dönemin anahtar parçalarından uzun ‘A’ etekleri kazaklarla eşleyebilirsiniz.El örgüsü: El örgüsü modeller fazlasıyla gündemde. Annenizin elde örülmüş kazaklarına bir göz atın ve onu mümkünse minimalist klasik parçalarla kullanın.Uzun modeller: Sezonun belirgin özelliklerinden biri salaş aynı zamanda uzayan kazaklar. Bu kazaklar pantolonlardan çok klasik uzun eteklerle kullanılıyor. Dilerseniz uzun kazaklarınıza kemer de takabilirsiniz.Davetler: Geçtiğimiz günlerde Beymen’in düzenlemiş olduğu davet kıyafetleriyle alakalı bir söyleşide tafta uzun bir eteğin üzerine bol yünlü bir kazak eşleştirilmişti. Kazaklar davetlerde de oldukça şık duruyor. Dantel veya tütü eteklerle eşlenirken, payetli parçalarla da farklı bir yorum kazanıyor. Son moda deriler fuarda4. büyük fuar olma özelliğini taşıyan IDF 2014 9. İstanbul Deri Fuarı, 18-20 Kasım 2014 tarihleri arasında, TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek. Fuar süresince her gün saat 14.00’te ‘Unlimited Leather’ defilesinde; Mefi, Adamo, Derimod, Elibol by Simay Bülbül, Emelda by Deniz Berdan, Lento Fur ve Punto by Hakan Yıldırım imzalı koleksiyonlar izlenebilecek. Ayrıca sergileme alanında ise Londra’da yaşayan Türk tasarımcı Bora Aksu’nun hazırladığı koleksiyonu da görülebilir. Benim en çok merak ettiğim ise ilk defa düzenlenen ‘Art Meets Leather’ projesi. Heykeltıraş Kemal Tufan, Günnur Özsoy ve Ebru Yılmaz ile ressam Meray Akmut’un deri malzemeyle ürettikleri büyük boyutlu işleri sergilenecek. Derinin sanata dönüşmesinin canlı örneklerini görmek heyecan verici olacak.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Kebabın yeni makamı: ÇARGAH

Antep yemeklerini hakkıyla yapan sayılı mutfak var İstanbul’da. Çargah’ın ortaklarından Mehmet Yılmaz’ı restoran açmaya yönelten de bu olmuş. Yılmaz’ın Antep’te çıraklıkla başlayıp New York’ta restoranlar zincirine ulaşan ilginç bir öyküsü var.Bir yerde yiyip de çok beğendiğiniz bir yemeği ballandıra ballandıra anlatırken topluluktan birinin ‘sen onu bir de yerinde yiyeceksin’ çıkışı hevesinizi kursağınıza tıkar. Ciğerin iyisi için, Urfa, kebabın hası için Adana’ya da Antep yollarına düşüp kilometrelerce yol kat edecek kadar gözünüzü karartmadıysanız aynı lezzeti yakalamanız zor. 30 yıla yakın bir süredir Antep mutfağında çalışan Mehmet Yılmaz da memleketinin nimetlerinden aynı tadı yakalayarak faydalanmak isteyenler için yeni bir mekân açmış. Yılmaz’ın Yenibosna Basın Ekspres Yolu üzerinde açtığı Çargah buram buram Antep kokan yemekleriyle lezzetin peşindeyken hijyenden de ödün vermeyenlerin yeni adresi. Mehmet Yılmaz ile Gaziantep’ten New York’a, oradan da zorunlu olarak İstanbul’a uzanan hikâyesini konuştuk. Çargah’ın menüsünde ilk sırayı kebaplar alıyor. Kebaplarda mevsimine uygun seçilen sebzeler kullanılıyor. Kebabın Gaziantep’ten New York’a yolculuğu Mehmet Yılmaz tam 30 yıldır işin mutfağında. Üstelik mecaz anlamıyla değil. Zira mesleğe Gaziantep’te çıraklıktan başlamış. Ortaokulu bitirir bitirmez mutfakta bulmuş kendini. Hep çırak olarak kalacak değil ya, yolu büyük bir restorana mutfak şefi olarak İstanbul’a düşmüş. Gitgide geliştirmiş kendini, tâ ki kendi restoranını açma fikri aklına düşünceye dek. Bakırköy’de kendi açtığı mekânda da kontrolü elden bırakmamış, ustabaşı olarak çalışmış. Onun yemekleri konusundaki bu titizliği de boşa çıkmamış, mekân dolup taşıyormuş. Ancak burası da bir süre sonra yetmemeye başlamış. 2000 yılında ortağıyla birlikte bir gezi için gittiği Amerika’da Türk mutfağı imajının acemi ellerde nasıl heba olduğunu görünce yepyeni bir maceraya atılmaya karar vermiş. “İşim gereği dünya mutfağına da hâkimdim. Yaptığım gezilerde de fark ediyordum ki bizim Türk mutfağı gibisi yok. Ama Amerika’da çok acemice ve kötü bir şekilde sunuluyordu mutfağımız. Böylelikle ortağımla ben New York’ta Antep mutfağı üzerine bir yer açmaya karar verdik ve Hemşin isimli bir mekânı devraldık.” sözleriyle anlatıyor Amerika serüveninin başlangıcını Yılmaz. Sizin aklınıza geleni biz de sorduk: “Antep mutfağı sunan bir restoranın adı neden Hemşin idi acep?” Onun da ayrı bir hikâyesi var. Zira dükkânı önceki sahiplerinden devralıp bir süre bu isimle devam ettirdikten sonra değiştireceklermiş. Ancak bu süre zarfında mekânın şöhreti almış yürümüş. Amerikalılara Antep mutfağını sevdiren Yılmaz, New York Times ve CNN’e de haber olmuş. Mehmet Yılmaz ve ortağının Amerika serüveni devam ederken işletmeleriyle ilgili hayalleri de büyümüş. Manhattan’da daha elit bir restoran zinciri oluşturmaya karar vermişler. Dükkânlar belirlenmiş, 5 milyon dolarlık yatırım planları yapılmış. Ancak kader planı farklı tecelli etmiş. Yeni işe başlamadan önce sıla-i rahim için Türkiye’ye gelen Yılmaz vize çıkmayınca geri dönememiş. “Çoluk çocuğum Amerika’da kaldı, ben Türkiye’deyim. Üstelik eşim de hamileydi. Aylarca gidemedim yanlarına vizede çıkarılan problem yüzünden. Her şey prosedürüne uygundu ama vizemi uzatmadılar. Şu an 14 yaşında olan kızım orada ben yokken doğdu.” diye anlatıyor yaşadığı sıkıntılı süreci Mehmet Yılmaz. Ancak pes etmemiş kader deyip ailesini de yanına alarak İstanbul’da devam ettirmiş işini. Pirpirim ve Kübban gibi ünlü mekânları açmış ancak kafasında hep daha butik ve özel bir iş yapma isteği olduğundan bunları devretmiş. Nihayet sanayici ortağı Şükrü Sert ile kesişmiş yolları. O dönem 5 milyon dolarlık yatırım planları gerçekleşmese de mülküyle beraber 15 milyon dolarlık bir proje olan Çargah’ı açmaya karar vermişler beraberce. Mevsimine uygun kebaplar Çargah’ta Antep mutfağının en leziz örneklerini tatmak mümkün. Mekân özellikle geniş tutulmuş. Toplantı, düğün, nişan gibi toplu organizasyonlara açık. Meşhur beyran çorbasını günün her saati bulmak mümkün. Menüde kebaplar başı çekiyor. Mevsimine uygun seçilen sebzeler kullanılıyor. Mevsimsel kebaplardan soğan ve sarımsak kebabı, daha çok kışın Antep ve Urfa’da yetişen ve kemeden yapılan keme kebabı bahar mevsiminde tüketiliyor. Çekirdekleri çıkarılan yeni dünya kebabı da enteresan tatlardan. Malzemelerin çoğu Antep’ten gelse de Birecik’ten getirtilen patlıcanın yemeklere kattığı lezzet bambaşka. Mehmet Yılmaz ete verdikleri önemi hijyen anlayışında da sürdürdüklerini anlatıyor devasa mutfağı gezdirirken: “Bir restoranda salondaki hava ve huzur mutfakta da olmalı. O yüzden havalandırmadan hijyene, geniş mekâna kadar çalışanların da konforunu sağlamak önemli.” Alkolsüz bir mekân olan Çargah’ta fiyatlar da uygun. Kebaplar 19-29 lira arasında değişiyor. Hafta sonları yöresel tatları barındıran onlarca çeşidiyle açık büfe kahvaltı ise 40 lira.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Enstrümantal müzik yükseliyor

Son bir ayda ona yakın enstrümantal albüm yayınlandı. Dünyaca tanınan müzisyenlerin yanında yeni kurulan toplulukların bu çalışmaları kalitesiyle dikkat çekiyor.Çok değil, bundan beş-on yıl önce enstrümantal müzik deyince Türk dinleyicisinin aklına sadece birkaç albüm ya da sanatçı ismi geliyordu. Bunlar Yedi Karanfil serisi, Kitaro, Yansımalar’dan ibaretti. Tabii sırf ‘ben yaptım oldu’ düşüncesiyle yapılmış, gitar-ney, gitar-piyano şeklindeki albümleri saymıyoruz. Ancak son yıllarda bu konuda ciddi bir gelişme var. Özellikle müziğini sınırlarımızın ötesine taşımış olan sanatçılarımızın yaptığı çalışmalar, hem ülkemizde hem de yurtdışında ilgiyle takip ediliyor. Bu sanatçılarla birlikte enstrümantal, bir başka deyişle saz müziği icra eden grupların sayısı da giderek artıyor. Üstelik sadece Türk müziğinde değil, caz ve klasik müzik türlerinde de başarılı çalışmalar dikkat çekiyor.Çok uzaklara gitmeyelim, son bir ay içinde çıkan albümler, enstrümantal müzikteki yükselişin somut göstergeleri. Örneğin Erkan Oğur, Derya Türkan ve İlkin Deniz’in, birlikte kaydettikleri ‘Dokunmak’ albümü. Şimdiden hem Türk dinleyicilerinin hem de dijital kanallarla ulaştığı yabancı dinleyiciler tarafından beğeniyle karşılandı. Klasik kemençeyi dünyaya tanıtan Derya Türkan’ın geçtiğimiz hafta yayınlanan İstanbul Kemençesi adlı albümü de çok önemli bir çalışma. Kanun sanatçısı Göksel Baktagir tarafından kurulan ve Yurdal Tokcan, Selim Güler, Baki Kemancı, Volkan Yılmaz, Emrullah Şengüller, İzzet Kızıl ve Yinon Muallem’i bir araya getiren İstanbul Sazendeleri’nin Sazende Faslı isimli albümü de saz müziğimizin değerli eserlerinin yorumlandığı bir kayıt. Dünyaca ünlü vurmalı çalgılar üstadı Okay Temiz’in dünya müzisyenleriyle bir araya gelerek yaptığı Aurora Borealis isimli çalışması da son günlerin en güzel sürprizlerinden biri oldu.Caz müziği alanında ülkemizi başarıyla temsil eden sanatçımız Kerem Görsev’in Grammy ödüllü saksafoncu Ernie Watts ile birlikte davulda Ferit Odman, kontrabasta Kağan Yıldız ile birlikte yaptığı ve tamamı kendi bestelerinden oluşan Emirgan isimli albüm de bu türün ülkemizde geldiği yeri görmemiz açısından önemli. Yansımalar ve İstanbul Sazendeleri gibi bilinen grupların dışında yeni oluşan gruplar da enstrümantal müziğin ülkemizdeki geleceği adına ümit verici. Son bir ay içinde bu topluluklardan Lâmekan Enseble’nin ilk albümü Gülzar-ı Vefa ve Cihan Türkoğlu ve Victoria Taskou tarafından Atina’da kurulan Vuslat grubunun aynı isimle çıkardığı CD gerçekten önemli çalışmalar. Diğer yandan sadece nitelikli saz müziği albümleri yayınlamak için yapım şirketlerinin kurulması da ayrıca sevindirici. Erkan Oğur ve Derya Türkan’ın bir araya gelerek kurdukları M&MT Records bunun en güzel örneği. Özetle, popüler müziğin kısır bir döngüye girdiği ülkemizde kaliteli enstrümantal albümlerin çıkıyor olması hem müzikseverler için hem de müziğimizin dünya arenasında daha iyi bir şekilde temsil edilmesi adına çok önemli bir gelişme. ‘Tolga Akyıldız ile % 100 Açık Sahne’ Müzik sektörünün önde gelen isimlerinden gazeteci Tolga Akyıldız, sahnesini bir kez daha genç grup ve geceye katılımlarıyla onlara görünürlük sağlayacak ünlü grup ve müzisyenlere açıyor. Bugün garajistanbul’da gerçekleştireceği ‘Tolga Akyıldız ile %100 Açık Sahne’ etkinliğiyle ünlü isimleri ağırlamaya hazırlanıyor. Sahnenin bu akşamki konukları Atiye, Bertuğ Cemil, Biz, Fuat Güner, Gece, Göksel, Kıvılcım Ural, Manga, Nükleer Başlıklı Kız, Yaşlı Amca, Yok Öyle Kararlı Şeyler ve Harun Tekin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Süpürge deyip geçmeyin

Bazı kış çiçekleri o kadar güzel ki, insanın baharı, yazı özleyesi gelmiyor. Minicik minicik açan çiçekleriyle bahçeleri, balkonları süsleyen erica, bildiğimiz ismiyle funda çiçeği mesela. Moruyla da güzel beyazıyla da… Üstelik öyle işlevsel ki… Niye mi? Eski evlerin vazgeçilmezi süpürgelerin atası erica türevleri…İnsanın kocaman bir bahçesi olsa ne güzel… Ekilebilecek o kadar çok çiçek var ki. Çim bitmiyor mu? Yer örtücüler var... Saksılarda görmeye alıştığımız arapsaçından bir dal bahçeye atsanız, her yanı nasıl da kapladığına inanamazsınız. Ya aloe vera? Yalnızca kremlerde duymayın adını, bahçelerde bir köşede büyüyor. Çim bitiyorsa zaten başka bir şeye gerek bile yok. Envai çeşit çim var, yeşilin her tonuyla...Bahçeniz yoksa ve tüm bahçıvanlık hevesiniz bir balkona kaldıysa, “Yerim dar” demeden esasında kocaman alanlara layık çiçekleri bir saksıya sığdırıyorsunuz mecburen. İşte lavanta, işte biberiye, işte begonvil... Bu kadar laf şimdilerde çiçeklerde rastlamaya başladığımız erica hatırına. Funda olarak tanınan erica insanı hayran bırakacak güzelliğe sahip bir yer örtücü. Morun her tonundan beyaza kadar renk çeşidi olan ericanın en etkileyici tarafı kurumuş izlenimi veren dallarının hilafsızca kendini sağa sola salması.Saksılarda satılan bu bitkinin esası tabii ki bahçeler. Ama bir saksıda satın alacağınız erica da sizi mutlu etmeye yetiyor. Kış bitkisi olduğu için illa soğuk istiyor, söylemeye gerek yok. Güneş de seviyor yarı gölge de. Yaprakları dikenli dikenli… Çiçekleri minicik, çan gibi. Bütün bir kış üzerinde duruyor. Erica koy köşeye unut çiçeği. Öyle fazla ellemeye, kurcalamaya gelmiyor. Suyunu verin, onu uzaktan sevin yeter… Aslının yabanî olduğunu unutmamakta fayda var.Yan yana farklı renklerini diktiğinizde çok güzel bir görüntüsü oluyor. Bahara kadar lalelerle, nergislerle, çiğdemlerle hayatını sürdüren erica, sıcakların başlamasıyla yapraklarını da çiçeklerini de döküyor. O vakit onu alıp gölgeye koyup dinlendirme zamanı. Bir sonraki kışa kadar...Ama eğer çiçeklerini dökmesini beklemeden siz toplarsanız, faydasını da görürsünüz. Erica, aynı zamanda iyi bir bitki çayı. İdrar söktürücü, kabız önleyici, iltihaplanma önleyici etkisi var. Piyasada da satılan bu çaylar doğal yöntemlere inananların tercihi.Balkonda küçük küçük saksılarda bile olsa bu bitkileri yaşatmak insana tazeleyici bir güç veriyor. Yalnız baharda hatırlıyorsanız doğanın döngüsünü, kendinizi yanıltmak için bu aralar bir erica edinin, bir iki tane lale, nergis, çiğdem soğanı alın. Onların filizlenmesini izleyin…Son olarak, yazdan kalma kurumuş biberlerin çekirdeklerini atmıştım küçücük bir saksıya, mutfakta küçük küçük biber filizleri çıktılar. Kıştan neden başlanmasın cin biberi ekimine? Denemesi bedava.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Hünnap

Görünümü irice bir zeytine benzeyen hünnap meyvesi, göğüs rahatsızlıklarını yatıştırdığı gibi şekere ve yüksek ateşe de iyi geliyor.Hünnap, anavatanı olan Çin’de ve Akdeniz havzasında oldukça yaygın görülen şifalı bir bitkidir. Boyu sekiz metreye kadar uzayabilir. Ülkemizin batı ve güneyinde de meyveleri için yetiştirilmektedir. Yaprakları yivli ve oval olan hünnabın küçük çatlaklarla kaplı gövdesinin kabuğu kahverengidir. Sarıya çalan yeşil çiçekleri küçük kümeler halinde toplanır, dikenli dalları olan hünnabın iri zeytine benzer meyvesi tek çekirdeklidir.Hünnabın kullanılan bölümleri tohumu ve meyvesidir. Meyve, sonbaharda olgunlaşıp kahverengileşince toplanır ve kurutulduktan sonra tohumlar çıkarılır. Kurutulan meyvelerinden dekoksiyon ya da lapa yapmak için yararlanılır. Hünnap sakinleştirici etkisi olan başka bitkilerle karıştırılarak da kullanılabilir.Hünnabın meyvesi sakinleştirici etkisi olan bitkisel zamk açısından oldukça zengindir. Bunun dışında bünyesinde, A, B ve C vitaminleri, flavonoitler, kalsiyum, demir, bakır, fosfor, potasyum, çinko, magnezyum ve hünnap saponini de mevcuttur.Yorgunluğa ve göğüs hastalıklarına karşıHünnap göğüs rahatsızlıklarına iyi gelen dört meyveden biridir. Hurma, kuru üzüm, incir ve hünnap göğüs rahatsızlıklarını yatıştırmada etkili olan meyvelerdir. Geleneksel Çin tıbbında hünnap, vücudun nekahet ve kronik yorgunluk gibi güçsüz olduğu dönemlerde bünyeyi güçlendirmek ve dayanıklılığı artırmak için kullanılır. Hünnabın aynı zamanda bakterilere, iltihaplara, ateşe ve şeker hastalığına karşı etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, bağışıklık sistemini değiştirdiği ve alerjik tepkileri azalttığı da düşünülmektedir.Sakinleştirici etkisi de olan hünnap uykusuzluk durumunda da işe yarar bir bitkidir. Hünnabın meyvesi ağızdan alındığında ses kısıklığını, boğaz ağrısını, boğaz iltihaplarını ve bronşiti hafifletir.Büzücü ve bağlayıcı özelliği ile ishale karşı etkili bir tedavi aracıdır aynı zamanda. İshal tedavisi için başka rahatlatıcı bitkilerle birlikte de alınabilir.Her yerde yetişir mi?Eğer don tehlikesi olmayan sıcak bir iklimde yaşıyorsanız hünnap yetiştirebilirsiniz. İhtiyacı olan toprak, bol güneş alan, su tutmayan nemli veya kuru topraktır. Tohum, sürgün ya da parça alınarak yetiştirilebilir.Boğaz ağrısı, bronşit, öksürük, ses kısıklığı, uykusuzluk, yorgunluk, nekahet dönemi ve ishalde hünnap dekoksiyon yapılarak kullanılabilir. Bunun için yaklaşık elli gram hünnap bir litre suyun içine kuru meyvelerle birlikte atılıp karıştırılır ve ardından kaynatılır. Yaklaşık yarım saat kadar kaynadıktan sonra süzülür ve isteğe bağlı olarak gün içerisinde içilir.Bugüne dek tespit edilmiş hiçbir yan etkisi bulunmayan hünnap, her ihtimale karşı hamile ve lohusa hanımlar tarafından ilaç olarak kullanılmamalıdır.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 10:30

İnsansız araçlara yol lâzım

Dünyanın en büyük otomotiv parçası sağlayıcısı Bosch, trafik kazalarını önleyecek teknolojiler geliştiriyor. Şirketin Türkiye temsilcisi Steven Young’a göre, kendi kendine giden araçlar, 2025 yılında trafiğe çıkacak.Trafik kazaları Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri. Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre geçtiğimiz yıl Türkiye’de 1 milyon 200 binden fazla trafik kazası meydana geldi. Bu kazalarda 3 bin 685 kişi hayatını kaybetti, 250 bin kişi yaralandı. Bu yılın ilk 9 ayında gerçekleşen 28 bin trafik kazasında ise 900 kişi hayatını kaybetti, 39 bin kişi yaralandı. Üstelik bunlar kaza yerinde tespit edilebilen rakamlar, buna bir de kaza mekânından ayrıldıktan sonra hayatını kaybedenleri eklemek gerekir ki, onların sayısı belirsiz.İnsanların hayatını altüst eden bu kazaların en büyük sebebi ise hız ve dikkatsizlik sonucu direksiyon hakimiyetinin kaybedilmesi. Diğer sebepler arasında geçiş üstünlüğünü tespit edememe, dönüş hataları, hatalı mesafe tahminleri ve aşırı hız var.Trafikte yaşanan bu can ve mal kayıplarını en aza indirmeyi amaçlayan şirketler, son yıllarda oldukça ciddi çalışmalar yapmakta. Bunlardan biri de Alman elektronik ve mühendislik firması Bosch. Her ne kadar tüketiciler tarafından beyaz eşya üreticisi olarak bilinse de Bosch, dünyanın en büyük otomotiv parçası şirketi. 1886 yılında buji üretmekle işe başlayan şirket, yıllar içerisinde otomobil teknolojisindeki birçok ara ürüne imza attı.Trafikte ölümlü kazaları azaltmayı hedefleyen şirket, İngiltere’nin Midlands bölgesinde yer alan MIRA Teknoloji Parkı’nda güvenli sürüş teknolojilerini test ediyor. İngiliz hükümeti ve çeşitli otomobil firmalarının ortaklığıyla 1946 yılında kurulmuş olan bu park, dünyanın en önemli otomobil test merkezi olarak biliniyor. En yeni teknolojileri yerinde görmek için İngiltere’deki bu önemli merkezi ziyaret ettik.Sırada otonom sürüş varHem sürücü konforu hem de sürüş güvenliği üzerine büyük yatırım yaptıklarını belirten Bosch Türkiye temsilcisi Steven Young, güvenli sürüş sistemlerinin trafikteki tehlikelere karşı sürücülere yardımcı olacağının altını çizdi.“Sürücü destek sistemleri, tehlike karşısındaki araçların sürücüden bağımsız olarak hareket etmesine imkân veriyor. Geliştirdiğimiz sensörler, muhtemel bir çarpışmayı tespit edip, aracın fren yapmasını sağlıyor. Bir de aracın kendi kendine park etmesini sağlayan sistemlerimiz var. Bunun bir adım sonrası ise otonom sürüş, aracın tamamen sürücüden bağımsız olarak güvenli biçimde hareket edeceği teknoloji.”Steven Young’a göre kendi kendine giden arabalar bir gün trafiğe çıkacak, ama buna biraz daha zaman var: “Bizim öngörümüz, bu teknolojinin ancak 2020-2025 yılları arasında gerçek olacağı yönünde. Üreticilerin bu aşamaya gelmesi için bazı kademelerden geçmesi gerekiyor. İlk kademe otomatik park, ikincisi 0-60 kilometrede kendini kontrol edebilme imkânı, üçüncüsü ise her türlü ortam, hız ve koşulda otomatik sürüş. Sadece bir yerden bir yere giden arabalardan bahsetmiyorum, yolda karşınıza çıkan objenin bir tenis topu mu, kutu mu yoksa bir canlı mı olduğunu anlayacak ve buna göre tepki verecek bir araç teknolojisinden bahsediyorum. Google’ın sürücüsüz aracı da dahil olmak üzere hiç kimse bu teknolojiye sahip değil.”Sadece teknoloji yeterli değilUzmanlara göre bugün için otomobil üreticileri bu teknolojiyi geliştirse bile, otonom sürüş için trafik altyapısının da buna uygun olması şart. Yol şeritlerinin, çizgilerinin, sürat levhalarının doğru şekilde yerleştirilmiş olması gerekiyor. Konunun hukuki tarafı da önemli. Uluslararası trafik kurallarının belirlendiği Viyana Sözleşmesi’ne göre sürücüsüz bir aracın trafiğe çıkması bugün itibarıyla mümkün değil.Bir de işin sigorta ve mesuliyet kısmı var. Otonom sürüş sırasında bir kaza olması durumunda sigorta şirketleri kimi sorumlu tutacak? Aracı üreten şirketi mi, aracın kullandığı yazılımı mı, yoksa yolda eksik işaretleme yapan yetkilileri mi? Bir diğer zorluk ise bilgisayar korsanları. İnternete bağlanan her cihaz gibi, arabaların hack’lenme tehlikesine karşı da ciddi önlemler almak gerekecek. Bosch Türkiye Başkan Yardımcısı Gökhan Tunçdöken, trafik bilincinin artması için Trafik Güvenliği Platformu’na destek verdiklerini ifade etti. Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Başkanlığı’nca kurulmuş olan platformda Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü gibi kuruluşlar da yer alıyor. “Trafikte yaşanan kazalara karşı farkındalığı artırmak amacıyla kurulmuş olan bu platform, kamuoyunda yeterince bilinmiyor. Oysa Türkiye’de bu tip çalışmalara büyük ihtiyaç var. Trafikte hayat kurtarmak için sadece teknoloji geliştirmek yeterli değil, toplumsal bilinci de artırmamız şart. Devletin de karayollarını buna uygun şekilde düzenlemesi gerekiyor. İnsan unsuru çok önemli.”Hayat kurtaran güvenlik sistemleriSürücü yorgunluk algılama sistemi: Araç sürücüsünün davranışlarını sürekli olarak analiz eden bu sistem, konsantrasyon kaybı veya yorgunluk artması gibi durumlarda uyarı yapar. Bu durumda araç navigasyon sistemi, dinlenmek için en yakındaki yeri gösterebilir.Otonom acil frenleme sistemi: Araştırmalara göre arkadan çarpmaların en önemli sebebi, sürücünün fren pedalına yeterince güçlü basamaması veya hiç basmaması. Bu tip kazaları önlemek için geliştirilmiş olan bu sistem, 30 km/s altındaki hızlarda öndeki araca yaklaşıldığını otomatik olarak tespit edip fren yapabiliyor. Bunun üzerindeki hızlarda ise sistem sürücüyü önceden uyarıp fren desteği sağlıyor.Şerit destek sistemi: Özel bir kamera yardımıyla trafik şeritlerini analiz eden bu sistem, aracın yanlışlıkla şeritten çıkmasını önlemek üzere geliştirilmiş. Yanlışlıkla şerit değiştirilmesi durumunda sistem ya uyarı mesajı veriyor veya aracın şeritten çıkmasını önlemek üzere direksiyonu yönlendiriyor.Adaptif hız sabitleyici: Araca yerleştirilmiş özel bir radar yardımıyla öndeki araçların konumunu belirleyip buna göre otomobilin hızını artırıp azaltan bir sistem. Ortalama 30 km/s’den 200 km/s’ye kadar hızlarda çalışabiliyor.Park asistanı: Tamponun yan tarafına monte edilmiş özel bir ultrasonik sensör yardımıyla yol kenarını tarayan, uygun park yeri olduğunda uyaran ve tek bir düğme yardımıyla otomobili park eden bir sistem. Sürücünün kontrolü altında olan bu sistem ayrıca park yerinden çıkarken de destek oluyor.Motosiklet ABS: Trafik güvenlik sistemlerinde motosikletler de unutulmamış. Özel olarak yerleştirilmiş sensörler tekerleklerin kilitlenmesini önlemek için gereken frenleme basıncını belirler. Bu şekilde sürücüler, tam frenleme yapsa dahi motosikletin kontrolünü kaybetmiyor ve şeritlerini koruyor.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Kerbela hem direniş hem diriliştir

Şehir Tiyatroları'nın yüzüncü yıl oyunu olarak sahnelenen Kerbela oyunu, döneme hakim metni, görsel efektleri, dekor ve kostümleriyle hayli etkileyici. ‘Kerbela hem direniş, hem diriliştir.' diyen oyunun yazarı Ali Berktay ve yönetmeni Ayşe Emel Mesci ile Kerbela'nın yazılma sürecini konuştuk.“Bitmeyen bir yas, bitmeyen bir diriliştir Kerbela.Kaleleri kin, düşüncesi zehir olanlara,bir kırmızı güldür Kerbela.Ey şehidi Ey şüheda!Adına adanmış bir yerdir Kerbela.Ey minik Ruğayya!Fırat'ın susuzluktan yandığı bir gündür, Kerbela.” dizeleriyle anlatılır Kutlu Nebi'nin torunu İmam Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilişi ve bir ağıda dönüşür. Geçen hafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen Kerbela oyununu izledikten sonra yine anımsadım bu dizeleri. İslam tarihinin en kanlı ve trajik olaylarından biri olan Kerbela, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas)'in torunu Hz. Hüseyin'e bağlı küçük bir grubun, Hicri 61 yılında, Muharrem'in onuncu gününde, Kerbela'da Emevi halifesi Yezit'e bağlı ordu tarafından katledilerek şehit oldukları olaydır. Kerbela oyunu, bu olayın sahneye müzikal olarak taşınmış hali. Tıklım tıklım bir salonda, gözünü üç saat boyunca bir an bile kırpmayan, hıçkırıklarını, gözyaşlarını gizlemeyen bir izleyici kitlesiyle izledim oyunu. Görsel efektleri, şiirsel anlatımı ve derinlik taşıyan döneme hakim metniyle etkileyiciydi. Oyunda Kerbela sadece Alevilerin kınadığı bir olay olarak değil de, hem Sünni hem Alevi Müslüman olan herkesin kınadığı bir olay olarak anlatılıyor. Oyunun dili, üslubu kimseyi incitmiyor, dışlamıyor. Aksine Kerbela etrafında Alevi, Sünni, kendini farklı hissedenleri birleştiriyor. İslam tarihinde üzücü, trajik bir hadise olarak hatırlanan Kerbela'nın gerçek manasını idrak etmeyi sağlıyor. Yezit nasıl kötülüğün, zulmün simgesi ise İmam Hüseyin'in de haksızlığa karşı başkaldırının, direnişin sembolü olduğunu izliyoruz. Kerbela ile bireysel acıların, toplumsal bilince nasıl dönüşebileceğini görüyoruz. Zulme sessiz kalanların da zalimlikten payını alacağını öğreniyoruz İmam Hüseyin'den. Konu, metin, yönetim, dekor, kostümler ve görsellik adına her şeyiyle etkileyici olan oyunda, oyuncuların tutukluğu dikkatten kaçmıyor. Bu yönüyle oyunun seri bir şekilde akması zaman zaman kesintiye uğruyor.Bir an olsun sıkılmadan izlediğim bu oyun bittiğinde, yazarıyla görüşme fikrini koyuyorum kafama. Böylesine etkileyici ve derin bir oyunun arka planını merak ediyorum. Birden fazla vasfıyla karşılaşıyorum Ali Berktay'ın. Yazar, çevirmen, editör, sinema, tiyatro oyuncusu. Telefonda oyunun yönetmeni Ayşe Emel Mesci'nin eşi olduğunu öğreniyor ve beraber görüşme fikri üzerinde karar kılıyoruz. Yılmaz Güney'in Duvar filminde, Tuncel Kurtiz ve Ayşe Emel Mesci'nin kurduğu tiyatro topluluğunda bir iki oyunda oynamış Ali Berktay. Tiyatroya dair her şeyi yapmış. Reji asistanlığı, ışık küratörlüğü, dramaturgluk, prodüktörlük. Ve Fransa'da başladığı çevirmenliğe Türkiye'ye dönünce de devam etmiş, geçim kaygısıyla. Kerbela dışında şu an İzmir Devlet Tiyatrosu'nda oynanan kendi yazdığı bir oyun daha var. 16 ödüllü Son Çığlık. Ayşe Emel Mesci ise yetiştiği kurum olan Şehir Tiyatroları kapılarının 34 yıl sonra tekrar açılmasının mutluluğunu yaşıyor. 15 yaşından beri birlikte çalıştığı Şehir Tiyatroları Genel Müdürü ve oyuncu Erhan Yazıcıoğlu, Şehir Tiyatroları'nın yüzüncü yıl oyunu olarak Kerbela'yı repertuvara alınca Mesci'ye büyük bir hediye vermiş. Mesci, şu an Kerbela dışında Son Çığlık, Cesaret Ana ve Çocukları, Hamlet Makinesi, Bernarda Alba'nın Evi oyunlarını yönetiyormuş Ankara, İstanbul ve İzmir'de.“Ali, Kerbela'yı yazmalısın”Görüşmede ilk sorum “Kerbela'yı sahneye taşıma fikrinin nasıl ortaya çıktığı” oluyor. Ali Berktay, bütün sakinliğiyle tane tane anlatıyor süreci: “Sene 1995'te Ayşe Emel Mesci bana ‘Sen Kerbela'yı yazmalısın.' dedi. Kerbela, yabancı olduğumuz bir konu değil. Anadolu'nun temellerini oluşturan öğelerle ilgiliydik hep. Ama Kerbela'yı yazmak korkutuyordu. Hata yapma riski var. Bizim toplumda böyle konularda hata yaparsanız topa tutarlar. Bir iki yıl okuma araştırma sürecim oldu. Sonra Kerbela'yı Bakırköy Belediyesi'nin düzenlediği oyun yarışmasına gönderdim. Büyük ödülü kazandı orada. Sonra Mitos Boyut, kitap olarak bastı oyunu. Ondan sonra yıllarca sahnelenmesi için 2009'a kadar bekledik. Sonra Emel, Ankara Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Lemi Bilgin'e teklif etti. Ve kabul edildi. 2009'dan bu yana hÂLÂ sahneleniyor.”Oyunun yazarı Ali Berktay ve yönetmeni Ayşe Emel MesciSaadete Ermişlerin BahçesiKafama takılıyor; Ayşe Emel Mesci, durduk yere “Kerbela'yı yaz” demiş olamaz. Soruyorum, cevaplıyor adeta geçmişe giderek: “14 yıl tiyatro yaptık yurtdışında. İsveç'te, Fransa'da Tuncel Kurtiz'le kurduğumuz halk oyuncuları tiyatro topluluğunda. Kendi coğrafyamıza ve Orta Asya kültürüne odaklandık. Bu kültürlerin geleneklerini oyunlara nasıl aktarırız diye uzun uzun araştırdık. İslam kültürü ve tasavvufu çok ilgimi çekiyordu. Bu tarihin altında ne olduğunu merak ettim. Sema öğrenmek istedim. O arada bir dervişle tanıştım. Bana öyle kıymetli bir yol açtı ki. Tasavvuf konusunda bilgilendim. Bir gün bana bir neyzenle beraber bir kitap getirdiler. Fuzuli'nin Hadikatü's-Süeda (Saadete Ermişlerin Bahçesi). ‘Bu senin vazifen, sahneye taşıyacaksın.' dediler. Biraz ezoterik ama aynen böyle oldu. O gece Hadikatü's-Süeda'yı okuyup ağladım. Anadolu cemleri semahları konusunda çalışmalar yapmıştım ama İslam tarihinin bu kadar kanlı bir tragedyaya sahip olduğunu o kitap ve sonrasında okuduğum kitaplarla öğrendim. Sonra Ali Berktay'a ‘Sen Kerbelay'ı yazacaksın ben de yöneteceğim. Bu bizim görevimiz.' dedim ve Kerbela oyunu yazıldı.”Kerbela, tüm insanlığı kucaklıyorSonra Ali Berktay için Kerbela'nın ne ifade ettiğini merak edip, soruyorum. “Hicret'ten 60 yıl sonra Hz. Muhammed'in torunu ve etrafındaki 72 kişinin İslam adına devleti yöneten bir iktidar tarafından öldürülüp, kafaları kesilip mızraklara asılmış, bu iktidarın hükümranlığı sürmüş hemen de yıkılmamış.” diyor. Ali Berktay, her haksızlığa başkaldıranın kendini bir şekilde bu olayla tanımladığını düşünüyor. Anadolu'da bunu sahiplenen insanların yüzyıllardır bu acıyı hem hafızalarında hem de fiziksel olarak yaşadıklarını anlatıyor. Bunun üzerinden de bir kültür şekillendiğini, bu yönüyle Kerbela'nın aynı zamanda bir kültür tarihi olduğunu vurguluyor. "Sadece Müslümanları değil, insanım diyen herkesi birleştirmeli Kerbela.” diyor Berktay, bu yönüyle oyundaki o kucaklayıcılığın sebebini öğrenmiş oluyorum. Evet, Kerbela tüm insanlığı kucaklıyor. “Kerbela'yı araştırmak, okumak, yazmak bende büyük bir ufuk açtı. Okudukça ben bu insanları sevdim.” diyen Ali Berktay, Kerbela'nın hem direniş hem de diriliş olduğuna inanıyor. Ona göre, Hz. Hüseyin'i tanımlayan temel konu haksızlığa karşı, hangi koşul altında olursa olsun karşı çıkabilmek. Haksıza haksız, zalime zalim, zulme zulümdür diyebilmek. “Kerbela kimin için diriliştir?” soruma Berktay'ın cevabı “Haksızlığa karşı yapılmış bir başkaldırı, yüzyıllar içinde direnen herkes tarafından sahiplenerek bugüne kadar getiriliyorsa bu bir diriliştir zaten.” oluyor.‘Bu iktidar sorunu değil artık, insanlığımı koruyabilme savaşı'Herkesi kucaklayan bir oyun olması için çok uğraştıklarını anlatan Ayşe Emel Mesci, o dönemde bugünkü kadar mezhep ayrımcılığı olmadığını söylüyor: “O dönemde onların derdi ne Alevilik ne Sünnilik ne Şiilik'ti. Onlar bir yola çıkmışlardı ve o yolda insanlık savaşı verdiler. Mezhep ayrımcılığı, bizim üzerinde çok durmak, konuşmak istemediğimiz konular. Ehlibeyt, insan kavramının içini dolduruyor. Hz. Muhammed'in hicretinden, yani Mekke'den Medine'ye göç etmesinden sadece 60 yıl sonra, Hz. Hüseyin, yani Hz. Ali'nin oğlu ve Peygamber'in sevgili torunu, oğullarıyla, yakınlarıyla birlikte katlediliyor. Kimin tarafından? Toplumu İslam adına yönetme iddiasını taşıyan bir iktidar tarafından. Kerbela olayının en önemli boyutu, zulme, haksızlığa, sosyal adaletsizliğe karşı her koşulda, gerekirse bir çölün ortasında günlerce susuz kalarak başkaldırmayı simgelemesidir. Dinsel bir kavga değildir burada söz konusu olan. Hatta bir yerden sonra iktidar kavgası bile değildir. Oyunda Hüseyin düşünde gördüğü annesi Hz. Fatıma'ya şöyle der: ‘Nasıl anlatsam, bu bir iktidar sorunu da değil artık, insanlığımı koruyabilme savaşı belki de...' Gerçekten de asıl sorun bu bence.”Toplum, Kerbela'yı Alevilerin derdi olarak görmeyi bıraktığında kurtulacakOyunda Muaviye'nin ‘çapulcular sürüsü' sözü ve direniş vurguları dikkatimi çektiği için oyunun gündemi yakalamak adına güncellenip güncellenmediğini merak ediyorum. Ali Berktay ‘Yağlı kuyruğu buldu seyirtiyor çöl fareleri, çapulcular sürüsü' diyen Muaviye'nin bu sözlerinin oyunun başından beri yer aldığını söylüyor. Mitos Boyut Yayınları'nın bastığı kitapta da görebileceğimizi, gündemle ilişkilendirme gibi bir çabaya girmediklerini de ekliyor. Ama insanların bugüne dair bir yorum yapmalarını, bugünün olaylarıyla çağrışımda bulunmalarının ise doğal olduğunu söylüyor. 2009'da oyun sahnelendiğinde Alevi açılımı söz konusu olduğu için oynandığı yorumları yapılmış. Bugün de yine açılım söz konusu olduğu için aynı yorumlar devrede. Ama Ali Berktay ve Ayşe Emel Mesci, Kerbela'yı güncel tartışmaların ve bugünün politik çekişmeleri içinde değerlendirmek istemiyor. “Toplumun içinde bulunduğu koşullardan sıyrılarak izlediğini, okuduğunu değerlendirmesi kaçınılmaz olsa da, Kerbela gibi bir vakayı sadece Alevilerin derdi olarak görmekten kurtulduğu gün bu toplum da kurtulacak.” diyorlar. İlgilileri için hatırlatmakta fayda var: Kerbela, Şehir Tiyatroları'nın yüzüncü yıl oyunu olduğu için artık İstanbul'da da sahnelenecek. İzlemek için hâlâ fırsat var.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

KÜLTÜR-SANAT REHBERİ

50 yıl sonra yeniden sahnedeTiyatro: Genco Erkal, ilk kez 27 yaşındayken sahnelediği “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni 77 yaşında yeniden sahneye koyuyor. Sanatçının 1965 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelediği, daha sonra 1969 ve 1992 yıllarında değişik yorumlarla iki kez daha yönetip oynadığı eser, Türkiye’de oynanan ilk tek kişilik oyun olarak biliniyor. Usta oyuncuya birçok ödül getiren oyun, Erkal’ın ilk oynayışının 50. yılına özel olarak günümüze ışık tutan göndermelerle tiyatro severlerle buluşuyor. Genco Erkal’ı ilk sahnelediği yıllarda anneannesi seyrederken, bu kez torunları izleyecek. Oyun, bu akşam saat 20.30’da, Kenter Tiyatrosu’nda...***Boğaziçi Film Festivali başladıFestival: Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği ve İstanbul Medya Akademisi tarafından ikincisi düzenlenen “Boğaziçi Film Festivali” dün başladı. Festivalin danışmanlığı Semir Aslanyürek’e ait. Festival, Türkiye’de ve dünyada etik, estetik ve teknik bütünlüğe sahip sinema filmlerinin gelişmesine katkı sağlanması ve ülke sinemasının yurtiçinde ve yurtdışında tanıtılması amacıyla düzenleniyor. Yaklaşık 285 film başvurusu kabul edildi. Kurmaca ve belgesel olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirilen filmler, Atlas, Majestik, Tarık Zafer Tunaya sinema salonlarında ve Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 28 Kasım Cuma gününe kadar izleyicilerle buluşuyor. www.bogazicifilmfestivali.com***Bu fotoğraflar suya yön veriyorSergi: İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK) ve WILO, “Su, Dünyanın Her Karesinde-Suya Yön Verenler” adlı ortaklaşa bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Beyoğlu İFSAK Sergi Salonu’nda 30 Kasım’a kadar gezilebilecek sergide, ‘WILO 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması’na katılan eserler yer alıyor. Sergi, suya yön veren anların kaydedildiği 26 fotoğraf karesinden oluşuyor. Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen yarışma, hayatın kaynağı olan suya ve dünyada azalan su kaynaklarının verimli kullanılmasına dikkat çekmek amacıyla düzenlenmişti. Yarışmaya 348 fotoğrafçı, 1.258 eserle katıldı.***‘Gezici Festival’ 20 yaşındaFestival: Sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için yollarda olan ‘Gezici Festival’, 20. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Ankara Sinema Derneği tarafından düzenlenen etkinlik, 28 Kasım-8 Aralık 2014 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak. Festival, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872 kilometre yol kat etti. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festivalde, bu sene sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak. Bilgi için www.gezicifestival.org adresini ziyaret edebilirsiniz.***Usta oyuncular Akbank Sanat’taSöyleşi: Akbank Sanat, kasım ayında çarşamba günleri, Türk mizahının usta isimlerini ağırlamaya devam ediyor. Vedat Özdemiroğlu moderatörlüğünde gerçekleşen programın bu haftaki konuğu komedyen Ata Demirer. 19 Kasım’da saat 19.00’da başlayacak söyleşide Demirer, yazar ve oyuncu olarak sinema, sahne, televizyon ve müzik macerasını ve modern meddahlığın halet-i ruhiyesini anlatacak. Etkinliğin son konuğu ise Demet Akbağ olacak. Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ve FIBRESCI Ödüllü filmi “Kış Uykusu” ile kariyerine yeni bir boyut kazandıran sanatçı, 26 Kasım Çarşamba günü oyunculuğun ve güldürme sanatının inceliklerini aktaracak. Detaylı bilgi www.akbanksanat.com’da.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Pastalar da artık yalnız

Geçen hafta Çalışan Bayanlar Derneği’nin düzenlemiş olduğu mini bir yarışmanın jüri üyesi ve konuşmacısı olarak davetliydim.Çalışma hayatında başarılarını kanıtlamış bayanlar mutfaktaki el becerilerini ve yeteneklerini göstermek için akşamdan mutfağa girip birbirinden leziz pastalar yapmışlardı. Tüm yarışmacıların pastaları, hem görüntüleri hem de ağızlarda bıraktıkları tat itibarı ile çok başarılı ve ustacaydı. Mutfaktaki pratik bilgiler, yemek yapmak nasıl sevilir, yemek yapmanın insana kazandırdıkları gibi konuları işlediğimiz mini bir söyleşiden sonra işin en zevkli kısmı pastaları tatmak ve birinciyi belirlemek oldu. Yarışmasın konsepti “Benim Pastam”dı. Bu yüzden yarışmacılar kendi hayal dünyalarına göre kendi tarzlarında pastalar yapmışlardı. Malzemeleri doğru kullanmalarına, tasarımlarına, görselliğe, hazır malzeme kullanmamalarına ve tabii ki enfes tatlarına bakarak puanlamayı yaptım. Yarışmanın assolisti ve tarifimizin annesi Serap Güler Hanım oldu. Yapmış olduğu tek kişilik pastası ile tüm katılımcıları mest etti. İşte; yaş pasta dünyasının yeni trendi mini çikolatalı Serap Hanım pasta tarifi.Malzemeler Kek için* 3 yumurta* 1 su bardağı şeker* 1/2 çay bardağı ılık su* Yarım mandalina suyu* 4 yemek kaşığı un* 1 kabartma tozuKrema* 2,5 su bardağı su* 2,5 kahve fincanı un* 3 yemek kaşığı tereyağı* 1 paket kakaolu krem şanti* 1 çay bardağı süt Yapılışı:Yumurta ve şekeri mayonez kıvamına gelene kadar çırpıyoruz. Ilık suyu ve mandalina suyunu ilave edip çırpmaya devam ediyoruz. Dileyen limon suyu da kullanabilir. Unu, kabartma tozunu ve kakaoyu da koyup hamurumuzu akışkan bir hale getiriyoruz. Tepsiye yağlı kâğıt serip hamuru ince bir şekilde döküyoruz. Önceden ısıtılmış 160 derece fırında 10 dakika pişiriyoruz.Kreması için de krem şanti hariç tüm malzemeleri bir tencerede karıştırıp koyu bir kıvama gelene kadar pişiriyoruz. Pişen muhallebimizi soğuması için bekletmeye alıyoruz.1 çay bardağı süt ile krem şantimizi çırpıp muhallebimizin içine döküp tahta bir kaşıkla karıştırıyoruz.Pişen kekimizi küçük kareler halinde keselim. Tek kişilik pasta yaptığımız için karenin boyutunu size bırakıyorum. İki kare kekin içine hazırlamış olduğumuz kremamızdan koyalım, karenin yanlarını da kremamız ile güzelce sıvayarak kapatalım. Karemizin yanlarını da Hindistan cevizi ile süsleyelim.Son aşamada kremamızın bir kısmına 80 gr bitter çikolata eritip daha yoğun bir hale getirelim. Küçük pastalarımızın üzerine çikolatalı kremamızı sürüp üstünü arzuya göre süsleyelim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

08 Kasım 2014 Cumartesi 00:00

Sosyal medya fotoğrafçılarına tüyolar! Gördüğünüz her şeyi çekmeyin

Mustafa Seven, Instagram’ın fenomen fotoğrafçılarından. Bir milyona yakın takipçisi olan Seven’le nasıl fenomen olduğunu, sayısı her geçen gün artan fotoğrafçıları ve sokak fotoğrafçılığını konuştuk. Instagram fotoğrafçılığına yeni başlayanlar için tüyolar almayı da unutmadık.Bir anda nasıl Instagram fenomeni oldunuz?Aslında foto muhabiriyim. 17 yıla yakın çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği, editörlüğü yaptım. Ama tatminsiz bir çalışma hali var foto muhabirliğinin. Gazetenin işleyişiyle, yapmak istediğin şeyler arasında ciddi fark var. Gazete o kadar çok vakit alıyor ki, ekstra bir şey yapamıyordum. Gazeteden ayrıldım. Dijital bir dönüşüm olduğunu fark edince oraya yöneldim ve dijital için bir şeyler yapmaya başladım. 6 ay ne olduğunu öğrenmekle geçti. İlk zamanlar ben de yediğim yemeği, içtiğim çayı, okuduğum kitabı paylaşıyordum.Bir milyona yakın takipçi nasıl oldu?Şu an 880 bin takipçim var, bir milyona yaklaştı. Bir süre sonra Instagram artık işim, işimi sunduğum bir mecra oldu. 6-7 aylık dönemden sonra profesyonel kullanmaya başladım. Paylaşım saatlerimi düzenli hale getirdim.Gecenin üçünde bile fotoğraflarınızı görüyoruz. Otomatik paylaşım mı yapıyorsunuz?Hayır, saat kuruyorum ve üç saatte bir kalkıyorum. Zaten çok fazla uyuyan bir adam değilim, uyanık olduğum zamanlara da denk gelebiliyor. Gün 24 saatse Instagram bütün gün aktif. Biz burada uyurken dünyanın öbür ucundaki birileri ayakta ve takipte. Onlara da bir şekilde ulaşmam gerekiyor.Instagram’da takipçi sayınızın bazı gazetelerin tirajından daha çok olduğunu söylemişsiniz.Bunu arkadaşlarım söyledi ama baktığınızda yalan da değil.Sosyal medya kullanışlı olduğu kadar dejenereye de açık bir yer. Takipçi satın alıyor musunuz?Fotoğraf paylaşarak takipçi sayısı artar mı diye bana da soranlar oluyor. Instagram’ı iyi kullananlar bilir ki, böyle bir şey yapıldığında orada var olamazsınız. Orada bir saygınlığınız ve size güvenen bir kitle var. Takipçi satın almak, beni takip edene ve fotoğrafını çektiğim insana saygısızlık olur.İnkılap Yayınları’ndan Sokak Fotoğrafçılığı kitabınız çıktı. Ne anlatıyorsunuz kitapta?İkinci kitabım. Sokak fotoğrafçılığı üzerine yolculuğumu anlatıp, izlenimlerimi paylaştığım, işin teknik kısımlarına da yer verdiğim, fotoğrafçılığın felsefesini anlattığım bir kitap oldu. Bu işi amatör olarak yapanlar için de bir rehber.En çok hangi şehri, nerenin sokaklarını fotoğraflamayı seviyorsunuz?İstanbul. Hem malzemesi bol hem de benim çöplüğüm. Dilini, sokaklarını, insanlarının neye nasıl tepki vereceğini biliyorum. Sokakta fotoğraf çekmek zorlu bir iştir, hele de insanları. O şehrin, sokaktakilerin kültürel kodlarını iyi bilmek lazım. İstanbul benim her şeyim, kendimi burada daha rahat hissediyorum. Mesela Paris’e entegre olmam, sokağın dilini anlamam, kültürel kodlarını kavramam zaman alıyor. İstanbul, kendisine ve duvarları arasında olup bitenlere tanıklık etmem için bana fırsatlar sunuyor. Bunun için ona her defasında minnettarım. Boğaziçi, Tarihi Yarımada, vapurlar, birbirini kesen binlerce sokak, yalılar, köprüler, martılar, seyyar satıcılar, balıkçılar, sokak sanatçıları… Fotoğraflarımda gördüğünüz hikâyeleri onlardan öğrendim. İstanbul’un hiçbir köşesi hikâyesiz değil.Ama son yıllarda İstanbul’un silüetini bozan, ucubeyi andıran binalar inşa ediliyor...Bu, İstanbul’u gerçekten seven herkesin yarası. Bir tane İstanbul var. İsteseniz İstanbul gibi ikinci bir şehir kuramazsınız. Bu sebeple herkesin çok özen göstermesi gereken bir şehir. Bu şehrin kirlenmesini içim kaldırmıyor, kızıyorum sinirleniyorum ama kızdığımla kalıyorum, elimden bir şey gelmiyor ki! İstanbul bir gün yok olursa hangi şehre giderim diye bir planım yok.Sırf fotoğraf çekmek için seyahat ettiğiniz oluyor mu?Çok. Bazı ülkelere sırf bu sebeple gidiyorum, Filipinler gibi. İş için gittiğim yerlerde de kendime özel zamanlar ayırıp o şehri, sokaklarını, insanlarını tanımaya çalışıyorum. Muz belgeseli için şu aralar Gana’ya gidip geliyorum ama iş dışında çıkan malzemeler görülmeye değer. 1 ayın bir haftası sadece İstanbul’dayım. Ama şikâyetçi değilim bu tempodan. Çünkü yaptıklarıma iş değil, hobi olarak bakıyorum. İşim sorulduğunda fotoğrafçıyım demiyorum. Çünkü ben fotoğraf çekerken kendimi kaybediyorum.Yeni bir kitap, sergi var mı?İkisi de var. Martta yine bir sergi olacak. Şu an net değil ama İstanbul’da duvarlara binaların dış cephelerine fotoğraflarımla giydirme yapmak istiyorum. Bu biraz zor, bakalım becerebilecek miyim? Projeksiyonlarla fotoğraflarımı İstanbul’un duvarlarına yansıtmak istiyorum. Kaldırım hikâyeleri olacak bu kez.‘Fotoğraflarına bakıp şiir-hikâye yazıyorum’ diyorlarTakipçileriniz en çok hangi tür fotoğraflarınızı beğeniyor?Beğeniden çok etkileşim kurulmasını önemsiyorum. Siyah beyaz hikâyesi olan dramatik fotoğraflar daha çok etkileşim alıyor. “Fotoğraflarına bakıp şiirler, hikâyeler, mektuplar yazıyorum” diyenler, resim çizip gönderenler oluyor.Fotoğraflarınızda ne buluyorlar?Samimi bulduklarını düşünüyorum. Dijital mecranın avantajları var elbet ama aynı zamanda çok da manipülatif bir yer. Ama benim fotoğraflarımda gerçek bir dünya var.Instagram’ın herkesin fotoğrafçı olduğu bir mecraya dönüştüğü yorumları için siz ne diyorsunuz?Dijital mecralar sayesinde düğün, doğum fotoğrafçılarının sayısı arttı. Makinelerin ucuzlaması, üretim sürecinin kolaylaşması ve tek tuşla fotoğraf çekiliyor olması fotoğrafın kitleselleşmesini sağladı. Bu, bence çok demokratik.Dijitalden önce kalan son film özel bir poza saklanırdı. Şimdi ‘çek-sil’ dönemindeyiz. Siz gördüğü her şeyi çeken bir fotoğrafçı mısınız?Seminerlerde “Gördüğünüz her şeyi çekmeyin” diyorum. Fotoğraf bence çok özel anların, anıların işi. Sokak fotoğrafçılığı da bundan çok uzak değil. Saldırgan bir şekilde gördüğünüz her şeyi çekiyorsanız, bu yaptığınız işin bir süre sonra savurgan olmasına sebep olur. Fotoğrafa bakan bir başka göz bu hoyratlığı hisseder.Fotoğraf çekerken dikkat ettiğiniz unsurlar neler?İnsan ve hikâye ikilisi. Benim anlattığım şeyler sokakta yok saydığımız, görmek, hayatımıza dâhil etmek istemediğimiz insanlar. Onların da bir şekilde anlatılmaya değer hayatları olduğunu düşünüyorum. Samimi olan her şey benim için güzeldir. Ambalaja, albeniye aldanmamaya çalışıyorum.Instagram fotoğrafçılarına tüyolar- Kullanılan her mecranın özel bir dili var. Bunu iyi bilmek ve iyi kullanıyor olmak lazım.- Paylaşılan fotoğrafların bir dili ve tarzı olmalı. Bugün sokak fotoğrafları çekiyor ama yarın martı fotoğrafları çekip onları paylaşıyorsanız bu bir tarzınız olmadığını, savruk olduğunuzu gösterir.- Fotoğrafik bir kimlik oluşturulmalı ki tutarlılık olsun.- İnsanların sizi takip etmesi için bir sebep olması lazım. Bu da iyi bir hikâye ve fikirdir.- Ürettikleri içerik iyi olmalı ki, insanlar görsün.- Hashtag dediğimiz etiketler, etkileşimi artıran unsurlar. Üretilen içeriği sunma şekli önemli.- Aktif kullanıcı olmak, diğer kullanıcılarla iletişim kurmak, fotoğraflarını beğenmek, yorumlar yapmak...- Efektlerle fotoğraf iyi işlenmeli.- Her fotoğraf türüne aynı efektleri kullanmamalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

08 Kasım 2014 Cumartesi 12:46

Bağırıyoruz çünkü bizi duymuyorlar abla!

Arabesk ve fantezi müzik yapan erkek sanatçılar ne zaman kaşlarını aldırdı, işte o zaman varoşlar ne yapacaklarını şaşırdı. Çünkü sadece Müslüm Gürses ve Ferdi Tayfur gibi idoller kalmıştı. Onlar da gençlere nüfuz edemiyordu belki. Varoşlar rol modellerini yitirince yeni bir müzik türü çıktı ortaya: Arabesk rap.Her kavganın karakol amiri Amerikan askerleri, Berlin Duvarı’nın dibinde. Yan komşuları gurbetçi Türkler… Ortak alanları Alman parkları, fonda rap müziği… 90’ların başında Türk gurbetçilerden oluşan ‘İslamic Force’ grubu ilk Türkçe rap şarkılarını hemen o parkların yakınında yapacaktı. Türkiye ise ‘Cehennemden gelen çılgın Türkler’ ile yani Cartel grubuyla Türkçe rapten haberdar olacaktı. Kaçınılmaz bir sonmuş gibi bu coğrafyada yollar yine ‘Arabesk’e varacak ve ‘Arabesk Rap’ diye adlandırılan yeni bir tür ortaya çıkacaktı. Her müzik türünde olduğu gibi Arabesk Rap’ın temsilcileri arasında da ‘kaliteli-kalitesiz’ tartışmaları kaçınılmazdı. Müzik otoritelerine göre bu türün temsilcisi Yener Çevik ama DJ Akman ve diğerlerinin de yeri yadsınamaz. Yener Çevik Bağırıyoruz çünkü bizi duymuyorlar! Arabesk rap’e dair internette küçük bir araştırma yapsanız benim gibi siz de hiç farkında olmadığınız bir dünyayı keşfedebilirsiniz. Birkaç konser görüntüsü izleseniz ‘oralarda kaçırdığımız, fark edemediğimiz bir şey var’ diyeceksiniz. Onlarla ilgili ilk merak ettiğiniz şey neden bu kadar bağırdıkları. Cevabı ‘Asi Styla’ veriyor: “Bağırıyoruz, çünkü bizi duymuyorlar abla!” Rap’e ilk olarak 2010 yılında başlamış Asi Styla. Devamını ondan dinleyelim: “Gaziantep’te doğdum, büyüdüm, hâlâ buradayım. O zamanlar, yani beş yıl önce rap yapan arkadaşlar vardı mahallede. Ben de denemek istedim ve başladım.” Müzik aleti çalamamasından dert yanıp hemen ekleme gereği duyuyor: “Gitar kursuna gidiyorum. Hep çok istemişimdir.” İlk konserini 2011’de İstanbul-Ataşehir’de vermiş. Sonrasında 40 şehirde konser vermiş. “Bazıları buna kazanç demez ama ben müzikten başka bir şey bilmiyorum. Geçimimi böyle sağlıyorum.” diyor. ‘Demek beni dinleyenlerin de tavanı akıyor’ ‘Parçalarınızı hangi kaygıyla yazıyorsunuz?’ diye soruyoruz, şöyle anlatıyor: “İnsan yaşadıklarını anlatmak ister, öyle yaptım. Belki bu şartlarda en kıymetli duygu aşktı, onu yazdım. Ama yağmur yağınca tavanımızın aktığını da yazdım. Demek beni dinleyenlerin de tavanı akıyor.” Toplumun kendilerini kabul etmemesinden dert yanıyor: “Etmiyor işte ne yapsak etmiyor. Baktım olmuyor, dış görünüş çok önemli, bende onlara benzemeye çalıştım. Kaşıma çizik attım, küpe taktım.” İcra ettikleri müziğin dikkate alınmadığını hatta bir müzik dalına bile dahil edilmediğini hatırlatıyorum Asi Styla’ya. Buna cevabı şöyle oluyor: “Yaptığımız müzik dalını yok sayıyorlar. Yapıyoruz işte, belki şimdilik kötü ama var. Annem her zaman okuyup bir adam olmamı isterdi ama ben sokakları seçtim. Bizi de sokakları seçenler dinliyor. Hatta daha küçük yaşlardaki insanlar dinliyor. 13 yaşından 25’e kadar. Kabul etmeseler de kalitesiz bulsalar da bizi dinleyen çok.” Avrupa’daki Türk eğlencelerinin hemen hepsinde DJ Akman var Anadolu’daki mahalle gençlerinin Arabesk rap’te örnek aldığı isim DJ Akman’dı. İlk kez kendi klibini çeken de oydu, menajer desteği olmadan adını duyuran da. Kimilerine göre ‘bu türü başımıza saranda... DJ Akman, ilk videolarını 2004 yılında yayınlamaya başladı. Asıl adı Osman Kurnaz. Hollanda’da yaşayan bir gurbetçi aileden gelen DJ Akman, arabesk rap serüvenini şöyle anlatıyor: “Eskiden DJ’lik yapıyordum. Avrupa’daki Türk eğlencelerinin yüzde 90’ında DJ setinin arkasında beni görebilirdiniz. O zamanlar club tarzı remixler çok popülerdi ama ben evde her zaman arabesk şarkıları dinlerdim. Bir gün Ferdi Tayfur’un bir şarkısı çalıyordu bilgisayarımda. O sırada TV açıktı ve 50 Cent’in bir şarkısı çalmaya başladı. Kendi kendime düşündüm, neden 50 Cent tarzı rap Ferdi Tayfur melodisi olmasın? Daha önce kimse yapmamıştı bu tarz rap şarkıları. O zamanlar Ceza ve Sagopa Kajmer vardı ama onların yaptığı rap tarzı farklıydı, benim keşfettiğim tarz farklı. 2004 yılında bu yeni rap tarzına bir isim bulmak gerekiyordu, arabesk rap olsun dedik ve başladık.” Evine ses sistemi kuran rap yapıyor Her köşede bir rapçiyle karşılaşmaktan şikâyetçi Osman Kurnaz: “Arabesk rap tertemiz bir tarz. Derdi aşk. Sevgiden bahseden insan çok duygusaldır, kötülük gelmez. Dinleyin ama doğru kişiyi dinleyin. Artık herkes rap yapıyor. Evine ses sistemi kurup rap yapan çok. Facebook’a profil resmi koyar gibi… Bu işe gerçekten emek verenleri dinlemeli.” Dinleyici kalitesizlikten bıkıp arabesk rapten vazgeçecek “Türkiye’ye rap’i gurbetçi gruplar getirdi, Arbesk Rap de belki benimle başladı.” diyor DJ Akman ve şöyle devam ediyor: “Sözlerimi çevremdeki olaylar ve konulardan esinlenerek yazıyorum. Gerçek arabesk rap duygusaldır, küfretmez. Bu işi yıllardır yapıyorum. Bana çok güzel teklifler geldi, kabul etmedim. ‘Magazin maymunu’ olmak istemedim. Stüdyoda şarkımı hazırlar, albüm yapar, klibimi çeker. Birkaç TV programına, konserlere çıkar ve hayranlarıma birşeyler vermeye çalışırım. Önümüzdeki yıl yeni albüm için çalışıyorum.” Anadolu’da son yıllarda onun yolunu izleyerek binlerce kişiye ulaşanlar hakkında ise şunları söylüyor: “Türkiye’deki arabesk rap videolarını dinliyor ve üzülüyorum. Hem kullandıkları sözler hem de okuyuş şekilleri yanlış. Bu işi herkes yapmaya kalkarsa yormaya başlayacak ve dinleyiciye itici gelecek. Belki o kardeşlerim okulda veya başka bir meslekte daha başarılı olabilecek bir kabiliyete sahip fakat farkında değiller. Bilmiyorum ama endişeliyim.” Anadolu şehirlerine tıpkı 90’ların başında olduğu gibi yeni bir akımı 2000’lerin ortasında mı getirmiş olacak, yıllar sonra öğreneceğiz. ‘İzmir’in ortasında gurbetçilerin Almanya’da hissettiklerini hissettim’ Arabesk rap’in Avrupa’dan Anadolu’ya uzanan kısa ama ilginç hikâyesinden sonra son sözleri arabesk rap’in öncüsü Yener Çevik’e bırakalım. O, Türkiye’de bu türü ilk icra eden, kendi ifadesiyle İzmir’in kenar mahallelerinden gelen bir müzisyen. Çevik ile 90’lara özgü bir buluşma mekânı olan pastanede arabesk rap üzerine konuşuyoruz. “Kenar mahalle diyorum geldiğim yere çünkü rap, gettolardan beslenir. Ama zengin doğmak da suç değil.” diyen Çevik, illa bir müzik kariyeri anlatmam gerekirse, “Çocukken flütle bütün şarkıları çıkartabiliyordum mesela.” diyor gülümseyerek. Perküsyonist olduğunu da ekliyor. Çevik’in rap’e başlamasının ardında da Almanya’daki Türk rap grupları var. “Rap yapmaya İslamic Force grubundan rahmetli Bülent abi olmasa başlamazdım belki. İlk duyduğumda ‘bu işin de Türkçesi varmış’ dedim.” diyor. İslamic Force grubu Berlin duvarı yeni yıkıldığında sokak edebiyatının yansıması gibi Almanya’da yaşayan Türklerin kendilerini ifade edecek küçücük bir alanıydı. Türkiye’de İzmir’in orta yerinde bunu nasıl hissettiğini sorduğumda Çevik, şunları anlatıyor: “Düşünün, oturduğunuz yer kenar mahalle... Merkezi okullar sizi okula almıyor. Hadi almadı, gezmeye gitmek isteseniz oraya otobüs bile 45 dakikada bir geliyor. Sizi görmek istemiyorlar kendi içlerinde. Hadi geldiniz en geç 22.30’da o otobüse binip gitmeniz isteniyor. Ben İzmir’in ortasında Almanya’daki Türklerin hissettiğini hissettim. Rap bir isyan değil. Rap, sokağa çıkıp kavga edeceğinize kağıda kaleme sarılmaktır.” Küfürlü sözlerinden şikâyet edenlere ise şöyle cevap veriyor: “Rap’in içinde küfür var, bunun İngilizcesi olunca sorun olmuyor. Kendimizi sevmiyoruz herhalde.” Artık bildiğim tek doğru var: ‘Allah’ın dediği olur’ Yener Çevik hem müzik otoritelerince kaliteli bulunup dikkate alınan hem de Anadolu şehirlerinde o gençlerin fark ettiği bir isim. Rap, Tükiye’de Çevik’e göre altın çağını yaşasa da müzik piyasası hâlâ kötü: “Müzik hep kötü çünkü insanlar sizin 8.00-17.00 bir işte çalışmanızı istiyor. Çünkü sanatçılar barakalarda ölen aç insanlar, sefalet içinde yaşayan insanlar olarak gösterildi yıllarca. Bu yüzden gelişmedi, gelişmeyecek. Keşke ‘neyle uğraşıyorsun?’ dediklerinde, ‘müzik yapıyorum’ diyebilsem. Bu cevabı verirsem tekrar soruyorlar, asıl ne iş yapıyorsun?” Sözlerini yazarken sistemle sıkıntısı olup olmadığını sorduğumuzda ise şunları anlatıyor: “Trafik kazası geçirdim, bir yıl yatalak kaldım. Artık beni hiçbir şey üzemez. Artık bildiğim tek doğru var, Allah’ın dediği olur.” Yener Çevik, yeni çıkan ve arabesk rap yapan gençlerin müzik kalitesinden pek memnun değil. Ona beğenmediği gençlerin imkânsızlıklarını hatırlatıyorum. Herhangi bir müzik aleti çalabiliyor musun, diye sorduğumda, “Abla ne müzik aleti, ilk mikrofonumu aldığımda 2-3 hafta sigara alamadım.” diyor. Bir de şunları söylüyor: “Ben de ince çorapları mikrofon önüne koydum sesler patlamasın diye. Ben de İzmir’in kenar mahallerinde büyüdüm. Onlar yaptıklarına arabesk rap diyor, ben de öyle diyorum ama bu aynı şey değil. Onlarınki arabesk rap ise benim yaptığım değil. Kendilerini eğitebilirlerse güzel şeyler çıkar.” Peki, bu gençlerin hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine ulaşmasına ne diyor Çevik? Kendisinden dinleyelim: “Ben dinlemiyorum ama o kadar dinleyiciye ulaştıysa demek iyi bir şeyler oluyor. İyi ki rap yapıyorlar, iyi ki kâğıda kaleme sarılıyor, kahvehaneye gitmiyorlar. Onlar gibi yaşayan insanların sayısı çok fazla ki, bu kadar dinleniyorlar. Müzikal açıdan bakarsak ortada iyi bir iş yok ama bu iyi bir şeyler olmayacak anlamına gelmiyor. Kafası çalışmayan adam kalem kağıt tutmaz ki. Hele ki o sokaklarda.” Rap, alt kültürün sanatı olup bir nebze arabeskin yerini aldı mı bilinmez ama Çevik’in dediği gibi, “Halil İbrahim sofrasını yazmak için sıkıntı yaşamaya, fakirlik görmeye gerek yokmuş demek ki. Adam olmak kafiymiş.” İsyanqar26 mahlaslı Serhat Bircik’in, “Bizim mahallede deniz yok ama yunuslar çok gezer buralarda.” diyebilmesi için derin sosyolojik tespitlere ihtiyaç olmayacağı gibi...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Pazar
Gün
Güneşli
13°C
Güneşli
Rüzgar hızı:20 km/h
Rüzgar yönü:20° KKD
Nem Oranı:68%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:01
Gece
5°C
Rüzgar hızı:16 km/h
Rüzgar yönü:16° KKD
Nem Oranı:82%
Yağış:0%
Gün Batımı:16:54
Pazartesi
Gün
Parçalı Bulutlu
13°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:20 km/h
Rüzgar yönü:20° KKD
Nem Oranı:68%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:01
Gece
Parçalı Bulutlu
5°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:10 km/h
Rüzgar yönü:10° K
Nem Oranı:78%
Yağış:0%
Gün Batımı:16:54
Salı
Gün
Parçalı Bulutlu
11°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:16 km/h
Rüzgar yönü:16° KKD
Nem Oranı:65%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:01
Gece
Açık
3°C
Açık
Rüzgar hızı:10 km/h
Rüzgar yönü:10° K
Nem Oranı:80%
Yağış:10%
Gün Batımı:16:54
Çarşamba
Gün
Parçalı Bulutlu
11°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:17 km/h
Rüzgar yönü:17° KKD
Nem Oranı:68%
Yağış:10%
Gün Doğumu:07:01
Gece
2°C
Rüzgar hızı:15 km/h
Rüzgar yönü:15° KKD
Nem Oranı:83%
Yağış:10%
Gün Batımı:16:54
Perşembe
Gün
Güneşli
11°C
Güneşli
Rüzgar hızı:23 km/h
Rüzgar yönü:23° KKD
Nem Oranı:69%
Yağış:10%
Gün Doğumu:07:01
Gece
Açık
2°C
Açık
Rüzgar hızı:31 km/h
Rüzgar yönü:31° KKD
Nem Oranı:80%
Yağış:0%
Gün Batımı:16:54
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Kasım 2014 Pazar 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Pazar
Gün
10°C
Rüzgar hızı:4 km/h
Rüzgar yönü:4° K
Nem Oranı:74%
Yağış:40%
Gün Doğumu:07:01
Gece
8°C
Rüzgar hızı:20 km/h
Rüzgar yönü:20° KKD
Nem Oranı:78%
Yağış:40%
Gün Batımı:16:40
Pazartesi
Gün
11°C
Rüzgar hızı:37 km/h
Rüzgar yönü:37° KD
Nem Oranı:71%
Yağış:50%
Gün Doğumu:07:01
Gece
8°C
Rüzgar hızı:41 km/h
Rüzgar yönü:41° KD
Nem Oranı:74%
Yağış:80%
Gün Batımı:16:40
Salı
Gün
10°C
Rüzgar hızı:28 km/h
Rüzgar yönü:28° KKD
Nem Oranı:73%
Yağış:60%
Gün Doğumu:07:01
Gece
Parçalı Bulutlu
7°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:25 km/h
Rüzgar yönü:25° KKD
Nem Oranı:71%
Yağış:20%
Gün Batımı:16:40
Çarşamba
Gün
10°C
Rüzgar hızı:17 km/h
Rüzgar yönü:17° KKD
Nem Oranı:68%
Yağış:20%
Gün Doğumu:07:01
Gece
6°C
Rüzgar hızı:3 km/h
Rüzgar yönü:3° K
Nem Oranı:78%
Yağış:20%
Gün Batımı:16:40
Perşembe
Gün
8°C
Rüzgar hızı:5 km/h
Rüzgar yönü:5° K
Nem Oranı:77%
Yağış:40%
Gün Doğumu:07:01
Gece
Çok Bulutlu
6°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:15 km/h
Rüzgar yönü:15° KKD
Nem Oranı:70%
Yağış:10%
Gün Batımı:16:40
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Kasım 2014 Pazar 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Pazar
Gün
Parçalı Bulutlu
10°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:16 km/h
Rüzgar yönü:16° KKD
Nem Oranı:62%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:42
Gece
Açık
-1°C
Açık
Rüzgar hızı:46 km/h
Rüzgar yönü:46° KD
Nem Oranı:81%
Yağış:0%
Gün Batımı:16:27
Pazartesi
Gün
Parçalı Bulutlu
6°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:60 km/h
Rüzgar yönü:60° DKD
Nem Oranı:65%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:42
Gece
Çok Bulutlu
-1°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:71 km/h
Rüzgar yönü:71° DKD
Nem Oranı:75%
Yağış:0%
Gün Batımı:16:27
Salı
Gün
Parçalı Bulutlu
8°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:53 km/h
Rüzgar yönü:53° KD
Nem Oranı:62%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:42
Gece
Parçalı Bulutlu
-1°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:20 km/h
Rüzgar yönü:20° KKD
Nem Oranı:79%
Yağış:10%
Gün Batımı:16:27
Çarşamba
Gün
Çok Bulutlu
8°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:10 km/h
Rüzgar yönü:10° K
Nem Oranı:61%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:42
Gece
1°C
Rüzgar hızı:326 km/h
Rüzgar yönü:326° KB
Nem Oranı:72%
Yağış:40%
Gün Batımı:16:27
Perşembe
Gün
6°C
Rüzgar hızı:316 km/h
Rüzgar yönü:316° KB
Nem Oranı:77%
Yağış:50%
Gün Doğumu:06:42
Gece
0°C
Rüzgar hızı:340 km/h
Rüzgar yönü:340° KKB
Nem Oranı:83%
Yağış:40%
Gün Batımı:16:27
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Kasım 2014 Pazar 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri