27 Eylül 2014 Cumartesi 14:05

Hafızamın sırrı: İşleyen demir pas tutmaz

“Her hafta misafir olunmaz, bu sefer de ev sahibesi siz olun.” dedim, çaldım kapısını Nazlı Ilıcak’ın. Yumurta bile kıramam diyeni çok duydum ama gerçekten kırarken bu kadar zorlananı ilk defa gördüm.Kalemine, karakterine hayran olduğum biri gazeteci-yazar Nazlı Ilıcak. Geçtiğimiz sezon başlayan programı format olarak Yemek Bahane’ye çok benziyor. O da her hafta ünlü bir simanın evine konuk oluyor. Pazar Gezmesi’ne başladığından bu yana kapısını çalmak, evine konuk olmak istiyordum. Nasip bu haftayaymış. Boğaz’a nazır, tablolar, biblolar ile donatılmış müze gibi bir evde yaşıyor Ilıcak. Nazlı Hanım’ın yemek yapmayı bilmediğini duymuştum. Yardımcısının “Yemek yaptıracakmışsınız, bir yumurta kırabilirse şükredin.” cümlesine de pek aldırış etmedim doğrusu. Lakin söyleşi sona erip mutfağa geçtiğimizde tartışma programlarında verdiği cevaplarla o herkesin hakkından gelen kadının “yumurtayı nereye vurayım da kırayım, bu kadar yağ yeter mi, ocağın altını çok mu açtık, üzerimize patlamasın” cümleleri sonrası “bir yumurta bile kıramamanın” ne demek olduğunu gerçekten anladım. Öyle bir evde gözler şaşaalı bir sofra arasın dursun. Bana “Üniversite döneminden bu yana ilk defa mutfağa giriyorum. Bunu da yalnızca Zaman Gazetesi için yaparım.” açıklaması yetti de arttı.Her zaman konuk sizken bu sefer ev sahibi oldunuz, nasıl bir duyguymuş Nazlı Hanım? Misafiri çok severim, bu bakımdan çok memnunum sizi ağırladığıma.Misafiri seviyorsunuz ama beni kapıda karşılayan yardımcınız size yemek yaptıracağımı duyunca “Bir yumurta kırabilse şükredin.” dedi.Doğru, üniversiteden bu yana mutfağa girmiyorum çünkü. Ama zorda kalsam makarna da haşlayabilirim sanırım.Üniversiteyi Lozan’da okumuşsunuz. Öğrenciyken kim yapıyordu yemeklerinizi? O zamanlar da yardımcınız yoktu herhalde…Hayır. Yemekleri ya kendim yapıyordum ya da -Güneri Civaoğlu’nun eşi- Canan Civaoğlu ev arkadaşımdı, onunla birlikte hazırlıyorduk. Sebzeleri birbirinden ayırt etmekte bile tereddüt ederdik. Marul yerine ıspanak aldığımızı hatırlıyorum mesela. “Ne pişiriyordunuz?” dersen sosis haşlaması, salata ya da makarna dışında pek bir şey söyleyemem. Bütçemiz de sınırlıydı. Et almaya gücümüz yetmediğinden sık sık sosis alıp haşlıyorduk. O kadar bıkmıştık ki bir gün pişirdikten sonra hiç dokunmadan tencereyle çöpe attığımızı hatırlıyorum.Yapma konusunda isteksizliğiniz iştahınıza da tesir etmiş. Yemeği de pek sevmiyormuşsunuz.Sevmiyor değilim de çok özen gösteririm.Notre Dame de Sion’dan mezunsunuz. Üniversiteyi de nispeten Fransız kültürünün etkin olduğu bir ülkede okudunuz. Fransız mutfağıyla aranız nasıl?Fransız yemekleri bol sosludur. O kadar sosun yemeğin doğal tadını kaçırdığını düşünüyorum. Bu yüzden pek sevmem, Türk yemeklerini ve Akdeniz mutfağını beğeniyorum. Zeytinyağlılar, mercimek yemeği ve çorbası, enginar, semizotu, ıspanak salatası (sebzeleri çiğ tüketiyorum genelde) balık, yemesem de börek mantı çok severim. Fransız mutfağının tatlıları hoşuma gidiyor. Krem karamel, krem brüle, çikolatalı sufle…Sevdiğiniz yemeklerden bahsederken bile yüzünüz size muhalif sanki.(gülüyor) Farkında değilim. Yemek ayırt etmem. Çocukken sevmediğim yemekleri bile artık yiyorum. Pırasa, bamya mesela. Bir tek kıymalı yemekleri ve pembe, kanlı eti yiyemem. Ama yeme konusunda mesafeli olduğum doğru. Ilımlı bir iştahım var.Gözünüzü döndürecek bir yemek de mi yok? Ne bileyim gecenin bir vakti canınızın çektiği, çılgınlık yapıp yemek uğruna sizi dışarı çıkartan?Açsam her yemek gözümü döndürebilir aslında. Ama midem küçük olduğundan çabuk doyuyorum. Çılgınlık konusuna gelince, zaten biraz fazla yesem vicdan azabı duyuyorum. Öyle bir çılgınlık yapmam ama yanıbaşımda çikolata varsa ondan tırtıkladığım olmuştur. Gece kalkayım, yemek yiyeyim ya da bunun için dışarı çıkayım, böyle alışkanlıklarım yok.Meclis’in yemekleri genelde beğenilir. Bir dönem milletvekilliği de yaptınız. Siz de yer miydiniz Meclis’te?Meclis yemekleri hakikaten lezzetliydi, fiyatı da ucuzdu. O dönem Ankara’da yalnız yaşıyordum ve yemekleri genelde orada yerdim.Vekillerin göreve başladıktan sonra kilo alması bundan mıdır?Haklısınız, genelde kilo alıyorlar. Belki bundan belki düzensiz beslenmekten, bilemiyorum…Menderes, Özal, Süleyman Demirel vs. gibi bir döneme damgasını vurmuş birçok siyasi lider ile ailecek tanışıklığınız var. Onlara da yemeğe gider miydiniz?Menderes’i hiç tanımadım. 27 Mayıs darbesi olduğunda ilkokulu yeni bitirmiştim. O bakımdan pek hatırlamıyorum.Gelir miydi evinize?Hayır biz daha ziyade Celal Bayar ile yakındık. Bayar teknokrat olduğu için Demokrat Parti’ye de teknik ve bürokrat insanların girmesini arzu etmişti. Babamı da bu yüzden davet etti partiye. Bayar mesafeli olmakla birlikte yine de yakınlık kurabileceğiniz biriydi. Yeniköy’deki yalımıza gelirdi. Hâlâ kızı ve torunlarıyla görüşürüm. 100 yaşına geldiğinde şerefine yemek vermiştik. Tarihî bir gündü diyebilirim. Süleyman Demirel de evimize gelir giderdi. Onun evinde ettiğim sabah kahvaltısını unutamam. Anadolu’nun her yerinden getirttiği kahvaltılıklarla öyle bir sofra hazırlamıştı ki…Şimdilerde bakan çocuğu olmanın “ayrıcalıkları” çok. Sizin döneminizde nasıldı?Babamın bakan olduğu bize hiç hissettirilmedi. Mesleğini sorduğumuzda annem ‘mühendis’ derdi. Misafir geldiğinde odamızda vakit geçirmemiz uygun görülürdü. Doğrusu siyasetten ve aktüaliteden çok uzak bir çocukluk geçirdik. Babamın bir makam aracı olduğunu dahi bilmiyorduk. Bu aracını şoförünün sanar “Ne şanslı adam, ne güzel arabası var.” derdik ağabeyimle. Babam üst düzey bürokrattı, ne imkânlarımız şimdikiler gibiydi ne de malımızla övünür, hava atardık.Gelelim sizin sofralarınıza.Yalnız yaşadığım için sofra diye bir şey yok. Televizyon karşısında, tepside yiyorum. Ama yakınlarım geldiğinde özenli sofralar hazırlarım.Yumurta bile kıramayan biri mi hazırlıyor?Yemek yapmam ama sofra hazırlarım. Mönü, sofra ve çiçek tanzimiyle bizzat kendim ilgilenirim.Hafızamın sırrı: İşleyen demir pas tutmazGeçmişe dair olayları dün gibi hatırlıyorsunuz. Hafızanızı neye borçlusunuz? Kuvvetlendirmek için özel bir yiyecek, bir teknik vs. uyguluyor musunuz? Aslında hafızam o kadar iyi değil. İsimler konusunda özellikle. Ama işim gereği yazıyor, araştırıyor, not alıyorum. İşleyen demir pas tutmaz derler. Benimki de o hesap.Yıllardır siyaset, gündeme dair konuşuyor, yazıyorsunuz. Sıkıldığınız için mi başladınız Pazar Gezmesi’ne?Siyaseti seviyorum. Küçük yaştan beri ailem uzak tutsa da bir şekilde içindeydim. 27 Mayıs darbesini gördüm. Bu olaydan sonra ilgi duydum. Üniversitede eğitimim de siyaset üzerine. Yani ilgi alanım. Ama dediğim gibi iş dışında evde kimseyle siyaset konuşmam. Magazini de seviyorum. Siyaset gibi zihin de yormuyor. Bu yüzden istedim bu program yapmayı doğrusu.Peki ekranda göründüğü gibi sert bir anne mi oldunuz?Hiç sert değilim, ekranda çok mu sert görünüyorum?Mesafeli diyeyim. Normalde de böyle misiniz, torunlarınız gelip yanaklarınızdan sıkabilir mi mesela?E tabii canım. (gülüyor)Dans konusunda kompleksim yokYıllardır sizi ciddi konularla ekranda görmeye alışkınız. Geçtiğimiz sezon bambaşka formatta bir programla çıktınız izleyici karşısına. Fikir kimden geldi?Benden. Magazine meraklı olduğum için böyle bir program yapmak istiyordum. Çünkü sanat dünyasını yakından tanıyorum. Evime gelseler ya da ben evlerine gitsem nasıl olur diye sundum. İçeriği zenginleştirdiler böyle keyifli bir program çıktı ortaya.Dans ediyor, şarkılar söylüyor, oyunlar oynuyorsunuz. Bunların hepsi format gereği mi? Sizi hep ciddi programlarda gördüğümüz için mi bilemiyorum, sanki o kişi siz değilsiniz gibi.Benim ben, avatarım değil o. Televizyonda göründüğüm kadar ciddi biri değilim aslında. Keyifli ortamda ben de keyifli olmasını biliyorum. Ayrıca televizyon programları ve yazılarım haricinde siyaset konuşmayı sevmiyorum. Ama beni tanımayanlar öyle sanıyor. Evine konuk olduğum kişilerle kurduğum ilişkiler doğal ama tabii ki belirli bir format var.Cem Hakko ile yaptığınız rap ve Orhan Gencebay’la dansınız da mı format gereğiydi?(gülüyor) Programı hazırlayan arkadaşlar dans edebildiğimi bilmiyorlardı bile. Ben teklif ettim. Hoşuma gidiyor programa renk katacak bu tarz şeyler.Danslarınız sosyal medyada olay oldu. İzliyor musunuz, beğeniyor musunuz kendinizi?İzliyorum ama öyle hayran hayran izlediğimi sanmayın. Dışarıdan bir bakmak lazım; saçım, makyajım, mimiklerim nasıl. Dansa gelince içimden geldiği gibi davranıyorum ama illa da istediğiniz gibi güzel olmuyor. Sosyal medyada görüyorum; kimisi alay ediyor, kimisi onaylıyor. Kimisi siyasi sebeplerle yermek için aşağılıyor. Keşke onlar da o seviyeye çıkabilse. Hiç kompleksim yok. Bu konularda rahatım, olduğum gibi davranıyorum. Seyirci karşısına çıkıyorum, sonuçta birazcık eğlendirici de olmak gerekir diye düşünüyorum.Çevrenizden nasıl eleştiriler geldi?Çocuklarım, gelinim, damadım beğeniyor. Çevremdeki kimseden olumsuz bir eleştiri almadım.Konuklar nasıl? Hepsinden aynı elektriği almak pek mümkün olmasa gerek.Doğru bazısı katkı sağlıyor, çok rahatlatıyor çünkü evlerine gittiğim için acaba rahatsızlık veriyor muyum stresine giriyorum zaman zaman. Bazısı da bitse de gitsek telaşında. O telaşı bana da geçiyor. Ama ekran karşısında olmak zaten adrenalin gerektiyor, eve gelince tatlı bir yorgunluk kalıyor geriye. Televizyonu, bu programı, ekibi seviyorum. Çok dinamik ve üreticiler.Ajda Pekkan’ın köpeğinden korkmuştunuz.Kedi ve köpekten çekiniyorum. Her gittiğim evde de maşallah karşılaşıyorum. Bir şey yapmaz diyorlar, ben de biliyorum ama ha geldi ha gelecek, gözüm sürekli onlarda oluyor.Evlerine konuk olduğunuz kişilerle oyun oynuyorsunuz. Sizin var mı böyle hobileriniz?Haftada bir arkadaşlarla bir araya gelip briç oynuyoruz. Ayrıca internet üzerinde de oynuyorum. Torunlarımla ilgilenmek de hobi gibi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Filiz Akın’ın şampuanı ne marka?

İstanbul Modern, Türk Sineması’nın 100. yıldönümüne ithafen “Yüzyıllık Aşk: Türkiye’de Sinema ve Seyirci İlişkisi” başlıklı sergisini sinemaseverlerin beğenisine sunuyor. Sergi, sinemanın ilk günlerinden günümüze kadar olan sürecinde sinema-seyirci ilişkisine odaklanıyor.“Yüzyıllık Aşk: Türkiye’de Sinema ve Seyirci İlişkisi” sergisi, sinemanın ilk icat edildiği yıllara götürüyor misafirlerini. Girişte yan yana dizilmiş sinema fenerleri ile karşılaşıyoruz. Henüz elektrik olmadığı için arkadan fenerlerle aydınlatılan ve filmlerin tanıtımı için binaların ön cephelerini boydan boya kaplayan sinema fenerleri. Seyirciyi sinemaya yakınlaştıran bu fenerler aynı zamanda merak da uyandırıyor. Bir zamanlar ‘lobi’ denilen sinema kartları çıkıyor önümüze. Yüksek kalitede çekilmiş film karelerinin kenarlarına el yapımı süslemeler eklenerek yapılan bu lobiler, o dönem bir nevi el ilanı görevi görmüş.Ülkemizde ilk kez düzenlenen sergide neler yok ki… Bir yanda duvarı tümüyle kaplayan gazete ilanları, diğer yanda büyükçe bir Beyoğlu haritası. Önemli sokak sinemalarına bir dönem ev sahipliği yapan ve hâlâ da yapmaya direnen Beyoğlu’nun sinema salonlarının haritası. 1940’lı yıllarda özel bir karikatür dergisinde yer alan ‘Tombul Teyze’nin sinema maceraları’nın yer aldığı resimler. Sonrasında bir an durup, elli tane filmin içinde sinema ve sinema seyircisinin geçtiği sahnelerin olduğu kareleri izliyoruz. Osmanlıca ve Türkçe sinema biletleri arasında izcilere özel kesilen biletlere şaşırıyoruz. Ziyaretçiler, Türk filmlerinde yer alan unutulmaz şarkıları dinlerken, o filmdeki sahneleri de eşzamanlı izleyebiliyor. Sergide Türkan Şoray’ın aldığı ilk Altın Portakal (1964) ödülü de yer alıyor. Halk ile sanatçının bir araya geldiği film galaları ve festivallerden birçok fotoğrafın olduğu sergide, sinema fanatikleriyle yapılan özel röportajlar, afişler, ünlü kişilere ait sinema notlarının tutulduğu defterler de misafirlerle buluşturuluyor. Sinema tarihinin kaynaklarından sayılabilecek dergilerden örnekleri katılımcılar okuma fırsatı elde ediyor. Bununla birlikte Türk seyircisinin sinemayı ilk tanıdığı yıllarda çıkan Osmanlıca ve Fransızca dergiler de meraklılarını bekliyor.Serginin en dikkat çeken bölümlerinden biri ‘Ses’ dergisinin 1960’ta yaptığı bir kampanya ile ilgili. Telefonla hayranlarıyla görüştürülen oyuncuların, gelen sorulara verdikleri cevapları ‘Alo Ünlü’ bölümünde sergileniyor. Filiz Akın’ın kullandığı şampuanın markasını öğrenmek isteyeni de, Ediz Hun’a ‘Cimri misiniz?’ diye soranı da burada görmek mümkün. Sergide ayrıca o dönem ciklet, çikolata gibi tüketim malzemelerinden çıkan resimler başta olmak üzere, sinema konulu kitaplar, romanlar, Türkan Şoray resimli çay tabağı, Filiz Akın resimli cüzdan benzeri her türlü sinema belgesi ve objesi yer alıyor. Seyircinin bakışından sinema olgusunu değerlendirmek için yola çıkan sergi, aynı zamanda fanatik olan üç kişiyi ‘Sinema Seyircisi Fanatiktir’ başlıklı bölümde ele alıyor. Bu fanatik seyircilerden biri Filiz Akın’la ilgili kitabı olan Pınar Çekirge, diğeri “Şoraykolik” lakabı ile anılan Türkan Şoray Fan Kulübü’nün başkanı Metin Şamdan ve Yılmaz Güney için “beş kamyonluk” bir arşiv oluşturan koleksiyoner Vadullah Taş.Kişisel arşivlerden yararlanılarak hazırlanan sergiye destek veren koleksiyoncular arasında Agâh Özgüç, Burçak Evren, Gökhan Akçura, Ömer Durmaz, Turan Tanyer, Cengiz Kahraman ve Ali Özuyar gibi isimler bulunuyor. Türkiye’nin ilk sinema salonlarından günümüzün festival sinemalarına kadar uzanan nostaljik sergi 4 Ocak 2015’e kadar gezilebilecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

27 Eylül 2014 Cumartesi 01:16

Vitaminin de fazlası zehir

Kış yaklaşıyor, hastalıklar kapıda. Hal böyle olunca vitaminleri şeker gibi yutmaya başlayanlar var. Oysa herkesin ihtiyacı farklı. Vitaminlerin bilinçsiz tüketimi, böbrek ve karaciğer hasarına yol açabiliyor.Havaların yavaş yavaş soğumasıyla kışa hazırlık başladı. Vitaminler raflardan inmeye başladı bile. “Aman hasta olmayayım!” korkusuyla bunları leblebi yutar gibi yutanlar da yok değil. Oysa vitamin ve minerallerde ölçü kaçınca çok tehlikeli sonuçlar doğabiliyor. Prof. Dr. Dilek Demir Erol, bunların doktor kontrolünde kullanılması gerektiğini vurguluyor.Kimin neye ihtiyacı var?Kışla gelen soğuk havalar beraberinde hastalıkları da getiriyor. Vitamin ve mineraller olmadan üstesinden gelmemiz zor. “Besinlerin dört ana öğesi olan proteinler, yağlar, karbonhidratlar ve yemek tuzu gibi besleyiciler saf olarak alındıklarında, yeterli miktarlarda vücuda girseler bile, sağlıklı durumun sürdürülmesini sağlayamaz.. Bunlarla birlikte vitaminlerin ve demir, çinko, bakır, iyot, krom, magnezyum gibi esansiyel minerallerin ve kalsiyumun da alınması gerekir.” sözleriyle anlatıyor durumu, Prof. Dr. Dilek Demir Erol. Bazı durumlarda vitamin, mineral ve kalsiyum takviyesi daha da çok önem taşıyor. Örneğin soğuk algınlığında C vitamini almak gerekir. Hamilelik ve emzirme döneminde de vücudun vitamin ve mineral ihtiyacı artar. Gebelik ya da süt verme süresince gerek anne gerekse bebeğin A, C, B1, B6, B12, folik asit vitaminlerinin yanı sıra demir, kalsiyum gibi mineral gereksinimleri artıyor. Çocuklar ve yaşlılar D vitaminine, sigara içenler C vitaminine, vejetaryenler B12 vitaminine daha çok ihtiyaç duyuyor. 30 yaşından sonra da kadınlar daha fazla kalsiyum kaybetmeye başlar, menopozla birlikte bu kayıp hızlanır. Bu nedenle kalsiyum kaynağı besinlerin alınmasına dikkat edilmeli. Kadınlar her ay âdet dönemlerinde kan kaybı yaşadığından, kadınların demir depolama kapasitesi de düşük olduğundan demir takviyesine özellikle ihtiyaç duyar. Vitamin, mineral ve kalsiyum alırken çok dikkatli olunmalı. Yanlış seçimde ya da doz aşımında sağlığınıza sandığınızdan çok daha fazla zarar verebiliyor zira. Bunların kesinlikle doktor kontrolünde ve dozunda tüketilmesi gerektiğinin altını çiziyor, Erol.A vitamini gebelere yüksek dozda verildiğinde düşüklere, bebekte kalp ve kafa anomalilerine rastlanabilir. Yaşlılar, alkolikler, karaciğer hastalığı olanlar da A vitamini zehirlenmesine daha duyarlı. Ayrıca, klinik çalışmalar da akciğer kanseri gelişme riski olan kişilerde (ailesinde olması, sigara içmesi, kanserojen maddeye maruziyet gibi) yüksek doz beta karoten alımının kansere yakalanma riskini artırdığını ortaya koyuyor.B vitamini genellikle zehirlenmeye sebep olmamakla birlikte çok yüksek dozlarda alınırsa zehirlenme görülebiliyor. Belirtileri, hissizlik, yürüyememe, cilt rahatsızlıkları, gözlerde ışık hassasiyeti, uykusuzluk, bitkinlik, baş ağrısı, çarpıntı, ishal şeklinde olabiliyor.C vitamini iki gramdan fazla alındığında karın ağrısı, bulantı ve kusma şeklinde kendini gösterir. Uzun süreli ve yüksek doz kullanımı böbrek taşı oluşumuna yol açabilir. Bir diğer olası yan etkisi demir preparatı kullanan hastalarda demir yüklenmesine neden olmasıdır. 1 gramın üzerinde alımlarda, idrardan bakılan şeker ölçümlerini bozar. Ayrıca bazı enzim eksikliği olan hastalarda kan hücrelerinin yıkımına neden olabilir.D vitamini fazlalığı; kanda kalsiyum yükselmesine, böbrek hastalıklarına, damar sorunlarına, böbrek taşlarına neden olabilir. D vitamini zehirlenmesinin neden olduğu böbrek yetmezliği ya da kalp yetmezliği sonucu ölüm dahi ortaya çıkabilir.E vitamini fazla alındığında ise kanın pıhtılaşmasını önlüyor. Özellikle kan sulandırıcı ilaç kullanan hastalara önerilmiyor.F vitamini fazla alındığında ise vücuttaki yaraların geç iyileşmesine ve yorgunluk hissedilmesine sebep olabilir.K vitamini fazlalığı da kanın pıhtılaşmasında problemler yaratabilir.B6 vitamini fazlalığı ise ayaklarda uyuşma ve ellerde his kaybına neden olabilir.Yorgunluk, bulantı ve ağrı varsa..Kandaki kalsiyum miktarının yüksek olması da tehlikeli. Kalsiyum hayati fonksiyonlarımızın devamını sağlayan bir mineral. Normalde kandaki kalsiyum miktarı yüzde 9-11 mg arasında. Çok su içmek ve çok idrara çıkmak önemli bir kalsiyum fazlalığı bulgusu. Bulantı, kusma, aşırı yorgunluk, bitkinlik, kemik ağrıları diğer yakınmalardan. Böbrek taşları oluşabilir. İlerlemiş vakalarda yüksek tansiyon, kalp ritim bozukluğu, gastrit, kabızlık ve depresyon görülür. Bir başka dikkat edilmesi gereken nokta da vitamin mineral dengesi. “Vitamin eksikliğinde vücudumuz mineralleri sınırlı kullanabilir. Mineral eksikliğinde de vitaminlerin yararı azalır. Bu nedenle vitaminlerle mineraller arasında bir denge kurulması gerekir. Mineral eksikliği pek çok hayati fonksiyonun aksamasına ve ciddi sağlık sorunlarına neden olur. Mineral fazlalığı da çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir.” diyor Erol.Nasıl kullanmalı?-Büyüme çağında, hamilelikte, yaşlılıkta, kronik hastalığı olanlarda eksikliği saptanan vitaminler doktor tavsiyesi alınarak kullanılmalı.-Genetik yapıların farklı olması, yaşam tarzı, yaş ve kilo gibi kişiye özgü özelliklerin farklı olması nedeniyle ihtiyaç duyulan miktar kişiden kişiye farklılık gösterir.-C vitamini yüksek dozda ve uzun süre alındığında böbreklerde taş oluşturur. (Vitamin C’nin günlük alınması gerekli miktarı yetişkinler için günde 50-75 mg.)-Hamile kalmaya karar verildiği andan itibaren folik asit, demir ve D vitamini kullanmaya başlanmalı. Bütün ihtiyacı besinlerle karşılamaya çalışmak annenin fazla kilo almasına da neden olabilir.-Kalsiyum emilmesi ve vücut tarafından tam olarak kullanılabilmesi için D vitamini ile birlikte alınmalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Takı tasarımcısı değil, hikâye anlatıcısı

Kadim Anadolu medeniyetlerine has ürünleri modernize ederek tasarlayan ve güncel kullanıma uygun hale getiren Özlem Tuna’nın işlerini daha çok turistler, özellikle Araplar tercih ediyor. Tuna’nın Sirkeci’den Cidde’ye uzanan ilginç bir öyküsü var. Özlem Tuna takılarını ve objelerini bundan 5 yıl evvel tanımıştım. Şimdilerde Sirkeci Garı’nın tam karşısında Nemlizade Han’da devam ediyor çalışmalarına. Takı tasarımcıları genellikle Nişantaşı ve çevresini kendine yerleşke olarak belirlerken Tuna, tasarımcı ile zanaatçının buluştuğu bir yer seçiyor kendine. Hikâyelerden, tarihten ve kentin ritminden beslenen bir tasarımcı olarak ise çalışmalarını anlam üzerine inşa ediyor.Tarihi miraslar yeniden hayat buluyorÖzlem Tuna’nın “Art of Heritage” vakfı ve Only For You firması için yaptığı tasarımları görünce bu maceranın nasıl başladığını merak ettim haliyle ve o da bir Türk kahvesi eşliğinde uzun uzun anlattı. İlk yeri Sultanahmet’teymiş. İşte bu mağazasında Cidde’de ev aksesuarları yapan ONLY FOR YOU ile tanışmış. Özlem Tuna markalı ev aksesuarlarını alıp satmışlar. İki yıl önce de firmaya, özel koleksiyon yapmaya başlamış. Tuna’nın Suudi kültüründen esinlenerek tasarladığı; Arap kahve fincanı, hurmalık kabı, çerezlik setler ve tütsülükler firmanın Cidde’de sadece kadınların girebildiği bir alışveriş merkezinin içindeki mağazasında satılıyor. Cidde’deki eski şehirden yola çıkarak hazırladığı objelerin hikâyesini şöyle de anlatıyor: ‘Cidde eski şehrin yerleşim bölgesini dolaştığımda mimarinin heybetine hayran kaldım. Binaların eski, yıpranmış, nerdeyse yıkılacakmış gibi görüntülerine rağmen özellikle ahşap işçilik detayları göz alıcıydı. Eski şehir içindeki mimari detaylar; özenle tasarlanmış ve yapılmış mücevherler ve objeler olarak karşımdaydılar sanki. İstanbul’a döndüğümde aklımda kalan küçük detaylar ile Cidde’de yaşadığım sıcak misafirperverliği birleştirdiğimde hurma kapları ortaya çıktı.’‘Only For You’ ile olan işbirliği sayesinde ise Tuna, Riyad merkezli Al-Nahda vakfı ile tanışmış. Vakfı 25 yıl önce 4 prenses kurmuş. Kadınlara eğitim amacı ile kurulan vakfın ART OF HERİTAGE isimli bir bölüm var. Burada Suudi kültürünü günümüze taşımak ve geliştirmek için kıyafet ve ev aksesuarları üretiyorlar. Büyük bir antik elbise ve obje koleksiyonları var örneğin. Bunlara dayanarak replikalar üretiliyor. Ve her yıl kendi hazırladıkları koleksiyonları satışa sunuyorlar. Bu yıl Vakıf’a Suudi kültürü içinde çok önem taşıyan Asir bölgesindeki mimari içinde kullanılan ahşap kapılardan esinlenerek bir koleksiyon hazırlamış Tuna. Üniversitede yaptığı hayrın yıllar sonra gelen bereketiArt Of Heritage bünyesi içinde seramik atölyesinde ise engelli kadınlar çalışıyor. Çoğu bedensel engelli, az bir bölümü de zihinsel engelli. Burada üretilen ürünler vakfa ait 3 mağazada satılıyor. Tuna, vakıfla ilk önce ev aksesuar tasarımı ve üretimi için çalışmaya başlamış. Fakat bir araya geldiklerinde daha önce Tuna’nın engelli çocuklar ile yaptığım çalışmayı öğrenmişler ve bambaşka bir kapı açılmış. Tuna bu hikâyeyi şöyle anlatıyor: ‘Üniversitede, Güzel Sanatlar’da seramik okurken Acıbadem’de Sabancı’nın engelliler okulunda seramik öğretmenliği yapmıştım. 5 yıl boyunca her hafta 2 saat gönüllü olarak yaptığım bir işti. Bu gönüllülük işi bana 20 yıl sonra bambaşka bir kapı açtı. Farklı bir ülke ve kültürde… Tekrar eğitmenliğe dönmek farklı bir tecrübe oldu benim için. Son 9 aydır 2 hafta Riyad, 2 hafta İstanbul olarak yaşıyorum ve çalışıyorum.’ Araplara, kendi kültürlerini anlatıyor Özlem Tuna’nın son çalışmalarından biri de Cidde’deki Only For You firmasına özel olarak tasarladığı “Büyük Cami Koleksiyonu”. Koleksiyon, Mekke’de bulunan Büyük Cami’nin kapıları, pencereleri, üzerlerindeki desenler ve minaresi ile bütünleşerek tasarlanmış ürünlerden oluşuyor. Metal kapaklı cami şeklindeki cam ve seramik şekerlik setleri, lazer kesim metal kâseler, cam gövde ve metal kaptan oluşan Suudi Arabistan kültürüne özgü tütsülük... Bu koleksiyonun Suudiler için başka bir önemi de şu, genellikle başka kültürlere has tasarımları kullanma alışkanlığına sahip Arap toplumuna kendi değerlerini anlatıyor. Beymen’in mağaza defilesi Geçtiğimiz günlerde Beymen Collection 2014 kış koleksiyonunun tanıtımı için Zorlu Center’daki Beymen’deydim. Defilenin bir mağazada olması ise Zorlu Center’ın markalara sağladığı bir artı. Başka birçok firma defile ve lansmanlar için Zorlu’daki mekanlarını kullanıyor. Beymen’in sonbahar-kış koleksiyonu ise oldukça sade ve belki birçoklarımız için ‘çok normal’ parçalardan oluşuyor. Ama Beymen’in klasikleşen kumaş kalitesi göz dolduruyordu. Renklerden ve desenlerden çok dokular öne çıkarken bir anlamda da kıyafetten çok onu taşıyanların şahsiyetlerini öncelemişlerdi. Birçok ünlü simanın da bu mini defileye ilgi gösterdiğini söylemem gerek. Bu anlamda mağazadan çıkıp bir an bir televizyon stüdyosu illüzyonu yaşamadım değil. Koleksiyondaki birçok parça ise başörtülü ‘bussiness’ kadına da fazlasıyla hitap ediyordu. Açıkçası bu anlamda Beymen’in muhafazakar markalardan daha fazlasını vaat ettiğini söylemem gerek. Koleksiyonu yakında görme fırsatı bulursanız bunu siz de fark edersiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

İlgilisine bedava dil kursu

İnternet üzerinden dil öğretimi için kurulan Duolingo’nun bugün dünya genelinde 42 milyon kullanıcısı var. Bunlardan 300 bini Türkiye’den. Ve Türkiye’den en çok İngilizce öğrenmek için üye olunmuş. Bu ücretsiz eğitim platformunun başarısı uygulamanın yaygınlaşacağının da kanıtı.Türkiye’de yabancı dil eğitimi zorunlu olmasına rağmen, ‘İngilizce biliyor musun?’ sorusuna göğsünü gererek “Yes” diyebilenlerin sayısı az. Ama İngilizce veya bir başka yabancı dil bilmeden kariyer basamaklarını güçlü biçimde çıkmak da pek mümkün değil. Modern dünyanın bu önemli sorununa çözüm bulmak isteyen bir grup girişimci Duolingo adlı online bir platform geliştirdi. 2013 yılında Apple tarafından en iyi mobil uygulama seçilen bu platform kısa sürede dünya üzerinde 42 milyon kullanıcıya ulaştı. Platformun kurucusu Guatemala asıllı Luis Von Ahn ile hem Duolingo’yu hem de eğitimle ilgili düşüncelerini konuştuk.Bu ilginç girişimi başlatmanızın arkasında hangi fikir var?Bedava dil kursu verme fikriyle başladık. Çünkü dil öğrenmek isteyen birçok insan bunu daha iyi bir iş elde etmek için yapıyor ve yeterli parası yok. Duolingo ise tamamen ücretsiz.Diğer yabancı dil eğitimlerinden farkınız nedir?Eğitim sistemimiz veriye dayanıyor. Farklı gruplara farklı ders içerikleri gösterip hangisinin daha iyi öğrendiğini ölçüyor ve ders müfredatımızı buna göre yeniden şekillendiriyoruz. Böylece her gün içeriğimiz daha iyi hale geliyor. Kendi kendine eğitim almak ve derslere motive olmak oldukça zor bir iş, bu nedenle Duolingo’yu tıpkı bir oyun oynar gibi eğlenceli hale getirmeye çalıştık.Ne kadar kullanıcınız var?Dünyanın en popüler yabancı dil uygulamasıyız, 42 milyon kullanıcımız var. Türk kullanıcıların sayısı 300 bin civarında. Çoğunluğu İngilizce öğreniyor.Bu platform üzerinden dil öğrenmek ne kadar kolay?Londra Şehir Üniversitesi’nden bir akademisyenin yaptığı çalışmaya göre Duolingo’da aldığınız 34 saatlik ders sonunda, okulda bir sömestrde öğrendiğinize denk yabancı dil bilgisine sahip olabilirsiniz. Bunun sırrı eğitim sistemini tamamen kişisel veri üzerine kurmamız.Şu anda sistem üzerinde kaç ders bulunuyor?Türkler için İngilizce, İngilizler için Çince gibi olmak üzere 35 farklı dersimiz var. Bu şekilde 17 farklı dil öğretiyoruz. En popüler dil elbette İngilizce. En popüler ders ise anadili İspanyolca olanlar için İngilizce. Bir sonraki ise İngilizce konuşanlar için İspanyolca dersi.Dersleri kim oluşturuyor?2011 yılında kurulduk, dersler ise 2012 yılında açıldı. Başlangıçta şirket bünyesinde 10 kişiydik, şimdi sayımız 40’a çıktı. İlk dersleri şirket bünyesinde çalışan dil uzmanlarımız oluşturdu. Şimdi artık dersleri Language Incubator (Dil Geliştirme Aracı) adını verdiğimiz platformumuz üzerinden gönüllü kullanıcılarımız geliştiriyor. Örneğin Türkler için İngilizce dersini Türkiye’den gönüllü kullanıcılarımız hazırladı.Bunu yapan gönüllülere para ödüyor musunuz?Hayır, dersler ücretsiz olduğu için para ödemiyoruz. Zaten gönüllü olan kullanıcılar, dil öğrenmenin ücretsiz olması gerektiğine inandıkları için bu işi yapıyorlar. Bir de kendi dillerini dünyaya tanıtmak için.Peki iş modeliniz nasıl? Siz nasıl gelir elde ediyorsunuz?Şirketlere çeviri hizmeti veriyoruz. Müşterilerimiz arasında CNN gibi uluslararası kuruluşlar var. Çevirmek istedikleri metni kullanıcılarımıza sunuyoruz, onlar da çeviriyi yapıyor. Kullanıcılar bunu tamamen gönüllü olarak yapıyorlar. Yapıp yapmamak tamamen onların tercihi. Ama bize destek olmak için severek yardımcı oluyorlar. Bir diğer gelir modelimiz ise dil sertifikası. 20 dolar ödeyerek Duolingo ile öğrendiğiniz dilin seviyesini ölçebilir, iş başvurusu yaptığınız yerlere bu sertifikayı verebilirsiniz.Online eğitim sistemlerinin en büyük sorunu kullanıcıların kayıt olduktan sonra dersleri bitirmekte zorlanması, sizde derslerin bitirilme oranı nedir?Haklısınız. Bu önemli bir sorun. İnternette bu dersler çok kolay ve rahat olunca insanlar gereken değeri vermiyor. Online tip derslere ücretsiz kayıt olup bitirenlerin oranı yüzde 3 ile 10 arasında değişmekte. Bizdeki oran başlangıçta yüzde 7 seviyelerindeydi şimdi ise yüzde 20’ye çıktı. Bu sayıyı daha çok artırmak için popüler oyunları yakından takip ediyoruz. İnsanlar neden oyun oynuyor, onları oyun oynamaya ve vakitlerini harcamaya teşvik eden şey nedir? Bu gibi soruların cevabını arıyoruz.Bugüne kadar oyun ve eğitim arasında keskin bir çizgi olduğu düşünülürdü. Sizce oyun ve eğitim arasında nasıl bir ilişki var?Çok sıkı bir ilişki var. Bugün insanlara ulaşmak için en iyi araç telefonlar. Dünya genelinde cep telefonu olan insan sayısı tuvalet imkânı olandan daha fazla. Telefonlarda en çok yapılan şey oyun oynamak. Akıllı telefonlara en çok indirilen uygulamaların başında ise oyunlar geliyor. Eğer popüler bir uygulama yapmak istiyorsanız oyunlarla rekabet etmelisiniz. Bu açıdan baktığınızda bizim rakibimiz diğer dil uygulamaları değil, Candy Crush gibi popüler oyunlar.Bütün sistemimizi oyunlaştırma (gamification) teorisi üzerine kurduk, kullanıcılar tıpkı bir oyunda olduğu gibi puan kazanıyor, derecelerini yükseltiyor. Platform bir oyun gibi kurgulandığı için kullanıcılar derslere daha çok ilgi gösteriyor. Bu sistem o kadar tuttu ki 2013 yılında Apple tarafından yılın uygulaması seçildik.Eğitimin geleceğini nasıl görüyorsunuz?Bence eğitimin geleceği mobil erişim ve kişiselleştirmede yatıyor. Bugün öğretmenler sınıftaki en zeki öğrenciye göre ders anlattığında diğerleri zorlanıyor, sınıftaki en ağır öğrenen öğrenciye göre ders anlatıldığında ise diğerleri sıkılıyor. Öğretmenlerin belirli bir seviye ortalaması yakalaması şart. Oysa her öğrenci farklıdır. Bazıları görerek, bazıları duyarak, bazıları okuyarak daha iyi öğrenir. Birebir eğitim ise en iyisi. Bu alanda ciddi yatırımlar yapıyoruz. Amacımız öğretmenleri ortadan kaldırmak değil, onları daha çok geliştirmek. Mobil teknolojiler bize bu imkânı veriyor.Sonraki projeleriniz nedir?Eğitim üzerine kafa yoruyorum. Okuma yazma bilmeyenlere telefonlar üzerinden eğitim vermek istiyorum. Artık herkesin bir telefonu var. Telefonlar geleceğin sınıfı olacak. E-posta: d.ergurel@zaman.com.trBlog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurel

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

ÇÖP SEPETİMİZ

Fiziğin “kutsal papası” olarak kabul edilen Einstein, Nazi Almanya’sından ayrılıp ABD üniversitelerinden Princeton’a yerleştiğinde kendisine çalışma odasını gösterdiler ve neye ihtiyacı olduğunu sordular.Einstein, bir masa ve bir sandalyenin dışında gereksindiği tek şeyin içine bütün hatalarını atabileceği bir çöp sepeti olduğunu söyledi. Bu, bence rastgele edilmemiş bilgece bir laf. Doğruyu bulma yolunda ilerlerken, ister istemez sapılacak tali yollar, yapılan yanlışlar, ulaşılan hatalı sonuçlar, büyük arama faaliyetinin ayrılmaz bir parçası. Deneme-yanılma sürecini yaşamadan ilk seferde aradığına ulaşmak imkansız. Gerçek çok değerli bir mal ve kendisini öyle hemen kolayca teslim etmez. Bulunmak için emek ister. O yüzden için fetih tutkusu taşımayanlara yüzünü göstermez, saklı kalmayı tercih eder. İşte tam da bu noktada, yolun uzamasına neden olan hataları sevgiyle hatırlamamız gerekir. Gerçeğin neliği ve niceliği, o hatalar sayesinde elde edilmiştir çünkü. Bir hata, “Aradığın burada değil, başka kapıya” dediğinde ona nazikçe teşekkür etmeyen, bulduğu gerçekle baş edemez. Başarısızlıklar, başarıların altın anahtarlarıdır. Yenilgilerin öğretisi, zaferlerin vereceği derslerden belki de daha büyüktür. Bir ödülle taçlandırılan tüm kazanımlar aslında kaybettiklerimizin görkemli bir özetidir. Ürettiği her fikri, nesneyi, projeyi hemen “oldu” diye alkışlayan ve piyasaya süren insanların çöp sepetleri bomboştur. Yaptıklarını beğenmeyip yırtıp atacak kadar cesur olanların çöp sepetleri ise daima doludur. Sahici eser sahipleri işte onlardır. Biz kendilerini alkışlarken, onlar daha iyisi, daha güzel, daha yararlısını aramak için yollarına devam ederler... *** BEETHOVEN İLE MOZART FARKI Çöp sepeti ile ilgili tespitlerimi sorgulayan bir veri var elimde. Büyük Besteciler adlı kitaba göre çalışma stilleri açısından Mozart ile Beethoven arasında şöyle bir fark vardı. Kitabın yazarı Harold Schonberg’in satırlarıyla durum şöyleydi:“Bir eser Mozart’ın günlerini ya da haftalarını alırken, Beethoven’in aylarını ve yıllarını alırdı. Mozart üç büyük senfonisini 1788 yazında altı haftada besteledi. Beethoven’in üç piyano üçlüsünden oluşan Op.1’ini yayına hazırlaması üç yılını aldı. Düşünceleri uzun süre kafasında taşıyor, sonra bunları kağıda geçirme mücadelesi başlıyordu. Taslak defterleri bir cümleyi Beethovenyen dediğimiz kaliteye tam olarak ulaşana kadar sürekli rafine ettiğini, nota nota değiştirdiğini gösterir. Beşinci senfoninin yavaş bölümünün teması, Beethoven son şeklini vermeden önce en az bir düzine dönüşümden geçmiş olmalı. Olgunluk gevşeme getirmedi. Beethoven’in müzik vizyonu genişledikçe, malzemeyle mücadelesi de arttı.” Demek ki durum dehanın türlerine göre değişebiliyor. KAPININ ARDI Moskova metrosunda çekilmiş bu fotoğraf. Ön planda çiçekler olmasına rağmen arkadaki kapıyı açan yolcunun bulanık görüntüsü daha esin verici. Neden? Çaldığımız kapıların hemen açılmasını isteriz. Bekletilmeyi sevmediğimiz gibi, kapıdan boş dönme fikriyle de kolayca barışamayız. Pek azımızın beklerken yüzü güler. Eninde sonunda içeriye kabul edileceğine inanır çünkü. Bir kapı önünde sabredenlerin bile çoğu pasif tahammül hali içindedir, bir an önce geçip gitmesi gereken bu zamanı endişeyle geçirir.Kapının kendisi için doğruluğunu yanlışlığını sorgulamak zor iş. Karanfil umarken bir sırtlanla da göz göze gelme ihtimali vardır oysa, cennet umarken cehennem çukuruna düşmek... Kaldı ki rengarenk bir bahçeye dalınsa bile, çiçekler zehirli olabilir. Kimilerine şifa veren ilaçlar, bazılarını hasta da edebilir. Birine bugün açılan kapı, diğerine belki de yarın açılmalı veya daima kapalı kalmalıdır. Hani her şeyin hayırlısı denir ya, aslında her ne oluyorsa yüzü hayra dönüktür. Allah’ın hayırsız işi olmaz. Onu hayırsız kılan, insanın aceleciliğidir. Dertlerin derman kesilmesi ancak insanın aktif sabrıyla mümkündür. Oyunculuğuyla seyirciliğini bir potada eritebilmesi demektir bu ki, sükunla coşmuş bir hal ister...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Dertleşeyim derken aile mahremiyetini unutmayın

Eşler arasındaki iletişim ve muhabbete zarar veren en önemli konulardan biri de mahremiyetin gözetilmemesi ve karı-koca arasında kalması gereken konuların dışarıya aksettirilmesi. Uzmanlar, böyle bir sonuçla karşılaşmamak için akıl danışma ve dertleşme ihtiyacı ortaya çıktığında muhatap olarak ehil kişilerin seçilmesini tavsiye ediyor.Her insan bir ‘dünya’ olduğuna göre aile içinde birbiriyle en iyi anlaşabilen çiftlerin bile ayrı düştüğü konular olabiliyor. Bu vakitlerde taraflar kimi zaman kendi aralarında konuşarak orta yolu bulmaya çalışır. Bazen de bu yöntem yetersiz kalır. Üçüncü bir kişiye danışma ihtiyacı doğar. İşte bu noktada çiftlere gelen bir uyarı var; ‘derdimi paylaşayım’ derken aile mahremiyetini göz ardı etmeyin, eşinizin gıybetini yapmayın! Zira çoğu zaman bu durum sorunların çözülmesine değil işlerin daha da sarpa sarmasına sebep oluyor. İki kişi arasında sağlıklı bir iletişimle çözülebilecek ufacık sorun, çiftlerin önünde dağ gibi büyüyebiliyor. Peki, nedir aile sırrı ya da mahremiyeti? Uzmanlar, hakkında konuşulan kişinin, duyduğunda hoşuna gitmeyecek, onu rencide edecek küçük bir meselenin dahi aile sırrı olduğuna işaret ediyor. İnsanın hayatında en mahrem yere konumlanan aile ile ilgili meseleler dedikoduya meydan vermeyen, sorunlara çözüm üretebilecek insanlarla paylaşılmalı. İş ortamında ya da kadınlar arasında düzenlenen günlerde ‘muhabbet konusu’ olmamalı.Aile danışmanları da karşılıklı güven içerisinde yürüyen bir ilişki için ‘dertleşme’ amaçlı da olsa ölçüyü kaçırmamaya davet ediyor. Psikolojik danışman Yusuf Bayalan’a göre ölçüyü belirlemek için çiftlerin kendini eşinin yerine koyması yeterli. Herkesin kendisiyle ilgili iyi şeyler duymak isteyeceğini anlatan Bayalan, “Özel hayatımızdaki önemli insanlar tarafından beğenilmek, onaylanmak da temel ihtiyaçlardan biri.” diyor. Bir tarafın diğeri hakkında başkalarına olumsuz ifadeler kullanması ise eşleri duygusal olarak son derece olumsuz etkiliyor. Bayalan’ın bu noktada çiftleretavsiyesi birbiriyle ilgili ulu orta konuşacaksa, iyi yönde konuşması.Hayatımızda ‘sıfır sorun’ diye bir gerçeğin olmadığını hatırlatan Bayalan, bunun aile için de geçerli olduğunu söylüyor. İlişkileri çözümsüz kılan ise sorunların çözülme tarzı. Eşlerin birbirine karşı öfkelenmesi, onu eleştirmesi normal. Ancak burada önemli olan neyin, kiminle paylaşıldığı. Zira ‘kendini açmak’ denilen davranışın psikolojik sorunların oluşumunda önleyici işleve sahip olduğunu söyleyen uzmanlar, “Paylaşımda bulunduğumuz kişilerin güvenilir olmasına dikkat etmeliyiz.” diyor. Aksi takdirde dedikodu denilen yıkıcı dinamik harekete geçebiliyor. Güvenilirliğin yanında, sorunların paylaşıldığı kişinin olaylara tarafsız bakabilmesi gerektiğini anlatan Yusuf Bayalan, “Çünkü haklı olduğumuzu hissetmemiz her zaman haklı olduğumuz anlamına gelmez.” diyor. Bu durumda kişi haksız ya da hatalı olduğunda birilerinin uygun dille bunu ona ifade etmesi gerekiyor.Sorunlar ehil insanlara anlatılmalıAile içi anlaşmazlıklarda sık karşılaşılan diğer durum ise karı koca dışındaki diğer aile fertlerinin araya girmesiyle derinleşen anlaşmazlıklar. Zira bazı insanlar meseleleri ‘ya hep ya hiç’ mantığıyla değerlendirebiliyor. “Bu kişiler için, eşleri ile arası iyi ise dünyanın en iyi insanı, değilse de dünyanın en kötü insanıdır.” diyen Yusuf Bayalan, hal böyle olunca eleştiri esnasında kantarın topuzunun da kaçtığına işaret ediyor. Daha sonra araları düzelince ise sanki başka bir insandan bahsetmiş gibi olabiliyorlar. Ancak kişiyi dinleyen yakını, onun daha önce anlattıklarından hareketle eşine karşı tavır alabiliyor. Aslında büyük anlaşmazlıkların yaşandığı bir dönemde çiftlerin kendini yalnız hissetmesinin sebebi de burada yatıyor. Çünkü en ufak bir sorunda yakınlarına gidip öfke patlaması yaşayan kişi, arası düzelince bambaşka hallere girince bu durum tekrarlandıkça yakınları tarafından önemsenmeyebiliyor. Psikolojik danışman Yusuf Bayalan, “Bu durumun önüne geçmek için eşimizle ilgili sorunları abartmadan, gerçeklikten kopmadan anlatmalıyız. Muhatabımız da anlayışlı, olaylara geniş açıdan bakabilecek, bilge tarafı gelişmiş kişiler olmalı.” tavsiyesinde bulunuyor.Aile danışmanı uzmanı Fatma Taş ise kişinin aile mahremiyetinin farkında olması için önce kişisel mahremiyeti önemsemesi gerektiğini söylüyor. “Herkesin kendi içinde bireysel bir özeli vardır. Bunu iç dünyasında saklamayı bilir.” diyen Fatma Taş, eşler arasında düşünüldüğü zaman da taraflar bu hassasiyeti taşıyorsa karşılıklı güvenin oluştuğunu söylüyor. Öte yandan hiç umulmadık bir ortamda ve anda ortaya çıkarak iki kişinin arasındaki mevzu ifşa ediliyorsa bu güvenin kırıldığını anlatıyor. Aile içindeki mahremiyet konusunda en çok karşılaştığı olayın, çiftlerin samimi bulduğu ortamlarda birbirleri hakkındaki meseleleri anlatması. Arkadaş ortamı ya da anne-babanın yanında eşinin istemeyeceği şekilde onun hakkında konuşan kişi hem aralarındaki hukuka hem de aile mahremiyetine zarar veriyor.Eşin olmadığı ortamlara onun hakkında konuşma alışkanlığının daha çok kadınlarda olduğu sanılsa da bu durum erkekler için de bir problem. Zira Fatma Taş’ın gözlemlerine göre erkekler de bir araya geldiğinde aile özelini ihmal edebiliyor. Kendince samimi bulduğu birine eşiyle ilgili paylaşımlarda bulunabiliyor. “Anlatan kişi orada kalacağını sanıyor ama bu böyle olmuyor. Günler sonra çok farklı birinden duyabiliyor.” diyen Fatma Taş şöyle devam ediyor: “Biz bunlara aile sırları diyoruz. Aile sınırları içinde kalması gerekirken bir bakıyorsunuz herkesin konusu oluyor. Hem eşiniz hem siz rencide oluyorsunuz. Onulmaz yaralara kapı aralanmış oluyor.” Eşleriniz sizin örtünüz, siz de onların...Çiftleri birbirinin hoşuna gitmeyecek şekilde başkasına anlatma konusunda tek uyaran aile danışmanları ve psikologlar değil elbet. İlahiyatçılar da gıybetin bu hali karşısında ailenin zarar göreceğini söylüyor. Işık Yayınları’ndan çıkan Kadın Aile İlmihali, konuyu ele alırken önce gıybetin ne olduğunu açıklıyor. Buna göre, bir kişinin nesebinde, ahlakında, yaşayışında, işinde, giyim kuşamında, yaratılış özelliklerinde vs. bulunan bir kusuru, onun gıyabında ve duyduğunda rahatsız olacağı bir tarzda konuşmak gıybettir. İlmihal, ayet ve hadislere bakıldığında ‘Gıybet şu kişiler arasında cereyan etmez’ şeklinde istisnanın olmadığına dikkat çekiyor. Eşlerin birbirini gıybet etmesinin de bir mazereti olamayacağını anlatıyor. Aile ile ilgili hemen hemen bütün meseleleri ele alan eserde Kur’an-ı Kerim’de geçen, ‘Eşleriniz sizin örtünüz, siz de eşlerinizin örtüsüsünüz.’ buyruğuna yer veriliyor. Söz konusu ayetin farklı açılardan tefsirinin yapıldığını ifade ediyor. Birbirlerine günahtan koruyucu kalkan olmaları, birbirleri için huzur ve sükûn kaynağı olmaları gibi tefsirlerin yanında bir de karı-kocadan her birinin diğeri için başkalarının görmesini ve duymasını istemediği yönlerine örtü olması yorumu yapılıyor. “İşte eşler ne zaman birbirlerinin kusur ve açıklarını başkalarının yanında anlatırlarsa onun için ‘örtü/libas’ olma özelliğini yerine getirmemiş olurlar.” görüşüne yer veren ilahiyatçı yazarlar, konuyu açıklamaya şöyle devam ediyor: “Hiç şüphesiz ailede zaman zaman eşler arasında problemler yaşanabilir. Eşlerin bu problemleri karşılıklı konuşarak çözmeye çalışmak yerine sağda solda anlatmaları, tabii ki anlatırken eşlerini tenkit etmeleri, onların hata ve kusurlarını serrişte etmeleri gıybettir ve dolayısıyla caiz değildir.”Mahremiyet çocuğa da öğretilmeliAile danışmanı Fatma Taş, aile içindeki her konunun her ortamda konuşulmaması gerektiğinin çocuklara da öğretilmesini öneriyor. Danışanlarından bazılarının çocuklarını ona getirip, “Ben ne konuşursam gidip babaanneye ya da başkasına anlatıyor.” diye şikâyet ettiğini söylüyor. Ancak çocuğun bu tür şeyleri dışarıda anlatma sebebi çoğunlukla anne babanın yetiştirme tarzıyla ilgili. Fatma Taş, çocuğun dünyasında ‘sır tutmak’ ya da ‘özel konular’ gibi kavramların olması gerektiğini, bu alışkanlığın ise 3-6 yaş arasında kazandırılabileceğini söylüyor. Bu dönemde ‘gizlilik’ kavramını içselleştirebilen çocuk ileriki yaşlarda da nerede neyin konuşulacağını daha kolay ayırt edebiliyor. Ve bunun öneminin farkına varabiliyor. Ancak bu dönem geçirilirse her bir olay üzerine ayrıca konuşularak onun dışarıda bu konuda paylaşımda bulunmaması için ikna edilmesi gerekebilir. Fatma Taş, 3-6 yaş sürecinde çocuğa gizliliği öğretecek oyunlar oynatmayı tavsiye ediyor. Örneğin bir konu üzerinde konuşup, ‘Ben bunu anahtarladım.’ ya da ‘Hadi biz bunu bir balona koyup gökyüzüne gönderelim.’ gibi bilinçaltına mesaj vererek bazı konuların iki kişi arasında kalacağı öğretilebilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

27 Eylül 2014 Cumartesi 01:25

Ankara’nın kanser yüklü tepeleri

Ankaralılar için şehrin özellikle geceleri en güzel göründüğü iki tepe, Şentepe ve Dikmen. Ama gelin görün ikisi de televizyon vericileriyle dolu. Şentepe, şimdilerde seyir tepesi olacağı günleri bekliyor. Dikmen ise kanser yüklü vericilerle iç içe gecekondularda yaşayan sakinleriyle, ranta maruz kalmadan dönüşebilme umudu taşıyor.Yeditepeli İstanbul’dur genelde filmlere, kitaplara konu olan. İstanbul’u İstanbul yapan bir uçtan bir uca uzanan tepeleridir. Tepeleriyle bilinen bir diğer şehir ise Ankara. Şentepe, Hıdırlık, Hüseyin Gazi ve Dikmen. Ama bu saydığımız mekanlar televizyon vericileriyle ünlü. Buna rağmen Şentepe ve Dikmen için “Her iki tepeden de Ankara’yı gece ve gündüz izlemek ayrı güzel.” diye duyunca koyulduk yola. Önce Şentepe’ye çıktık. Kışını bilmeyiz ama bir eylül zamanı gidince şehrin ışıklarını seyre, püfür püfür esen rüzgâr eşlik ediyor. Gündüz kavuran sıcak karşısında nefes almak için bir kaçış yeri adeta. Ah bir de bu güzelliğe gölge düşüren kara kara direkler olmasa! Şehrin neresinden bakarsanız bakın, iki tepede de televizyon vericileri doğrusu bir ucube gibi duruyor. Bir seçim projesi olarak her belediye başkan adayının televizyon vericilerini kaldırma sözü verip bugüne kadar kaldıramadığını söylüyor mahalleli. Ama sonunda vericileri kaldırıp, iki yüze yakın gecekondunun yerine seyir terası projesini gerçekleştirmek Ankara Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar’a nasip olmuş. Vericilerin bir kısmı kaldırılmış, kalanlar ise tek bir kulede toplanacakmış. Şentepe’de, boyları 50 ile 70 metre arasında değişen onlarca televizyon vericisi kısa bir süre önce yüzlerce gecekondu ile iç içeymiş. Vericilerin kumanda girişleri ile evlerin kapıları yan yanaymış. Üstelik kanser oranı da hayli fazlaymış. Ama şimdi azalan televizyon direkleri ve yıkılan gecekonduların izleri tepeye çıkıldığı zaman dikkat çekiyor. Şu an en azından vericilerle iç içe yaşayan gecekondu sakinlerinin olmaması sevindirici. Şentepe’yi görüntü kirliliğinden ve büyük bir tehlikeden kurtaracak Tepekule projesinde semt pazarı, dükkânlar, resim, film ve heykel atölyeleri, açık–kapalı kafeteryalar, amfi tiyatro, açık sergi ve sinema alanı, sanatçı sokağı, gözlem kulesi ve seyir terasları bulunuyor. Bunun yanı sıra Şentepe’nin son durak olduğu teleferik hattı yapılmış, tepeye ulaşımı kolaylaştırmak adına. İlk bakışta yüksekliğiyle bize korkutucu geliyor ama teleferik vagonlarının kalabalığını ve sıklığını görünce tercih edilen bir ulaşım aracı olduğunu anlıyoruz. Tepekule projesi ne zaman biter, bittiğinde bir rant merkezine dönüşür mü zaman gösterecek elbette. Ama 48 senedir Şentepe’de yaşayan, 70 yaşındaki Fatma Hanım’ın söylediklerine kulak verelim: “Ben aslen Yozgatlıyım, 48 sene oldu buraya geleli. Kule yapılacak dediler. Evleri yıktılar. Evi yıkılanlara bu bölgelerden ev verdiler. Yalan olmasın, çok uzaklara göndermediler. Kocam bu direkler yüzünden beyin kanserinden öldü. Hep gidelim buradan derdi, çoluk çocuğu bahane ettim, dinlemedim. Sonra biz de evimizi müteahhide verdik. Daire verdiler, kızımla kalıyorum. Şimdi de bu direkleri yıkmaya başladılar yavaş yavaş. Çok sevindim. Keşke hepsini aldırsalar toptan. Çok baş ağrısı yapıyor.” Anlaşılan Şentepe’nin sakinleri adına pek hayırlı olmuş gecekonduların ve televizyon vericilerinin yıkılıyor olması.Dikmen, Şentepe kadar şanslı değilAnkara’nın büklüm büklüm yollarını geçerek bir başka tepeye Dikmen’e doğru yol alıyoruz. Malazgirt ve Keklikpınarı mahallelerinde bulunan tepeye yaklaştıkça ağır bir koku etrafı sarmaya başlıyor. Tepeye çıktığımızda sağda, solda her köşede moloz ve çöp yığınlarını görünce anlıyoruz kokunun sebebini. Şentepe kadar şanslı olmadığını görüyoruz Dikmen’in. Tepede televizyon vericileriyle beraber yaşamak zorunda olan sayısız gecekondu mevcut. Çocuklar çıplak ayakla moloz ve çöp yığınları arasında bir şeyler arıyor. Az ileride koca bir çuval kâğıt ve kartonla orta yaşlarda bir adam çuvaldakileri boşaltmak için kendine yer bakıyor. Bilgi almak için bir bakkala girip, soruyoruz kokunun sebebini, kâğıtçıyı, tepedeki gecekondular ve vericilere dair son durumu.Gecekonduları yıkıp, rant için konut dikeceklerBakkal Hakan, 33 yaşında aslen Erzurumlu ama doğduğundan beri o tepede yaşıyor. “Bir seneye kalmaz boşaltırlar burayı da. Duyduğumuza göre konut projesi düşünüyorlarmış. Nasıl olsa rant var işin ucunda. Tapusu ya da tapu tahsisi olmayanları çıkardılar. Kimisi de tapusu karşılığında daire alarak gitti. Elmadağ’a gönderdiler daire verdiklerini. Çıkmak istemeyenleri ise çıkarmak için, kâğıtçıları topladılar, moloz ve çöp dökmeye başladılar. Nerdeyse her gün bir hırsızlık olayı oluyor. Biz ailecek çıkmak istemiyoruz, doğup büyüdüğümüz evi, yeri terk etmek ağır geliyor doğrusu. Buradaki sorunları oluruna bıraktık artık elimizden bir şey gelmiyor. Ama çok kaçıp giden var bu olaylar yüzünden.” Bakkalın bu sözleri doğrusu düşündürüyor.‘Eşi kanserden ölen komşularım taşındı’Bakkaldan çıkıp az ilerisinde duran bir gecekonduya giriyoruz. Renk renk mevsim çiçekleri ve çıtır çıtır yanan soba sesi eşliğinde oturmuş, sohbet ediyor anne-kız. Şaşırıyoruz yanan sobaya. Akşam için yemek pişiriyormuş Dilek Hanım (40), daha kolay ve lezzetli oluyormuş yemekler soba üstünde. Hem de akşamları çok soğuk olduğu için, ısınıyorlarmış. “Açlığınız varsa yemek hazırlayayım.” diyor bütün nezaketi ve misafirperverliğiyle. Tepedeki evlerin yıkılıp yerine bina yapılacağını duyunca gözleri doluyor. “Hep duyuyoruz, yıkılacak diye ama bir sene içinde yıkılacağını duymamıştık. Biz zaten kiracıyız, alıp vereceğimiz bir şey yok ama yine de çok üzülürüz buradan gidersek. Sibirya’nın soğuğunu aratmaz, kışın kar kalkmaz buradan, yazları da çok serin olur. Ama biz severiz burayı.” diyor. Yerinden yurdundan olma düşüncesi bile korkutsa da gerçeklerin de farkında. Biz daha sormadan televizyon vericilerini anlatıyor. “Üzüldüğüme bakmayın. Aslında pek kimse kalmadı buralarda. Zaten çoğu komşumuz daha rahat etmek için apartmana taşındı. Kimisinin de bu direkler yüzünden kocası kanser olup vefat edince, çoluğunu çocuğunu alıp gitti. 3 komşumun kocası kanserden öldü. Ama gecekondularını satmadılar hak talep etmek için.”‘Memleketimin havası var ama hasta etti beni bu tepe’Kimisi terk edilmiş, kimisi yıkık dökük birilerine yuva olan gecekonduların önünden yürürken, evinin önündeki taş üzerinde oturan 70’li yaşlarında gözleri az gören, kulağı az işiten Hasan amcaya rastlıyoruz. Ne biz onun dediğini anlıyoruz ne de o bizim söylediklerimizi duyuyor. Hemen merdiven başında oturan eşi sorularımıza uzaktan cevap vermeye başlayınca, yanına gidiyoruz. 60 yaşındaki Hurinaz teyze 39 yıl evvel Erzurum’dan göçtüklerini söylüyor. En çok havası rüzgârı, karı kışı Erzurum’a benzediği için seviyor Dikmen tepesini. Bu yüzden çıkarmak isteyenlere karşı epey direnmişler. Ama son yıllarda televizyon vericilerinin yaydığı manyetikler yüzünden baş ağrısı teşhisi konması, dizlerinin tutmaması ve bir de kanserden ölen komşuları gitme düşüncesini hızlandırmış: “Belediyeden müteahhitler geldi, ‘Çıkın size ev verelim’ dediler. Ama tapu parası istiyorlar. Evimiz tapu tahsisli. Tapu için biz 30 bin lirayı nerden bulalım? Tapu parasını vereceğiz, bize öyle daire verecekler. Sonra kocam sakat olduğu için 15 bine düşürdüler. Sonra bizi çok uzağa göndereceklerini duyunca vazgeçtik. Taşınıp gidenler oldu, tapu tahsisi olmayanlar çıkarıldı. Biz şanslıyız Allah’tan. Özal zamanında verilmişti bu tapu tahsisleri.” Sakinlerinin dilinden Dikmen tepesinde durum böyle.Meclis gündemine giremeyen DikmenDikmen vericileri, varlığı sebebiyle sadece mahallelinin değil aslında siyasilerin de hep gündeminde olmuş. CHP Ankara Milletvekili Levent Gök, 2 Ekim 2012’de eski İçişleri bakanı Muammer Güler tarafından cevaplandırılması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi vermiş. Dikmen Keklikpınarı’nın üst noktalarındaki televizyon verici istasyonu geniş arazisinin izinsiz bir şekilde hafriyat ve çöp yığını haline gelmesini, bölgede yaşayan mahallelilerin, kâğıt ve plastik toplayıcılar tarafından sürekli yakılan ateşten yayılan is ve duman kokusundan, toz-toprak pisliğinden ve burada sürekli alkol alanların verdiği huzursuzluktan yakındığını anlatmış. Ve bölgedeki bu durumu önlemek için ne yapmayı düşündüklerini, tepenin halk için bir dinlence yeri olarak düzenlenmesine ilişkin bir projeleri olup olmadığını sormuş. Cevap ise süresi geçtikten sonra 12 Temmuz 2013’te soru önergesinde bahsedildiği gibi sorunlar olmadığı şeklinde, farklı gerekçeler öne sürülerek cevaplanmış. Dikmen tepesindeki bu sorunun Meclis gündemine gelmesi için mahalle sakinleri de 2010 yılında çok uğraşmış. Dikmen tepesinde kanser olanlar TBMM’ye dilekçe ile başvurmuş. Ankara’da radyo ve televizyon vericilerinin bulunduğu Dikmen tepesinde kanser olanların sayısı, aynı Anadolu şehrinden göç edip şehrin başka semtlerine yerleşenlere göre fazla olduğuna ilişkin bilgi, bu dilekçelerin eklendiği 25 Şubat 2010 tarihli bir soru önergesiyle Meclis’e sunulmuş. Sonuç olarak bu direklerin kaldırılması, Sağlık Bakanlığı ve Bilgi Teknolojileri İletişim Kurumu’ndan televizyon vericileri ve baz istasyonlarının insan sağlığı üzerinde gerekli araştırma yapması kararı çıkıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Baba-oğul fahrî İstanbul elçisi

İstanbul hakkında birçok kitap kaleme alan John Freely, bu kez oğlu ile müşterek bir kitaba imza attı. Pera’nın tarihini kısa rotalarla anlatan kitap, turistleri cezbettiği kadar İstanbul’da yaşayanlara “meğer nerede yaşıyormuşuz.” dedirtecek.Çok gezen mi bilir, yoksa çok okuyan mı? Dost meclisinde aniden zahir olan bu muammanın dönüp dönüp zihni kurcaladığı, ceddimizi olduğu kadar neslimizi de meşgul ettiği aşikâr. Evvel emirde, her iki işin niçin birbirinden tefrik edilerek mizana vurulduğu, hangi tarihî hadisenin akabinde sorguya tabi tutulduğu henüz malumumuz değil. Ama bize kalırsa, bu gezme-okuma bahsini irtibatsız iki unsur gibi kabul etmek, koca muammanın tam olarak kaynağını teşkil ediyor. Aylak gezen berduşlar istisna, gezmenin okumakla icra edildiği takdirde, muazzam bir irfan kursu, akıl berraklaştıran bir iksir yerini tutabileceğini, nice meşhur kâşif ve edipten anlıyor olmamız lazım. Neyse, bu bahsi daha derinleştirmeden şimdilik mevzua fasıla verip sözü ehline teslim edelim. Bir İstanbul seyyahı John Freely, dile kolay kırk küsur senedir şehri gezmeye azmetmiş, gezerken de şehrin tarihî cevherini işleyerek eser veren kültür elçilerimizden. Onun bu kendine has tarzıyla öyle ki, birçok yabancı turistin Türkiye’de kalmasına vesile olmuş. İlerlemiş yaşına aldırmadan bir yandan Boğaziçi Üniversitesi’nde bilim tarihi dersleri verirken bir yandan da adeta bir fahri kültür ataşesi keyfiyetiyle çalışıyor. İşbu iki mesleği icra eden baba Freely, bu sefer oğlu Brendan Freely ile beraber yeni bir kitaba imza attı. Beraberce İstanbul’u gezen baba-oğulun bu çalışması, değişen Pera’nın yok olan ve yaşayan tarihine tanıklık ettiriyor. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi” adlı eser, haritalı güzergahlar üzerinden Suriçi’nin karşısını enine boyuna ele almış. İrlandalılar Britanya’nın Lazlarıdır Freely’lerin uzun süredir meskun olduğu Rumeli Hisarı’ndaki evi ziyaret ediyoruz. Kitabın diğer yazarı Brendan’ın mihmandarlığında salona kadar geçtik. Sohbete başlamadan evvel sade, düzenli salonun duvarlarındaki İstanbul manzaraları dikkat çekiyor. Bunlar, Freely’nin birkaç sene evvel kaybettiği eşinin tasvirleri. Biraz sonra, kapının eşiğinden pürneşe ihtiyar bir delikanlı selam veriyor. Yerini alırken vitrindeki fotoğrafı işaret ediyor Freely. Takip eden dakikalarda koyulaşacak bir İstanbul muhabbetinin girizgâhı işte tam da buradan başlıyor. John Freely’nin II. Dünya Harbi gazisi olduğu, Çin ve Hindistan’da jandarmalık yaptığını biliyorduk. Ancak 88 yaşındaki seyyahın fotoğraftaki çocuğu işaret ederek torununun torunu olduğunu söylemesi muhabbetin hemen demlenmesiyle netice verdi. Hemen akabinde laf oğluna geldi. Brendan’ı da işaret ederek “Bu şehre ilk defa 1960 yılında geldik. Oğlumu ilk kez Çiçek Pasajı’na götürdüğümde daha 13 aylıktı. Düşünsenize, şehrin toplam nüfusu 1 milyon 2 yüz bindi. Henüz yüz bin civarında Rum nüfus yaşıyordu. Alabildiğine ahşap evler… Buraya geldiğimde rengarenk, şairâne bir şehir vardı karşımda. Fakat çok değişti; şimdi büyük bir AVM oldu, her neyse…” dedikten sonra bize tıpkı bizim gibi “Nerelisiniz?” sorusuyla açıyor bahsi. Sıra kendine geldiği vakit ise İrlanda’dan yani Avrupa’nın en kuzeybatısından geldiğini anlatıyor. “Ben ise şimdi diğer bir ucunda, güneydoğu burcunda yaşıyorum” derken şunu da eklemeden edemiyor: “Bizim millet Britanya’nın Lazlarıdır.” Binlerce yıldır İstanbul dolup boşalıyor Eski devrin adamlarının şu hususta istisnası yok. Gördüğü, işittiği, yaşadığı hiçbir şey, hafızasını terk ederek ona ihanet etmiyor. Hatıra demek onlar için bir an-ı seyyalesi dahi zâyi olmayan eski zaman ziyafeti. 17 yaşında iken II. Dünya Savaşı için orduya katılışı, babasının mezarcılığı, eğitim bursu ile İstanbul’a gelişi, sahaflardan satın aldığı ilk kitap, Jimmy Carter için yaptığı tercümanlık ve onlarca hikâye gözlerinin önünde tecessüm ediyor sanki. Madam Anahit, Ara Güler, Karıncaezmez Şevki, Aydın Boysan, Halikarnas Balıkçısı gibi hatırı sayılır dostlarla geçen bir ömür. Sohbet esnasında konuşmanın seyri illaki İstanbul’daki hızlı değişim ve dönüşümlere geliyor. Bizzat müşahede eden birinin ağzından dinlemek doğrusu heyecan verici. Sayfalarca tutacak misallerin ortak noktası şehirdeki göçler, miras kalan tarihin yıkılması ve tüm bu olan bitenin karşısında şehirlilerin, tarihi kollayan değil ama şuur dışı bir hareket ile tarih inşa etmesi. Son kitabın konusu da olan Beyoğlu’nun geçen yüzyıl başındaki renklerini nasıl yitirdiği… Brendan, kendisinin de ikamet ettiği Tarlabaşı’nı anlatırken 6-7 Eylül olaylarından sonra göçe zorlanan Rum nüfustan bahsediyor. Bugün göç ettikleri Atina’da İstanbullu Rumların birbirleriyle hâlâ Türkçe konuştuklarını söyledikten sonra şehre renk katan gayrimüslim hayattan enstantaneler sunuyor. Birbiriyle atışan âşıklar gibi biri ötekini tamamlıyorken baba Freely’nin verdiği tarihi şu malumat ise kayda değer. İstanbul M.Ö 3 bin yılından bu yana aynı kaderi yaşıyor diyor John Freely. Çevrede gelişen savaşlardan kaçanlar Mezopotamya ve Balkanlar arasındaki bu koridordan geçiyor; şehir kazandığı bu nüfusla yavaş yavaş yeni bir hüviyete bürünüyor. Bu bugünde Suriyelileri göz önüne getirdiğimizde tarih tekerrür etmiyor mu? Yakın zamanda hızla değişen İstiklâl Caddesi’nden bir manzara. Üstte sağda, Demirören AVM’ye dönüşen Saray Sineması. Sol yandaki fotoğraf ise baba-oğul beraberce yapılan bir İstanbul turundan bir kare. Brendan, İstanbul’u gezmeyi ufak yaşlarda başlamış. Aşağıdaki fotoğraf ise İstanbul’daki bir kurban pazarından. John Freely’nin hatıraları arasında eski bayramlarda dolmuşlara kurbanlık koçla binip seyahat edenler de var. İstanbul’u bilmek isteyenlere Beyoğlu bir laboratuvar Oğul Brendan Freely, babasıyla yaptığı İstanbul seyahatleriyle büyümüş. Bu her yaprağı kaldırıldığında başka bir safhasına tanıklık edilen şehr-i İstanbul’a hayranlık beslememek kabil değildir onun için. Şehirden habersiz milyonlarca İstanbulluya inat, tarih-kültür-hayat üçgeninde Beyoğlu’nun kapısını aramayı bilmiş Brendan Freely. Şehrin bu gayrimüslim tarafını izah ederken şunları söylüyor: “Avrupa ile Trakya-Anadolu kültürü arasındaki koridoru temsil eden şehirde Beyoğlu semti, Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerindeki tarihî seyrin ve kültür hayatının halihazırda canlı etkileşimde olduğu bir yer. Avrupa’da bile, birbirinden farklı millet, gelenek ve siyasi görüşlerin bu denli karıştığı başka bir yere rastlamıyoruz. Onu korumanın yegane yolu da sevmekten geçiyor.” Babasının tecrübesine ilaveten kendisinin yaptığı son tetkiklerde zenginleşen “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi” kitabı, Pera’nın bilinen en eski dönemlerden itibaren ele alınmasıyla diğer gezginci kitaplarından ayrılmış. Kitap ne son dönemin “Ah İstanbul” kitapları gibi güzellemeci ve soğuk akademik bir dile kurban gitmiş. Yelda Türedi’nin tercümesiyle oluşan kitap şehri öğrenirken hayret hissini kamçılamak isteyenler için bire bir. Nostaljik manzaralar ve kolay takip edilen güzergâhlar çerçevesinde gelişen akış ille de yanı başında okumayı zaruri koşmuyor. Hem Batılı hem de yerli seyyahların anlattıkları derlenirken, mevcut durumla örtüşmesi için özen gördüğü belli kitabın. Ama inşaatın hızına hangi kitap yetişebilir ki? Brendan, bu ortak çalışmanın kaybolan şehir görgüsü adına da hassasiyet oluşturmasını temenni ediyor. O bile kitabını yazdığı Beyoğlu’ndan taşınarak Kınalı Ada’ya yerleşmeyi düşünüyor. Sohbetin sonuna yaklaşırken, İstanbul’un bir derya bizim ise onu bitirmekten aciz olduğumuzu anlıyoruz. Ve galiba orada yaşayan için ancak şu söz söylenebilir ki “İstanbul’dan şikayet eden herkes bu yönü itibarıyla birbirine benzer. Fakat İstanbul’u seven her ferdin kendine mahsus bir muhabbeti vardır.” Tolstoy’dan ilhamla...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

İpek’ten beyaz perde akademisi

İpek Üniversitesi’nin İstanbul’da açtığı Sinema Akademisi, ilk eğitimine başlamak için gün sayıyor. Sinema meraklılarını buluşturacak olan akademiyi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Çetin’den dinledik.Ankara merkezli İpek Üniversitesi, kendi deyimleriyle bir zorun üstesinden gelerek İstanbul’da iki yıl önce Sinema Akademisi açmak için hazırlıklara başladı. Her türlü teknik donanım konusunda sıkıntılarını gideren Akademi bu yıl ilk kayıt başvurularını aldı. 13 Ekim’de derslerine başlayacak olan merkezi, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Çetin anlattı. Akademi öğrencilere TV programcılığı, senaryo yazarlığı, yapımcılık, film yapım-yönetim ve belgesel film yapımı konusunda eğitimler vermeyi planlıyor. Her sınıfın kendi ekipmanlarının ve stüdyolarının hazır olduğunu vurgulayan Çetin, “Buradaki çalışmalarımızda en önem verdiğimiz şey klasik ve alışılagelmiş sinemaya ilişkin programların dışında daha çok uygulamaya yönelik bir işleyişin olması. Sadece teorik ve soyut bilgi değil, uygulama odaklı teorik bilgi verilecek. Ayrıca hocalarımız hâlâ sinema konusunda çalışma yapan kişilerden oluşuyor. Bunu öğrencilerimiz için büyük bir avantaj olarak değerlendirebiliriz.” diyor.Televizyon programcılığı konusunda Kanaltürk ve Bugün TV ile işbirliği içindeyiz. Bu kanalın aktif çalışanları aynı zamanda kursta hocalık yapacak. Belgesel sahasındaki eğitimleri Çupriya ve Ebedi Yalnızlık adlı iki belgeseli bulunan Çetin yürütüyor. Film yapım ve yönetimde ise projenin başında kısa filmleri olan bir hoca bulunuyor. Diğer kurslar gibi öğrencilerin ders sonunda kısa metraj film çekmeleri gerekiyor. Yapımcılıkta ise öğrenciler sinemaya profesyonel anlamda giden yolları öğrenecek. Konunun kendi bölümlerini detaylarıyla bilen bir psikoloğu olacak. Alanında söz sahibi eğitmenler yönetiminde senaryo yazım ve metin çözümleme teknikleri katılımcılara gösterilecek.Sertifikalı program yürüten akademi, öğrencilerin sunduğu ürünlere önem veriyor. Sertifika ilk kurs sonunda öğrencilere temel düzeyde çalışan kişi unvanı veriyor. İlk kurslar bittiğinde bir üst düzeye geçilecek. Programlarında gerçekçi olmaya dikkat eden Çetin, bu hassasiyetlerini “Toplam 3 ay içinde 48 saatlik bir ders programı sonrası kimse tamamen kendini bu işin uzmanı ilan edemez. Bu çok yanlış olur. Bu sebeple yanlış derecelendirmeli sertifikalandırmalardan kaçınıyoruz, bunlara çok dikkat ediyoruz. Bu alanda üniversite ve akademi olarak sorumluluğumuz var.” ifadeleriyle özetliyor. Bunun için akademi, sertifika verirken öğrencinin ders devamlılığına ve göstereceği sanatsal yeterliliği temel alıyor. “Biz öğrencilerimizin kafalarında tasarladıkları şeyleri bizimle paylaşmalarını istiyoruz ve bunlarla yola çıkmayı planlıyoruz.” diyen Çetin ekliyor: “Öğrencilerimiz bize öyle çalışmalar sunsunlar ki biz o projeleri pilot kabul edelim. Bu sebeple programımıza göre dönem sonuna dek bir proje hazırlayıp, nihayete erdiğinde projelerini sunum yaparak tüm katılımcılarımıza göstermelerini isteyeceğiz. Burada onlara yöneltilen soruları cevaplayacaklar.”Hazırlık aşamalarının uzun sürdüğünü anlatan Çetin, “Öğrencilerimize tam anlamlı hizmet kalitesi sağlanması amacıyla açılmakta geciktik. Akademinin kurgu laboratuvarları, rejili TV stüdyosu, video stüdyosu, greenscreen stüdyosu, ses kayıt ve miksaj stüdyosu, fotoğraf, tasarım, teknoloji, interaktif medya ve ses tasarımı alanları bulunuyor.”diyor. Öğrencilerin kuruma geldikten sonra heyecanlanmalarını ve meraklanmalarını istediklerini dile getiren Çetin, “Her türlü dijital ürünü ve imkanı öğrencilere ulaştırmak istiyoruz. Sinema bir kamera bir kameramandan ibaret değildir. Öğrenciler bunu fark etmeli.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Ekinezya

Anavatanı Kuzey Amerika olan ekinezya, bağışıklık sistemini güçlendirir ve başta grip olmak üzere enfeksiyonlara karşı direnci artırır.Şifalı bitkilere olan ilginin artmasıyla birlikte ekinezya adı da gündemimize giriverdi. Kuzey Amerika’nın düzlüklerinde yetişen ekinezya, Kızılderililer tarafından yaraların ve yılan ısırıklarının tedavisinde kullanılmış geçmişte. Avrupalı işgalciler de Amerika’ya gittiklerinde, eflatun, beyaz ve sarı tonda çiçekleri olan bu bitkinin tıbbî potansiyelini çok geçmeden fark etmişler. Günümüzde, bu uzun ömürlü bitkinin üç ayrı türü tıbbî amaçlar için yetiştirilmekte.Ekinezyanın kullanılan kısımları, kök yaprak ve çiçekleridir. Ancak ekinezya kökü toprağın üzerinde kalan bölümlerinden çok daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Tıbbî amaçlı kullanılacak bitki köklerinin en az dört yaşında olması gerekmektedir. Silindir şeklinde olan köklerinin üzerinde izler bulunmaktadır. Aromatik kokusu çok güçlü değildir, içildiğinde tadı önce tatlı sonra da acı olarak algılanır.Ekinezya artık, sıvı ekstre, kapsül ve tablet formlarında yalnızca tek bitki olarak, kimi zaman da başka bitkilerle karıştırılarak kullanılmaktadır.Soğuk algınlıklarında bire birBitkinin köklerinde ve toprağın üzerinde kalan kısımlarında bileşenler olarak alkilamit, kafeik asitesterler, uçucu yağ ve polisakkarit bulunur. Ekinezyanın toprağın üzerinde kalan kısımlarında ayrıca flavonoitler, köklerde ise zehirli olmayan pirolizidin alkaloidi türleri vardır.Ekinezya, soğuk algınlığı, üst solunum yolu enfeksiyonları, grip ve diğer bazı hastalıklara karşı tedavi amaçlı kullanılan etkili bir bitkidir. Özellikle soğuk algınlığında yaygın olarak kullanılır. 2000’li yılların başında bir araştırma yapan Kanadalı bilim adamları, ekinezyanın herpes simplexe karşı etkili bir antiviral ilaç olduğunu tespit ettiler. Alman araştırmacılar da ekinezyanın, fagositozda (yabancı cisimlerin vücudun bağışıklık hücrelerinin içine alınması anlamına gelen) belirgin bir artışa yol açtığını keşfettiler.Ekinezya, vücudun bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardım eder ve başta grip olmak üzere enfeksiyonlara karşı direnci artırır. Bu durum da ekinezyayı, özellikle bağışıklık sistemi zayıf kişiler için faydalı hale getirir. Bu nedenle örneğin kanser nedeniyle kemoterapi görenler ve vücudun bağışıklık sisteminin baskılanmasına yol açan ilaç alan hastalarda tamamlayıcı tedavi olarak değerli olabilir. Ancak bu konu mutlaka doktor tarafından değerlendirilmeli ve ekinezya ancak bir doktorun kontrolünde kullanılmalıdır.Ekinezya yetiştirmek isterseniz, zengin ve güneş alan toprağa dikmeniz gerektiğini unutmayın. Tohumdan yetiştirilebilir. Mayıs ayı tohumları ekmek için en uygun aydır.Lupus gibi bir otoimmün hastalığı veya multipl skleroz ya da AIDS gibi ilerleyici bir hastalığı olanlar doktora danışmadan hiçbir şekilde ekinezya kullanmamalıdır.Papatya, gümüş düğme gibi bileşikgiller familyasına mensup diğer bitkilere alerjisi olanlar ekinezyaya karşı da alerjileri geliştirebilirler.Uzun süreli kullanımın bitkinin etkilerini zayıflatıp zayıflatmadığı konusu henüz tartışmalıdır; dolayısıyla uzun süreli kullanım kararı almadan önce de muhakkak bir doktora danışmak gerekmektedir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Balık buğulama

Balığı, bütün vitaminlerini koruyarak pişirmek istiyorsanız buğulamadan vaz geçmeyin. İşte size lezzetli bir buğulama tarifi.Balık sezonunun açılmasıyla birlikte, balıkçılar da filelerini mavinin en güzeline attılar ve “vira bismillah” diyerek sofralarımızı şenlendirmek için işe koyuldular.Balıkta herkes için yararlı olan B, A ve D vitaminleri bol miktarda var. İçerdiği yağ asidi ile kalp dostu olan balık sofralarımızdan eksik etmememiz gereken bir gıdadır.Ben de bu hafta ailemin ve en önemlisi oğlumun sağlığını düşünerek soframa palamut balığını konuk ettim. Buğulama yöntemi, balığın bütün vitaminlerini koruduğu için ve daha hafif olduğundan tercihimi bu yönde kullandım. Malzemeler: 1 kilogram balık,2 büyük soğan, 2 adet kırmızıbiber, 2 adet yeşil sivri biber, 2 adet domates, 1 çay bardağı zeytinyağı, 1 tane limon, 1 çay bardağı su, 1 demet maydanoz, yeterince tuz.Yapılışı: Balıkları iyice temizliyoruz veya aldığımız yerden temizletip alıyoruz. Yıkayıp, süzdürüyoruz.Soğanları ince halka halka kesiyoruz. Kare bir borcamın altını biraz yağlayıp soğanları diziyoruz. Balıkları soğanların üstüne koyuyoruz. Halka halka doğradığımız kırmızı ve yeşil biberleri balıkların üstüne diziyoruz. En üste de kabuklarını soyduğumuz domatesler yerleştiriyoruz.En son olarak su, zeytinyağı, kabukları soyulmuş halka limon dilimlerini ekliyoruz. Borcamın üstüne kapatıp önceden ısıtılmış fırında 180 derecede pişiriyoruz. Balıklarımız piştikten sonra üstünü kapattığımız kağıdı çıkarıp biraz kızarmasını sağlıyoruz.Bol vitaminli sağlıklı bir şekilde pişmiş olan derya kuzumuz hazır. Afiyet olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Can sıkıntısı mı, sonbahar depresyonu mu?

Yazın bitmesiyle gelen enerji düşüklüğü birçok insanı depresif bir moda soktu. Peki yaşadığınız gerçekten sonbahar depresyonu mu?Depresyonun çeşitli formlarına aşinayız. Bunlardan biri de adını son günlerde sıkça duyduğumuz ‘sonbahar depresyonu’. Duygu durum bozuklukları altında incelenen şiddetli depresif nöbette sonbahar ve kış aylarında bir artış olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış durumda. Yazın bitmesi ile gün aydınlığının azalmaya başlaması ve geceye doğru dönüş, depresyonu tetikliyor. Karanlık nedeniyle beyindeki melatonin hormonunun artışı ve aynı zamanda azalan güneş nedeniyle serotonin hormonundaki düşmeler başlıca nedenlerden. Peki her iç sıkıntısı sonbahar depresyonuna mı işaret? Yoksa etrafta fazlaca rastlandığından etkisi altında kalıp, kendimizi zorla depresyona mı sokuyoruz? Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden Nörolog Dr. Mehmet Yavuz anlattı.Depresyonun farklı alanları etkileyen bir seyir tablosu var; enerji azalması, uykusuzluk ya da fazla uyumak, dikkat ve odaklanmada zorluk, hafıza problemleri, hayattan zevk almama, zamanın geçmemesi, geleceğe karşı ümitsizlik, yoğun ve acı veren bir iç sıkıntısı… “Dolayısıyla bu belirtilerin yazılıp çizilmesi, bilimsel bilgilerin kısa metinlerle, maddelerle açıklanmaya çalışılması, toplumda da bazı olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Kişiler bu yazıları seçici bir dikkatle takip edip, kendisinde olanları ve olmayanları irdeleyebiliyor. Örneğin enerji azalmasının tek sebebi depresyon olmayacağı gibi durum fiziksel kökenli ya da psikolojik farklı kökenli olabilir.” diyor Mehmet Yavuz. Klinik olarak depresyon diyebilmek için şikâyetlerin en az iki haftadır sürüyor olması da şart.Gazete kupürüyle gelen de varSonbahar depresyonu sosyal medyada da hayli popüler olunca, ilgi de artmış. “Gazete kupürleriyle gelip ben bu belirtilerin hepsini yaşıyorum diyen ve gerek beyin yorgunluğuyla gerek durumsal stresle depresyonu karıştıran vakalar görüyoruz. Bizim işimiz hastamızı dinlemek ve çeşitli klinik ölçümlerle, testlerle duruma açıklık getirmek. ‘Ben yoğun hafıza problemleri yaşıyorum ya da zaman geçmek bilmiyor, iç sıkıntısıyla uyanıyorum hava çok kasvetli, perdeleri bile açmak istemiyorum, diş fırçalamak bana ev taşımak gibi geliyor’ söylemleriyle oldukça sık karşılaşıyoruz sonbaharda.” diyor Yavuz. Can sıkıntısı ile depresyon en çok karışan iki durum. Bunun sebebi sürekli mutlu olmayı beklemek, mutsuzluk, kızgınlık gibi diğer olumsuz duyguları yaşadığında direkt ‘Depresyondayım galiba’ diye kendini etiketlemek, özellikle sosyal medyada diğer insanların mutlu paylaşımlarına bakıp kendisini depresyonda hissetmek, Yavuz’a göre. Yaz aylarında oyalanacak daha fazla şey bulunması ve kışa doğru sosyal etkinliklere katılamama ve boşlukta hissetmekte aynı stresin sonbaharda daha ağır gelmesine neden olabiliyor.Bunlara dikkat!-İnternette yazan belirtiler sizde var gibi gelse bile kendi kendinize teşhis koymayın. Bir uzmana danışın.-Yaz tatili sonrası sonbahar süreci için hedef koyun ve buna ulaşmak için günlük, haftalık ve aylık planlar yapın. Planlarınız ulaşılabilir ve gerçekçi olsun. Çok büyük hedefler koyup başaramamak durumu kötüleştirir.-Çalışmaya başladığınızda gün içinde molalar verin, hafta sonunu kendinize ve sevdiklerinize ayırın.-Mükemmel olmak için aşırı çaba göstermeyin. Her şeyi yeterli düzeyde yapmak kaygınızı azaltır ve size zaman kalır.-Sonbahar ve kış dönemlerinde yapılabilecek etkinlikleri inceleyin ve katılın.-Sonbahar sürecinde daha fazla evde zaman geçirilir. Evde yapabileceğiniz etkinlikleri planlayın ve keyif alın. Kitap okumak, arkadaşlarla sohbet etmek gibi…-“Bugün çok kötü hissediyorum” kalıbını bir kenara bırakın. Aslında kötü hissetmiyoruz bugün nasıl geçecek diye düşünüyoruz.-Hareketsiz kalmak sizi maskeli bir depresyona sokabilir. “Canım temizlik yapmak istemiyor!” deyip yapmazsanız, birkaç gün sonra temizlik bile yapamıyorum deyip daha kötü hissedebilirsiniz. Eyleme geçin, planları ertelemeyin.-Melankolik müzikler dinlemek, üzücü haberler izlemek, okumak uzak durmanız gereken şeyler arasında.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Soğuk seven pembe: Siklamen

Ekim yaklaştıkça, havalar soğuyup yağışlar başladıkça, içerilere çekiliyoruz. Bizimle beraber çiçekler de. Oysa sonbahara yüzünü dönmeyen, yağmur yağdıkça sevinen çiçekler de var. Tavşan kulaklı yaprakları olan siklamen bunlardan biri…Bir yandan fırtına haberleri geliyor, bir yandan sonbahar. Güneş yüzünü döndüğü gibi, bulutların sefa sürdüğü mevsime geldik. Sonbaharda hem kendimizi değişen havaya alıştırmak zorundayız, hem mevsimin koşullarına.Bu değişiklik sırasında, balkonda da ufak tefek değişiklikler yapmanın zamanı artık. Kışın balkonda çiçek beslenmez diye bir kaide yok. Kışı seven çiçek de var, kışın açan da… Koyu pembe rengiyle gönül çelen siklamen nazlı görünüşünün aksine, serin hava seven, yağmurda karda açan bir çiçek.Genelde sonbaharda kendini göstermesiyle alınıp salonların baş köşesine yakıştırılan siklamen, çok geçmeden sıcak ortamda yüzünü buruşturuyor, yapraklarını döküyor. Siklamenin ideal sıcaklığı 20 dereceyi geçmiyor. Aydınlık seven bu çiçek nem de istiyor.Buruşturulmuş kağıt gibi büyüyen çiçekler bir süre sonra yüzlerini yukarı dönüp, yaprakları dağınık halde açıyorlar. Bu dağınık çiçekler çok dayanıklı oluyor. Zamanla kuruyup, kahverengiye dönen yaprakları atmak siklameni rahatlatmak için yapılması gerekenlerden.Siklamen çok don görmedikçe ölmüyor. Yurtdışında şehir düzenlemesinde kullanılan bu çiçek, İstanbul, İzmir gibi kışı çok da soğuk geçirmeyen şehirler için iyi bir dış mekan bitkisi aynı zamanda. Adıyla özdeşleşmiş koyu pembe bir rengi olsa da, beyazı, açık pembesi, moru da var.Siklamenin soğanlarını saklayıp gelecek seneye de saklamak mümkün ama en iyisi fidelerden alıp dikmek. Toprağına biraz da gübre istiyor.Havanın hızla soğuduğu, hızla ısındığı bugünlerde, yine bitkilerden faydalanmakta yarar var. Bu dengesiz havalarda, akşamları bir ıhlamur, adaçayı ya da rezene çayı bünyenizi güçlendirmenize yardımcı olur. Üstelik bu çaylarımıza giren bitkilerin çoğunu balkonunuzda yetiştirebilirsiniz. Örneğin biberiye. Hem yemeklerde, salatalarda, hem bitki çaylarında kullanılan biberiyenin esasında iyi bir çit bitkisi olduğunu biliyor muydunuz? Yayılmayı seven ve sık aralıklı büyüyün biberiye hafızayı güçlendirici etkisiyle tanınan bir bitki. Sonbaharın şu günlerinde de çarşılarda fide halinde bulunan bu bitkiyi kışın mutfağınızın bir kenarına koyup unutabilirsiniz. Güneş ve su dışında bir şey istemez, üstelik kestikçe büyür… Üstelik sonbaharda sizi olası hastalıklardan koruması da cabası…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

Bir müzisyen filmimiz olmayacak mı?

Dünyaca ünlü müzisyenlerin hayatlarını konu alan ve gişe rekorları kıran birçok film var. Bizim Dede Efendi, Itri, Sezen Aksu, Barış Manço, Cem Karaca gibi müzisyenlerimizin hayatları da niye beyazperdeye aktarılmıyor? “Tiyatro ve dizi oyuncusu Gonca Vuslateri, Sezen Aksu’nun gençliğini canlandıracak.” şeklindeki haber başlığı birçok müzikseveri heyecanlandırdı. Herkes acaba Aksu’nun hayatının film olacağını sandı. Lakin işin aslını çabuk öğrendik. Vuslateri sadece bir reklam filminde sanatçının gençliğini canlandıracaktı. Çokları gibi benim de hevesim kursağımda kaldı. Oysaki henüz kendisi de hayattayken Aksu’nun hayatını anlatan Minik Serçe isimli bir sinema filmi çekilse ne kadar güzel olurdu değil mi? Elbette sadece Sezen Aksu değil. Mesela bir Barış Manço, Cem Karaca, İbrahim Tatlıses ya da Orhan Gencebay’ın hayatı da beyazperdeye aktarılabilir. Moğollar, Kurtalan Ekspres, Mavi Işıklar gruplarının hikâyelerinden de pekâlâ birer film çıkabilir. Ya da geçtiğimiz günlerde Yavuz Hakan Tok’un hayatını romanlaştırdığı Bergen’in filmi güzel olmaz mı? Elbette sadece popüler isimler değil. Dede Efendi, Itri, Cemal Reşit Rey, Tanburi Cemil Bey, Münir Nurettin Selçuk gibi büyük müzik üstatlarının hayatları da filmleştirilse ne kadar güzel olur. Maalesef bu konuda çok eksik ve geride olduğumuzu söyleyebiliriz. Hollywood başta olmak üzere birçok ülkede ünlü müzisyenlerin hayatlarını konu alan filmler çekildi. Bunların birçoğu da önemli gişe gelirleri getirdi. Örneğin dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bestecilerinden olan Mozart’ın hayatını konu alan Amadeus adlı film müzisyen filmlerinin başyapıtları arasındadır. 1984 yılında Milos Forman tarafından çekilen film, 8 Oscar kazanmıştı. Mozart’ın hayatı ile ilgili anlatılan bazı detaylar ile Mozart’ı canlandıran Tom Hulce’un ve Salieri’yi canlandıran F. Murray Abraham’ın müthiş oyunculuğu için bile bu film izlenmeye değer. Oliver Stone’un yönettiği tüm zamanların en ünlü gruplarından The Doors’u anlatan film, bu konuda ilk akla gelenlerden biri. 1991 tarihli film The Doors, grubun öyküsünü sadece kronolojik açıdan ele almıyor. Aynı zamanda izleyiciye de benzersiz bir görsel-işitsel deneyim yaşatıyor. Özellikle grubun efsane ismi Jim Morrison’ın hayatı, 60’ların sonundaki gençlik hareketleri, o dönemdeki savaşlar da filme konu olmuştu.John Lennon’ın gençlik yıllarının, vasisi olan teyzesi ve annesiyle ilişkilerini, ilk grubu The Quarrymen’i kuruşunu ve The Beatles’a dönüşümünü anlatan 2009 yapımı Nowhere Boy da akla ilk gelen müzisyen filmlerinden. Sam Taylor-Wood’un yönettiği filmde Lennon’u Aaron Johnson canlandırmıştı. Müzisyen filmlerinden şüphesiz en çok konuşulan ve akıllarda kalanı yaşayan efsane Bob Dylan’ın hayatını anlatan I’m Not There isimli 2007 yapımı film. Müziğin en gizemli adamlarından biri olan Dylan filmde altı farklı oyuncu tarafından canlandırıldı. Müzisyenin hayatının farklı dönemlerini yansıtan bu biyografik film, gerçekten diğer müzisyen filmleri için de bir kilometre taşı niteliğinde. Roman Polanski’nin üç Oscar kazanan filmi The Pianist de bir müzisyenin hayatını konu alan bir başyapıttır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Polonyalı ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman’ın Polonya’da yaşamanın imkansızlaştırıldığı bir dönemde, bir şekilde esir kampına gitmekten kurtuluşunu ve hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.Müzik tarihinin, gerçekten de nev’i şahsına münhasır figürlerinden biriydi Ian Curtis. Efsanevi punk grubu Joy Division’u kuran Curtis’in hayatını anlatan Control isimli sinema filmi de bu türün en başarılı örneklerinden. 24 yaşında intihar eden ve kısacık yaşamı boyunca birçok sorunla boğuşan Ian Curtis’in hayatı fotoğrafçı Anton Corbijn’ın yönetiminde siyah beyaz olarak beyazperdeye yansıdı. Daha sayabileceğimiz başka filmler de var ancak müzik meraklıları için bu filmler bir fikir verecektir. Umarız bizim müziğimizin ünlü isimleri de bir gün orijinal biçimde beyazperdeye aktarılır. Lady Gaga ve Tonny Bennett birlikte caz söyledi Yaşayan efsane ünlü Jazz sanatçısı Tony Bennett ve Lady Gaga Cheek to Cheek (Yanak Yanağa) adlı Jazz albümlerini tanıttı. Brüksel’de birlikte sahneye çıkan Lady Gaga ve Bennett’in performansı izleyenlerden tam not aldı. Her fırsatta Bennett’e duyduğu hayranlığı dile getiren Lady Gaga, 88 yaşındaki Bennett’e bu konserde de övgüler yağdırdı. Gaga, “Bana jazz ile ilgili çok fazla şey öğretti, hayatla ilgili de öyle.” sözlerini kullandı. Sözlerine katılmamak mümkün değil. Zira Gaga’nın caz performansının çok güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Bu kulvarda da en az poptaki kadar başarılı. Çok iyi bir caz gırtlağı var. Kim bilir bir gün belki tamamen caz yapmak bile isteyebilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Eylül 2014 Cuma 23:00

KÜLTÜR-SANAT REHBERİ

Ressam Miro’nun kuşları Boğaz’daSergi: Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), Barcelona doğumlu Katalan ressam ve heykeltıraş Joan Miro’nun eserlerinden oluşan kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında etkili olan sanatçı Joan Miro’nun olgunluk dönemine odaklanan sergi, “Joan Miro. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” adıyla sanatseverlerle buluşuyor. Sabancı Holding sponsorluğu ile düzenlenen sergide, Barcelona’daki Joan Miro Vakfı, Mallorca’daki aile koleksiyonu Successio Miro ve yine Mallorca’daki Pilar ve Joan Miro Vakfı’nın da katkıları var. 125 eserin yer alacağı sergi; resim, baskı, heykel ve seramiklerin bulunduğu zengin bir seçkiyle, sanatçının sembolik dilini anlama imkânı sunacak. 1 Şubat 2015 tarihine kadar ziyarete açık kalacak olan sergiyi gezmek ücretsiz.***Bu atölye bir şahane...Atölye: İstanbul Zekeriyaköy ve çevresinde düzenlenecek olan “Açık Atölye Etkinliği” başlıyor. Bu sene beşincisi gerçekleştirilecek olan etkinlikte ziyaretçiler, bölgede yaşayan sanatçıların atölyelerine misafir olarak sanatçılarla sohbet etme imkânı yakalayacak. 27-28 Eylül tarihleri arasında başlayacak olan atölyede, konuk sanatçılarla birlikte toplam 41 sanatçının eserleri sergilenecek. Ana amaç ise sanata duyarlılığı artırmak ve çocuklara sanatı sevdirebilmek. Zekeriyaköy Çarşı merkezinde ‘Açık Atölye Bilgilendirme Masası’ kurulacak ve aynı yerden yarım saat arayla kalkan minibüsler 10.00-17.00 saatleri arası atölyeleri gezdirecek.***Yeni modeller görücüye çıkıyor Gösteri: Avusturya kökenli motosiklet, bisiklet ve moped üreticisi KTM, yeni supersport motosikletlerini tanıtıyor. Etkinlik, 28 Eylül Pazar günü saat 13.00’te Vialand İstanbul’da gerçekleşecek. Ziyaretçiler, yeni KTM RC modellerini inceleme ve test etme imkânı bulabilecekleri etkinlikte ayrıca dünyaca ünlü KTM gösteri sürücüsü Rok Bagoros, hayranlarıyla buluşacak. Ayrıca etkinlik kapsamında Bagoros, gün boyunca yapacağı gösterilerle izleyenlere resital sunacak. Etkinlik iki bölüm halinde gerçekleşecek. İlki, tüm motorsporları hayranlarına açık olarak yapılacak. İkinci bölümü ise Vialand Tema Park Şelale Sahnesi’nde iki ayrı gösteri olarak gerçekleştirecek. Bu etkinliği izleyecek olan motorspor tutkunlarının, KTM standındaki indirimli kuponlardan almaları gerekiyor.***Hayvan sevgisi kadrajda! Yarışma: İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK) ile T-Bank’ın ortaklaşa düzenleyeceği Ulusal Fotoğraf Yarışması’na başvurular başladı. “Hayatımızı ve Şehrimizi Paylaştığımız Sevimli Dostlarımız” adı ile yola çıkan yarışmada başvurular 15 Ekim Çarşamba günü sona eriyor. Yarışma, insanların hayvanlar ile kurduğu dostluğu ve sevgiyi katılımcıların kendi kadrajlarından görmeyi amaçlıyor. Yarışmanın jüri heyetinde fotoğraf sanatçıları bulunuyor: Bennu Gerede, Burak Şenbak, Serra Mübeccel Gültürk ile Fotoğraf Dergisi Yazı İşleri Müdürü Şerif Antepli. Bu yıl ilki gerçekleşecek olan yarışmanın birincisine 5.000 TL, ikincisine 3.000 TL, üçüncüsüne ise 2.000 TL verilecek. Ayrıca mansiyon da 1.000 TL olarak belirlendi. Detaylı bilgiye www.tfsf.org.tr adresinden ulaşılabilir.***Bu belgeler kaçmazSergi: 10. yılını kutlayan Galata Fotoğrafhanesi, belgesel fotoğraf alanında çalışmalar yapan fotoğrafçılarının sergisine imza atıyor. “Belgeler13/3” adlı sergiye Fotoğraf Vakfı Galerisi ev sahipliği yapıyor. Murat Çamca, Özge Sebzeci ve Sabiha Çimen adlı fotoğrafçılar, eserleriyle hayatın içinden üç hikâye aktarıyor. Sergi, Suriye’deki evlerini terk edip İstanbul’a göçmek zorunda kalan 10 kişilik iki ailenin hayatını anlatan ‘Beklerken’, 85 yaşındaki Romanya göçmeni anneannesinin fotoğraflarından oluşturduğu ‘Peltotay (Kibar Hanım)’ ve Suriye’den İstanbul’a çocuklarıyla göç eden eğitimli kadınların hayatına ışık tutan ‘Kent Mültecileri’ adlı eserlerden oluşuyor. Çalışmalar 12 Ekim Pazar gününe kadar hafta içi 12.00-19.30, cumartesi günleri 12.00-18.00 saatleri arasında görülebilecek. Ayrıntılı bilgi için www.galatafotografhanesi.com

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Bu kıyafetler çocukları aşıyor!

Bir perakende markası geçtiğimiz günlerde çocuk giyim ürünlerini tanıtmak için reklam filmi yayınladı ve büyük tepki aldı. Sadece film değil, koleksiyonun kendisi de çocukların ne ruhuna ne de bedenine uygundu.Kadın giyimde moda dünyası her zaman yüksek performansla çalışıyor. Fakat kadınlar moda konusunda çok çabuk sıkılıp vazgeçebiliyor. Hal böyle olunca endüstri; daha bakir, daha tüketilmemiş pazarlar ve moda müşterileri peşinde koşuyor. Erkek ve çocuk giyim, önümüzdeki on yılın gözde pazarları olmaya çoktan aday. En lüksünden en hızlısına bütün moda endüstrisi son yıllarda gözünü bu pazarlara dikmiş durumda. Hele de çocuklar… Zira erkekleri yeniliğe ikna etmek kolay değil. Oysa çocuklar daha doğrusu anneler çocuklarına yeni bir şeyler alma, deneme konusunda oldukça istekli oluyor. Yeni nesil annelerdeki çocuğunun giyimi üzerinden statü sahibi bir imaj çizme gayreti, haliyle tartışmalarda adı geçen perakende markasını da ciddi bütçeli bir reklam filmi yaparak pazarı hareketlendirmeye yönlendirmiş olmalı. Açıkçası sosyal medyada özellikle Twitter’da eleştiri kadar belli bir bilinçten yoksun birçok anneden beğeni yorumları da almış olduğunu gördüm reklamın.Çocuklar bu kıyafetlerle nasıl oynar?Reklamda çokça tartışılan, “Okumadan yazmayı öğrendi.”, “Kedileri severim ama cat walkları daha çok.’ ve tabii billboardlarda öne çıkan ve adeta bir sömürüye dönüşen, “Bir beden büyük almayın. Seneye de giymem. Moda neyse onu giyerim.’’ gibi sloganlardan asıl hedef kitlenin çocuklar değil, onlara para verip bu kıyafetleri alacak anneler olduğu çok açık. Bu durum şu an change.org’da reklamın kalkması için oylanıyor, siz de girip oy kullanabilirsiniz.Abartılı makyajlı beş yaşında kız çocuğunun cat walkları sevmesi kadar ona tasarlanan kıyafetler de başlı başına sorunlu. Çocuklar hayatının oyun yıllarında, düş kurup resim yaptıkları zamanda neden deri simsiyah ceketler giyip boyunlarına fular taksın. Bu tarz giyinen bir çocuğu parkta düşünemiyorum. Zaten sorun da burada. Onlar parklarda, bahçelerde yetişen çocuklar değil, annelerinin ellerinden tutup alışveriş merkezlerine giden, tabletinde uslu uslu oyun oynaması gereken ve çocuk hareketliliğinin yasaklandığı çocuklar.Koleksiyonu yakından gördüğünüzde birçok ürün hem dokuları hem kumaştaki pamuk oranları itibarıyla çocuklara uygun değil. Bir dizi oyuncusunda gördüğüm elbise bu yaz çocuk reyonunda da vardı örneğin. Aynı kumaş, aynı model ve aynı desenle. Çocuk ürünleri hep pahalı bilinirdi zira içerik ve dokularıyla daha fazla işlemden geçerdi. Bundan dolayı aileler çocuklarına bir yaş büyüğünü alırdı.Yurtdışında da ünlü markalar çocuklar için koleksiyonlar hazırlıyor. Gucci, Dolce&Gabbana gibi miniklerle büyükleri aynı koleksiyonda birleştiren markalar kötü örnek sayılabilir. Fakat örneğin Diane von Furstenberg’in Gap çocuk için hazırladığı kapsül çocuk koleksiyonu ne kadar da renkliydi. Adeta çocukların renkleri ve desenleri keşfettiği bir çalışma. Koleksiyonun sunumunda da çocukların aynı desenli kâğıttan fillerle, zürafalarla oynaması öne çıkarılıyor. Hayal dünyasına hitap eden bir tanıtım şekli bu. Stella McCartney de birkaç sezondur hazırladığı çocuk koleksiyonlarında hep rengârenk tasarımlar sunuyor. Koleksiyonların tanıtımı da çocukların yaramazlıkları ve muziplikleri üzerinden kurgulanıyor. Yani büyümüş de küçülmüş gibi bir muamele yok. Şimdilerde şehirdeki billboardlarda gördüğünüz çocukların gülümsemekten çok uzak simaları da dikkat çekici. Hâlbuki çocuklar olmadık şeye güler. Tabii o kapkara ve rahatsız tasarımlarla gülmesini de beklememek lazım.İğneler geri geldiBu kış hanımefendiliğin simgesi yaka iğneleri yeniden ortaya çıkıyor. Mantoları, ceketleri yalnız bırakmamaya ant içmiş gibiler. Eğer hatırası olan eskilerden bir iğneniz varsa, hiç durmayın kutusundan çıkarın. Bu iğne akımı biraz da 60’lı yılların melankolik havasından ileri geliyor. Malum kış sezonu özellikle dış giyimde bir nostalji yaşanacak. Çiçekler konusundaki merak iğnelere de sıçramış durumda ama kalabalık değil, mümkünse tek bir çiçek motifi bazen tek bir yaprak kışın soğuk ve gri günlerinde size eşlik edebilir. Diğer bir iğne formu da incili iğneler.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Harbiye’yi Tarkan’dan başka kim doldurabilir?

Megastar Tarkan bu yıl Harbiye Açıkhava’da dokuz gün üst üste konser vererek bir rekora daha imza attı. Konserden sonra şu soru gündeme geldi: Bu mekanı ondan başka hangi isimler art arda doldurabilir? Müzik dünyasının tanınan isimlerine bu soruyu sorduk. Beklediğimiz cevaplar da vardı sürprizler de.Harbiye Açıkhava Tiyatrosu sahnesi müzisyenler için de müzikseverler için de Türkiye’deki en özel mekânlardan biridir. Sanatçılar hazırlıklarına aylar öncesinden başlarken, müzikseverler de merakla bu konserleri bekler. Konser tarihleri belli oldukça heyecan artar. Aylar öncesinden konserlerle ilgili kulis bilgileri sızar. Kısacası öncesi ve sonrası ile büyük ses getirir bu konserler. Hiç kuşkusuz bu yılın en çok konuşulanı Tarkan’dı. Megastar Açıkhava’da büyük bir rekora imza atarak dokuzuncu yılını dokuz konserle tamamladı. Tarkan dokuz konserin sonunda 63 bin kişiye seslendi. Bu yıl çok sevilen şarkılarının yanı sıra Zeki Müren, Barış Manço, Cem Karaca, Orhan Gencebay ve Sezen Aksu gibi usta isimlerin eserlerine de yer veren Tarkan; alaturka ve cover şarkılarla zenginleştirdiği repertuvarıyla büyük beğeni topladı. Ayrıca Kayahan’a saygı albümü için yorumladığı ve ilk kez Açıkhava’da söylediği Yemin Ettim ile de her gece büyük alkış aldı. Biletli konser izleyicisinin ülkemizde ne kadar az olduğunu ve Tarkan konserlerinin biletlerinin de hatırı sayılır bir miktarda olduğunu düşünürsek, Tarkan büyük bir başarıya imza atmış oldu.Tarkan’ın konserlerinin ardından gerek müzik camiasında gerekse müzikseverler arasında şu soru gündeme geldi. Harbiye’yi Tarkan’dan başka kim böylesine doldurabilir? Bu sorunun cevabı olarak herkes farklı isimler zikretti. Sosyal medyada da bu soruya herkes sevdiği ve hayran olduğu sanatçının ismi ile cevap verdi. Biz de müzik dünyasının tanınan isimlerine bu soruyu sorduk. Verdikleri cevaplar arasında Sezen Aksu gibi çoğumuzun ilk aklına gelen isimler olduğu gibi sürpriz isimler de var. Listelere geçmeden önce Tarkan’ın bu başarısının ardında yatan elbette birçok sebep var. Öncelikle tabii ki yorumu ve sahne performansı başta geliyor. Ünlü iletişimci Özgür Aras’a göre bu durumun diğer bir sebebi ‘gizem’. Tarkan’ın bir de Sezen Aksu’nun gerçek star gibi yaşadıklarını söylüyor ve ekliyor: “Sadece konserden konsere görebiliyoruz onları. Haklarında sadece fısıltı gazetesi çalışıyor. Kim ne söylerse söylesin onlar için ağızlarını açıp daha doğrusu kaale alıp cevap vermiyorlar. Röportajları yok günlük görüntüleri yok yok işte yok. Sadece buluşabilecekleri tek yer konserler. O yüzden de Tarkan da Sezen Aksu da üst üste günlerde konserleri doldurabiliyorlar.” Bu ayrıntıya da yer verdikten sonra gelelim isimlere. Tabii ki çoğu listenin başında Sezen Aksu var. Yine Şebnem Ferah ve Duman da listelerde sıkça geçen isimler. Murat Meriç (Müzik yazarı) 1- Sezen Aksu: Hâlâ ve ısrarla dolduran tek isim. Rakiplerinin tek konserinde bile koltuklar boş kalırken Aksu, değişik projeleriyle Açıkhava’yı (ve konser verdiği diğer mekanları) her seferinde dolduruyor, biletler hızla bitiyor. Sebebi, herkese dokunacak bir sürü şarkısının olması. İnsanlar onları dinlemeyi seviyor. 2- Candan Erçetin: Az konser veriyor, bunun için Açıkhava’yı tercih ediyor ve her seferinde tıklım tıklım dolduruyor. “Candan Erçetin konserine gitmek” gibi bir faaliyet var bu memlekette ve insanlar bunu seviyor. 3- Sıla: Yeni dönemin yükselen ismi. Açık hava konserlerinin biletleri dakikalar içinde tükeniyor. Çıkışını çok iyi kullandı, çalışarak çabalayarak bu noktaya geldi. 4- Grup Yorum: Bir konserden öte bir “buluşma” Grup Yorum konserleri ve yılda kaç açık hava konseri verirse versin her zaman doldurabilir. İzlediğim en coşkulu konserler onlarınki... Bir dönemin meşhur Livaneli “buluşma”larının yerini bu aldı. 5- Duman: Rock cenahında üst üste açık havayı doldurabilecek tek isim. Diğerleri ancak tek gece bunu başarabilecekken, Duman, her seferinde merdivenler dâhil mekanı doldurabiliyor. Tolga Akyıldız (Müzik yazarı) 1- Sezen Aksu: Yılda bir kez sadece açık hava tiyatrosu konseri yaptığını düşünelim; 9 değil 10-12 konserlik bir seriyi doldurabilir. 2- Grup Yorum: Grup Yorum konserleri kitlesel ilgi çeken, coşkulu konserlerdir. Beklentiyi açık hava tiyatrosunda karşılamaya kalksalar onlarda en az 10 konserlik bir seri yapabilir. 3- Duman: Uzun süre ara verdiklerini düşünelim konserlere... Bu durumda rock grupları arasında en yüksek potansiyel Duman’da bir seri yakalamak söz konusu olduğunda. 4- Sıla: Kayda değer bir hayran kitlesi, cezbeden bir sahne performansı var. Kaç konser olur bilmem ama iyi bir albüm ve uzun bir ara sonrası Sıla da seri konser verebilecek kapasitede. 5- Şebnem Ferah: Kendini özletmiş bir Şebo’nun da 9 konserlik olmasa da bir seri yakalama şansı var bana göre. Şeboistler yeter ona. Naim Dilmener (Müzik eleştirmeni) 1- Grup Yorum: Politik müziğin en iyi grubu; 10 kez değil, bir ay boyu doldurabilir.2- İlkay Akkaya: Bir başka muhalif damar. O da çıktığı müddetçe doldurur. 3- Mazhar-Fuat-Özkan: İyi bir repertuvar ve ayık bir Mazhar ile doldurur. 4- İlhan İrem: Memleketin en tutkulu hayranlarına sahip. Yıl boyu çıksa, doldurur. 5- Sezen Aksu: Memleketin en garanti gişe ismi. Hep doldurur. Yasemin Şefik (Radyo programcısı) 1- Sezen Aksu: Net olarak doldurur. 2- Şebnem Ferah: Konserlerine hep açız. 3- Sıla: Yeni dönem en iyi konser performansı ve talebi ona ait. 4- Volkan Konak: Bu konuda listede olması gereken isimlerden. 5- Grup Yorum: Bilmediğimiz bir güçleri var. Kitleleri toplaması olağanmış gibi geliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Boşanmanın da danışmanı var

Artan boşanma oranları bu alanda danışmanlık hizmetlerinin önemini getiriyor gündeme. Fatih Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde açılan ‘Boşanma Danışmanlığı’ programı, sürecin en az zararla atlatılmasını sağlayan uzmanlar yetiştirmeyi planlıyor.Boşanma hayli tatsız bir konu olsa da en az evlilik kadar hayatımızın gerçeği. Ancak süreç gerek hukukî gerek ailevî açıdan epey sorunlu geçiyor ülkemizde. Yıllar süren davalar, mal paylaşımı ve velayet konularında anlaşmazlıklar, çocuğu karşı tarafa koz olarak kullanma... Süreç sonunda taraflar, çocukları için dost kalmayı bir kenara bırakın, azılı birer düşmana dönüşüyorlar adeta. Hal böyle olunca evlilik danışmanları gibi boşanma danışmanlarına da ihtiyaç duyuluyor. Fatih Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi (FÜSEM), açtığı boşanma danışmanlığı sertifika programıyla bu alandaki açığı kapatmayı hedefliyor.Boşanmayı isteyen taraf da depresyona girebiliyorProjenin başındaki isim, aile danışmanı ve erişkin, çocuk ve ergen psikiyatristi Rahime Hülya Bingöl Çağlayan, dünyada örnekleri olsa da ‘boşanma danışmanlığı’ eğitimlerinin ülkemizde bir ilk olduğunu söylüyor. Artan boşanma oranlarının böyle bir programı zorunlu hale getirdiği görüşünde. Geçtiğimiz yıl 123 bin boşanma gerçekleşmiş. Boşanmayı ‘tarafları her açıdan etkileyen ve iyi yönetilmezse insan sağlığını tehlikeye sokabilecek bir dönem’ olarak tanımlıyor Çağlayan. Boşanma; öncesi, esnası ve sonrası olarak üç dönemde ele alınmalı. Program da bu dönemin özelliklerine uygun, kişilerin hukuki, sosyal ve psikolojik sorunlarını giderecek şekilde hazırlanmış. Çağlayan, “Boşanma fikrini akla getiren ilk krizin patlak vermesiyle birlikte kişiler danışmanlığa ihtiyaç duyuyor. Ancak burada çok başvurulmuyor. Daha çok olay mahkemeye intikal ettiğinde, çocukların velayeti, ziyaret saatlerinin düzenlenmesi, mal paylaşımı gibi konularda sorunlar patlak verince ve bu da kişinin psikolojisini etkilemeye başladığında danışmanlık alınıyor. Kişi boşanmayı kendisi istese bile depresyon sıklıkla görülüyor.” diyor.Danışmanlara şiddet uygulanırsa…Boşanma danışmanlığı müfredatı 150 saatlik bir ders programı içeriyor. Katılımcılar hem teorik hem de program sonunda danışmanlık yapacakları pratik eğitimi geçmek zorunda. Kimler katılabilir sorusuna gelince; psikologlar, PDR uzmanları, psikiyatristler, sosyal hizmet uzmanları, aile danışmanlığı eğitimi almış ve alanda en az iki yıl danışmanlık tecrübesi olanlar... Aile yapısı, boşanma nedenleri ve kuralları, hukuki süreç, dünyadaki diğer programlardan örnekler, boşanma esnası ve sonrasında aile ilişkilerinin düzenlenmesi gibi konular içeriyor. Eğitimin verildiği ülke Türkiye olduğundan, danışmanların herhangi bir şiddet vakasıyla karşılaştıklarında ne yapmaları gerektiği konusunda yol gösteriliyor. Çocuklarla ilişkiler de programın önemli bir kısmını oluşturuyor. Zira süreç iyi yönetilmezse hem psikolojik sorunlar baş gösterebiliyor hem de yüzde 50 gibi bir oranda ileride yapacakları evlilikler boşanmayla sonuçlanabiliyor.Çocuğu postacı olarak kullanmayın!Aile danışmanı ve erişkin, çocuk ve ergen psikiyatristi Rahime Hülya Bingöl Çağlayan, boşanma sürecinde en çok çocukların mağdur edildiği görüşünde. Taraflar eşlerinden boşanınca çocuklarından da boşanmış gibi davranabiliyor. Nafaka da ödenmeyince annenin geliri de yoksa çocuk için psikolojik yükün yanında tüm hayatını etkileyecek maddi sıkıntılar başlıyor. Yahut bu durumun tam tersi yaşanıyor. Ebeveynler boşanmanın çocukta oluşturacağı travmayı azaltır umuduyla her istediklerini yapıp şımartabiliyor. “Çocuğun boşanma süreci ve sonrasında postacı gibi laf ya da bilgi alışverişi için kullanılmamalı. Eşler arasındaki iletişim doğrudan kurulmalı. Karşı taraf için çocukların ebeveynlerine olan güvenlerini zedeleyecek sözler edilmemeli. Boşanma kararı kesin olarak alındığı andan itibaren çocuğa karşı dürüst olunmalı ve kendilerini güvende hissetmeleri sağlanmalı.” diye de ekliyor, Çağlayan.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

‘Hayatta aşçı olmam dedim’ ama...

Japon oyuncu, çiçeği burnunda aşçı Ayumi’ye “Kitap yazmakla aşçı olunmuyor, görelim maharetinizi!” dedim, demez olaydım. Pişmiş tavuğa rahmetler okuduğum mutfak maceramın sonum olacağını nereden bilebilirdim? Bu haftaki konuğum dünyanın ‘öbür’ ucundan, ta Japonya’dan. Oyuncu kimliğiyle tanıdığımız Ayumi, yıllar sonra aşçı olarak çıktı karşımıza. İşin ilginç tarafı babasından dolayı “Asla aşçı olmam ve aşçı biriyle evlenmem” demiş ama büyük konuşmanın acısı 30 küsur yaşında çıkmış. Şaka bir yana, ülke mutfağını birinci kaynaktan aktarmış olmanın mutluluğunu yaşıyor şimdilerde. “Kitap yazmakla aşçılık olmaz, görelim maharetinizi!” deyip soktum Ayumi’yi mutfağa. Aşağı kalır mı? “Madem bu kitabı sizler için yazdım sen de ben ne yaparsam aynısını yapacaksın. Böylelikle tariflerimin ne kadar pratik olduğunu göstermiş oluruz.” dedi. Hay hay! Japon usulü omlet yapmak için girdik Hori Restoran’ın mutfağına. Tavaya dokunur dokunmaz elimi yaksam ve mutfağın zeminindeki delikli ızgaraya ayağım takılıp ara ara düşme tehlikesi geçirsem de yıkılmadım, ayaktayım! ‘Kendini bırak, yumurtadan haber ver diyenlere omletimin işin ustasından tam not aldığını söylemekle yetineyim. Daha fazlasını merak edenlere röportajın videosunu izlemeleri için Zaman.TV’yi ziyaret etmelerini tavsiye ediyorum. Zira bu tecrübe anlatılmaz izlenir. r.gul@zaman.com.tr Biz sizi oyuncu bilirdik, aşçılık da nereden çıktı? (Gülüyor) Eğitimim oyunculuk üzerine. Aşçılık için özel bir eğitim almadım ama uzak da sayılmam. Babam aşçı, annem de beslenme uzmanı. Aile mesleği anlayacağınız… Fakat aşçı olmayı ya da bir aşçıyla evlenmeyi hiç istemedim. Hatta çocukken asla aşçı olmam derdim. Ne demiş atalarımız, büyük konuşma gelir başına. Öyle... Bütün aşçı çocukları aynı dertten muzdariptir sanırım. Babam ailece geçirilmesi gereken günlerde hiç yoktu. Bu durum çocukken çok üzerdi beni. Zor bir meslek, tabii bir de yemek yemeyi severim ama yapması… Bu yüzden hiç yanaşmadım. İnsanın özel bir aşçısı olunca yapmayı değil, yemeği tercih etmesi çok normal tabii… Aslında babam mutfağa çok nadir girerdi. Sadece doğum gibi özel günlerde. Aşçı çocuğu olmanın hiç mi avantajı yoktu? Olmaz mı? Babam Fransız mutfağı aşçısıydı. Vesilesiyle farklı mutfaklar ve lezzetlerle çok küçükken tanışma fırsatım oldu. Ayrıca her yerde yapılan yemekleri beğenmezdi. İyi mekânlarda yemek yememize özen gösterirdi. Mesela damak tadım bozulur diye fast food’u yasaklamıştı. O halde yemeklerimize alışmanız zor olmamıştır. Hiç zorlanmadım. Amerika’da ve Avrupa’da zorlandım ama. Çünkü orada pilav pek yenmiyor. Türkiye’deki biraz yağlı olsa da çok tüketiliyor. Japon mutfağındaki gibi sebze yemekleri de bol. Sadece Urfa’daki yeşil tombul biberleri yiyemedim. Çok acıydı. Onun dışında diğer yemekleri çok severek yedim. Damak tadıma daha uygun olduğundan Karadeniz ve Ege mutfağını çok beğeniyorum. Laz böreğine bayılıyorum. Ama burada yaşayan diğer Japon arkadaşlarıma bakıyorum, epey zorlanıyorlar. Neden? Mesela Japonya geleneksel kahvaltısı sizinkinden çok farklı. Bu yüzden Japonların çoğu peynir, zeytin, tereyağlı vs. kahvaltıya aşina değildir. Belki çoğu hayatında ilk kez zeytin ya da peynir tatmıştır. Babamdan dolayı ben alışkınım bu tarz kahvaltıya. Japon kahvaltısı nasıl olur peki? Haşlama pilav ve soya salçasıyla yapılan miso çorbası fix. Yanında ise ya balık ızgara ya da haşlama balık, sebze ve turşu. Fakat günümüzde insanlar çalıştığı için böyle geleneksel kahvaltı hazırlamaya vakitleri olmuyor. Bu yüzden peynir ekmekle geçiştiriliyor. Annem kahvaltıda ekmek yediğim zaman çok çabuk acıkıyorum derdi. Ben de kahvaltıda pilavı tercih ederim genelde. Kitap projesi nasıl ortaya çıktı? Arkadaşlarımla konuştukça mutfağımıza dair birçok yanlış bilgi edindiklerini fark ettim. Bunları nereden öğrenmişler acaba diye araştırma yapınca piyasadaki Japon mutfağına dair kitapların hepsinin Batı kaynaklı çeviri eserler olduğunu gördüm. Bir Avrupalının gözünden aktarılmış bir Japon mutfağı yani. Bunlardan bazıları eksik ya da yanlış bilgiler içeriyor, çoğu da derin gelmedi bana. Bir Japon’un elinden yani birinci kaynaktan çıkma bir yemek kitabının olmadığını anlayınca Türkçeyi iyi konuşup yazan bir Japon olarak böyle bir kitap yazmaya karar verdim. Malzemeleri bulmanız zor olmuştur. Hayır çünkü herkesin rahatlıkla erişebileceği malzemelerle yapılacak tarifler yer alıyor kitapta. Sadece kış sebze ve balıklarıyla yapılan yemekler için kışı beklemek zorunda kaldım. Ayrıca profesyonel bir yemek yazarı olmadığımdan özel bir stüdyom da yok. Yemekleri boş vakitlerimde evimde yaptım. Bu açıdan epey zaman aldı basılması. Türkiye’de yemekleri genelde kadınlar yapar, Japonya’da böyle bir gelenek var mı? Bizde de bu görev genelde kadınların üzerindedir ama son yıllarda erkekler mutfağa daha fazla girer oldu. Hatta çocukluğumda okulda erkekler marangozluk, kızlar da mutfakla ilgili ders alırdı. Artık Japon devleti kadınların da çalışma hayatında etkin rol almasını desteklediği için müfredatta böyle bir değişikliğe gitmiş. Japon mutfağı denilince aklımıza ilk suşi ya da sashimi geliyor. Japonya’da da burada olduğu kadar meşhur bir yemek mi? Suşi bizim için de önemli ve daha çok özel günlerde yenilen bir yemek. Yapımı gerçekten ustalık gerektiriyor, bu yüzden evden ziyade restoranda yapılır. Eskiden fast food olarak bilinirdi. Şimdilerde lüks restoranlarda yeniliyor. Bu arada Avrupa’da Türkiye mutfağı denince akla ilk döner ve şiş kebap geliyor -oysa ne kadar zengin bir mutfak- bizde de aynısı olmuş. Lüks restoranlarda yenir dediniz. O halde ‘Japonya’da sudan ucuz, burada dünya para ödüyoruz’ söylentisi doğru değil. Bizde de pahalı. Günlük yemek değil sonuçta. Ayrıca ucuz satan bir yer varsa kaçının derim. Malzemeler nereden alındı, taze mi, nasıl kesildi ve muhafaza edildi bunlar çok önemli. Bilhassa çiğ balıktan yapılan sushi yiyecekseniz kaliteli bir yer olmasına özen gösterilmeli. Mutfağınıza dair neleri yanlış biliyoruz? Birçok şeyi… (Gülüyor) Mesela? En yaygın olanı suşinin çiğ balık ve Japonların tüm balıkları çiğ tükettiğinin sanılması. Geçen biri de sushiyi en iyi kadınlar yapıyor gibi bir şey söyledi. Hiçbiri doğru değil. Bilmeyenler ya da yanlış bilenler için açalım o halde, nedir suşi? Kelime anlamı ekşi tat, sirke. Suşide pirinç sirkesiyle tatlandırılmış pilav kullanılır. Olmazsa olmaz temel maddesi pilavdır, balık değil. Balık yerine sebze, et hatta omlet bile kullanılabilir. Çiğ balık ilginç geldiğinden böyle bir algı mevcut sanırım… Muhtemelen... Biraz da suşinin çıkışından kaynaklanıyor. Japonya, adalar ülkesi. Dağdaki insanlar her zaman taze balık yiyemiyor. Mevsiminde çıkan balıkları, balığın olmadığı dönemde de yemek için bir şekilde saklamak gerekiyor. Yani balığı saklama yönteminden ortaya çıkıyor suşi. Bu işlem için tuz kullanılmıyor mu? Tuzla beraber haşlanmış pirinç kullanılmış. Çünkü pirinç mayalanıyor, ekşi bir tat ortaya çıkıyor. Bu sayede balığın kokması önleniyor. Balık yeneceği zaman pirinçten ayrılıyor. Yani pirinç sadece balığı muhafaza etmek için kullanılıyor, yenmiyor. Sirke keşfedildikten sonra da pilav kullanılıyor ama bu sefer lezzet katsın diye. Kitapta tatlı tarifleri yer almıyor… Japon tatlıları çok ince işçilik istiyor. Bırakın buradaki kadınları, benim bile yapmam mümkün değil. Ayrıca tatlılarımızda kullanılan malzemeleri burada bulmak zordu. Bu yüzden paylaşmayı doğru bulmadım. Sertifikalı çay danışmanısınız. Japonya’da yeşil çay bizdeki siyah çay gibi mi tüketiliyor? Evet. Günün her saati, her yemekle içilir. Bölgeden bölgeye, yetiştirilme ve üretim koşulları ve demleme yöntemlerine göre tadı değişen onlarca çeşit yeşil çay var. Kavrulmuş, buharda pişirilmiş elde hazırlanmış... Mesela burada yeşil çay poşetlerinin üzerinde ‘kaynar suda üç dakika bekletin’ diyor. Bizde asla böyle yapılmaz, bütün vitamini öldürülüyor bu şekilde. Türkiye’deki yeşil çaylara bir bakın, çoğundan yeşil renk çıkmaz, genelde kahverengidir. İlk defa Japon restoranına gideceklere ne tavsiye edersiniz? Kalabalık bir grup değilse masa etrafında değil, mutlaka bar kısımında oturmalarını tavsiye ederim. Usta tezgâhın arkasında çalıştığından hem malzemeleri görme hem de ustanın ne yaptığını görme imkânınız vardır. Şefler, Japon mutfağının doğru aktarılmasını istediklerinden merak ettiğiniz her konuda yardımcı olacaklardır. Japon çocukları için ‘çubuk kullanmayı anne karnında öğrenir’ diyorlar... (Gülüşmeler) Neredeyse öyle. Sütten kesilene kadar kaşıkla besleniyorlar. Tek başına yemek yiyebilir yaşa geldiklerinde ise eğitimi veriliyor. Okulda mı veriliyor eğitimi? Ebeveynler tarafından verilir. Ancak yine de kullanamayan varsa okul da yardımcı olur. Ama bu biraz farklı algılanır. Yani evde iyi terbiye görmemiş gibi. Günlük yaşantınızda da hep çubuk mu kullanıyorsunuz? Evet ama evde Batı ya da Türk yemeği yapılıyorsa çatal bıçak koyarız masaya. Sizde de bizdeki çatal bıçak takımları gibi çeyizlik çubuk var mı? Evet bizde de var böyle bir gelenek. Ayrıca misafir için kullandıklarımızla günlük çubuklar da farklıdır ya da hediyelikler...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Sekiz günde devr-i Balkan

Merdivenli sokaklar, şehrin göbeğinde su kemerleri, İstiklal Caddesi sadece İstanbul’da mı vardır? Peki ya Türkçe sadece Türkiye’de mi konuşulur? Tüm bunları ve vatan kavramını sorguladığımız bir yolculuğa çıktık Balkanlar’a. Hem de otobüsle…Kim demiş modern zamanlarda seyyahların nesli tükendi diye. 80 günde devr-i âlem yapamasak da 8 günde devr-i Balkan yapalım dedik ve Nüans Tur ile çıktık Balkan turuna. Otobüsle 8 günde, 8 ülke, 5’i başkent ve 19 şehir dolaşarak Evliya Çelebi’ye selam gönderdik. Yaklaşık 4 bin kilometre süren yolculuğumuzda öğrendik ki meğer vatan dediğimiz şey sadece Edirne-Van sınırları arasında çizilmiş topraklar değilmiş. Ve biz buralarda turist olamazmışız. Unuttuğumuz coğrafyalarda kadim dostlarımız varmış asırlar öncesinden tanıdığımız. O eski dostları bulduk, hiç tanımadığımız evlere misafir olduk. Roma, Osmanlı ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun izlerinde dolaştık. Tito’nun sosyal konutlarını, Enver Hoca’dan arta kalanları gördük zamanın sanki ilerlememek için inat ettiği şehirlerde. Saraybosna sokaklarında kaybolduk, troleybüslere bindik, kaymaklı köfte yedik, mevlevi Tekkesi’nde Mesnevi tercümesi dinledik. Kimi zaman sınır kapısındaki memurun azizliğine uğradık. 16 sınır kapısından geçmek pek de kolay değildi. İşte İpsala’da başlayıp, Kapıkule’de sona eren otobüsle Balkan turunun ayrıntıları… İstanbul’dan İpsala’ya Kurban Bayramı’nda yeni bir Balkan turu yapacak Nüans Tur görevlileriyle cuma akşamı İstanbul’dan İpsala’ya doğru yola çıktık. Aman komşular bize iyi davranır sanmayın. Zira ne çektiysek en yakınlardan çektik sınırda. Otobüsten inerek sıraya diziliyoruz ve pasaportları tek tek görevliye veriyoruz. Sanki bir yerden Şener Şen çıkacak ve Banker Bilo filmindeki gibi bir sahneye tanık olacağız. Bu işlemler bir saati geçiyor ve Yunanistan’a giriyoruz. Böylece geçeceğimiz 16 kapıdan ikisi azalıyor. Bir saat sonra sabah namazı için Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilk topraklarından Gümülcine’de duruyoruz. Eski Çarşı’nın içinden geçerken bazı dükkânların açık olduğunu görüyoruz. Gün doğmadan doğanlar var anlaşılan. Birinin kapısından “Çayım taze.” diye bir ses geliyor. Eskiden şehrin tamamının, şimdi ise yarısının Türk olduğunu bilse de insan şaşırıyor. Fırsat olsa burada bir nefes alsak, dükkân sahibiyle hoşbeş etsek. Lakin vakit geçmek üzere. Alaca Cami zarif süslemeleriyle banisinin kadınlar olduğunu belli ediyor. Asmalı sokakları, ışıklandırmaları ve evleriyle sanki bir eski zaman şehrinden geçiyoruz. Üstüne biraz da Osmanlı havası... Bilmem kaç yıl öncesine götürüyor bizi. Belli ki nasibimize düşen sadece mekânda yolculuk değil, zamanda da var. Burada iki cami var. Biri yeni, diğeri eski. İsimleri de öyle. Yeni Cami açık. Ucundan cemaate yetişiyoruz. Erkekler abdest sırasını kaptırmasalar da sonraki vakitlerde centilmenliği elden bırakmıyor, önceliği hanımlara veriyor. Camiden çıkınca bir yanda şehrin sembolü olan saat kulesi göze çarpıyor. Tüm ülkeyi saat kuleleriyle donatan Sultan II. Abdülhamid burayı da unutmamış. Bir yanda ise birbirine karışan Türk kahvesi ve börek kokuları. Nea Karvali’ye doğru hareket ediyoruz ama aklım hâlâ çay ve böreklerde. Kapadokya’daki Gelveri’den ötürü Nea Karvali’de (yeni Gelveri) sabah kahvaltısı ve leziz Kavala kurabiyelerinin tadına bakmak için mola veriyoruz. Anlayacağınız mübadelenin izi var. Mübadeleden sonra Nevşehir ve Ürgüp’ten gelen Rumların buraya yerleşmiş ve unutmamışlar Türkçeyi. Kavala Paşaların şehri Kavala Devlet-i Ali’nin meşhur valilerinden Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın şehrindeyiz. Paşa bizde biraz asi telakki edilse de Yunanistan ve Mısır’da çok seviliyor. Hatta burada bir heykeli var. Mehmet Ali Paşa kendi memleketinde bir imarethane yaptırmış. Kalenin orta kesiminde de evi var. Yalnızca Kavalalı değil şehri imar eden. Ondan çok daha önce Kanuni Sultan Süleyman ve Pargalı İbrahim Paşa şehrin gelişmesine katkıda bulunmuş, su kemerleri yaptırmışlar. Şehrin girişindeki eski kemer Bozdoğan’a o kadar benziyor ki kendimizi Unkapanı’nda zannediyoruz. Pargalı İbrahim Paşa’nın yaptırdığı cami Lozan’dan sonra kiliseye çevrilmiş. Minaresi de saat kulesi yapılmış. Çevresine han ve çınar da yıkımdan nasibini almış. Şimdi yerinde St. Nicholas Kilisesi bulunuyor. Şehrin bir rüyası var: İstanbul’u almak. Bu yüzdendir ki kentin farklı yerlerinde ‘Constantinopolis 460’ diye üç tabela bulunuyor. Yani İstanbul’a 460 kilometre. Aziz Pavlos bir gün İstanbul’u alacaklarını söylemiş. Aslında İstanbul çok seviliyor. Türkçe konuşulduğunu duyan selam veriyor ve hemen soruyor: Nereden geldiniz? Sanki haber almak istedikleri bir yer var. Cevap İstanbul olunca gözler parlıyor. Eski bir fırına giriyoruz. Kırık bir Türkçeyle, eksik kelamla anlaşıyoruz. Sahilde Limo amcayla karşılaşıyoruz. Yine mübadelenin ayak izindeyiz. Ailesi 1924’te Adana’dan gelmiş. 1928 doğumlu Limo amca, “Bizim evde hep Türkçe konuşulur.” diyor. Kavala, Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe ve Selanik gibi Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerden. Bundan mıdır yoksa eski tanışıklıklardan mı hiç yabancılık çekmiyoruz. Etrafa bakınca görüyoruz ki evler deniz manzaralı, Yunanistan’ın diğer şehirlerinde olduğu gibi. Sadece evler mi? Otoparklar da öyle. Denizi, balık çeşitleri, balık restoranları, patlıcanları ve salatalarıyla meşhur, plajları temiz bir yer Kavala. Taşöz diye bildiğimiz Tasos Adası da plajlarıyla ünlü. Kavala’da binaların altındaki benzinlikler dikkatimizi çekiyor. Aman dikkat edin sabah 06.30’dan önce kimse benzin alamıyormuş. Hafta sonu bu saat 10.30’a çıkıyormuş. Ancak otomatlar 10 Euro’ya kadar veriyormuş. Birçok Balkan şehri gibi daha Türkiye’nin 80’li, 90’lı yıllarını yaşıyor. Selanik’e doğru giderken bunu en çok yollardan anlıyoruz. Bereket ki 2004 Avrupa Olimpiyatları için Avrupa Birliği destek vermiş ve yollar yapılmış. Buralarda yolları ve otobanları iyi olan ülke çok az. Karadağ ve Arnavutluk’ta bunu daha iyi anladık. Aziz Sava Katedrali, Belgrad Şairler şehri Struga’dan Ohri’ye... Üçüncü güne Tetova (Kalkandelen) ile başlıyoruz. Burada Alaca Camii ve Harabati Baba Tekkesi’ni ziyaret ediyoruz. Kalkandelen’den sonra Ohri Gölü’nün batı kıyısında ilerleyerek Struga’ya ulaşıyoruz. Arnavutluk ve Makedonya arasında olan göl yeraltı sularıyla beslendiği için oldukça temiz ve turizm için uygun. Birkaç sene önce Avrupa’da Dubrovnik’ten sonra tatil yapılacak en güzel yer seçilmiş. Ayrıca şairleri şiir akşamlarıyla buluşturan kent, dünya şiir başkenti. Edebiyatın başkenti unvanına layık görülen Ohri’ye mukabil Struga şiir akşamlarıyla ünlü. Kara Drim üzerindeki Şairler Köprüsü dünyaca ünlü şairlerin şiirlerini okudukları mekânlar arasında. Bir de Şairler Parkı var. Şehri temaşa ettikten sonra Central Restoran Qandra’da kaymaklı köfte deniyoruz. Köfteden önce sebze çorbası, salata, shopska (beyaz peynirli salata), güveçte kuru fasulye geliyor. Zaten bunlarla doyuyoruz. Köftenin de porsiyonu büyük olduğu için biriyle paylaşmakta fayda var. Damak zevkimizi yeterince genişlettiğimizi düşünüp Ohri’ye doğru yola koyuluyoruz. Kavala’dan İstanbul’a 460 km Ohri’de tarihi Çınar Meydanı, Aziz Bogorodica Kameusko, Ayasofya kiliseleri, Aziz Klemeus Heykeli ve Meydanı, eski Türk konakları, Aziz Pant Alemon Kilisesi’ni görüyoruz. Elveda Rumeli’nin baş karakterlerinden Sütçü Ramiz’in izinde sokaklarda dolaşıyoruz. Evlerin kapısını çalmasak da kahve daveti alıyoruz. Bir teyze camdan bakıyor. Yine nerden geldiğimiz soruluyor. Cevabı duyunca gülümsüyor ve bizi kahve içmeye davet ediyor. İşaretlerle anlaşıyor ve teşekkür ediyoruz. Merdivenli, sardunyalı sokaklarıyla Ohri fotoğraf severlere güzel kareler sunuyor. Osmanlı sivil mimarisinin bir hayli örneği var. Kiril alfabesinin kaşifleri Aziz Kiril ve Aziz Methodi kardeşlerin heykellerine de selam verdikten sonra akşama doğru Ohri Gölü’nde tekne turuna çıkıyoruz. Açılınca fark ediyoruz ki gölün ucu bucağı yok. Adeta deniz gibi. Son olarak Balkanlar’ın üç sütlü ünlü tatlısı trileçeyi deniyoruz. Kavala’da mübadele izleri. Nea Karvali’deki kurabiye dükkânının sahibi Anastasia’nın da ailesi Türkiye’den gelmiş. Kale içi şehirler ülkesi: Karadağ ve Hırvatistan Dördüncü gün Arnavutluk’un başkenti Tiran ve İşkodra’da arz-ı endam ediyoruz. Beşinci gün ise yolumuz kale içi şehirlere düşüyor. Karadağ’da Budva ve Kotor’a uğruyoruz, Hırvatistan’da ise Dubrovnik’e. Karadağ ismiyle müsemma oldukça dağlık bir ülke. Tek şeritli yollarıyla hızımızı düşürüyoruz. Bir gidiş bir dönüş değil, tek yönlü yollarda karşıdan bir araç geldiğinde durmak zorunda kalıyoruz. Yolu olmasa da denizi ve güzel sahilleri oldukça güzel. Budva’dan önce Aziz Stefan Adası’nı seyretmek için duruyor, adaya giremiyoruz. Çünkü herkesin girmesine izin yok. Karadağ’ın turizm merkezi olan Budva yaklaşık 2 bin 500 yıllık tarihi geçmişiyle Adriyatik kıyısındaki en eski yerleşim yerlerinden biri. Sahilleri, plajları ve otelleriyle yaz turizmi için fiyatı oldukça uygun. Orta Çağ’dan kalma kalenin içindeki taş binaların neredeyse tamamı bugün hediyelik eşya, butik ve restoran. Buralarda alışveriş yapıyoruz. Budva’dan sonra Kotor’da da aynı manzara var. Sanki ikiz kardeşler. Kotor tarihi dokusu, denizi, sakinliği ve huzuruyla bizi büyülüyor. Kotor’dan sonraki durağımız Avrupa’nın en romantik şehri Dubrovnik. Yugoslavya savaşında Sırp bombalarıyla şehir tamamen yıkılsa da Avrupa Birliği’nin desteğiyle yeniden inşa edilmiş. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Eski Şehir Meydanı, kule, surlar, Aziz Vlah Kilisesi, Knez Köşkü, ünlü şair Gundulic’in heykeli, tarihi çeşmeyi geziyoruz. İtalyan üsluplu mimarisiyle şehir bizi büyülüyor. Akşama doğru yağmur bastırıyor. Kalenin dışında kayalara çarpan dalgaları dinliyoruz. Biraz ıslanıyoruz ama değiyor doğrusu.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

KURT MUSUN TİLKİ Mİ?

Hayvan adlarının dildeki kullanımını araştırırken, 11. yüzyıl dilbilimcilerinden Kaşgarlı Mahmud’un divanında, Türkmen Türkçesinde kullanılan çok ilginç bir bilgiyle karşılaştım.DTCF Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Selcan Sağlık’ın bir makalesinde dile getirildiğine göre, eskiden Türkmen bir kadın doğum yaptığında “Tilkü mü togdı azu böri mü?” diye sorulurdu. Yani doğan çocuğun kurt mu tilki mi olduğu öğrenilmek istenirdi. Kız çocukları çekingen ve kurnaz tilkiye, erkek çocukları ise cesur kurda benzetilirdi. Bu soru, günümüz Türkmencesinde de bir şeyin neticesinin olumlu mu olumsuz mu olduğunu öğrenmek amacıyla “Gurt mı tilki?” şeklinde sıkça soruluyor. Elbette kurt pozitif, tilki negatif anlam yüklenmiş durumda. Mesela erkek tarafı adına kız istemeye giden görücü (söz aydıcı) görevini bitirip döndüğünde kendisine şöyle soruluyor: “Gurtmısın, tilki?” Görücü eğer “Gurtduruz” diye cevap verirse bu işlerin yolunda gittiğine işaret sayılıyor.Kurt ve tilkinin Türkiye Türkçesinde daha çok politikacıların sıfatları olarak kullanılması neden acaba? Sırası gelince attan asil hayvan olarak bahsedilirken neden at gibi politikacı denmez? *** EŞEKLERİN HÜZNÜ Bu kravatlı, ceketli eşek büstü, Süleymaniye’de 2003’te kurulan Kürdistan Eşekler Partisi’nin sembolü olarak 2012 yılında açılmış ancak parti çevreci mesajları anlaşamamayıp alaylara dayanamayınca kendini feshetmişti. Eşekler, iyi ki insanların dilinde hakarete dönüştüklerini bilmiyorlar. Nedenini asla anlayamayacakları sonsuz bir hüzünle geçerdi yaşamları. Atlara gösterilen saygının binde birine mazhar olamamaya kim bilir ne üzülürlerdi. Aslan, kaplan gibi yırtıcılardan övgü ile bahseden insanın, öfkesini boşaltırken aklına önce eşeğin gelmesini hazmedemezlerdi herhalde. Belki de eşekler bilinçle donatılsaydı, insanların bu kötü huylarını başka masum varlıklara da yönelttiklerini görüp biraz teselli bulurdu. Eğer heykel hâlâ Süleymaniye’de duruyorsa, altına eşeğin dilinden yazılmış şöyle bir levha koyarak kendilerini bilinçli sanan insanlara seslenilsin isterdim:Ben hakarete uğrayan tüm canlıların sembolüyüm. Bana bakıp güleceğinize ve kızdığınızda birbirinize “Eşek oğlu eşek” diyeceğinize engellilerden, kilolulardan, hastalardan, bekar kızlardan ve sizden olmayan ötekilerden, sizden olup da nefret ettiklerinizden bahsederken zavallı kelimelerle nasıl oynadığınızı size hatırlatmak isterim:“Afedersiniz Ermeni”, “Rum dölü”, “Yahudi tohumu”, “Allah’ın şişkosu”, “Gavur ölüsü”, “Sağır mısın kardeşim?”, “Kör müsün nesin?”, “Ne sakat adamsın”, “Hasta mısın?”, “ Seni cüzzamlı!”, “Şizofren herif ne olacak!”, “Çingeneleşme!”, “Anladıysam Arap olayım”, “Çöl bedevisi”, “Köylü!”, “Amele kılıklı”, “Karı kılıklı”, “Kız kurusu”, “İt oğlu it”, “Köpek”, “Domuz”, “Ayı”, “Çakal”, “Yuh deve!”, “Maymun”, “Keçi”, “Hıyar”, “Mal”, “Davar” , “Öküz”... *** ANDA YAŞAMAK MÜMKÜN MÜ? Geçtiğimiz ay İspanya’da çekilmiş bu fotoğraf. Hava 40 derece. Çocuklar suyla oynuyor. Zaman, neşeyle donmuş sanki. Tabii bakan için. Yaşarken göl değil nehirdir zaman. Her şey anda olup biter, buna rağmen her anı yeni bir başlangıç olarak kabullenemeyiz. Hayatı daha çok o anın öncesi ve sonrasıyla anlamlandırırız. Bir anı bekleyişimizin heyecanı o ana eriştiğimizde kaybolur. Bir şeyin gerçekleşeceğini ümit etmenin zevki, yaşanmış hiçbir anla kıyas edilemeyecek denli büyüktür. Sonrasında o mutlu anı hatırlarken kenar süsleri katar, giderek kutsallaştırırız. Hayalin gücü her zaman gerçeğe fark atar. Beklentimiz bir felaket olduğunda da durum değişmez. Korktuğumuz kederin hayaleti canlandığında zannettiğimizden daha cesur çıkar ve bir şekilde onunla başederiz.Ariflerse bizim aksimize “vaktin evladı” olarak yaşarlar. Ümitten ve kederden muaf tutulmuş insanlardır. Hayat yolunda giderken ne menzile erişme hayalleri kurarlar, ne de hatıralarıyla avunurlar. Çünkü yol ile yolcuyu benliklerinde eritmişlerdir. Ortada ne yol kalmıştır, ne de yolcu. İdraklerinin DNA’sı mutasyona uğramış olmalı. Yansalar yakılsalar dahi duman tütmez bedenlerinden. Dudaklarında daimi bir tebessüm. Nazarları nur ırmağı...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Saraybosna sokaklarında kaybolmak

Akşam Bosna-Hersek’in denize tek kıyısı olan şehri Neum’da kalıyoruz. Ertesi gün Poçitelli köyü ve Mostar’ı gezerek Saraybosna’ya geliyoruz.İşkodra sokaklarında gece gezmek güzeldi. Saraybosna’da ise mecburen gece dolaşıyoruz. I. Dünya Savaşı’nın başladığı yerdeyiz. 1992 savaşında Sırp ve Hırvatların Boşnaklara uyguladığı katliamda büyük tahribata uğramış fakat güzelliğini halen büyük ölçüde koruyor tarihi şehir. İnsanlar neşeli ve umutlu. En azından öyle görünüyorlar. Başçarşı, Osmanlı hanı Morica Han, şehrin dinsel kozmopolitliğini yansıtan Katolik Katedrali, Hüsrev Bey ve Ferhadiye camileri, eski kütüphane, şehrin 40 yıllık Avusturya-Macaristan yönetimi sırasında oluşmuş. Batı tarzı binalar ve Tito’nun sosyal konutlarını gördükten sonra Sarı Tabya’da şehri seyrediyoruz. Gece çok güzel görünüyor hüzün şehri. Ardından çat kapı Bosnalı bir aileye misafir oluyoruz. Ev sahibi Muhibba teyze 80 yaşında ama göstermiyor. Yeğenleriyle İngilizce konuşuyoruz onlar çeviriyor. Türk evi gibi. Hemen terlikler geliyor. Arkasından Türk kahvesi ve Muhibba’nın keki. Sandaletler ve yazlık kıyafetlerle yağmura yakalandığımız şehirde üşüyoruz. Biraz daha gezelim diye öğün atlıyoruz. Ev sahibinin konukseverliği iyi geliyor tüm bunlara. Burada çok kalamıyoruz çünkü Mevlevi Tekkesi’nde Mesnevi tercümesi başlamak üzere. Her çarşamba akşam namazından sonra tekkede bir mevlevihan Mesnevi’yi tercüme ediyormuş yatsıya kadar. Tekkede cemaat oldukça kalabalık. Çocuklarla İngilizce, büyüklerle Türkçe muhabbetin ardından yine sokaklardayız. Değişik aromalarda çay yapan bir çaycı dükkânında 25 çeşitten birini deniyoruz. Dükkân sahibi Hüseyin beyin müşterilerle arası iyi. “Selamün Aleyküm efendi!” diye geliyor müşteriler. Burada biraz ısınıp troleybüse biniyoruz. Makinist bizi unutuyor ve kayboluyoruz. Otele hiç gitmediğimizden bulmak biraz zor oluyor. Sokakta soracak kimse yok. Bir bakanlığa girip tarif alıyoruz ve buluyoruz otelin yolunu. Yedinci gün Belgrad, sekizinci gün de Sofya ve Filibe’nin ardından İstanbul’a dönüyoruz.Nelere dikkat etmeli?Yemekler: Tavuk, balık, margeritta pizza (peynir, domates), sandviç (peynir, domates ya da ton balıklı). Balkanlar’da birçok ülkede özellikle güvenilirliğinden emin olmadığınız sürece yiyebileceğiniz şeyler bunlar.Saat farkı: Yunanistan’da olmasa da Güney Avrupa ile Türkiye arasında 1 saatlik zaman farkı var. Avrupa olduğuna bakmayın buralar bizden bir saat geri. Akıllı telefonlar otomatik olarak zaman ayarlaması yapıyor. Eğer telefonunuz benimki gibi akıllı numarası yapıyorsa iş başa düşüyor. Bulgaristan’a gelince Türkiye ile aynı saat dilimine geçiyoruz. Sınır kapıları: Yunanistan, Bulgaristan ve Hırvatistan’ın vize uygulaması var. Schengen vizesi almak gerekiyor. Diğer ülkelerin Türkiye’ye vize uygulaması yok. Yaklaşık 16 sınır kapısından geçtik. İşlemler en az yarım saat, en fazla bir saatten biraz fazla sürdü. En kötü davranan en yakın komşularımız Yunanistan ve Bulgaristan’dı. Hele Bulgar sınırında memur pasaportları önümüze fırlattı. En iyi davranan Boşnaklardı. Selam vererek otobüse girdi, bazı yolculara espri yaptı ve burada işlemlerimiz çok kısa sürdü.Yollar: Karayolu her yerde düzgün değil. Bazı yerlerde tek yön. Bazen de mevsime göre sel olabiliyor. Zira dönerken Bulgar yolunda sel olmuş. Polis bizi durdurdu. Dağ yolunu kullanmak zorunda kaldık. Bu yolları iyi bilmek gerekiyor. Bazı ülkelere geçişler ise ücretli:Para birimi: Birçok ülkede Euro geçiyor. Harcama yapacağınız için 5, 10 ve 20’lik şeklinde bozuk para götürmek yararlı. Çünkü para bozdurmak zor. Bazı ülkelerde kendi para birimlerine göre hesaplayıp karşılığını Euro olarak alıyorlar. Bazısında kredi kartı geçiyor. Bazısında parayı çevirtmek gerekiyor, çünkü ne kredi kartı ne de Euro geçiyor.Namaz saatleri: Akıllı telefonlarda namaz saati uygulaması kurmakta fayda var. Bazı şehirler arası mesafe çok olduğu için önceden hesaplama yapmak gerekiyor.Kıyafetler: Mevsime göre kıyafet hazırlamalı. Gidilecek şehirlerin bir haftalık ya da 15 günlük hava durumuna bakılmalı. Biz eylülde gittiğimiz için yanımıza yağmurluk, hırka, su geçirmez ayakkabı aldık.İlaçlar: Böyle bir yolculuğa çıkarken sürekli kullanılan ilaçlar varsa mutlaka alınmalı. Bunun dışında ağrı kesici, yara bandı, kas gevşetici, soğuk algınlığı ilaçları ve vitamin alınabilir.Çocuklar: Böyle bir tura çok küçük çocuklarla gidilmese güzel olur. Çünkü küçük çocuklar bu tempoya dayanamayabilir. Ancak bizim katıldığımız gezide en küçüğü 9 yaşında birkaç çocuk vardı. Genellikle karı-koca gelen çiftlerden küçük çocuklarını eşe dosta bırakan vardı.Arabayla gidilir mi? Arabayla gitmek de mümkün. Ancak dil bilmek gerekiyor. Özellikle yollar, sınır kapıları ve ücretli geçişler hakkında bilgili olmak önemli.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Çiçeklerin evi: Saksılar

Saksı deyip geçmeyin. Boyutları, cinsi, genişliği bitkinin büyümesinden evin dekorasyonuna her şeyi etkiliyor. Peki nasıl bir saksı seçeceğiz? Tek alternatifimiz gerçekten plastik mi?Şimdilerde nostalji gibi gelen bir görüntü: Vita tenekelerin içinden sarkan sardunyalar, küpe çiçekleri. Toprak ya da metal yoğurt kaplarında filizlendirilen yaprağı güzeller, begonyalar.Plastik bütün hayatımıza girmeden evvel, ev kadınlarının bulduğu bu pratik çözümler aslında bitkilerin gelişimi için de olumlu bir etki sağlıyordu. Saksılar giderek plastiğe mahkûm olurken, bitkilerin nemi çekmesi ve büyümesi için ne kadar önemli olduğu gözden kaçırılıyor.Bazı bitkiler –özellikle kaktüs ve sukulentler- için toprak kaplar; bazı bitkiler için hasır sepetler, bazı bitkiler için seramik saksılar, bazı bitkiler için galvaniz alaşımlı modeller uygun. Tabii mesele bununla da bitmiyor. Altına çakıl döşemek gerekiyor mu, dibinin delik olması ne kadar önemli, yüksekliği nasıl? Mesele uzayıp gidiyor.Kaktüsler için sığ kap ve geniş kaplar, hatta yarım saksı olarak bilinen cinsler uygun. Sığ saksılar tohum yetiştirmek için de uygun. Yüksekliği az, ufak bitkiler için de elverişli bir ortam sağlıyorlar.Açelya, begonya, Afrika menekşeleri yarım saksı için ideal bitkiler. Büyüdükçe bir boy büyüğüne geçirebilirsiniz ama bu bitkiler zaten hemen değişim istemez.İçine naylon ya da yağlı kâğıt kaplamak koşuluyla, hasır sepetler de ilkbaharda açan minik soğanlar için ideal. Yosunlu saksılar da yine soğanlı bitkiler, çiğdem ve çuha gibi çiçekler için düşünülebilir. Dışarıya su sızdırdığı için bu saksılarda da naylon ya da yağlı kâğıt kaplamak gerekiyor. Terracota, nefes alan dokusuyla bütün bitkiler için ideal. Dışarıya doğru hafif su sızdırdığı için rutubetin yüksek olduğu alanlarda kullanmamakta fayda var. Özellikle duvar saksısı olarak arapsaçı, aşk merdiveni, fil kulağı, kalp kalbe karşı türlerinde kullanılabilir.Salonlar için porselen ve seramik ilk akla gelen alternatif. Handikabı eğer altında delik yoksa bitkiyi çürütme ihtimali. Altına uyumlu tepsilerle ya da iç saksılarla kullanılabilir. Hafif sarkan çiçekler için de çiçekliklerin üzerinde güzel bir seramik saksı düşünülebilir. Çatlama ihtimaline karşı fırınlanmış olanları tercih edin.Metal ve çinko saksılar da modern dekorasyonun bir parçası. Asma saksılar için de kullanılıyor, dış mekânda kullanılacak çiçekler için de.Bitkilerin çoğu plastik saksılarla satılıyor. Plastik saksıların bu kadar yoğun tercih edilmesinde ucuz, hafif ve kullanışlı olmasının etkisi var şüphesiz. İlle saksı peşinde koşamam diyorsanız, bu saksıları akrilik boyayla boyayarak kullanabilirsiniz. Buna karşın toprak saksıların bir ömürlük olduğunu, plastik saksıların uzun kullanımda bitkilere zarar verdiğini akıldan çıkarmayın. Eski ayakkabılar, kenarı çatlamış kâse ya da kupalar, tahta kasalar, cam kavanozlar, galvaniz suluklar... Aklınıza ne gelirse saksı olarak düşünebilirsiniz, yeter ki kendinizi sınırlamayın...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Şifalı bitkileri kullanma kılavuzu

Bitkilerin şifalı özelliklerinden istifade edebilmeniz için toplanmasından korunmasına dikkat edeceğiniz pekçok incelik var.Toplama ve saklamaBütün şifalı bitkilerin yaprak, tohum ve köklerinin en yüksek oranda etkin madde içerdiği bir toplanma zamanı bulunmaktadır ve bu zamanda toplamaya özen gösterilmelidir. Şifalı bitkileri toplandıktan sonra en kısa zamanda kurutmalısınız, sonra da sterilize edilmiş, hava geçirmez, koyu renk cam kavanozlarda, güneş ışığı görmeyecek bir yerde saklayın. Şifalı bitkiler serin ve karanlık bir yerde bir yıl kadar saklanabilir. Ağaç kabuğu ya da reçineleri yanlış yöntemlerle toplamak bitkiye zarar vereceğinden en doğru yol, bunları güvenilir bir aktardan almaktır.YapraklarBitkinin yaprakları geriye büyümeye devam edecek kadar yaprak kalacaksa toplayın. Şifalı bitkileri, yağışsız bir günde çiğ geçtikten sonra, ancak güneş fazla yükselmeden toplayın. Adaçayı gibi bitkiler sıcak havada koku salarak uçucu yağlarını yitirirler. Sağlıklı bitkilerin genç sürgünlerini seçin ve bunları sıkıştırıp ezmemeye özen gösterin. Toprağı silkeleyin ama yaprakları yıkamayın. Ilık, loş, kuru bir yerde kâğıt havlunun üzerine serin. Ya da küçük demetler halinde bağlayıp güneş ışığından uzakta kuytu ama iyi havalanan bir yerde baş aşağı asabilirsiniz. Çoğu yaprak 24-48 saat içinde kuruyacaktır.Netice-i kelam; şifalı bitkiler canlıdırlar ve bütün canlıların hak ettiği gibi onlar da nezaket ve şefkati hak etmektedirler.ÇiçeklerŞifalı bitkilerin çiçeklerini açmaya başlarken toplayın. Küçük çiçeklerin başları bütün olarak kurutulabilir. Ilık ve kuru bir yerde kâğıt havlu ya da tülbent örtülmüş bir masa ya da rafa düzgün bir şekilde yayın veya bir tülbent yaygısı veya kesekâğıdının üzerine baş aşağı asın. Aynısefa gibi büyükçe çiçeklerin taç yapraklarını koparın ve ince bir tülbent ya da kâğıt havlu üzerinde kurutun.KöklerŞifalı bitkilerin kök ve kök saplarını, sonbaharda ya da kış aylarında bitki kuruduktan sonra ama ilk donlar başlamadan önce toplayın. Gerektiği kadarını aldıktan sonra geriye kalan toprakaltı bitkiyi tekrar dikiverin. Kökü yıkayıp yumuşak kısımlarını veya yan sürgünlerini kesin. Keskin bir bıçakla ince ince doğrayın veya küçük parçalar halinde doğrayarak kâğıt havlu ya da emaye bir fırın tepsisinin üzerine ince bir tabaka halinde yayın. Fırınınızı ısıttıktan sonra kapatın. Daha sonra kapağını hafifçe aralık bırakın. Bu şekilde yaklaşık iki saat kadar kurutun. Şifalı bitkiniz tümüyle kuruyuncaya kadar sıcak bir yerde saklayın.Şifalı bitki çayıŞifalı bitki çayları da tıpkı alışkanlığımız olan siyah çay gibi hazırlanır. Bitkisel çaylar çiçek ve yapraklardan yapılma hafif ilaç sayılırlar ve her gün taze olarak demlenmeleri gerekir. Genelde kullanılan doz günde üç kere bir su bardağı şeklindedir. Çaylar ayrıca gargara ve ağız çalkalama suları için soğuk kompresler için sıcak veya soğuk şekilde kullanılabilir.Gereken miktarda bitkiyi ısıtılmış porselen ya da cam bir demliğe ya da kâğıt kahve torbasına koyun. Şifalı bitki çaylarını hazırlarken asla metal demlik ya da çaydanlık kullanmayın.Kaynattıktan sonra yarım dakika kadar beklettiğiniz suyu üzerine dökün. Yaklaşık on dakika kadar demlenmeye bırakın.Süzdükten sonra ağır ağır yudumlayarak için. Bitki çayları, arzu edildiği takdirde balla tatlandırılarak içilebilir. Bu manada tatlandırmak amacıyla şeker eklememeye özen göstermelisiniz.DekoksiyonDekoksiyon, bir bitkinin kabuk, kök veya tohum gibi sert kısımlarından etkin maddeleri elde etmenin başarılı bir yoludur. Dekoksiyonun tesirli olabilmesi için her gün taze hazırlanmaları gerekmektedir. Bununla birlikte buzdolabında üç gün kadar saklanabilir. Şifalı bitkilerin tohum veya kabuklarını havanda dövün. Taze bitki kullanıyorsanız ince ince doğramalısınız. Gereken miktarda suyu emaye bir tencereye koyun. Dövülmüş kuru bitkiyi ya da ince kıyılmış taze bitkiyi ekleyin. Kaynamaya başladıktan sonra altını kısıp, sıvı hacmi yaklaşık üçte bir oranında azalana dek yaklaşık bir saat kadar ateş üzerinde kaynamaya bırakın. Daha sonra süzün ve su ekleyerek gereken miktarı tamamlayın.KompresKompres demlenmiş ya da dekoksiyon yapılmış bitkisel preparasyona batırıldıktan sonra ağrılı bölgeye konan gazlı bez veya tülbentle yapılır. Kompres sıcak ya da soğuk olarak yapılabilir. Sıcak kompresler krampları geçirmek ve kas gevşetici olarak yararlıdır. Soğuk kompreslerse cilde temasta yanma hissedildiğinde kullanılır. Soğuk kompresler, özellikle migren hastalığında baş ağrısını hafifletmeye yarayabilir. Gazlı bez veya tülbendi bitki çayına ya da dekoksiyon suyuna batırın.Kompresi etkilenen bölgeye koyup üstüne havlu örtün.Rahatsız olan bölgeyi gerektiği şekilde sıcak ya da soğuk tutmak için kompresi sürekli ıslatın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Doktor kontrolünde zayıflama

Yaz bitip de havalar soğumaya başlayınca fazla kilolarla karşılaşıyor çoğumuz. Diyetisyenlerin kapısını aşındıranlar da hayli fazla. Doktor Engin Karagöz, Kaynak Yayınları’ndan çıkan Doktor Gözetiminde Zayıflama isimli kitabında incelmenin inceliklerini anlatıyor.Diyet listelerine olan ilgimiz arttıkça “Geçen internette bir diyet gördüm 10 günde 15 kilo garanti!” ve benzeri şeklindeki batıl inançlarımız yok olmaya yüz tutuyor. Gittikçe bilinçleniyoruz, bu sebeple diyetisyenlerin kapısını aşındıran kalabalık her geçen gün artıyor. Asıl macera bundan sonra başlıyor aslında; Doktorun da kilolu olduğunu görünce “Kelin ilacı olsa…” deyip vazgeçenler mi dersiniz, “Bunları yemekten önce mi sonra mı yiyoruz?” klişesine düşenler mi… Doktor Engin Karagöz, İç Hastalıkları obezite kliniğinde asistanlık yaparken bir kez gelip de bir daha uğramayan hastaları görüp durumun pek de iç açıcı olmadığını fark etmiş ve kişiye özel diyet programları üzerine yoğunlaşarak hastalarda başarılı sonuçlar almış. Tezini de obezite üzerine yazan Engin Karagöz, Kaynak Yayınları’ndan çıkan Doktor Gözetiminde Zayıflama isimli kitabında bu işin inceliklerini anlatıyor. Modern diyet hurafeleriBurçlara göre diyet, detoks diyeti, emziren anne diyeti, ev hanımı diyeti, çalışan kadın diyeti, uzay diyeti… Yazarken bile fenalık gelse de daha binlercesi var. Bilimsel geçerliliği olanlar dışında hepsini ‘hurafe’ olarak tanımlıyor Karagöz. Aynı yemek listesiyle herkesin aynı faydayı görmesinin zor olduğunu söylüyor. Zira sadece ülkeler değil, şehirlere göre de damak tadı ve yemek kültürü değişiyor. Bu karmaşaya alan ile ilgisi olmayan profesörler ve her hastalığı bitkilerle tedavi etmeye çalışan alternatif tıpçılar da katılınca ortalık iyice savaş alanına dönüyor. Bu durumdan en çok zarar görenler de fazla kiloları sağlığını tehdit eder hale gelmiş insanlar oluyor. Nazi kampını aratmayan zayıflama kamplarında hayatını kaybedenler, bitkisel diye duyduğu her hapı yutup mucize incelme beklerken karaciğer ya da böbrek yetmezliğine yakalananlara da belki bu yüzden aşinayız. Son yıllarda popülerliği gittikçe artan gıda alerjisi testinin de sömürüldüğü görüşünde Karagöz. Bu test sanıldığı gibi hangi gıdanın size daha fazla kilo aldırdığını değil hangi yiyeceklerin çeşitli hastalıklara sebebiyet verdiğini gösteriyor zira. Karagöz’e göre bu modern diyet hurafeler sadece cebe değil sağlığa da zarar veriyor.‘Yeşilay şeker bağımlılığıyla da savaşmalı’Malum, ekmeğin sofralardaki yeri başköşe. Mantı ve pilavın yanına katık edenler bile var. Kokusuna doyum olmaz, hele de fırından yeni çıkmışsa. İçerdiği şeker nedeniyle adeta enerji deposu. Buraya kadar problem yok da asıl sorun o enerjiyi harcayacak fiziksel aktivitelerden uzak durmamız. Yani “Eskiler şu kadar ekmek yermiş de obez mi olmuşlar?” savunması burada çürüyor. İçerdiği lif ve besin değeri düşük, şeker ise yüksek olan beyaz ekmeğin fazla tüketimi şeker hastalığı ve obeziteyi beraberinde getiriyor. Öyle ki Engin Karagöz bunu da tıpkı alkol ve sigara bağımlılığına benzeterek Yeşilay Vakfı’na çağrıda bulunuyor: “Şeker bağımlılığı ile bir an önce savaşmaya başlamalısınız.”Ödem nasıl atılır?Aşırı tuz tüketimi vücudun su tutmasına neden olarak kilo almanıza yol açabilir. Bu nedenle vücudun ödemi nasıl atacağını bilmekte fayda var. Engin Karagöz, en önemli adımın tuzu azaltmak olduğunu söylüyor. Sadece yemeklere ekstra tuz koymamak değil, yenilen gıdaların içerdiği tuz miktarlarının da az olduğundan emin olmak gerekiyor. Vücut fazla su tutuyorsa, suyun da fazlasından uzak durmakta fayda var. Ödem probleminiz olduğu halde 3 litreden fazla su içiyorsanız bu miktarı 2,5 litreye düşürmeniz gerekebilir. Ödem problemi bitince tekrar su miktarını yükseltebilirsiniz. Yeşil çay, kiraz ve maydanoz sapı ile mısır püskülü gibi bitki çaydalarından faydalanmak da iyi bir fikir olabilir. Tüm bu tedbirlere rağmen vücutta ödem azalmıyorsa doktor kontrolünde böbreklerin su süzmesine yardımcı olabilecek diüretik ilaçlar da kullanılabilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Kanserde ‘sıcak kemoterapi’ umudu

Hızla artan kanser sebebiyle kemoterapi kelimesi iyice yerleşti hayatımıza. Lakin ‘sıcak kemoterapi’ pek bilinmiyor. İleri evrede karın içi kanser tedavisinde kullanılan bu yöntem, kimlere ve nasıl uygulanıyor?Kanser, günümüzün korkulu rüyası. Tüm doktorlar erken teşhisin öneminden bahsededursun bu her zaman mümkün olmayabiliyor. İleri evrede ise iyileşme şansının hayli düştüğü biliniyor. Ancak umutsuzluğa mahal yok, zira ileri evre için de yeni tedavi seçenekleri mevcut. Sıcak kemoterapi de bunlardan biri. Bu tedavi seçeneği kimler için uygun, nasıl uygulanıyor? Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Taner Oruğ anlattı. Karın içi tümörlerinde etkiliHIPEC yani karın içi sıcak kemoterapi ileri evre kalın bağırsak, mide, karın zarı, yumurtalık kaynaklı kanserlerde tedavinin başarı oranını artıran bir uygulama. Hastanın yaşam süresi ve kalitesini ciddi oranda artırıyor. Sıcak kemoterapi uygulamasıyla kişinin vücut sıcaklığı artırılarak, kanserli hücre duvarlarının daha kolay yıkılması sağlanıyor. Uzman Prof. Dr. Taner Oruğ’a göre karın içi tümörlerde etkili olan tedavi, tekrarlayan kanser türlerinde de başarılı sonuçlar veriyor. Karın içerisinde yer alan ilerlemiş kanser türlerinde, cerrahi ve tıbbi tedavilerde kimi zaman yanıt alınamayabiliyor. Hastanın hayat konforunu ve ömür süresini etkileyen hastalığın bu dönemlerinde ise HIPEC (Hyperthermic Intraperitoneal Chemotherapy) adı verilen karın içi sıcak kemoterapi uygulaması öneriliyor. Özellikle karın içerisinde yer alan ilerlemiş tümörlerde veya nüksetmiş kalın bağırsak, mide, karın zarı, yumurtalık kaynaklı tümörlerde cerrahi tedavi ile birlikte oluşan bir tedavi yöntemi bu. Karın içi tümörlerin ilerleyen evrelerinde tümör, karın içi organlara ve karın zarına yayılıyor. Sıcak kemoterapi uygulaması ile hastanın vücut sıcaklığı artırılarak, kanserli hücre duvarlarının daha kolay yıkılması ve tedavi yanıtının artması sağlanıyor.Kemoterapik ilaçlarla yıkanıyorKarın içi tümörlerde etkili olan sıcak kemoterapi uygulaması, diğer tümör tedavisinde uygulanmıyor. Bu nedenle bu uygulamanın yapılacağı hastaların uygun olup olmadığına, yapılacak çeşitli ileri tetkikler ve incelemeler sonrasında karar veriliyor. Bu tekniğin uygulanacağı hastaları belirlemek ve tedaviyi uygulamak için disiplinler arası bir yaklaşım şart. Hem cerrahi uygulama öncesi hem de cerrahi uygulama sonrası için deneyimli radyologlar, tıbbi onkologlar, pataloglar, nükleer tıp uzmanı, diyetisyenler, anestezi doktorları, deneyimli ve donanımlı yoğun bakım personeli bu geniş ekibin en mühim parçalarından.Öncelikle hastanın karın içerisinde tümör cerrahisi yapılıp, tümör çıkartılıyor. Hastanın durumuna göre doktor tarafından belirlenen açık ya da kapalı teknik ile sıcak kemoterapi uygulaması yapılıyor. Karın içi sıcaklık 42-43 derecelere çıkartılıyor. Hastada olan tümörün cinsine göre kemoterapik ajan seçilerek, hastanın kilosuna, boyuna göre ayarlanarak uygun dozda veriliyor ve 60–90 dakika arasında karnın içi bu ilaçlarla defalarca yıkanıyor. Uygulama sonunda gözle görülmeyen tümör hücreleri de yok edilebiliyor. İşlem bitince doktor kontrolünden geçen hastalar, var olan radyoterapi gibi tedavilerine devam edebiliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Sanat çocuk içindir

Ülker Çocuk Sanat Atölyesi, bu yıl Art International’da çocukları sanat ile buluşturuyor. 26-28 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi’nde açık olacak atölyede küçük sanatçılar, boyama duvarı, strafor baskı, taş boyama ve serbest boyama gibi aktivitelere katılacak.Bir ilki gerçekleştirerek sanat fuarında çocuklar için atölye açan Yıldız Holding, Ülker Çocuk Sanat Atölyesi’ni gelenekselleştirdi. Atölye bu yıl ilk kez uluslararası çağdaş sanat fuarı Art International kapsamında da gerçekleştirilecek. 26-28 Eylül 2014 tarihleri arasında düzenlenen fuar tüm küçük sanatçılara açık olacak. Özel geliştirilmiş içeriği ile dikkat çeken atölyede çocuklar, çeşitli aktivitelere katılabilecek. Atölyede oluşturulan boyama duvarı ile çocuklar özgürce diledikleri renklerde, diledikleri kadar boya ile duvarları boyayabilecek. Strafora kalıbı çıkartılmış desenlerle kâğıt üzerine baskı yapabilecekler. Stop Motion aktivitesiyle çocuklar kendi tasarladığı karakterler ile kısa bir animasyon oluşturacak. Ayrıca taş boyama etkinliği ile çocuklara, çevrelerindeki doğal malzemelerin de bir sanat malzemesi haline getirilebileceği gösterilecek. Beyaz renkte verilen taşları çocuklar boyayıp dizecek ve atölyenin son gününde rengarenk bir heykel ortaya çıkarılacak. Fuar bittiğinde Ülker Çocuk Sanat Atölyesi, 2014 yılı sonunda 13 bin çocuğa ulaşmayı hedefliyor.Geçtiğimiz yıllarda Prof. Dr. Hüsamettin Koçan ve Baksı Müzesi gibi özel birliktelikleri hayata geçiren Ülker Çocuk Sanat Atölyesi, bu kez çok özel bir projeye daha imza attı. Atölyenin içeriğini ve tasarımını tamamen Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü ve Mimar Sinan Üniversitesi İç Mimarlık öğrencileri hazırladı. Proje için bölüm başkanları tarafından oluşturulan öğrenci grupları, bir aylık bir yoğun bir çalışma sürecinden geçtiler. Bu proje ile genç sanatçılara henüz okul yıllarında profesyonel bir platform sağlanırken, çocuklar için de özel atölye çalışmaları geliştirildi.Sanata yakın büyüyen bir neslin daha estetik bir gelecek olduğunu ifade eden Yıldız Holding Kurumsal İletişim Genel Müdürü Zuhal Şeker, Ülker Çocuk Sanat Atölyesi ile ilgili şunları söyledi: “Çocuklara yakın bir marka olarak, çocuk projelerine büyük bir önem veriyoruz. Bugünden Türkiye’nin geleceğine, çocuk projelerine yatırım yapıyoruz. Son 8 yılda, spor, eğitim ve sanat başlıkları altında çocuk projelerine 33 milyon TL yatırım yaptık. Çocukları sanat ile buluşturduğumuz Ülker Çocuk Sanat Atölyesi çok önem verdiğimiz özel bir proje. İçeriğini her sene geliştirdiğimiz atölyeyi, mümkün olduğunca çok platforma taşıyarak sanatı yeni neslin gündelik hayatının bir parçası haline getirmeyi amaçlıyoruz.” Bisiklet ile resim yapacaklar Ülker Çocuk Sanat Atölyesi’nde spin art olarak adlandırılan, özellikle çocukların çok ilgisini çeken bir boyama tekniği uygulanıyor. Boya, tuval veya kâğıt ile dönen bir platform gerektiren bu teknik, çocuklar için daha da eğlenceli bir hale dönüşüyor. Bisiklet tekerleğinin dönme hızından yararlanarak düzenlenen bu aktiviteyi iki veya daha fazla çocuk birlikte yapabilecek. Bir çocuk bisikletin pedallarını çevirerek platformun dönmesini sağlarken diğer çocuklar diledikleri renklerde boyayı dönen platforma yukarıdan sıkarak rengârenk bir eser ortaya çıkarıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Reklamcılıkta hikâyeden başka her şey değişti

Reklam dünyasının Türkiye’deki en önemli etkinliklerinden Kristal Elma’ya katıldık ve bu renkli dünyada neler konuşulduğuna sizler için kulak kabarttık.Türkiye’de reklam, pazarlama ve iletişim sektörü etkinliği dendiğinde akla ilk gelenlerin başında Kristal Elma vardır. Reklamcılar Derneği tarafından yılda bir kez düzenlenen etkinlik, önemli konuşmacılara, renkli görüntülere sahne olur. Yılın en iyi reklam kampanyalarına ödüller verilir. 1989 yılından bu yana devam eden bu gelenek bu yıl da bozulmadı.17-19 Eylül tarihleri arasında Santral İstanbul’da gerçekleştirilen etkinliğe yerli yabancı 120 konuşmacı katıldı. 80’den fazla seminer, panel, forum, çalışma atölyesi ve eğitim yapıldı. Etkinliğin uluslararası misafirleri arasında Jean-Marie Dru, Jacques Seguela, Robert Senior, Matt Seiler, David Shingy gibi ilginç isimler vardı. Türkiye’den ise komedyen Cem Yılmaz ve reklam dünyasının önemli ismi Serdar Erener dikkat çekti. Geniş bir mekana yayılmış olan etkinlik alanı firmaların yeni ve farklı uygulamalarına sahne oldu. Ultimaker marka 3 boyutlu yazıcılar, parmak hareketi ile bilgisayarı kontrol etmeye yarayan Leap Motion, sanal gerçeklik gözlüğü Oculus Rift ve onun biraz daha ucuz versiyonu olan Google CardBoard, Samsung ve LG marka akıllı saatler, Yandex’in trafik bilgi servisi ilgi çeken uygulamaların başında geliyordu. Etkinlik alanında dikkati çeken diğer stantların başında ise hiç kuşku yok ki Burger King, Kasap Döner, Barilla, Pinkberry gibi yemek firmalarının kurduğu ücretsiz gıda stantları geliyordu.Future Eğitim KampıKristal Elma’nın bu yılki sponsorlarından Vodafone, FreeZone markası altında Future Eğitim Kampı adlı bir eğitim alanı oluşturdu. Eğitim alanına gelen 26 yaş altı gençler, “Lokal ve Global Marka İletişimi”, “Dijital Dönüşüm”, “Kullanıcı Deneyimi Tasarımı” gibi çok farklı başlıklar altında 18 ayrı seminer ve çalışma atölyesine katılma fırsatı yakaladı.Büyük Fikir BüyütürKristal Elma’nın organizatörü olan Reklamcılar Derneği ise kuruluşunun 30. yılını “Büyük Fikir Büyütür” adlı bir kampanya ile kutladı. Fikri Çakar isimli hayali bir karakter üzerine kurulan kampanya için dört ayrı reklam filmi geliştirildi. Sosyal medyada büyük ilgi gören reklamlarda iyi fikrin oluşması için, kaynak, cesaret ve emek olması gerektiği vurgulandı.İyi Reklamlar Ölmez mi?Bu yılki Kristal Elma’nın dikkat çekici etkinliklerinden birisi Alametifarika reklam ajansının kurucusu Serdar Erener ile IPSOS Reklam Araştırmaları Genel Müdürü Özlem Bulut’un sunduğu “İyi Reklamlar Ölmez mi?” başlıklı oturum oldu. 80 ve 90’lı yıllarda meşhur olmuş reklamları 11 yaşındaki çocuklara izletip tepkilerini ölçen Erener ve Bulut, elde ettikleri sonuçları katılımcılarla paylaştı. “Renkli ve canlı reklamlar, Türkiye’de büyük ilgi görüyor.” diyen Erener’e göre, izleyiciye görsel şölen sunan reklam kampanyaları, uzun yıllar sonra bile izleyenlerin dikkatini çekmeyi başarıyor.Global medya şirketi IPG Mediabrands’ın CEO’su Matt Seiler, Kristal Elma’nın bu yılki konukları arasındaydı. 130 ülkede servis veren ve 8 bin 500’ün üzerinde pazarlama iletişimi uzmanını istihdam eden şirketin bünyesinde çeşitli medya ajansları bulunuyor. Bu ajanslar arasında kısa süre önce şirket tarafından satın alınan Türkiye’nin önde gelen sosyal medya ajanslarından birisi olan Promoqube da var.“Reklama giden paranın yarısı boşa gider ama hangi yarısının boşa gideceği bilinmediği için hepsinin harcanması gerekir şeklinde bir anlayış var ama artık bu değişti.” diyen Seiler’a göre sosyal medya ve veri ölçüm sistemleri sayesinde daha etkili reklam bütçeleri oluşturmak mümkün.Reklam ve pazarlama sektöründe 30 yıldan fazla deneyime sahip olan Seiler’a göre yeni teknolojiler sayesinde çok şey değişmiş olsa da, değişmeyen tek şey hikaye anlatma yeteneği. “Günün sonunda önemli olan şey insanları etkileyen bir hikayenizin olup olmadığı ve başarılı bir satış yapıp yapmadığınız. İşte bu hiç değişmedi ve değişmeyecek.”Hem Her Şey Değişti, Hem de Hiçbir Şey Değişmedi‘Reklam dünyasında sizce neler değişti?’ diye sorduğumuz Saatchi & Saatchi ajansının EMEA CEO’su Robert Senior’a göre reklam sektöründe bazı şeyler hiç değişmeyecek.“Dürüst olmam gerekirse, insanlar sürekli olarak reklam sektöründe bir şeylerin değiştiğini söylüyor, ama bence temel olarak hiçbir şey değişmedi. Bir fikrin doğması için gereken güç çarpışması, iyi hikaye anlatma sanatı, karmaşık şeyleri en basit şekle dönüştürüp anlatma yeteneği, hayal gücü gibi şeyler hiç değişmeyecek. Peki değişen şey ne diyecek olursanız, hikaye anlattığımız platformlar değişti, çeşitlendi.”Telefonumuzda Telefonla Konuşmak Dışında Her Şeyi YapıyoruzKristal Elma’nın uluslararası konuşmacılarından bir diğeri ise David Shing’di. ABD’li internet devi AOL şirketine yeni eğilimler hakkında danışmanlık yapan Shing, renkli ve samimi hareketleriyle etkinliğin dikkat çeken isimlerinden oldu. Shing’e göre reklam ve pazarlama dünyasını etkileyen faktörlerin başında akıllı telefonlar ve internet geliyor.“90’lı yılların sonunda yaygınlaşmaya başlayan cep telefonunun, gelişip bugünkü halini alması pazarlama dünyasını şekillendiren en önemli gelişme oldu. Bir diğer önemli gelişme ise bağlanabilirlik kapasitesinin artması, sürekli olarak internete bağlanabiliyoruz. Telefonları kullanma biçimimize baktığımızda sadece çok küçük bir oranda telefonla konuştuğumuzu görüyoruz. Artık telefonla çok daha başka şeyler yapıyoruz. Eskiden en çok baktığımız ekran televizyondu bunun yerini şimdi telefonlarımız aldı. 10 yıl önce bunu hayal etmek bile imkansızdı.” Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Sonbaharda albüm yağmuru başlıyor

Sonbahar yağmurları ile ıslandığımız bugünlerde müzik dünyasında da albüm sağanağı başlıyor. Mustafa Ceceli, Funda Arar, Mustafa Sandal ve daha birçok ismin yeni albümleri peşi sıra geliyor.Sonbahar, tabiat ve insanlar için yağmur, bereket ve kışın habercisi demek. Müzik dünyası içinse yeni albümler ve yeni şarkılar. Birçok müzisyen özellikle de romantik ve duygusal şarkılarıyla ön planda olan yorumcular genelde bu aylarda albümlerini yayınlar. Albüm haberleri birbiri ardınca gelmeye başladı. Önümüzdeki gün ve haftalarda sağanak halinde albüm yağışı başlayacak. Lafı uzatmadan, çıkacak albümlerden söz etmeye başlayalım. Öncelikle tarihi netleşen albümlerden söz edelim. Son dönemde adından sıkça bahsettiren Bengü’nün albümü Kurban Bayramı’nın hemen sonrasında dinleyicilerle buluşacak. Albümün çıkış şarkısı ise salı günü radyo ve televizyonlarda dönmeye başlayacak. Geçtiğimiz yıl single yayınlayan Mustafa Sandal da ekim ayının ikinci yarısında yine iki şarkıdan oluşan bir single albümle hayranlarının karşısına çıkacak. Dediğimiz gibi; sonbahar, duygusal ve romantik bir zaman dilimi. Bu yönüyle ön plana çıkan isimler de önümüzdeki günlerde birbiri ardınca albümlerini yayınlayacak. Bu isimlerden yeni şarkıları en çok merak edilenlerden biri şüphesiz Mustafa Ceceli. Geçtiğimiz ay dünyaca ünlü sanatçı Lara Fabian ile yaptığı düetle ses getiren sanatçının yeni albümünün adı Kalpten. Albüme ismini veren şarkı, son dönemin en çok konuşulan besteci ve yorumcularından Ravi İncigöz’e ait. Bir değişiklik olmazsa Ceceli’nin albümünde sekiz şarkı olacak. Yeni albümü yayınlanacak diğer bir isim ise yine romantik şarkıları ile öne çıkan ve ülkemizin en güçlü kadın seslerinden biri olan Funda Arar. Son olarak ENBE albümünde söylediği Hafıza isimli şarkısı ile karşımıza çıkan sanatçıya yeni albümünde en büyük desteği yine eşi Febyo Taşel vermiş. Önümüzdeki günlerde raflarda olacak diğer bir albüm ENBE Orkestrası’nın albümü olacak. Birçok ismin müzik dünyasına adım atmasına vesile olan Behzat Gerçeker yönetimindeki orkestranın albümünde yine müzikseverleri sürprizler bekliyor. Yakın bir tarihte çıkacak olan diğer bir çalışma da Ziynet Sali’ye ait. Şu günlerde sıkıntılı günler yaşayan Deniz Seki’nin İz adlı albümü ise önümüzdeki hafta satışta olacak. Çıkış şarkısı “İyisin Tabii” ise yayınlandı. Öte yandan bu yılın en çok konuşulan ve merakla beklenen albümü şüphesiz Kayahan için hazırlanan Saygı albümü. Tarkan, Sezen Aksu, Emre Aydın gibi toplam 21 ünlü ismin yer aldığı albüm için geri sayım başladı. Tarkan’ın Açıkhava konserlerinde seslendirdiği Yemin Ettim şarkısı başta olmak üzere her şarkının yıl boyu konuşulacağı şimdiden belli. Tabii ki sadece popüler alanda değil, farklı kulvarlarda da yeni albümler eli kulağında. Yıllardır albüm çıkarması beklenen ülkemizin en önemli bağlama virtüözlerinden olan İsmail Tunçbilek’in ilk albümünün kayıtları da tamamlandı. O da çok yakın bir zamanda raflarda olacak. Yine ülkemizin en önemli gitarist ve bestecilerinden Cenk Erdoğan da çok özel bir albümle müzikseverlerin karşısında olacak. CD satış şampiyonları: Sibel Can ve Sıla Fiziki albüm satışları ne kadar düşerse düşsün yine de hâlâ albümler satılıyor. Evet çoğu müziksever dijital olarak albümleri satın almayı tercih ettiği için artık albümler genellikle 5 bin ya da en fazla 10 binlik partiler halinde basılıyor. Herkesin malumu, son yılların en çok satan çalışması Orhan Gencebay’a saygı albümüydü. O albümden sonra 100 bin barajını kimse geçemez deniliyordu. Ancak öyle olmadı. Hâlâ yüz bin barajını geçen isimler var. 2014’te 100 bin adetlik CD satışını iki sanatçı geçti; Sıla ve Sibel Can. Daha yılın bitmesine birkaç ay var. Ancak bu iki ismin yakaladığı başarıyı bireysel olarak yakalayabilecek bir ya da en fazla iki isim daha ya çıkar ya çıkmaz. Lady Gaga’nın ardından 2014’ün şüphesiz en çok beklenen konseriydi Lady Gaga konseri. Daha gelmeden aylar önce konuşulmaya başlandı. TIR’ları, kostümleri, kulisi… Sonra gelişi, giydiği kıyafet ve nihayet konseri… Konserde yaptıkları, şovu, performansı ve gidişi konuşulmaya devam ediyor. Bir süre de gidecek gibi. Konuşulan diğer bir konu da her dünya yıldızının arkasından yapılan ‘karşılaştırma’ muhabbeti. Maalesef bu huyumuzdan bir türlü kurtulamadık. Lady Gaga konserinden sonra da bizim kadın yorumcularımızla Gaga karşılaştırılmaya başladı. Türkiye’nin Lady Gaga’sı kim soruları ile birlikte birilerini yakıştırma yarışı hızla devam ediyor. Bu hastalığımızın artık bitmesi gerek değil mi? Hiçbir zaman Türkiye’nin Gaga’sı diye bir şey olmayacak. Bu konuları tartışmak yerine herkes işine konsantre olsa daha iyi değil mi? En azından birkaç güzel şarkı ortaya çıkar.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

ETKİNLİK REHBERİ

Gençler çağdaş sanatın etrafında toplanıyorSergi: Şişli Belediyesi, çağdaş sanatın genç heykeltıraşlarını “Genç Heykel Sergisi” adı altında bir araya getiriyor. Bugün açılışı yapılacak olan sergiye, Nişantaşı Sanat Park ev sahipliği yapıyor. 27 Eylül Cumartesi gününe kadar devam edecek olan sergi, genç sanatçılarla tanışma ve sanatçıların yapıtlarını günün her saatinde görme fırsatı sunuyor. Farklı yaklaşımları bir araya getiren sergi, birbirinden güzel söyleşiler, paneller ve etkinlikleri içinde bulunduruyor. Ahmet Özparlak, Arif Çekderi, Bahadır Çolak, Bahadır Yıldız, Derya Özparlak, İmdat Avcı, Özgür Demirci, Seval Selçuk, Sezai Akboğa ve Şenay Ulusoy sergi sanatçılarının bazıları… Kamusal alanda gerçekleştirilen sergi, kentin iç mekanizmalarına, yapıtların malzeme ve disipliniyle, sanatın temsil anlam sorunlarına eleştirel bir bakış açısı geliştiriyor.***Göksel, son kez sahnede!Konser: Türk pop müziğinin güzel seslerinden biri olan Göksel, BKM organizasyonuyla “Avea ile Yıldızlar Açıkhava’da” konserleri kapsamında sevenleri ile buluşuyor. Son albümü Bende Bi’ Aşk Var ile geçtiğimiz yılın “En İyi Kadın Şarkıcısı” ve “En İyi Albüm” ödüllerini alan sanatçı, 22 Eylül Pazartesi günü saat 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ndeki konserde eski ve yeni şarkılarının yer aldığı özel bir repertuvarla hayranlarıyla buluşacak. Bu konser aynı zamanda Göksel’in ekim ayında yayınlamayı planladığı yeni albümü öncesi vereceği son konser olacak. Biletix’te satılan biletlerin fiyatları 66-162 TL arasında.***Beşiktaş fotoğrafa doyacakFestival: Beşiktaş Belediyesi, en kapsamlı fotoğraf organizasyonlarından birine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. “Fotoistanbul 1. Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali” adı altında gerçekleşecek olan festival; ABD, Asya, Avrupa ve Türkiye’den 100’e yakın sanatçıyı bir araya getiriyor. 17 Ekim Cuma günü başlayacak olan etkinlik Beşiktaş’ın meydanlarına kurularak, açık hava sergileri ile sanatseverleri fotoğraf sanatı etrafında buluşturacak. 1 ay sürecek olan festival, 50 sergi, 70 seminer ve panelin yanı sıra 6 ustayla sohbet, 80 fotoğraf gösterisi gibi birçok atölye çalışmasını İstanbullularla buluşturmayı hedefliyor. Teması “Şehirler ve Hikâyeler” olan festivalin küratörlüğünü Attila Durak, Hüseyin Yılmaz ve Jason Eskenazi üstlenirken, koordinatörlüğünü Utku Kaynar yürütüyor. Detaylı bilgi için: fotoistanbul.org***İlk çocuk festivaliÇocuklar için: Türkiye’nin ilk çocuk festivali olan ‘Bebek Çocuk Festivali’, çocuklara ve ailelerine kapılarını açmaya hazırlanıyor. 27-28 Eylül tarihleri arasında Bebek Parkı’nda gerçekleşecek olan festival, Planet Çocuk ve Omo’nun destekleri ile yapılıyor. Festival, iki gün boyunca etkinlikler, konserler ve eğlenceli aktivitelerle ailelere çocuklarıyla eğlenceli zaman geçirme imkânı sunuyor. 0-15 yaş arası çocukların yer alabileceği festivalde, bilim atölyeleri, , yüz boyama etkinlikleri, muhallebi havuzu, balon aktiviteleri, anne-çocuk atölyesi, müzik atölyesi, beden atölyesi gibi birçok etkinlik yer alıyor. Aynı zamanda uzman pedagoglar, çocuklar ve ailelerle bir araya gelecek.***Dünyanın ‘mistik müzikleri’ Konya’daFestival: Dünyanın dört bir köşesinin mistik müzikleri Konya’da buluşmaya devam ediyor. Hz. Mevlânâ’nın 807. doğum yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirilecek “11. Konya Uluslararası Mistik Müzik Festivali”, 22 Eylül Pazartesi günü başlıyor. 30 Eylül Salı gününe kadar devam edecek ve Bolivya’dan Endonezya’ya, İspanya’dan İran’a, Tacikistan’dan Mayotte’ye kadar uzanan dünyanın mistik müziklerini ücretsiz konserlerde halkla buluşturacak etkinlik, Konya Büyükşehir Belediyesi Mevlânâ Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Eylül 2014 Cuma 22:59

Kek görünümlü patates salatası

Hem salata hem garnitür hem de pratik bir yiyecek, patates salatası. Misafirlerinize farklı ve kolay bir yemek yapmak için oldukça ideal. Hayat bir koşuşturmacadan ibaret ve bizler bu yoğun temponun içinde kendimize vakit ayırmadan yolumuza devam ediyoruz. Bir şeylere yetişme çabası, her saati doldurmak adına yapılan planlar, çocuğumuza, eşimize, dostumuza ayırdığımız kısıtlı saat dilimleri ve en önemlisi kendimiz için yapamadıklarımız.Yoğun geçen bir haftanın bendeki hezeyanları bu kelamlar oldu sanırım. Bu kadar iş güç arasında mutfağa zaman ayırmak bazen zor olabiliyor. Bu yüzden Çalışan Kadının Mutfağı’nda hep zor görünen tariflerin pratik ve lezzetli bir şekilde nasıl yapılacağı vardı.Bu hafta çok pratik hem salata, hem garnitür hem de basit bir yemek olarak da sunabileceğimiz kek görünümlü patates salatası tarifi vereceğiz.Malzemeler:· 4 patates· 1 havuç· 2 yumurta· 1 su bardağı yoğurt· 100 gr taze kaşar peyniri· 1 su bardağı un· 1 çay bardağı sıvı yağ· 1 tatlı kaşığı kabartma tozu· Tuz, karabiber, taze fesleğenYapılışı:Patatesleri ve havucu küp küp doğrayıp haşlıyoruz. Sıcak suyun içine önce havuçları daha sonra patatesleri atarsak ikisi de aynı oranda haşlanacaktır. Haşlanan patatesleri soğuması için bir kenarda bekletiyoruz.Bir karıştırma kabına yumurtayı, yoğurdu, unu ve yağı ekleyerek karıştırıyoruz. Patatesleri ve havucu karışımımızın içine koyuyoruz. Üstüne rendelenmiş kaşarı ve baharatlarımızı ekliyoruz. Tüm malzemeleri güzelce karıştırıyoruz. Taze fesleğen bu salataya çok yakışan bir baharat türü lakin bulamazsanız naneyle de yokluğunu doldurabilirsiniz.Bir bütün haline gelmiş olan harcı yağlamış olduğumuz kek kalıbına döküyoruz. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 30 dakika pişiriyoruz. Biraz soğuduktan sonra servis tabağına ters çeviriyoruz. Üzerini dilediğiniz şekilde süsleyebilirsiniz.Dışı kek gibi görünen, içi sürprizlerle dolu çok yönlü salatamız hazır. Afiyet olsun, emek veren elleriniz dert görmesin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

20 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Sinemanın 95’lik çınarı

Sinemamızın unutulmaz yönetmenlerinden Memduh Ün’ü Bodrum Torba’da emeklilik günlerinin keyfini çıkarırken ziyaret ettik. 95 yaşındaki Ün’ün futbolculuk yaşantısı yabana atılacak gibi değil. 1940’lı yıllarda Baba Hakkı, Çengel Hüseyin gibi efsanelerle birlikte Beşiktaş’ta oynamış… Ün, 72 yaşına kadar da top peşinde koşmuş... Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabının ilk cümlesi olan “Bir kitap okudum, hayatım değişti” sözünün kısa sürede nasıl bir klişe haline geldiğini biliyoruz. Memduh Ün’ün ‘Futbolcudan Yönetmen’ adlı kitabı bende benzer bir etki yaptı. Bunun nedenleri de çok açık. Aslında bu kitabın futbol ağırlıklı bölümlerini Ayhan Hülagü arkadaşımız Zaman okurlarına aktardı (12 Ocak 2013, Yeşil sahadan beyazperdeye). Ancak kitabın beni ilgilendiren tarafları biraz daha değişik. Memduh Ün ile bu kadar geç tanışmış olmayı kendim için ciddi bir talihsizlik olarak kabul etme durumundayım. Üç arkadaş; Salih Tozan, Semih Sezerli, Fikret Hakan Film yönetmeni ve oyuncu olarak Memduh Ün’ü yıllardır tanıyoruz. Futbolculuktan yönetmenliğe geçişi elbette ki biraz sancılı olmuş ama ‘Üç Arkadaş’ filmiyle yaptığı büyük çıkışın ardından bu konu gündemden kalkmış. Yaklaşık 60 yıl oyuncu ve yönetmen olarak sinemamıza hizmet vermiş bulunan Ün’ün hâlâ gönlünde bir şeyler yapmak var ama sağlığı buna pek izin vermiyor. Yönetmenlik gibi yoğun gerilim altında yapılan işi bu kadar ileri yaşta sürdürebilmek olanaksız. Yine de bu işle ilgisini sürdürüyor Ün. Sürekli okuyup film izleyerek sinemayla bağını canlı tutuyor. Yıllar Sonra’nın afiş ressamı İbrahim Enez’in yaptığı Üç Arkadaş afişi. Artık imkansız görünse de Sulhi Dölek’in ‘Küçük Günahlar Sokağı’ adlı kitabından bir film yapmayı çok istemiş. “Dölek’in anlattığı o insanların dünyası beni her zaman etkilemiştir. Üstelik artık ortadan kalkmış bulunan ‘mahalle’ gerçeğini de en iyi anlatan kitaplardan biridir o.” diyor ve mutlaka bulup okumamızı öneriyor. Zıkkımın Kökü filminden bir kare. Neyse ki ‘Zıkkımın Kökü’ filmi sinemadan beklediği hemen her şeyi karşılamış Ün’ün. O sayede köşesine çekilirken içinde ukde denilebilecek fazla bir şey kalmamış. Yurtiçi ve yurtdışı pek çok ödülle onurlandırılan Zıkkımın Kökü, Ün için her bakımdan güzel bir jübile olmuş denilebilir. Beşiktaş takımı 1940. Ayaktakiler soldan; Şeref Görkey, Hakkı Yeten, Çengel Hüseyin, Sabri Gençsoy, Halil Köksalan, Memduh Ün, Rifat, Şükrü Gülesin, Oturanlar; Enver Demir, kaleci Mehmet Ali, Yavuz Üreten. Son filmi olan ‘Sinema Bir Mucizedir’ onu düpedüz batırmış! Çeşitli nedenlerle önceden belirlenen maliyetin çok üstüne çıkıldığı gibi gişesi de parlak olmayınca Ün, ağır bir kayba uğramış. Allah’tan o günlerde çıkan bir yasa imdadına yetişmiş. Daha önce sattığı filmlerinin 20 yıl sonra yine ilk sahibi olarak kendisine dönme durumu ve bunun oluşturduğu yeniden satış imkânı, Ün için bir tür mucize gibi yetişmiş. Soldan sağa; Hakkı Yeten, Memduh Ün, kaleci Mehmet Ali. (Şeref Stadı) Bir yandan oyuncu ve yönetmen, öte yandan şirket sahibi bir işadamı olarak sinema alanında bir koltukta birkaç karpuz taşımak zorunda kalmış olan Memduh Ün, bu dönemde futbolu da hiç ihmal etmemişti. Film setlerinde hemen her zaman yaşanan birtakım aksaklıklarla ilgili olarak doğan gerilimi yenmenin en iyi yollarından birinin de futbol olduğu söylenebilirdi. Arabasının bagajında her zaman futbol topu ve öteki ekipmanı bulunduran Ün, böylece her ortamda futbol oynama durumunu sürdürmüştü. Bunun dışında zaman zaman yapılan gösteri maçlarında da forma giymişti Ün. Memduh Ün, ayakta soldan beşinci. 72 yaşına kadar top oynadı Memduh Ün’ün kişisel olarak beni etkileyen yanı tam 72 yaşına kadar futbol oynamayı sürdürmüş olması. Üstelik en azından son 20 yıl birbirimize çok yakın mekânlarda olmuşuz ama birbirimizden habersiz kalmışız. O, Levent Karakolu’nun arkasındaki halı sahada top koştururken muhtemelen biz de Türkiye Spor Yazarları Derneği’nin o dönemde zemini beton olan sahasında ter döküyorduk… Memduh Ün, Beşiktaş’ta futbol oynadığı yıllarda... Cüneyt Arkın ağabeyimizin oğlu Kaan ile bir araya gelip top oynama imkânımız olmuştu ama Memduh ağabey ile bu imkânı bulamamıştık. Ayrıca onun için bir senaryo yazma durumum da olabilirdi. Kısacası neresinden bakarsanız bakın en az 30 yıl önce tanışmış olmalıydık. Bu gecikmenin acısını çıkarabilmek için kitabı okuduktan sonra hemen kendisini arayıp Bodrum’da ziyaretine gittim. Gerçi kitabı okumakta da biraz geç kalmıştım ama olsun. 40. Yıl Hizmet Ödülleri Töreninde Yeşilçam camiasıyla... Torba keyfi “Torba’nın havası bana iyi geldi. Zar zor 100 metre yürüyebildiğim halde burada en az 500 metre yürüyorum. Kendimi daha zinde hissediyorum. Harika bir yer burası. Evimiz de büyük ve çok güzel, kalorifer, klima var, denize sıfır arada yalnız bir asfalt var. Bizden sonra ev yok, orman başlıyor. Her taraf yemyeşil. Karşımızda balıkçı barınağı var, tekneler bağlı. Deniz derya ayağımızın altında, bol oksijen. Sakin bir yer. Kasım oldu, hâlâ sabahları balkonda kahvaltı ediyoruz. Yaşamımın kalan senelerini Fatma’yla burada geçirmeye karar verdim.” Kitabında böyle anlatıyor Torba’ya yerleşmesini Memduh Ün. Şu günlerdeki yaşantısı da anlattığı gibi sürüyor. Memduh Ün, bir yandan Bodrum’da emeklilik günlerinin tadını çıkarırken öte yandan sinema ve sporla olan yakın ilgisini sürdürüyor. Nuri Bilge Ceylan’ın başarısını takdir ediyor ama o tarz sinemanın pek kendisine göre olmadığını söylemekten de kaçınmıyor. Sinemada da kitap olarak da polisiye tarzı hareketliliği yeğlediğini anlatıyor. Umutsuzlar’da Filiz Akın ve Yılmaz Güney ile... 1940’lı yıllarda Beşiktaş’ın Baba Hakkı’lı kadrosunda yer alan Memduh Ün futbolla ilgisini de haliyle izleyici olarak sürdürüyor. Siyah Beyazlı takımın gönlünde ayrı bir yeri olduğunu söylemek bile gereksiz. Arsenal maçlarını büyük bir heyecanla izlediğini belirterek kaçırılan fırsata yanıyor. Memduh Ün, Yeşilçamspor-Jokeyspor gösteri maçına kaptan olarak çıkmış. Futbol ve sporla ilgisi sadece bu boyutta değil Ün’ün, her türlü gelişmeyi izlemeye çalışıyor ve özellikle de doping olaylarına çok üzüldüğünü hatta bunlara akıl erdirmekte zorlandığını söylüyor. “Nasıl yaparlar?” diyor haltercilerimiz ve atletlerimizin doping olaylarıyla ilgili olarak “Bu kadar kolay ve çabuk yakalanırken, önlerinde bir yığın kötü örnek varken hâlâ nasıl doping yaptıklarına akıl erdiremiyorum. Deli mi bunlar?” diyor. Açıkçası bizim de söyleyebileceğimiz bir şey yok. Aynı üzüntüyü paylaşıyoruz. Yaklaşık iki saat süren sohbetimizde en çok ilgimi çeken noktalardan birinin sinemamızın öteki yönetmenleriyle aralarındaki güzel ilişkiler olduğunu söylemekten kendimi alamıyorum. Gerçekten de Atıf Yılmaz, Halit Refiğ başta olmak üzere öteki yönetmenlerle zaman zaman çok hoş işbirliği örnekleri ortaya koyuyorlar. Birinin filmi için ötekiler senaryo çalışmasına katılabiliyor, bazı bölümleri o yönetmenler çekebiliyor. Bugün için pek düşünülebilecek bir durum değil açıkçası. “Evet, aramızda iyi ilişkiler vardı. Zorluklar içinde sinema yapmak zorunda kaldığımız için böyle bir dayanışma söz konusuydu. Bundan hepimiz büyük keyif alırdık. Bir yandan yarışma sürerken, öte yandan böyle bir dayanışma hepimizi mutlu ederdi.” diye anlatıyor. Metin Erksan ve Ataol Behramoğlu ile Moskova’da... Önemli bir yönetmen olduğu halde çok sayıda filmde oyuncu olarak rol alışının yadırganıp yadırganmadığını da sormadan edemiyorum. Çok net biçimde “Hayır, hiç yadırganmadı.” diyor. “Zaten çoğu zaman bu bir zorunluluktu. O rolde oynayacak kişi bazen çok para isterdi, bazen de başka filmde çalıştığı için gelemeyecek durumda olurdu. Kimi roller için de en uygun kişi durumundaydım. Dolayısıyla hiçbir zaman yadırganacak durum olmadı.” diye aktarıyor bu ilginç durumu. Semra Özdamar, Ataol Behramoğlu, Metin Erksan ile Moskova’da... Memduh Ün ile dostluğumuz ve söyleşilerin süreceği umudundayım. Onunla başta sinema ve futbol olmak üzere başka pek çok şeyi, dünya ve memleket hallerini konuşmak keyifli ve yararlı. Gelişmeleri sizlere de aktarmaya çalışırım. Memduh Ün, Moskova Festivali’nde Çapkın Kız’ın başrol oyuncuları Tamer Yiğit ve Türkan Şoray ile...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

13 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Uzaktan eğitime nasıl kayıt olunur?

Öğrenci ve öğretmenin belirli bir mekân ve zamanda buluşma zorunluluğu olmadan, internet üzerinden eğitim ve bilgiye ulaştıran bir sistem, uzaktan eğitim. Dünyanın saygın üniversitelerine ulaşabilme fırsatı sunan sistemle sertifika almak mümkün.25 yıl önce CERN’de çalışan Tim Bernes Lee, interneti yani World Wide Web’i (www) keşfetti. Sistemin bu kadar talep göreceğini öngöremese de 2000’lerde dünya nüfusunun yüzde 5’i internet kullanır hale geldi. Bugün dünya nüfusunun yüzde 40’ı internet kullanıyor. Tim Bernes Lee, internetin yaygın kullanım alanlarından biri olan eğitime dikkat çekiyor ve iddialı bir tezi var: 20 yıl içinde üniversitelerdeki bölümlerin yarısına yakını kapanarak uzaktan eğitime geçilecek. Uzaktan eğitim, öğrenci ve öğretmenin belirli bir mekân ve zamanda buluşma zorunluluğu olmadan, internet üzerinden eğitime ve bilgiye ulaştığı bir sistem. Zaman gözetmemekten kasıt tekrar tekrar aynı derslere ulaşabilme özgürlüğü. Bu da uzaktan eğitim sisteminin tamamen öğrenci merkezli olduğunu gösteriyor. Uzaktan eğitim ile fırsat eşitliğinin zamanla tüm dünyada sağlanacağı öngörülüyor. Uzaktan eğitimde öğrencinin tek ihtiyacı olan disiplin ve kendini motive edebiliyor olması. Üniversite hayaldi, şimdi yüksek lisansa hazırlanıyor Tuğba Yalılı, uzaktan eğitim sisteminden yararlanarak yüksek lisans başvurusu yapabilen kişilerden biri. 28 Şubat mağduru olan Yalılı, zorunlu olarak uzaktan eğitime başlamış. Süreci şöyle anlatıyor: “Eğitimim devam etmese de hayat akışım devam etti. Evlendim, bir çocuğum var ve yedi yıldır çalışıyorum. Uzaktan eğitimden haberdar olunca yeniden üniversite sınavına girdim. Beykent Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri bölümünü kazandım. Dördüncü sınıftayım. Uzaktan eğitim imkânı olmasaydı kesinlikle üniversitede okumayı düşünemezdim. Çünkü buna ne zamanım var ne de mekân değiştirme lüksüm... Bu sistemle geç de olsa fırsat eşitliğini yakaladığımı düşünüyorum.” Raffaello Sanzio’nun resmettiği Atina Okulu isimli tabloda sahnede zamanın bilgeleri vardır. İlimlerinin peşinde sayısız coğrafyaya giden kişiler... Günümüzde ise mesafeleri kaldıran, bize dünyanın en iyi eğitim kurumları na ve bilim adamlarına ulaştıran bir sistem, uzaktan eğitim. “Oğlumla ders çalıştım” 45 yaşındaki esnaf Sabahattin Malçok’a yıllar sonra üniversite sınavına girmeyi düşündüren uzaktan eğitim sistemi olmuş. İlkokul mezunu Malçok, erken atıldığı iş hayatı sürecinde aklından daima, “En azından liseyi bitirseydim” diye geçirdiğini söylüyor: “Ne zaman uzaktan eğitimle ortaöğrenim ve liseyi bitirme imkânı doğdu, hemen kayıt oldum. İlköğretim öğrencisi olan oğlumla birlikte düzenli olarak ders çalıştım. Ve liseden mezun oldum. Şimdi yine uzaktan eğitimle üniversite için hayal kurmaktan kendimi alamıyorum. Bu imkânla ben bu kadarını başardım, yeni nesiller daha uzak ülkelere ulaşabilir.” Tek eksiğinin yabancı dil olduğunu belirten Malçok, “Yabancı bir üniversitenin yayınlarını düzenli olarak izlemek isterdim.” diyor. Coğrafi engelleri ve sınıf farkını kaldıran uzaktan eğitim, dünyanın saygın üniversitelerine ulaşabilmenin rahatlığını ve avantajını sunuyor. MIT, Stanford, Harvard ve Yale gibi üniversitelerden uzaktan eğitimle ders hatta sertifika almak mümkün. Bu üniversiteler de sistemi destekliyor. Her geçen gün artan ilgiyle de uzaktan eğitim sistemi hem gelişiyor hem de yaygınlaşıyor. MIT’de verilen ilk uzaktan eğitim kapsamındaki derse, 162 ülkeden 155 bin öğrenci katılmıştı. Bu rakam MIT’nin 150 yıllık tarihindeki tüm mezunlarından daha fazlaydı. 7 bin 200 öğrenci bu dersi aldı ve MIT’nin zorluğuyla ünlü olan bu dersi geçti. Normal koşullarda bu sayıya 40 sene boyunca ulaşılabilirdi. Stanford Üniversitesi’nde örgün eğitimle 200 öğrenciye “Yapay Zekâ’ya Giriş” dersi veren Profesör Peter Norvig’in, aynı dersi uzaktan eğitime ilk açtığında 209 ülkeden 160 öğrencisi olmuş. Norvig, örgün eğitimin 14. yüzyıl dersliklerindekiyle aynı teknolojiyi kullandığını, ders kitabı, kürsüde duran bilge, arka sıralarda uyuyan adama kadar her şeyin aynı olduğunu söylüyor. Profesör, artık eski sistemden vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyor. Bu öğrenme modelini üniversite ve lisede uygulayan tanınmış Amerikan üniversiteleri gibi, Çin’in Tsinghua Üniversitesi’nden, Moğolistan Ulusal Üniversitesi’ne kadar dünyada birçok üniversite de uyguluyor. Uzaktan eğitime nasıl kayıt olunur? Türkiye’de de birçok üniversitede uzaktan eğitim imkânı var. Önlisans, lisans ya da yüksek lisansa yönelik uzaktan eğitim alabilmek için örgün eğitim kayıt şartlarıyla aynı yollar izleniyor. Yani ÖSYM sınavlarına girmek ve yeterli taban puanı almalı. Bunun dışında halihazırda bir üniversitede lisans öğrencisiyseniz ya da lisans diplomasına sahipseniz, sınavsız ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi’nin açılan bölümlerinde uzaktan eğitim almak mümkün. Sosyoloji, tarih, uluslararası ilişkiler, felsefe gibi bir laboratuvar ortamı gerektirmeyen bölümler şimdilik en popülerleri. Ayrıca örgün eğitime yatay geçiş imkânı da var. Bunun yanında Kazakistan’daki Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde de uzaktan eğitim alınabiliyor. Türkiye’de 50’nin üzerinde üniversitede uzaktan eğitim veriliyor. Bunlar arasında İstanbul ve Ankara Üniversitesi gibi köklü kurumlar var. En merak edilen kurumlardan Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ prestij kaybı endişesiyle bu alanda çalışmalar yapsada uzaktan eğitime mesafeli yaklaşıyor. İlk uzaktan eğitim mektupla yapıldı 1856 yılında Berlin’de Mektupla Eğitim okulu kuruldu. Telefon tabanlı eğitim programı ise Amerikan Wisconsin Üniversitesi tarafından başlatıldı. 1929 yılında Ohio Hava Okulu farklı bir uzaktan eğitim uyguladı, radyo eğitim yayını yaptı. Türkiye’de ilk uzaktan eğitim denemesi, 1956 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü tarafından mektupla başlatıldı. Milli Eğitim Bakanlığı, 1961 yılında Mektupla Öğretim Merkezi kurdu. Okul Radyosu ve TV okulu örgün eğitime destek vermek için 1980’lerde yayına başladı. Açıköğretim Fakültesi’nin açılması ise 1983 yılında yürürlüğe giren yasayla oldu. Açıköğretim Lisesi açılışı 1992 yılında oldu. Açık ilköğretim okulu ve elektrik tesisatçılığı sertifikası veren Mesleki ve Teknik Açıköğretim Okulu’nun açılış tarihi ise 1997. Amerika’da tamamen internet üzerinden sadece kampüs içinde eğitim veren ilk üniversite Jones International 1993 yılında kuruldu. İnternetin evlerde kullanılmaya başlanması ise 1994 yılında oldu. Türkiye’de ‘Uzaktan Etkileşimli Eğitim’i 1996 yılında Bilkent Üniversitesi, video konferans sistemi kurarak uyguladı. New York’taki hocalar dersleri burada anlattı, Türkiye’den öğrenciler dinleyebildi. 4 YILLIK UZAKTAN EĞİTİM BÖLÜMLERİ BEYKENT ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İşletme (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Yönetim Bilişim Sistemleri (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Yönetim Bilişim Sistemleri (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) CELÂL BAYAR ÜNİVERSİTESİ (MANİSA) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme (Uzaktan Öğretim) Kamu Yönetimi (Uzaktan Öğretim) DİCLE ÜNİVERSİTESİ (DİYARBAKIR) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme (Uzaktan Öğretim) İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ (MALATYA) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (Uzaktan Öğretim) İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Uzaktan Öğretim) İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri (Uzaktan Öğretim) İktisat (Uzaktan Öğretim) İşletme (Uzaktan Öğretim) Maliye (Uzaktan Öğretim) İletişim Fakültesi Gazetecilik (Uzaktan Öğretim) Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Uzaktan Öğretim) Radyo, Televizyon ve Sinema (Uzaktan Öğretim) Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Kamu Yönetimi (Uzaktan Öğretim) MALTEPE ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Fen-Edebiyat Fakültesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İşletme (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) NAMIK KEMAL ÜNİVERSİTESİ (TEKİRDAĞ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat (Uzaktan Öğretim) İşletme (Uzaktan Öğretim) SAKARYA ÜNİVERSİTESİ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri (Uzaktan Öğretim) İktisat (Uzaktan Öğretim) Maliye (Uzaktan Öğretim) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Uluslararası İlişkiler (Uzaktan Öğretim) İşletme Fakültesi İnsan Kaynakları Yönetimi (Uzaktan Öğretim) ZİRVE ÜNİVERSİTESİ (GAZİANTEP) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yönetim Bilişim Sistemleri (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Yönetim Bilişim Sistemleri (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) HOCA AHMET YESEVİ ULUSLARARASI TÜRK-KAZAK ÜNİVERSİTESİ (TÜRKİSTAN-KAZAKİSTAN) Bilişim Teknolojileri ve Mühendislik Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Endüstri Mühendisliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Yönetim Bilişim Sistemleri (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) 2 YILLIK UZAKTAN EĞİTİM BÖLÜMLERİ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ (ADANA) Adana Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Elektronik Haberleşme Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ADANA) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Adana) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Adana) (%50 Burslu) AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ Uzaktan Eğitim Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Bilgisayar Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Harita ve Kadastro (Uzaktan Öğretim) AMASYA ÜNİVERSİTESİ Amasya Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Elektrik (Uzaktan Öğretim) İnternet ve Ağ Teknolojileri (Uzaktan Öğretim) Mekatronik (Uzaktan Öğretim) Sabuncuoğlu Şerefeddin Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Yaşlı Bakımı (Uzaktan Öğretim) ANKARA ÜNİVERSİTESİ Adalet Meslek Yüksekokulu Adalet (Uzaktan Öğretim) Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik (Uzaktan Öğretim) Beypazarı Meslek Yüksekokulu Bankacılık ve Sigortacılık (Uzaktan Öğretim) Turizm ve Otel İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) Elmadağ Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) ATILIM ÜNİVERSİTESİ (ANKARA) Atılım Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ANKARA) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (%50 Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (Tam Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (%50 Burslu) AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ (ANTALYA) Sosyal Bilimler Meslek Y.O. Turizm ve Otel İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ANTALYA) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) BİNGÖL ÜNİVERSİTESİ Bingöl Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) BİTLİS EREN ÜNİVERSİTESİ Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (BURSA) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) ÇANAKKALE ONSEKİZ MART ÜNİVERSİTESİ Çanakkale Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (DİYARBAKIR) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (%50 Burslu) TRAKYA ÜNİVERSİTESİ (EDİRNE) Tunca Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) ERZİNCAN ÜNİVERSİTESİ Refahiye Meslek Yüksekokulu Raylı Sistemler İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ESKİŞEHİR) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (%50 Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (%50 Burslu) SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ (ISPARTA) Uzaktan Eğitim Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik (Uzaktan Öğretim) BEYKENT ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) BEYKOZ LOJİSTİK MESLEK YÜKSEKOKULU (İSTANBUL) Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) (%50 Burslu) Lojistik (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Lojistik (Uzaktan Öğretim) (%50 Burslu) FATİH ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Adalet Meslek Yüksekokulu Adalet (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Adalet (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ Anadolu BİL Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (%50 Burslu) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (%25 Burslu) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Perakende Satış ve Mağaza Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Perakende Satış ve Mağaza Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Acil Durum ve Afet Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Coğrafi Bilgi Sistemleri (Uzaktan Öğretim) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Medya ve İletişim (Uzaktan Öğretim) Sosyal Bilimler Meslek Y.O. Bankacılık ve Sigortacılık (Uzaktan Öğretim) Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) MARMARA ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) Pazarlama (Uzaktan Öğretim) Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) OKAN ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Yerel Yönetimler (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Yerel Yönetimler (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (İSTANBUL) Plato Meslek Yüksekokulu Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (%50 Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (Tam Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (%50 Burslu) Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik (İngilizce) (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (Tam Burslu) Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik (İngilizce) (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (%50 Burslu) DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ (İZMİR) İzmir Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) GEDİZ ÜNİVERSİTESİ (İZMİR) Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (İZMİR) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (%50 Burslu) KAHRAMANMARAŞ SÜTÇÜ İMAM ÜNİVERSİTESİ Kahramanmaraş Meslek Y.O. Çağrı Merkezi Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) KARABÜK ÜNİVERSİTESİ Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Sağlık Kurumları İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) Eskipazar Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Safranbolu Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (KAYSERİ) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (%50 Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (%50 Burslu) KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİ Kırıkkale Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Elektronik Haberleşme Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Kontrol ve Otomasyon Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Hacılar Hüseyin Aytemiz Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Keskin Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Elektrik (Uzaktan Öğretim) KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ Kocaeli Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) MEVLANA ÜNİVERSİTESİ (KONYA) Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (KONYA) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Konya) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Konya) (%50 Burslu) İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ (MALATYA) Malatya Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) CELÂL BAYAR ÜNİVERSİTESİ (MANİSA) Ahmetli Meslek Yüksekokulu İnsan Kaynakları Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Salihli Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Soma Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Turgutlu Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (MARDİN) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mardin) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mardin) (%50 Burslu) MERSİN ÜNİVERSİTESİ Mersin Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Eczane Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) Elektronik Haberleşme Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Elektronik Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Uzaktan Öğretim) Ormancılık ve Orman Ürünleri (Uzaktan Öğretim) Sağlık Kurumları İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (MERSİN) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (%50 Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (%50 Burslu) MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ Muğla Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) KAPADOKYA MESLEK YÜKSEKOKULU (NEVŞEHİR) Kapadokya Meslek Yüksekokulu Turist Rehberliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Turist Rehberliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) NEVŞEHİR HACI BEKTAŞ VELİ ÜNİVERSİTESİ İncekara Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik (Uzaktan Öğretim) SAKARYA ÜNİVERSİTESİ Adapazarı Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Elektronik Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) İnternet ve Ağ Teknolojileri (Uzaktan Öğretim) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Mekatronik (Uzaktan Öğretim) ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ (SAMSUN) Samsun Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Medya ve İletişim (Uzaktan Öğretim) Alaçam Meslek Yüksekokulu Posta Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (SAMSUN) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (%50 Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (TRABZON) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (%50 Burslu) Mesleki ve Teknik Eğitim Bölgesi: DIŞ ÜLKELER HOCA AHMET YESEVİ ULUSLARARASI TÜRK-KAZAK ÜNİVERSİTESİ (TÜRKİSTAN-AZAKİSTAN) Türkistan Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ (ADANA) Adana Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Elektronik Haberleşme Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ADANA) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Adana) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Adana) (%50 Burslu) AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ Uzaktan Eğitim Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Bilgisayar Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Harita ve Kadastro (Uzaktan Öğretim) AMASYA ÜNİVERSİTESİ Amasya Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Elektrik (Uzaktan Öğretim) İnternet ve Ağ Teknolojileri (Uzaktan Öğretim) Mekatronik (Uzaktan Öğretim) Sabuncuoğlu Şerefeddin Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Yaşlı Bakımı (Uzaktan Öğretim) ANKARA ÜNİVERSİTESİ Adalet Meslek Yüksekokulu Adalet (Uzaktan Öğretim) Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik (Uzaktan Öğretim) Beypazarı Meslek Yüksekokulu Bankacılık ve Sigortacılık (Uzaktan Öğretim) Turizm ve Otel İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) Elmadağ Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) ATILIM ÜNİVERSİTESİ (ANKARA) Atılım Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ANKARA) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (%50 Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (Tam Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ankara) (%50 Burslu) AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ (ANTALYA) Sosyal Bilimler Meslek Y.O. Turizm ve Otel İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ANTALYA) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Antalya) (%50 Burslu) BİNGÖL ÜNİVERSİTESİ Bingöl Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) BİTLİS EREN ÜNİVERSİTESİ Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (BURSA) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Bursa) (%50 Burslu) ÇANAKKALE ONSEKİZ MART ÜNİVERSİTESİ Çanakkale Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (DİYARBAKIR) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Diyarbakır) (%50 Burslu) TRAKYA ÜNİVERSİTESİ (EDİRNE) Tunca Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) ERZİNCAN ÜNİVERSİTESİ Refahiye Meslek Yüksekokulu Raylı Sistemler İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (ESKİŞEHİR) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (%50 Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Eskişehir) (%50 Burslu) SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ (ISPARTA) Uzaktan Eğitim Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik (Uzaktan Öğretim) BEYKENT ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) BEYKOZ LOJİSTİK MESLEK YÜKSEKOKULU (İSTANBUL) Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) (%50 Burslu) Lojistik (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Lojistik (Uzaktan Öğretim) (%50 Burslu) FATİH ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Adalet Meslek Yüksekokulu Adalet (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Adalet (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ Anadolu BİL Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (%50 Burslu) Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (%25 Burslu) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Perakende Satış ve Mağaza Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Perakende Satış ve Mağaza Yönetimi (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Acil Durum ve Afet Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Coğrafi Bilgi Sistemleri (Uzaktan Öğretim) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Medya ve İletişim (Uzaktan Öğretim) Sosyal Bilimler Meslek Y.O. Bankacılık ve Sigortacılık (Uzaktan Öğretim) Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) MARMARA ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dış Ticaret (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) Pazarlama (Uzaktan Öğretim) Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) OKAN ÜNİVERSİTESİ (İSTANBUL) Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) Yerel Yönetimler (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Yerel Yönetimler (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (İSTANBUL) Plato Meslek Yüksekokulu Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (%50 Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (Tam Burslu) Radyo ve Televizyon Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (İstanbul) (%50 Burslu) Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik (İngilizce) (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (Tam Burslu) Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik (İngilizce) (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (%50 Burslu) DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ (İZMİR) İzmir Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) GEDİZ ÜNİVERSİTESİ (İZMİR) Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (İZMİR) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (İzmir) (%50 Burslu) KAHRAMANMARAŞ SÜTÇÜ İMAM ÜNİVERSİTESİ Kahramanmaraş Meslek Y.O. Çağrı Merkezi Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) KARABÜK ÜNİVERSİTESİ Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Sağlık Kurumları İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) Eskipazar Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Safranbolu Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (KAYSERİ) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (%50 Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Kayseri) (%50 Burslu) KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİ Kırıkkale Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Elektronik Haberleşme Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Kontrol ve Otomasyon Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Hacılar Hüseyin Aytemiz Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Keskin Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Elektrik (Uzaktan Öğretim) KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ Kocaeli Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) İşletme Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) MEVLANA ÜNİVERSİTESİ (KONYA) Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (KONYA) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Konya) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Konya) (%50 Burslu) İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ (MALATYA) Malatya Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Muhasebe ve Vergi Uygulamaları (Uzaktan Öğretim) CELÂL BAYAR ÜNİVERSİTESİ (MANİSA) Ahmetli Meslek Yüksekokulu İnsan Kaynakları Yönetimi (Uzaktan Öğretim) Salihli Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Soma Meslek Yüksekokulu İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Turgutlu Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (MARDİN) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mardin) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mardin) (%50 Burslu) MERSİN ÜNİVERSİTESİ Mersin Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Eczane Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) Elektronik Haberleşme Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Elektronik Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Uzaktan Öğretim) Ormancılık ve Orman Ürünleri (Uzaktan Öğretim) Sağlık Kurumları İşletmeciliği (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (MERSİN) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (%50 Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (Tam Burslu) Moda Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Mersin) (%50 Burslu) MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ Muğla Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) KAPADOKYA MESLEK YÜKSEKOKULU (NEVŞEHİR) Kapadokya Meslek Yüksekokulu Turist Rehberliği (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) Turist Rehberliği (Uzaktan Öğretim) (Tam Burslu) NEVŞEHİR HACI BEKTAŞ VELİ ÜNİVERSİTESİ İncekara Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik (Uzaktan Öğretim) SAKARYA ÜNİVERSİTESİ Adapazarı Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Elektronik Teknolojisi (Uzaktan Öğretim) İnternet ve Ağ Teknolojileri (Uzaktan Öğretim) İş Sağlığı ve Güvenliği (Uzaktan Öğretim) Mekatronik (Uzaktan Öğretim) ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ (SAMSUN) Samsun Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) Medya ve İletişim (Uzaktan Öğretim) Alaçam Meslek Yüksekokulu Posta Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (SAMSUN) Plato Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (%50 Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (Tam Burslu) Grafik Tasarımı (Uzaktan Öğretim) (Samsun) (%50 Burslu) PLATO MESLEK YÜKSEKOKULU (TRABZON) Plato Meslek Yüksekokulu Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (Tam Burslu) Aşçılık (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (%50 Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (Tam Burslu) Çocuk Gelişimi (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (%50 Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (Tam Burslu) Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri (Uzaktan Öğretim) (Trabzon) (%50 Burslu) Mesleki ve Teknik Eğitim Bölgesi: DIŞ ÜLKELER HOCA AHMET YESEVİ ULUSLARARASI TÜRK-KAZAK ÜNİVERSİTESİ (TÜRKİSTAN-AZAKİSTAN) Türkistan Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Öğretim) (Ücretli) UZAKTAN EĞİTİM YÜKSEK LİSANS PROGRAMLARI Ahmet Yesevi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Yönetim Bilişim Sistemleri e-MBA Programı Sağlık Kurumları İşletmeciliği Yönetim ve Organizasyon Eğitim Yönetimi Yerel Yönetimler Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü E-Konaklama Eğitim Bilimleri Enstitüsü Gelişimsel Yetersizlikleri Olan Çocukların Öğretmenliği e-MBA Programı Atılım Üniversitesi e-MBA Programı Bahçeşehir Üniversitesi e-MBA Programı (İnternet Üzerinden İşletme Yüksek Lisans Programı) Beykent Üniversitesi e-MBA Programı Fatih Üniversitesi e-MBA Programı Gazi Üniversitesi Bilişim Sistemleri İstanbul Bilgi Üniversitesi e-MBA Programı(İşletme Yönetimi Yüksek Lisans Programı Maltepe Üniversitesi e-MBA Programı (e-İşletme Yüksek Lisans) ODTÜ Enformatik Online-Yüksek Lisans Prgramı Informatics Online Sakarya Üniversitesi e-Bilişim Teknolojileri e-Mühendislik Yönetimi Sosyal Bilimler Enstitüsü e-MBA Programı Işık Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü e-MBA İstanbul Aydın Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü e-MBA

Internetin Ilk Türk Gazetesi

13 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

İlk işimiz, ne olmadığımızı anlatmak!

Günümüzde yaygınlaşmaya başlayan mesleklerin başında yer alıyor yaşam koçluğu. Esra Doyuk da bu işi yapanlardan biri. Müşterilerinin hepsinin kadın olduğunu söyleyen Doyuk, “Yaşam koçları akıl vermez. Yönlendirmez. Sadece soru sorarak kişilerin güçlü bir şekilde yaşama odaklanmalarını sağlar.” diyor.Esra Doyuk, bir yaşam koçu. İnsanlarla beraber yürüyor, hayatlarında doğru kararlar alıp mutlu olmaları için onlara destek oluyor. Çalıştırdığı insanlara her daim, en azından bir telefon kadar yakın olmaya çalışıyor, gerektiğinde evlerine misafirliğe gidiyor. ‘Karşılıklı güvene’ de sadık; kimlere yardımcı olduğunu sorduğumuzda kibar bir şekilde, ‘Bu mümkün değil, asla!’ diyor. Çalıştırdığı kişilere ‘kısa süreli yol arkadaşı’ olduğunu söyleyen Doyuk, Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun olmuş, Uluslararası Koçluk Federasyonu (ICF) akrediteli ‘Erickson College’den eğitimlerini tamamlamış. Yaklaşık 15 yıldır çeşitli sivil toplum kuruluşlarının projelerinde yer almış, neticede yaşam koçluğunda karar kılmış. ‘Yaşam koçluğu nedir, ne değildir?’ gibi soruların cevabını öğrenmek için Esra Doyuk’un İstanbul Anadolu yakasında bulunan ofisinin kapısını çaldık. Koçluk Federasyonu’nun Türkiye ayağı, dokuz sene önce kurulsa da yaşam koçluğunun ülkemizde bir meslek haline gelmesi 29 Haziran 2013’te Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla gerçekleşti. “İnsanlar, yaşam koçluğunu farklı meslek grupları ile karıştırıyor ve bu yüzden yanlış bilinmesine sebep oluyor.” diyerek tebessümle karışık serzenişte bulunuyor Esra Doyuk. Lisans eğitimini siyaset bilimi üzerine yapmasına rağmen bu mesleği seçmesini ise şöyle cevaplıyor: “Yaşam koçluğu yeni bir meslek ve bilinilirliği az. Benim hayat oyunumun bir parçasıydı. Çok küçük yaştan itibaren farklı insanlarla tanışmak insanlardaki farklılıkları bulmak, onlara yardımcı olmak vardı içimde. Aslında, üniversitede psikoloji okumak istedim. O zamanlar ‘Deli doktoru mu olacaksın?’ diye tepkiler olmuştu. Durum böyle olunca siyaset bilimi ve kamu yönetimine yöneldim. Ancak, üniversitede hayatım boyunca psikoloji eğitimi almaya gayret ettim. Siyaset biliminde işin hep psikoloji tarafına endekslendim.” Zamanla öğrendiği bilgileri insanlara aktarırken bulmuş kendini. Profesyonel hayatta da bu mesleği icra etmek için çalışmalarına başlamış. Eğitim için gittiği ilk günü ‘şok’ olarak değerlendiriyor. “Benim için ilk gün tam bir şoktu. Çünkü kafamdaki koçluk bütün birikimlerimi, deneyimlerimi insanları yönlendireceğim biçimde kullanacağım bir kavramdı. Ama eğitime gittiğim ilk gün koçluğun bu olmadığını anladım.” diyor. Esra Doyuk’a göre, koçluk dünya çapında bir kavram. Moda sınıfına girdiğinden dolayı da her şeyin arkasına bir ‘koç’ kelimesi ekleniyor. Doyuk, bu meslekte ilk kuralın müşterilere koçluğun ne olmadığını anlatmak olduğunu söylüyor. Çünkü pek çok kişi bu konuda yanlış bilgilere sahip: “Koçlar bir danışman değildir. Terapist değildir. Kişinin ihtiyaç duyduğu cevaplara aslında kendinin sahip olduğunu gösterir. Kişiye güçlü sorular sorarak göz ardı ettiği birtakım seçenekleri görme sürecine destek verir. Yaşam koçu, akıl vermez. Yönlendirmez. İnsanı diğer varlıklardan ayıran ‘akredite edebilme’ özelliğini ortaya çıkarmak için sadece soru sorar.” Bir kişiye ömür boyu koçluk yapılmaz Her koçun farklı çalışma biçimi olabileceğini ve bu yüzden koçlar arası kıyas yapmanın mantıklı olmayacağına değinen Esra Doyuk’a göre, yaşam koçluğu çok esnek bir meslek. İlerleyen zamanlarda sanal ortamdan çalışmaların daha çok olacağını belirten Doyuk, kendisinin de müşterileri ile Skype üzerinden çalıştığı bilgisini veriyor. Onlarca müşterisi varmış ve haftada 8 kişiyle çalışıyormuş: “İstenildiği takdirde bir günde 5 veya 6 tane müşteriye koçluk yapılabilir. Bu, koçun performansına bağlı. Müşterinin hayatını düzene oturtmak adına haftada 1, aralıklarla 12 seanslık koçluğun karşımızdaki kişinin hayatında çok etkili olacağına inanırız. Bu seanslar kişinin yol haritasına göre ayarlanır. Bir süre sonra kişi ihtiyaç duydukça gelmeye başlar. Koça ayda 1 ya da 1 haftada 2 kere gelen de oluyor. Koçluk kişinin ömür boyu alacağı bir şey değildir.” Esra Doyuk, çalışma seanslarının ne kadar zaman alıyor sorusuna cevabı şöyle oluyor: “Çalışma, kişinin konusuna ve yapısına göre değişiyor. En az 45 dakika, en fazla 1,5-2 saat arası.” Seans sonlarında ödev veriliyormuş. Ancak, ertesi seansta ödevini yaptın mı diye sorgulamak yok. Yaşam koçunun performansının kişinin performansı ile paralel olduğunu söyleyen Doyuk, “Öncelikle ücretsiz demo bir seans yapıyoruz, koçla uyum adına. Bu seansta kişinin ne istediğini öğrenmiş oluyoruz. Psikolog, terapist veya yaşam koçu… Bayanlarla çalışıyorum. En az 18 yaş olmak kaydıyla. Ancak bir istisna olarak 13 yaşında ileri zeka bir çocukla çalışmıştım. Hayatımda çalıştığımda en muhteşem çalışmaydı. Bir de güven sağlamak adına gizlilik anlaşması imzalıyoruz arzu edenlerle. Her iki tarafı da hukuken bağlıyor.” diyor. Yaşam koçlarının verdiği hizmet bedeli 100 ila bin TL arasında değişiyor. Koçun kendine ait fiyatlandırması olabileceğini söyleyen Doyuk, iki tane ünlü müşterisi olduğunu söylüyor ancak ‘müşteri gizliliğinin’ öneminden bahsederek isim vermiyor. Karşımızdaki yaşam koçu kadın olunca “Eşinize de koçluk yapıyor musunuz?’ sorusu kaçınılmaz. Gülerek cevabını veriyor Doyuk: “Tabii ki, eşimle de seans yapıyoruz ama ben ona her zaman şunu söylüyorum: Seansta kişinin birtakım endişelerden uzak olması çok önemli. Ben onu başka bir koçla çalışması konusunda ikna ettim. Koç sizinle alâkalı hiçbir şey bilmiyorsa daha iyi çalışır.” Kendisinin de yaşam koçu ile çalıştığını vurguluyor Esra Doyuk. Genellikle yaşam koçları başka koçlarla beraber çalışırmış verimin artırılması adına. Kandırılan sanatçı kaç yaşında? Yaşam koçunun, çalışma arkadaşlarıyla yaptıkları yolculukta saygı, güven, dürüstlük ve gizlilik esaslarına dayanan bir ilişki ile destek verdiğini söyleyen Esra Doyuk’a göre, yaşam koçunun görevi yemeği azalttırmaktan ibaret değil. Buna rağmen kilo vermek için gelen müşterileri de var. Yemekten konu açılmışken şarkıcı Hadise’nin “Fazla kilo verdim.” diye yaşam koçu Şeyda Coşkun’u suçlamasına ilişkin olarak, “Ben bu yaşananları etik bulmuyorum. Yaşanan olayda, ‘Beni kandırdı.’ diyorlar. Kandırılan insan kaç yaşında. Zaten, en başta çalışma kabul edilmiş. Yetkinliği olan bir koçla çalışmak, standardı olan, mesleki ahlakı olan biriyle çalışmak demektir.” diyor. Yaşam koçu olmak için ne yapmalı? Gerçek anlamda bir yaşam koçu olmak için uluslararası alanda akredite olmuş okullardan mezun olmak, belli sayıda koçluk seansını tamamlamak önemli. Son zamanlarda gözde olmaya başlayan bu mesleği yürütmek için kişinin kendisini sürekli yenilemesi, çok okuması, araştırmalar yapması ve disiplinli bir çalışma ortaya koyması da gerekiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Eylül 2014 Cuma 22:59

Baharatlar nasıl hazırlanır?

Baharatların o enfes kokularından en iyi şekilde istifade etmek istiyorsanız, size tavsiyemiz çekilmemiş olarak alın ve kendiniz kullanılacak hale getirin.Karabiber, kimyon, kakule, yenibahar, tarçın, karanfil gibi baharatları satın alırken öğütülmemiş tohumunu, meyve, çiçek tomurcuğu veya kabuklarını tercih edin. Çünkü bunlar, bütün bu saydıklarımız, çeşni ve kokusunu tam olarak öğütülmeden önce bütün halindeyken içerir. Bu baharatların hepsi de kolayca öğütülebilen baharatlardır.Kavurmak baharatını artırırBuna kızartma da denilir ve genellikle Hint mutfağında kullanılır. Kişniş, kimyon, rezene ve hardal tohumlarının baharatını artırır.Kalın tabanlı küçük bir tava orta ateşte bir dakika süreyle ısıtılır. Öğütülmemiş baharat ısınan tavaya konulur ve iki üç dakika boyunca tahta kaşık yardımıyla kavrulur. Baharatın yanmaması için tavayı sallamak ve tahta bir spatula veya kaşıkla sürekli çevirmek gerekmektedir. Kavurma işlemi bitince baharatlar tavadan alınır ve havanda dövülerek ağzı kapaklı kavanozlara konup kapağı hava almayacak şekilde kapatılır.Havanda dövmenin de inceliği varBaharatlar, çeşnilerinin ve kokularının ortaya çıkması için genellikle dövülür veya öğütülür.Yalnızca, kurutulmuş zencefil, zerdeçal, küçük Hindistan cevizi kabuğu ve tarçının evde dövülmesi biraz güçtür. Bunlar genellikle öğütülmüş haliyle satın alınır. En iyi çeşniyi yakalamak için, baharatı kullanacağınız zaman ve yemeğe gerektiği kadar öğütmelisiniz.Rezene, kimyon, Frenk kimyonu ve karanfil tomurcuğu gibi kolay öğütülebilen baharatlar için çini havan kullanmanız tavsiye edilir. Tek seferde havana bir yemek kaşığından fazla baharatın koyulmaması gerekmektedir. Saydığımız bu baharatların çeşnilerinin tam manasıyla açığa çıkması için dairesel hareketlerle dövülmesi oldukça önemlidir. Kişniş ve yenibahar tohumları sert olduklarından, bunlar küçük karabiber değirmenlerinde rahatlıkla öğütülebilir.Taze zencefili rendeleyinZencefil, bayır turpu gibi kök baharatlarla, küçük Hindistan cevizi kullanılmadan önce rendelenir. Zencefil ve bayır turpunun, rendelenmeden önce kabuklarının soyulması gerekmektedir. Paslanmaz çelikten ince rendeler bu iş için idealdir.Bazıları hafifçe ezilmek isterArdıç, zencefil, kakule ve limonotu gibi baharatlar hafif bir şekilde ezildiklerinde kokularını açığa çıkartırlar. Kakulenin kokusunun çıkması için tohumlarının dövülmesi yeterlidir. Ardıç yemişi ve kakule havanda dövülebildiği gibi sağlam bir torbanın içine konulup merdaneyle de ezilebilir.Taze zencefil, havlican ve limonotu, kullanılacak olan yemeğin tarifine göre bütün halinde yemeğe konulup, servis yapılmadan hemen önce tencereden çıkarılabilir.Safranın rengi demlenince çıkarBirkaç baharat türü için demleme yöntemi uygundur. Bunlar kullanılmadan önce, ılık suda bekletilirler. Safran bu şekilde demlendiğinde yalnızca kendine özgü harika kokusunu değil aynı zamanda parlak sarı rengini de salıverir.Demirhindi demlendirildiğinde tıpkı limon ya da sirkenin yaptığı gibi keskin baharatıyla yemeklere özel bir lezzet katar.Safranı demlemek için birazcık süt ısıtın. Tarifte verilen su veya başka sıvıyı ekleyip beş dakika kadar demlendirin. Safranın renginin çıktığı bu sıvıyı atmayın, hem safran yaprakçıkları hem de bu sıvı yemeklerde kullanılır.Taze Baharat Nasıl Saklanır?Taze baharatları aldığınız gün kullanmayacaksanız oda sıcaklığında bulundurmak yerine serin bir yerde bulundurmaya özen gösterin.Limonotu, misket limonu ve köri bir parça kâğıt havluya sarılarak buzdolabının sebzeliğinde iki haftaya kadar muhafaza edilebilir.Taze havlıcan, zencefil ve acıbiber, ağzı sıkıca kapatılmış bir kapta ve yine üzeri kâğıt havluyla sarılı halde buzdolabında üç haftaya kadar muhafaza edilebilir.Öğütülmüş ve öğütülmemiş kuru baharatlar, hava geçirmeyen kaplarda, serin ve karanlık bir dolap çekmecesinde saklanmalıdır. Böyle yapılmadığı takdirde ışık, sıcaklık ve nem, baharatların kalitelerini bozar.Öğütülmemiş baharatlar renk, koku ve çeşnisini 6 ay ya da ondan biraz daha uzun bir süre koruyabilir. Öğütülmüş baharatlar ise bu özelliklerini 6 ay içinde kaybederler. Baharatı ne zaman aldığınızdan emin olamıyorsanız hemen kokusunu kontrol edin. Burnunuza küf kokusu geliyorsa veya baharatın kendisine özgü kokusu kaybolmuşsa artık onu kullanmanızın bir faydası yoktur.Tavsiyemiz, baharatları satın alıp kavanozlara koyduğunuzda üzerine küçük bir tarih etiketi yapıştırmanız olacaktır.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

13 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Tatil sonbaharda da güzeldir

Yaza güzellemeler yapılırken derin bir sessizliğe gömülenlerdenseniz, hazan sevenler kulübüne hoşgeldiniz. ‘Denizsiz tatil mi olur’ diyenlere aldırmayın. Sonbaharın renkleri yeter de artar bize. Dökülen yapraklara basınca çıkan sesten mutlu olur, geride kalan yaza bir de şarkı mırıldanırız: “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli...”Gelin şunun adını koyalım. Türkiye’de üç kişiden dördünün şair olmasının müsebbiplerinden biri ‘sonbahar’. Yemin etsek başımız ağrımaz. Şair açık açık yazmış işte ‘beni bu güzel havalar mahvetti’ diye. Beton binalar arasında ‘yağmurdan sonra toprak kokusu’ romantizmi yapacak kadar şairlik olunca serde, sonbahar gelmeden, nostaljisi geliyor. Battaniye altına girip elimizde kahve fincanıyla kitap okuma hayalleri mi kurmuyoruz, düşen yaprakları mı dilimize dolamıyoruz. Hiçbir şey yapamıyorsak ‘Bu sabah yağmur var İstanbul’da’ yazmak için telefon tuşlarına uzanıyor parmaklarımız. Enikonu seviyoruz bu mevsimi. Aşırı dozda sonbahardan şair olan bir başka halk daha var mı bilinmez ama sonbaharın hüznü bize münhasır değil. Sonbaharla eş anlamlı kullandığımız hazanın Farsçadan gelmesi de, sonbaharın İngilizcedeki karşılığının düşüş anlamına gelen ‘fall’ olması da tesadüf değil. Öyle ya da böyle sonbahar her dilde hüzün demek. ‘Yaz bitti artık tatile gidebilirim’ diyen azınlık için ise kaçışların en güzeli. Bob Ross tablolarına taş çıkartacak manzaralara sahip ‘sonbaharın en güzel yaşandığı’ uzak-yakın diyarları derledik. Kimbilir belki şurada tatilini sonbahara saklayan birileri vardır! Gökten yaprak yağan ülke; AlmanyaYapraklar düşmede bilinmez nerden / Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki / Yapraklar düşmede gönülsüz / Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan / Kaymada yalnızlığa / Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor / Nereye baksan hep o düşüş / Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.Şiir sevmeyenlere ‘kelimelerle ateşkes imzalatacak’; güz sevmeyenleri hüzne müptela edecek bu dizelerin sahibi Alman şair Rainer Marie Rilke. Rilke’ye bu dizeleri yazdıran da edebi dehası olduğu kadar ‘sonbahar gibi sonbahar’lar yaşayan memleketi. Hakikaten Almanya, sonbaharın hakkını en fazla veren ülkelerden biri. Ülkeyi bir baştan bir başa dolaşan nehir kenarlarında yapacağınız uzun yürüyüşler ve bisiklet gezileriyle kendinizi bir film karesi içinde düşlemeniz, biraz da havaya girmeniz mümkün. Fonda sarı turuncu hatta neredeyse kırmızı yapraklar... Almanya’ya özgü bir başka renk daha var. Ve hatta sırf bu yüzden kocakarı yazı diyorlar bu mevsime. Sebebini kısaca açıklayalım: Ağlarıyla kendini rüzgâra bırakıp kışı geçirmek için uygun yer arayan örümceklerin ‘yaşlı kadın saçını’ hatırlatan görüntüsü özellikle güneşli sonbahar günlerinde belirgin olarak görülebiliyormuş. Sadece bu yüzden bu mevsime ‘kocakarı yazı’ denmesine sebep olmuş. Sonbahar, otoban kenarlarında bile ağaç görmeye alıştıran doğasıyla Almanya’nın hemen her yerinde güzel geçiyor. Berlin, Heidelberg ve ‘Kara ormanlar’ olarak bilinen İsviçre sınırına yakın Schwarzwald bölgesi bizim önerimiz olsun. Kasım’da New York başkadırBelli bir yaş grubu için klasikler arasına giren, Amerikalı film eleştirmenlerinin ise hep düşük not verdiği Kasımda Aşk Başkadır filmi, hiçbir şey yapmasa da ‘sonbahar eşittir New York’ algısı oluşturdu kafamızda. Sonu ölümle biten bir aşk hikâyesini konu alan film, sonbahar klişelerimize klişe kattı sağ olsun. Güz gelince beş numara şiş alıp örgü örmeye koyulan kızlar, kızlarımız var mesela... Allah sonlarını benzetmesin diyerek konuya geri dönelim. New York, sonbaharın en güzel yaşandığı şehirler sıralamasında hep ilk sıralarda. Filmin etkisi elbette güçlü ama şehrin orta yerinde ranta kurban gitmeyen yeşil alanların güzün gelişiyle renkten renge girmesini hafife almamak lazım. Elin oğlu yapmış, darısı bizim başımıza deyip komşu ülke Kanada’ya göz atalım... Kırmızı yapraklar ülkesi KanadaŞu bilgisayarlarımızın masaüstünde ‘dört mevsim’i temsilen dönen ve dünyanın farklı diyarlarını gösteren fotoğraflar var ya. Hani şu, ‘yok canım öyle renk mi olur? Photoshop’tur kesin’ diyerek kendimizi avuttuğumuz deniz kenarları, ormanlar, dağlar vs.... Hayallerinizi yıkmak istemeyiz sonuçta ama onlar gerçek olabilir. Biz de gidenlerin, geri dönüp anlatanların yalancısıyız. Kanada öyle bir yer mesela. Hassaten sonbaharda. Simgesi ‘en kırmızısından’ akçaağaç yaprağı olan bir ülkeden bahsediyoruz neticede. O zamanlar Photoshop da olmadığına göre kırmızı yaprak efsane değil ve galiba bu kez kandırılmadık ey halkım! Vakti ve bütçesi müsait olanlara duyurulur. Sezon dışı olduğu için nispeten ucuz uçuş bulmak da mümkün. Kanada da tıpkı Almanya gibi ‘sonbaharı’ hemen hemen her şehriyle temsil eden bir ülke. İlla birkaç öneri isterseniz Doğu Kanada ve Vancouver yeter de artar bile. Vancouver’ın hepsi beş kilometreden uzun yürüyüş alanına sahip parkları, dağları ve botanik parkları hemen bugün olmasa da ‘yemeden içmeden kesip’ gezmeye ayıranlara rengarenk doğallıklar sunuyor. Kalabalıktan uzak tatiller için İtalyaİtalya da ekim ortalarına kadar 20 derecenin üzerinde seyreden sıcaklıkları ve eşsiz doğasıyla sonbahar için uygun ülkelerden biri. Sezonda insanı bezdiren kalabalığı ve uçak-otel fiyatları düşerken, sıcaklıkların o kadar da çok düşmemesi İtalya’yı özellikle de Floransa ve Roma’yı cazip kılıyor. Eylül-ekim aylarında çıkan mantar ve cevizi de meşhur olan İtalya, sonbahar döneminde başlayan festivaller ve kültür sanat etkinlikleriyle tatil anlayışı yaz mevsiminden ibaret olmayan turistler için özellikle çekici olabilir.Yapraksız da olsa...Başladığımız yere geri dönelim. İstanbul’da sonbahar nazlı bu sene. Sezen Aksu ‘Bulutlar yüklü ha yağdı ha yağacak üstümüze’ sözlerini bugünler için yazmış gibi. Bekliyoruz... Gözümüz bulutlarda, ‘ağla ağla açılırsın’ demek geliyor içimizden. Yağacağı yok... Şehrin orta yerinde işten, okuldan çıkıp ha deyince gideceğimiz, uzun yürüyüşler yapıp banklarda oturacağımız geniş geniş parklarımız da yok. Çünkü yıkılan stadyumların yerine park yapacak halleri yok. ‘Kalanlara selam olsun’ deyip İstanbul’da sonbaharı ucundan kıyısından hissedebileceğimiz parklardan bahçelerden bahsedip bu bahsi kapatalım en iyisi. Atatürk Arboretumu deyince nereden bahsedildiğini anlamak zor. Belgrad Ormanı içinde, bin 500’e yakın bitki türünü barındıran botanik parkı diyelim daha anlaşılır olsun. Yılın her ayı görmeye değer olan bu canlı bitki müzesi sonbaharda ‘bildiğiniz’ kırmızıya dönüşüyor. Sarıyer yakınlarındaki Bahçeköy’de bulunan park, şehrin merkezinde olmasa, giriş çıkış saatleri epey kısıtlı da olsa ‘zahmet olmadan rahmet olmaz’ diye düşünenler için iyi bir adres. Gülhane Parkı, Fenerbahçe Parkı, Emirgan Korusu, Yıldız Parkı da var, var olmasına da sonbahar nostaljisi yapmak isteyenler için çok uygun olmayabilir. Belediyeler son birkaç yıldır temizlik niyetine yaprakları süpürüyor çünkü. Sonbahar demişken Abant’ı es geçmek ayıp olur. Güz gelince renk cümbüşü yaşatan en mühim yerlerden biri de Bolu’daki Abant Tabiat Parkı. Sarı, turuncu ve kızılın birbiri içine girdiği eşsiz manzarayı tamamlayan ise muhteşem göl manzarası. Saymakla bitecek gibi değil. İyisi mi manzaradan manzara beğenip sonbaharın tadına varın. Nereye giderseniz ne yaparsanız yapın sonbaharın nostaljisini değil, kendisini yaşayın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

13 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

Gökyüzüne bakıp mutlu olan bir kızım

Bu Gece isimli şarkısı ve Yine Mavi adlı albümü ile dikkat çeken Esin İris, müzik dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Dünyadan ve hayattan topladığı dataları dingin bir ruh halindeyken şarkıya dönüştürdüğünü söyleyen müzisyen ile serüvenini konuştuk.Esin İris, son günlerde müzikseverlerin adından sıkça bahsettiği bir isim. ‘Yine Mavi’ isimli albümü ile dinleyicilerin karşısına çıkan müzisyen, kendine has bir müzik tarzı oluşturmuş. İçinde Türk sanat müziği de var, pop da, rock da, etnik tınılar da. O aslında daha önce farklı sanatçıların seslendirdiği ve hit olan birçok şarkıya da söz yazdı. Söz yazarlığını yorumculuğundan bir tık önde görüyor Esin İris. Şu an için sadece kendi şarkılarını söylemek istiyor. Onu ilk görenler, dünyayı takmayan biri sanabilir. Ama hiç de öyle değil. O tam bir kitap kurdu ve tam bir araştırmacı. Esin İris’le hikâyesini konuştuk. Müzikle nasıl tanıştınız? Annem Türk sanat müziğini çok sever. Küçükken onun şarkılarıyla uyanırdım. En mutlu sabahlarım onlardı. Her zaman şarkı söyleyerek bir şeyler yapardık birlikte. Oyun oynarken şarkı söylerdim hatta benim oyunum şarkı yazmacaydı. Topu duvara vurup bir ritim bularak onun üzerine şarkı yazardım. Ders çalışırken bazı paragrafları ezberleyebilmek için besteliyordum. 13 yaşımda tam manası ile ilk şarkımı yazdım. Peki hep yazıyor muydunuz, hiç söylemiyor muydunuz? Yazdığım her şeyi söylüyordum aynı zamanda. Rapçi, punkçı, arkadaş gruplarım vardı etrafımda. Hepimiz müzik yapmak için bir araya geliyorduk. Harçlıklarımızı biriktirip stüdyoya girip kayıtlar yapıyorduk. Bazılarını internete koyuyorduk. Okulla beraber müzik yapıyordum. Kendimi bildim bileli hep müzik yapıyorum. Sanırım rap ve R&B müzik sizde daha çok ağır basmış… Onlar daha kalıcı oldular. Çünkü diğer müzik türleriyle genelde sahne performansı yapıyordum. Rock da yaptım, punk da yaptım, soul da söyledim. Ama daha çok rapçilerle yaptığım kayıtları internete koyduğumuz için onlar daha kalıcı oldu. Türkiye’de rap yapabilen kız az olduğu için bunlar ilgi çekti. Birçok önemli isimle de çalışmışsınız… Evet. Birkaç müzisyenle tanışıp bilindikten sonra giderek daha bilinen müzisyenlerle tanışmaya başladım. Ben de severek gittim. Ama dönüp bakınca adım rapçiye çıkmıştı. Ama tam manası ile öyle değildi. Onu da seviyorum ama beni tanımlayan tek başına o değildi. Sonrasında Samuray ile tanıştık ve kendi yazdığım şarkıların ete kemiğe bürünebilmesine şahit oldum. Sonra beş yıl boyunca şarkılar yazıp çöpe attık. Neden? Tam anlamı ile beni doğru temsil eden şarkılar olsun istedik. O süreçte de ben çocukluğumun etkilerine dalmaya başladım. Bir yandan Türk sanat müziği, halk müziği, bir yandan rock müziği etkileri belirmeye başladı. Sonrasında dinlediğim ve etkilendiğim tüm müzik türleri bir şekilde şarkılarıma yansıdı. Hepsini birleştirip bir albüme dökmüş oldum. Peki adı ne oldu bu müziğin? Esin İris müziği mi? Hiç böyle tanımlamaya çalışmadım. Bu soru ilk sorulduğunda Esin şarkıları diyelim demiştim. Yeni bir alaturka olabilir. Modern alaturka olarak tanımlanabilir. Tabii bestelerin içindeki pop öğeler de kesinlikle yadsınamaz. Son dönemde birçok hit olmuş şarkıda da söz yazarı olarak gördük sizi. Bu şarkıları kendiniz söylemeyi düşünmediniz mi? Onlar benim şarkılarım değildi. Söz yazım sürecinde birlikte yazdım. Benim öyle bir iddiam olmadı. Zaten baktığımızda mesela Tuttu Fırlattı tamamıyla bir Gökçe şarkısı, bir Esin şarkısı değil. Ben başkaları için bir şeyler yazarken onların ruh haline ve vücuduna bürünmeye çalışıyorum. Kalp nakli gibi bir şey. Uyuşmazlık olmasın diye. Peki kendi sözlerinizi yazarken daha çok hangi duygular sizi harekete geçiriyor? Ben hayatı ve insanları seyretmeyi, yaşamayı sonuna kadar hissetmeyi seviyorum. Tüm duygularla barışığım. Genelde dünyadan hayattan dataları topluyorum ve üzerimden negatif enerjiyi atıp tamamen atmosferini kendimin doldurduğu bir mekânda şarkılarımı yazıyorum. Hep kendi şarkılarınızı mı söylemeye devam edeceksiniz? Şarkı yazarlığı bende yorumculuktan yüzde 1 birim daha ağır basıyor. Onun için bundan vazgeçmek istemiyorum. Benim şarkılarım olmayan ama sahnede söylediğim benim için yazılmış gibi hissettiğim şarkılar söylüyorum. Belki bir gün anonim bir türkü koyabilirim albümüme. Bir gün biri bana gelip “Senin için şarkı yazdım.” derse sanırım çok rahat hissedemem kendimi. Ama oturup birlikte yazarsak o zaman olur. Müzikte kendinize koyduğunuz hedef nedir? Dünyaca ünlü olacağım, şöyle olacağım şeklinde hırslarım yok. Ben insanlarla sahnede çok sıkı bir iletişim kurmak ve kalabalıklara şarkı söylemek istiyorum. O iletişimi yakalamak istiyorum. Onun için nereye gelmem gerektiğini biliyorum. Ama bir kişiye şarkı söylediğim de oldu. Kitlelerle şarkılarımı söylemeyi istiyorum. Gerçekten klipte göründüğünüz gibi hayat dolu biri misiniz? Her sabah uyanıp mutluluk içinde dışarı koşmuyorum tabii. Pamuk şekerleri ve tek boynuzlu atlardan oluşmuyor dünyam. Ama genelde pozitifim. Hayatın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Hayatta olduğunu hissettiğim her an benim için güzeldir. Çocuk gibiyim aslında. Aynı zamanda hayatı sorgulayan biri var karşımızda… Evet ama bu sert bir sorgulama değil. Araştırdıkça, anlamaya çalıştıkça ve soru sordukça kendimi daha mutlu hissediyorum. Belirsizlik ve çözümsüzlük canımı sıkıyor. Bir şeyleri araştırıp öğrenmek ve üzerinde tahminler yürütebilecek hale gelmek benim için büyük gönül rahatlığı. Çok kolay mutlu olan biriyim. Gökyüzüne bakıp mutlu olan bir kızım. Sabah kalktığımda gökyüzü mavi ise ben orada umut görüyorum. Albümün adı da zaten Yine Mavi. Kinayesi bu olsa gerek… Gökyüzü o tatlı mavisindeyse benim bütün sıkıntılarım bitiyor. Bu dünyayı takmıyorum gibi bir şey değil. Ben oh hayattayım ve hayat güzel diyorum. Gökyüzü ne olursa olsun o renge geliyorsa benim de hayatım bir şekilde yolunu bulacaktır diyorum. Ben de o ruh haline geleceğim diyorum. Şarkıların içinde ince hicivler de var… Neler rahatsız ediyor sizi? Hepimizin içinde iyi ve kötü var. “Hayatta iyi bir insan olarak kalmaktan daha zor bir şey yok” demişti babam. Ona çok hak veriyorum. İçimizdeki kötüye ve bununla savaşımıza aynı zamanda dışımızdaki kötülüklere ve bunlara müdahale edemeyişimize üzülüyorum. Gam ve Figan isimli şarkı hem içimizdeki hem de dışımızdaki kötüye sert bir söylem aslında. Kendim de iyi biri olmaya çalışıyorum diyor. Aslında kendimi de hicvediyorum. a.pektas@zaman.com.tr Reklamcılık bana çok şey öğretti “16 yaşında harçlık çıkarmak için cıngıl seslendirmeye başladım. Ondan sonra radyo spotları da seslendirdim. Ondan sonra bunları kendim yazmaya başladım. Bir reklam okuluna girdim. Sektörün duayenlerinden ders aldım. 19 yaşımda işe girdim. 6,5 sene reklam yazarı olarak çalıştım. Türkiye’nin ve dünyanın en büyük markaları ile çalışma şansım oldu. Reklamcılıktan çok şey öğrendim. Derdi iletişim olan bir insan olarak iletişimi öğrenmek benim ufkumu genişletti.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Eylül 2014 Cuma 22:59

Tabiatın hazinesi çekirdekte saklı

Fındık ya da fıstık zarı, nar, şeftali ve kuşburnunun çekirdekleri, buğday ruşeymi… Akla gelmeyecek pek çok üründen üretilen yağların kimi sağlıklı kalmak için içiliyor, kimi kozmetikte kullanılıyor.“Taşı sıksa suyunu çıkarır!” diye bir tabir vardır ya, Tabia firması için durum biraz farklı. Zira onlar taşı değil belki ama akla hayale gelmedik meyve ve tahılların yağını çıkarıyor. Fındık ya da fıstık zarı, kuşburnu, şeftali, kayısı hatta nar gibi meyvelerin çekirdeklerinden bile yağ üretiyorlar. Üstelik ülkemizde ilk defa denenen bir yöntemi kullanarak bu yağları fiziksel ya da kimyasal hiçbir işleme maruz kalmadan tamamen doğal bir şekilde elde ediyorlar. Biz de kozmetikten sağlığa birçok alanda kullanılan Tabia yağlarının üretildiği Aydın’ın Söke ilçesindeki fabrikayı gezdik ve Doğal Destek Ürünleri AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Temizel ile hangi yağların nelere iyi geldiğini konuştuk.‘Yağını çıkardığımız çekirdekler, bakanlığın listesinde bile yok!’Çekirdek ve tohumlar meyve bitkilerinin özünü taşıdığı için çok daha değerli aslında. Tonlarca meyve çekirdeğinden bir kilo yağ ancak çıkartılıyor. Zekeriya Temizel, en çok da bu yağa gereken değerin verilmemesine hayıflanıyor. Zira kayısıdan şeftali ve nara kadar birçok meyvenin ihracatı yapılsa da, bu alandaki geliri beş-on katına taşıyacak yağlar değerlendirilmiyor. Eski Maliye Bakanı olan Zekeriya Temizel’in bu işe girme fikri de bundan birkaç yıl önce mensubu olduğu Ülke Politikaları Vakfı’nda şekillenmiş. Bu alandaki açığı fark etmesiyle işe başlaması bir olmuş. Henüz birkaç yıl olsa da hayli mesafe kat ettiklerini anlatıyor. Buğday ruşeyminden tutun çörekotuna, vişne, şeftali, kayısı, nar ve kuşburnu çekirdeğinden tutun keten tohumu, nane, fesleğen ve bademe kadar onlarca bitki ve meyveden yağ üretiyorlar. Kimi sağlıklı kalmak için içilirken kimi de kozmetikte haricen kullanılıyor. “İçemediğiniz hiçbir ürünü yüzünüze sürmeyin!” sloganından hareketle çıkmışlar yola. Bunu yaparken de gazların sıkışıp sıvı hale gelmesini sağlayan dünyanın en ileri ekstraksiyon yöntemi olan süperkritik karbondioksit (SC-CO2) yöntemini kullanıyorlar. Temizel, “Öyle şeylerden yağ elde ediyoruz ki, Tarım Bakanlığı’nın listesinde bile yok. O durumda öncelikle bakanlığa ürettiğimiz yağı tanıtmak durumunda kalıyoruz. Örneğin kuşburnunu herkes bilir ama biz içindeki çekirdekten bile yağ üretiyoruz.” sözleriyle anlatıyor durumu.Buğday ruşeym yağı: Buğdayın embriyosu aslında. Besin değerini kazandıran bileşenlerin büyük kısmı burada gizli. Ancak bu değerli kısım buğday işlenirken unun raf ömrünü kısalttığı ve mayalanmayı geciktirdiği için üreticiler tarafından ayrılıyor. Başka bir deyişle besin değeri yüksek kısım çöpe gidiyor adeta. Ruşeymden elde edilen ruşeym yağında doğal E vitamini, Alpha, Beta ve Gama Tokoferol, omega 9, omega 6 ve omega 3 bulunuyor. Bir ton buğdaydan 20 kilo ruşeym, 20 kilo ruşeymden de 1 kilo ruşeym yağı elde ediliyor. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor, refleksleri hızlandırıp kaslarda enerji depolamaya yardımcı oluyor. Sporcuların performanslarını artırmada, çocuklarda fizyolojik gelişmelerini desteklemede, bağırsak florasının ve mikrobiyal dengesinin korunmasında yardımcı bir besin. Bu yöntemle üretilen ruşeym yağında gluten bulunmadığı tespit edilmiş. Bu nedenle gluten alerjisi bulunanlar veya çeşitli nedenlerle glutensiz gıdalarla beslenmek zorunda olanlar için buğday ruşeymi yağı önemli bir besin desteği. Özellikle karaciğer hasarlarının tedavisine de yardımcı.Çörekotu yağı: Efendimiz’in (sas) ‘Ölümden başka her derde deva’ olarak gösterdiği çörekotu, üzerinde en çok araştırma yapılan bitkiler arasında. Çörekotu yağı bünyesinde, omega 6 yağ asidi, faydalı elementler, enzimler ve vitaminler gibi 100’den fazla öğe bulunuyor. Çörekotu yağı, özellikle buğday ruşeym yağıyla birlikte vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmede etkili. Antibakteriyel özelliği olup mantarlarla savaşta da güçlü bir silah.Nar çekirdeği yağı: Nar çekirdeği yağının antioksidan özelliğinin yanı sıra bol miktarda E vitamini barındırıyor. Nar çekirdeği yağı üç bağ içeren konjuge yağ asitlerini (CLA) yapısında bulunduran ender bitkisel kökenli yağlardan. Yapılan araştırmalarda nar çekirdeği yağının meme kanserinde kanserli hücrelerin kendi kendini yok etmesini teşvik ettiği yolunda bulgular ortaya konmuş. Yüksek tansiyon hastaları da tercih ediyor. Yine içeriğindeki E vitamini sebebiyle özellikle nemlendirici etkisiyle cilt bakım ürünü olarak da haricen kullanılabiliyor. Nar çekirdeği yağıyla kuşburnu çekirdeği yağının karışık olarak yer aldığı cilt bakım yağı da cildin kaybettiği elastikiyeti geri kazanmasını sağlayarak sarkma ve kırışıklıkları önlüyor.Kayısı çekirdeği yağı: Kayısı çekirdeği yağı potasyum ve A vitamini özü karoten yönünden zengin doğal içeriği ve ideal omega yağ asitleri bileşimiyle çok değerli bir cilt bakım ürünü. Erken yaşlanan, normal ve karma ciltlerin sorunlarının giderilmesinde oldukça yardımcı. Besleyici ve canlandırıcı özelliği var. Kuruyan, nem dengesi bozulan cildin tekrar beslenerek dengesini bulmasına katkıda bulunuyor. Kayısı çekirdeği yağı, hassas bölgelerde ve göz etrafında da kullanılıyor. Cildin soğuğa karşı korunmasında da etkili. Cilde masaj yaparak uygulanıyor. Vişne çekirdeği yağı: Vişne çekirdeği yağı, içeriğindeki zengin vitamin, mineral ve doymuş yağ asitleri nedeniyle doğal bir nemlendirici. Cildin nemlendirilmesinde, UV ışınlarından korunmasında, akneli ciltlerin bakımında ve düzenli kullanıldığında cildin ölü derilerden temizlenerek canlılık kazanmasında etkili.Şeftali çekirdeği yağı: Bu ürüne yapısı nedeniyle ‘yağ gibi olmayan yağ’ demek daha doğru aslında. Bu özel yağ, cildi temizlerken ve gözenekleri tıkamıyor. Ayrıca yağlı ciltler için uygun. Her cilt tarafından kolay ve hızlı bir şekilde emiliyor. Omega yağ asitleri bileşimi ve içeriğinde bulunan A, B ve E vitaminleri sayesinde cildin besleyerek pürüzsüz görünmesini sağlıyor. İçerisinde bulunan vitaminler nedeniyle antioksidan özelliklere sahip.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

13 Eylül 2014 Cumartesi 14:18

CAZİBE OYUNLARI

Bu çiçekte kelebeğin hakkı var. Kelebekte de çiçeğin hakkı. Birbirleri olmadan varlıklarını idrak edemiyorlar. Bu birliktelik evrenin her noktasında başka oyuncular tarafından da sahneleniyor.Her şey diğeri için cazibe merkezi. Söz gelimi çimenlerle koyunlar arasında, kurtlarla kuzular arasında, etoburlarla otoburlar arasında, havuç ile tavşan arasında, fare ile yılan arasında, güneşle yıldızlar arasında, kadınla erkek arasında, karanlıkla aydınlık arasında süper bir alışveriş var. Belli ki yer ile göğün hamuru aşkla mayalanmış. Bütün aşk hikâyeleri gibi kendi içinde bir gerilim de taşıyor bu hikâye. Kaçmaları ve kovalamacaları eksik değil. Her avcıya bir av, her ava bir avcı gerek. Bir şeyi elde etmenin bedeli, başka bir şey tarafından elde edilmek. Her nesne ötekini kendine katmak istiyor. Su toprağa karışmalı, ateş hava ile büyümeli ve aynı zamanda ateş-hava ikilisine su-toprak çifti müdahale etmeli. Atomaltı parçacıklardaki cazibe oyunlarını saymıyoruz bile. Tek başına anlam taşıyan bir nötrino bile yok. Hiçbir kamera bu sonsuz ilişkiler ağını kayda geçiremez, hiçbir bilgisayar sadece tek bir nesnenin aşk hikâyesini yazamaz. Bakınız Skeptic dergisinin yayımcısı, İyi ile Kötünün Bilimi adlı kitabın yazarı Michael Shermer bir makalesinde ne diyor: “Yapılan hesaplamalara göre, evrenin uzak geleceğinde bir bilgisayarın, yaşamış olan ya da yaşamış olma ihtimali olan her insanı (yani bir insan yaratmak için var olan tüm genetik kombinasyonları) birbirleri ve çevreleriyle aralarındaki tüm nedensel etkileşimlerle beraber sanal bir ortamda yeniden canlandırabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123 bit (yani 1’in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) belleğe sahip olması gerekiyor. Aklımızın alabileceği herhangi bir gelecekte hiçbir bilgisayarın bu düzeyde bir güce ulaşamayacağını söylemek yeterli. Aynı şekilde hiçbir insanın buna yaklaşması da mümkün değil.” Hayatın bu akıl almaz azametini görüyor musunuz? *** ÖZGÜR İRADE Kararlarımızı ve eylemlerimizi yönetmekte özgür müyüz acaba? Bu sorunun cevabı hem evet hem de hayır olabilir. Beyin fırtınası başlasın: Evet, çünkü vücudumuzdaki moleküller doğumdan ölüme kadar sürekli değiştiği halde, yaşadığımız her şey anılarımızın toplandığı bir kara kutuda saklanabiliyor. Demek ki hiç değişmeyen, varlığından çok da haberdar olmadığımız bir iç benliğimiz var. Hayır çünkü, bizi nelerin etkilediğini eksiksiz bilemeyiz. Davranışlarımızı, kabullerimizi, değerlerimizi yönlendiren sonsuz sayıda veriyi beynimizin nasıl işlediğini analiz etme imkânımız yok. Bir değil bin ömrümüz daha olsa bu bilgiye erişemeyiz. Mecburen seçimlerimizin özgür olduğu yanılgısına sığınıyoruz. Evet çünkü, az ya da çok akıl sahipleriyiz ve onu nasıl kullanacağımızı biz bilmiyorsak kim bilecek yani? Suç varsa ceza da olacak, karanlık varsa aydınlığı, cehalet varsa bilgiyi aramak durumundayız. Özgür irademiz yoksa dünya sıfırlanır. Hayır çünkü, seçimlerimizi mantıklı bir hikâyeye dönüştürerek bizi yanıltan bir egomuz var. Eğer kararlarımızı bilinçli bir farkındalık durumunda almıyorsak, söz gelimi uyuşturulmuşuz da durumdan haberimiz yoksa, özgür iradeden nasıl söz edebiliriz? Evet çünkü, kendimizi cennete layık görürken, bazılarını cehenneme yollamak isteriz. İrademiz yoksa bu isteğin kaynağı ne? Hayır çünkü, sürekli başkalarının beynini ödünç alıyoruz. Eğer bilinç varsa, bu insanlığın kollektif bilinci olmalı. Kendi payımızı ayrıştırmak imkânsız. Ama burada bir çelişki var, o zaman başkalarının hatasını da yüklenmemiz gerekir. Evet çünkü, aksi takdirde robot ya da köle olduğumuzu kabullenmemiz lazım. Hayır çünkü, çok cahiliz ve hep cahil kalacağız. Bilgiyi arasak bile asla her şeyin bilgisine varamayacağız. Bir kar tanesinin bile nasıl oluştuğunu bilemezken irademiz nasıl özgürce karar alabilir? Evet çünkü, yaradan bize cüzi de olsa bir irade vermiş. Hayır çünkü, külli iradenin yanında cüzi iradenin nasıl hükmü olabilir? Evetten hayıra: Hem külli iradeye boyun eğ hem de sorumluluğunu taşı o zaman kardeşim. Hayırdan evete: Döndük dolaştık tevhide geldik. Ah keşke ikiyi bir yapabilseydik.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Perşembe
Gün
25°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:36%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:08
Gece
13°C
Rüzgar hızı:18 km/h
Rüzgar yönü:18° KKD
Nem Oranı:75%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:53
Cuma
Gün
Güneşli
26°C
Güneşli
Rüzgar hızı:18 km/h
Rüzgar yönü:18° KKD
Nem Oranı:58%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:08
Gece
13°C
Rüzgar hızı:13 km/h
Rüzgar yönü:13° KKD
Nem Oranı:73%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:53
Cumartesi
Gün
Güneşli
25°C
Güneşli
Rüzgar hızı:356 km/h
Rüzgar yönü:356° K
Nem Oranı:61%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:08
Gece
13°C
Rüzgar hızı:8 km/h
Rüzgar yönü:8° K
Nem Oranı:74%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:53
Pazar
Gün
23°C
Rüzgar hızı:330 km/h
Rüzgar yönü:330° KKB
Nem Oranı:65%
Yağış:10%
Gün Doğumu:07:08
Gece
Açık
13°C
Açık
Rüzgar hızı:355 km/h
Rüzgar yönü:355° K
Nem Oranı:77%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:53
Pazartesi
Gün
Güneşli
25°C
Güneşli
Rüzgar hızı:289 km/h
Rüzgar yönü:289° BKB
Nem Oranı:63%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:08
Gece
15°C
Rüzgar hızı:6 km/h
Rüzgar yönü:6° K
Nem Oranı:69%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:53
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
02 Ekim 2014 Perşembe 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Perşembe
Gün
21°C
Rüzgar hızı:31 km/h
Rüzgar yönü:31° KKD
Nem Oranı:66%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:02
Gece
16°C
Rüzgar hızı:52 km/h
Rüzgar yönü:52° KD
Nem Oranı:77%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:45
Cuma
Gün
18°C
Rüzgar hızı:46 km/h
Rüzgar yönü:46° KD
Nem Oranı:71%
Yağış:10%
Gün Doğumu:07:02
Gece
15°C
Rüzgar hızı:44 km/h
Rüzgar yönü:44° KD
Nem Oranı:71%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:45
Cumartesi
Gün
19°C
Rüzgar hızı:38 km/h
Rüzgar yönü:38° KD
Nem Oranı:68%
Yağış:10%
Gün Doğumu:07:02
Gece
Parçalı Bulutlu
15°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:47 km/h
Rüzgar yönü:47° KD
Nem Oranı:77%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:45
Pazar
Gün
Parçalı Bulutlu
18°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:43 km/h
Rüzgar yönü:43° KD
Nem Oranı:66%
Yağış:10%
Gün Doğumu:07:02
Gece
Çok Bulutlu
15°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:44 km/h
Rüzgar yönü:44° KD
Nem Oranı:72%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:45
Pazartesi
Gün
Bulutlu
18°C
Bulutlu
Rüzgar hızı:48 km/h
Rüzgar yönü:48° KD
Nem Oranı:71%
Yağış:20%
Gün Doğumu:07:02
Gece
Parçalı Bulutlu
15°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:59 km/h
Rüzgar yönü:59° DKD
Nem Oranı:77%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:45
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
02 Ekim 2014 Perşembe 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Perşembe
Gün
19°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:33%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:45
Gece
7°C
Rüzgar hızı:74 km/h
Rüzgar yönü:74° DKD
Nem Oranı:76%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:30
Cuma
Gün
Güneşli
20°C
Güneşli
Rüzgar hızı:69 km/h
Rüzgar yönü:69° DKD
Nem Oranı:55%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:45
Gece
6°C
Rüzgar hızı:99 km/h
Rüzgar yönü:99° D
Nem Oranı:63%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:30
Cumartesi
Gün
21°C
Rüzgar hızı:202 km/h
Rüzgar yönü:202° GGB
Nem Oranı:43%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:45
Gece
8°C
Rüzgar hızı:42 km/h
Rüzgar yönü:42° KD
Nem Oranı:55%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:30
Pazar
Gün
Güneşli
22°C
Güneşli
Rüzgar hızı:223 km/h
Rüzgar yönü:223° GB
Nem Oranı:44%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:45
Gece
Açık
10°C
Açık
Rüzgar hızı:56 km/h
Rüzgar yönü:56° KD
Nem Oranı:64%
Yağış:0%
Gün Batımı:18:30
Pazartesi
Gün
Parçalı Bulutlu
21°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:265 km/h
Rüzgar yönü:265° B
Nem Oranı:58%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:45
Gece
Açık
8°C
Açık
Rüzgar hızı:13 km/h
Rüzgar yönü:13° KKD
Nem Oranı:81%
Yağış:10%
Gün Batımı:18:30
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
02 Ekim 2014 Perşembe 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri