18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Soyadını çocuğa kim verecek?

Bu kez sorun çocuğa hangi ismin verileceği değil, boşanan kadının çocuğuna kendi soyadını vermek istemesi. Yasal olarak velayeti elinde olan anne, talep ederse çocuğuna soyadını verebiliyor. Her geçen gün yaygınlaşan bu mevzunun, dinî olarak ne gibi açmazları var? Çocuğun psikolojisini nasıl etkiliyor? İşin ehillerine ve annelerin sesine kulak verdik.Kısa vadede çözüm olarak görülen boşanmayla birlikte taraflar bütün sorunların biteceğini düşünür çoğu zaman. Oysa özellikle çocuğu olduğu halde boşananları bir yığın sorun bekliyor. Velayet, nafaka, ziyaret derken şimdilerde buna bir yenisi daha eklendi. Geçtiğimiz yıl, Anayasa Mahkemesi velayet hakkı sahibi annelere, mahkemeye başvurarak çocuklarına kendi soyadlarını verme yolunu açtı. Bunun üzerine velayeti kendisinde olan anneler, sıraya girdi. Gerekçeleri, resmî işlemlerde yaşanan zorluklar ve her şeyden önce çocuğun psikolojisiydi. Bunlara kadının ayrıldığı eşiyle hiçbir bağının kalmama isteğini ya da bir ‘intikam duygusu’ ile hareket ettiğini ekleyenler de var. Gelin görün ki, soyadı değişikliği, enine boyuna düşünülmesi gereken bir mevzu. Bilge Kadın Araştırmaları Merkezi’nin (BİLKA) hazırladığı “Kadının ve Çocuğun Soyadı Raporu (2014)” bu konunun kadının tek başına alabileceği bir karar olmadığını gösteriyor. BİLKA, raporunda bu kararı sorgulayan bazı noktalara değiniyor. Mesela çocuğuna kendi soyadını veren kadın tekrar evlenip, yeni eşinin soyadını aldığında çocuğun soyadı annenin kızlık soyadı olarak kalmaya devam mı edecek yoksa evlenen annenin ikinci eşinin soyadını mı alacak? Birden fazla çocuk varsa ve velayet her iki tarafa verildiyse kardeşlerin soyisimleri farklı mı olacak? Cevap bekleyen bu sorulara rağmen çocuğunun soyadını değiştiren anneler var. Bunun yanı sıra Yargıtay engeline takılanlar da oldu. İstanbul’da Hülya G. isimli bir annenin soyadını çocuğunun kullanmasına mahkeme izin verirken, bu karara nüfus müdürlüğü itiraz etti, konu Yargıtay’a taşındı. Yargıtay annenin bu talebini haksız bulup, yerel mahkemenin aldığı kararı da bozdu. Hal böyle olunca boşandıktan sonra velayeti alan ve çocuğuna kendi soyadını vermek isteyen ya da veremeyen kadın problemi ortaya çıktı. Meselenin tek taraflı olmaktan çıkıp hem hukukî, hem dinî hem de psikolojik yönüyle ele alınıp tartışmaya açılması gerektiği aşikâr. Bu konu üzerine çalışan uzman isimlerin yanı sıra annelerin sesine kulak verelim istedik.Çocuk, babanın nesebi üzeredirSabriye Bahtiyaroğlu (İlahiyatçı): Ahzab Sûresi 5. ayeti ve Bakara Sûresi 233. ayetilerinde çocuğun nesebinin babaya ait olduğu açıkça beyan ediliyor. “Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın, bu Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise bir sakınca yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek yaptıklarınızda vebal vardır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab, 5) Allah’ın yasak kıldığı bir şey üzerine yorum yapılmaz, çocuk babanın nesebi üzeredir, ayet gayet açıktır. Çocuğun geldiği soyun nasıl olduğunu ancak bu şekilde öğrenebiliriz. Annenin soyadını alan çocuk, babanın soyunu nasıl bilebilir? Nesep nasıl ve kimden devam edecek? Aslında bu, neslin bozulmasına sebep olan bir durum. Kütüğünü, soyunu bilmeyen kardeşler veya sütten dolayı mahremiyetleri kalkan cinsler ileriki yaşlarda birbirleriyle evlenebilir. Bunun vebalini kim yüklenecek? Şu an bu söylediklerim saçma gelebilir ama bundan 20 sene sonra birbirlerini tanımayan iki kardeşin bilmeden evlenmesi gibi bir durum ortaya çıkabilir. Peygamber Efendimiz’in “Çocuk yatak sahibine aittir.” sözünden boşanmış veya boşanmamış hiç fark etmez çocuğun, ancak ve ancak babanın soyismini alabileceğini anlıyoruz. Evlilik dışı çocuklarda ise eğer babaları biliniyorsa, babanın soyismini almak zorunda. Ama bir kadın doğan çocuğun babasını bilmiyorsa, babadan veya ailesinden gelebilecek bir tehlike söz konusu ise yani can korkusu varsa ancak annenin soyadını alabilir. Bunun dışında durum ne olursa olsun asla annenin soyismini kullanamaz.‘Soyadın neden annenle aynı değil?’Gökçe T. (Anne): Boşanalı 3 yıl oldu ve oğlumun velayeti bana verildi. Geçen yıl oğlum ilkokula başladı. Resmî kurumlarda sürekli problem yaşıyorduk, okula başlamasıyla beraber sorunlarımız iki katına çıktı. Önce devlet dairelerinde prosedür problemleri, daha sonra ise çocuğumun psikolojisini olumsuz etkileyen durumlar. Arkadaşlarının “Soyadın neden annenle aynı değil?” sorusu oğlumu etkilemeye başladı. Görünene göre babasının velayeti tekrar alma gibi bir talebi yok, kendine yeni bir hayat kurdu. Bu sebeple ben de benimle yaşayan oğluma kendi soyadımı vermek istiyorum.Anne kendini değil çocuğunu düşünmeliAv. Demet Bozoğlu: Annenin velayet hakkı sahibi olarak müşterek çocuğun yararına karar vermesi, kendisine hukuken tanınan bu hakkı suiistimal etmemesi çok önemli. Annenin, soy bağı gibi hassas bir konuda, kendisini değil çocuğunun geleceğini düşünmesi gerektiğini ve bu anlamda her ne kadar mahkeme safhasında hâkim tarafından rapor alınacak dahi olsa, dava açmadan önce uzman bir pedagogdan fikir alınması gerektiğini, çocuğun sosyal ve psikolojik gelişimi zorunlu kılmadığı müddetçe bu yola başvurmaması gerektiğini düşünüyorum.Çocuğum ileride kendisi karar versinZeynep S. (Anne): Eşimden 1 yıl önce ayrıldım ve kızımın velayeti bana verildi. Beş yaşındaki kızım 2,5-3 yaşından bu yana kendisini Elif G. olarak tanıyor. Birçok yere bu şekilde kaydı yapıldı. İlk başlarda çok düşündüm kendi soyadımı vermeyi, sonra bunun yanlış olduğunu anladım. Sırf velayet bana bırakıldı diye çocuğumun kişiliğinin önemli bir kısmını nasıl değiştirme hakkına sahip olabilirdim? Kaldı ki, velayet hükmü kesin hüküm değil, şartların değişmesi durumunda yeniden ele alınabilir. Böyle bir durumda velayeti geri alan babası tekrar dava açıp ‘Artık çocuk benim soyadımı taşımalı mı’ diyecek? Ayrıca ben tekrar evlenirsem ne olacak? Netice itibarıyla, soyadını seçme hakkının o çocuğa ait olduğunu düşünüyorum. Çocuk akıl baliğ oluncaya kadar doğumdan itibaren kullandığı soyadını kullansın ama bunların kendisine zarar verdiğini düşünüyorsa, sonuçlarına da kendisi katlanarak, dava açmadan bir dilekçe ile istediği değişikliği yapabilmeli.Kardeş evliliğini engelleyici bir sistem yokAv. Vildan Eryılmaz: Türk hukuk sisteminde çocuğun doğrudan annenin soyadını alabileceğine ilişkin yasal bir düzenleme yok. Çocuğun annenin soyadını taşıması, annenin talebi ile mümkün. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı nesep karışıklıklarına, soy bağının takip edilmesinin imkânsızlaşmasına, velayeti annede olan çocuk ile velayeti babada olan çocukların soyadlarının farklı olmasına sebep olabilir. Anne yeni bir evlilik yaptığında hem kendi soyadı değişecek hem de çocuğun soyadı değişecek. Anne ikinci kez evlendiğinde soyadı değişecek, fakat çocuk annesinin soyadını kullanmaya devam edecek. AYM’nin söz konusu iptal kararı nedeniyle ileride yapılacak kardeş evliliğini engelleyici bir sistem yok. Çocuk reşit olana kadar babasının soyismini kullanmalı. Reşit olduktan sonra kendi iradesi ile farklı bir soyadı seçebilir. Çocuğun annesinin soyadını taşıması ise babanın çocuğa karşı olan nafaka yükümlülüğünü etkilemeyecek.Babanın soyadını taşımak çocuk için bir nevi çatıdırPsikolog BurCu Toluç: Soyadı konusu sadece hukuki bir konu değil, olayın sosyolojik ve psikolojik yönleri de var. Çocuğun babanın soyadını alması, babanın soyunu takip etmesini ifade eder. Ve bu durum çocuğa net bir yol, huzurlu bir istikamet niteliği taşır. Çocuklarda güven ihtiyacı fazladır, babanın soyadını taşımak onlar için bir nevi çatı anlamı teşkil eder. Kadının tekrar evlenip ayrılması, soyadı durumundaki farklılık göz önünde bulundurulursa çocuğun minik dünyasında büyük karmaşaya sebep olacak. Boşandıktan sonra kadının velayeti altındaki çocuğuna soyadını vermesi, tekrar evlendiğinde diğer çocuklarına soyadını vermesi ya da ayrı ayrı velayet sahibi olunması çocuklar açısından vahim bir tablo sergileyecek. Böyle bir durumda birden fazla evlilikten söz edersek, çocuk ya kardeşleriyle farklı soyadı taşıyacak ya da dedesinin soyadını taşımaya mahkûm olacak. Bu durum, çocuğun bocalamasına ve travmatik sorunlara neden olacak.Annesiyle aynı soyadını taşıması, çocuğun yararınaDr. Nazan Moroğlu (Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi): Boşanmalarda velayet anneye verilmişse annenin çocuğunun soyadını değiştirme hakkı olmalı. Soyadı, kişilik hakkı olarak çocuğa da kadına da eşit olarak kullanma hakkı veren bir hukukî kavramdır. Boşanma sonrası velayet anneye verilmişse çocuk ile anne arasında soyadı farklılığının giderilmesi önemli. Velayet annede ise çocuk anneyle birlikte hareket ediyor, dolayısıyla annesiyle aynı soyadını taşıması çocuğun yararınadır. Mesela Almanya’da evlenen bir çiftin istemeleri halinde kendi soyadlarını kullanabildiklerini, doğan çocuğa kimin soyadının verileceğine ise eşlerin birlikte karar vermesi yönünde düzenleme var. Çift karar vermediği takdirde çocuğa kimin soyadı vereceğine, aile mahkemesi karar veriyor. Hatta Alman Medeni Kanunu’nda eğer doğan ilk çocuğa annenin soyadı verilmişse bundan sonra doğan çocuklara da aynı soyadı verilir hükmü bulunuyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Türkiye’de rock müzik oldukça kaliteli

Seksendört, yeni albümü ‘Faili Meçhul’ ile müzikseverlerin karşısında. Üç şarkılı albüm fikrini beğendiklerini söyleyen grup üyeleri, bundan sonra böyle devam edecek: “Spesifik dinleyiciler dışında videosu olmayan şarkılar duyulmuyor. Kaldı ki, 10 şarkılık bir albüme 25 lira para vermek lükse kaçıyor.”Şarkıların ‘faili meçhul’ü var mı gerçekten?Tuna Velibaşoğlu (Vokal): Var tabii ki… Zaten şarkılarımızda genel bir hikâye anlatılıyor, yakalamaya çalıştığımız ise ortak noktalar. İnsanlar da anlam yükleyebildikleri kadar seviyor şarkıları.Okan Özen (Bas gitar): Şarkıları genelde Tuna yazdığı için bütün hesaplar onda… (Gülüyor)Neden üç şarkılık bir maxi single yapma ihtiyacı hissettiniz?Tuna: Bir önceki albümde çok güzel tepkiler aldık. Maddî sebepler dolayısıyla çözemediğimiz tek konu, klip çekilemeyen şarkılardı. 10 şarkılık bir albümün böyle bir dezavantajı var. Spesifik dinleyicileriniz dışında videosu olmayan şarkılar duyulmuyor. Biz de şapkamızı, fesimizi önümüze koyduk ve ‘nasıl yetirebiliriz?’ dedik. ‘Üçte üç yapalım’ istedik, hepsini kliplendireceğiz parçaların. Bundan sonra bu konseptte devam edebiliriz.Serter Karadeniz (Davul): Şarkıları tanıtabildiğimiz kadar tanıtmak istiyoruz. Bu sebeple üç şarkılık bir albüme imza attık. Üç şarkı, üç şarkı yaptığınız zaman devamlı bir üretim halinde olma da söz konusu.Tuna: Kaldı ki yenidünya düzeninde 10 şarkılık bir albüme 25 lira para verip almak, lükse kaçabiliyor. Biz dinleyicilerimizin dijital mecralardan şarkılarımızı satın almalarını istiyoruz.İskender Paydaş’ın prodüktörlüğü ne kattı size?Erdem Ocak (Gitar): Müziğimizde öyle çok değişik bir şey olmadı. Seksendört’ün dokusu şarkılarda var hâlâ. İskender Paydaş, Tuna’nın düzenlemelerine çok güzel ve yerinde dokunuşlar yaptı. Mesela keman partisyonları çok şık oldu. İskender Paydaş, duymak istediğimiz soundu, verdi bize.Bu arada Naim Dilmener, geçtiğimiz günlerde ‘ağlak rock’tan bahsetti. Nedir fikriniz?Erdem: Bunu çok kötü bir tabir olarak görüyorum. Müzik aslında çok basit bir şey, biz üstüne fazla anlamlar yüklüyoruz. Bu yakıştırmayı doğru bulmuyorum. Bu arada rock ve Türkiye ikisi bir arada olmayacak iki ayrı kavram şu an. Belki 1960, 70’lerde Türkiye’de rock yapıldı; ama şimdi böyle bir şey söz konusu değil. Çünkü rock’ın kültürü başka yerlerden geliyor. Seksendört, rock’ı belki şuradan yakalıyor: Anglo-sakson kültürdeki rock da özlerinden oluşuyordu. Bizde de kendi kültürümüzü ortaya çıkarma gayreti var.Serter: Ben bu tarz konuların tartışılmasını yararlı görüyorum. Biz hiçbir zaman ‘Rock, bizim yaptığımız gibidir.’ demedik. Rock müziği sınıflandırma çabası neden var? İlla sert mi olmalı yani? Rockla aşk anlatılmaz diye bir şey yok. Protest olmaya gerek var mı ki?Tuna: Biz folka doğru yol almak istiyoruz. Barış Manço’ların, Cem Karaca’ların, Moğollar’ın yaptığı müziğe selam vermek istiyoruz aslında. Maxi single’ın en büyük amaçlarından biri de bu.‘Seksendört rock değil, arabesk yapıyor’ eleştirileri var…Serter: Valla ben bundan hiç gocunmuyorum. Solist, nağmeli vokal yapıyor diye bu müziğe kalkıp da arabesk demek çok sığ bir bakış açısı. Bir yerden bakarsanız bu ülkede yaşayan herkesin hayatı arabesk... Biz Ankara’da Hakan Taşıyan da Müslüm Gürses de çalıyorduk.Erdem: Ben gocunuyorum; çünkü arabesk bizim kültürümüze ait bir şey değil. Sonradan eklenmiş, bizim makamımız daha zengin. Bizim altyapımız Türk halk müziği ve Türk sanat müziği.Okan: Arabesk küçümsendiği için mi, güzel olduğu için mi böyle söyleniyor bir kere bunun ayrımını net bir şekilde yapmak lazım. Kent soylu biri, arabesk dinleyemez mi mesela? Bana çok elitist geliyor bu tür cümleler.Peki, kimleri dinliyorsunuz Türkçe rock’ta?Tuna: Kimseyi ayırt etmiyoruz. Çünkü işin mutfağında nasıl bir emek olduğunu gayet iyi biliyoruz. Hemen hemen her grup, arkadaşımız. Türkiye’de rock müzik oldukça kaliteli. Mesela Athena dünya standartlarında bir grup.Serter: Keza Duman, Manga öyle…Erdem: Kurban efsanedir bence.‘Folka gitmek istiyoruz’ dediniz. Kafanızdaki o albüm ne zaman ortaya çıkar?Tuna: Bu albümle başladık diyebilirim. ‘Aklımı Geri Ver’ şarkısı başlangıçtır. Teknoloji çok ilerlerdi; ama o 70’lerin sound’unu bulmak çok zor. Seksendört olarak bu sound’u yakalamayı istiyoruz. Bu topraklarda çok büyük bir renklilik gökkuşağı var.Erdem: Kurtalan Ekspres gibi olmak isterdik.Ankara bizim köyümüz!‘Ölürüm Hasretinle’ parçanız internete şarkı atmak adına milat oldu diyebiliriz.Tuna: Yenidünya düzeni oraya doğru gidiyordu. Bir şarkıyı tanıtmak için büyük şirketlere, PR mecralarına ihtiyaç olmadığını kanıtladık. İyi şarkının, iyi grubun, iyi yapılmış bir işin kitlelere ulaştığını gördük. Artık sosyal medyayla işler daha farklı bir yere kayıyor.Erdem: O şarkının internette tabiri caizse elden ele dolaşmasının kıymetini şimdi daha iyi anlıyoruz.Ankaralı bir rock grubu olarak Başkent ne ifade ediyor sizin için?Okan: Ankara’yı her ne kadar gri olarak varsaysam da evim olarak kabul ediyorum.Tuna: Ankara benim köyüm. Sürekli özlediğim, geri döndüğüm bir yuva. ‘Hadi gel köyümüze geri dönelim’deki yer benim için. Belki bir gün Los Angeles’ta da yaşasam döneceğim yer Ankara’dır.Serter: İki senedir İstanbul’da yaşıyorum ve Ankara’yı çok özlemiyorum. Ama maneviyat olarak bir bağlılık hissediyorum. İstanbul’daki ilişkiler Ankara’daki gibi samimi değil, bunu gördüm.Erdem: Çok özlem duymuyorum; ama Ankara enteresan bir yer. Küçük bir şehirde biriktirdiğimiz yüzlerce anımız var.Peki, Ankara takımlarını tutuyor musunuz?Erdem: Futbolla hiç ilgilenmiyorum.Serter: Ben hep Galatasaraylıydım; ama Ankaragücü maçlarını kaçırmazdım.Okan: Futbolla ilgilenmeyi ortaokulda bıraktım.Tuna: Gençlerbirliği ve Ankaragücü altyapılarında top koşturdum. Forvetten başlayıp defansa kadar her yerde oynadım. Zaten sonra da saha dışında kaldım. Yaş ilerledikçe geriye doğru gittim yani. (Gülüyor) Bu arada Anadolu takımlarını her zaman önceliyoruz. Bursaspor’un şampiyonluğu mükemmel bir işti.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Çocuk gülüşlerinin mimarı

Dünyanın değişik ülkelerinde tanınmış mimarlık bürolarında çalışan Avusturyalı Martina M. Spies, şimdilerde “Bu benim için büyük mimarlık; gerçek mimarlık bu.” dediği işi yapıyor. Varoş semtlere çocuk parkları inşa ediyor, küçük alanlara büyük sevinçler taşıyor.Derneğin adı Hintçede ‘küçük ve kreatif’ alan anlamına gelen Anukruti. Üyeleri ise bu işi aşkla yapan mimar ve tasarımcılardan oluşan bir grup. Büyük şehirlerde daracık mekanlarda çocuklara park inşa ediyorlar. Derneğin kurucusu olan Martina M. Spies’i motive eden çocukların gülümsemesi olmuş. Hedefleri farklı ülkelerdeki fakir mahallelere ilginç inşa serüveni olan çocuk parkları yapmak. Bunlardan ilki, 20 milyon nüfusu ile dünyanın en yoğun şehirlerinden Hindistan’ın Mumbai şehrinde inşa edildi. Spies’ten Mumbai’nin Dharabi bölgesinde eski lastik ve demirlerden yapılan çocuk parklarının hikâyesini dinledik.Asya’nın en büyük varoşu olan Dharabi’de çocuk oyun alanı olmadığı gibi güvenilir, umuma ait yerler de yok. Anukruti derneği, fakir semtlerde kalan son dar alanları keşfedip çocuklara modern ve güvenilir oyun alanları yapıyor. En mühimi de bu alanlar beraber vakit geçirilebilen yerlere dönüşebiliyor. Aldığı mimari disiplin ile Spies bu alanlara renkli, sıra dışı, taşınabilir, tekerlekli parklar inşa etmiş. Çocuklara taşımak istediği bu umuda bürokrasi set koymasın diye tüm kanunları bu tekerleklerle aşıyor. Öyle ki parklara tekerlek koyması bu yapıları bina statüsünden çıkartıyor, bütün engellerin aşması yanında hareket edebilen, fakir mahalleleri dolaşabilen çocukları gülümseten küçük ve mütevazı bir yapı oluşturuyor.Yoksullara şehir çiçekleriParkların ilginç yanı da tüm malzemelerin eski eşyalar, araba lastikleri ve kullanılmayan demir parçalarından üretilmesi. Projenin kendisini heyecanlandırmasının bir sebebinin parkların bürokrasiden bağımsız tekerlekli yapılar olması olduğunu söyleyen Spies, aynı zamanda bir şehir araştırmacısı. ‘Fakir semtlerin parktan önce yemeğe ihtiyacı var.’ eleştirisini alıp almadığını sorduğumuz Spies, bunun farkında olduğunu ama insanların yeme içme gibi temel ihtiyaçlarını zor da olsa giderdiklerini, hâlihazırda da bu sorunlarla ilgilenen birçok yardım kuruluşunun olduğunu dile getiriyor. Gülen bir çocuğun ise tüm temel ihtiyaçlardan daha mühim olduğunu vurguluyor. Spies, “İşte bu yüzden biz çocukların gülümsemelerine yardım ediyoruz” diyor.‘Anne, ben parka gidiyorum’Martina M. Spies, Hindistan’daki hiyerarşiyi açıklarken “Kızlar neredeyse evi hiç terk edemiyorlar. Eve ve annelerine bağlı yaşamak zorundalar. Erkek çocukları en azından kriket oynayabiliyorlar ve daha çok dışarıdalar. Kız çocukları dışarı çıkarken bir sebep sunmak zorunda. Bu bazen okul olsa da çoğu zaman o da mümkün olmuyor.” diyor. Spies, bu projenin fakir semtlerde güvenilir, bilinen ve çocukların ‘Anne ben parka gidiyorum.’ diyebilecekleri mekanlar oluşturmak için yapıldığını vurguluyor. Birçok kalabalık şehirde olduğu gibi çarpık yapılaşmanın alt kesimi küçücük evlere ve sıkışık mekanlara hapsettiğini ve bu noktada gerçek mimarlığı icra ettiğini ifade ediyor. Hiyerarşinin çocukluktan başladığını gözlemleyen Spies’a göre zengin çocukları yeni binalarda, villa bahçelerinde oynayabiliyor.Annelerin de buluşma mekanıMartina M. Spies’ın projesi, sadece çocukları evden çıkarmamış; aynı zamanda annelerin de bir araya gelebileceği bir yer, evden çıkmaları için bir sebep olmuş. Anneler bazı ibadetlerini bile bu parkta yapıyorlarmış. Hintlilerin Batılıların aksine bir arada durmayı seven bir topluluk olduğunu söyleyen Spies’ın bir sonraki projesi ise küçük çöp alanlarını temizleyip oralara da park inşa etmekmiş. Ayrıca devlet okullarına kütüphaneler kurmak istiyorlar.Anukruti grubu, parkların finansmanının bir kısmını yine Hindistan’da yapılan çantaların satışından sağlıyor. Hindistan’daki hayvanlardan elde edilen derilerle yapılan çantalar, insanlara ülke şartlarında iyi bir ücret ve istihdam sağlıyor. En iyi malzeme kullanılarak üretilen el yapımı çantaları yapanlar arasında Martina da var…Park araçları ise geri dönüşüm ürünleri ve kendi satın aldıkları malzemelerden sağlanıyor. Derneğin geçtiğimiz yıl kasım ayında kurulduğunu anlatan Spies, “Haziran ayında yeni bir park daha kuracağız. Bundan sonra daha hızlı yol alacağımızı düşünüyorum.” diyor.Parkların inşası kolektif bir şekilde oluyormuş. Çocukların bile inşaata destek verdiğini söyleyen Spies, “İnsanlar çok yoksul, her şeyi çalabiliyor. Buradaki malzemeler bile çalınabiliyor. Ama bu parkları birlikte inşa ettiğimiz için artık onlar da nöbet tutuyor bu parklar için.” diyor.Ana ekip 5 kişiden oluşuyor. Martina Spies’ın babası Friedrich de derneğin kurucu üyelerinden. Derneğin muhasebe işleri onun üzerinde. Coondamma, reklam desteği veriyor. Casinna halka ilişkilerde, Vinot ise o semtlerde yetişmiş bir üniversite öğrencisi. Derneğin yeni hedefi çöplük olarak kullanılan alanları aynı semtin çocuklarına geri vermek. Spies’ın 5 ana eleman dışında çoğu üniversite öğrencilerinden oluşan birçok yardımcısı var.Sevgiyi paraya tercih ettiAvusturyalı mimar ve tasarımcı Martina M. Spies; Japonya, Hindistan ve Avusturya’da tanınmış mimarlık bürolarında çalıştı, önemli şehir projelerinde yer aldı, üniversitelerde akademisyenlik yaptı, saygın mimari ödülleri aldı. Para önemli bir değer ölüçüsü ise büyük paralar da kazandığını söyleyen mimar, çocuk parkları inşa ederek minik gönülleri sevindirmek için “Asıl mimarlık bu.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Beşiktaş’ın ‘Osmanlı’ yüzü

Güneş, İstanbul’da yüzünü göstermeye başladı. Nisan ayının çiçek kokulu zamanları geldi çattı. Beşiktaş’ın tarihî mekânlarını yeniden keşfetmeye, saklı kalmış yerlerini görmeye var mısınız? O halde buyurun ‘imparatorluğun en uzun yüzyılı’nın geçtiği semte…Şehr-i İstanbul’un kadim semtlerinden biri, Beşiktaş… Kabataslak söylemek gerekirse; Barbaros Bulvarı, Beşiktaş Caddesi, Çırağan Caddesi ve Sinanpaşa mahallelerinin ortasında kalan bu güzel ilçe, metropol içinde nefes odalarına sahip. İsmi, bir rivayete göre, ki en makbulü bu galiba, Barbaros Hayreddin Paşa’nın gemilerini bağlamak için kıyıya diktirdiği beştaştan geliyor. Şimdi burayı daha yakından tanıyalım. Ve ‘İmparatorluğun en uzun yüzyılı’nın geçtiği bu tarihî mahalli adımlayalım...Barbaros Hayreddin Paşa TürbesiOsmanlı’nın ilk kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa, semtin manevî sahibi addedilebilir. 1478’de Midilli’de doğan, 1546’da İstanbul’da vefat eden ‘Kızıl Sakal’, Akdeniz’i ‘Türk Gölü’ haline getirip, Kanunî Sultan Süleyman’ın hâkimiyetini pekiştirir. Osmanlı’nın deniz politikaları onun ilmiyle ivme kazanmıştır. Başında bulunduğu donanmayla Haçlılara karşı kazandığı 1538 Preveze Deniz Zaferi, imparatorluğun şanlı sayfalarından biridir. Barbaros’un merkadi, güzel bir geleneğe ev sahipliği yapıyor: Sahile yakın yerde bulunan türbesi önünden geçen denizciler ona hürmeten top atışı yapıyor. Türbe, cuma günleri saat 13.00 ile 17.00 arası açık.Denizcilik MüzesiDenizcilik Müzesi, Hayreddin Paşa’nın peşinden sürüklediği maceraların izdüşümünü yansıtıyor âdeta. Kuruluşu 1897 senesine giden müze, uzun bir bakımdan sonra 4 Ekim 2013’te kapılarını yeniden hizmete açtı. Burada neler yok ki? Tarihî kadırgalar, Mustafa Kemal’e ait üç sandal, 30 adet saltanat kayığı ve tekneler… Müze pazartesi günleri hariç, haftanın altı günü 09.00-17.00 arası ziyaret edilebilir.Sinan Paşa CamiiVakıflar Birinci Bölge Müdürlüğü’nce restoresi devam eden cami, ibadete açıldı. 1550-53 yılları arasında kaptan-ı deryalık yapmış olan Sinan Paşa’nın banisi olduğu cami, 1555’de tamam edilir. Paşa, 1553’te vefat eder ve cami nihayete ermediğinden Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin avlusuna defnedilir. Klasik dönemin özgün eserlerinden olan cami, restorasyon bitince mimarî açıdan özelliğini devam ettirecek mi?Yıldız KorusuBeşiktaş’ın hüzün kokan bir yeri varsa burası Yıldız Korusu’dur. Bakmayın siz çiçeklerin renkli mutluluğuna… Geniş arazi üzerine kurulu olan park, İstanbul’da kalan, üzerine ucubeler inşa edilmeyen son güzelliklerden. İçinde Malta ve çadır Köşkleri, Ihlamur Kasrı gibi harikulade mekânlar bulunan parkta, zaman dileyenin keyfine göre akıyor. Tarih sahneleri korunun içine serpiştirilmiş. Mesela Malta Köşkü Abdülaziz’i hal’ eden Mithat Paşa’nın Abdülhamid Han tarafından yargılandığı yer. Paşa, Çadır Köşkü’nün bodrumunda altmış gün hapis tutulur. Yeşil denizinde, şu güzel bahar gününde hayata biraz mola verme vakti… Ihlamur Kasrı’nda çay eşliğinde demlenmek için fazla beklemeye gerek yok. Siz de tıpkı 35. Osmanlı padişahı Mehmed Reşad’ın yaptığı gibi buraya dinlenmek için gelin, hem de sık sık…Yıldız SarayıBarbaros Bulvarı’nın sonuna doğru Osmanlı’nın son yönetim merkezi olan Yıldız Sarayı yer alıyor. 1789- 1807 yılları arasında III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan için yaptırılan saray, II. Abdülhamid Han saltanatı boyunca ana saray olarak kullanılır. Son padişah Vahdeddin’in de ikâmet ettiği sarayda, birçok hikâye mevcut. Beşiktaş’a gelindiğinde behemehâl görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.Hamidiye CamiiAbdülhamid Han’ın, 33 yıllık saltanatı boyunca Beşiktaş’a attırdığı nadide imzalardan biri de Yıldız Camii. Zat-ı Şahane’nin Yıldız Sarayı’na yerleşmesi sonrası inşa ettirdiği cami 1885-86 yılları arasında tamam olur. Mimarı hakkında iki görüş mevcut: İlk tez Osmanlı’nın son dönem mimarlarından Sarkis Balyan, diğeri Nikolaidis Jelpuylo. Cami, son dönem Osmanlı mimarî üslubunu yansıtıyor. Abdülhamid Han’ın cuma selamlığı olarak kullandığı mezkûr cami, Ermeni komitacıların Sultan’a suikast düzenledikleri yer aynı zamanda.Asariye CamiiYönümüz Ortaköy’e doğru… Yıldız Mahallesi’nde Asariye Caddesi üzerinde bir eski zaman eseri daha karşımıza çıkıyor: Asariye Camii. Banisi Sultan II. Mahmud. 1839’da inşa edilen eser, hâlâ kendi halinde… Bünyesinde kız Kur’an kursu bulunan cami, apartmanların arasında sükût güzelliğini andırıyor. Buraya kadar gelmişken vakit de varsa İtfaiye Müzesi de ziyaret edilmeli.Ertuğrul Tekke CamiiHamidiye Camii’nden aşağı doğru revan olunduğunda sol tarafta bir başka tarihî eserle karşılaşıyoruz. 1887’de Sultan Abdülhamid tarafından yaptırılan cami, klasik üslubun dışında. Cami, Şazeli tarikatının Medenî kolunun kurucusu Trablusgarplı Şeyh Hamza Zafir adına inşa olunur. Kuzey Afrika’yla kurulan bu yakın diyalog, padişahın Panislamizm düşüncesi olarak okunabilir. Caminin adı ise Söğüt’e bir selam Osmanlı’nın köklerine bir davet mahiyetinde… Hemen yanındaki türbede ise az önce adını zikrettiğimiz zat-ı muhteremin yanı sıra Şeyh Hamza Zafir, Şeyh Beşir Zafir uyuyor.Küçük Mecidiye Camii31. Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid tarafından 1848’de saray mimarlarından Garabet Amire Balyan’ın inşa ettiği eser, barok tarzda. Burayı özgün kılan şey ise temelinde bulunan Kâbe toprağı… Caminin avlusu ise şehri solumamıza fırsat veren bir bahçeyi andırıyor.Yahya Efendi DergâhıŞimdi de Yahya Efendi’nin huzuruna çıkalım. Aslen Trabzonlu ve Kanunî Sultan Süleyman’ın sütkardeşi. 1495-1571 yılları arasında hüküm süren manevî bir sultan o. I. Süleyman zamanında İstanbul’da sahn-ı seman medreselerinde müderrislik yapan Yahya Efendi, devrin tanınmış âlimlerindendi. Zenbilli Ali Efendi’nin sohbet halkasına katılmıştı. Şehzade Mustafa’nın katline duyarsız kalmamış ve sütkardeşine Mahidevran Sultan’ın saraydan uzaklaştırmasının yanlış olduğunu korkmadan söyleyebilmiştir. Ancak Kanunî bu durumdan hoşlanmamış ve onu görevinden azletmiştir. Beşiktaş’ta inzivaya çekilen Yahya Efendi, dergâhında sohbetler tertip etmiştir.Serhazin Süleyman Amber Ağa CamiiErtuğrul Tekke’nin arka kapısından çıkılıp, aşağıya doğru yüründüğünde Serencebey Yokuşu’nun ortasında bir cami daha selamlıyor. 1704’te inşa edilen bu yapının banisi, I. Mahmud’un darüssaade ağası Süleyman Ağa. Arsası bir hayli ilginç olan caminin ferahfeza bir tarafı yok gibi… Caminin bitişiğindeki çeşme de yine aynı kişiye ait…OrtaköyVe son yerimiz Ortaköy… Boğaz’ın hemen yanındaki en güzel yerlerden biri burası. İstanbul’un simgelerinden Ortaköy, diğer ismiyle Büyük Mecidiye Camii’nin de ev sahibi. Waffle ve kumpircilerin mekân tuttuğu Ortaköy’de günün yorgunluğu Boğaz manzarasıyla giderilebilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

[Yemek Bahane] Sadece sunucu değil okullu aşçıymış

Yiğit Alıcı’nın yalnızca başarılı bir sunucu olduğunu düşünüyorsanız sosyal medyada paylaştığı yemek fotoğraflarından habersizsiniz demektir. Takipçilerine niyet bozduran gecenin bir yarısı yaptığı ekmekleri de cabası. Gördüklerimden iştahımı kabartan tahinli çek al yaptırılmalı, tadına bakılmalıydı.Ekranların deneyimli sunucusu Yiğit Alıcı’nın Instagram hesabında paylaştığı iştah kabartan yemek fotoğraflarını görünce şaşırdım. Zira böyle bir yeteneği olduğundan ve bunu profesyonel bir meslek haline dönüştürdüğünden habersizdim. Hâlihazırda Kanaltürk’te yarışma programı sunan Alıcı, hangi ara yemeğe merak salmıştı, ezelden beriyse ben mi denk gelmemiştim? Sorularıma cevap bulmak hem de o güzelim ekmeklerinden en çok beğendiğim tahinli çek al’ı ustasına yaptırmak için Atakent Hayal Kahvesi’nde buluştum sunucuyla. Fırının azizliğine uğrayıp ekmeğin altı pişmemesine rağmen üst kısmından geriye eser kalmadı. Kendinden kaynaklanmasa da Alıcı’nın bu duruma epey canı sıkıldı. Ama ne demiş büyüklerimiz nazar çıktı nazar!Biz sizi sunucu olarak bilirdik ama paylaştığınız yemek fotoğrafları profesyonel şeflerin yapacağı türden. Böyle bir yeteneğiniz vardı da niye sakladınız bunca zaman?Aslında üç senedir profesyonel mutfak sanatlarıyla ilgileniyorum. Öncesinde yalnızca hobiydi.Hobiden profesyonelliğe geçiş nasıl oldu?Okuduğum bölümü (Jeoloji mühendisliği) meslek olarak yapmıyordum, yaptığım iş (sunuculuk) okuduğum bölüm değil. Bari bir şeyi okuyayım ve meslek olarak yapayım dedim. Bana en çok keyif veren işin yemek olduğuna karar vermem beş dakikamı almadı. Mutfak Sanatları Akademisi’ni bitirdim. Ardından İtalya’da ileri seviye İtalyan Mutfağı eğitimi aldım.Son yıllarda erkeklerin mutfağa, özellikle de İtalyan Mutfağı’na ilgisi moda haline geldi sanki…Erkekler karnı doyurulduğunda mutlu oluyor ama günümüz kadınlarının çoğu çalışıyor ve yemek yapmaya vakitleri yok. Mutfakta profesyonel anlamda işten anlayan, kısa sürede bir şeyler üretmekle kalmayıp, bunu güzel sunan erkeğin varlığı hanımlara cazip gelmeye başladı. İtalyan Mutfağı konusuna gelince coğrafi koşullarımız benzer. Bu yemeklerde kullandığımız malzemeleri de etkiliyor. Onlar da sarımsak, domates ve zeytinyağını çok seviyor, biz de. Bu yüzden ilgimizi çekiyor.Artık kendi kendimi mutlu edebiliyorum diyorsunuz yani…Kesinlikle. En iyi yemeği ben yapıyorum. Şaka bir yana yapamayacağım yemek yok ancak yapmadığım yemek var. Zaten işin tekniğini öğrendikten sonra gerisi geliyor.Arkadaşlarınız çekiniyordur size yemek yapmaya…Çekiniyorlar ama rahatlatıyorum. Ayrıca mutfakta çalışıyorsanız 13 saat ayakta kaldığınız oluyor. O kadar yoruluyorsunuz ki önünüze hazır yemek geldiğinde sorgulamıyor, ne varsa yerim modunda oluyorsunuz. Boğa burcuyum. Bizde tokluk en fazla yarım saat sürer.Yemek programları bu kadar revaçta iken hem sunuculuk tecrübeniz varken hem de yemekle profesyonel olarak ilgileniyorken neden ekranlarda görmüyoruz sizi?Onu da, bunu da yapayım, oradan oraya koşayım gibi bir derdim yok. Hayatın her gramını soluyarak yaşamak istiyorum. Bir şey olmuyorsa demek ki şartlar olgunlaşmamıştır. Üç yıldır bu işe emek veriyorum. Belki bir-iki sene daha program yapmayacağım.‘Elinin hamuruyla kadın işine karışma’ derler ama karışmakla kalmamış, bir hayli bulaştırmışsınız…(Gülüyor) Asla vejetaryenim diyemeyeceğim herhalde. Çünkü etobur büyütülüyoruz. Ama endüstriyel üretimde hayvanlara, özellikle tavuklara yapılanları görünce etten soğudum. Hamur işine yönelmemde bir parça da bunun etkisi var.Özellikle de ekmek. Neden peki?Manevi değeri var. Ekmek teknesi, ekmek parası deriz. Çocukken ‘ekmek’ almaya yollanırdık. Mis gibi kokar, evde olma hissiyatı verir. Sofrada eksik olsun, ‘ekmek nerede kaldı?’ denir ya… Hamurla uğraşıyor olmak fiziksel olarak yoran ve stresinizi alan bir şey. Fırından çıkardığınızda kabuğunun çatlama sesini duymak, mis gibi kokusu...Ekmek almaya üşenip evde foccacia yapmanız da bu tutkudan olsa gerek…Bir ekmek için kalkıp üzerimi değiştireceğim de, ayakkabı giyeceğim de... Aldığımı da beğenecek miyim meçhul. Bu yüzden kendi ekmeğimi kendim pişiriyorum.Doris Grant ekmeğini çok seviyormuşsunuz. Nedir hikâyesi?Doris Grant, İkinci Dünya Savaşı’nda cephedeki asker ve işçiler için besleyici bir ekmek yapmak istiyor. Bunun için çeşitli deneyleri oluyor. Birinde ekmeği yoğurmuyor, karıştırıp fırına veriyor. İçine bal koyuyor. Ortaya çıkan sonuç hoş olunca herkes tarafından seviliyor. Pratik tarif ve tarihi önemi haiz olduğu için denemek istedim. Yemek yapmanın böyle güzel tarafı var. Eski bir tarif sizi asırlar öncesine götürebiliyor, o dönemin kokusunu, dokusunu hissedebiliyorsunuz.Yemek ne ifade ediyor sizin için?Yemek yaptığımda dünyadan sıyrılıyorum. Hele yeni bir şeyler denediysem...Yeni bir şeyler denemek derken Brillat-Savarin, ‘Yeni bir yemeğin keşfinin insanlara kattığı mutluluk, yeni bir yıldızın keşfinin kattığından daha fazladır.’ diyor.Öyle tabii. Bilmem kaç milyon ışık hızı ötede yeni bir yıldız keşfedilse, bana hayrı ne? Oysa yemek herkesi heyecanlandırır.Bu alanda varmak istediğiniz nokta nedir?Şehrin dışında bir hayat. Marketsiz, manavsız. Ekmeğimi yapayım, sebzemi yetiştireyim. Bundan öte bir hayalim yok. Bugüne kadar sunuculuk yaptım. Ömrüm olur 50 yaşını görürsem o zamana kadar yemek, sonra da marangozluk düşünüyorum. A noktasında dünyaya geldik B de gideceksek aradaki yolculuk keyifli geçsin, insanlara faydalı olayım derdindeyim. Dünyanın en iyi şefi olsam ne olacak? Kimseye kendimi ispat etmek zorunda değilim. Bu tür hırslardan tamamen sıyrıldım.Makarnaya dair püf noktalarİtalyanlar makarna yaparken suyuna hiçbir şekilde yağ koymaz. Yapışmaması için yağ koyma alışkanlığı tamamen yanlış ve bize özgü. Tuz mutlaka konulmalı ve en az deniz suyu kadar tuzlu olmalı. Suyun sürekli fokur fokur kaynıyor olması önemli, makarnaların birbirine yapışmasına mani oluyor. Pişirme süresine gelince, hamur olana dek pişirmemek gerekir. Her makarna türüne burgulu, uzun, kısa, spagetti vs. kaynatma süresi farklıdır. Altı dakikada pişen bile var. Taze makarna yapıyorsanız üç dakikada pişer. Bana göre al dante en uygunu. Hamur işlerinde yapılan hatalardan biri de kurabiye, çörek vs. yaparken hamuru mutlaka dinlendirmek lazım.Yoğurma işlemiyle birlikte hamur içinde protein yani glüten, bir ağ oluşturur, maya da bunun içindeki boşluklarda hava kabarcıkları meydana getirir. Ekmek bu şekilde kabarır. Glüten, hamura esneklik kazandıran bir hal alıyor. Dinlendirmeden pişirirseniz kendini çekecek, porsiyon küçülecek, eskiler tıkız diye tabir ederdi, sert olacaktır. Ağzınızda lokmalar büyüyecektir. Ayrıca fırın mutlaka sıcak olmalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Stil sahibi olmanın ipuçları...

‘Kendi Stilini Yarat’, vücut tipini tanımak ve doğru alışveriş yapmak isteyenler için ideal bir kitap. Yazarı Rüzgar Mira Okan, kadın ve erkeklere sunduğu ipuçlarıyla, modanın kölesi olmaktan çıkıp, stil sahibi olmanın kapısını aralıyor.Uzun bir süredir kütüphanemde duran ancak detaylıca inceleyemediğim bir kitaptı ‘Kendi Stilini Yarat’. İnsanın kendi vücut tipini ve şeklini algılamasını sağlayan, alışveriş yaparken doğru tercihte bulunmasını kolaylaştıran başlı başına bir çalışmaymış meğer. İhtiyaca yönelik bir gardırop ve kıyafet seçiminde nokta atışı sağladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun sebebi elbette ki yazarının donanımı. Rüzgar Mira Okan; marka, algı yönetimi, kişisel marka ve imaj yönetimi alanında birçok sertifikası olan bir marka danışmanı. Ayrıca halen İstanbul Moda Akademisi ve Koç Üniversitesi İşletme Enstitüsü’nde ders veren bir eğitimci. Alfa Yayınları’ndan çıkan kitabında, kişinin önce kendini ve bedenini tanımasını sağlıyor. Daha sonra ise hangi vücut tipine, neyin yakışacağını, kısa ya da uzun boyluların veyahut kilolu ya da zayıfların nelerden uzak durması gerektiğini anlatıyor. Renk seçimlerinin nasıl olması gerektiğinden koku tercihine, aksesuarlardan saç ve makyaj detaylarına kadar zarif görünmenin ipuçları sunuluyor. Kitaptaki en sevdiğim cümleler ise modayı bir kenara bırakıp, stile vurgu yapanlar: “Moda değişir, gelir geçer, yine gelir, yine geçer. Stilse süreklidir. Unutmayın, akıllı alışveriş yapan kişiler modayı değil trendi takip eder. Yatırımınızı stilinize yapmanızı öneririm.”Sözü çok uzatmadan kitaptan dikkatimi çeken birkaç detayı aktarmak istiyorum. Eminim ki fazlasıyla işinize yarayacak.Herkes elbise giyebilir yeter ki doğru kesimi tercih edinMalum, yaz geldi. Elbiseler tek parça olmaları sebebiyle bizi en serin tutacak parçalar arasında yer alıyor. Fakat hangi tiplerin nasıl elbise tercih etmesi gerektiği muamma! Givency’nin şu sözleri bu anlamda önemli: “Elbise bir kadının vücut hatlarını takip etmeli, vücut elbisenin hatlarını değil.” Rüzgar Mira Okan, doğum sonrası kilolarını henüz verememiş ya da göbek çevresi geniş kadınlara A kesim elbiseleri öneriyor. Bu elbiseler neredeyse tüm vücut tipleri için ideal. Okan’a göre babet ve sandaletlerle mükemmel bir görünüm sunuyor. Anvelop elbiseler ise hem şık, hem zarif gösteriyor. Bel bölgesindeki drapeler belinizi daha ince göstermenizi sağlayan detaylardan. Basenleriniz genişse bele oturmayan bu kesimi tercih edebilirsiniz. Siyah elbise, her kadının dolabında olması gerekenlerin başında. Günün her saatinde giyilebilmesi, aksesuarlarla günlük ya da özel bir davette giyilebilecek bir parça haline getirilebilmesi siyah elbiseyi farklı kılan detaylar arasında. Ancak kumaş ve dikimin kaliteli olması gerekiyor. Okan, çok dar ve parlayan likra ve polyester kumaşlar yerine algı değeri yüksek tok kumaşları öneriyor.Son olarak elbiselerde klasik renklerden şaşmamalı. Siyah, lacivert, vizon, koyu gri, camel gibi renkler her zaman kurtarıcı. Kilolu gösteren açık renklerden, günlük ve iş hayatına uygun olmayan sim ve parlak kumaştan uzak durulması yazarın tavsiyelerinden. Okan’a göre elbiselerde ne kadar az detay varsa o kadar asil gösterir. Okan’ın elbiselerle ilgili bir de mini tüyosu var: “Siyah, kırmızı ya da lacivert elbiselerinizin altına giyeceğiniz nude yani ten rengi ayakkabı, bacak boyunuzu olduğundan uzun gösterecektir.”Vücut yapısına göre tüyolarYüksek belli kalem etekler, bacak boyunu uzun gösterdiği için üst bedeni kısa olan kadınlar için ideal. Ancak basenleri geniş kadınlar, kalem etekler ne kadar moda olursa olsun kesinlikle tercih etmemeli.Çok bol, kat kat ve fırfır detaylı kabarık modeller daha kısa ve toplu gösterir. Bu modellerin uzun ve ince kadınlar tarafından giyilmesi gerekir.Etekleri hafif topuklularla tamamlarsanız daha ince ve zarif görünebilirsiniz.Kısa ve kilolular kruvaze kesimlerden uzak durmalı.Ceketlerde kol boyu çok önemli. Truvakar kol sizi olduğunuzdan daha ince ve uzun gösterir.Geniş paçalı pantolonlar yüksek topuklarla uyum sağlar. Olduğunuzdan kısa görünmek istemiyorsanız, geniş paça pantolonları önü yuvarlak, düz ayakkabılar ve babetlerle kesinlikle giymemelisiniz.Kapri pantolonlar bacakları kısa gösterir.Büyük cepli pantolonlar da olduğunuzdan kilolu gösterecektir.Minyon kadınlar yüksek bel pantolonlarla daha uzun görünebilir.Uzun bacak boyu olanlar duble paça tercih edebilir.Göbeğiniz ya da baseniniz varsa önü pilisiz düz modelleri tercih edin.Diz altı klasik mantolar boyunuzu uzun gösterir, göğüs kısmı geniş kadınlar tek hiza düğmeli mantolardan şaşmamalı.V yakalı tişörtler sizi daha ince ve uzun, yuvarlak yakalı tişörtler daha toplu, kayık yakalılar ise omuzları geniş gösterir.Babetler ince bilekli, zayıf ve uzun kadınlara yakışır. Taraklı ayağa sahip olanlar babetten uzak durmalı. Kalın bilekli olanlar da bootie yani bilekle biten botları asla tercih etmemeli.Bacaklarınız kalınsa stiletto yerine daha kalın topuklu ayakkabıları giymelisiniz.Boynu kısa kadınlar küçük ve kısa küpe kullanmalı.Uzun kolyeler, ince ve uzun görünmenize yardımcı olur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

PIRLANTA SORULAR

Bu kalp şeklindeki pırlanta 56.15 karat ağırlığında. Habere göre satıcı firmaya 9 ile 12 milyon dolar arasında bir gelir vaat ediyor. Peki ya alıcısına?Bu denli pahalı bir mücevher sahibine ne verebilir? Parayı ödeyenin erkek olduğunu varsayalım. Bir kadına, onu ne kadar sevdiğini göstermek istedi, kadın da bunu gerçek aşkın kanıtı saydı diyelim ve soralım:Pırlanta, kolye olarak montürlenirse dokunduğu teni kıymetlendirir mi? Yüzük taşı olsa, takıldığı parmağı gerçekleri işarete yönlendirir mi? Taşıyana sağlık garantisi getirir mi? Uykuları derinleştirip, rüyaları renklendirir mi? İnsan bu takıyla korumasız dolaşabilir mi? Evde saklamak mı daha doğru olur, bankada mı?Kadın çirkinse pırlanta onu güzelleştirir mi? Güzelse onu gölgeler mi? Gözleri başka kadınlarda yarattığı kıskançlığı görmek mi ister? Kıyafetini ve gidebileceği yerleri bir taşın belirlemesi varlığını onurlandırır mı? Mücevherini yılda kaç kez kutusundan çıkarabilir, ömründe kaç kez?Bu kalp şeklindeki mücevher, takan kadının kalbini aydınlatır mı? Dostları mı artırır düşmanları mı? Sahibini kötü niyetlilerden daha iyi bir insan yapar mı? Hayatın sınav sorularını doğru cevaplamasına yardım eder mi? Ömrüne bereket katar mı? Son nefesinde tanışacağı ölüm meleğini neşeyle karşılamasını sağlar mı?Mücevher üzerinden kara para aklanması olasılığına hiç girmeyelim. Sonuç olarak bu denli pahalı mücevherler belli bir sınıfın kadınları için önemli ihtiyaçlar kategorisindedir. Bizler gibi orta sınıfın çok bilmiş kadınlarına minik bir pırlanta yeter de artar bile. Tercihen onu bize bir erkeğin almasını bekleriz elbette. Öyle biri çıkmasa da gam yemez, tek taşımızı gider kendimiz alırız. Özgürlük gibisi var mı? Minicik taşım, ağrısız başım! Züğürt çenemizi yormaya değmez...***HEPİMİZ İTFAİYECİYİZYangından kaçan itfaiyeci! Kulağa biraz tuhaf geliyor. Sanki işini yapmıyormuş gibi. Ama değil, belli ki dumandan etkilenmiş. Binaya o noktadan müdahale etme imkanı kalmamış. Ciğerleri ne durumda, işine birazdan dönebilecek mi bilmiyoruz. Ekmeğini ateşten kazanması saygı uyandırıyor kalbimizde. Onu bu işe iten, kahramanlık arzusu muydu diye geçiriyoruz aklımızdan. Çocukluğunda yaşadığı dramatik bir hikâyenin etkisiyle mi seçti mesleğini acaba? Mecbur kaldığı, başka bir imkan bulmadığı için itfaiyeciliğe girdiği ihtimalini kovuyoruz zihnimizden. Varlığı, her gönülde saklı duran “kurtarıcı” ihtiyacına tekabül ediyor çünkü. Hele de bizi ateşten koruyacaksa! Cesur, becerikli ve güvenilir olmasını isteriz kurtarıcımızın. Ve işini karşılıksız yapmasını. Bizi şuradan kurtarıp da buradaki bir tehlikenin göbeğine atmamasını. Canımızı, kendinden aziz tutmasını. Her daim hazır durmasını... Hangimiz bir başkası için bu özellikleri taşıyoruz diye hiç sormayız. Aslında hepimizin içinde bir itfaiyeci var. İnsanları “kurtarılması gereken zavallılar” olarak gören vesayetçi zihniyetten sözetmiyorum. Tam tersine, herkesin kendi işini en doğru ve eksiksiz şekilde yapmasının diğer insanlara “kurtarılmış bölge” huzuru vereceğini düşünüyorum. Süreç bu doğallıkta işlediğinde kurtarıcılık misyonu, kurtaranın egosunu şişirmez. O sadece işini layıkıyla yapmayı önemsediğinden, ne gözleri kurtardıklarını arayacak, ne de onları öğrenmek isteyecektir. Hani iyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir derler ya, işte öyle...***OLMAK YA DA OLMAMAKSean Connery, bana göre gelmiş geçmiş en karizmatik aktör, Shakespeare de en büyük şair. Bu fotoğrafa bakarken Hamlet’in “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” diye başlayan o meşhur tiradını hatırladım. Tamamını değilse bile, ortasından bir bölümü okuyalım:Ölmek, uyumak... uyumak, belki rüya görmek.Ha! iş burda. Çünkü o ölüm uykusunda,Şu fani bedenden sıyrılıp çıktığımızda,Göreceğimiz rüyalar bizi duraksatır ister istemez.İşte felaketi onca uzun ömürlü kılan da buKim katlanırdı yoksa zamanın kırbaçlarına, küfürlerine,Zorbanın haksızlığına, kibirli adamın hakaretine?Hor görülen aşkın acılarına, adaletin gecikmesine,Devlet görevlisinin kendini bilmezliğine;Sabırla bekleyen erdemli kişinin,Değersiz insanlardan gördüğü muameleye,İnsan yalın bir hançer darbesiyle hesabı kesebilecekken?Kim katlanırdı, bu yorgun yaşamın yükü altındaHomurdanıp terlemeye,Ölümden sonraki bir şeyin korkusu olmasaydı?Sınırlarını bir geçenin bir daha dönmediğiO bilinmeyen ülkenin korkusu kafamızı karıştırıpBizleri, tanımadığımız dertlere koşup gitmektenseBaşımızdakilere katlanmak zorunda bırakmasaydı?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Tekbir’de yeni nesil marka

Tekbir Giyim, 2014 yaz sezonunda bir sürpriz yaptı. Esra Karaduman Uzun’un tasarım yöneticiliğinde yeni neslin beklentilerini okuyarak ‘EsRa Tekbir’ adında farklı bir markayla ilk koleksiyonunu sundu.Çeyrek asırdan fazla bir zamandır tesettür giyim koleksiyonları hazırlayan Tekbir Giyim, Esra Karaduman Uzun’un tasarım yöneticiliğinde ‘EsRa Tekbir’ markasıyla Tekbir Giyim’in değerlerinden uzaklaşmadan yeni bir koleksiyon hazırladı. Koleksiyon ilk kez bu yaz 10 Tekbir mağazasında sezona merhaba diyor.Esra Karaduman Uzun, Tekbir’de beş yıldır tasarım ekibine liderlik yapıyor. Onu tanıdığımda ilk dile getirdiğim şeylerden biri, tasarımcının kendi tarzının Tekbir giyimde bir şekilde yer almasıydı. Fakat köklü markalarda değişiklikler bir çırpıda olmuyor. Tekbir, oturmuş tasarım çizgisinde köklü değişiklik yapmak yerine, muhafazakâr kitlenin değişen beklentilerine yeni markayla cevap vermeyi tercih etmiş. EsRa Tekbir markası da yola böyle çıkmış.Tesettür giyime odaklanan markaların birçoğunda tasarımlar genellikle kalabalıktır. Düğmesi, zinciri, tokası, yoğun desenleriyle hep kendini ispatlama çabasındadır. Esra Karaduman Uzun, kendisinin giyinirken sıkıntı çektiği bu durumu Esra Tekbir markasında aşmaya gayret ettiğini söylüyor. EsRa Tekbir, bu anlamda şıklığı abartıya kaçmadan detaylarda arayan kadınlara sesleniyor. Kumaşlar, kesimler, detaylardaki dokunuşlar Esra Tekbir’in marka DNA’sına katkıda bulunuyor.Blazer ceket de var, davet kıyafeti deMarka, iş hayatında aktif rol alan, sosyal hayatta da dinamik bir yaşam süren, aynı zamanda da pratik ve rafine bir şıklık arayan kadınlara hitap etmek amacıyla yola çıkmış. Tasarımları gördüğümde düşündüğüm şeylerden biri, moda konusunda eğitimin ve tasarım kültürünün önemli bir rolü olduğunu fark ettirmesiydi. Kumaşlardan dikişlere, kalıplardan desenlere kadar birçok konuda Esra Karaduman Uzun’un moda eğitiminin etkilerini gözlemlemek mümkün.Akdeniz ve tropikal temalardan ilham alarak 30 parçadan oluşan koleksiyonda bomber ceketler, yüksek bel uzun etekler, etnik ama fazlasıyla şehirli desenler, davetler için oldukça rafine taşa pula boğulmamış elbiseler var. Kumaşlar ise Esra Karaduman Uzun’un kumaş bilgisini konuşturduğu bir alan. Kaliteyi dokunarak hissedebiliyorsunuz.Uluslararası medyadan özel ilgiGeçtiğimiz hafta salı günü Kuruçeşme’de koleksiyon sunumunu yapan Esra Karaduman Uzun ve Tekbir Giyim ailesini hem basın mensupları hem de muhafazakâr moda bloggerları yalnız bırakmadı. BBC, Reuters gibi prestijli uluslararası basından da ilgi oldukça fazlaydı. Esra Karaduman Uzun ile özel röportajlar yapıldı. Burcu Çetinkaya’nın mini bir Drift şov gerçekleştirdiği sunumda sürpriz misafirler de vardı. Bennu Gerede davetin renkli misafirlerinden biriydi.Stil danışmanları hizmet verecekEsRa Tekbir markasına emek verenlerden biri de Londra’nın en prestijli moda okullarının başında sayılan Center Saint Martins’te eğitim almış kreatif direktör Veysi Demir. Demir, markanın kimliğinin oluşması ve bunun görselleşmesi anlamında önemli bir çaba harcıyor. Markanın kendi tasarım kültürünü görselleştirmesi için çekimler Tekbir’den farklı bir konsept ile başka bir mekânda yapılmış. Mağazalarda da EsRa Tekbir için vitrin görselleri tasarlanıp mağaza içinde de marka ayrı bir stant alanında sergileniyor. Veysi Demir, EsRa Tekbir’in rafine tasarım kültürüne odaklanmasının altını çiziyor. Genelde markanın sahiplerinin bol aksesuarlı modelleri savunurken, ‘evet ama müşteri bunu alıyor’ yorumunu eleştiriyor. Demir, “Biz neyi sunarsak müşteri ona odaklanıyor. Bugüne kadar kadınlara hep aynı stiller sunulduğu için buna mecbur kalındı. Markalar müşterilerine vizyon sunmalı.” diyor.Demir, güzel bir de haber veriyor. Tekbir’in ilk olarak pilot mağazalarında stil danışmanı olacak ve kadınların ‘ne alsam, nasıl kullansam’ sorularına rehberlik edecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Sağlığa format atmak mümkün mü?

Obezite, romatizma, kalp krizi, hatta kanser… Tüm bunların yaşadığınız travmalardan kaynaklanabileceği aklınıza gelir miydi? Kişisel danışman Barış Muslu, ‘Sağlığına Format At’ kitabıyla hastalıkların kaynağı olan travmalarla yüzleşme tekniklerini anlatıyor.“Kilo sorunlarından diyabete, yüksek tansiyondan romatizmaya, alerjiden kalp krizi hatta kansere kadar tüm hastalıklar beynimizde bir şalterin yukarı kalkmasıyla başlıyor. Ben şimdi size o şalteri geri indirmenin yöntemini anlatacağım.” diye başlıyor M. Barış Uslu söze. Doğan Kitap’tan çıkan ‘Sağlığına Format At’ kitabının çıkış noktası tüm bu hastalıkların müsebbibi olan beyinde atan şalteri geri indirme çabası aslında. Biraz daha açalım mevzuyu. Mideniz ağrıdığında doktorunuzun yapacağı ilk şey öncelikle bu ağrıyı dindirmek. Bu nedenle türlü ağrı kesicileri şeker misali yutmaya hazırlanın. İkinci aşama ağrının kökenini bulmak. Belki de midenizdeki bir yara tüm ızdırabınızın su yüzündeki sebebi. Peki o yaraya ne sebep oldu? Barış Uslu, öncelikle yaraya neden olan olası travmatik olayın bulunması gerektiğini düşünüyor. Bu belki eşin ölümü, belki kaza, belki de haksız yere babanızdan yediğiniz bir tokat olabilir... Travmayla yüzleşme ve tedavi ise ikinci aşamada gerçekleşiyor.‘Beyin, stresi sindirilemeyen besin gibi algılıyor’Barış Muslu, aslında mühendis. İşletme masterı da yapan Muslu, şimdilerde kişisel ve kurumsal danışmanlık hizmeti veriyor. 1994’ten bu yana da beynin işleyişinin ruhsal ve bedensel sağlığa etkileri konusunda araştırmalar yapıyor. Üstelik tek başına değil. Çeşitli branşlarda görev yapan doktorlardan oluşan bir ekibi var. Beynin hastalıklara kapı aralayan travmatik olaylarla yüzleşmesini sağlayan NeuroFormat tekniğini de aldığı eğitimler sayesinde geliştirmiş. Muslu’ya göre birçok önemli hastalığın temelinde kişinin yaşadığı travmatik olaylar yatıyor. “Beyin şoka uğradığı bir olayla karşılaştığında sanki bir besini sindiremiyormuş gibi çalışmaya ve organlara bu şekilde talimatlar vermeye başlıyor. Bu da nihayetinde çeşitli hastalıklara kapı aralıyor. Bu yüzden göz ve el hareketlerini kullanarak kişinin yaşadığı şoke edici ya da üzücü olayla yüzleşmesini sağlıyoruz. Bu yüzleşme sağlandığında çoğu hastalık da ortadan kalmış oluyor.” diyor. Tabii bu metodun tamamlayıcı bir tedavi olduğunu, hastaların bu yüzden tıbbi tedavilerini bırakmamaları gerektiğini de ekliyor sözlerine.Kanser kelimesi yasaklanmalı“Bir adamın işinde sorunlar yaşadığını düşünün, bir de onun kanser olduğunu öğrendiğini... Hangisinde daha büyük şok yaşar?” diye soruyor Muslu. Bu adam kanserden ölürse stresinin kaynağı olarak işindeki problemleri mi suçlamalıyız, yoksa kanser kelimesini duyduğunda yaşadığı stresi mi? Çağrıştırdığı negatif anlamlar sebebiyle kanser kelimesinin dahi yasaklanmasından yana. Zira kanserin ölümcül türleri olabildiği gibi hafif türleri de var. “Bu yüzden kanser yerine organ bazında kelimeler türetilmeli ve bunlar kullanılmalı.” diyor Barış Muslu.Şükretmek, ‘her şey yolunda’ mesajı veriyorTıpta sıkça karşılaşılıyor mucizevî ‘plasebo etkisi’ ile. Deneylerde bir grup hastaya gerçekten ilaç verilirken, bir gruba da şeker vs. gibi hastaların ilaç olduğunu sandığı maddeler verilir. İşte ‘plasebo etkisi’ burada devreye girer. Zira kendisine verilen ‘ilacın’ işe yaradığına inanan şeker yiyen hastalarda çeşitli derecelerde iyileşmeler gözlenebiliyor. Aslında bu inanmanın gücü. Bir de bunun tam tersi ‘nosebo etkisi’nden bahsediyor Barış Muslu. Yani hastanın iyileşemeyeceğine inandığında gerçekten kötüye gitmesi durumu. Hastalıklarla fazla kavga etmemek, durumu kabullenmek de yeni bir stres kaynağı oluşturmamak adına önemli. Bu yüzden inançlı insanlar daha şanslı Muslu’ya göre. Zira kader deyip tevekkül ediyorlar. “Şükretmek de beyne ‘her şey yolunda’ mesajı veriyor, bu yüzden önemli.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Beethoven ve bizim sanatçılar

Lewis Lockwood’un kaleme aldığı ‘Beethoven-Hayat ve Müzik’ kitabını okurken dikkatimi en çok Beethoven’ın sanatçı duruşu çekti. Maalesef bu duruş günümüzde adeta bir ütopya.Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bestecilerinden olan Beethoven hakkında bugüne kadar binlerce kitap yayımlandı. Amerikalı akademisyen ve çellist Lewis Lockwood’un kaleme aldığı Beethoven-Hayat ve Müzik başlıklı biyografi bunların en kapsamlılarından. Kitap, bu büyük dehanın hayatı ve eserleriyle ilgili bilinmeyen birçok ayrıntıyı açığa çıkarıyor. Okurken en çok dikkatimi çeken konulardan biri, Beethoven’ın sanatçı duruşu oldu. Maalesef bu duruş günümüzde adeta bir ütopya gibi ve ülkemizdeki sanatçı kavramının aslında ne kadar yanlış kullanıldığını gösteriyor. Beethoven, aristokrasiye ömrü boyunca karşı çıkmış bir isim. Kraliyet arabasını gördüğünde eğilip selam verenlerin tersine, sırtını dönüp uzaklaşabilecek kadar cesur. Yıllarca kendisine maddi destek sağlayan Prens Lichnowsky’ye, “Siz doğumunuzdaki rastlantıyla bugünkü siz oldunuz. Binlerce prens olmuştur ve olacaktır. Oysa yalnızca bir tek Beethoven vardır.” diyebiliyor. Eroica olarak da bilinen üçüncü senfonisini, Napolyon’a, Avrupa’ya demokrasi getirdiği için adamış. Ancak daha sonra Napolyon kendini imparator ilan ettiğinde bu adamayı geri alan bir sanatçı. Sadece aristokrasiye değil, sanatının ticarileşmesine, yayıncıların iznini almadan ve yeterince telif ödemeden eserlerini basmasına da itiraz eden ve “İnsan beyni satılabilir bir mal değildir.” diyen bir sanatçı.Şimdi tüm bunları okuyunca ülkemizde sanatçı kavramının ne kadar hoyratça kullanıldığını düşünüyorum. Sanatçı, hiçbir kimseye eyvallahı olmayan isimdir. Lakin dönüp ülkemize baktığımızda özellikle müzik dünyasında, kendini sanatçı olarak konumlandıran birçok ismin, maddi menfaatler uğruna ne kadar acınacak halde oldukları. Aman bir konser fazla vereyim, biraz daha fazla televizyonda görüneyim arzusu ile etliye sütlüye karışmayan, yaşanan haksızlıklar karşısında çıkıp bir şeyler söylemeyen kocaman bir güruh var. Sadece kendi menfaatlerine dokunulduğunda feveran eden bu ‘sanatçılar’ sanat konusu açıldığında da mangalda kül bırakmıyor maalesef. Herkes politik olmak zorunda mı, değil elbette. Ancak kendisine sanatçı diyen bir müzisyenin çıkıp haksızlıklara karşı en azından eserleriyle söz söylemesi gerekmez mi? Ya da sırf iktidara muhalif olduğu için konserleri iptal edilen arkadaşlarının yanında durup destek olmaz mı? İktidarla ters düşerim korkusu ile hiçbir siyasi içeriği olmayan toplantılara sırf korkudan katılmaya bile imtina eder mi? Ben bunları algılayamıyorum. Şu son dönemde herkes neden artık bir Cem Karaca ve Barış Manço çıkmıyor, diye sorular soruyor. İşte tam da bu yüzden.Yanni, İstanbul’daİnsanın neden onunla aynı dönemde yaşamadım, diye üzüldüğü müzisyenler vardır. Bir de onunla aynı çağda yaşadığı için sevindikleri... Benim için Yanni onlardan biri. New Age diye tabir edilen dünya müziğinin en güçlü temsilcilerinden olan Yanni, 8 Mayıs’ta İstanbul’da konser verecek. Çok heyecan verici bir konser olacağı kesin. Kendi adıma sabırsızım. Benim için Yanni, huzurun müzisyeni. Sınırların, dillerin ve kültürlerin ötesine müziği aracılığıyla geçmeyi başaran gerçek bir müzisyen. Efsane Acropolis konserini döner döner izlerim. Belki genç kuşakta onun müziğinden bîhaber olanlar vardır. Ancak bu konser onlar için bir fırsat olabilir. Dare to Dream’den Truth of Touch’a kadar tüm albümlerini keşfetmelerini tavsiye ederim.Kral Müzik Ödülleri’nden Türkiye ibaresi kaldırılsınKral TV’nin verdiği müzik ödüllerinin adayları belli oldu. Her sene olduğu gibi bu yıl da hararetli tartışmalar başladı. Farklı dedikodular müzik kulislerinde konuşulup duruyor. Bunlara değinmeyeceğim. Benim derdim ödülün içeriğinde bulunan Türkiye kelimesiyle ilgili. Bence ismi yine eskisi gibi ‘Kral TV Müzik Ödülleri’ olarak kalsın. Zira gerek adaylar gerekse kategoriler itibarıyla Türkiye’nin müzik üretimini yansıtmıyor. Sadece popüler müzik ekseninde dönen bir ödüle dönüştü maalesef. Ne halk müziği var içinde ne sanat müziği ne de Türk müziği. Ne Karadeniz var içinde ne Ege ne de diğer yöreler. Oysaki bu alanlarda çok ciddi albümler yayınlandı geçen sene. Sadece Türkçe değil, Kürtçe, Ermenice ve bu topraklara ait başka dillerde de ciddi çalışmalar vardı. Şimdi tüm bunları görmezden gelip sadece radyolarda ve dijital ortamdaki verilere göre bir ödül kurgulanıyorsa adında Türkiye geçmese daha iyi olur diye düşünüyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

İnternette yeni tehlike!

İnternette kişisel verilerin güvenliğini tehlikeye atan açıklara bir yenisi daha eklendi. ‘Heartbleed Bug’ adlı bu açık, milyonlarca siteyi etkisi altına almış durumda. 2012’nin Mart ayında yayınlanan OpenSSL şifreleme versiyonunu kullananlar büyük tehlikede.Heartbleed Bug, internetteki iletişimimizin gizliliğini koruyan OpenSSL şifreleme sistemindeki güvenlik eksikliğinden yararlanan ciddi bir açık. OpenSSL özellikle alışveriş, e-posta, anlık mesajlaşma ve VPN gibi uygulamalarda sıklıkla kullanılıyor.OpenSSL kullanıldığında, bilgileri girdiğiniz ekranda ve internet tarayıcısının adres çubuğunda bir kilit sembolü beliriyor. İşte Heartbleed Bug bu kilit sembolünün bulunduğu ekrana girilen tüm bilgilerin kötü amaçlı kişiler tarafından görülmesine sebep olan bir güvenlik açığı. Siber güvenlik alanında önemli çalışmalar yapan Trend Micro uzmanlarına göre 2012’nin Mart ayında yayınlanan OpenSSL şifreleme versiyonunu kullanan bütün organizasyonlar bu güvenlik açığından etkilenmiş olabilir. Heartbleed güvenlik açığını suistimal eden saldırganlar, kullanıcı adlarına, şifrelere ve gizli kriptografik anahtarlara ulaşabiliyor. Kötü amaçlı kullanıcılar, ele geçirilen bu anahtarlar ile sistemdeki bütün iletişimi gözlemleyebilir ve sisteme daha fazla zarar verebilir.Heartbleed Bug’dan kimler etkilendi?OpenSSL kullanan ve sürüm sayısı 1.0.1 ve 1.0.1f arasında kalan sunucular tehlikede.İngiltere merkezli internet şirketi Netcraft verilerine göre dünyada güvenli olduğu bilinen yarım milyondan fazla web sitesi bu güvenlik açığından olumsuz etkilenmiş olabilir.Trend Micro’nun üst seviye alan adları üzerinden yürüttüğü araştırmada ise Türkiye’de SSL şifrelemesi kullanan 457 siteden 115 tanesi Heartbleed Bug’a karşı savunmasız durumda.Aynı araştırmaya göre Güney Kore merkezli web siteleri bu açıktan ciddi biçimde etkilenmiş durumda. ‘.kr’ üst seviye alan adına sahip sitelerin yüzde 56’sı bu virüse karşı savunmasız durumda. Güney Kore’yi yüzde 45’lik oranla ‘.jp’ üst seviye alan adına sahip Japonya merkezli web siteleri izliyor. Dikkat çeken bir başka veri ise .gov uzantılı resmi web sitelerinin yüzde 38’inin Heartbleed Bug’a karşı savunmasız olduğu.Android kullanıcıları ise oldukça büyük bir risk altında çünkü Heartbleed Bug Android 4.1.1 sürümünde etkili. Toplamda 7 bin uygulamayı inceleyen Trend Micro uzmanları bunlardan 6 bin tanesinin savunmasız olduğunu belirledi.Ne yapmalı?Trend Micro Türkiye Genel Müdürü Yakup Börekçioğlu’na göre bu açığa karşı öncelikle kurumların ve web sitesi yöneticilerinin ciddi önlem alması gerekiyor, çünkü güvenlik açığı kullanıcıların girdikleri site üzerinde gerçekleştiği için kullanıcıların doğrudan yapabileceği bir müdahale pek mümkün değil. Bir web sitesinin Heartbleed Bug’dan etkilenip etkilenmediği https://filippo.io/Heartbleed/ adresinden test edilebilir.Kullanıcıların öncelikle yapması gereken ise öncelikle cihazlarındaki güvenlik yazılımlarının ve işletim sistemlerinin güncel olduğundan emin olmak. Ayrıca güvenliğinden şüphe duyduğunuz web sitelerine kesinlikle kişisel veri girilmemeli. Eğer üyelik gerektiren bir site kullanıyorsanız ve site şifre değişimi tavsiye ediyorsa, bu tavsiyeye hemen uymanızda yarar var. Her ne kadar büyük sosyal ağlar ve internet şirketleri bu açığa karşı önlem almış olsa da Facebook, Instagram, Pinterest, Tumblr, Twitter, Gmail, Yahoo, Dropbox, Wordpress gibi popüler web servislerini kullananların şifrelerini değiştirmesinde yarar var.Apple ve Microsoft tarafından yapılan açıklamada ise Heartbleed Bug açığının servislerini etkilemediği ifade edildi.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Erguvan faslı başlıyor

Latincesini sorarsanız cercis siliquastrum. Türkçeye Farsçadan gelip “ergevân, ergavân, erguvan” diye çağrılmış. Nisanla beraber Boğaz’ın iki yanını rengine boyayan İstanbul’un tarihsel mirası ağaçtan söz ediyoruz…Önce Türkçe Sözlük’e bakalım: “Baklagillerden, eflatunla kırmızı arası renkte çiçek açan, güzel bir süs ağacı, deliboynuz. Erguvanî, eflatunla kırmızı arası renk, bu renkte olan.” Sözlük örnek cümleyi Necati Cumalı’dan seçmiş: “Erguvan dallarından örülmüş çardağın içi loştu iyice.”Çiçeklerin şeceresi de insanı hayrete düşüren cinsten. Yazın değişmez balkon çiçeği petunya patlıcangillerin bir üyesi olmasıyla şaşırtıyor, erguvan ağacı baklagiller familyasından olmasıyla. Kışı kuru dallarla geçiren bu ağaç, güneşin kendini iyiden iyiye hissettirdiği günlerde o kuru dallarının bir anda çiçeklenmesiyle baharın müjdecisi sayılıyor. Bazıları beyaz, mavi, eflatun olsa da genelde morla pembe arasında açan çiçeklerin biçimi fasulye gibi. Bu da ağacın baklagillerle bağını kuran yegâne özelliği.Sert kışları sevmiyor, o yüzden iklimi daha yumuşak yerlere göre. Anavatanı Güney Avrupa ve Batı Asya. Bizde Ege’de, Marmara’da yaygın olsa da, Bizans’tan beri İstanbul’la anılıyor. Bizans’ta hanedanlığın rengi olan erguvanı sıradan insanların giymesi yasak. Rivayet o ki, İstanbul M.S. 330 yılında Costantinus tarafından kurulduğunda mevsim erguvan mevsimiymiş. O günün 11 Mayıs olduğu kabul ediliyor.İngilizce adı Judas Tree olan ağacın Hıristiyan tarihi açısından bir önemi ayrı. Üzerine kitaplar yazılan efsaneye göre, Hz. İsa’yı ele veren Yahuda yaptığı ihanetini ağırlığıyla, pişmanlığını önleyemez ve kendini erguvan ağacına asar. Ağaç da bu utancı kaldıramaz, dalları çarpılır, rengi kızarır.İslamiyet’in erguvana bakışı farklı. Tirmizî, Hz. Muhammed’in (sas) “Ben erguvan renkli bir şeyin üzerine binmem.” dediğini naklediyor.Erguvan izlemek Osmanlı’da da bir gelenek. Bizans’tan taşıdığı izler nedeniyle İstanbul’da lalenin, gülün, karanfilin gördüğü iltifatı görmese de yine de bir Boğaziçi geleneği. Orhan Okay, “Boğaziçi Hâlâ Güzel” yazısında anıyor: “Eski İstanbullular, özellikle Boğaziçi sakinleri cemrelere, Nevruz’a dikkat etseler de asıl baharın geldiğine erguvanların çiçek açmasıyla kani olurlardı. Dev gibi çamların, çınarların, kestanelerin arasında kaybolmuşken nisan sonlarına doğru birdenbire çıldıran çiçekleriyle baharın saltanatını onlar tek başına yürütür.”Yazıyı “Zaman vapura atlayıp seyre dalma zamanı” diye bitirirken, noktayı Evliya Çelebi’nin de bahsettiği “Erguvan Cemiyeti Faslı” geleneğini anlatan alıntıyla koyalım. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabı, Bursa bahsinden: “Erguvan şenliği, baharın bütün güzelliğiyle kendini gösterdiği erguvanların rengârenk açtığı günlerde Emir Sultan halife ve müritlerinin, Osmanlı ülkesinin dört bir yanından kalabalıklar hâlinde Bursa’da Emir Sultan dergâhına gelerek, bir hafta boyunca zikr ü tevhid icra etmeleri, diğer tekke ve dergâhları ziyaret ederek sohbete katılmalarıdır. Bir hafta süren bu fasıl çeşitli toplantılar, davetler, şehir gezileri ve benzeri cemiyetlerle şenlenir; bu durum, şehirde bolluk, bereket ve meserret olarak algılanırdı.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Dizilere doğudan bakmak

Kısmet belgeseli Türkiye’deki dizilerin Ortadoğu ve Balkanlar’daki kadınlar üzerine etkilerini irdeliyor. Ayna tuttuğu insan hikâyeleri enteresan, ayrıntılar hayret uyandırıcı.Kıbrıslı Rum yönetmen ve gazeteci Nina Maria Paschalidou, Türkiye’de çekilen pembe dizilerin Ortadoğu ve Balkanlar’daki kadınlar üzerine etkilerini inceleyen bir belgesel çekti: Kısmet. Farklı etnik ve dinî kökenlerden kadınların dizilerden nasıl etkilendiğini irdeleyen, toplumdaki rollerini ve kendilerini sorgulamalarını sağlayan belgesel, yurtdışına açılan diziler üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor bizi.Ekibin araştırmasına konu edindiği diziler Gümüş, Fatmagül’ün Suçu Ne?, Muhteşem Yüzyıl, Bin Bir Gece, Hayat Devam Ediyor gibi ekranda görülmeye başladığı anda tartışmalara sebep olan ve büyük ilgi gören yapımlar. Ayna tuttuğu insan hikâyeleri enteresan, ayrıntılar hayret uyandırıcı.Mesela Mısır. Yurtdışına satılan ilk dizi Gümüş başta olmak üzere Türkiye hikâyelerinin en çok ilgi gördüğü ülkelerden biri. Gümüş, seyirciyle buluştuğu anda toplumda bir çatırdama yaşanıyor. Çocuklara Gümüş adı veriliyor, kadınlar hayatlarını dizi saatlerine göre ayarladığı için aile içi huzursuzluklar, boşanmalar başlıyor. Başrol oyuncularından Songül Öden’in deyimiyle geleneksel değerlerine bağlı modern Türk kadınını simgeleyen, kocasının arkasında, önünde değil, yanında duran bir kadın olarak görülen Gümüş, kadınlar tarafından rol model olarak alınıyor. Zamanla onun gibi davranıyor, yaşıyor, isteklerde bulunuyor. Eşlerinden beklentileri artıyor haliyle. Karşılanmayınca da artan memnuniyetsizlikler ilişkileri ayrılığa götürüyor.Fatmagül’ün cesaretiBir diğer ilgi gören dizi Fatmagül’ün Suçu Ne? Beren Saat’e göre Ortadoğu’da modern Müslüman bir kadın olarak görülen, adaleti aradığı için takdir edilen bir kadının hikâyesi. Mısır’da yayınlandığı sırada kadın hareketlerinin farklı bir yöne evirilmesine imkân tanıyor. Arap Baharı’nın Mısır’ı kasıp kavurduğu dönem… Kadın aktivistlerden biri askerler tarafından zorla bekâret testine sokuluyor. Fatmagül’ün takipçisi aktivist kadın onun adalet arayışını ilham alarak askeri, mahkemeye veriyor. Davayı kazanıyor, tacizle eşdeğer görülen bekâret testlerinin kalkmasını ülke gündemine getiriyor. Bu konuda ısır hukuk tarihine ‘açılan ilk dava’ olarak kayda geçiyor. O aktivist kadın kendisine ışık tutan kişinin Fatmagül karakteri olduğunu dile getiriyor. Başka bir hikâye: 13 yıl boyunca evinde sessiz sedasız bir hayat süren, yer yer eşinden şiddet gören bir kadın, çocuğu olmasına rağmen Fatmagül gibi hak arayışına girişip eşinden ayrılıyor.Dizilerin ilgi gördüğü bir diğer ülke Yunanistan. Bizde ecdada saygı göstermediği için eleştirilen Muhteşem Yüzyıl, orada Osmanlı propagandası yaptığı gerekçesiyle protesto ediliyor. İzlenmesinin sebepleri; aileyi sofra etrafında toplaması, karakterlerin büyüklerine saygı duyması, el öpme vb. davranış biçimlerine yer vermesi, erkeğin maço resmedilip aileyi koruyup kollaması, aşka yer vermesi... İki ülkenin ortak hikâyelerini işleyen Yabancı Damat ile dizilerimizi takip etmeye başlayan Yunanlılarla yaşam tarzından gelenek göreneklere kadar birçok ortak noktamız olduğu biliniyor. Özellikle Türkiye’yi tanıyıp bilenlerin dizilere takipçi olmalarında farklı gerekçeler var: Hikâyelerde ortak kültüre yer verilmesi, Türkiye’nin de Yunanistan gibi fakir, orta sınıf ve zenginlerden oluşan sosyal katmanları barındırması, İstanbul hayranlarına özlemlerini gidermek için imkân tanıması ilgi görmesinin diğer gerekçeleri. Şimdilerde kadınlar Hürrem yüzükleri, küpeleri takıyor, saçlarını onun gibi yaptırıp eşlerinin Kanunileşmesini bekliyor.Antenler toplandıDiziler yurtdışına ihraç edildiği ilk dönemlerde ülkelerde farklı tepkiler alıyor. İzlemenin günaha ortak olmak anlamı taşıdığını anlatan fetvalar veriliyor, Suudi Arabistan’da yasaklanıyor, İran’da izlenmemesi için evlerden antenler toplanıyor. Zamanla bir şekilde diziler takipçisine ulaşıyor. Her ülkede ilgi gören dizi farklı. Mesela, Bulgaristan’da en çok izleyici bulan Bin Bir Gece. Farklı bir sosyal statü olan bir kadın patronuyla aşk yaşıyor, tepkilerden çekindiği için uzun süre ilişkisini saklıyor. Bin Bir Gece’de Şehrazat karakterine öykünüp hayatını şekillendiriyor, bir süre sonra evlenip yuva kuruyor. Ailenin kökünü dinamitleyen hikâyelerin başrolleri ‘özgürleştirici kahramanlar’ olarak görülüyor, gösteriliyor.‘Modern kadın profili hoşlarına gitti’Bahsini ettiğimiz dizilerin senaristlerinin hepsi kadın. Yunanlı gazeteciye göre bu tesadüf değil: “Kendilerini anlatıyorlar.” Televizyon eleştirmeni Tayfun Atay’a göre dizilerin tutma sebebi şu: “Türkiye, dizilerin gösterildiği diğer ülkeler gibi Müslüman. AK Parti iktidarından sonra ‘laik İslâm devleti’ modeli onlar için umut oldu. Baskı görmeyen, belirli seviyede Müslüman olan, geleneklerine bağlı modern kadın profili hoşlarına gitti, o yüzden ilgi gösterdiler. Bugün dizi ihraç eden bir ülkeden, fetva ithal eden bir ülkeye döndük.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Altın Lale nasıl açıldı?

33. İstanbul Film Festivali kapsamında iki hafta boyunca yerli yabancı onlarca film seyirciyle buluştu. Ulusal Altın Lale bölümünde ilk kez seyirci karışısına çıkan filmler beklentileri karşılamadı.Biraz öteki, biraz yabancı: Dikkat çeken yapımların başında Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben O Değilim’i geliyor. Dört yıl önce Saç ile aynı festivalde En İyi Film ve Yönetmen ödülü alan Pirselimoğlu, bu kez kimlik değiştirmeye çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor: “Bir hastanenin yemekhanesinde çalışan Nihat, işyerinden arkadaşı Ayşe ile ilişki yaşamaya başlar. Ayşe’nin cezaevinde yatan kocası, Nihat’a tıpatıp benzemektedir. Kahramanımız zamanla onun yerine geçer, başına ilginç olaylar gelir.” Uzun eslerle dolu hikâyede (Roma’dan En İyi Senaryo ödülü alması boşuna değilmiş) biraz Dostoyevski’nin Öteki’si var, biraz Camus’un Yabancı’sı. Başrol oyuncusu Ercan Kesal, başarılı bir performansla hikâyeyi sırtlıyor. Kesal için ayrı bir parantez açmakta fayda var. İnandırıcılık sorunu yaşamayan bir oyuncu. En büyük artılarından biri bu. Senaryolardan ve kişisel tercihlerinden dolayı oluşturduğu karakterler birbirine çok yakın. Yani tahmin edilebilir bir performans sergiliyor. Seyirci, bundan sonra beden formunu, sesini vb. değiştiren bir Kesal görmek isteyecektir.Darbelerle dans: Nefes: Vatan Sağolsun ile iyi bir çıkış yapan Levent Semerci ikinci uzun metrajlı filmi Ayhan Hanım ile 12 Eylül’de dağılan bir ailenin hikâyesine kulak veriyor: “Eşi emekli bir astsubay olan Ayhan Hanım, politikayla ilgisi olmayan dört çocuk sahibi bir ev hanımıdır. Anne, baba kaotik günlerde siyasetten uzak dursa da üç çocuğu darbe çarkının içinde öğütülür.” Başrol oyuncusu Vahide Gördüm, kanser tedavisi görmeye başladığı için yarıda kalan film, şartlardan dolayı farklı ve özgün bir dile bürünmüş. Lars Von Trier’in Dogville’i gibi Brechtiyen bir üslup... Kameraya yansıyan darbeden sonra polislerin bastığı Ayhan Hanım’ın evi ve çocuklarının dışarıda yaşadıkları. Ev ortamı gerçekçi bir şekilde gösteriliyor, çocukların yaşadıkları ise dans tiyatrosunda olduğu gibi büyük bir dansçı grubu tarafından canlandırılıyor; çocukların evden ayrılışları, uygulanan işkenceler gösteriliyor, ölümlerinden sonra farklı koreografilerle yasları tutuluyor. Kanlı 1 Mayıs’ı göstermek için Eskişehir’de kocaman bir Taksim Meydanı inşa edildiği haberleri çekim sürecinde kulağımıza gelmişti. Birkaç saniye görülen meydanın inandırıcılıktan uzak olduğunu söyleyelim. Film, başrol oyuncuları Vahide Gördüm, Selçuk Yöntem ve çocuklarının performanslarından ziyade biçimiyle konuşulur.Sesine geldik ama…: 60 yaşındaki Berfe ve 8 yaşındaki torunu Jiyan’ın yaşadığı köyün bütün erkekleri silah sakladıkları iddiasıyla bir jandarma baskını sonucu tutuklanırlar, aileleri bu silahları teslim edene kadar serbest bırakılmayacaklardır. Berfe ve torunu aile üyelerini kurtarma hayaliyle silah bulmak için yollara düşer. Hüseyin Karabey’in yardım bütçeleriyle tamamladığı Sesime Gel, Kürt kimliği özelinde Anadolu’da yaşanan acılar üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor seyirciyi. Yaşananlara dair politik bir tavır almıyor, yolculuklarında ikiliye eşlik eden dengbejlerle yaşadığımız dünyaya dair bir şeyleri keşfetmemiz için kapı aralıyor. Nene ve torunu yerel halktan seçen Karabey, başarısız (yaşananlar karşısında tepkileri hep aynı) oyuncu yönetimiyle beklentileri karşılayamıyor. Filmin başında görülen, son çeyreğinde görünüp kaybolmayan dengbejler, nenenin torununa anlattığı masal ile gerçek hikâyenin doku uyuşmazlığı, yersiz uzun oluşu, kurgu sorunu filmin eksileri.Mültecilerle bir gece: Melisa Önel’in ilk uzun metrajlı filmi Kumun Tadı, Sesime Gel gibi 64. Berlin Film Festivali’nde görücüye çıkmıştı, şimdi karşımızda. İstanbul’un Karadeniz sahillerinde kömür tüccarlığı ile beraber insan kaçakçılığı yapan bir çetenin peşine takılan yönetmen, bir grup mültecinin denizi aşmaya çalıştığı bir geceye ışık tutuyor. Timuçin Esen, Mira Furlan, Ahmet Rıfat Şungar başrolde, irili ufaklı rollerde de birçok tanıdık sima görünüyor. Dağınık hikâyesi, derinlikten yoksun karakterleriyle, ne olduğu anlaşılmayan üst başlığıyla festivalin vasatları arasında.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Sigara inmeyi tetikliyor

İnme, beyne kan akımını sağlayan damarlardan birinin aniden tıkanmasıyla ortaya çıkan bir hastalık. Tedavide ilk 6 saat hayati önem taşıyor. Gerekli tedavi yapılmazsa kalıcı sakatlığa hatta ölüme bile yol açabiliyor.Vücudunuzun tek tarafında aniden başlayan güçsüzlük, karıncalama ardından meydana gelen hissizlik, şiddetli baş ağrısı ve konuşma zorluğu… Bunlar inmenin hayati belirtileri. Üstelik sanılanın aksine sadece yaşlılarda görülmüyor. Gençler de büyük risk taşıyor. İnme esnasında yapılacak ilk müdahale hayati önem taşıyor. Gerekli tedavi imkanı sağlanmadığındaysa ölümle bile sonuçlanabiliyor. İnmeyi hazırlayan risk faktörleri neler? Tedavisi nasıl yapılıyor? Korunma yolları neler? İnme, damarlardan birinin aniden tıkanmasıyla birlikte, beyne kan akımının gidişinin yavaşlaması ya da durması sonucunda meydana geliyor. Beyin damarlarından birinin ani şekilde yırtılarak, kanın beyin dokusu içine akmasıyla da oluşabiliyor ve buna halk arasında beyin kanaması deniyor. Diyabet, sigara, yüksek kolesterol, aşırı kilo gibi sorunlar inmenin en önemli nedenlerinden. Kalıcı sakatlıklara ve hayati tehlikeye yol açan bu hastalıktan korunmak için genç yaşlardan itibaren hayat tarzınızda değişiklikler yapmanız şart.Memorial Şişli Hastanesi İnme Rehabilitasyon ve Araştırma Ünitesi Başkanı Doç. Dr. Yakup Krespi, ülkemizde her yıl binde 2-3 kişinin inme yaşadığını söylüyor. Yaş ilerledikçe, özellikle 60-65 yaşından itibaren inme sıklığı artıyor. Ancak bu gençleri kurtarmıyor. Batılı ülkelerde ve dünya genelinde birinci, ülkemizde ise üçüncü sakatlık nedeni olarak bilinen bu rahatsızlık, kalp hastalıklarından sonra ikinci ölüm nedeni aynı zamanda. Vücudun bir tarafında aniden meydana gelen güçsüzlük, uyuşma, karıncalanma, konuşma zorluğu, görme kaybı veya çift görme, bulantı, kusma, dengesizlik gibi şikayetler inmenin en önemli belirtileri. İnme sırasında hastalar o güne kadar hiç yaşamadıkları şiddette bir baş ağrısıyla da tanışıyor.Diyabet ve tansiyon riski artırıyorAtardamarların bazı faktörlerin etkisiyle erken yaşlanmasına bağlı olarak da inme ortaya çıkabiliyor. “İnmenin beş temel risk faktörü bulunmaktadır. Bu hastalık; diyabet, sigara, yüksek kolesterol, şişmanlık ve bel yağlanması ile birlikte ortaya çıkabilmektedir.” diyor Doç. Dr. Yakup Krespi. Yaşlı hastalarda kalp ritim bozuklukları, genç hastalarda ise kalp kapakçığıyla ilgili sorunlar çok sık görülüyor. Gençlerde hiçbir risk faktörü bulunmasa bile sigara tek başına önemli bir risk faktörü inmede. Belirtilerin görüldüğü hastaların yüzde 80’inde sorun bir damarın tıkanmasından kaynaklanıyor. Geri kalan grupta ise bir damarın çatlamasına bağlı olarak beyin kanamaları ortaya çıkıyor. Günümüzde beyin damar tıkanıklıklarının özel tedavileri bulunuyor. Bu tedaviler, sakatlık riskinin kalkmasında en etkili faktör zaman. Krespi’ye göre damarın açılmasını sağlayacak ve yeniden beynin kan dolaşımını sürdürecek olan tedavilerin ilk 6 saatte başlatılması çok önemli. Bu süre içinde damarsal tedavinin yanı sıra; anjiyografik yöntemle, tıkalı damara bir kateter ile ulaşılarak pıhtı damarın içinde eritilebilir veya damarın içinden çekip çıkarılabilir. Buna da “endovasküler tedavi” deniyor. Bu iki tedavi bir hastada birlikte veya ayrı ayrı olarak uygulanabiliyor. İnme geçiren bir hastaya, ilgili tüm birimleri bünyesinde barındıran, donanımlı bir merkezde tedavi uygulanması şart. İnme tedavisine birçok branşın bir araya gelerek karar vermesi ve hasta rehabilitasyonunun sağlanması önemli. İnme merkezlerindeki organize tedavi ile hastanın erken dönemde ölüm ve sakatlık riskinin en aza indirilmesi sağlanıyor.Damar açıcı tedavilerİnme tedavisi ile ilgili en önemli adım ilk saatlerde hastaneye başvuran hastalara, hastanın tıbbi durumu uygunsa damar açıcı tedavinin yapılabilmesi. Bu tedavinin mutlaka uygun koşulları sağlayabilen merkezlerde ve eğitimli bir inme ekibinin kontrolünde yapılması gerekiyor. Hastaların ve yakınlarının inme belirtilerini anlamaları ve hiç vakit kaybetmeden uygun sağlık kurumuna ulaşabilmeleri, damar açıcı tedavi şansını kullanabilmeleri açısından önemli. Bu uygulama dışında, genel olarak, inme tedavisi ‘medikal tedavi’ ve ‘rehabilitasyon’ başlıkları altında incelenebilir. Medikal tedavi, hiç inme geçirmemiş, ancak risk faktörlerini taşıyan kişilere yönelik, inmenin oluşmasını önlemek üzere birincil korunma tedavisi ve inme geçirmiş kimselerde de sebebin ortadan kaldırılması ya da riskin düşürülmesini hedefleyen ikincil korunma tedavisi. İkincil koruma tedavisinde, daha çok inmenin tekrarı önlenmeye çalışılıyor.İlk 6 saat önemliHastayı hastaneye götürecek kişiler evde zaman kaybetmemeli. Hastane yerine polikliniğe gitmek, eve doktor çağırmak veya geçmesini beklemek zaman kaybettirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Hastanın en acil şekilde uygun tedaviyi alabileceği donanımlı bir hastaneye götürülmesi şart. İnme geçiren hastanın tansiyonunu düşürmeye çalışmak, tansiyon hapı, dilaltı hapı vermek de yanlış uygulamalardan. İnme, hem kanayan hem de damar tıkanıklığı türünde olabileceğinden, hastaya kan sulandırıcı ilaçlar verilmemeli.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Elektronik aletler nasıl temizlenir?

Elektronik aletlerinizi temizlemek için aşındırıcı temizlik malzemeleri kullanmayın ve ıslak temizlik yapmayın.Evinizdeki hiçbir alet, elektronik aletler kadar toz çekici değildir, fakat elektronik aletler son derece hassas olduğundan, onların temizliğini yaparken oldukça dikkatli olmak gerekir.Bilgisayarınızı temizlerken her şeyden önce fişini çekin.Bilgisayar ekranları ve diskleri temizlemek için mikrofiber bir bez kullanmanızı öneririz. Mikrofiber bezler bu tür aletlerinizin çizilip hasar görmemesi için oldukça önemlidir.Klavyenizi temizlemek için eski bir gazete sayfasının üzerine klavyeyi ters çevirin ve birkaç defa silkeleyin. Bir parça pamuk üzerine damlattığınız ispirto veya kolonya ile klavyenizi silin. Tuş aralıklarını temizlemek için her yöne eğilebilen minik bir biberon fırçası kullanın. Yirmi saniye kadar kurumasını bekleyin.Bu tür aletleri temizlemek için asla elektrik süpürgesi kullanmayın. Bunun yerine basınçlı hava püskürten kompresörlerden yararlanın. Yani vakumlama ile değil, üfleme yoluyla temizliği tercih edin. Elektronik aletlerinizi temizlemek için aşındırıcı temizlik malzemeleri kullanmayın ve ıslak temizlik yapmayın. Tarayıcı ve yazıcılarınızı ise temiz bir mikrofiber bezin üzerine damlatacağınız birkaç damla sirke ile temizleyebilirsiniz.Sentetik ve doğal fırçaların temizliğiSürekli elinizin altında olan fırçaların kullandıkça mikrop yuvası haline gelmesi kaçınılmazdır.Bunları hijyenik hale getirmenin en pratik yöntemini öğrendiğinizde fırçalarınızı hem uzun ömürlü hale getirecek hem de gönül rahatlığıyla kullanacaksınız.Sentetik makyaj ve saç fırçalarını temizlemek için, birkaç kâğıt havlunun üzerine sıvı yağ damlatın. Fırçayı kâğıt havlunun üzerindeki yağda iyice gezdirin. Temizlediğiniz makyaj fırçası ise havlunun üzerine renklerini bırakacaktır. Şimdi bu iş için ayırdığınız ve içine su koyduğunuz cam veya plastik kabın içinde fırçayı çalkalayın. Ardından başka bir kaba bulaşık deterjanını sulandırmadan damlatın ve fırçayı bu kez onun içinde iyice çevirin. Son olarak bol suyla durulayın ve temiz bir havlunun üzerinde kurutun.Doğal telleri olan saç ve makyaj fırçalarını ise bir kabın içine sulandırmadan koyacağınız bebe şampuanına batırıp içinde her noktasına temas edinceye kadar iyice çevirin. Ve bol suyla durulayıp onları da temiz bir havlu üzerinde kurutun.Banyo ve tuvalet temizliğiBanyonuzu temizlemek ve mikroplardan arındırmak için bir plastik torbanın içine elma sirkesini doldurun ve torbayı duş başlığının üzerine geçirin. Birkaç yerinden iğne ile delerek banyonun her köşesini bu sirkeli suyla ıslatın.Elma sirkesini püskürtmeli bir şişeye sulandırarak koyup bütün kıyı köşelere sıkarak da aynı işlemi yapabilirsiniz.Sonra da karbonatı bütün kuytu yerlere serpiştirin. Yarım saat kadar o şekilde beklettikten sonra bir güzel durulayın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Varisler köpük oldu!

Bacak damarlarında belirginleşme, ağrı, şişlik, hassasiyet… Varisten mustaripseniz bunlara pek de yabancı değilsiniz. Yeni yöntemle damar içine enjekte edilen köpük sayesinde genişleyen damarın kapanması sağlanıyor.Kadınların çoğu şişlik, ağrı ve damarlardaki belirginleşmeyle kendini gösteren varisten yana dertli. Çeşitli tedavi yöntemleri mevcut. Ancak son zamanlarda damar içine enjekte edilen köpük nam-ı diğer skleroterapi yöntemi sıkça tercih ediliyor. Sıvı veya köpük şeklinde uygulanan skleroterapi toplardamar duvarında hasar yaratma potansiyeli olan kimyasal maddenin ince bir iğne yardımıyla sıvı veya köpük şeklinde verilmesi esasına dayanıyor.Skleroterapide damar içine enjekte edilen madde, damarın iç duvarını yakarak damarın kapanmasını sağlıyor. Bu işlemde damarı kapatma oranı diğerleriyle karşılaştırıldığında biraz daha düşük. “Diğerlerinin sağladığı oranı yakalamak amacı ile ek seanslar gerekli. Son yıllarda çıkan bir diğer yöntemde ise skleroterapiye ek olarak damar içine yine ultrason eşliğinde bir kateter yerleştirilerek damar içi parçalandıktan sonra ilaç veriliyor. Bu yöntem diğerlerine göre daha tercih edilir olmaya başladı.” diyor Liv Hospital Damar Cerrahı Prof. Dr. Murat Aksoy. Bu son yöntemde lokal anestezi ihtiyacı da ortadan kalkıyor. Skleroterapi sonrası ilk günlerde yüksek basınçlı çoraplarla veya bandajlarla hasta eve gönderiliyor.Lazerle de tedavisi mümkünLiv Hospital Damar Cerrahı Prof. Dr. Murat Aksoy hastanın öncelikle dikkat etmesi gereken şeyin tedaviye uyum olduğunu söylüyor. Bu, tedavideki başarıyı artırıyor. Girişim sonrası bandaj veya varis çorabını düzenli olarak kullanmak önemli. İğne tedavisinden sonra varis çorabını düzenli olarak giymiyorsa yüksek olasılıkla varisi tekrar edebilir. Skleroterapi iğne tedavisi sonrası en azından hastane etrafında 30 dakika yürümek de şart. Uzun süre ayakta kalmamaya özen göstermek, eğer bundan kaçış yoksa varis çorabı kullanmak, hareketli bir yaşamı tercih etmek, kilo almamak da operasyon sonrası tedbirler arasında. Çoğunlukla kış veya havaların serin gittiği aylar operasyon için daha uygun. Tedavi planlamasında hastanın şikayeti, muayene bulguları ve ultrasonografi bulguları önemli. Hastada damarlar içinde kanın geri kaçışı yoksa ve şikayetler görüntüyle ilgiliyse dışarıdan lazer uygulaması veya iğne ile skleroterapi uygulaması tercih edilebilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

[Çalışan kadının mutfağı] İzmir köfte

Bu hafta Ege Bölgesi’nin meşhur İzmir köftesini sizlerle paylaşıyorum. Acil yemek hazırlamanız gerektiğinde mutlaka aklınızda bulunsun. Bu hafta sağlık sorunları nedeniyle çok sevdiğim mutfağımdan biraz ayrı kaldım. Kendimi inzivaya çekmiştim ki uzaklardan çalan telefon akşam yemeğine akrabalarımın geleceğini ve acilen mutfakla vuslat zamanı olduğunu söyledi. Yapılması kolay beni de çok yormayacak bir menü hazırlamalıydım. Sizlerle yöresel yemeklerde buluşacağımızı da düşünerek Ege bölgemizin meşhur İzmir köftesini yapmaya başladım. Yanında mercimek çorbası, şehriye pilavı, piyaz ve yoğurt ile akşam menümü tamamlayıp misafirlerimi keyifle ağırladım.Dayımın, Melek aşçı menüde ne var bakalım, sorusuna hitaben, “Ekşilisi var, terbileyisi var. Kadınbudu olanı da var, İnegöl menşeli olanı da, Adapazarlısı da. 291 çeşidi ile her damağa uyanı var. Bu akşam bizde İzmirlisi var.” diye cevap verdim.MalzemelerYarım kg kıyma1 soğan1 yumurtaYarım bayat ekmek içi3 patates2 domates4-5 sivribiber2 kırmızı biberTuz, kimyon, köri, nane, kara biber, kırmızı biber, yeni baharYapılışı Bayat ekmek içini bir kaba ufalayalım. Ekmeklerin içini alıp, rondo yardımıyla tekrar ufalayalım. Soğanı rendelemek veya robottan geçirmek su bıraktığı için çok tercih etmiyorum. Soğanı en ince şekilde doğrayalım. Ekmeğe kıyma, soğan, yumurta ve köftemize lezzet katacak baharatları ekleyerek harcı güzelce yoğuralım.Harçtan küçük parçalar alıp elimizle yuvarlayıp uzun parmak şeklinde köfteler hazırlayalım. Patatesleri elma dilimi şeklinde keselim. Bir kabın içinde biraz sıvıyağ, tuz ve kırmızı biber ile karıştıralım. Aynı şekilde biberleri de parmak şeklinde kesip çok az sıvıyağ ve tuz ile karıştıralım.Köfteler ve diğer malzemeler sıvıyağda kızartılıp fırına o şekilde konulur. Ama ben daha sağlıklı olması açısından yağlı kağıt sermiş olduğum fırın tepsisine malzemeleri koyup fırında birazcık pişiriyorum.Yayvan bir tepsinin veya borcamın kenarlarına patatesleri, ortasına da köfteleri dizelim. Sivri biber ve kırmızı biberi de patateslerin ve köftelerin üzerine güzelce yerleştirin.Domatesleri rendeleyip ve 1-2 kaşık suyla sulandırıp köftelerin üzerine gezdirelim. Önceden ısıtılmış 170 dereceye ayarlı fırında 15 dakika pişirelim.İzmir köftemiz afiyetle yenmek üzere hazırdır efendim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Nisan 2014 Cuma 22:00

Kültür - Sanat Rehberi

İspanya’nın sesi İstanbul için söyleyecekKonser: Dünyaca ünlü Evita müzikalinin yıldızı İspanyol diva Paloma San Basilio, ilk kez Türkiye’ye geliyor. İş Sanat tarafından gerçekleşecek konser, 25 Nisan Cuma günü saat 20.00’de İş Sanat Kültür Merkezi’nde. İspanyol müziğinin önemli isimlerinden Paloma San Basilio, müzik kariyerine 1975 yılında ilk albümü Sombras ile başladı. Sanatçı, 1985 Eurovision Şarkı Yarışması’nda Juan Carlos Calderón’un ‘La Fiesta Terminó’ adlı şarkısını seslendirerek, Eurovision tarihinde ülkesini en iyi temsil eden şarkıcılardan biri oldu. Biletix’te yer alan konser biletlerinin fiyatları 68-128,5 TL arasında. Detaylı bilgi: issanat.com.tr***Kültür Üniversitesi’nde tiyatro zamanıTiyatro: İstanbul Kültür Üniversitesi tarafından düzenlenen 5. Uluslararası Prof. Cüneyt Gökçer Tiyatro Festivali başladı. 15 gün boyunca Türkiye’den ve yurtdışından gelen tiyatro toplulukları, oyunlarını sahneleyecek. 16 Nisan Çarşamba günü başlayan festivale Asya’dan Amerika’ya kadar birçok tiyatro topluluğu katılıyor. 30 Nisan Çarşamba gününe kadar devam edecek olan festivalin açılış töreni İstanbul Kültür Üniversitesi Akıngüç Oditoryumu ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek. Birbirinden farklı üniversitelerde izleyici ile buluşacak olan tiyatro festivali için ayrıntılı bilgi: kulturlureplikler@iku.edu.tr***Dünyanın çocukları bir aradaFestival: İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından bu yıl 5.si düzenlenen ‘Miniatürk Uluslararası Halk Oyunları Festivali’ne, Türkiye, Makedonya, Rusya, Romanya, Bosna-Hersek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Malezya, Bulgaristan, Sri Lanka ve Gürcistan olmak üzere 10 ülkeden 450 çocuk katılıyor. Halk oyunları grubunun sergileneceği gösteriye Miniatürk ev sahipliği yapacak. Festival, 19 Nisan Cumartesi günü saat 14.00’te başlayacak. Gösteriyi, 7-13 yaş grubunda 450 öğrenci sunacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ’nin ev sahipliğinde 5 yıldır düzenlenen festivale bugüne kadar 50 ülkeden 20.00’e yakın çocuk katıldı.***‘Kemanın piri’ geliyorKonser: Dünyanın önemli müzik otoriteleri tarafından 20. ve 21. yüzyılın “en üstün” keman virtüözü kabul edilen Itzhak Perlman, 29 Nisan’da İstanbul’da konser verecek. 70. yılını kutlayan Yapı Kredi katkılarıyla İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Salonu’nda gerçekleşecek konser saat 21.00’de. “Schindler’in Listesi” filminden de tanınan Perlman, Yehudi Menuhin’e ait Stradivari’nin altın çağında yapılmış en iyi kemanı olduğu düşünülen 1714 yapımı antik Soil Stradivarius ile sahneye çıkacak. Perlman, En İyi Oda Müziği ve En İyi Enstrümantal Solist Performansı gibi toplamda beş ayrı dalda Grammy Ödülü’ne sahip. Biletix’te yer alan konser biletlerinin fiyatları 137,5-665 TL arasında.***Çocuklara bayram hediyesi: ‘Karlar Ülkesi’Şenlik: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, Ülker’in çocuklara hediyesi var. Çocuklar, bu yıl 7.si düzenlenen Ülker Çocuk Sinema Şenliği’nde, Oscar ödüllü animasyon film ‘Karlar Ülkesi’ni (Frozen) izleyebilecek. The Walt Disney Company Türkiye işbirliğiyle düzenlenecek çocuk şenliği 24 Nisan Perşembe günü gerçekleştirilecek. Disney Channel’ın sevilen çizgi filmlerinden kısa bir derleme de film öncesi izlenilebilecek. 6 yılda 750 bini çocuk toplam 912 bin kişiye ulaşan şenlik, bu yıl 62 ilde düzenlenerek Türkiye’nin en kapsamlı çocuk şenliği olma özelliğini sürdürecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:18

‘Organ’ize mutluluk

Turizmiyle tanıdığımız Antalya son yıllarda organ nakillerindeki çalışmalarıyla öne çıkıyor. Geçtiğimiz hafta düzenlenen ‘Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Bahar Kampı’ bunlardan biriydi. Katıldığımız kampta çocukları nakilli olan ailelerin hikâyelerini dinledik.Organ yetmezliği ne cinsiyet tanıyor ne de ırk. Zengin mi yoksa fakir mi olduğunuzun da bir önemi yok. Her geçen gün tüm çabalara rağmen bağışlara olan ihtiyaç giderek artıyor. Sadece Türkiye’de kronik organ yetmezliği sebebiyle hayat mücadelesi veren 100 binden fazla kişi yaşıyor. Nakil, ne yazık ki bu hastaların hayatlarını sürdürebilmesi için tek tedavi seçeneği. Ülkemizde organ nakli konusunda çok deneyimli ekipler yetişiyor. Özellikle Antalya’da organ nakline inanan ve gönül veren pek çok insanla karşılaşmak mümkün. Ekipler kurup bölge bölge dolaşarak, çeşitli ortamlarda halka organ naklini ve bağışını anlatıyorlar. Hatta Antalya’da geçtiğimiz yıl ‘Bir saat içinde en fazla organ bağışı’ dalında Guinness rekoru bile kırıldı.Türkiye’de 60 bin böbrek, 5 bin karaciğer ve 2 bin kalp yetmezliği sorunu yaşayan hasta bulunduğu tahmin ediliyor. Nakil bekleyen hasta sayısının fazlalığına rağmen ülke olarak bağışta istenilen oranları yakalamış değiliz. Bundan dolayı her yıl 6-7 bin insanımızı kaybediyoruz. Sadece nakil bekleyen hastalar değil, yakınları da çaresiz bir bekleyiş içine giriyor. Uygun organ bulundu haberini duymak için belki de yıllarca bekliyorlar.Bu amaçla yola çıkan Organ Nakli Koordinatörleri Derneği (ONKOD) de bağış ve nakillerin yaygınlaştırılması, duyarlılığın artırılması için 2005’ten beri hizmet veriyor. Derneğin faaliyetlerinden biri bu sene ikincisini düzenlediği ‘Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Bahar Kampı.’ Antalya’da yapılan kampta bir hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleşti. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen 32 çocuğun yanı sıra; Letonya, Kırgızistan, İngiltere, Macaristan ve Norveç’ten de katılım oldu.Zorlu tedavi süreçlerinin ardından çocuklar, kamptaki eğlenceli aktivitelerle moral topluyor. Aynı sıkıntıları yaşayan akranlarıyla bir araya gelerek yalnız olmadıklarını anlıyor ve yaşamla olan bağları güçleniyor. Sormanıza gerek yok, aslında kampta ne kadar mutlu oldukları, sahip oldukları enerjiden ve yüzlerini kaplayan gülümsemeden anlaşılıyor. Alışmak zorunda kaldıkları hastane odalarından farklı bir ortamda çocuk olduklarını yeniden hissetme fırsatı veriliyor. Geldikleri şehirler, ülkeler başka başka olsa da hikâyeleri hep aynı. Sadece çocuklar değil, aileleri de kamp boyunca kendileri gibi ailelerle tanışıp yaşadıklarını paylaşıyor. Bu organizasyon, çocukların yaşamdan uzak kalmalarını gerektirecek bir durumda olmadıklarını gösteriyor. Yaşıtlarıyla aynı etkinlikleri yapabildiklerini görüp kamptan memnun ayrılıyorlar. Öyle ki buraya bir kez gelen, tekrar katılmak için çok uğraşıyor.Kamp, kendilerine hep ‘neden ben?’ diye soran çocukların aslında ‘ben değil, bizmişiz’ demelerini sağlıyor. Her biri, onları buluşturan hastalıklarını ortak dil olarak kullanıyor. Ağlamak için nakil ismini duymalarının yettiği çocuklar, dertlerini paylaşmayı öğreniyor. Altı yaşında böbrek nakli olan Mehmet Emir, bunu yaşayan çocuklardan. Nakil konusu açıldığında kaçıp odasına saklanırken birkaç gün sonra annesine “İlk defa hastalığım güzel bir şeye sebep oldu.” diyor. Aileler ve çocukların hepsi, kampta bulunmanın memnuniyetiyle Antalya’dan ayrılıyor. Daha sonra da dernekle iletişime geçen aileler, çocuklarının değişimlerinden bahsediyor. Tıpkı böbrek nakilli Norveçli Martin’in annesinin ONKOD’a gönderdiği mektup gibi. Oğlunun, kamp sonrası özgüveni ve sosyal iletişimi yüksek, enerji dolu biri haline geldiğini söyleyen anne, kamp için koordinatörlere teşekkür ediyor.Norveçli Martin, annesiyleBöbrek, karaciğer ve kalp nakilleri yapılan çocukların kimisi iyileşirken kimisinin ilaç tedavisi hâlâ devam ediyor. Onlar yine de nakil bekleyen hastalara göre daha şanslı. Kimi ailesinden alırken naklini, kimi de hiç tanımadığı bağışçılar sayesinde hayata tutunuyor.Eflatun“Hayat kurtarmak için gerek yok illa doktor olmaya / Gel sen de katıl bize bir organ bağışla” şarkısıyla organ bağışının önemine dikkat çeken Eflatun da çocuklarla kamptaydı. Sanatçı, “Organ nakliyle ilgili ilk şarkıyı bestelediğim halde sevinemiyorum. Bu bana duyarlılığımızın ne kadar az olduğunu gösteriyor.” diyor.Kalbi altı dakika atmadıBerkant Demireyen (12): İştahsızlık ve halsizlik belirtileriyle dokuz yaşında götürüldüğü hastanede kalp ritminin bozuk olduğunu öğreniyor Berkant’ın ailesi. İki sene ritim bozukluğu için ilaç tedavisi gören Berkant’ın durumu ağırlaşıyor ve kalbi altı dakika duruyor. Hayata döndürülen ve cihazlara bağlı yaşayan Berkant, kadavradan kalp nakli olur. Hasta olduğu günlerde annesine ‘Ben ölecek miyim?’ diye soran Berkant, şu anda iyi. Eğitimine bu yıl evde devam ediyor.Dokuz aylık bebekken organ nakli yapıldıTegam Jessica Ross (8): Kampa İngiltere’den annesiyle gelen karaciğer nakilli Jessica’nın ilk nakli, dokuz aylık olunca gerçekleştirilmiş. Annesi öncesinde kızının hiç hareket etmediğini, konuşmadığını ama nakille birlikte geliştiğini söylüyor. Geçen yıl İngiltere’den katılan çocuklardan kampı duyan Jessica, katılmak için aylar öncesinden heyecanla bekleyenlerden. Jessica’nın annesiyse kampta aynı duyguları paylaşan diğer annelerle buluşunca, dillerini anlamasalar da birlikte ağlamalarının kendisini çok etkilediğini söylüyor.Karaciğerini annesi ve teyzesinden aldıSemih Can Uyar (14): Semih, iki yaşındayken kroli sendromu yaşıyor ve hastanelerle bu şekilde tanışıyor. İki defa karaciğer nakli olan Semih, ilkini annesinden, diğerini teyzesinden alıyor. Hastalık sebebiyle gelişimi durunca aşırı kilo kaybı yaşıyor. Semih, yaşadıklarından o kadar etkilenmiş ki hastalığından bahis açıldığında korkuyor. Kampa annesi ve kardeşiyle katılan Semih, iyi vakit geçirdiğini söylüyor.Doğuştan nakil gerekliydi, teşhisi üç yaşında olduDenizhan Çığtak (16): Organ yetmezliği doğuştan olduğu halde fark edilmeyen Denizhan, buna bağlı olarak gelişme geriliği yaşamaya başlamış. Teşhis üç yaşında konulmuş ve iki böbreğinin de hasarlı olduğu fark edilmiş. 10 yaşındayken kadavra listesine adı yazılan Denizhan, ilk naklini olmuş ancak bağışıklık sistemi iflas ettiğinden virüs kapınca böbreği iflas etmiş. Yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması geçiren Denizhan, böbreğini bu kez annesinden almış. Okuluna devam eden Denizhan’ın durumu iyi ve o da diğerleri gibi kampa geldiği için oldukça mutlu.g.bagırkan@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 12:33

40 yaşında bile liseliyi oynayabilirim

Hayat Bilgisi’nin Kopil’i olarak tanıdığımız Serhan Arslan, ‘Kendime İyi Bak’ filmiyle yönetmen koltuğuna oturdu. Biraz erken değil mi diyenlere, “8 yaşından beri sahnedeyim. 24 yıl geçti.” diyor.Serhan Arslan’ı sevimli, afacan genç rolleriyle tanıyoruz. 2000’li yıllardan bu yana bilfiil televizyon dünyasının içinde. Kendi gibi oyuncu arkadaşı Ruhi Yapıcı ile beraber ‘Kendime İyi Bak’ adlı bir film çekti. Evlilik arifesinde olan bir gencin sohbet sırasında eski defterlerin açılmasıyla geçmişi irdelemesini ve bilmediği gerçeklerle yüzleşmesini anlatan bir film. Arslan ile film vesilesiyle yönetmenlik deneyimini konuştuk.Oyunculuk devam ederken nereden esti yönetmenlik?1999’dan beri televizyona durmadan iş yapıyorum. Sürekli yurtdışında zaman geçiren biriyim. Londra’ya gittim ilk dönem. Orada yönetmenlik ve kamera önü oyunculuk eğitimi aldım, sonra San Francisco’da Sean Penn’le çalışma şansım oldu. Orada da yönetmen ve oyunculuk üzerine bir eğitim vardı. Sonra Berlin Film Festivali’nde Talent Campus eğitim çalışmasına başvuran 40 bin kişi arasından 300 kişi falan seçiyorlardı. 20 kişi oyuncuydu, onların arasına giren ilk ve tek Türk oldum. Berlin’de sokak tiyatrosu yaptım, oyunlardan birini yönettim derken artık kendi hikâyemi anlatma zamanı geldi diye düşündüm ve bir yola çıktım.Yolculuk için biraz erken diyenler oldu mu?Valla açıkçası benim için geç bile. İki yıl önce olabilirdi, biraz tembel davrandım. Genç durduğuma bakmayın, 32 yaşındayım. 8 yaşında Şehir Tiyatrosu’nda oyunculuğa başladım. 24 sene olmuş, az değil.Ruhi Yapıcı da sizinle aynı yaşlarda, oyuncu kökenli.Aynen öyle. Elveda Rumeli setinde beraber oyunculuk yaptık, orada tanıştık. Yapılan işlerle alakalı eğlenceli taşlamalarımız vardı. Sohbetlerin devamında ikimizin de kafasında film çekmek olduğu ortaya çıktı. Sonra bu yolda neden beraber yürümüyoruz, dedik. 1,5 sene önce senaryoyu yazmaya başladık, çektik, şimdi vizyonda.Ödüllü yönetmenler bile yapımcı, dağıtımcı bulmakta sıkıntı yaşıyor. Siz de durum nasıldı?Yola çıkarken yapımcılığını biz üstlendik. Şimdi bir ortağımız var. Proje oluşturup insanlara sunarak zaman kaybetmek istemedik. “Bu dünyadan kazandığımızı yine bu dünyaya vereceğiz, sonra birilerini buluruz, bulamasak da evde televizyonda izleriz.” diyerek yola çıktık. Daha önce kazandıklarımızdan köşeye koyduklarımızı kullandık. Biz paramızı tutarız, Selanikliyiz.Oyuncu Serhan ile yönetmen Serhan arasındaki farklar neler?Hayatımı öyle ayırmıyorum. Okuduğum okulun faydalarını burada görüyorum. Konservatuvar yerine İstanbul Üniversitesi’nde felsefe okudum. Askerlik nedeniyle okulu 11 yılda bitirdim. Hocalar çok alçakgönüllüydü, profesörlerle sofrada delilerce muhabbet ederdik. Hayatın ne kadar sonlu, çözülemez olduğunu hep tartıştık, durduk. Bu beni çok rahatlattı. Yönetmen, oyuncu, galada papyon takıp kırmızı halıda yürüyen Serhan hiçbir şekilde farklı karakterler değil. Biliyorum ki bunların hepsi afaki. Ben yönetmen oldum, bana başka türlü davranın gibi bir tavrım olsaydı, kendi adıma üzülürdüm. Tabii ki yönetmenliğin bambaşka bir disiplini var, o da mutluluk ve sevecenlikle yakalanabilir. Sıfır gerginlikle seti bitirdik, demek ki olabiliyormuş.Mizahı bol projelerle göründüğünüz için seyircinin beklentisi bu yönde ama...Evet öyle bir algı var. Ben her zaman şaşırtmaktan yanayım. Aktör olarak bunu gerçekleştiremiyorsunuz. Gelen teklifler bambaşka yönde olunca bana şunu verin de diyemiyorsun. Tiyatroda bu şaşırtan rolleri yakalayabildim ama televizyonda böyle bir şey söz konusu değil. Onu da anlıyorum. İnsanlar alıştıkları şeyi görmeye devam etmek istiyorlar, onları suçlayamayız. Anlatmak istediğim hikâye başkaydı. Ne alâka diyorlar, o da beni mutlu ediyor. Sanıldığı kadar eğlenceli biri değilim, sıkıcıyım.Sevimli, afacan rollerle sizi tanıyanlar, özel hayatınızda da öyle sanıyor.Öyle değilim. Ufaklık durmak güzel bir şey ama. 40 yaşına geldiğimde 20’li yaşlarda birini makyaj hileleriyle oynayabileceğim gibi görünüyor. Cast çok önemli. İster istemez nasıl görünüyorsan, onu oynaman gerekiyor. Bu bir handikap, hoş değil. Yapacak bir şey yok. Yaşlanınca daha farklı roller gelir diye düşünüyorum. Bakalım…Liseli rolleri geliyor mu hâlâ?Tabii ki. Bundan yüksünmüyorum. Hayır, istemiyorum gibi bir derdim yok. Herkese şunu öneriyorum: Hayatı kariyerden ibaret görmeyin. İşim bitince yelken yapıyorum, futbol oynuyorum, bisiklete biniyorum. İşle alâkalı bazı zamanlar handikaplar yaşayabilirsin ama işin hayatımıza hükmetmemesi gerekiyor. Bizde apartman görevlisi var, kapıcı yok; sekreter yok, yönetici asistanı var. Meslekleri hayatımızın odak noktası yapıyoruz. Bu işler para kazanılmak için yapılıyor, hayatımızı neden göz ardı ediyoruz? Gelen roller birbirine benzese de mümkün mertebe performansımı sergileyip geri kalan hayatıma dönüyorum. Mutluluğu bulmak için televizyon karşısına uzanmamak lazım, biraz çaba göstermek lazım.‘Anaokulum vardı, kapattım’Hayat Bilgisi ekibinen kimlerle görüşüyorsunuz?Ortega (Paşhan Yılmazel), Süzme (Kaan Yılmaz), Barbi (İpek Erdem), o gün teknik ekipte çalışan yönetmen olan arkadaşlar...Hepsi galaya geldi. Yirmili yaşların başında beraber olduğumuz kişiler onlar. Beraber ev paylaştık, eğlenceler düzenledik. O günleri mutlulukla anıyorum. Bir araya gelmek çok eğlenceliydi. İtalyan bir ailenin yıllar sonra bir araya gelmesi gibi. Ekibi bir araya getirmek istiyordum, film vesile oldu.Kopil liseyi bitirdi, yönetmen oldu mu, diyorlar?Biraz öyle oldu. Benim Vefa Lisesi’nden arkadaşlarım da geldi. Gerçek liseli, diziden liseliler bir aradaydı. En beklemediğim adamların bile takım elbiselerini giyip gelmeleri çok hoştu.‘Beni de ikinci filminde oynat.’ diyen çıktı mı?Olmadı. Biliyorlar ki ihtiyaç olduğunda ararım, çağırırım. Beni yalnız bırakmazlar. Filmde rol alanlar da arkadaşlarım değil, hikâyeyi beğenip geldiler.Kimlerle aranız daha iyi?İstanbul çok büyük bir şehir. Herkesin farklı işleri oluyor, kendi dünyasına dönüyor. Onun için çok fazla görüşemiyorsunuz. Güzel olan şu: Ayrılınca ‘pause’ tuşuna basıyorsun, bir araya gelince ‘play’e basıp devam ediyorsun. Yaşadığımız durum bu. O dönem başkaydı bir de. Bu kadar dizi yoktu, Hayat Bilgisi dediğin gibi fenomendi. Değişik duygular.Bugün televizyonlarda benzer formatta sayısız dizi var.Bu durum beni çok mutlu ediyor. Olsun. Öyle olunca bu dizilerin ilki Hayat Bilgisi’ydi deniyor, biz akla geliyoruz. Biz de Hababam Sınıfı’nı hatırlatıyoruz. Daha çok olsun ki bizim karakterlerimiz yaşasın. Bizimkinin ayrı bir sıcaklığı, samimiyeti vardı. Diğerleri hakkında yorum yapmıyayım.Anaokulunuz olduğunu okudum. Doğru mudur?Vardı. Çocuklar okula daha erken yaşta gidecek yasa düzenlemesinden dolayı iki sene önce kapattık. Annem başındaydı, İngilizce öğretmeni olduğu için İngilizce derslerine giriyordu, ben de drama derslerini veriyordum. Yıl sonu gösterilerimiz oluyor, onlarla beraber sahneye çıkıyorduk. Ben kötü karakter oluyordum, minikler iyiler; her oyunda beni alt ediyorlardı. Onlarla çalışmak çok eğlenceliydi, 8 yıl sürdü. Annemin de dinlenmeye ihtiyacı vardı, kendisiyle ilgilenmesi gereken zamanların içinde. İyi oldu, artık daha bol vakti, az derdi var.a.hulagu@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 07:32

Bir devri açıp kapatan çiçek

Lâle, yalnızca bahçelerimizde bulunan bir çiçek değil. Edebiyatımıza, camilerimize, çeşmelerimize de imzasını atıyor. Nisan başında yüzünü gösterip mayısa kadar misafirliğine devam eden bu narin çiçeği yâd edelim…“Lâle hadler yine gülşende neler etmedilerServi yürütmediler, goncayı söyletmedilerTaşradan geldi, çemen mülkine bigâne deyüDevr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler.”Şâir Necati’nin gazeline ‘taşradan geldi’ bilgisiyle giren lâlenin anavatanı Kafkasya’ya, İran’a, Orta Asya’ya uzanıyor. Bir devir açıp bir devir kapatan; bir zamanlar borsası bulunan ve bir soğanı bir servet eden bu müstesna çiçeği görmek için son günler…İstanbul’un tarihinden her gün bir yaprak kopsa da, yüzyıllar önce unutulmuş lale, altı yıldır yeniden hayatımızda. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tarihin unutulmuş sayfalarından alıp günlük hayata taşıdığı bu çiçek, yol boylarında, parklarda, bahçelerde karşımıza çıkıyor.Şubat sonundan itibaren yapraklarını göstermeye başlayan lâleler, nisan ortası/sonuna kadar dayanıyor. Soğanı ekmek için biraz erken davranmak gerek. Aslında lâle/ sümbül/ çiğdem/ nergisi aralık ortasından itibaren ekmeye başlamakta, biraz soğukla yüzlemek de faydalı. Soğan almak için birçok adres var; yapı marketler ve tabii ki Ankara’da Hal civarı, İstanbul’da Mısır Çarşısı. Üstelik artık internet siteleri üzerinden de sipariş verilebiliyor. Oradan alındığında yanılma payı da çok az. Siyah diyorsa, siyah. Bu işe meraklı olanlar yurtdışındaki forumları takip edip çeşit çeşit soğanların peşine de düşüyor.Şimdi lâleyi aldınız, ektiniz, çıktı, baktınız, sevdiniz. Soldu gitti. Hoyratlık edip de soğanı bir kenara, toprağı bir kenara fırlatmayın. Bütün soğanlı bitkilerin ömrünün bir seneyle sınırlı olmadığını bilip, balkonun ya da evin fazla sıcak olmayan bir köşesinde dinlenmeye alın. Bunun için çiçeği solan soğanları topraktan çıkarıp, yapraklarını ve sapını kesip, üzerindeki fazla toprağı temizleyip, güneş görmeyen bir yere kaldırmanız yeterli. Böylece gelecek sene zamanında ekme ve yeni lalelere kavuşma şansınız olur.Kendi bir devir oluşturacak kadar iddialı ama bakımı için bir şey yapmaya gerek yok. Su bile istemiyor desem yeri. Yine de siz kaktüs muamelesi yapmayın, arada (mesela haftada bir-iki) su verin.Çiçeğinize dışarıda kıyamayıp hemen içeri aldınız, ertesi sabah baktınız ki boynu bükük. Endişeye mahal yok. Balkona çıkarıp soğuğu gösterin yeterli. Soğukta ömrü 4 haftaya kadar uzuyor.Lâle, yalnızca bahçelerimizde bulunan bir çiçek değil. Edebiyatımıza, camilerimize, çeşmelerimize, mezar taşlarımıza da imzasını atıyor. Hem Allah ism-i celâlindeki harfleri (lam, elif, be) ihtiva etmesi, hem biçimiyle Osmanlı medeniyetinin en önemli motiflerinden biri. Son söz Tabib Mehmet Aşkî’den:“Mazhar-ı ism-i celâl olmasa idi lâle / Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle”a.orer@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Gitarlarını dünya çalıyor

Ekrem Özkarpat, namı Türkiye’yi aşmış bir çalgı ustası. Her ne kadar yaptığı gitarlarla ünlense de kontrbastan tambura, cümbüşten buzukiye kadar birçok enstrüman üretiyor. Özkarpat, his ve düşüncenin enstrümana geçtiğine inanıyor. Ona göre sevgi ile yapılan sazdan daha güzel ses çıkıyor.Çalgı yapımcıları, yaşadıklarında sadece usta müzisyenlerin tanıyıp bildiği gizemli kişilerdir. Çoğu zaman öldükten sonra isimleri ve efsaneleri kulaktan kulağa dolaşır ve onları tüm dünya tanır. Çok küçük bir azınlık yaşarken ismini dünyaya duyurabilir. Ülkemizde de böyle bir usta var. El yapımı gitarlarıyla artık dünya çapında bir markaya dönüşen Ekrem Özkarpat’tan bahsediyoruz. Uzun yıllardır ülkemizdeki birçok ünlü müzisyenin, gitar virtüözünün elinde onun imzasını taşıyan gitarlar var. Ülkemizin en önemli sanatçılarından Erkan Oğur’un onun yaptığı gitarları çaldığını söylemek bile Özkarpat’ın önemini anlatmaya yeter sanırım. Sadece Erkan Oğur mu? MFÖ, İsmail Soyberk, Erdem Sökmen, Bülent Ortaçgil, Neşet Ruacan, Özdemir Erdoğan, Kıraç, Cenk Erdoğan, Aykut Gürel ve daha niceleri. Almanya’dan Amerika’ya birçok yabancı müzisyen de onun gitarlarını çalıyor.Ekrem Özkarpat, Taksim Tünel’deki Gitar Atölyesi ismini verdiği mekanda yapıyor enstrümanlarını. Enstrüman diyoruz çünkü o her ne kadar gitarlarla ünlense de cümbüşten kontrbasa, tamburdan mikrotonal gitara kadar birçok çalgı yapıyor. Onun ağaçla olan arkadaşlığı çocukluk yaşlarına dayanıyor. Daha beş altı yaşlarında rulman tekerli arabalar, sapanlar ve oklar yapmış. Sonraları gitgide ağaç işlerine olan merakı artmış. İstemese de 14 yaşında Almanya’ya ailesinin yanına gitmiş. Burada mesleğe hazırlama sınıfına girmiş ve marangozluk, ağaç işleri, metal işleri, elektrik ve elektronik üzerine dersler görmüş. Lakin içindeki diğer bir özlem olan denizcilik onu Almanya’da fazla tutamamış. Kaptan olmak hayaliyle Türkiye’ye dönüp denizcilik lisesine girmiş.Bir yandan eğitimine devam ederken diğer yandan mahallelerinde gitar yapımıyla uğraşan Murat Sezen’in atölyesinde ona yardım etmeye başlamış. Artık okul harici bütün zamanlarını atölyede geçirir olmuş. Denizcilik meslek lisesini bitirip hayallerindeki mesleğe kavuşunca hemen mavi sulara atmış kendini. Ancak bu mesleği ve ortamını fazlaca asosyal bulan Ekrem Özkarpat, işi bırakıp yeniden atölyenin yolunu tutmuş.Bu iş bir nevi doktorluk gibiYaptığı işin teknik olarak eğitimini de almak için İTÜ Devlet Konservatuvarı enstrüman yapım bölümüne girmiş. “Bu okul, bana Türk müziği enstrümanlarının yapım mantığı, akord yapısı, sazların fiziksel ve ses özelliklerini tanıması açısından çok şey kazandırdı.” diyen Özkarpat’ın okulda yapmadığı enstrüman kalmamış. Bir gitar yapımcısının, kendi sazı dışında ne kadar çok saz hakkında bilgisi varsa, bunun yapılacak yeni enstrümanın ses sistemi ve yapısını daha iyi tasarlayabilmeyi sağladığını söylüyor.Okul yıllarında Şişli’de kendi atölyesini kuran Ekrem Özkarpat, daha sonra İstanbul’da müziğin kalbinin attığı yer olan Tünel’e gelmiş. Sonrasında daha çok tanınmaya başlamış. Peki onun gitarlarını özel kılan ne? “Çok fazla müzisyen tanıma imkanım oldu. Kim nasıl bir ses istiyor, nasıl bir tel yüksekliği, nasıl bir perde, nasıl bir sap istiyor. Kişinin neye ihtiyacı olduğunu daha net algılıyorum. Bu iş de bir nevi doktorluk gibi. Ne kadar farklı problemler çözerseniz düşünceleriniz açılıyor. Müzisyene özel gitar tasarlıyorum.” diyor.Bugüne kadar klasik gitar başta olmak üzere, elektronik gitarlar, baslar, perdeli perdesiz gitarlar yapmış Özkarpat. Sahnede çok görmeye başladığımız çift saplı gitarları ülkemizde ilk yapan da o. Bunu Erkan Oğur’un isteği ile yapmış. Yurtdışına açılması ise ülkemize gelen müzisyenler yoluyla olmuş. Konserler vasıtasıyla Türk müzisyenlerin kendisi ile tanıştırdığı sanatçılar giderken gitarlarını götürmeye başlamış. Sonrasında ise yurtdışından talepler gelmeye başlamış.Ekrem Özkarpat çok ince eleyip sık dokuyan bir usta. Bunun için ayda ancak iki ya da üç gitar yapabiliyor. Çok uzun süre bekletilmiş kaliteli ağaçları seçiyor. Enstrüman yapımını sadece teknik bir mesele olarak da görmüyor. Yaptığı her enstrümanla duygusal bir bağ kurmuş: “Kişinin o sazı yaparken yaşadığı hissiyatın ağaca geçtiğine inanıyorum. Bir hesap yapıyorsunuz ama ağaç da sizin çıkmasını istediğiniz sesi dinleyip kendi elastikiyet modunu dengeliyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. Severek yapılan bir sazdan aldığınız netice daha güzel oluyor.”Ekrem Özkarpat, stüdyo sanatçılarına ve konservatuvar öğrencilerine de gitar yapıyor. Hangi kayıtta hangi gitarının çalındığını bildiğini söylüyor. Zorlu ve çok da getirisi olmayan bu işin keyfinden beslendiğini anlatıyor: “Bir müzisyene keyif alacağı ve onda daha fazla çalışma aşkı oluşturacak bir gitar vermiş olmak benim için sevinç. Düzgün kayıtlar yapmaları kalbinden gelen müziği yansıtmaları beni de keyiflendiriyor. Müziğe hizmet ettiğimi düşünüyorum.” En büyük şikayeti ise bu işi ülkemizde yapan kişi sayısının azlığı. Teknik liselerin ağaç işleri bölümünden eli alet tutan çok fazla mezun çıkmadığından yakınıyor. Eğitim sisteminin yetersizleştirildiğini vurguluyor.O yaptığı her enstrümanda farklı şeyler deniyor. Yapılmamışları yapmaya çalışıyor. Onun için “Bütün sazlarım birbirinden farklıdır.” diyor. En büyük hayali ise sakin bir sahil kasabasına gidip atölyesini oraya kurmak. Koşturmadan, farklı bir ruhsal bütünlükte sazlar yapabilmek. Özkarpat’ın son projesi ise dünyada epey ses getireceğe benziyor. Yeni bir ahşap burgu geliştirmiş. Bu burgu sayesinde telli sazlardaki akort problemlerinin elimine edileceğini söylüyor. Çok faydalı ve kullanışlı olduğuna inandığını, bu buluşun dünyaya kazandırılmasının çok önemli olduğunu sözlerine ekliyor.a.pektas@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 10:09

Moda bahane maksat yetimhane

Geçen hafta Bursa’da önemli bir moda organizasyonu yapıldı. Kimse Yok Mu Derneği öncülüğünde düzenlenen programa 19 tasarımcı destek verdi ve bu vesileyle etkinliğe bin 200 kişi katıldı. Elde edilen gelirle Sudan’da yetimhane açılacak.Cumartesi günü Bursa’da önemli bir moda etkinliği gerçekleşti. Muhafazakâr giyim sektöründe şimdiye kadar yapılan başlıca organizasyonlardan biriydi şahit olduğumuz. ‘Gölgede Açan Nilüfer Çiçekleri’ adını taşıyan programı farklı kılan, halis niyetlerle yola çıkılmış olunmasıydı kuşkusuz. Hayat koşullarının ne denli zor olduğunu kelimelerle anlatmanın mümkün olmadığı Sudan’da yaşayan yetimlerin başlarını sokabilecekleri bir yetimhane bütçesi toparlamak için kolları sıvamıştı tasarımcılar. Şimdiye kadar yüzlerce ülkeye yardım götüren Kimse Yok Mu ve Nilüfer Eğitim Kurumları öncülüğünde gerçekleşen organizasyona katılım şaşırtıcı derecede yoğundu. Açıkçası Bursalı kadınların modaya bu kadar ilgili olduklarını bilmiyordum. Defilelerin ve açık artırmanın yapıldığı salonda bin 200 kişi toplanmıştı.Küçük bir fikirle başlayan fakat sonrasında bu kadar büyüyen organizasyonun temelleri, proje koordinatörü Hülya Aslan’ın Kimse Yok Mu aracılığıyla Sudan’a gitmesi ve oradaki yetimlerin yürek burkan hallerine şahit olmasıyla atılmış. Aslan’ın kafasındaki ‘Ne yapabilirim?’ sorusu dernek yetkililerinin bu projeyi sunmasıyla cevap bulmuş.Projenin moda sektöründeki ana sponsorları Tuay Karaca ve Seval Gelinlik’ti. Her iki marka da organizasyon için 30’ar tasarım hazırladı. Tuay Karaca’nın tasarımcıları Aynur Karaca ve kızı Tuba Karaca’dan daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Aynur Karaca moda sektörüne girmeden önce de Kimse Yok Mu’ya gönül vermiş bir hayırsever. Şimdilerde de destek vermeye devam ediyor. Defile sonrasında, hazırladığı abiyelerden bazıları açık artırmayla satıldı. Serdar Ortaç’ın nişanlısı Chloe’nin giydiği tasarım 5 bin liradan alıcı buldu. 100 çocuğun kalabilecği yetimhane yapılacak19 tasarımcının destek verdiği ve 2014 ilkbahar-yaz koleksiyonlarındaki tasarımları getirerek dernek yararına satışa sunduğu moda dolu programı renklendiren isimlerden biri de Şükriye Tutkun’du. Tuay Karaca imzalı kıyafetiyle sahneye çıkan Tutkun, kendisi gibi birçok yetimin gönlünü şenlendirecek türküler seslendirdi. Tüm bunların ardından projeye destek olan tasarımcılara plaketler verildi ve alt katta bulunan salonda kıyafet satışları yapıldı. Davetiye, açık artırma ve kıyafet satışlarından elde edilen yardımla 100 çocuğun kalabileceği bir yetimhane bütçesi toparlandı. Demek ki birazcık emekle, bir günde bir yetimhane açabilecek bütçeyi toparlayabiliyoruz. Bu tarz projelerin devamı gelirse hem tasarımcılar mesleğinin zekâtını vermiş olur hem de yardıma muhtaç çocukların yüzüne buruk da olsa bir tebessüm yerleşir.Zühre Pardösü de eşarp sektörüne girdiUzun yıllardır dış giyim sektöründe faaliyet gösteren Zühre Pardösü, bu sezon yüzde yüz ipekten farklı desenlerde birçok eşarp üretmiş. Leopar desenlerin hakim olduğu koleksiyonda ağırlıklı renk lacivert. Firma, eşarplarını kıyafetleriyle bütün olacak şekilde üreterek müşterilerinin kombin yapmalarını kolaylaştırmış. Zaten giyim koleksiyonunda genellikle düz renkler var. Dolayısıyla desenli ipek eşarplarla mükemmel uyum sağlayan bir görünüm sunuyorlar. Giyim koleksiyonunda ise sade giysiler olduğu kadar şatafatlı modeller görmek de mümkün. Firma yetkilileri Ortadoğu pazarına hitap ettikleri için bu tarz modellerin de koleksiyonlarında olmaları gerektiğini düşünüyor. Bana göre ise detayları minimumda kalan tasarımlar çok daha şık.e.keskin@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Bebelere balon büyüklere ‘Momiji’

Momijiler, İngiltere’nin küçük bir kasabasından çıkıp ünü dünyaya yayılan minyatür bebekler. Avuç içine sığacak kadar küçük olan bu bebeklerin boylarından büyük işleri var. Yüzbinlerce insanı peşinden sürükleyen Momijilerin müdavimi çocuklar değil, yetişkinler.Bugünlerde olur olmadık yerlerde yanlarında getirdikleri avuç içi kadar bebekleri çıkartıp onların çeşitli konseptlerle fotoğraflarını çeken birilerini görürseniz şaşırmayın. Olsa olsa, Türkiye’de sayıları 10 bine ulaşan Momiji koleksiyoncularından biridir. ‘Momiji nedir’ diye soracak olursanız, ‘İngilizlerin, Japonların geleneksel minyatür bebeği Kokeshi’den esinlenerek ürettiği ve ünü dünyaya yayılan bebek’ diyerek özet geçelim şimdilik. Detaylarını ise bu işe gönül verenlerden dinleyelim.Momiji hakkında en detaylı bilgiye ulaşabileceğimiz isim, Momiji Türkiye Distribütörü, Bywonderland’in sahibi Oylum Yüksel. 2005’te Warwickshire’da kurulmuş bir İngiliz markası olan Momiji’nin, 8 cm boyunda ve el boyaması olarak üretildiğini söyleyen Yüksel, bu bebekleri sevenlerin dünya genelinde 200 bini aştığını belirtiyor. 2005’ten bu yana tasarlanan bebek sayısı ise 203’müş. Momijilerin fiyatı bebekten bebeğe değişiyor ancak ortalama 45 lira gibi bir değeri var. Momiji’lerin sınırlı adette ve sadece belli bir süre üretimde olduğunu da Oylum Yüksel’den öğreniyoruz. Önceki yıllara ait bebeklerin ne kadar popüler olursa olsun, asla yeniden üretilmediğini anlatan Yüksel’e göre bu özellikleriyle Momiji bebekler koleksiyon açısından değerli. Bu hobiye gönül verenler de zaten bebeklerin ‘oyuncak’ değil, koleksiyon olduğunu ısrarla vurguluyor. Zaten birçoğunun ortak özelliği eskiden beri insanların ‘ellerine ne geçse biriktiren’ türüne ait olmaları. 29 yaşındaki Hazal Özlem Ersan; müze, sinema, tiyatro bileti, kalem, silgi eline ne geçerse biriktiren biriymiş mesela. Momijileri toplamaya ise iki yıl önce başlamış. Ersan, onlarla daha çok fotoğraf çekiyor. Özellikle de İstanbul temalı olanları çok eğlenceli. Fotoğrafın yanı sıra Momijilerin ortaya çıkış amacı olan ‘hediyeleşme’ kısmını da zaman zaman yerine getiriyor. Lafı gelmişken Momijileri Japon Kokeshi bebeklerinden ayıran bir diğer özelliğin de altında bulunan küçük kağıtlara mesaj yazılıp birine hediye edilmesi olduğunu söyleyelim.Annem ışık tutuyor, babam arka fonu hazırlıyorYüksek kimyager olan Hazal Özlem Ersan, koleksiyonunu 120’ye tamamlamış. Momiji merakına yakın çevresini alıştırma sürecini kendisinden dinleyelim: “Bazen evde de çekim yapıyorum. Annem ışık tutuyor, babam da fon olarak kullandığım kâğıdı! Fonda İstanbul’un olduğu çekimler dışında kendi yaptığı objeleri de çekim sürecine dahil ettiğini söyleyen Ersan, “Eğer minyatür oyuncaklar da kullanacaksam uzun zaman harcayıp bir kare ortaya çıkarıyorum; satın aldığım veya kendi yaptığım küçük objeleri kullanıyorum. İnsan zamanla küçük boyutlu şeyleri de daha farklı algılar hale geliyor; mesela kibrit çöpüne ip parçaları bağlayıp paspas yapabiliyorum veya bir kutu süt kapağını ütüye çevirebiliyorum.” diyor.Ersan, bu yolla sosyal çevresini daha da genişletmiş. Instagram’daki hesabını çoğu Momiji koleksiyoneri 2 binden fazla kişi takip ediyor. Hatta birkaç kişinin sokakta kendisini tanımasından mütevellit ufak çapta bir üne de sahip. Eleştirilere ise hiç takılmıyor: “Bana kalırsa Momiji fotoğrafı çekmek her gün ne yediğinin fotoğrafını çekip sosyal mecrada paylaşmaktan daha keyifli ama kimsenin tercihini yargılamak istemem. Ben de keyif aldığım sahneleri fotoğraflıyorum ve bunları paylaşıyorum.” Fotoğraf çekimlerinin böyle güzelleşmesinin en önemli nedenlerinden birinin Momijilerin satıldığı alışveriş sitesi Bywonderland olduğunu söyleyen Ersan, “Bu sitenin her ay Instagram üzerinden düzenledikleri fotoğraf yarışmasına katılmak, o heyecanı yaşamak, bir de fotoğrafınızın beğenilip ödüle layık görülmesi çok keyifli.” diyor.32 yaşındaki avukat Aslıgül Tanyolaç da yoğun iş hayatı arasında bu özel zevkine zaman ayırabilen bir isim. Momiji macerası, iki yıl önce bir mağazanın vitrininde bebeklerden biriyle göz göze gelmesiyle başlamış. Şu anda 188 bebeği var ve evde annesiyle beraber özel bir raf ünitesinde sergilediği bebeklerin sadece izlemesinin bile çok güzel olduğunu söylüyor. Ancak Tanyolaç, bebekleri izlemekle kalmıyor, çok sevdiği fotoğrafçılığı da dahil ettiği hobisi ile çok keyifli zamanlar geçiriyor. O da Ersan gibi küçüklükten beri bir şeyler biriktirmeye hevesliymiş ve Momiji ile tanıştığında bu sevimli bebeklerin aynı zamanda bugüne kadar arşivi olan ve dünyada takip eden bir koleksiyon olduğunu keşfetmesi kendisini heyecanlandırmış. Momijilerin çok fotojenik bir obje olduğunu söyleyen Tanyolaç’ın evinde de durum farklı değil. Anne çekim sırasında Tanyolaç’ın asistanlığını yaparken, baba hâlâ biraz mesafeli.‘Büyüyünceye kadar çocuğumla paylaşmam’İlk başlarda çevresinde yadırgayan hatta dalga geçen kişilerden bir kısmının bugün Momiji topladığını anlatan Tanyolaç’a bunun pahalı bir hobi olup olmadığını soruyoruz. Konusu ne olursa olsun koleksiyonculuğun pahalı bir hobi olduğunu söylüyor. Ancak, koleksiyona yaptığı yatırımın pek çok kişinin kendi zevkleri ve hobileri için ödedikleri bedellerden çok fazla olduğunu düşünmüyor. Bir de bu işin içine girdikçe çevresinden hediye bebekler alıyor ve bu konuda yapılan fotoğraf yarışmalarından Momiji kazanıyor. Bugüne kadar kazandığı ödüller ve hediyeler koleksiyonunun yarısına ulaşmış. Bu özel hobinin ona kattıklarına gelince, Momijilerle ilk tanıştığında moral olarak kötü bir dönemden geçtiğini anlatan Tanyolaç, o sırada bu uğraş kendisini birçok konuda motive etmiş. Ayrıca aynı zevki ve alışkanlıkları paylaşan çok sayıda Momiji severle tanışma fırsatı da bulmuş. İmkânları elverdiğince bu hobiyi sürdürmek istediğini söyleyen Tanyolaç, ileride bebeklerini çocuklarıyla paylaşmasını ise bazı şartlara bağlıyor: “Momiji bir oyuncak değil. Koleksiyon değeri olan ve dünyada nadir parçalarının yüksek fiyata alıcı bulduğu bir aksesuar. Aynı zamanda narin ve kırılganlar. Her biri el boyaması olduğu için zedelenebiliyorlar. Bu sebeple ileride bebeğim olursa büyüyene kadar onunla paylaşamam. Büyüdüğü zaman ise annesinden ona kalan eşsiz bir koleksiyonu olacak. Umarım o da sever.”Handan Doğan Sıkça, 31 yaşında ve bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyor. Dolayısıyla yoğun bir iş hayatı var. Ancak bu durum kendisini Momiji sevdasından alıkoymuyor. O da küçüklüğünden beri bir şeyler biriktirme merakına sahip biriymiş ve ilk Momiji’sini aldığı sırada bunun son olmayacağını çok iyi biliyormuş. Sıkça’nın şu anda 186 bebeği var. Koleksiyon yapmanın genel olarak kendisine çok iyi geldiğini söyleyen Sıkça, “Psikolojik olarak da sosyalleşme açısından da çok faydasını görüyorum. Momijiler sayesinde ‘benim gibi olan, ortak dili konuşabildiğim’ birçok kişiyle tanıştım.” diyor. Yaşlanınca da Momiji toplamaya büyük ihtimalle devam edeceğini söyleyen Sıkça’nın en büyük hayallerinden biri, tüm koleksiyonunu hikâyeleri ile birlikte çocuğuna aktarabilmek.Momiji alanların çoğunu genç kadınlar oluşturuyor. Oylum Yüksel’e göre erkekler de bebek topluyor fakat daha çok hediye etmek için. Momiji severlerin ortak özelliği ise; küçük şeylerden mutlu olan ve tasarıma değer veren, zevk sahibi insanlar olmaları. Bywonderland.com olarak başlattıkları Instagram fotoğraf yarışmasından da bahseden Yüksel, ‘Momiji Sevgiyi Yay’ yarışması vesilesiyle Momiji severlerin birbirleriyle fotoğrafları paylaşmasına, obje fotoğrafçılığının gelişmesine ortam sağlıyoruz.” diyor.z.kilic@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 01:43

Kulağıyla değil, ağzıyla yiyenlerin sayısı artmalı

Anadolu mutfağı denince ilk akla gelen isimlerden biri, 30 yılını bu coğrafyaya adamış Anadolu Mutfakları Derneği Başkanı Adnan Şahin’dir. Şahin ile eylülde gerçekleşecek Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri’nin tanıtım toplantısında bir araya geldik. Hatay’ı, projelerini ve Anadolu’yu konuştuk.3-6 Eylül tarihleri arasında Hatay’da düzenlenecek “Emek ve Yemek” temalı “Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri”nin tanıtım toplantısı geçtiğimiz hafta Raika restoranda gerçekleştirildi. Hatay’a ait birbirinden güzel lezzetlerin servis edildiği yemekli basın toplantısı sonrası etkinliğin proje koordinatörü Anadolu Halk Mutfağı Derneği Başkanı Adnan Şahin ile görüştük. 30 yılını Anadolu mutfağının korunmasına ve geliştirilmesine adayan Şahin ile 600 çeşit yemeği ile Türkiye’nin en zengin ve karakteristik mutfaklarından biri olarak tanınan dünya gastronomi şehri adayı Hatay’ı ve tabii ki Anadolu mutfağını konuştuk.‘Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri’nin Türkiye’de bugüne kadarki en kapsamlı ve özgün mutfak organizasyonlarından biri. Hatay da bu organizasyona ev sahipliği yapacak. Projeden bahseder misiniz biraz?600 çeşit yemeğiyle “Dünya Gastronomi Şehri” olmak için Hatay’ın UNESCO’ya yaptığı adaylık başvurusu kabul edildi. Dünyada bu unvanı almış 4. şehir olacak. Fransa, İtalya, İspanya gibi Avrupa ülkelerinin yanı sıra, derinlikli mutfaklara sahip Fas, Tunus, Mısır gibi Ortadoğu ülkelerine de çağrı yapıyoruz. Toplam 18 ülkenin katılımını planlıyoruz. 4 günlük etkinliğimizde, mutfak ve kültür temalı arama toplantıları yapacağız. Workshoplar, katılımcı ülke sanatçıları tarafından organize edilecek mutfak ve kültür temalı karma sergiler, profesyonellere yönelik tadım yemekleri olacak. Yanı sıra ulusal ve uluslararası gastronomi otoriteleri, mutfak yazarları, profesyonel aşçılar, beslenme uzmanları, ulusal üreticiler, turizmciler, gıda ve tarım sektörü temsilcileri ile akademisyenleri de ağırlayacağız.Gastronomik anlamda Hatay’ın uluslararası arenada tanınırlığını artırması adına neler yapmayı hedefliyorsunuz?Lezzet açısından öne çıkan geleneksel mutfakları bir araya getirerek, “Hatay Mutfağı” markası ile restoranlar açılması teşvik edilecek ve orijinal pişirme teknikleri ile sunulan kaybolmuş lezzetlerin tüm dünyada tanınmasına katkı sağlanacak.Epey eski bir mutfaktan bahsediyoruz. Yemekleri orijinal tariflerine sadık kalarak günümüze taşımak ne kadar mümkün?Hepsi için aynı şeyi söylemek mümkün değil ama ulaştığımız yemeklerin bazılarının tarifleri değiştirilmeden günümüze dek taşınmış. 2000 yıl öncesinin yemeğini bugün aynı tarifle pişirebiliyoruz.Çoğu zaman dünyanın en iyi 3. mutfağı olmakla övünürüz. Ancak Hatay’ın dünya gastronomi şehri adayı olarak anılmasından bile mutlu oluyoruz. Sorun ne size göre; yeterlilik mi kendini ifade edememe mi?Reel olarak baktığımızda ilk üç içinde olma gibi bir durum söz konusu değil. Sizin de belirttiğiniz gibi kendini ifade etme ya da farkındalık sorunu olduğunu düşünüyorum. İnsanların özel lezzetleri fazla kanıksamasının doğurduğu silikleşme de var tabii. Yoksa yeterlilik sorunumuz olduğunu sanmıyorum. Çünkü dünyaya kendimizi ifade edebilecek gerekli malzememiz var.Son yıllarda bunu aşmak adına çabalar var gibi...Nispeten... Son 5 yılda adımlar atıldığını söyleyebiliriz ama bunun moda bir yükseliş olduğu kanısındayım. Umarım bu heyecan kalıcı olur.Moda yükseliş derken gastronomik anlamda sadece belli şehirlere yönelimi mi kastediyorsunuz?Evet. Oysa Anadolu’nun her tarafı değerli. Örneğin Van kahvaltısı denilip duruluyor. Çok merak ediyorum Van kahvaltısında ne var? Oysa Hatay kahvaltısında tespit ettiğimiz 139 tane farklı ürün var. Yakında kitaplaştıracağım. Samimiyetle söylüyorum, ‘En sevdiğin yemek ne?’ dediklerinde iyi yapılmış -ki Anadolu kadını kötü yemek yapmaz- hepsi güzeldir diyorum ve bana göre Anadolu’nun en önemli zenginliği kadın eksenli bir mutfağa sahip olması. Bu yüzden özgündür ve geleneksel kelimesinin altını tam anlamıyla doldurur.Peki, uluslararası arenada adından söz ettirebilir bir mutfak haline gelmesi için ne yapmalıyız?Her şeyden önce bu bir devlet politikası olmalı. Ortada böyle bir politika yoksa bütün çabalar münferit kalır.Bugün dünyanın her yerinde parmesan peyniri satılıyorsa İtalya’nın bunu devlet politikası haline getirmiş olmasındandır. Bu çiftçisini de desteklediği anlamına gelir.Çoğu gurme/yemek yazarı yumurta bile kıramaz iddiasında bulunuyorsunuz. Siz nasılsınız bu konuda?(Gülüyor)Yumurta kırarım, omlet bile yapabilirim. Bakın insanlar olağanüstü bir mutfak bilgisiyle yazsınlar diye bir şey söylemiyorum. Birillat Savarin de yemek kökenli biri değildi. Ben de harita mühendisiydim ama bu sektöre girdiğimden beri sadece Anadolu mutfakları konusunu araştırıyorum ve sadece benim çabamla da olacak bir iş değil. Benim gibi binlerce insan araştırdığı müddetçe bu işin içinden çıkılabilir.Yemekle ilginiz okuldan kaçıp annenizin günlerine katılarak başlamış. Okulu asıp güne gitmek pek de duymaya alışkın olduğumuz bir gerekçe değil…(Gülüyor)Börekler bitmesin diye... Ama yemekle ilgim Türkiye’nin çok önemli bir şehri Tokat’ta yetişmemle de ilgili.Klişe olacak ama kim keşfetti sizi?Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen hocayla tanışıklığım sayesinde oldu. Önceleri sadece yediğinde mutlu olan bir adamdım. Metin Hoca yediklerini yaz, arşivle, bir bellek oluştur tavsiyesinde bulundu. Arşivle, dosyala mutlaka dedi. Onun tavsiyesiyle başladı. Ülkede 3 tane Metin Sözen olsa Türkiye kurtulur.Bazılarının ismi dahi bilinmeyen binlerce Anadolu yemeğini kayıt altına almak için yıllardır çaba veriyorsunuz. Şu ana kadar kaç yemek kaydedildi?7 bin küsur reçeteye ulaştık.81 ilden 8 bin 100 yemek tarifi toplama hedefiniz vardı…O benim iddiam. Her ilde 100 tane yemeğin olduğunu varsaymak ütopik değil. Adana’da 100 tane tatlı, tuzlu, içecek yok mudur?Ne yapıyorsunuz onca kaydı?Anadolu Halk Mutfağı Derneği’nde büyük bir özenle saklanıyor. Bu işin ticaretini yapmıyoruz, isteyen herkesle bilgilerimizi paylaşırız.Anadolu Mutfağı’nı devam ettirebilmek adına “İnsanlar sabah akşam ne yediğine dikkat etmeli, ona göre tüketmeli.” diyorsunuz. Siz kayıt altına aldıklarınızı evde pişiriyor musunuz?Anadolu’da ne pişiyorsa evimde de o pişer. Malzemelerin çoğunu da yerinden getirme şansım var.Tokatlısınız. Yaprağı, üzümü ve pekmezi dışında pek de bilinen bir mutfak değil. Neler var gün yüzüne çıkmayan?Çalma pekmezli (Klasik üzüm pekmezinin ahşap aparatlarla koyulaştırılmasıyla elde edilen pekmez)tavuğu. Tavuk bu pekmezle terbiye edilir. Çok özel ve gizli kalmış bir lezzet. Ayrıca bat vardır. Yaz atıştırmalığı, sulu salata diyebiliriz.Her bir yemeğin hikâyesi olduğu söylenir. Yıllardır geziyorsunuz var mı bizimle paylaşacağız bir hikâye?Yüzlerce var ama birini paylaşayım. Abdigör köftesinin Kör Abdi Paşa’dan kaynaklandığı söylenir. İshak Paşa’nın babası midesinden rahatsızdır ve midesine dokunmayan bir yemek yapılması gerekiyordur. Aşçılar bir araya gelir. Sade bonfileyi, siyah eti döver, içinden bütün sinirleri ve ayrıntıları çıkartıp top haline getirir ardından da haşlarlar. Bu paşanın midesine iyi gelir.Her yer Anadolu ve Osmanlı mutfağından seçme yemek yapan mekanlarla doldu. Ancak aynı mutfağa ait bir yemek iki farklı restoranda bambaşka karşımıza çıkabiliyor. Herhangi bir standardizasyon söz konusu değil.Haklısınız. Osmanlı ya da halk mutfaklarının standardizasyonunda her il kendi standartlarını, kendi komisyonları oluşturmalı.r.gul@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 00:56

Uyuyamayanlardan mısınız?

Uykusuzluk, özellikle mevsim geçişlerinde hepimizin ortak derdi. Ancak tedavi edilmezse kronik hale gelebiliyor. Nihayetinde bağışıklık sistemi sorunlarından, kalp krizi ve felce kadar birçok hastalığı tetikliyor.Bütün gece yatağınızın sağ ve sol yanına binlerce kez dönmeden uyuyamıyorsunuz, deliksiz uykuyu mumla arayıp süzgece dönmüş olanına bile razısınız, sabahları uyandığınızda aynada karşılaştığınız zombiye dönmüş bembeyaz surat ve pörtlemiş gözler de cabası. Uykusuzluk, Türk insanının hiç de yabancısı olmadığı bir kavram. En sık karşılaşılan uyku bozuklukları neler? Tedavi edilmezse ne gibi sağlık sorunlarına yol açıyor?Uyku anını ‘insanoğlunun belki de en gizemli dönemi’ olarak niteliyor, Acıbadem Atakent Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu. Tarih boyunca uykunun hep pasif bir dönem olduğu düşünülmüş. Ama 20. yüzyılın başlarından itibaren, aslında uyku sırasında beynin aktivitesinin sanıldığı gibi az olmadığı, aksine beynin uyku sırasında uyanıklıktan farklı şekilde, hatta uykunun bazı dönemlerinde uyanıklıktan daha fazla çalıştığı anlaşılmış. Beynimizde uyku ve uyanıklığımızı düzenleyen bir mekanizma var. Bu mekanizma çoğunlukla gün ışığına bağlı olarak çalışıyor. Yani güneş battığı andan itibaren beynimiz uyku için gerekli hormonları salgılamaya başlıyor. Bu da belli bir süre sonra uykuya geçmemizi sağlıyor. “Ama ne yazık ki günümüzde, yapay aydınlatmanın aşırı olduğu, akşam saatlerinde uyku harici aktivitelerin varlığı, uykuya geçme saatimizi, doğal olması gereken saatin çok ötesine taşıyor.” diyor Aksu. Hal böyle olunca da uyku bozuklukları kaçınılmaz oluyor.Genetik yatkınlık olabiliyorUyku bozuklukları oldukça sık görülen hastalıklardan. “Ama bunların içinde de bazı hastalıklar ön plana çıkıyor. Örneğin uyku apne sendromu, huzursuz bacak sendromu, insomni (uykusuzluk) en sık görülenlerden.” diyor Aksu. Bunlardan uyku apne sendromu, uyku sırasında nefes durmaları ile karakterize bir hastalık. Hastalardaki temel şikâyet, gündüz kendilerini uykulu ve yorgun hissetmeleri. Bunun dışında uykuda nefes durmaları ve horlama, geceleri baş ağrısı, sabahları ağız kuruluğu, gece sık idrara kalkma, yine geceleri boyun ve baş bölgesinde terleme bu hastalığın önemli belirtilerini oluşturuyor.Diğer sık görülen bir hastalık ise huzursuz bacak sendromu. Bu hastalıkta özellikle geceleri veya akşamları ortaya çıkan bacak ağrıları mevcut. Bu ağrılar nedeniyle hastalar uykuya dalmakta güçlük çekiyor. İnsomni yani uykusuzluk ise en az bir aydır var olan yetersiz veya az uyku durumu. Huzursuz bacak sendromlu hastaların en az yarısında ailede de benzer şikâyetleri olan kişilerin varlığı dikkat çekiyor. Yine bunun gibi bazı insomni tiplerinde genetik yatkınlık çok önemliyken, bazılarında ise psikolojik ve çevresel faktörler ön plana geçiyor. Tüm bu hastalıklar uykuyu ya tümden etkiliyor ya da kalitesini bozuyor.Tedavi edilmezse...Akut uyku bozuklukları daha çok çevresel veya psikolojik faktörlere bağlı oluyor. Bu grup içindeki en önemli hastalık, akut uykusuzluk. Bu tabloda psikolojik, sosyal veya fiziki strese bağlı olarak ortaya çıkan bir uykusuzluk söz konusu. Eğer bu dönemde tedavi edilmezse daha kalıcı ve zor tedavi edilebilir insomni tiplerine dönüşebiliyor. Aslında çoğu uyku bozukluğu diğer organ sistemlerimizi çok ciddi şekilde etkiliyor. Ama bunlar içinde özellikle uyku apne sendromu ve huzursuz bacak sendromunun sonuçları çok daha ağır oluyor. Bu hastalıklar kalp damar hastalıkları ve felç için önemli bir risk oluşturuyor.Teşhis için uyku testlerinin yapıldığı uyku odalarına alınıyor hastalar. Bu testler, bazı uyku hastalıklarının tanısının konulması, tedavinin nasıl yapılacağının belirlenmesi ve etkisinin görülmesi için uygulanıyor. Bu test sırasında hastaya bazı kablolar yapıştırılıyor ve gece boyunca uykuda beyin ve kas aktivitesi, göz hareketleri, kalp aktivitesi, solunumu, kandaki oksijen miktarı, bacak hareketleri ve görüntüsü kaydediliyor. Sonrasında verilerin hepsi değerlendiriliyor ve uyku hastalığının tipi belirlenip tedavi planı oluşturuluyor.Uyku hijyeni için…* Yatma ve kalkma saatlerinin kendi hayat düzeninize göre belli olması ve bu saatlere çok özel durumlar haricinde uymak gerekiyor. Hafta sonu, hafta içi, tatil günü demeden çok değişkenlik göstermeksizin bu saatlere uyulmalı.* Yatak odasının sessiz olması sağlıklı uyku için şart. Işık, uyku kalitesini bozan önemli bir faktör. Uykunun sürmesini sağlayan hormonun yani melatoninin salınabilmesi için odanın karanlık olması gerekiyor. Bazen bir gece lambası bile bu hormonun salınımını bozabiliyor.* Kesinlikle yatakta uyunmalı. Televizyon karşısında, oturma odasında kısa süreli uyuklamalar, gerçek uykuyu etkiliyor ve bozuyor. Bununla birlikte yatakta da kitap okuma, televizyon seyretme gibi aktiviteleri yapmamak gerekiyor. Kısaca uyku yatakta uyunmalı ve yatakta uyku dışında aktiviteler yapılmamalı.* “Ne kadar yorgun yatarsam o kadar rahat uyurum” düşüncesi yanlış. Ne kadar yorgun olursak o kadar zor uyuruz. Bu nedenle, özellikle sizi yoracak işleri, ağır fiziksel aktiviteleri akşam saatlerine bırakmayın. Örneğin gece yapılan egzersiz veya sportif faaliyet, o geceki uykunun bozulması için bir neden.* Bazı geceler zor uyuyabilirsiniz. Bu durumda yatakta uyku için debelenmemek gerekiyor. Bunun yerine uyuyamadığınızı hissettiğinizde, uyku için kendinizi zorlamak yerine, yataktan kalkmak, mümkünse başka bir odada kısa süre bir şeyle uğraşmak ve bir süre sonra yatağa gitmek daha iyi bir yöntem. Yalnız burada da, gecenin büyük bir kısmını uyanık geçirmiş olsanız dahi, uyku düzeni açısından sabah kalkmanız gereken saatte kalkmanız şart.m.tuncel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Anadolu’da madımak zamanı

Köylerde tarla kenarları ve harmanlarda yetişen kırmızı gövdeli, yeşil yapraklı narin bir bitkiciktir madımak. Hüda-yı nabit’tir; Hak’tan bir hediye. Kendiliğinden çıkar. Ne su ister ne çapa. Her gün toplanmasına rağmen, anlaşılmaz bir şekilde her sabah yeniden çıkar.Orta Anadolu’nun bozkırlarında yaşamayanlara madımağı nasıl anlatmalı bilmem ki… Ne söylense de bir şeyler eksik kalacak. Aslına bakarsanız köylerde tarla kenarları ve harmanlarda yetişen kırmızı gövdeli, yeşil yapraklı narin bir bitkiciktir madımak. Hüda-yı nabit’tir; Hak’tan bir hediye. Kendiliğinden çıkar. Ne su ister ne çapa. Her gün toplanmasına rağmen, anlaşılmaz bir şekilde her sabah yeniden çıkar.Madımağın bir zamanı vardır ve bu zaman beklenir, sorulur. Mevsimine yakın, köyden şehre biri geldiği zaman hısım akrabanın ahvali sual edildikten sonra akla gelen ilk soru şudur: Madımak çıktı mı?Madımakta assolist edası vardır; öyle hemen çıkmaz. Baharın nazlı kızıdır o. Yalancı güneşe aldanıp da hemen topraktan çıkarmaz başını. Nazlanır ve bu naz ona yakışır. Önce onun habercileri gelir. Damaklarımızı o büyük şölene hazırlar. Adı ‘kaba pancar’dır onun. Türlü türlü otların toplanıp pişirilmesiyle yapılır. Sonra o çıkagelir işte. Nisan başlarından mayıs sonuna kadar kalır. İncecik ve narin bir bitkiciğin bu kadar uzun süre zamana ve hayata hükmetmesi şaşılacak bir şeydir ama gerçektir. Bu yüzden nisandan hazirana kadar geçen zamana Orta Anadolu’da madımak mevsimi dense yeridir ve de hakkıdır.Bu iki ay boyunca köyde ev ahalisini doyurmak zorunda olan hiçbir anne ‘bugün ne pişirsem de çoluk çocuğumu doyursam’ diye dert etmez. Madımak vardır ya hiç dert değildir, başka şeylerin yokluğu. Yanında bir de ‘katık’ yani ayran olduktan sonra, değmeyin keyfe. Ne huysuz kocaların sesi çıkar ne mızmız kaynanaların ne de haylaz çocukların… Sofranın başında bir mutluluk rüyası dolaşır. Ne bereketli bir nimettir o bir bilseniz…Kolay değildir, bir tabak madımağı sofraya koymak. Meşakkatli, daha doğrusu kendi başına koca bir günü kuşatan bir iştir. Sabah çorbası pişirilip evdekiler doyurulduktan ve hepsi bir yerlere dağıldıktan sonra başlar madımak mesaisi.Madımak toplamak için öncelikle sivri ve keskin uçlu bir bıçak lazımdır. Sivas bıçağı olursa daha da makbuldür. Bir önlük, işleri kolaylaştırır. Sonra, mutlaka naylon bir ilistir olacak yanınızda.En yakın harmandan başlarlar madımak toplamaya evin genç kızları ya da anneleri. Gittikleri zaman harmanda madımak toplamaya başlamış mutlaka birileri olur. Yere çömelmiş kadınlar, kızlar bir taraftan o narin bitkiyi toplarken sohbete başlamış olur. Herkes yaşıtlarına göre öbekleşir doğal olarak. Genç kızlar daha kikirik, biraz uzaklaşırlar yaşlı teyzelerden.Gelinlerinden yakınma muhabbeti onlara göre olmadığı için daha neşeli ve uçarı muhabbetler için biraz uzaklaşmak iyidir. Teyzeler arada bir doğrulur, bellerini düzeltir. Uyuşan romatizmalı bacaklarını ovuştururlar.El emeği, göz nuru bitkiciği pişirirken…Bir, iki, üç derken avuç avuç madımakla kocaman naylon ilistir dolar sohbet arasında. Herkes yavaş yavaş evine doğru gider. Çünkü toplanan madımağın ayıklanması gerekir çerden çöpten. Bu iş genellikle evin balkonunda ya da serin ve geniş ‘hayat’larda, olmadı komşu evin elma ağacının altında sohbet eden kadınların yanına gidilerek son dedikodular eşliğinde yapılır. O nazenin bitki yani madımağın içine karışan otlar ayrılır. Madımak, şimdi kıyılmaya hazırdır.Keskin bir nacak ya da keser ele alınır, bir tahta üzerinde sabırla ince ince kıyılır. Bu mevsimde her evden böyle tak tak ahenkli sesler duyarsınız. Kıyılan ve incecik hâle gelen madımak, ilistirin içine doldurulur ve yıkanmak için genellikle mahallenin çeşmesine gidilir. Bu işlem de yapıldıktan sonra o mübarek bitkicik pişirilmeye hazırdır ve artık evin yolunu tutma zamanı gelmiştir.Şişman ya da uzun tüpler henüz köye ayak basmadığı için evlerde yemekler sobada pişirilir. Kuzine sobaya ‘kırım’ odunundan kalan meşe odunları atılır. Her şeyin sığdığı o kuzinenin halkaları alınır ve alüminyum kazan iyice oturtulur. İçine su doldurulur ve el emeği, göz nuru olan madımak, suyun içine yavaşça boşaltılır. Bir süre sonra da bulgur. Makbul olan, bulguru az olan madımaktır. Bulguru çoksa bilin ki evin hanımı iş çokluğundan yetiştirememiş ve madımağı yeteri kadar toplayamamıştır.Madımağın tadı tuzudur, çemenPişen madımak kenara alınır. Halkalar küçültülür ve küçük bir tava oturtulur. İçerisine tahta kaşıkla bir top tereyağı salıverilir. Yağ iyice eriyip kızdıktan sonra da hani o bildik tarifle, ‘ince ince kıyılan soğanlar pembeleşinceye kadar’ kızartılır. Üzerine bir sarımsak ve kararınca çemen… Çemen, bu işin tadı tuzudur ki, eksikliği kadronun bozulması demektir. Ve lezzetin kaçması…Bu lezzetli karışım, kuzinenin uzak köşesinde demlenmeye bırakılan madımak kazanının içine huşu içerisinde boşaltılır ve tahta kaşıkla iyice karıştırılır. Çok şükür; yemek hazırdır. Fakat madımak hemen ateşten alınıp yenmez. Ne zaman pişerse pişsin, özellikle akşam yemeğinde yenecektir. Yorgun argın eve dönen babalara, kuzu peşinde yorulan çocuklara, bahçede çapa yapan dedeye, nineye velhasıl köyde ekmek peşinde koşan bilumum aile efradına ilaç yerine, şifa niyetine akşam yemeğinde madımak sunulacaktır.Baba odundan, dede tarladan gelir; çocuklar kuzuların peşinden. İnekler ahıra girer. Yemleri verilir. Her şey yerli yerinde olur. Artık yemek yenebilir. Ortaya sofra konur ve onun ortasına da geniş ve yayvan bir tabakla o canım, kıymetli madımak yemeği. Yanlarına da ayran tasları. Onlar yan elemandır. Sofrada aslolan madımaktır. Bir öğünlük değildir madımak. Yeni yapılan madımak yemeği sofraya konulana kadar evdeki hükümranlığı devam eder onun.Madımağın böyle güzel bir yemeği bir de Nida Tüfekçi’nin derlediği daha da güzel bir Sivas Türküsü ve insanın kanını kaynatan bir oyun havası vardır ki, düğünlerde değil gençleri yaşını başını almış olanları bile ortaya çıkmaya cesaretlendirir ve kendinden beklenmeyen birkaç figür yapmaya mecbur bırakır. Bu madımak güzellemesi satırları beğenmediniz ya da canınız çekti de bulamadınızsa en azından bu türküyü dinleyebilirsiniz. Öyle ya, üzerine türkü yakılan kaç bitki vardır bu topraklarda?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Depolarda albümlere yer kalmadı

Ülkenin en büyük yapım şirketlerinden birinin sahibi, albüm satışlarının neredeyse bitme seviyesine geldiğinden şikayet etti geçenlerde. Bu durumun tek suçlusu ne yazık kı internet değil.Hep müzisyenlerle konuşuyorsun, biraz da yapımcıların halini dinlesen diyen bir yapımcı ile geçtiğimiz günlerde bir araya geldik. Bana sektörün sorunlarını uzun uzun anlattı. Telif hakları konusunda bir araya gelemediklerini, telif hakları yasasıyla ilgili hâlâ yol alamayışlarına... Çoğu bildiğim ve burada sık sık dillendirdiğim şeyler. Konuşma sırasında dikkatimi en çok çeken şey depolarında albüm koyacak yer bulamadıklarından şikâyet etmesiydi. “İyi de zaten çok az basmıyor musunuz?” diye sordum. “Evet tanınan sanatçıların albümlerini bile ilk etapta en fazla iki bin kadar basıyoruz. Çok ünlü ise on bini geçmiyor.” dedi. Düşünün, konuştuğum isim, ülkenin en büyük yapım şirketlerinden birinin sahibi. Tabii bu konuda genelleme yapmak için diğer yapımcılarla da konuşup tek tek hepsini dinlemek gerek ama tablonun çok da farklı olacağını düşünmüyorum. Dijital çağın iyiden iyiye hayatın her tarafını kuşattığı bir süreçte bu gayet normal. Ancak bizim gibi kaset dönemini görmüş kuşak için albümün yeri farklıdır.Albümler ne zaman çıkacak diye merakla beklenir, çıkma vakti yaklaştığında heyecan artar. Çıktığında koşarak gidilip alınır ve defalarca dinlenir. Sonra da kitaplığın en güzel yerine itina ile konulur. Hatta bir arkadaşın doğum günü varsa ya kitap ya da albüm hediye edilirdi. Ancak bugünlerde böyle bir şeyden bahsedince sadece nostalji yapmış oluyorsunuz. Kimse albüm almıyor demiyorum. Ancak o müzisyenin Twitter ve Facebook’taki takipçi sayılarına baktığımızda satılan albümlerle arasında uçurum olduğunu görüyoruz. Bir zamanlar sanat dünyasında on binlerce şiir gönderilen edebiyat dergilerinin neden satmadığı konuşulurdu. Sanırım edebiyat dergilerinin makus kaderini şimdilerde albümler yaşıyor. İşin bu noktaya gelmesinde yapımcıların ve sanatçıların da büyük emeği (!) var maalesef. Sürekli gündemde kalayım endişesi ile alelacele yapılan albümler, daha albüm yeni çıkmışken çıkarılan tekliler… Yani bu durumun tek suçlusu dijital çağ ya da internet değil. Bir müzisyen, albümünü sadece kartvizit olarak görürse, o çalışma ancak o kadar değer görür. Ben kaliteli ve iyi albümlerin her şeye rağmen satacağını düşünüyorum. Yeter ki depoda beklemeye mahkûm olacak kadar kötü içeriğe sahip olmasın!Hayata boyanmış adam: Neil YoungTürkiye, bu yaz uzun yıllardır hasretle beklenen efsane bir müzisyeni daha ağırlayacak. Benim de canlı performansını merakla beklediğim Neil Young, ülkemizdeki ilk konserini Crazy Horse topluluğuyla 15 Temmuz akşamı İstanbul Küçükçiftlik Park’ta verecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Vodafone Red sponsorluğunda gerçekleştireceği konser öncesi geçtiğimiz çarşamba akşamı İstanbul Film Festivali kapsamında özel bir belgesel gösterimini izleme şansı buldum. “Neil Young’un Bavulundan Şarkılar” isimli belgesel, heyecanımızı bir kat daha artırdı. Konser öncesi konser niteliğindeki bu belgeseli izlerken, efsane rockçı hakkındaki düşüncelerim iyice pekişti. 1970’lerden günümüze toplam 50 albüm yayınlayan Neil Young’un, kariyeri boyunca muhalif, barış yanlısı ve çevreci tutumundan taviz vermediğini onu yakından tanıyan müzikseverler bilir. Belgeseli izlerken sahnede üç farklı Neil Young gördüm. Akustik gitarı ve harmonikasıyla tek başına çalıp söylediğinde bilge bir adam, barış işaretleriyle dolu kemerli elektrogitarını boynuna takıp sahnede yerinde duramayan haşarı bir çocuk, şarkı bittiğinde sanki bütün bunları yapan kendisi değilmiş gibi mahcup ve mütevazı bir asil... Konserde giydiği neredeyse bütün elbiselerindeki rengarenk boyalar da sanırım kimsenin dikkatinden kaçmamıştır. O renklerin her birinin bir anlamı olduğunu fark etmek için bir Neil Young araştırmacısı olmanıza gerek yok. Her renk bir duygunun, kısacası hayatın bir parçası. Ben ona “hayata boyanmış adam” diyorum. Ben, aktivistlerin adeta marşı haline gelen Rockin’ In The Free World, Living With War, ünlü müzisyenler tarafından defalarca yorumlanan Only Love Can Break Your Heart gibi birçok şarkının sahibi Young’ın konserine kadar hazırlık babında şarkılarını dinlemeye çoktan başladım bile.a.pektas@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Deterjanınızı kendiniz yapın

Tıkalı lavabolar için: Uzun bir tel çubuk ya da ince tel bir askıyı düzleştirerek lavabo ya da küvetin gider borusunu karıştırın. Küvetler için suçlu genelde birikmiş saç topakları olabildiği gibi lavabolar için de yemek artıkları olabilir.Daha sonra, tıkalı lavabo ve giderlere bir bardak karbonat ve bir bardak sirkeyi karıştırarak boşaltın. Yaklaşık yarım saat bekletin (bu süre zarfında lavaboyu kullanmayın) sonra da üzerine bolca kaynar su boşaltın.Lavabonuzdan kötü kokular geliyorsa, bir buz kalıbına elma sirkesi koyup dondurun. Daha sonra buz küplerini lavabonuza koyup, buzlar eriyinceye kadar kullanmayın. Son olarak yarım su bardağı kaynar elma sirkesi, yarım fincan karbonat ve yarım fincan tuzu üzerine boşaltıp on dakika kadar bekletin. Bol su akıtarak işlemi tamamlayın.Cam yüzeyler pırıl pırıl İçine mavi boya karıştırılmış amonyak içerikli zararlı cam temizleyicilere kucak dolusu para vermek yerine, bu işi evde doğal ürünlerle pratik bir şekilde yapabilirsiniz.Yarım litrelik püskürtmeli bir şişenin içine yarım çay bardağı elma sirkesi, biraz arapsabunu ve su koyup çalkalayın. Cam yüzey ve aynalarınıza bu karışımı püskürttükten sonra temiz pamuklu bir bezle silin.Bir diğer temizleme yöntemi de şu: Bir litre ılık suyun içine çeyrek fincan elma sirkesi veya bir yemek kaşığı limon suyu karıştırın. Cam ve ayna gibi parlak yüzeyleri bununla silin.Çok sık kirlenen ve mikrop barındırır hale gelen gözlüklerinizi de aynı yöntemle temizleyebilirsiniz.Salata sosundan mobilyalara da ayırınBir kavanozun içine eşit miktarlarda zeytinyağı ve limon karıştırarak mobilyanızın üzerine sürün. Limon yerine aynı miktarda sirke veya bir yemek kaşığı limon yağı da kullanabilirsiniz. Bu karışımı mobilyanıza sürüp temiz bir bezle silin.Limon yağı kullandığınızda, etkili ve hoş kokulu doğal bir mobilya parlatıcınız olacaktır. Bu karışım hem temizleyici hem de koruyucudur. Ayrıca anti statik özelliği sayesinde tozlanmayı geciktirir.Ben lavanta kokusunu çok sevdiğim için bu karışıma biraz da lavanta yağı damlatıyorum. Bütün ev mis gibi kokuyor.Bütün ahşap yüzeylerdeki su lekelerini ise minik bir parça diş macunu sürüp silerek yok edebilirsiniz.Ufak bir ipucu da sofranızda artan limonlar için verelim: Artan limonların kurumasını beklemeden sularını sıkıp buz kalıplarında dondurabilirsiniz. Limon suyu kullanmanız gerektiğinde dolabınızda hazır olur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Samsa tatlısı

Akdeniz mutfağına Balkanlar’dan gelen ‘samsa tatlısı’ bizim baklavamızın daha hafifi ve yapılması daha kolay olanı.Geçtiğimiz haftalarda Mersinli bir arkadaşımın özenle hazırlamış olduğu ikramların başında dikkatimi en çok çeken kendi yörelerine ait tatlıydı. “Bir samsa senin tabağına koyayım.” dediği zaman karşıma gelen küçük dilimin tadı harika bir şerbetli tatlı olacağı aklıma hiç gelmezdi.Akdeniz mutfağına Balkanlar’dan gelen ‘samsa tatlısı’ bizim baklavamızın daha hafifi ve yapılması daha kolay olanı. Yöresel yemek turumuza devam ederken ismi gibi özel olan bu tatlımızı konuk etmek ağzımı tatlandırdı. Şimdi sıra sizin ağzınızın tatlanmasında.MalzemeBir paket milföy hamuru1 su bardağı toz badem4 çorba kaşığı tozşeker2 yumurta akıŞerbet5 kahve fincanı tozşeker4 çay bardağı su1 limon suyuYapılışıSamsa tatlısının özel elde yapılan hamuru ve oklava ile açılması var. Fakat ben kolaylık olsun diye aynı tadı yakalayabileceğiniz milföy hamurundan yapılan tarifi sizlerle paylaşacağım.Öncelikle bir kapta badem, şeker ve yumurta akını karıştıralım. Milföy hamurunu küçük bir merdane yardımı ile biraz incelttikten sonra hazırladığımız bademli karışımı ortasına uzunlamasına yayalım. Hamuru rulo şeklinde sarıp bir tepsiye alarak buzdolabında 45 dakika kadar dinlendirelim.Hamur kıvamına gelirken biz boş durmayıp şerbetini hazırlayalım. Bir tencerede şeker, su ve limonu kaynatıp şerbet hazırlayıp bekletelim.Dinlendirmiş olduğumuz milföylü hamuru akıp küçük parçalar halinde kesip önceden ısıtılmış 180 dereceye ayarlı fırında 40 dakika pişirelim.Fırından aldığınız sıcak hamurun üzerine sıcak şerbeti gezdirerek dökelim. Tatlı şurubu çekince ılık ya da soğuk olarak servis edebiliriz.Yumuşacık olan tatlımızı hasta olan halama yapıp getirdiğimde aldığım dua karşısında vazgeçilmez tatlılarımın arasına girmişti, dilerim sizin de öyle olur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Gebelikte kansızlığı nane ve maydanozla çözün

Gebelikte demir eksikliği sadece annenin değil, bebeğin de hayatını riske atıyor. Erken doğum ve düşük kilolu bebekler en sık karşılaşılan sonuçlardan. Bebek sağlıklı doğsa bile ilerleyen süreçte bağışıklık sorunları baş gösteriyor.Kansızlık, özellikle kadınlar arasında yaygın bir hastalık. Oysa hamilelik döneminde anne ve bebek sağlığı için demir çok önem taşıyor. Birçok kadın gebelik dönemine, vücudunda yeterli demir deposu olmadan başlıyor. Doğumda kaybedilen kanla birlikte demir minerali daha da azalıyor. Central Hospital’dan Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Deniz Şafak, annelerin günlük beslenme sırasında demir alımını artırabilmeleri için dikkat etmeleri gereken noktaları anlattı.Anne adayında demir eksikliği ne kadar fazla ise bebekte oluşan olumsuz etkileri de aynı oranda artar. Birçok kadın hamilelik sürecinde demir eksikliğinin olup olmadığının farkına varmaz. Demir eksikliği yavaş gelişen bir durum olduğu için vücut da bu duruma karşı hemen tepki göstermez. Demir eksikliği ancak yapılan rutin testlerde anlaşılabilir. Hamilelik sırasında; halsizlik, hemen yorgun düşme, çarpıntı, konsantrasyonda bozukluk, bağışıklık sisteminin zayıflaması, saç dökülmesi, baş ağrısı, tırnaklarda yapı bozukluğu ve solukluğa sebep olur. Bunların arasında en çok endişe edilen, bağışıklık sisteminin zayıflamasıdır çünkü gebelik döneminde her ilaç kullanılamadığı için tedavi zorlaşabilir. Demir eksikliği sadece anneyi değil, bebeği de etkiliyor. Anne karnında gelişme geriliğine, plasentadan bebeğe demir geçişinin az olmasına, bebekte demir eksikliği ve anemiye sebep olabiliyor. Bu durum da bebeğin beyinsel ve fiziksel gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Tedavi süresinin geciktirilmesi geri dönüşü olmayan sağlık sorunlarına yol açabilir. Ayrıca annedeki demir eksikliği ciddi boyutta ise erken doğum veya düşük kilolu bebekler olabiliyor. Bebeğin bağışıklık sistemi de zayıflayabilir. Bu nedenle de gebelik döneminde demir depolarının yeterli olması önemli.Süt ve süt ürünleri tüketilmemeliGünlük beslenmede demir alımını artırmak için dikkat edilmesi gereken noktalar var. Bu dönemde ek demir takviyeleri yapılmışsa bunlarla birlikte süt ve süt ürünleri (süt, yoğurt, peynir) tüketilmemeli. Çay, kahve, kolalı içecekler gibi kafein içerikleri yüksek içecekler demir emilimini engeller. C vitamini demirin emilimini artırır. Bu nedenle taze sebze ve meyveyle birlikte demir alınabilir. Böylelikle, vücutta kullanımı daha etkin olur.Demir yetersizliği önemli belirtiler verdiği gibi aşırı kullanımı da vücutta kanserojen hücrelerin beslenmesine yardımcı olur. Bu durum, E vitaminine olan ihtiyacı artırır. Beslenme dışında yapılan takviyeler mutlaka bir uzman kontrolünde olmalı. Demir eksikliğinin nedenlerinin iyi araştırılması gerekiyor. Altta yatan asıl neden bulunmadan, rastgele demir ya da vitamin almak, kan transfüzyonu yaptırmak, teşhisin gecikmesine sebep olarak, hastanın probleminin ilerlemesine yol açabilir. En iyi demir kaynakları; yumurta, et ve et ürünleri, balık, karaciğer, yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller ve tam tahıllar. Ayrıca badem, kuru erik ve siyah kuru üzüm de iyi birer kaynak. Bu yemişler için ara öğünler çok uygun. Annenin aç kalmasını da engeller. Öğünlerde tüketilen besinlerin yanında nane, maydanoz gibi otların kullanımı, hem C vitamini hem de demir bakımından faydalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Deri değiştiren Anadolu medeniyeti

Deri Tanıtım Grubu ve tasarımcı Hatice Gökçe, Anadolu medeniyetlerini günümüze taşıyan ‘The Leather Age - Anatolia ∞’ projesini 14 Nisan’da İstanbul Modern’de meraklılarıyla buluşturacak.Türk derisi, dünyanın lüks markalarının gözdesi ve önemli bir ihracat kalemi. Kalitesiyle önemli bir yer edinen Türk dericiliği için hedef, Avrupa ve Rusya’dan ibaret değil. Deri Tanıtım Grubu’nun (DTG) hedefi; Türk dericiliğinin marka olarak algılanmasına katkıda bulunmak, dünyada hak ettiği yere ulaştırmak. Organizasyon ilk kurulduğunda daha çok imaj çalışmaları üzerinden projeler üretiyordu. Benim yıllardır arzu ettiğimse özgün tasarımların olmasıydı. Hatice Gökçe’nin ‘Anatolia 8’ projesi ile belki de yıllardır beklediğim çalışmalardan biri gerçekleşmiş oldu. 14 Nisan’da İstanbul Modern’de sergilenecek projenin hikâyesini Hatice Gökçe’den dinledim. Toplam 16 parçadan oluşan koleksiyon için Gökçe ve ekibi altı ay hummalı bir çalışma yürütmüş. Geçtiğimiz yıl DTG, Ege Deri ve Deri Mamulleri İhracatçılar Birliği’nin deri sektöründe genç yetenekleri keşfetmek için organize ettiği ‘Derin Fikirler’ yarışmasındaki tekniklerin bazıları, Hatice Gökçe’nin projesinde geliştirilerek uygulanmış. Tasarımcının fikir aşamasında projenin eskizlerini DTG ile paylaşması, deriyi bir sanat sunumuna dönüştüren çalışmanın ilk adımı olmuş. ‘Tasarımları moda akımlarına kapılmadan yansıtmak istedim’Deri konusunda yetkin bir tasarımcı ve deri sektörünün öncülerini arkasına alan proje; Anadolu topraklarının zenginliğini, derinin zamansızlığıyla bütünleştiriyor. Projenin en güzel tarafı, genellikle Anadolu konseptli koleksiyonların Selçuklu veya Osmanlı’dan ibaret klişesinin Hatice Gökçe’nin vesileyle kırılması. Tasarımcı, Anadolu’da M.Ö yaşamış ve derin izler bırakmış medeniyetleri 16 eşsiz tasarımla birleştiriyor. Deriyi; sulu lazer kesim, yakma gibi işlemlerden geçirerek zanaat, tasarım ve mühendislik ürünüyle sunuyor. Ortaya çıkan tasarımlar birer eser olarak İstanbul Modern’de sergilenecek. Gökçe’ye endüstrinin hızlı ve nefes aldırmayan temposu içinde böylesi yoğun emek gerektiren bir projenin altına nasıl girdiğini sordum. Aslında tam da bu yüzden projeyi hayata geçirmenin onu mutlu ettiğini söyledi.Anadolu topraklarında yaşamış Hitit, Lidya, Urartu, İyonya, Asur, Frigya, Arzawa ve Troya medeniyetlerinin kendine has unsurlarını ele alıp deriyle bir araya getirmiş ve yeni bir formla sunmuş. Mesela; Urartuların uçmayı hayal ettiği kanatlı insan heykelciklerinden Arzawaların ilginç fiziki yapılarına, Hititlerin hiyerogliflerinden Truvaların savaş sahnelerine kadar her medeniyetin mirası sayılacak özellikleri farklı teknikler eşliğinde deriyle buluşturmuş. Böylece ortaya sanat eseri değerinde bir proje çıkmış.,Zaman ve sanatla iç içe geçen tasarımlarProjenin sanat yönetmenliğini Bilge Tuğsuz yaparken fotoğraflar Dağhan Gürkanlar’ın objektifinden çıkmış. Tasarımlar aynı zamanda bir kitapta toplanmış. 14 Nisan’da İstanbul Modern’de tanıtılacak proje, 2014 yılı içinde birçok uluslararası fuarda, tasarım ve sanat mekânlarında sergilenecek.Moda tasarımının zaman ve sanatla iç içe geçebileceğinin de başarılı bir örneği olacak proje. Fakat şimdiden söylemek gerek, Hatice Gökçe için hikâye bu projeyle bitmiyor, henüz yeni başlıyor. Çalışma, milattan sonraki medeniyetler ve geleceğe dair ipuçları verecek futuristik bir projeyi hayata geçirmeyi planlıyor.İstanbul’dan evvel ilk gösterimi mart sonunda Çin’de dünyanın en önemli deri fuarlarından birinde gerçekleşen projeye olumlu tepkiler gelmiş. Şimdiden Avrupa’daki önemli müzelerden de davetler aldıklarını söylüyor Hatice Gökçe. Projenin Deri Tanıtım Grubu vesilesiyle Türk dericiliğinin markalaşmasına katkıda bulunurken, aynı zamanda Türkiye’nin tanıtımının da önemli bir parçası olacağına inanıyorum. İstanbul Modern’e gitmek için bahane arayanlara da iyi bir fırsat.kezistanbul@gmail.com

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Müşteri kaybetmek istemiyorsan farklılaş

Accenture’un finans, internet, sigorta, tüketici elektroniği, mobil telefon gibi 10 farklı sektör üzerinde yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de 10 kişiden 9’u memnun kalmadığı için hizmet aldığı kurumu değiştiriyor. Bu değişimin maliyeti tam 142 milyar dolar.Global danışmanlık şirketi Accenture’un Global Tüketici Eğilimi adlı her yıl yayınladığı araştırmaya göre Türk tüketicilerin yüzde 88’i, sunulan yetersiz hizmet yüzünden tedarikçisini değiştiriyor, yüzde 84’ü ise “Beni geri kazanmak için son bir hamle yapılsaydı kalırdım.” diyor.Accenture Türkiye Tüketim Grubu lideri Özlem Kestioğlu’na göre bu durum, hem ülkemizde yaşanan yoğun rekabetin hem de Türk toplumu olarak çok duygusal bir yapıya sahip olduğumuzun göstergesi.“Yaptığımız araştırmaya göre yetersiz hizmet yüzünden tedarikçisini değiştirenlerin oranı dünyada yüzde 60 civarındayken Türkiye’de bu oran yüzde 88’e çıkıyor. Duygusal bir toplumuz. Kişilere ve şirketlere güveniyoruz ama olumsuz bir şeyle karşılaştığımızda ‘Hemen terk ederim’ veya ‘En azından biraz ilgilenseydiniz kalırdım’ diyoruz. Bu bize bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’de başarılı olmak isteyen şirketler, tüketicilerin duygularına hitap etmeli.”Accenture’un Global Tüketici Eğilimi adlı raporu 33 ayrı ülkedeki finans, internet, sigorta, tüketici elektroniği, mobil telefon gibi 10 farklı sektörden 13 binden fazla kişiyle görüşülerek hazırlanmış. Araştırmaya göre, hizmetlerden memnun olmadığı için hizmet sağlayıcının değiştirilmesinin eknomik büyüklüğü tüm dünyada 5,9 trilyon USD büyüklüğe ulaşmış durumda. Türkiye’de ise bu rakam 142 milyar USD.Son yıllarda internet kullanımı, akıllı mobil cihazlar ve dijital servislerin yaygınlaşmasıyla birlikte tüketicilerin yüzde 89’u karar verme aşamasında en az bir online kanalı kullanıyor. Yaşadığı kötü bir tecrübeyi çevresiyle paylaşan tüketicilerin oranı yüzde 88. Bu kötü tecrübe paylaşımını internetten yapanların oranı ise yüzde 50. Özlem Kestioğlu’na göre “Türkiye’de kullanıcıların yüzde 82’si sosyalleşmek için sosyal medyayı kullanırken, yüzde 60 ila yüzde 80 gibi çok sayıda kullanıcı da üretici-tüketici ilişkileri için sosyal medyayı kullanıyor.” Bu durum elbette ki hizmet sağlayıcılar için pek de olumlu bir durum değil. Çünkü araştırmaya göre tüketicilerin yüzde 84’ü tanıdığı insanların sözlerinden etkileniyor. Dijital araçların sağladığı kolay iletişim ortamı kötü tecrübelerin hızla yaygınlaşmasına yardımcı oluyor.Accenture araştırmasının ortaya koyduğu ilginç verilerden biri de, hizmet ve ürün alımında neden internetin tercih edildiği üzerine. Sanılanın aksine uygun fiyat alternatifi arayanların oranı yüzde 35 iken, “ihtiyaca hızlı cevap verdiği için interneti tercih ediyorum” diyenlerin oranı yüzde 60, “çok fazla çeşitlilik var” diyenlerin oranı ise yüzde 63. Araştırma sonuçlarını değerlendiren Kestioğlu, tüketicilerin artık kendi ihtiyaçlarıyla ilgili öneriler duymak istediğine de vurgu yapıyor. “Türk tüketicilerin yüzde 75’i kendi istek ve ihtiyaçlarına özel tasarlanmış pazarlama ve satış kanalları olması durumunda, şirket ve ürünlerle ilgili bilgi almak için online kaynakları daha çok kullanabileceklerini belirtiyor.”Ama Türk şirketlerinin bu durumu ne kadar iyi değerlendirdiğinden emin değil.“Kurumlar dijitale yatırım yapıyor olsa da müşteri memnuniyetinde artış yok hatta tam tersine bazı sektörlerde düşüş bile var. Bu bize şunu gösteriyor, yapılan dijital yatırımlar daha çok kurumların maliyetini azaltmak için tercih ediliyor, müşteri tercihlerine ve mutluluğuna odaklı değil. Önümüzdeki dönemde kazanan firmalar tüketicilerdeki bu değişimi anlayanlar olacak.”Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Kültür Sanat Rehberi

Gösteri - ‘Potanın Sihirbazları’ geliyor: Dünyaca ünlü basketbol şov takımı Harlem Globetrotters oyuncuları, gösteri için İstanbul’a geliyor. Bugüne kadar 130 ülkede 20 binden fazla gösteri maçı yapan takım, 20 Nisan Pazar günü saat 15.00’te Ülker Sports Arena’da sahneye çıkacak.Slogan şarkı olarak Brother Bones’un “Sweet Georgia Brown” adlı eserini kullanan Harlem’in gösterisi, bir ya da daha fazla basket topunun mükemmel kontrolüne, dengeye ve paslara dayanıyor. Eğlence ve sporu bir arada izleyiciye sunan gösteriyi, 10 binden fazla kişinin izlemesi bekleniyor. Biletix’te yer alan biletlerin fiyatları 33-168 TL arasında değişiyor.Konser - Bu sefer İstanbullular için çalacaklar Yıllardır Ankaralı sanatseverlerin beğeni ile dinlediği Türkiye’nin tek amatör senfoni orkestrası “TED Senfoni Orkestrası”, bu kez İstanbulda. Genel Şef Ahmet Ünlü yönetimindeki orkestra, bugün saat 20.00’de Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahne alacak. Konserin ilk yarısında dünyadan klasikler seslendirilecek. İkinci yarıda ise Tenor İhsan Ekber gruba eşlik edecek. Öğrencilik yıllarında kolejin nefesli sazlar orkestrasında görev yapan TED Ankara Koleji mezunları, 2007 yılında bir araya gelerek orkestra kurmuşlardı. Giriş ücretsiz.Konser - Keremcem, yeni albümü ‘Keremcem’ ile sahnede Şarkılarıyla geniş bir dinleyici kitlesine sahip olan Keremcem, Kadıköy Sahne’de müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Sanatçı, ‘Keremcem’ isimli 5. albümünün beğeni toplayan şarkılarını ilk kez sevenlerinin karşısında söyleyecek. Son olarak ‘Razı Olmaktır Aşk’ isimli şarkısına klip çeken şarkıcı, 16 Nisan Çarşamba akşamı saat 22.00’de sahneye çıkacak. İstanbul Kadıköy Sahne’de yapılacak olan konsere ait biletler Biletix’ten temin edilebilir. Fiyatları ise 39,50 TL.Tiyatro - İhtiyar balıkçının hayat hikâyesiYıldıray Şahinler’in yazdığı ‘İhtiyar Balıkçı ve Deniz’de Erkan Can rol alıyor. Oyun, deniz insanını, hem insanın hayat karşısındaki mücadelesini hem de yeni dünya düzeni tarafından kullanılıp kenara atılışını komedi yoluyla anlatıyor. Tiyatro gösterisi, 13 Nisan Pazar günü saat 18.30’da Beşiktaş Akatlar Kültür Merkezi’nde sahne alacak. Oyunun bir sonraki durağı ise Ankara. 15-16 Nisan tarihlerinde saat 20.00’de Ankara Şinasi Sahnesi’nde olacak oyunun bilet fiyatları 30-45 TL arasında.Atölye - Bağış Erten ile spor okur-yazarlığı Gazeteciliğin farklı ve özgün bir alanı olarak spor yazarlığının, imkânlarının konuşulacağı bir atölye başlıyor. Ekollerin, tarihe geçen yazıların ve unutulmaz portrelerin, katılımcıların kendi deneyimleri ile dile getirilmesi amaçlanıyor atölyede. Spor yazarı Bağış Erten’in, Gümüşlük Akademisi Arnavutköy’de gerçekleştireceği “Spor Okur-Yazarlığı Atölyesi”nin ilk günü, 14 Nisan Pazartesi. Atölye, 23 Nisan’dan itibaren ise 6 hafta boyunca her çarşamba akşamı 19.00-22.00 saatleri arasında Gümüşlük Akademisi Arnavutköy’de.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Uzayda okyanus

İnsanoğlu evrenin makro ve mikro gerçeklerini elbette araştıracaktı. Fakat çözülen her sır, ufkumuza yeni sorular, farklı problemler getiriyordu. Bu durumda sıranın ne zaman diğer binlerce âlemin keşfine geleceği meçhuldü.Nasa’nın Cassini uzay aracı ve Derin Uzay Ağı, Satürn gezegeninin 6. büyük uydusu Enceladus’un buz yüzeyinin derinliklerinde dev bir okyanus olduğuna dair en net delilleri buldu. Bu haberi, ilkokul mezunu yardımcıma kısaca “Gökte deniz bulunmuş” diye özetleyip ne düşündüğünü sordum. Dedi ki, “Demek ki bir dünya daha var.” Bu yorumu yapabilmesine şaşırdım doğrusu. Fakat gök denizi onu korkutmuştu. Yeni dünyanın patlayarak sularını bizim dünyamıza boşaltabileceğini düşünüyordu. Ona göre aynı ihtimal güneş ve diğer yıldızlar için de vardı. Bu yüzden göğe baktığında içini ürperti kaplıyordu. Konudan hoşlanmamıştı. “Korkunun ecele faydası yok, sonuçta Allah’ın dediği olacak.” diye kendini teselli edip işinin başına döndü. Kitaplığımdan Carl Sagan’ın Kozmos/ Evrenin ve Yaşamın Sırları adlı kitabını çekip rastgele bir sayfa açtım. 13. yy Alman düşünürü Albertus Magnus’dan bir alıntı çıktı bahtıma: Şöyle diyordu: “Birçok dünya mı, yoksa tek bir dünya mı var acaba? Doğanın incelenmesinde bundan daha soylu ve seçkin bir soru olamaz.” Tesadüfün böylesi! Magnus adeta yüzyıllar öncesinden sohbetimize katılmıştı. Sürpriz misafirime neler söyleyebilirdim acaba? İlk aklıma gelen tasavvuf kültüründeki 360 bin veya 18 bin âlem kavramları oldu. Tabii burada rakamlardan çok Allah’ın kudretine bir atıf vardı. İrfan sahiplerine göre dünyamızın da içinde bulunduğu evrenimiz bunlardan sadece biriydi ki kimileri her canlının ya da oluşumun ayrı bir âlem olduğu kadar, kendi içlerinde de binlerce alt âlem bulunduğunu söylüyordu. İnsanoğlu evrenin makro ve mikro gerçeklerini elbette araştıracaktı. Fakat çözülen her sır, ufkumuza yeni sorular, farklı problemler getiriyordu. Bu durumda sıranın ne zaman diğer binlerce âlemin keşfine geleceği meçhuldü. Çabalarımıza asaleti getirecek olansa, sonsuzlukla kucaklanmış olduğumuzu fark etmekti. O an, Mektubat’ta da bu konuya değinildiğini hatırladım. Bediüzzaman, 26. mektupta “Ben de böyle fehmederim ki: Semavatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hattâ her bir insan dahi, küçük bir âlemdir. ‘Rabbil alemin’ tabiri ise, ‘Doğrudan doğruya her âlem, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir’ demektir.” diyordu. Beni sessizce dinleyen Magnus’u unutmamıştım. Acaba ne düşünüyordu bunlar hakkında? Ayrıca Satürn’ün uydusunda bulunan okyanus haberine dönüp “Bana kendi içindeki okyanusu anlatabilir misin?” diye de sormak istedim. Ama o çoktan gitmişti. Buna sevinmedim dersem yalan olur. Ya bana “Önce sen!” deseydi ne cevap verecektim? Ben bir yağmur damlası bile olamamıştım ki, okyanusa düşüp onu anlayabileyim? Her yanımı ateş bastı. Acaba Encaladus’un buzlu suları serinletebilir miydi beni?AHİRETİN KULİSLERİNDEBalıkçı kıyıya yanaşıyor. Yorgun belli ki. Güvercinler karşılama komitesi gibi sıralanmış. Balıkçıysa başka tarafa bakıyor. Kuşlarla göz göze gelseydi aynı sahnenin aktörleri olduklarını düşünür müydü acaba? Sandalı, denizi, parmaklığı ve ortamın gri belirsizliğini sade ama etkileyici bir dekor olarak görür müydü? Cevabımız evetse, sırtındaki geçim yükü birazcık hafifleyebilirdi belki de. Öyle ya, perde eninde sonunda kapanacaksa, dünyayı selamlayıp kulise geçtiğinde sana su ve çikolata ile bir fincan yorgunluk kahvesi uzatan muhakkak çıkacaktır. Bırakalım alkışları, sırf o kahve için bile insan rolünü canla başla oynar. Senarist, dekoratör, ışıkçı ve rol arkadaşları ve hatta hayranlarıyla birlikte eğlenmek de cabası. Neden kötümser olacakmışız ki!Tabii hayatı fotoğraf üzerinden okumak veya ona karşıdan bakmakla içinde yaşamak bambaşka duygular veriyor insana. Keşke oyunculuğumuzla seyirciliğimizi birleştirebilsek ve aynı anda ikisinin de hakkını verebilsek. Ben de biliyorum, balıkçı kasaları doluysa, balıkları hale yetiştirmek için koşturacak. Deniz cömert davranmamışsa içi daralacak. Zihin, kamerasını hangi açıyla kurarsa manzara ona göre değişir. Kim bilir, bugün değilse bile, yaşadığı başka bir sahnede kendisi ile dünyayı bütünleştirmeyi başaracaktır balıkçı. O an yüzüne yayılacak tebessümün fotoğrafı ahiretin kulislerinde eline verilecektir. Performansını tebrik eden meleklere teşekkür ederken adı anons edilecek ve cennet sahnesine davet edilecektir...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 22:00

Trafik mi o da ne?

İstanbul’da trafiğe takılmadan gideceğiniz yere ulaşmak mümkün mü? Bisikletiniz varsa ve onu hobi değil ulaşım aracı olarak kullanıyorsanız neden olmasın? İşe bisikletle gidenlere sorduk. Trafiksizliğe o kadar alışmışlar ki, şimdilerde beş dakika bile araç içinde beklemeye dayanamıyorlar.‘Evden çıkıp işe gitmek’ öyle her baba yiğidin harcı değildir. Güçlü bir irade, sağlam bir sinir gerektirir! Trafikte harcanıp giden dakikaların saate dönüşmesine aldırmayacak kadar sabırlı, toplu ulaşımdaki yer kapma savaşlarından yara almadan çıkabilecek kadar stratejik olmayı mecburi kılar. Ya da bunların hiçbirine gerek olmayabilir. Ayağınızı yerden kesecek bir bisikletiniz varsa. Bahsi geçen şehrin, trafiği ve yedi tepesi ile nam salmış İstanbul olduğunun farkındayız. Ancak imkânsız gibi görünen bu aktiviteyi yıllardır düzenli olarak yapanların sayısının hiç de az olmadığını göstermek, sizin de fikrinizi değiştirebilir. Trafikten bunalıp kendini iki tekerliğin üstünde bulan bu kişiler arasında 10 yıl boyunca her gün gidiş-dönüş 70 kilometre pedal çeviren de var, Anadolu yakasında yaşayıp Avrupa yakasındaki işyerine bisikletle gidenler de. ‘Türkiye, Hollanda mı oluyor?’ dedirtecek şekilde bisikletle bütünleşen kişilerin hikâyesini dinledik.Özgür Çobanoğlu, hafta içi her gün Göztepe’deki evinden Nişantaşı’ndaki işine bisikletle gidiyor. Dİğer yolcular Çobanoğlu’nun vapura bisikletle binmesine alışmış.‘Trafikte çıldırma noktasına gelmiştim’Yabancı bir firmada bilgi işlem yöneticisi olarak çalışan Özgür Çobanoğlu (33), Nişantaşı’ndaki işyerine her gün bisikletle gidiyor. Yaşadığı yer ise Göztepe, yani Boğaz’ın diğer tarafı. Kadıköy’e kadar bisikletle gelen Çobanoğlu, her sabah 7.40’ta kalkan Kabataş vapuruna biniyor ve indikten sonraki mesafeyi de yine pedal çevirerek geçiyor. Bisikletle kat ettiği mesafe toplamda 15-20 kilometreyi, süre ise yaklaşık 50 dakikayı buluyor. Nişantaşı-Göztepe arasını iş saatlerinde 50 dakikada gidebilmeyi ‘paha biçilmez’ olarak değerlendiren Çobanoğlu’nu bisikletle yollara düşüren, diğerleri gibi İstanbul’daki trafik keşmekeşi olmuş. “Önceleri spor amaçlı kullanıyordum ama üç sene önce bir gün trafikten çıldırma aşamasına geldiğimde, neden olmasın deyip sabah kıyafetlerimi sırt çantama koyup bastım pedala.” diyerek anlatıyor, bisikletle işe gitme serüvenini. Güne spor yaparak başlamanın bu işin en güzel tarafı olduğunu anlatan Çobanoğlu, “Sabah kardiyo yaparak güne başladığınızda yağ yakımınız neredeyse öğlene kadar devam ediyor. Sıkış tepiş otobüs, metrobüs gibi araçlar yerine temiz havanın yüzünüze çarpmasıyla başlıyor gününüz.” diye devam ediyor. Bisikletin vesile olduğu bir başka güzellik de formunu korumasına yardımcı olmasıymış tabii: “Yemeği çok seven biriyim ve her gün spor yapınca rahatlıkla kilo almadan istediğimi yiyebiliyorum.” Zorluklarına gelince, her ne kadar ilk başladığı güne nazaran trafikteki bisiklet fark edilirliği artmış olsa da saygısız sürücüler ve yayaları sayıyor. Yoğun kar yağışı olduğunda ister istemez bisikletle yola çıkmanın zorlaştığını söylese de bunun araçla yola çıkmaktan daha zor olmadığı görüşünde. Çok yoğun kar yağdığı günlerde insanlar 3-4 saatten önce eve gidemezken, kendisi en fazla 60-70 dakikada evde oluyormuş. İnsanların yolda kendisini görünce işe gittiklerine inanmakta zorlandıklarını anlatan Çobanoğlu, “Öğrendiklerinde ise hemen kendi bisiklet hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar.” diyor. Katlanır bisikletiyle bir gün Gayrettepe’de bir toplantıya gittiğinde insanların karşısında hafif terlemiş ve başında kaskıyla gördüklerinde yüzlerinde oluşan ifadeyi unutmuyor. Çobanoğlu, bisiklete ilgisi olan herkese bu işi sadece spor yapmak ya da hafta sonları kısacık sahil yolunda gidip gelmek için değil, ulaşım için de kullanmaya çağırıyor ve ekliyor: “Kaotik metropol hayatında kendinize yapacağınız en güzel şeyi yapın, bisiklet kullanın.”Yenibosna yollarında beyaz yakalı bisikletçi29 yaşındaki Muhammed Sadık Balaban’ın bisikletle işe gitme serüveni dört ay öncesine dayanıyor. İki tekerlek üzerindeki geçmişi ise daha uzun. İngiltere’de kaldığı iki sene boyunca turistlere bisikletle şehir turu yaptırarak bu işten para bile kazanmış. Şimdilerde oturduğu yerle çalıştığı yer arasındaki mesafe sadece iki kilometre ve işe gelmesi sadece yedi dakika sürüyor. Yürümesi halinde kat edeceği 15-20 dakikayı fazla bulmasını Avrupa’dan henüz gelmesine bağlayıp bisikleti ulaşım aracı olarak kullanmasının nasıl bir duygu olduğunu soruyoruz. Cevabı, “Üstü açık arabayla geziyormuş hissi gibi.” oluyor. Balaban’ın bisikleti, açılıp kapanan türden. Selesi yüksek, tekerlekleri küçük, haliyle şekli normal bisikletlerden biraz farklı. Kısa mesafe olduğu için kıyafet değiştirmeye gerek duymuyor ve takım elbiseyle bisiklete biniyor. Yenibosna’da şekil itibarıyla böyle bir bisikleti kullanmasını insanların biraz garip karşıladığını söyleyip ekliyor: “Arabayla durdurup ‘Nereden aldın?’ diye soranlar oluyor.” Balaban, bisikleti sadece işe giderken kullanmıyor. İşi olduğunda ya da gezme amaçlı kullanmak istediğinde metroya binip Davutpaşa’ya kadar gittiği oluyormuş. Nedenine gelince “Hem daha kısa sürüyor hem de yol boyunca canın sıkılmıyor. Trafik stresi de yok.” diye cevap veriyor.10 yıl boyunca her gün 70 kilometre pedal çevirdi44 yaşındaki Kerem Babacan’ın bisikletle ilişkisi ise ‘yok artık’ dedirtecek türden. Babacan, Maltepe’de oturuyor ve yakın zamanda ayrıldığı Gebze’deki işine 10 yıl boyunca kesintisiz her gün bisikletle gidip gelmiş. Şu sıralar iş görüşmeleri yapan Babacan, yeni işinin de yine o civarda olmasını istiyor ki, bisikletle gidip gelebilsin. Babacan’ın günlük kat ettiği mesafe gidiş-dönüş 70 kilometre civarıymış. Buna rağmen güzel havalarda ve yazın uzun günlerde yolu uzatıp bu mesafeyi 100 kilometre veya üzerine çıkarttığı da olmuş. İşe bisikletle gitmeye karar verme sürecini kendisinden dinleyelim: “İstanbul şartlarında ev-iş arası her gün 2-3 saat bazen daha fazla zamanım trafikte ve şirketin servisinde uyuklayarak kayboluyordu. Zaman bu kadar değerliyken trafikte heba olup giden saatler ve üstüne bir de yıpranan sinirler beni bisikleti ulaşım aracı olarak kullanmaya yöneltti. Önceleri haftada 1-2 gün deneme mahiyetinde gelip gitmeye başladım, daha sonra ise haftanın tamamında kendimi işe bisikletle gider gelir buldum.” Babacan’a göre düzenli spor yapıyor olmak ve bunu yaparken de günlük hayatın monotonluğundan kurtulmak, bu işin en güzel tarafı. Sabah birçok insan moralsiz, uykusuz ve isteksiz görünürken, kendisinin son derece dinç, neşeli ve enerji dolu olduğunu özellikle vurguluyor. Çevresinden gelen tepkileri şöyle sıralıyor: “Önce şaşkınlık, bu davranışı sorgulamak, bir süre sonra da ‘ben yapabilir miyim’i araştırmak... Ve klasik sorular var tabii: Kaç saatte işe geliyorsun, terlemiyor musun, yorulmuyor musun, filanca yerdeki yokuştan nasıl çıkıyorsun, zorun-derdin ne, araban yok mu, işyerinin servisi mi yok?” Babacan’ın bisikletle kat ettiği en uzun mesafe ise Gebze’den çıkıp Manisa’ya gitmesi olmuş.Bisiklet karne hediyesi değil, ulaşım aracıdır!Konu, bisikletle işe gidip gelmek olunca, geçtiğimiz yıl kurulan Bisikletli Ulaşım Platformu’ndan bahsetmemek olmaz. Platformun amacı, adından da anlaşılacağı gibi bisikleti sadece bir hobi ya da karne hediyesi olmaktan çıkarıp, ulaşım aracı olarak geniş kitlelerce kabul edilmesini sağlamak. Sosyal medya üzerinden etkin olan platformun Facebook’ta 4 binden fazla takipçisi var. Çalışmaları hakkında bilgi almak için platformun çekirdek kadrosu olarak tanımlanabilecek dört kişiyle Kadıköy’de buluşuyoruz. Oluşumun sözcüsü Engin Ertekin dışında hepsi işyerine bisikletle gidiyor. İşi evine yürüme mesafesinde olduğundan bisiklet kullanmayan Ertekin ise her fırsatta bisikletiyle yola çıkıp yayalar ve araç sahiplerinde bisikletin bir ulaşım aracı olduğu noktasında farkındalık oluşturmak istiyor. Görünür olmak, bisikletle ulaşım için çok önemli, bu sebeple sık sık takipçilerini yollarda olmaya çağırıyorlar. Buluşmaya da arkasında platformun bayrağı olan bisikletiyle gelen Ertekin, platformun çalışmalarını anlatıyor. Her ayın ilk pazarı ‘Bisiklet Yoluna Sahip Çık’ etkinliği, her ayın üçüncü pazarı ise farklı semtlerde bisikletle ulaşım etkinliği yapan platformun, metrobüste bisiklet kabul edilen vakit aralığının genişletilmesinin ardındaki oluşum olduğunu da Ertekin’den öğreniyoruz. Platformun bir eylemi ve dilekçesinin ardından gece 12 sabah 6 saatleri arasında bisiklet kabul edilen metrobüste bu saatlere gündüz 10.00 ile 16.00 arası da eklenmiş. Ertekin’in bisiklet yollarına ilişkin söyledikleri ilgi çekici. İstanbul’da bisiklet yolu olarak adlandırılan birçok parkurun aslında öyle olmadığını anlatan Ertekin, “Yıllarca bisiklet yolu diye hep sahildeki yolları algıladık. Yurtdışındaki örnekleri görünce aslında onların gezi parkuru olduğunu anladık. Çünkü oralarla ulaşımı sağlayamazsınız. Bunlar hobi amaçlı. Bisiklet yolu bambaşka bir şey. Belediyeler, kilometrelerce bisiklet yolu var der. Gerçekte sadece üç kilometre yol olduğunu kabul ediyoruz biz. O da Veliefendi’de iki sene önce yapılan yol.” diyor. Bisikletle ulaşımın düşünüldüğü kadar zor olmadığını belirten Ertekin, “İstanbullular olarak trafikte kalmaya o kadar alışmışız ki. Artık sorgulamıyoruz bile. Ancak bisikleti ulaşım aracı olarak kullanmaya başladıktan sonra gerçekten trafiğin ne büyük bir vakit kaybı olduğunu görüyorsunuz. Üstelik bisikletin verdiği özgürlük duygusunu başka hiçbir şey vermiyor.” diyor.‘Bisikletimle bir aracım ve yoldan gitmem lazım’Platformdan Seçil Öznur Yakan, yaklaşık 10 yıldır işe bisikletle gidiyor. Kadıköy’de oturan Yakan’ın Çiftehavuzlar’daki işyerine gitmesi bisikletle 15 dakika sürüyor. Aynı mesafeyi otobüsle yapsa yarım saati aşıyor. Bisikleti tercih etmesinin sebebi ‘daha hızlı, daha keyifli ve manzaralı bir yolculuk’ olması. Bisikletli ulaşımdaki zorluğun, sürücülerin ‘bisikletlileri’ ulaşım aracı olarak görmemesinden kaynaklandığını düşünüyor: “O yol üzerinde sizin de hakkınız olduğunu düşünmüyor ve ‘kaldırımdan gitsene’ şeklinde muamelede bulunabiliyorlar. Halbuki trafik kanununa göre ben bir aracım ve benim yoldan gitmem lazım. Hatta bazı durumlarda öncelik hakkım var.” 32 yaşındaki Fatih Çetin, Küçükyalı’daki evinden Kadıköy’deki işyerine her gün bisikletle gidiyor. 20-25 kilometrelik mesafeyi otobüsle gitmesi halinde bir, bir buçuk saat trafikte kaldığını söyleyen Çetin, bisikletle o mesafeyi en kötü ihtimal 40 dakikada alıyor. “Hem spor yapıyorum hem de günlük altı liralık yol param cebimde kalıyor. Çevreye de zarar vermiyorum.” diyerek, yaşadığı doyumu anlatıyor. İlk zamanlar insanların garip karşıladığını ancak zamanla alıştıklarını söyleyen Çetin, çevresindeki insanların da motive olduğunu düşünüyor: “Oturduğum apartmanda bir komşum çok şaşırıyordu bana. Sonra baktı, ben yağmurlu havalarda bile yağmurluğumu giyip çıkıyorum. Şimdi ‘bir gün ben de yapacağım.’ diyor.” 25 yaşındaki Yiğit Güreli ise üç yıl boyunca Acıbadem’den Taksim’deki işyerine iki tekerlek üzerinde gitmiş. Şimdilerde Harbiye’ye taşınan Yiğit, bisiklet kullanmaya devam ediyor. Daha önce araba da kullanan Yiğit, “O zamanlar fark etmiyordum ama ne zaman aktif olarak bisiklet kullanmaya başladım, trafiğe tahammülüm kalmadı. Artık hiç sabredemiyorum.” diyor. Güreli, aynı zamanda platformun İstanbul’daki bisiklet kullanıcıları için hazırladığı harita uygulamasını yapan kişi. Cep telefonlarına ücretsiz indirilebilen uygulama, kullanıcıları güncel bisiklet yolları ve bisikletçilerin lastik patlaması gibi acil durumlarda gidebilecekleri adresler konusunda bilgilendiriyor. Söz konusu haritaya platformun www.bisikletleulasim.com adresindeki internet sitesinden ve grubun Facebook sayfasından ulaşmak mümkün.Güvenli sürüş için bunları yapınKısa mesafe de olsa kasksız çıkmayın.Trafikte fark edilmenizi sağlayacak giysiler giyin.Reflektörlü yelekler çok işe yarıyor.Ön ve arka ışıklarınızın her zaman çalıştığından emin olun. Algılarınızın açık olmasına dikkat edin.Çok uykulu olduğunuzda bisiklete binmeyin.Reflekslerinizi geliştirin.İstanbul trafiğinde her halükarda gideceğiniz yere arabalardan daha hızlı varacağınızdan gereksiz risklere girmeyin.Bazı sürücü gruplarından uzak durun.Bazı durumlarda ‘bırakın geçsin’ deyin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 22:00

İnsanlar için çöphayvanlar için katil

Yaradan’ı kendi lisanınca zikreden hayvanları, bu hayvanların sesi ya da görünüşüyle güzelleştirdiği tabiatı korumak için büyük fedakârlıklara gerek yok. Çöplerimizi atarken bir kez daha düşünsek bile yeter. Çöplerimiz cana kıymasın! Küçük bir serçe kuşu, belli ki gün boyunca dolaşıp karnını doyuracak bir şey arayıp durmuş. Meyvesini ya da yaprağını yediği, dalına konduğu bir ağaç da bulamamış. Nasıl bulsun hayvancık, memlekette ağaç mı kaldı? Eskisi gibi pencere önlerine ekmek kırıntısı, buğday kalıntısı konulmadığı için de kendini şehrin pis yollarına vurmuş. Çiğnenip şuursuzca yere atılmış sakızı ekmek kırıntısı sanarak ağzına almış. Minik serçe kuşu bırakın yapışan sakızı çıkarmayı, bünyesi yuttuğu sakızı geri çıkarmaya müsait olmadığı için çırpınıyor oracıkta. Ne nefes alabiliyor, ne ağzını açabiliyor. Bekliyor ki bir vicdan sahibi gelip kurtarsın ve yaşamaya özgürce devam etsin, tıpkı eski günlerdeki gibi. Bahsettiğimiz bu acıklı durum havaların ısınmasıyla piknik keyfinin zirve yapacağı önümüzdeki günlerde daha da artacak gibi görünüyor. Sadece kuşlar değil elbette, çöplerimizle zarar verdiğimiz hayvanlar da... Çöpe cam kırıklarını atarken bir kedinin ağzının yaralanmasına sebep olabileceğini birçokları düşünmüyor. Bir de çöpü, çöpe değil de denize atanlar var ne yazık ki. Naylon poşetler, plastik şişeler ve dahası, deniz canlılarının neslinin tükenmesine sebep oluyor. Bir bitki yetiştirmek, bir hayvana bakmak, bu canlıların da biz insanlar gibi yaşamını ikame etmesine yardımcı olmak, varlıklarıyla hayatımızı güzelleştirmek şöyle dursun, yaptıklarımızla adeta onların hayatlarını sona erdiriyoruz. Çöp diye attığımız atıkların, doğada hemen yok olmadığını, toprağa, hayvanlara, tabiata zarar verdiği gibi bizlere büyük zarar vereceğini düşünerek hareket etsek, en azından sorunun şiddetini azaltmış oluruz.Kuş, ekmek kırıntısı sanınca…Aylık sakız tüketiminin 740 ton civarında olduğu Türkiye’de Target Group Index araştırmasına göre sakız çiğneyen 43 milyon kişi var. Sakızlar, sadece çevre kirliliğine değil, kuş ölümlerine de neden oluyor. Çiğnedikten sonra yere attığımız ufacık bir sakızla, farkında olmadan kuşları öldürüyoruz. Yerde gördüğü sakızı ekmek parçası sanıp ağzına alıp yemeye çalışan kuşlar, sakız ağzına yapışınca gagalarını bir daha açamıyor. Sonra bu zararsız küçük canlılar ya açlık ve susuzluktan ölüyor ya da bu sakızlar kuşların boğazına takılıp, öldürüyor. Tek yapmamız gereken çiğnediğimiz sakızları hem çevre temizliği hem de bu çaresiz kuşların hayatta kalması adına yere değil de, paketine sarıp çöp kutusuna atmak. Naylon poşet, yüzbinlerce deniz canlısını öldürüyorDünyada hemen hemen her deniz kuşunun midesinde plastik atık bulunduğunu biliyor muydunuz? Düşüncesizce çevremize bıraktığımız poşetler sadece çevreyi kirletmiyor, hayvanların yaşamını da etkiliyor. Naylon poşet, hayvanların boğazını tıkayıp boğularak ölmesine neden oluyor. Bazı deniz hayvanlarına ise yiyecek gibi görünüyor. Kimi balinalarda yapılan otopsiler, midelerinin polietilen poşetlerle dolu olduğunu gösteriyor. Dünya Doğa Vakfı’nın araştırmasına göre naylon poşetlerden dolayı her yıl yüz binin üzerinde balina, fok, su kaplumbağası ve kuş ölüyor. Karada ise inekler, keçiler ve diğer hayvanlar yem ararken genellikle plastik parçaları yiyerek hastalanıp, ölebiliyor.Bitmiş piller, hem sizin hem canlıların katiliyse…Çoğumuz, çöpe attığı pillerin içindeki kimyasal maddelerin toprağa ve suya karışarak insanlara, özellikle doğadaki canlılara zarar verdiğini hatta zehir olarak geri döndüğünü hiç düşünmüyoruz. Bitmiş pilin içinde cıva, kurşun, lityum, mangan, nikel, kobalt, kadmiyum gibi kimyasal maddeler olduğunu unutmamalıyız. Bu kimyasal maddeler attığımız pille birlikte önce toprağa, ardından yer altı sularına karışıyor. Küçük bir kalem pil, dört metrekare toprağı kirletip, bu toprakta üretim yapılamaz hale getiriyor. Suya karışan metaller ise suyun ekosisteminde büyük bir karışıklık meydana getiriyor. Elbette bitmiş ve çevreye atılmış pil, sadece su ve toprağa zarar vermiyor. Bu kimyasal maddeler, topraktan beslenen hayvanlara, suya ve direkt olarak insanlara geçiyor ve çeşitli hastalıklara sebep oluyor. Dolayısıyla pilleri dönüşüm kutularına atmak şart.Cam kırıkları ‘can’dan etmesinKendi canımıza zarar vermesin diye, çöpe attığımız cam kırıkları, çöp konteynırında ya da toplu çöp alanlarında karnını doyurmak için aranan sokak hayvanlarının ağzı ya da yüzünü yaralıyor hatta canına mal olabiliyor. Bu şekildeki cam kırıklarını daha özenli, üç-dört kat kağıda sarıp ya da ayrılmış çöp kutularına atmakta fayda var.Konserve kutularıKenarı kesici şekilde açık bırakılmış konserve kutuları da sokaktaki, ormandaki hayvanların bir diğer düşmanı. Açlıktan neredeyse sürünerek geldiği çöpteki bir lokma yemek artığına ulaşmak için çırpınan bir kedi, köpek ya da daha küçük bir canlı, kesici konserve kutusu yüzünden başından, boynundan, ağız ya da yüz kısmından ciddi yara alabiliyor. Bu kutuları da yine cam kırıklarında olduğu gibi daha özenli atmak hem doğa hem de çevre bilinci adına önemli.Tıraş bıçağı, sivri uçlu eski eşyalar, çiviler...Eskimiş tıraş bıçağı, ucu körelmiş mutfak bıçağı ya da çiviler de kedi, köpek gibi sokak hayvanları ya da bir orman canlısının dilini kesiyor. Zamanla enfeksiyon kapan hayvanlar, hastalık bulaştıran bir virüs haline gelebiliyor. Bu sebeple, kesici, delici çöpleri poşetlere, çöp kutularına daha özenli koymak gerekiyor. Her türlü zarar verebilecek madde ve eşyalar özenle paketlenip, çöpe bu şekilde atılabilir.Boş deterjan, boya kutusuna sıkışan canlılar...Kullanılmış ilaçların kalıntıları, kadınların saç boyalarından artan kimyasalla dolu poşetler, boya kutuları, ev temizliğinde kullanılan ilaçlı boş deterjan kutuları da doğaya, çevreye ve doğadaki tüm canlılara zarar veriyor. Boya kutusundaki sıvı kalıntıyı su sanıp içmek isteyen bir kedi olabileceği gibi, bu kutuların içine giren bir sincap ya da fare, havasızlıktan sıkışıp ölebilir.Denize atılan çöpler, martıların midesinden çıkıncaTatil beldelerinde, sahil kenarında yediğimiz yiyeceklerin çöpünü denize atmayı âdet haline getirmiş bir milletiz. Oysa, sahilden 2 bin kilometre uzakta okyanus ortasındaki canlılara dair elde edilen görüntüler doğayı nasıl katlettiğimizi gösteriyor. Martılar çoğunlukla plastik çöpleri yedikleri için zehirleniyor. Mideleri bunu sindiremediği için plastik maddeler martılara sürekli bir tokluk hissi vererek açlıktan ölmelerine sebep oluyor. Bazen de toksin zehirlenmesi yaşayarak yaz ve sonbahar aylarında kafalarını oynatamayacak duruma geliyor. Petrole bulanmış martılar ise kurtarılamıyor. Boğaz’ın kıyılarında özellikle Sarıyer bölgesinde bu martılar görülüyor. Boğaz’da atılan havai fişekler yüzünden de yanık bacaklı, kanadı kopmuş martıların sayısı hayli fazla. Martılarla ilgilenen kişi, ambulans ve bakım evi olmadığı için can çekişerek ölüyorlar.Çöpü, çöpe atmaktan aciz olanlar varALAZ KUSEYRİ (Hayvan hakları savunucusu): Toplumsal yaşamda dikkat etmemiz gereken çok basit bir kural var, ‘çöpü çöpe atmak’. Bırakın hayvana zarar verdiği için bu kuralı dikkate almasını, insanlar çöpü çöpe atmıyor bile. Mesela konserve kutularının ağzını mutlaka kapatıp atmak gerekiyor. Bu kutular hayvanların boğazına kadar geçiyor. Paniğe kapılıp sıkışıp boğulanlar bile var. Ayrıca denize atılan çöpler de hayvanların yaşamını devam ettirmesini engelliyor. Bu ülkede denizden piknik tüpü bile çıkıyor. Deniz canlılarının neslinin azalması sadece yanlış avlanma değil, denize atılan çöpler aynı zamanda. Türkiye’de geri dönüşüm kültüründen yoksunuz. Geri dönüşüm kutuları yaygın olmadığı için de böyle bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Sokaklara atılan sakızlar ise ayrı bir sorun. Sakızı ağzına alan kuşun bünyesi onu çıkarmaya müsait değil. Ayakkabımıza yapıştığında çıkartmakta zorlandığımız sakızı küçücük kuş nasıl temizlesin? Bizim dışımızdaki canlıların da yaşayabilmesi için, hiçbir şey yapmasak bile duyarlı olmak zorundayız. Her mahallede bir gönüllü olsa, kuşlara, kedilere su kapları, yemek kalıntısı kutuları konulsa bile bu sorun bir nebze de olsa çözülebilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 22:00

Heykel değil, çiçek yontuyor

Yurtdışında heykelcilik ve çiçek tasarımı eğitimi alan Deniz Kulaçoğlu, ikisini birleştirdi. Lisan-ı Ezhar markasıyla çiçek heykeltıraşlığında ilerleyen Kulaçoğlu, egzotik bitkilerle birbirinden ilginç formlara imza atıyor.Deniz Kulaçoğlu, bir heykeltıraş. Ancak kullandığı malzemeler ne taş ne kil ne de alçı. O bunlara ihtiyaç duymuyor zira heykel yerine çiçek yontuyor. Yurtdışında aldığı heykel ve çiçek tasarımı eğitimi, kullandığı egzotik malzemelerle birleşince ortaya çok modern, bir o kadar da enteresan çiçek aranjmanları çıkıyor. Kulaçoğlu bu işe bir-iki buketle başlasa da kurduğu ‘Lisan-ı Ezhar’ markası çoktan aldı yürüdü bile. Şimdilerde en çok düğün organizasyonu talebi geliyor. Yurtdışında alınan işletme ve heykel eğitimi, dönüşte denizcilik alanında faaliyet gösteren aile şirketinde dört buçuk yıllık çalışma hayatı… Bunların hiçbiri Deniz Kulaçoğlu’nu tatmin etmemiş olacak ki kendi markasını kurarak mutlu olacağı işi yapmaya karar vermiş. “En mutlu olduğum anlar atölyede heykel yaparken geçirdiğim zamanlardı. Bu işi yapmak istiyordum ama farklı biçimde. Para da kazanmak istiyordum tabii. Sadece heykelle bunu yapamazdım. Yurtdışında örnekleri bol olan çiçek heykeltıraşlarını takip etmeye başladım. Ben de bir şeyler yapmak istedim.” diye anlatıyor başlangıç öyküsünü. Ancak çiçek nasıl tutulur, nasıl yapılır kısmını pek bilmediğinden bu işin ‘mektepli’si olmaya karar vermiş. Sonrasında ver elini Londra. Burada aylarca çiçek tasarımı üzerine eğitim almış. Önce bir çiçekçilik firmasında, ardından dünyaca ünlü bitki fuarında görev aldıktan sonra yeterince tecrübe sahibi olduğuna kanaat getirince Türkiye’ye dönmüş bundan üç yıl önce. Döner dönmez de Yeniköy’deki Lisan-ı Ezhar markasını kurmuş. “Çiçek seçiminde kolaya kaçılıyor”‘Lisan-ı Ezhar’ Osmanlıca bir isim, ‘çiçeklerin dili’ demek. Deniz Kulaçoğlu’nun neden böyle bir ismi seçtiğine gelince, “Her ne kadar modern işlere imza atsam da içinde bizden bir şeyler olsun istedim.” diyor. “Kırmızı gül aşk, sarı lale ayrılıktır” klişesine düşmüyor lakin. “Çiçeklerin diline inanıyorum ama onlara tamamıyla bağlı kalmıyorum.” sözleriyle özetliyor durumu. Onu diğer çiçek firmalarından ayıransa sadece heykel ve çiçek tasarımını birleştirmesi değil, kullandığı birbirinden egzotik çiçekler. Güney Afrika’dan Hollanda’ya çok farklı bölgelerin çiçekleri soğuk TIR’larda geliyor. Ardından Kulaçoğlu, elindeki malzemeyle kafasındaki heykel formunu birleştiriyor. Peki her özel güne kırmızı gülleri kapıp gitmek ne kadar doğru? Kulaçoğlu’na göre çiçek konusu ülkemizde pek kafa yorulmayıp, kolaya kaçılan mevzulardan. Hal böyleyken birbirinin aynı mekânlar da kaçınılmaz oluyor. Bir düğün veya organizasyonun yapıldığı yerden konsepte kadar her şeyle uyumlu olmalı mekândaki çiçekler. Öyle tüm masayı kaplayarak davetlilerin gece boyunca birbirini görmesini engelleyen tasarımlara da alerjisi var. Gelin ve damat çiçekleri de ‘yakaya kırmızı gül, ele beyaz buket’ kolaycılığında olmamalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 22:00

Bu film sigara bıraktırıyor

Emre Üstünuçar, 10 yıldır sigarayı bıraktırmak için terapi düzenliyor. Altı saatlik terapisini filme aldı. Sigaranın zararlarını anlatmadan, zihinde bitirmenin ipuçlarını veriyor.Bu hafta sinemalar özel bir filme ev sahipliği yapıyor. Ha bugün, ha yarın sigarayı bırakacağım deyip bir türlü adım atamayanlara özel; iddiası hedefinde gizli, düşük bütçeli, iyi niyetli bir film: ‘Bırakmak İstiyorum’Sigarayı bıraktıran film deyince insanın aklına hemen zehirli çubuk tiryakisi bir kişinin iyi günlerinin dumanla beraber kararması ve düştüğü aciz durumu özetleyen bir hikâye geliyor. Bu öyle değil. ‘Sigara sağlığa zararlıdır, sizi öldürür’ demeden, izleyenlere sigarayı bıraktırmayı hedefleyen, yaklaşık altı saat süren bir ‘bilgi terapisi’ sonunda katılımcıların sigarayı bırakmalarını sağlayan Emre Üstünuçar’ın bir seansının özeti. Biraz daha açalım: Bilet alıp koltuğuna kurulan, seansa katılmış oluyor. Üstünuçar, sigarayla kalbi kararan, böbreği pas tutan kişilerin yaşadıklarını anlatmak, fotoğraflarını göstermek yerine bilinç oluşturmaya çalışıyor. Katılımcıların sigara içme gerekçelerini tek tek çürütüp, basit ve anlaşılır bir şekilde nasıl kurtulacaklarını aktarıyor. Tu kaka yaparak sigaradan soğutmak yerine sigarayı zihinde söndürmenin yolunu açıyor.Emre Üstünuçar, eski sigara tiryakilerinden. 10 yıl evvel katıldığı Allen Carr’in beş buçuk saatlik semineri sonunda sigarayı bırakan biri. 30 yılda 11 milyondan fazla insanı sigaradan kurtaran Carr ile yaşadığı aydınlanmadan sonra onun yöntemini içselleştirip, eşiyle beraber bu terapileri Türkiye’de vermeye başlayan bir sigara savaşçısı. O gün bugündür; yüz yüze terapiler, televizyon seanslarıyla binlerce kişinin ‘hayırlı ayrılığı’ yaşamasına vesile olan bir gönüllü...Terapilerinden film oluşturma fikri, daha fazla kişiye ulaşma derdiyle ortaya çıkmış. Üstünuçar, iki yıl evvel bu fikrini uzun yıllardır tanıdığı yönetmen arkadaşı Yücel Yolcu’yla paylaşmış, terapi seansları kaydedilerek yola çıkılmış. Her şeyin seanstaki gibi doğal olmasını istemiş ikili. Bunun için özel bir stüdyo kurmuş, iki gün boyunca iki farklı gruba seanslar düzenleyip kayıt almışlar. Sonrasında altı saatlik seansı 90 dakikaya indirmeye çalışmışlar. Süreci şu cümlelerle özetliyor: “Benim için çok farklı ve heyecanlı zaman dilimleriydi. Çünkü ben terapimi yaparken sette 100 kadar arkadaş vardı ve bu benim için bir ilkti. Çekimler bittikten sonra montajı yapan arkadaş sigarayı bıraktı, daha sonra Böcek Yapım’ın ortakları Oğuz Peri ve İpek Sorak filmi izleyip bıraktı. Yücel ve Böcek Yapım projeyi sahiplendi, bu sayede dünyanın ilk ve tek sigara bıraktıran sinema filmi gösterime girdi. Türkiye’de 50 salonda seyirciyle buluşuyoruz.” 10 yılın 90 dakikalık özetiFilmin, daha doğrusu terapinin süresi 90 dakika. Üstünuçar’a göre, 10 yıllık tecrübesinin özeti bu. İlk günden bu yana sigara içicileriyle yaptığı seanslardan öğrendiklerini paylaştığını aktarıyor Üstünuçar: “10 yılın 90 dakikalık hap gibi özet bir halidir ve dikkatle seyredip, önerilenleri uygulayanlar için kesinlikle yeterli olacaktır.”Normal bir sigarayı bırakma terapisi nasıl gerçekleşiyor peki? Kaç gün, seans sürüyor? Anlatıyor: “Terapi bir gün sürüyor. Altı saat içinde 50 dakikada bir sigara içme araları veriyoruz. Bu, yöntem gereğidir. Anlattıklarımızı kanıtlayabilmemiz, fark ettirebilmemiz için sigara arası veririz. Bu ara filmde de olacak. Sigaralarıyla gitsin insanlar filme çünkü arada içebilecekler. Seansın sonunda bir son sigara törenimiz var, karar verip paketlerini atıyor ve özgür insanlar olarak salondan ayrılıyorlar.” Bu kadar konuşmadan sonra insanın aklına ister istemez şu soru geliyor. Terapiye ve filme gelenlere sigarayı bırakma garantisi veriyor mu? Yanıtı net: “Bugüne kadar binlerce kişiye sigara bıraktırdık. Bir paket sigara parasına denemeye değmez mi?”Doğru bilinen yanlışlarÜstünuçar’a göre sigarayla ilgili doğru bildiğimiz birçok yanlış var: Mesela, bırakmak çok zordur, düşüncesi. Ben el tiryakisiyim o yüzden içiyorum. Ben dudak tiryakisiyim o yüzden içiyorum. Canım çektiği için içiyorum. Sigara bana keyif veriyor, stresime iyi geliyor. İçmezsem konsantre olamıyorum... Liste uzayıp gidiyor. Bunların hiçbirinin doğru olmadığının altını çiziyor: “Bu beyin yıkamaları, yani bu yanlış inançları fark edip düzeltmeden sigaradan kurtulmak çok zor. Nikotin bağımlılığı sorunun ufak kısmı ve sadece üç gün sürer. Ama asıl sorun bu yanlış inançlardan nasıl kurtulacağını yani bu işi kafada nasıl bitireceğini bilmemek. Biz de bu filmde kafada nasıl bitirileceğini anlatıyoruz. Üstelik bunu asla sigaranın zararlarını anlatarak, korkutarak yapmıyoruz.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Çarşamba
Gün
26°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:25
Gece
Parçalı Bulutlu
17°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:150 km/h
Rüzgar yönü:150° GGD
Nem Oranı:60%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:55
Perşembe
Gün
25°C
Rüzgar hızı:172 km/h
Rüzgar yönü:172° G
Nem Oranı:57%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:25
Gece
Açık
14°C
Açık
Rüzgar hızı:180 km/h
Rüzgar yönü:180° G
Nem Oranı:83%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:55
Cuma
Gün
Parçalı Bulutlu
22°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:224 km/h
Rüzgar yönü:224° GB
Nem Oranı:73%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:25
Gece
Parçalı Bulutlu
13°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:330 km/h
Rüzgar yönü:330° KKB
Nem Oranı:86%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:55
Cumartesi
Gün
Parçalı Bulutlu
23°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:317 km/h
Rüzgar yönü:317° KB
Nem Oranı:72%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:25
Gece
Parçalı Bulutlu
13°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:180 km/h
Rüzgar yönü:180° G
Nem Oranı:80%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:55
Pazar
Gün
22°C
Rüzgar hızı:192 km/h
Rüzgar yönü:192° GGB
Nem Oranı:72%
Yağış:60%
Gün Doğumu:06:25
Gece
12°C
Rüzgar hızı:165 km/h
Rüzgar yönü:165° GGD
Nem Oranı:83%
Yağış:60%
Gün Batımı:19:55
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Nisan 2014 Çarşamba 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Çarşamba
Gün
25°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:13
Gece
Çok Bulutlu
15°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:65 km/h
Rüzgar yönü:65° DKD
Nem Oranı:75%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:52
Perşembe
Gün
18°C
Rüzgar hızı:70 km/h
Rüzgar yönü:70° DKD
Nem Oranı:69%
Yağış:40%
Gün Doğumu:06:13
Gece
12°C
Rüzgar hızı:44 km/h
Rüzgar yönü:44° KD
Nem Oranı:84%
Yağış:40%
Gün Batımı:19:52
Cuma
Gün
Parçalı Bulutlu
15°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:14 km/h
Rüzgar yönü:14° KKD
Nem Oranı:87%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:13
Gece
Bulutlu
11°C
Bulutlu
Rüzgar hızı:25 km/h
Rüzgar yönü:25° KKD
Nem Oranı:89%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:52
Cumartesi
Gün
Çok Bulutlu
14°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:39 km/h
Rüzgar yönü:39° KD
Nem Oranı:83%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:13
Gece
Açık
10°C
Açık
Rüzgar hızı:52 km/h
Rüzgar yönü:52° KD
Nem Oranı:87%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:52
Pazar
Gün
Çok Bulutlu
15°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:40 km/h
Rüzgar yönü:40° KD
Nem Oranı:81%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:13
Gece
11°C
Rüzgar hızı:44 km/h
Rüzgar yönü:44° KD
Nem Oranı:89%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:52
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Nisan 2014 Çarşamba 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Çarşamba
Gün
23°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:00
Gece
Parçalı Bulutlu
10°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:20 km/h
Rüzgar yönü:20° KKD
Nem Oranı:52%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:35
Perşembe
Gün
Parçalı Bulutlu
26°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:152 km/h
Rüzgar yönü:152° GGD
Nem Oranı:42%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:00
Gece
Parçalı Bulutlu
10°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:72 km/h
Rüzgar yönü:72° DKD
Nem Oranı:69%
Yağış:20%
Gün Batımı:19:35
Cuma
Gün
Parçalı Bulutlu
26°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:167 km/h
Rüzgar yönü:167° GGD
Nem Oranı:48%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:00
Gece
Açık
9°C
Açık
Rüzgar hızı:305 km/h
Rüzgar yönü:305° KB
Nem Oranı:70%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:35
Cumartesi
Gün
Parçalı Bulutlu
21°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:312 km/h
Rüzgar yönü:312° KB
Nem Oranı:63%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:00
Gece
Açık
8°C
Açık
Rüzgar hızı:61 km/h
Rüzgar yönü:61° DKD
Nem Oranı:73%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:35
Pazar
Gün
Hafif Yağmurlu
23°C
Hafif Yağmurlu
Rüzgar hızı:116 km/h
Rüzgar yönü:116° DGD
Nem Oranı:58%
Yağış:70%
Gün Doğumu:06:00
Gece
8°C
Rüzgar hızı:46 km/h
Rüzgar yönü:46° KD
Nem Oranı:73%
Yağış:70%
Gün Batımı:19:35
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
23 Nisan 2014 Çarşamba 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri