25 Ekim 2014 Cumartesi 09:28

Ümit Besen: Keşke Nikâh Masası'nı hiç yazmasaydım,

Ümit Besen, altı yıllık bir aradan sonra ‘Ümit Besen 2014’ adlı albümünü müzikseverlerle buluşturdu. Dillere pelesenk olan birçok şarkıya imza atan sanatçı, dışarıdan neşeli ve sempatik görünse de aslında içine kapanık ve duygusal biri olduğunu söylüyor.Ümit Besen, altı yıl sonra yeni bir albüm çıkardı. Bu albümü vesile ederek, kendisiyle söyleşi yapmak istiyorum. Öğreniyorum ki Bodrum’a taşınmış ve sadece hafta sonları İstanbul’a geliyor. İki gece üst üste sahneye çıkıp yeniden Bodrum’a gidiyor. Ümit Besen ve benim ortak dostumuz Hakan Eren’i söyleşi konusunda aradığımda, artık gazetelere söyleşi vermek istemediğini söylüyor. Sebebini sorduğumda, hâlâ “Müziğe nasıl başladığını, bu şarkıları kendisine kimin yazdırdığı?” gibi, müziğe yeni başlamış birine sorulacak soruların kendisini sıktığından bahsediyor. Bir cumartesi akşamı İstanbul’da yıllardır sahneye çıktığı Mercan’ın yolunu tutuyoruz. Babacan bir tavır ve tebessümle karşılıyor bizi. Sohbete başlamadan önce yakın bir arkadaşıyla yaptığı telefon konuşmasında espri üstüne espri yapıyor. Bu sıcaklıkla ve yeni albümle başlayan sohbetimiz, Cem Yılmaz’ın düğününe kadar uzanıyor.Altı yıldır albüm yapmıyorsunuz. Neden bu kadar geç kaldınız?Aslında albüm yapmak istemiyordum. Bu altı yılın üç senesi içimden bir şey yapmak gelmiyordu. Çünkü kardeşimi kaybettim. Üç sene kanserle mücadele ettik ama kaybettik. O dönem çok yoğun duygular yaşadım. Mesela albümdeki İyi Ki Yoksun o dönemde ve o duygu yoğunluğunda yazılan bir şarkıydı.Bu şarkı diğerlerinden çok farklı zaten. Sizden duymaya pek alışık olmadığımız rock altyapılı bir şarkı.Ağlayarak yazdım o şarkıyı. Sanki bir rockun isyanı gibi düşündüm o an. O yüzden sert bir altyapısı oldu. Çünkü kardeşimin akabinde de dayımı kaybettim. Ankara’da trafik kazasında vefat etti. Anneme hitaben yazılmış bir parça o. Anneme diyorum ki: ‘Biricik kardeşin var ya, Bir haber aldık ki sorma, Oğlun da birazcık hasta, Ne diye sorma, Yanıyoruz için için, Dermanı yok derdimizin, Birimiz hepimiz için, Ölsek ne fayda.’Sonraki üç yıl...Üç yıl kardeşimin tedavisiyle meşgul olduk. Diğer üç yıl da piyasanın durumu yüzünden bir şey yapmak istemedim. Piyasanın durumu malum, albüm satışları diye bir şey kalmadı. İnsanlar sevdiği sanatçının bile CD’sini almayıp internetten dinliyor.Bu durum da sizi ister istemez albüm yapmaktan soğuttu.Aslında beni soğutmuyor, plakçıyı benden soğutuyor. Yapımcı para kazanmak, biz ise insanlarla duygularımızı paylaşmak için albüm yaparız. Bir sanatçı olarak şahsen kendi duygularımı paylaşmak için şarkı yazıyorum. Bu albümden beş kuruş para almadım. Para konuşmadan bütün bestelerimle stüdyoya girdim. Prestij çalışması olarak, sevenlerim benden bir çalışma bekliyor diye. Gerçi Hüseyin Emre teklif etmese belki de yapmazdım yine. ‘Ümit artık bir şeyler yapalım.’ dedi. Ben de kabul ettim.Hüseyin Emre ile bir dönem kırgınlık yaşamıştınız. Aranızı nasıl yumuşattınız?Hüseyin Emre, müzik kariyerimde yola ilk çıktığım arkadaş. Aramızda bir kırgınlık vardı. O yüzden 2006 ve 2008’de Ati Müzik’e iki albüm yaptım. Kariyerim boyunca ilk kez farklı bir plak şirketiyle çalıştım. Cenazeler ve ölümler insanları birleştirirmiş ya... Sağ olsun bu dönemde geldi gitti, acımı paylaştı. İnsanlar filmin koptuğu yerden montajı yapıp devam etmek istiyor. O dönemi yaşayınca, ‘Üç günlük dünya sonuçta, ne olacak’ deyip kırgınlıkları unutuyorsunuz. İkimiz de birbirimize çok şey borçluyuz sonuçta.Müzik dünyasının önde gelen isimleri bile bu dönemde single çalışması yapıyor. Siz düşünmediniz mi hiç?Aslında bu dönemde böyle bir şey yapmak fedakârlık gibi görünüyor ama dinleyicilerime karşı kendimi borçlu hissediyorum. Albümde on şarkıya yer vermiş olsak da daha bestelerim var. Bir albüm daha çıkarabiliriz.Albümde genelde kendi şarkılarınızı seçmişsiniz. Neden dışarıdan sadece iki şarkı aldınız?Evet. Dışardan güzel şarkı bulabilseydim onlardan da mutlaka koymak isterdim ama gelmedi. Hüseyin’e sunduğum şarkılar benim şarkılarımdı. O da bana iki şarkı önerdi. Yavuz Hakan Tok’un İzmir diye bir şarkısı var. İzmir’in benim için önemi büyük. Bu sebeple şarkıyı seslendirmek istedim. Çünkü ilk kez İzmir Konak’ta Ümit Besen Evlendirme Dairesi ile adım yaşatılmak istendi. Sevgili Hakan Tartan, ‘Biz sevgiyi senden öğrendik, adını buraya koymak istiyoruz.’ dedi. Ben de “Neden olmasın, bir gün indirmezlerse koyun.” dedim.Sizi ne zaman görsek neşeli, esprili ve hayat dolusunuz. Bu kadar romantik ve duygusal şarkılar nasıl çıkıyor?Evet, öyle görünüyorum ama aslında içime kapanık biriyim. Bu albümde yer alan Her Gece Onun İçin adlı şarkıda bunun cevabı var aslında. ‘İçim ağlar, yüzüm güler, Ben aslında bu değilim, Güçlü görünmeliyim, Ayakta durmak için...’ diye. Yaşadıklarım bazen yazmaya zorluyor beni. İçimde fırtınalar kopuyor ama dışarıya bir damla vermemeye çalışıyorum. İnsanlar beni el üstünde tutuyor fakat neler yaşadığımdan kimsenin haberi yok. Kendi kendime gözyaşlarımla boğulup düşündüğüm oluyor. Mazi geliyor aklıma, kardeşim geliyor, annem geliyor. Yaşadıklarım...Şarkılarınızın ne kadarında siz varsınız?Yüzde yüzünde varım. Benim olmadığım, hissetmediğim şeyleri yazamam. Gerçekten çok etkilenmiş olmam, beni duygulandırmış olması gerekir. Mesela Bana Abi Deme şarkısı gibi. Onu doktor bir arkadaşımdan esinlenmiştim. Asistan bir kıza âşık olmuştu. Kız da ona abi deyince aşkını söyleyememişti. O beni çok etkilemişti ve bunu yazdım.Müziğe sizinle başlayan birçok isim piyasadan silinip gitti. Sizin kalıcı olmanızın sırrı nedir?Duruşum, karakterim. İnsanlar bence müzikten önce beni seviyor. Müziğimde de ortak buluştuğumuz yerler olunca bu sevgi katlanıyor. Dün birisi geldi, ‘Kızım karnımdayken sizi dinliyordu, şu an yirmi altı yaşında, yine sizi dinliyor.’ dedi. Kimisi doğan çocuğunun ismini Ümit koymuş. Çoğu insan biz sizin şarkılarınızla evlendik diyor. Demek ki birçok insanın hayatına dokunmuş, bir iz bırakmışız. Bunlar parayla kazanılmayacak ve sizi yaşatan şeyler. Çünkü yazdığım birçok şarkı yıllardır dillerde. Başkalarına muhtaç olmadan kendi yazdıklarımla ayakta durabildim. Bunun da etkisi var. Bir de çektiğimiz filmlerin de etkisi var. Birkaç kuşak benim şarkılarımla büyüdü.Yıllardır aynı yerde sahneye çıkıyorsunuz. Başka bir yerde çalışmayı hiç düşünmediniz mi?Az kazandığım halde yıllardır burada sahne alıyorum ve pişman değilim. Burayı kendi evim gibi görüyorum. Öte yandan bugün Tarabya’dan geçtim, ilk çalıştığım yer Köşem Bistro yıkılmış. Yıldızlar da yıkılmış, içine minibüsler park etmiş. Çalıştığım yerler ya mobilyacı dükkânı oluyor ya banka oluyor ya da yıkılıyor. Nikâh masası yapmak için mi mobilyacı yapıyorlar bilemiyorum. (Gülüyor)Günümüzde yapılan duygusal ve aşk şarkılarını nasıl buluyorsunuz?Kimisi güzel, kimisi çok laubali. Aşkı çok hafife alıyorlar. Aşk denen ulvi duygu gitmiş, sadece bu iş bir flörtmüş gibi yazılıyor şarkılar. Bu ulvi duyguyu, hasreti, acıyı, özlemi yaşamak ve ona göre yazmak gerek. Aşk kavramı çok dejenere oldu.Eskisi gibi kalıcı şarkılar da çıkmıyor…Evet çoğu saman alevi gibi geliyor ve geçiyor. En fazla bir-iki ay söyleniyor, sonra kaybolup gidiyor. Günübirlik şarkılar yapılıyor. Bunun sebebi de sadece tutsun kaygısı. İçinde yaşanmışlık ve duygusallık olan şarkılar çok az.Cem Yılmaz’a Nikâh Masası’nı çalmayayım dedim, dinlemediÜmit Besen deyince akla gelen ilk şarkı Nikâh Masası. Oysa 500’e yakın besteniz var. Onların geri planda kaldığını düşünmüyor musunuz? Keşke hiç yazmasaydım dediğiniz oldu mu?Demez miyim hiç? Nereden yaptım şu şarkıyı dediğim çok oldu. Programa çıkıyorum hemen bir peçete geliyor, üstünde Nikâh Masası. Yahu bir bekle. Başka şarkı yok mu? Zaten programın sonunda çalıyorum. İnanın ki bazen bıkkınlık geliyor ama yapacak bir şey yok, insanlar seviyor.Bu şarkı aslında çok acıklı, sitem dolu bir ayrılık şarkısı. İnsanların en mutlu günlerinde bu şarkıyı istemeleri ironik değil mi?Evet, içi çok sitem dolu. Cem Yılmaz da bu şarkıyı istedi, ayrıldı bak. (Gülüyor) Cem illa bu şarkıyla dans edeceğim, dedi. Cem yapma, bu ayrılık şarkısı, ben sana İyi Günde Kötü Günde’yi çalayım, dedim. Yok abi, ille de bunu istiyorum, dedi. (Gülüyor) Bu şarkıyı çalan bazı piyanistler damat tarafından darp edilmiş. Damat, evlendiğim kızla bir ilişkin mi var diye piyanisti dövmüş. Böyle düşünen zihinler de var. Halbuki bunu rüyada gördüm ve kalkıp yazdım. Yaşadıklarımla da örtüşen bir şarkıydı. Ben de böyle bir şey yaşadım. Sevdiğim insan başkasıyla evlendi. Sonra davetiyesi geldi.Hâlâ şarkılar yazıyorsunuz. Üretkenliğin sırrı nedir?Fazla duygusal olmak. Derdini kâğıtla, kalemle paylaşabilmek. Fazla kimseyle konuşamamak. Etrafımda pek kimse yoktur benim. Herkesle oturup konuşan bir insan değilim. Geçici ve sahte dostlukları sevmem. Gerçek dostlukları severim. Dostlarım için ölürüm. Sahte insanları hemen fark eder ve ayırırım. Bunlar beni yoruyor.Sanırım İstanbul da sizi epey yormuş. O yüzden Bodrum’a taşınmışsınız.Hiç sormayın. Geçen gün eşimi almaya gittim. Üç saat trafikte kaldık. Artık bu trafiğe, bu gürültüye dayanamıyorum. İki yıl önce Allah nasip etti, orada bir ev yaptırdık. Hanım da, ‘Bu yaştan sonra burada ne yapacağız? Gidelim biraz dinlenelim.’ dedi. O isteyince ben de kıramadım. Haftada iki gün İstanbul’a gidip geliyorum. Ben Bodrum’a giden sanatçılardan olmadım. Otuz sene boyunca toplasan iki-üç kere gitmişimdir. Çalışmaktan tatil yapmaya bile fırsatım olmadı.Gece 2’de çıkar dolaşırdımSizin araba tutkunuzu bilmeyen yok. Nereden geliyor bu araba sevdası?Tamirci çocuğuyum ben. Babamın yanında çalıştım, tornada çalıştım. Araba sevdam o zamanlarda başladı. Arabaları sevdim. İyi arabaları seviyorum. Genellikle gece biniyorum. Kapımın önünde pek durmaz lüks arabam. Bunu gösteriş için değil, sevdiğim için yapıyorum. Gece saat ikide çıkarım dışarı. Dolaşır gelirim. Kimse görmez bile beni. Tamamen kendi zevkim için.Peki ya fotoğraf merakınız...Rahmetli dedem fotoğraf sanatına meraklıydı. Öğretmendi. Aynı zamanda ud çalardı. Çok önemli biriydi. Ondan geliyor. Önce çocuklarımın fotoğraflarını çekerek başladım. Sonra tutku halini aldı. Genelde manzara çekiyorum. Fotoğraf teknolojisini yakından takip ediyorum. Piyasadaki en iyi makineler ve objektifler bende var.Sizin için, ‘Çocuklarını el üstünde tutar’ diyorlar. Çok mu düşkünsünüz çocuklarınıza?Çocuklarımın topluma yararlı birer insan olmaları için hep çabaladım. Beni yordu. Çocuğumun biri avukat oldu, diğeri halkla ilişkiler okudu. Evlendi, bana bir torun verdi. En küçüğü de medya iletişim ve görsel sanatlar okuyor. Hayatın zorluklarını onlara hissettirmeden onları yaşatmaya özen gösteriyorum. Mesela dün dokuz saat araba kullandım ve yorgun argın eve geldim. Duş alıp programa çıkacağım. Kızım dersten çıkmış, yorulmuş, uzanıyordu. ‘Baba, bana su verir misin?’ dedi. Tabii ki dedim ve gittim su getirdim. İki lokma bir şey yemeden onun suyunu götürdüm. Çocuklarıma bu kadar değer verdim. Yorgun olsam, ayaklarım titrese bile onlara koşuyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Ekim 2014 Cumartesi 13:32

Sevgi Akarçeşme YEMEK BAHANE'ye konuk oldu: Hanımefendi, bana zorla kapuska yedirdi

Annesinin bile “Seninle yemek yiyenin iştahı kapanır!” dediği biri var bu hafta mutfakta: Köşe yazarı Sevgi Akarçeşme. Bu sefer ciddi yazılarıyla değil, pembe önlüğüyle karşımızda.Bu hafta Zaman Gazetesi köşe yazarı Sevgi Akarçeşme’nin kapısını çaldım. “İnan 10 yazı yaz desen daha az stres yapardım.” dese de sandığı gibi olmadı, hayli keyifli bir çekim gerçekleştirdik. Ama yaşadığı telaşeyi normal karşılamak lazım. Zira uzun zamandır mutfağa girmiyor, kendisinin deyimiyle beceremezse sadece annesinin “Ben sana demiştim yemek yap diye.” eleştirilerine maruz kalmayacak aynı zamanda milyonlarca kişiye yine kendisinin deyimiyle “rezil” olacaktı. Bundan olsa gerek röportaja birkaç gün kala ufak bir “yan çizme” mesajı aldım kendisinden. “Reyhan, biz bu görüşmeyi biraz ertelesek olur mu?” Anlaşıldı yemek işi epey ciddiye alınmış. Olsun son saniyede iptal olan röportajlarım var benim, antrenmanlıyım. Hem Çankaya Köşkü ve Dışişleri Bakanlığı’nda görev yaptığı dönemde first lady ve cumhurbaşkanının sofrasında bulunmuş birine soracak bir sürü sorum varken öyle hemen “peki” der miyim? Kısa bir mesajlaşmanın ardından olayı “Ne pişirsem acaba?”ya bağlıyoruz. Gündeme ilişkin ciddi yazılar yazan birini annesinin aldığı pembe tonlarında, kurdeleli şirin mi şirin bir önlük ve ayağında ev terliğiyle “evin kızı” modunda görmek itiraf ediyorum benim için ayrı bir keyif. Hemen belirteyim köşesinde yer alan fotoğrafıyla da alakası yok Akarçeşme’nin. “Yaşından büyük gösteriyor.” diyenler bir de bu şekilde görmeli. Neyse gelelim konumuza. Annesinden fikir alacağını söylese de Amerika’daki öğrencilik günlerinden kalma “yabancı” bir tarifte, Meksikalıların meşhur sosu guacamole yapmada karar kılmış. Hem şaşırdım hem mutlu oldum. Zira Amerika’da kaldığım günlerde ev arkadaşım Emine’yle karnımız ne zaman acıksa “Ne pişirsek?” diye uzun uzun düşündükten sonra yemek yapmaktan vazgeçip hazırladığımız bu sosu uzun zaman sonra yeniden yemek anılarımın canlanmasına vesile oldu. Guacamole, pratik bir o kadar da lezzetli bir cips sosu. Uzun süredir yemek yapmasa, mutfaktaki araç gereçlerin yerini zar zor bulsa ve de sosuna tuz koymayı unutsa da bence yazıları kadar özenli bir iş çıkardı ortaya. Tarifini, lavaştan yapılma sağlıklı cipsi, Akarçeşme’nin soğan doğrarken çektiği işkence ve çeşme gibi akan gözyaşlarını merak edenler haydin Zaman TV’ye.Eğitim amaçlı 4 yıl Amerika’da kaldınız. Yemek anlamında nasıl bir deneyim yaşadınız?Amerika, genel olarak yurtdışı helal haram hassasiyetleri olan insanlar için sıkıntılıdır. Amerika’da, Çin’den Hint’e dünya mutfaklarına ait onlarca restoran var ama yiyemiyorsunuz. Çoğu zaman balık, salata ya da vejetaryen menüler tercih etmek durumunda kalıyorsunuz.Amerika’ya gidenler genelde suşiye sarar…Suşi sevmiyorum. Denemişken en iyi restoran olsun dedim ama yine de bir lokma bile yiyemedim. Önceliğim helal olması ama damak tadı konusunda epey gelenekselciyim. Ne az pişmiş ne de kıtır kıtır pişirilmiş yemekleri yerim. Bu yüzden Asya mutfağı hiç hitap etmiyor bana. Asya’ya gidersem aç kalırım diye düşünüyorum.Genelde ilk seferde ve de farklı türlerini denemeden beğenilmiyor. Alışınca bağımlılık yapıyor ama…Neden kendimi zorlayayım ki? Ben de buna şaşırıyorum. Arkadaşlarım da söylüyor aynısını. Çok seviyorlar, sanki suşiyle büyümüşler… Oysa ben füme somon bile yiyemiyorum. Damak tadımıza yakın olduğundan ancak bazı Meksika ve İtalyan yemeklerini yiyebilirim. Her ne kadar kendimi açık fikirli biri olarak tanımlasam da yemek konusunda epey kapalı biriyim.Amerika’da Uzakdoğulu, Asyalı çoktur onlar da alıştıramadıysa…Ben onları alıştırdım desem yeridir. Koreli bir ev arkadaşım vardı. Korelilerin kimchi denilen turşuları çok meşhurdur. Arkadaşım kavanozu açtığında camı açardım. Nasıl sarımsak kokuyor inanamazsınız. Yemeklerine bir türlü alışamadım. Yemek yapmayla pek ilgim yok ancak pilavım güzel olurdu. Hatta arkadaşım pişirdiğim pilavdan yedikten sonra bir daha kendisininkinden yemedi.İlle de “anne yemekleri” diyorsunuz yani…O konuda da problemli olduğumu söyleyebilirim. “Annem seninle yemek yiyince iştahım kapanıyor.” der.Neden?Seçiciyim, mesela yemeğin içinde soğan görsem yiyemiyorum.Soğansız yemekten ne hayır ne lezzet beklenir...Haklısınız. Soğanın yemeğe lezzet kattığına katılıyorum ama hiç koymuyor değilim aslında. Büyük doğruyor, yemeğe tadını saldıktan sonra çıkarıyorum içinden.Birkaç hafta önce Almanya’daydınız. Oradayken neyleyeyim güzel ülkeyi dışarıda yemek yiyemedikten sonra kabilinden bir tweet attınız. Orada da aç kaldınız anlaşılan…(Gülüyor) Aç kalmadım da epey zorlandım. Bir de malum Alman disiplini diye bir şey var. Gitmeden önce yeme tercihlerimizi belirten bir form doldurduk. Bu tarz formlara vejetaryen yazmak istemiyorum. Çünkü o zaman her yerde sadece sebze geliyor önünüze. Dolayısıyla ‘vejetaryenim demedim. Öğle yemeğine gittik. Grupta herkes et, yalnızca bir kişi makarna sipariş etmiş. “Ben de aynısından istiyorum.” dedim. İlgilenen kadın “Siz vejetaryen olduğunuzu belirtmediniz. Bu saatten sonra zor, söyleyemeyiz.” dedi. Vejetaryen değilim ama et yemek istemiyorum’u bir türlü anlatamadım. Komik olan orada epey zaman geçirdik. O süre içeresinde kırk kere yapılabilirdi. Bizde olsa “hallederiz abla” denir, getirilirdi.Yurtdışında helal olmadığı gerekçesiyle dikkat ediyoruz ama Türkiye’de de dışarıda yediğimiz yemekler ne kadar güvenilir tartışılır…Haklısınız. Müslüman ülke diye güveniyoruz. Aslına bakarsanız Amerikalılar bu konuda daha hassas, beyana çok dikkat ederler. Bir şeyin içinde alkol ya da domuz yağı varsa açıkça yazılır ya da söylenir. Bu anlamda orası daha güvenilir denilebilir. Burada ‘yoktur’ yazılanları bile kuşkuyla karşılıyoruz. İspata ihtiyaç duyuyoruz maalesef.‘Sevgi de anlıyormuş bu işlerden!’Bir dönem Köşk’te de çalıştınız. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun gördüklerinizi anlatsanız…Hayrünnisa Gül yemek konusunda çok özenli, Köşk’e uluslararası standart getirmiş biri. Kendisi mutfağa girip bizzat yemek yapmazdı ama başından sonuna kadar her aşamasını takip ederdi. Misafirlerine özgün yemekler sunmak için çok hassas davranırdı. Davet ettikleri her devlet başkanına aynı özeni, misafirperverliği gösterirdi. Bu konuda belirli bir standart oluşturmaya çalışırdı. Yani Obama’ya gösterdiği hassasiyeti Afrika devlet başkanına da gösterirdi. Yemekler defalarca kontrol edilirdi. Gelenek ile moderni birleştiren güzel yemekler yapılırdı Köşk’te. Yemekler Dışişleri konutunda pişerdi. Biz de konutta çalıştığımız için çoğunlukla deneme yemekleri bize de gelirdi. Hanımefendi bize de “Hadi kızlar siz de tadına bakın.” derdi.Hadi bugün de “dışarıdan” söyleyelim gibi bir durum oluyor muydu?Bazen oluyordu tabii.Ne sipariş ediyordunuz, pizza mı?Hanımefendi farklı mutfaklara çok açıktır. Uzakdoğu yemekleri sipariş edilirdi genelde. Ben yine damak tadımıza uygun, et sote türevi yemekler tercih ederdim. Çoğu zaman da denemediğim için bana “Çok kapalı fikirlisin.” derdi.“Hatırım için ye.” gibi diyaloglar geçiyor muydu aranızda?Bir kere böyle bir şey oldu. Kapuska pişirilmişti. Bu yemek bizim evde hiç yapılmaz. Hanımefendi daha önce tadına dahi bakmadığımı duyunca “Azıcık da olsa yiyeceksin.” dedi, zorla yedirdi. Bir çatal aldım bıraktım.Allah’tan yemek yaptırmamış…(Gülüşmeler) Yemekle ilgim olmadığını biliyordu. Hatta Abdullah Gül’e kitap çalışması için fotoğraf çekimi yapıldığı sırada “Katmerleri çevirseniz artık, yanacak.” dediğimde eşine dönüp “Gördünüz mü Hayrünnisa Hanım bak Sevgi de anlıyormuş bu işlerden.” demişti.Nasıl bir imaj bırakmışsanız artık…(Gülüyor) Evdeki imajım da pek farklı değil. Çocukluğumdan beri diğer kız kardeşlerimden farklı muamele gördüm. O yaşta bile evde erkeklerin bulunduğu tarafa çağrılır, ‘Hadi bakalım siyasetten bahset biraz.’ derlerdi. O yüzden mutfak konularından muaf bir şekilde büyüdüm diyebilirim.Yalnız yaşadığınız dönemlerde ne yapıyordunuz peki?O kadar da değil canım... Yemek yapmak ilgi meselesi. İnsan ilgisini çeken her şeyi becerebilir. Pek ilgimi çektiğini söyleyemem, bu yüzden günü kurtaracak pratik yemekler yapıyordum. Ama Amerika’da kaldığım dönem bir ara bir yemek kanalına dadanmıştım. Ne görsem yapmaya çalışıyordum. Baktım kilo alıyorum. Sonra vazgeçtim. Şu anda da açıkçası yemek amaç değil benim için. İstanbul’da kenarda köşede bir mekanda döner ya da pideyle öğünü geçiştirebilirim. Hem bunun tadı bir başka.Anneniz ne diyor bu duruma?Ne desin? ‘Yemek, ev işi her zaman herkese lazım.’ diyor. Yalnız yaşarken mecburen yapıyordum ama şu anda ailemle yaşıyorum ve annemin yemeklerinin tadını çıkarıyorum. Bekârlığın böyle bir rahat tarafı olsun değil mi? Haftada 6 gün çalışıyorum. Malzemeleri al, pişir, hazırla... Açıkçası bunun için vaktim yok.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Ekim 2014 Cumartesi 01:26

İstanbul’a kelebek etkisi!

Öğrenip öğrenip unuttuğumuz bir şey var: Kelebeğin ömrünün aslında bir gün olmadığı. Belki de kulağa daha afili geldiği için öyle olmasını istiyoruzdur kim bilir? Halbuki bu muhteşem canlının ömrü 2 ila 6 haftaya kadar uzuyor. Hatta tırtıl ve pupa evresini de saysak ‘aylarca yaşıyorlar’ bile diyebiliriz. Bunları İstanbul’daki kelebek çiftliğinde yeniden hatırladık. Ve daha fazlasını...İstanbul, haziran ayında Türkiye’nin ilk kelebek çiftliğine kavuştu. Beykoz-Zerzevatçı köyünde bulunan çiftlik, henüz altı ayını bile doldurmamasına ve ulaşılması biraz zor bir yerde olmasına rağmen ziyaretçi bakımından sıkıntı yaşamıyor. Bazıları korkup kaçsa da çocuklar çiftliğin en büyük müdavimi. Okul grupları ziyaretçilerin büyük kısmını oluştururken bireysel olarak şehir ve yurtdışından gelenler bile var. Biz de merak edip çiftliğin yolunu tuttuk ve açıldığından beri nelerle karşılaştılar soralım istedik. Baştan söyleyelim, öyle ha deyince gidilecek bir yer değil. Özel aracınız yoksa biraz da zahmetli. Fakat zahmetsiz rahmet de olmuyor. Kavacık’tan kalkan 136 numaralı otobüs, çiftliğin çok yakınına kadar bırakıyor. Çiftlikten içeri adımınızı atar atmaz, zahmetini de unutuyorsunuz zaten. Bu kıymetli mekânın işletmecisi Çidem ve Nazif Ünlü çifti. Birlikte çıktıkları bir yurtdışı gezisinde karşılaştıkları bir kelebek çiftliği kendilerini çok şaşırtmış ve benzerini Türkiye’de kurmaya karar vermişler. Ne de güzel etmişler! Yoksa nereden öğrenirdi çocuklar kelebeğin kanat çırpmadan önce ağaç yapraklarına yapışık şekilde yaşayan bir tırtıl olduğunu. Veya öyle denildiği gibi ömürlerinin sadece bir gün olmadığını? Belki Google’dan... Ama yaşayarak öğrenmenin tadı bir başka. Bizleri bile bu yaşımızda kelebekler hakkında yeni yeni şeyler öğrenmenin heyecanı sarmışken hem de., İlk şaşkınlığımızı belgesel izlemek için girdiğimiz salonda sol arka köşede camekân içinde yer alan ve tırtılla erişkinlik evreleri arasında bulunan pupaları görünce yaşıyoruz. Çiftliğin sorumlularından ve aynı zamanda rehberi olan Tuğba Akkaya “Bakın mesela şu çıkmak üzere.” deyince “Nasıl yani, bunlar canlı mı ki?” diye soruyorum. Eyvah galiba saçma bir soru! Neyse ki Tuğba Hanım hiç şaşırmıyor. “Neredeyse herkes bunların görsel olarak sunulmak üzere kurutulmuş varlıklar olduğunu düşünüyor.” Sanırım ‘doğadan kopuşu’ biraz abarttık. Birazdan anlatacağız fakat pupadan kısaca bahsedelim yeri gelmişken. Pupa, kelebeğin evrelerinden biri. Krizalit olarak da bilinen pupa, tırtılın kelebeğe dönüşmeden önceki son hali. Yani, tırtılın çevresine ördüğü koza içindeki hareketsiz bir şekilde kelebeğe dönüşme evresindeki durumu. Genelde bir toprağa ya da bitki sapına bağlı olarak gelişen pupa, burada ise bizi camekânın içinde karşılıyor.Çiftlik ziyareti, kelebeğin aslında bir ‘hayatta kalma mücadelesi’ olan öyküsünün anlatıldığı belgesel ile başlıyor. Belgeselden mühim bir bilgi: Dünyada boyları 1,5 ile 30 cm arasında değişen 20 binden fazla farklı kelebek türü varmış. Bir başka mühim malumat: En uzun evre tırtıl evresi. Bir başka ifadeyle kelebeğin hayatının büyük kısmını tırtıl olarak geçirmesi. Yani tırtıl dediğimiz şey de aslında kelebek. Fakat bizler bu canlıyı rengarenk kanatlara sahip uçan yaratıklar haline geldikten sonra kelebek olarak tanımlamaya başladığımız için ömrünü de ‘bir gün’ zannediyoruz. Aynı zamanda biyolog olan rehber Tuğba Akkaya da aynı görüşte ve şöyle diyor: “Estetik algımızdan dolayı kelebeği sadece kozadan çıktıktan sonraki hali ile algılıyoruz. Öncesinde sanki farklı bir hayvanmış gibi. Halbuki tırtıl dönemi de kelebeğin evrelerinden biri.” Kelebeğin ömrü bir gün değil!Kaldı ki kelebeğin kozadan çıktıktan sonraki ömrü de bir gün filan değil. Çiftliğin sahibi Çiğdem Ünlü, bunun bir şehir efsanesi olduğu gerçeği üzerinde ısrarla duruyor ve kelebeğin ömrünün 2 ile 6 hafta arasında değiştiğini ifade ediyor. Tuğba Akkaya’ya göre bu algının nedeni şu: “Öyle türler var ki pupadan bir senede çıkmıyor. Ve çıktıktan sonra da sadece bir hafta yaşıyor. Kelebeğin ömrünün bir gün olduğu sözü de buradan geliyor. Çünkü yumurta, tırtıl ve pupa evresi o kadar uzun ki kelebek olarak bir hafta yaşaması o süreç içinde çok küçük kalıyor.” Ancak her canlının olduğu gibi onların da maksimum bir yaşama süresi var. Akkaya’ya göre de tavan süre 6 hafta ancak iklim koşulları elverişliyse bu sürenin uzadığı türler az da olsa varmış.Belgesele geri dönelim. Anlatılanlara göre kelebekler evreler halinde gelişiyor. Bu evreler yumurta, tırtıl, pupa ve erişkinlik evreleri. Dişi kelebek kozadan çıkar çıkmaz yumurtlamaya başlayabiliyormuş. Kelebek yumurtalarını sadece tırtılın gelişirken yapraklarını yiyebileceği belirli bir bitkinin türüne bırakır ve bunu içgüdüsel olarak bilirmiş. Tırtılı düşmanlardan korumak için çoğu zaman narenciye yapraklarının altına bıraktığı yumurtaların hayatta kalma şansı daha yüksek. Bu arada yine belgeselde anlatılanlara göre kelebeklerin yapraklara bıraktığı ortalama 150-200 yumurtanın birçoğu hayatta kalmıyor. Yumurtadaki tırtılın gelişmesi ise ortalama bir hafta sürüyor. Hazır olduğunda yumurtayı yiyerek delen ve dışarı çıkan tırtılın başını sağa sola oynatmasının sebebi yaprağın üzerine bir ipek katman bırakma zorunluluğu. Bu, ona yumurtadan çıkarken tutunacak bir yer sağlayacak. Buradan itibaren kelebeğin yukarıda bahsettiğimiz pupa evresi başlıyor. Pupada yeterli süreyi geçirdikten sonra metamorfoz denilen değişime uğrayıp kelebek haline geliyor ve bizim gözümüz gönlümüz açılsın diye daldan dala konmaya başlıyor. Ekvator ülkelerinden geliyorlarZiyaretimizin ikinci ve asıl kısmı kelebeklerin bulunduğu ve minyatür bir tropikal ormanı andıran sera kısmı. Serada kelebeklerin uçması için gereken minimum 28 derece sıcaklığa uygun bir ortam oluşturulmuş. Girer girmez kendinizi Malezya veya Endonezya’daymış gibi hissediyorsunuz. Zaten kelebek türlerinin çoğu da Ekvator kuşağı ülkelerden geliyormuş. Türlerin tamamı tropikal ve ithal. Ancak bir müjdeleri var. İleride kendi türlerimizin de üretiminin olacağını söyleyen Akkaya, “Çalışmalarımız sürüyor. TÜBİTAK da destek veriyor.” diyor.“Çocukların tepkisi nasıl oluyor?” diye soruyorum. “Onları gezdirmek çok daha zevkli aslını isterseniz. İnanılmaz meraklılar ve çok özel sorular soruyorlar.” “Mesela neler?” diye sorduğumda şunları sıralıyor Akkaya: “Tırtılların hangi yaprağı seveceğini nasıl anlarız?”, “Doğada bir tırtıl bulduğumuzda ne yapmalıyız?”, “Onu beslesek tekrar pupa yapar mı?” Tuğba Hanım, onlara tırtılı hangi yaprak üzerinde buldularsa o yapraklarla beslemelerini söylüyormuş. Tabii daha küçük yaş grubunda korkup ağlayanlar da oluyormuş. Özellikle üzerlerine kelebek konduğunda. Onları da “Bak işte ne güzel. Kelebek diğerlerini değil, seni seçti.” diyerek sakinleştiriyormuş. Tam o sırada Tuğba Hanım, dirseğime konan fakat benim kati suretle farkında olmadığım kelebeği gösteriyor. Korkmak için fazla büyük, sevinmek için ise hâlâ küçüğüm galiba. Dirseğimde kelebek, yüzümde tebessümle gezmeye devam ediyorum. Rehberimiz, kelebeklerle çoktan gönül bağı kurmuş bile. Bana birbirinin aynısı gibi gelen birçok kelebeği tek tek tanıyor. Ne zaman, nereden geldiklerini, kaç gündür hayatta olduklarını... Buradaki kelebekler diğer türlere göre bir miktar daha uzun yaşayabiliyor. Çünkü tabiri caizse yedikleri önünde yemedikleri arkalarında. Onlara zarar verebilecek düşmanlardan da korunmuş durumdalar.” Buradaki zamanım bitiyor. Dirseğimdeki kelebek hâlâ yerli yerinde. İstemeye istemeye veda ediyorum: “Burada kal evladım. Dışarısı yaşamak için fazla tehlikeli bir yer!” Kelebekler hakkında az bilinenler -Kelebekler antenleriyle koklayıp ayaklarıyla tat alır.-Bir kelebek yaşam süresince 150-200 yumurta bırakırken bunların çoğu hayatta kalamaz.-Bir dişi kelebek, erkekle çiftleşmeden de yumurta bırakabilir.-Hayattaki tek görevi yemek yemek olan tırtıllar yiyecek konusunda çok seçici iken, kelebekler narin görüntülerinin aksine yedikleri konusunda hiç seçici değildir. -Bazı kelebekler göç eder. Kanada’dan Meksika’ya göç eden kelebek türleri mevcut.-Kelebekler, hayatta kalma süresini uzatmak ve düşmanlarından korunmak için kamuflaj yöntemini kullanır. Renklerine göre bazen bir ağaç kavuğunda bazen de bir yaprağın üzerine konarak görünmez olabilirler.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Ödüle çocuklar için sevindim

51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin onur konukları arasında Altın Palmiye ödüllü yönetmen Laurent Cantet de vardı. Festivalde “Havana’ya Dönüş” adlı filmi gösterilen yönetmenle Havana merakından Cannes yolculuğuna kadar uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde dünya sinemasından seçkilerin sunulduğu bölümde izleyiciyle buluşturulan filmlerden biriydi “Havana’ya Dönüş”. Filmin yönetmen koltuğundaki isim, festivalin onur konuğu Laurent Cantet idi. Kariyeri ödüllerle dolu olan Fransa doğumlu yönetmen, çektiği ilk uzun metraj filmiyle “En İyi İlk Film Sezar’ı” ödülüne layık görüldü. Ardından yaptığı her sinema projesi birçok festivalden önemli ödüllerle döndü. Uluslararası arenada tanınmasında etkili olan ödülünü ise 61. Cannes Film Festivali’nde kucakladı. Fransız yazar François Bégaudeau’nun romanından sinemaya uyarladığı 2008 yapımı Sınıf (Entre Les Murs) filmi, Cantet’ye Altın Palmiye kazandırdı. Öğretmen-öğrenci konusunu merkezde tutan filmde, farklı kültürler ve tavırların sık sık birbiriyle çatıştığı modern Fransa’daki küçük dünya ele alınıyor.Sınıf filmi, Türkiye için küçük ama önemli bir detayı saklıyor. Oyuncular yerine gerçek öğrencilerden oluşturulan sınıfta bir de Türk öğrenci var; Burak Özyılmaz. Filmdeki ‘Burak’ adlı çekingen bir Türk gencini oynayan Özyılmaz, film Altın Palmiye kazandığı gece Cantet ile sahneye çıkan isimler arasındaydı. Yani Cannes sahnesinden Yılmaz Güney ve Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin yanı sıra Burak Özyılmaz gibi çiçeği burnunda bir oyuncu da geçmiş oldu.Yönetmenin son projesi Havana’ya Dönüş, isminden de anlaşılacağı gibi Havana’da yani Küba’da geçiyor. Hikâyesine gelecek olursak; 16 yıllık sürgünden dönen arkadaşlarının ülkeye geri gelişini kutlamak isteyen dört arkadaş Havana’da gün batımına doğru buluşur. Bu beş arkadaşın aradan geçen uzun yıllar sonrasında, birbirlerine anlatacak çok hikâyesi birikmiştir. Haliyle bu sohbet şafağa kadar devam eder. Ünlü yönetmenin 2012’de yedi yönetmenle yine Havana’da ortaklaşa çektiği bir filmi daha var. Havana’da 7 Gün ismini taşıyan bu filmde ise birbirlerinden tamamen farklı yedi hikâyeyi ortak noktada buluşturuyor.Filmlerinizde sıklıkla Havana (Küba) vurgusunu görüyoruz. Hikâyeler orada geçiyor ve bölge insanının yaşadıklarını ele alıyorsunuz. Fransız bir yönetmen olarak nereden geliyor bu Havana merakı?Küba’ya birçok kez gittim ve bu sırada orada yaşayan insanları tanıma fırsatım oldu. Karşılaştığım kişiler onların hayatlarını anlamamda bana çok yardımcı oldu. O şehrin ambiyansı ve insanların sıcaklığı da oraya hep geri dönmemi sağladı. Kısaca tüm bu nostaljik havayı ve imajı oluşturan anlayış bana çok yakın geldi.Havana için söylediklerinizden yola çıkarak son filminizi nerede buluyorsunuz?O bir dönüş filmi oldu diyebilirim.Filmde Küba’daki devrim sosyolojisini görüyoruz ama aynı zamanda kapitalizmin de baskısına tanık oluyoruz. Bu durum eleştirilmiyor mu?O coğrafyada bir sürü şey değişti, bu bilinen bir şey. Amacım onların politik sistemlerini eleştirmek değil, bu sistemde nasıl yaşadığını göstermek. Beş insandan çıkan farklı beş hikâye anlattım filmde, onlarla ilgili başka şeyler de anlatabilirdim elbette ama genel olarak Küba halkının bu yaşayış tarzından yorulduklarını gördüm.Küba’nın şu anki durumunu nasıl buluyorsunuz?80’li yıllara göre daha iyi durumdalar. Artık dünyaya açıldılar. Başta Amerika olmak üzere birçok yere göç ettiler. Her şey daha düzgün giderken Kübalılara geri gelin, ülkenize yatırım yapın dediler. Onlar ise geçmişlerinden dolayı bu riske girmek istemiyor. Yine de tüm yaşadıklarına rağmen devrim düşüncesine bağlı olduklarını gördüm.Bölge hakkındaki filmlerinizi Kübalı bir yönetmen çekebilir miydi peki?Bence benim filmim o insanların da aynısını düşündüklerini gösteriyor. Yani filmimde yansıttığım bakış açım oradaki halkın düşüncesiyle aynı ama düşüncelerim her zaman aynı olmayabilir. Havana’ya Dönüş filmi günümüz dünyasına hitap ediyor ve onların yaşamış olduklarını anlatıyor. Filmimi Küba yerine Fransa’da da çekebilirdim. Belki hikâyeler birbirine benzemezdi ama sonuçta hissedilenler daima aynı.Havana filmlerinizin her ikisinin senaryosunda da Kübalı yazar Leonardo Padura Fuentes’i görüyoruz. Bu tercihinizin sebebi nedir?Havana’da 7 Gün filminin devamında Paduro ile birlikte bir kısa film çekelim diye yola çıktık. Ancak bu kısa filmin bizim anlatmak istediklerimize yetmediğini gördük. Yani 15 dakika bize yetmedi. Paduro da bu sebepten dolayı kısa film için çalışırken bana, ‘O zaman biz de yeni bir şey yapalım.’ dedi. Sonrasında onunla beraber ortak senaryo fikriyle yeni film için çalışmaya karar verdik.Dünyanın en prestijli ödüllerinden biri kabul edilen Altın Palmiye’yi kazanmış bir yönetmensiniz. Bu ödülü almış olmak sizin için ne ifade ediyor?Ödülü aldığımda çok gururlu ve mutluydum. Bu ödülü beraber çalıştığım gençlerle paylaştığım için de ayrıca çok mutlu olmuştum. Çünkü çocuklar için Altın Palmiye’yi kazanmış olmamız önemliydi. Önyargılı ve hayata kesin bakan çocuklar bu sayede dünyaya bakışlarını değiştirdi. Onlar için bu durum bir fırsattı. Aslında bu gençler baktığınızda Fransa’yı oluşturuyor. Yani hepsi benim gibi Fransa’da doğup büyümüş. Bu ödül bize Fransa’nın çocukları olduğumuzu gösterdi.Sizin Altın Palmiye kazandığınız yıl Nuri Bilge Ceylan da En İyi Yönetmen ödülü kazanmıştı. Ceylan’ın filmlerini takip edebildiniz mi?Nuri Bilge Ceylan’ın birçok filmini izledim ve bana her biri çok dokunaklı geldi. Ne yazık ki son filmini henüz izleme şansım olmadı. Sürekli festival festival geziyorum. Projelerimle uğraşıyorum derken hiç fırsat bulamadım. Hikâyelerini anlatmak için büyük emek harcamış. Filmdeki verilecek mesaj için çalışmak, onu iyi yansıtmak ve o savaşı vermek benim için çok önemli.Türk sinemasından takip ettiğiniz başka yönetmen var mı?Fatih Akın ve Ferzan Özpetek gibi uluslararası alanda isim yapmış yönetmenleri tanıyorum.Sizi filmlerinizin çoğunda yönetmenliğin yanı sıra senarist olarak da görüyoruz. Bundan sonraki projeleriniz için de senaryo yazmaya devam edecek misiniz?Ben her zaman kendi senaryolarımı yazıyorum. Eğer yazmazsam yeni filmim için fikir sahibi olmam çok zorlaşıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Ekim 2014 Cumartesi 01:28

İtalya’nın limonlu sahilleri

Steinbeck, Güney İtalya’daki Amalfi sahilinde bulunan kasabalardan biri için bakın ne yazmış: “Positano gibi güzel bir yer keşfettiğinizde, ilk düşünceniz onu sır gibi saklayıp kimselere söylememek.” Biz ilk aklımıza geleni yapmıyor ve bu şirin yerleşim yerini de içeren eşsiz Amalfi sahili hakkındaki bu yazıyı ilginize sunuyoruz.Mutluluğun, otobüsle giderken birdenbire karşımıza çıkan turkuaz rengi denizi görmekle bir ilgisi olmalı! Evet evet mutlaka olmalı... Aksi halde, yola çıkarken ne yapıp edip evde unutmayı başardıkların arasına giremeyen dertlerin fon oluşturduğu yüzünde, aniden beliren o manasız sevinç de ne ola ki? Napoli’de seyir halindeyiz, aklımda deli sorular: “Roma’yı Milano’yu görmeden Güney İtalya’ya gitmek makul mu?” Neden olmasın? Hem kim demiş İtalya kuzeyden ibaret diye. “Büyük şehrin ondan da büyük dertlerine gönüllü müptela bizleri bu kadar sakinlik keser mi peki?” “Saçma... Zaten biraz da bunun için çıkmıyor mu insan yola?” Soruların cevabını verdik vermesine de tereddüt az çok sürüyor. Ve bu ikircikli hale son verecek deniz göründü... Hani şu Avrupa’nın en güzel sahillerinden biri olarak anılan Amalfi sahili. Rengi insanı mest eden cinsinden. Dertleri sıkıntıları tamamen gömmek, nefes aldığın müddetçe pek mümkün değil onu anladık ama hüzünlere sezon finali de mi yapamayacağız yani? Bence başarabiliriz. Turkuazımız eksik olmasın gerisi hallolur...Pronto Tur’un THY’nin katkısı ile düzenlediği gezinin ilk durağı, Amalfi sahilinin en büyük yerleşim yeri olan Salerno. Napoli Havaalanı’na 50 kilometre mesafedeki bu huzurlu liman kasabasına bir saatlik yolculuk sonunda varıyoruz. Önce şehri tepeden görmemizi sağlayan Castello Di Arechi olarak bilinen Arechi Kalesi’ne gidiyoruz. Bonadies Dağları üzerinde denizden 300 metre yükseklikteki bu kale 7. yüzyıldan kalma. Dükalığın başkentini Benevento’dan Salerno’ya taşıyan Lombard Prensi Arechi II adına inşa edilmiş bu kadim yapı, tarihi ve doğayı sevenler için bilhassa güzel. Kalenin sunduğu panoramik manzaraya takılanlar arasında eski ve yeni Salerno, mütevazı limanı, meşhur Verdi Tiyatrosu’nun göz alıcı kubbesi ve ilerleyen günlerde sık sık karşımıza çıkacak olan şirin mi şirin balkonlarıyla özdeşleşmiş İtalyan mimarisi.Dünyanın ilk tıp okulu Salerno’daSalerno aynı zamanda İtalya’nın kısmi özerklik sahibi 20 bölgesinden biri olan Campania’nın da başkenti. Dünyanın ilk tıp okuluna ev sahipliği yapmış olan şehir, okulun kurulduğu 9. yüzyıl ve ilerleyen yüzyıllarda Batı Avrupa’da tıp biliminin en önemli merkezi durumundaymış. Arapça tıbbi kaynaklar Latinceye çevrildiği Montecassino Kütüphanesi’nde toplanırmış. Böylece Hipokrat, Galen ve Dioscorides’in bilgileri Arapların tıp pratiğiyle güçlendirilmiş.Salerno’nun diğer önemli turistik mekanlarından biri de San Matteo Katedrali. 845 yılında yapılan katedral 1076’da yeniden inşa edilmiş. Efsaneye göre cesedi 10. yüzyılda Salerno’ya getirilen Aziz Matte’nin kabri katedralin altında bulunuyor.Adını dünyaca ünlü İtalyan besteci Giuseppe Verdi’den alan Verdi Tiyatrosu’nu ziyaret etmek, tiyatronun hemen yakınındaki şehir parkında oturup kulağa neşeli bir şarkı gibi gelen İtalyanca konuşmaları dinlemek ve parkın karşısındaki ara sokaklardan herhangi birisinden girip eski Salerno’nun ruhunu hissetmeye çalışmak bu sakin, düzenli sahil şehrinde yapılabilecek en güzel şeylerden.Maviden yeşile...Salerno’ya kadar gelmişken şehir merkezinden 10 km uzaklıkta bulunan ve aslında Salerno’ya bağlı Cava de Tirreni’ye gitmemek olmaz, dediler. Biz onların yalancısıyız. İyi de etmişler hani. Denize biraz ara verip yeşile doyduk. Çünkü Cava de Tirreni, Amalfi sahiline 5 km uzaklıkta bulunan tepelerin arasında bir vadide bulunuyor. Cava de Tirreni’nin en önemli turistik yapısı ise Benedictin Manastırı. Ortaçağda önemli bir Hıristiyan eğitim merkezi konumunda olan manastıra bugün hâlâ 8 keşiş kapanmış durumda. Manastırın temizlik işleri de bu keşişler tarafından yürütülüyormuş. Kısa bir süre öncesine kadar da bir erkek lisesine ev sahipliği yapan manastırda keşişlerin kaldığı üst katların yanı sıra mezarların ve zindanların olduğu yer altı kısmı da bulunuyor. Kilisesi de son derece gösterişli. Bir de bizim gibi şansınız yaver gider ve bir düğüne rast gelirseniz Güney İtalyanların, kuzeydekilerden bir miktar farklılık gösteren kültürel ve gündelik yaşamına dair gözlem yapmanız mümkün olabilir.Cave de Tirreni Meydanı, diğer meydanlardan farklı olarak denizden uzak.Minori’de antik kalıntılarBiz yine de sahile dönelim. Amalfi sahillerini Positano’ya kadar dolaşacağız, kararımız kesin. Arada en fazla 10 km mesafe ile sırayla Maiori, Minori, Ravello, Amalfi ve Praiano var. Gittiğimiz her yerde ‘burası galiba en güzeli’ hissi yaşıyor bir sonraki durakta fikrimizi değiştiriyoruz. Tepeden aşağıya doğru bakarken, otobüste giderken, sahilde yürürken herkesin aklında en güzel kareyi çekme düşüncesi... Heyhat, olmuyor. Buralar, en iyi fotoğraf makinesinin bile hakkını veremeyeceği kadar güzel. Maiori ve Minori’de kısa duraklamalar yapıyoruz. İkisi de küçük birer meydanı olan kasaba mı köy mü diyelim bilemediğimiz yerleşimler. Ancak Maiori Amalfi bölgesinde en uzun sahil şeridine sahip bölge. Ayrıca kaplıcalarıyla meşhur. Minori’nin önemi ise Villa Romana olarak bilinen antik kalıntılara ev sahipliği yapıyor olmasından ileri geliyor. Milattan önce ilk yüzyılda yapıldığı tahmin edilen villanın en iyi korunan bölümü ise beşik tonozlarla ve fresk kalıntılarıyla kaplı koridoru. Burası aynı zamanda Amalfi sahillerinin tek antik kalıntısını oluşturuyor.Ravello’daki eşsiz manzarayı sunan bu yerin adı Sonsuzluk Terası (Terraze Infinito).Wagner’in ilham aldığı şehir: RavelloSahil şeridinin en önemli yerleşim yerlerinden biri olan Ravello’dayız. Ravello birbirinden güzel çiçeklerin gözlerimize ziyafet çektiği bahçeleriyle de meşhur. Bu da geldiğimizden beri göre göre neredeyse sıradan bulmaya başladığımız mavi ve yeşile yeni renkler eklenecek demek. Yetmiyormuş gibi bir de sonbahardayız. Gelsin sarılar, kırmızılar, turuncular... Buraya gelip ilhamından nasiplenen meşhurlar da var. Akla ilk geleni besteci Richard Wagner. Virginia Woolf, Giovanni Boccaccio, Joan Miro, Tennessee Williams diğerleri. Her yıl yaz aylarında düzenlenen Ravello Sanat Festivali çok ünlü. Denize olabildiğince dik uzanan tepelerden aşağıya bakmak neredeyse korkutucu. Manzara ne sözle ne fotoğrafla anlatılacak gibi değil.Sahile ismini veren Amalfi’ye gidiyoruz. Sahile bitişik başlayan çarşısı, şeridin en şirin ve gezilmesi en eğlenceli merkezlerinden. Küçük meydana bir parça büyük gelen Piazza Duomo Katedrali, kendisinden çok bir Hint tapınağına ulaştıracakmış hissi veren merdivenleriyle dikkat çekiyor. Vaktiniz varsa Kağıt Müzesi’ne girip bir de çarşıda alışveriş yaptıktan sonra katedralin merdivenlerinde limonun tadını iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir dondurma yemeyi ihmal etmeyin. Çünkü siz bunu hak ettiniz!Ravello’daki Duomo Katedrali’nin merdivenleri turistler için dinlenme mekanı.Limon kutsal yiyecek gibiLimon demişken unutmadan söyleyelim. O sarı turunç, bizdeki şeklinden çok farklı olsa da Güney İtalyanların kutsal yiyeceği gibi. Çok iri ve yeşile yakın sarısı ve kalın kabuğuyla alıştığımız türden farklı olan limondan her şeyi yapmış Güney İtalyalılar. Çeşit çeşit içeceklerden dondurmaya, şekerlemelerden sabununa ve hediyelik eşyalara kadar...Son durağımız birçok gezginin hemfikir olduğu üzere Amalfi sahilinin en güzeli olarak bilinen Positano. Bu popülerlikte en eski müdavimlerinden birinin Amerikalı yazar John Steinbeck olması ve buradan övgüyle bahsetmesinin de etkisi vardır mutlaka ama neredeyse denizin kendiliğinden gelen güzelliğini bile gölgede bırakacak kadar sevimli pembe, turuncu, sarı renkli evlerin oluşturduğu manzarayı da yabana atmamak lazım. Diğer şehirlere göre daha pahalı olan Positana’da alışveriş, kısıtlı bütçeyle gidenler için sıkıntılı olabilir. Arabaların giremediği dar sokaklarda satılan eşyalar arasında özel bir kumaştan yapıldığı belli olan kıyafetler dikkat çekiyor. Çok geçmeden bunun Positano ismi ile anılan özel bir kumaş olduğunu öğreniyoruz. Alışverişle zaman kaybetmek istemeyenleri ise sahil boyu yürüyüşler bekliyor. Tepedeki oteller ve deniz kenarındaki restoranlar da cabası. Pizza, makarna ve birbirinden lezzetli deniz ürünlerinden bahsetmiyoruz bile.Zümrüt mağarası ve fiyortu görmeden dönmeyinAdını kapkaranlık suyu aklın almayacağı bir güzellikle parıldatan zümrüt renginden alan Emerald Grotto (Zümrüt Mağarası) Amalfi sahilinin incilerinden. Dünyada az sayıda olan bu mağara 1932 yılında bir balıkçı tarafından keşfedilmiş. Su seviyesinin altındaki bir delikten mağaraya giren güneş ışığı, mağaranın bir bölümünde suyun zümrüt yeşili şeklinde parlamasına neden oluyor. İçerideki sarkıt-dikitleri birilerine ya da bir şeylere benzetmek hayal gücünüze kalmış. Furore Fiyordu sahil şeridinin doğal güzelliklerinden bir başkası. Kıyının dik yamaçlarından birine sokulmuş fiyort, denizi bıçak gibi kesiyor ve yukarıdan görüntüsü bir miktar da ürkütüyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Bakteri savaşçısı Böğürtlen

Siyaha çalan meyveleriyle tanıdığımız böğürtlen, mantar ve mikrop larla savaştığı gibi damarları da güçlendiriyor.Gülgiller familyasının yabani üyesi böğürtlen, esnek olan dikenli gövdesi, yayılmacı ve tırmanıcı özelliği ile boş tarlalarda, yol kıyılarında, el değmemiş topraklarda yetişebilir. Kenarları tırtıllı yapraklarının ortasında incecik damarlar bulunur. Beyaz ve pastel pembe renk arası çiçekleri, sapın ucunda derli toplu durur. Tatlı olan meyveleri olgunlaştıkça siyaha çalmaya başlar.Böğürtlenin, antifungal, (mantar savaşçısı) damar büzücü, antibakteriyel, (bakteri savaşçısı) antiseptik (mikrop savaşçısı) ve canlandırıcı olarak tartışılmaz bir etkisi bulunmaktadır. Böğürtlen aynı zamanda, kılcal damarları güçlendirir, yaprakları çok şiddetli olmayan ishal vakalarında rahatlıkla kullanılabilir.Bu tür hafif ishal vakalarında, bir çorba kaşığı kuru böğürtlen yaprağını, bir su bardağı kaynamış suyun içine hemen atıp on dakika kadar demleyin. Günde üç fincan bu çaydan içerek durumu kontrol altına alabilirsiniz.Böğürtlen yaprakları, dekoksiyon yapıldığında, ağız ülseri, boğaz ağrısı, ağız ve dişeti enfeksiyonunda gargara olarak kullanılır. Ağır iyileşme gösteren deri ülserlerinin tedavisi ve yara pansumanı için de dekoksiyon yapılmış böğürtlen yaprağı etkili bir tedavi aracıdır.Balgam söktürücü özelliği de bulunan böğürtlenin, her içişte taze olarak hazırlanan çayı soğuk algınlığı, nezle, grip ve öksürük tedavisi için kullanılır.Yapılan araştırmalarda böğürtlenin kısmen insülin salgılanmasını tetikleme özelliğine bağlı etkisi nedeniyle hem normal hem de diyabetik tavşanların kanındaki şeker düzeyini azalttığı ortaya çıktı.En ideal şekilde güneşli yerlerde ve nemli toprakta yetişip yayılan böğürtlenin hem yaprağı hem de meyveleri C vitamini açısından oldukça zengindir. Yaprakları ayrıca tanin, flavonoit, organik asitler, flavonoit glikozitleri, sitrik ve izostrik asit gibi organik asitleri de bolca bulundurur.Boğaz ağrısında, böğürtlen yaprağını şu şekilde kullanabilirsiniz: Üç çorba kaşığı kurutulmuş yaprağı bir su bardağı suyun içine koyun ve kaynatın. Yaklaşık beş dakika kaynattıktan sonra ocaktan alın ve demlenmesi için on beş dakika kadar bekleyin. Ardından tel süzgeçle süzüp gargara yapın. Bu gargarayı günde üç kere yapabilirsiniz.Böğürtlenin taze yaprakları ilkbaharda henüz çiçek açmadan toplanır. Yapraklar çay ya da dekoksiyon hazırlamak üzere kurutulur ve ezilir.Belirtilen rahatsızlıklar için tedavi edici çay bir buçuk çorba kaşığı kuru yaprak, bir su bardağı kaynatılmış suyun içinde on dakika kadar demlenir. Sonra süzülerek günde üç kere yemek öğünlerinin arasında içilir.Boğaz ağrısı ve ağız enfeksiyonlarının iyileşmesine yardımcı olmak içinse on gram kadar kuru yaprak bir su bardağı suyun içine konulur ve kaynatılır. Yaklaşık olarak on beş dakika demlenmesi beklenir. Süzüldükten sonra ağız ve boğaz gargarası olarak günde iki kere kullanılır.Böğürtlen yaprakları, deri ülserleri ve yaraların tedavisinde kompres şeklinde uygulanır. Çay yapımında olduğu gibi, iki çorba kaşığı kadar böğürtlen yaprağı bir su bardağı kaynatılmış suyun içine atılıp on beş dakika demlenir. Daha sonra temiz bir tülbent veya gazlı bez bu çayın içine batırılarak problemli bölgeye günde iki kez tatbik edilir.Hamile ve emziren kadınlar böğürtlen yapraklarını kullanmamalıdır.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

GÜLE GÜLE SEVGİLİM...

Kadın kiraz ağaçları arasından bisikletiyle süzülüp geçiyor. Her şey ne kadar uyumlu ve kimbilir kadın ne kadar mutlu diye düşünüyorsanız neden hüzünlü olabileceği ihtimali aklınıza gelmedi diye sorarım.Kadının kalbinde belki de sevdiği adamı terk etmek zorunda kalışının ıstırabı vardır. Hatta ben bu fotoğrafta onun uzaklaşmasını izleyen sevgilinin gözyaşlarını bile hayal edebiliyorum. Sevginin birlikteliğe yetmediği durumlar vardır ya. Bazen duyguların ayrıştırılamaz karmaşıklığı, bazen çevre baskısı, bazen mekan ve zaman uyuşmazlığı gibi. Ne senle ne sensiz halleri. İlişki kangren oluncaya kadar savrulunur ve sonunda taraflardan biri düğümü kılıcıyla keser. Şimdi tadılacak zehir, ayrılık acısıdır. 2001 yapımı Tony Goldwyn’in yönettiği “Bazıları Çabuk Bıkar” adlı filmin esas kızı Jane, kendisini sevdiğini söyledikten sonra ondan uzaklaşan esas oğlan Ray’in arkasından şöyle söylemişti: “Hayatta sevdiğiniz birinin sizi terk ettikten sonra yürüyüp gidişini seyretmek kadar acı bir şey yoktur. İkinizin vücudu arasındaki mesafenin giderek büyüdüğünü görmek... Ve sessizlik...” İşte ortada buruk da olsa bir mutluluk varsa bu fotoğrafın da yansıttığı o sessizliktir. Nihayet karar verebilmiş olmanın hafifliğiyle uçuyor bu kadın... *** AYAKKABI DEYİNCE BİR DURMAK LAZIM Ayakkabı terimlerinin kökeni ve yan anlamlarını biliyor musunuz? Valla ben de bilmiyordum, ta ki Marmara Üniversitesi Türk Dili Ana Bilim Dalı yüksek lisans öğrencisi Aysel Güneş’in 2007 tarihli bir makalesini okuyuncaya kadar. Öğrendiklerim beni eğlendirdi, sizin de ilginizi çeker diye düşündüm. Efendim, meğer “kerata” sözü Yunanca keratas’dan geliyormuş ve karısı tarafından aldatılan kimseler için kullanılırmış. Aynı kökenden gelen keratuv ise bildiğimiz ayakkabı giymeyi kolaylaştıran araç anlamındaymış. Güzel Türkçemiz iki kelimeyi birleştirip keratayı elde etmiş. Bazı dönemlerde kerataya “hergele” de dendiği oluyormuş ki bu kelimenin kökeni de Farsça yük taşımaya alıştırılmamış at veya eşek sürüsü imiş. Sıkı durun, ahlaksız ve delice davrananlar için kullandığımız “sapık” sözünün manası yön değiştirmekmiş ve aslında kısa çizme, konçlu ayakkabı veya mesti karşılıyormuş. Dahası var; iffetsiz kadınlar için kullanılan “kaltak” sözü bazı yörelerimizde eski ayakkabılara verilen isimmiş. Abadan yapılmış terlik anlamındaki Pantufla’nın da kökeni Yunanca “pantuphla” imiş ve argoda dolandırıcılık için kullanılırmış. Ayakkabı ökçelerinin argoda korkakları nitelediğini biliyoruz ama “yatık” kelimesinin terliği anlattığını ve dans çeşidi olarak tanıdığımız tangonun aynı zamanda kadın ayakkabısı olarak kullanıldığını ilk kez duydum. Peki ya rüzgara ne dersiniz? Meğer o da yemeni benzeri ayakkabıların öteki adıymış ve argoda gösteriş anlamına geliyormuş. Bin yıl düşünsem aklıma gelmeyecek olan da gelin ayakkabısına “kalleş” denmesi oldu ki bunun da kökeni Fransızca galoş (galoche) kelimesi imiş ve aslında tabanı tahtadan yapılmış ayakkabıları nitelermiş. Keza hafifmeşrep kadınları tanımlayan “şıllık”, bazı yörelerde terliğin adıymış “Şinanay” kelimesi ise çocuk ayakkabılarına denirmiş. Çok eğlenceli değil mi? Bir de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Nuri Yüce’den öğrendiklerim var. Potin, Fransızca bottine’den geliyormuş ve eskiden sadece erkekler giyermiş. Postal, Farsça pôtgal’dan bozma imiş, elde dikilirmiş, uç kısmı sivri ve yukarı kalkık ve ökçesiz haliyle bugün askerlerin giydiği postallardan çok farklıymış. Kundura’nın kökeni Yunanca “kothurne” imiş ve eskiden bayram gibi özel günlerde giyilirmiş. Zarif kadın ayakkabısı iskarpin ise İtalyanca “skarpino”dan gelmiş. Pabuç’un aslı Farsça “pâbûş” imiş bazı yörelerde “babıç” denirmiş. Dahası da var ama bu haftalık yeter bu fasıl... *** HAYRANLIK DERSİ Bu kelebekler, yağmur ormanlarında yaşayan ve yarı saydam camsı kanatları sebebiyle “pirinç kağıdı” (rice paper) olarak adlandırılıyor. Bir diğer ismi de ağaç perisi. (Tree nymph) Küçük kızları, Londra’daki Doğal Tarih Müzesi’nde şaşkınlıkla izlerken gösteren bu fotoğrafa bayıldım. İşte dedim, tek ihtiyacımız bu sevgi dolu bakış. Ne yazık ki büyüdükçe kaybediyoruz bu kutlu hayreti. Hayatın olağanüstü sahnelerini sıradanlaştırıyoruz. Bilgi, aşk doğurmuyorsa neye yarar? Çocuklarımıza sadece varlıklara hayran olmayı öğretsek yeter. Gerisi teferruat...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Yeni nesil oyunlar hayal gücünü zorluyor

8 çekirdekli güçlü bir işlemciye sahip Sony PlayStation 4 konsolu, grafik özellikleriyle kullanıcılarını cezbediyor. Konsol için özel olarak geliştirilen oyun sayısı ise hızla artıyor. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan PS4 oyunlarından dikkatimizi çekenleri listeledik.DestinyHalo ve Call of Duty gibi popüler oyunların yayıncısı Activision’ın geliştirdiği Destiny, sürükleyici bir bilimkurgu macerası sunuyor. Muhteşem grafiklere sahip olan bu oyunda, Traveler olarak bilinen paramparça olmuş bir kürenin gölgesindeki dünyanın en güvenli şehrini korumakla görevlisiniz. First Person Shooter (FSP) tarzında bir oyun olan Destiny’de Mars’ın kızıl kumlarından Venüs’ün gür ormanlarına kadar çok farklı yerlerde maceraya atılabiliyorsunuz.DriveclubPS4’ün ilk otomobil yarışı oyunu Driveclub’ta hem bireysel hem de takım olarak yarış yapabiliyorsunuz. 50’den fazla araç modelinin bulunduğu oyunda, bir kulüp kurup takım arkadaşlarınızla birlikte mücadele etmek mümkün. Etkileyici grafiklere sahip Driveclub’da dünyanın farklı köşelerinde araba sürme keyfini yaşayabilirsiniz.The Last Of Us RemasteredMantar sporlarıyla yayılan bir salgın Amerika’yı kasıp kavurmaktadır. Milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Hayatta kalanlar az sayıdaki karantina bölgelerinde yaşarken, sokaklar salgından hastalanmış korkunç haydutlar tarafından istila edilmiştir. Bu ölümcül enfeksiyona karşı hayatta kalma mücadelesi veren Ellie ve Joel’in hikâyesi olan Last Of Us Remastered, PS4 için özel olarak güncellenmiş.Watch DogsChicago’nun CtOS olarak bilinen gelişmiş bilgisayar sistemini konu alan Watch Dogs adlı oyunda intikam arayan Aiden Pearce adlı bir karakteri canlandırıyorsunuz. Üstün bilgisayar yeteneklerinizi kullanarak trafik ışığı, aydınlatma ve elektrik gibi şehirdeki tüm sistemleri hacklemek ve düşmanlarınızı alt etmek elinizde. Oyundaki karakterlerin, mekânların ve şehirlerin grafik detayları o kadar yüksek ki, bir sinema filmi izlediğinizi zannedebilirsiniz.inFAMOUS Second SoninFAMOUS serisinin yeni bölümünde üstün güçlere sahip Delsin Rowe adlı bir karakterin hikâyesi anlatılıyor. Asi bir genç olan Delsin, yaşadığı kaza sonrası özel güçlere kavuşur. Bu özel güçleri iyilik veya kötülük için kullanmak tamamen Delsin’in elindedir. Amerika’nın Seattle şehri örnek alınarak tasarlanan oyun etkileyici grafiklere sahip sıkı bir aksiyon.Minecraft Playstation 4Çocuklar ve çocuk kalmayı sevenler için geliştirilen oyunda hayal gücünüze dayanan bir dünya inşa edebiliyorsunuz. Basit evlerden, görkemli binalara kadar farklı şekilde yapılar yapabilirsiniz. Oyunu tek başınıza oynayabildiğiniz gibi, yedi kişiye kadar bir grup kurarak da oynamanız mümkün.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:50

Bir tüp kanla kahraman olabilirsiniz

Bir tüp kanınız, ölmek üzere olan bir hastaya umut olabilir. Fakat bunu çok az kimse biliyor ve yapıyor. Genç bankacı Aykut Kadir Kurt ve arkadaşları bu sebeple bir proje başlattı. www.belkidesensin.org kök hücre donörlüğü konusunda insanları bilinçlendirmeyi ve hastanelere-kan bankalarına bir tüp kan bağışında bulunmalarını sağlamayı amaçlıyorlar.‘Siz kimsiniz? sorusuna kısa ve öz cevapları var: “Çocukların ölmesine artık dur diyen, bunun için dünyayı ayağa kaldırmak isteyen sosyal girişimcileriz. Eğitmeniz, turizmciyiz, reklamcıyız, psikoloğuz, bankacıyız.” Kendisinde veya ailesinde böylesi bir hastalığı olmayan, işinde gücünde insanlar niye uğraşsın ki bunun için? Amerikalı bir sosyal psikolog işi, evi, çocuğu, parası olan modern insan için yaşama sevincini artıracak, onu hayata bağlayacak yegane şeyin karşılıksız iyilik yapmak olduğunu söylemişti. İyilik yapmak için bu yeter bir sebep değil midir? www.belkidesensin.org projesinin sahibi gençlerin de böylesi bir iyiliği yapmak için sebepleri buymuş. Yolları bir girişimcilik eğitiminde buluşmuş. Eğitimi bitirdiklerinde akıllarında bu proje varmış: Kök hücre donörlüğü için insanları şevklendirmek. BelkideSensin, insanları bu konuda bilgilendirerek ihtiyaç olan donör sayısına ulaşmayı hedefliyor. Kök hücre donörü olmak zannedildiği gibi acı verici ve zahmetli bir işlem değil. Kısa vakit ayırıp bir tüp kan örneği vererek donör olunabiliyor. 18-55 yaş arasında, kronik ve bulaşıcı herhangi bir hastalığı olmayanlar ve son bir yıl içinde herhangi bir ameliyat geçirmeyenler donör olabiliyor. Türkiye’de işlenmiş kan örneği sayısı 40 bin. İşlenmeyi bekleyen kan örneği sayısı ise 45 bin. Bu kanların 29 bini İstanbul’da, 16 bini de Ankara’da. Donör olmak, bulmak ayrı, alınan kanların işlenmesi ayrı bir iş. İşlenmesi ve bilgilerin saklanması için belli bir bütçe gerekiyor. belkidesensin.org ekibi sadece donör bulmayı değil, sponsor bulup kan örneklerinin işlenmesini de sağlamayı hedefliyor.Projenin koordinatörlüğünü genç bankacı Aykut Kadir Kurt yapıyor. Girişim Savaşçıları eğitimine katıldığı sırada Twitter’da ilik arayan Efe için bir kampanya başlamış. Efe, uygun ilik bulunamadan vefat ettiğinde çok etkilenmiş. “Donör olsaydım belki de Efe kurtulacaktı.” diyen Kurt, pişmanlığını projeye çevirmiş. Projenin organizasyonunu Serkan Ünvermiş üstlenerek, Antalya’dan destek veriyor. Kurt, projesinden bahsettiğinde ilk işi eşiyle birlikte gidip kan vermek olmuş. Etrafındakilere, ailesine de söylemiş. Kendi çevresiyle sınırlı olmasın istemiş ve projenin gönüllüsü olmuş. Beste Diriöz, İzmir’den destek veriyor projeye. Onu etkileyen bir donörün kanı sayesinde hayata tutunan bir hastanın hikâyesi olmuş.Aykut Kadir Kurt, projesini şekillendirirken Almanya ve Amerika’da benzer organizasyonlardan esinlenmiş. Herhangi bir vakıf veya şirketin, oluşumun desteği yok arkalarında. “Bu proje, çocuklarına donör arayan ailelerin sosyal medyadaki çığlıklarını duymamızla başladı.” diyorlar. İleride bu sosyal girişim projesini dernekleştirmeyi planlıyorlar. İnsanların hayatlarının bir tüp kan ile kurtarılabileceğini anlatmak, bu konuda farkındalık oluşturmak hedefindeler. Yani kan toplamayı ve analiz etmeyi onlar yapmıyor. İnsanları kan bankalarına ve araştırma hastanelerine yönlendiriyorlar. Farkındalık oluşturmanın yanında birebir destek de veriyorlar. Bir diğer amaçları da doku testi yapılmayan kanlar için fon bulup testlerin yapılmasını sağlamak. Çünkü yukarıda da bahsi geçtiği gibi on binlerce kan testi yapılmadığı için ihtiyaç sahiplerinin işine yaramıyor. Fon sağlamak için duyarlı şirketlerle görüşmeler yapıyorlar. Yani Belki de Sensin ne kana ne de paraya dokunuyor. Sadece aracılık ediyorlar.Dünyanın en zengin insanı da olsanız tek çare birinin size bu iyiliği yapmasıKurt, projeye başladıklarından beri fark ettikleri bir konuya dikkat çekiyor: “Farkındalık oluşturmak insanların kanını almaktan daha zor. Eğlenmeye gitmek için hiçbir bahane aranmazken, iyilik yapmak için kendimize onlarca soru soruyoruz.” Bu yüzden birçok yolu ve yöntemi kullanacaklarmış. Tanıtım filmleri, tiyatro gösterileriyle insanların dikkatlerini çekmeyi hedefliyorlar.Kan vermek, donör deyince herkesin aklına 90’larda yaşanan bir olay geliyor. Ünlü bir profesörün oğlu Oktar Babuna lenf kanseri olmuş, 160 bin kişi ilik ve kan örneklerini vermişti. Fakat 120 bin kan örneği kaybolmuştu. Bu yüzden Oktar Babuna yargılanmıştı. Bu olaydan mülhem insanlar kan örnekleri ve kişisel bilgilerinin bu sayede Batı devletleri tarafından arşivlendiğini düşünüyor. Aykut Kadir Kurt’a bu olayı soruyoruz. Cevabı şöyle: “Oktar Babuna olayı birçok kişinin bu konudaki maalesef tüm inancını kırmış durumda. Kampanyamızda kanı toplayan biz değiliz. Yetkili devlet kuruluşlarına yönlendirmede bulunuyoruz. Bu yanlış algı, çoğunluğu çocuklardan oluşan bu hastalıkla mücadele eden insanlarımızın öldüğü gerçeğini değiştirmiyor. Dünyanın en zengin insanı da olsanız bu hastalığın tedavisi için çare bulamazsınız. Tek çare uygun donörün daha önce gidip bir tüp kan vererek aday olması ve o kanın da işlenmiş olarak kayıtlara geçmiş olması. Bu yüzden Oktar Babuna olayı şu anda sadece bahane olabilir. Bu konuda herkesin içini ferah tutmasını istiyoruz. Bizi istedikleri kadar araştırabilirler. Yine de ikna olmazlarsa, tanışır bir çay içeriz. Yeter ki çaresi olan bir hastalığı, çaresizmiş gibi algılatılıp insanların ölmesine izin vermeyelim.”Kurt, donör olmak konusunda insanların bir başka çekincesinin de ameliyat korkusu olduğunu söylüyor: “Donör olursam ameliyat olurum, ya bana bir şey olursa korkuları var. Bunlar tamamen yersiz. Donör olma işlemi de dahil olmak üzere artık işlemler oldukça basit.” Yolu hastaneye düşenler, yakını için kan ihtiyacı olanlar bilir. Hasta yakınlarından ihtiyaç duydukları kanı alabilmeleri için kan bulmaları istenir. Yani takas. Hastaneler bir anlamda bunu yapmaya mecbur. Çünkü ancak böyle bir uygulamayla ihtiyaç duyulan kanı temin edebiliyorlar. Aksi taktirde çok az kimse kan veriyor. Sanırım donör olmanın önemini de ancak başından böyle bir olay geçenler anlayabilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Eşarplar elinde çiçek açıyor

Mülkesin Kara’nın el boyama atölyesinde eşarplar adeta boğaza nazır çiçek açıyor. 27 yıldır ipek eşarpları tablo gibi özenle boyayan Kara, dünya modasında gündemde olan serbest boyama desenlerini eşarplara yansıtıyor.Eşarp kullanıcıları her geçen gün daha özgün ve kişisel tasarım arayışı içinde. Dünyada da durum farklı değil. Birçok butik eşarp markası Avrupa’dan Ortadoğu’ya hızla yol almayı başarıyor. Mülkesin Kara’nın Argite adını verdiği kişiye özel el boyama eşarpları da hızla kulaktan kulağa yayılmayı başarmış. Argite markası henüz iki yılını doldurmuş değil ama Kara, 1987’den beri eşarp boyuyor. O yıllardaki eşarp boyamanın hikâyesini dinlerden epey şaşırdım. 80’lerin sonunda çok daha büyük eşarplar boyadıklarından bahsetti: “110 cm eşarpların kullanıldığı yıllardı. Koyu temel renkler, pastel tonlar, az desen ve motif kullanırdık çünkü müşterilerimiz bunu istiyordu.” Kara’nın eşarp boyama yolculuğu, eşarpları gibi rengarenk değil. İnişli çıkışlı, ara vermek zorunda kaldığı zorlu bir süreçten de geçmiş. Evlendikten sonra bir süre boyamayı bırakıp kara kalem dersleri almış hatta iki yıl kadar da çizgi film hazırlayan bir atölyede 1 buçuk yıl ara resim yapmış. 1996’dan beri ise ara vermeden eşarp boyama yapıyor. Bir dönem iki üniversite hocasının kurduğu bir atölyede deri üzerine fırçayla boyama da yapmış. Bu kış dünyanın lüks moda markalarının deri çantalara yaptığı uygulamayı Kara, yıllar evvel hayata geçirmiş bir anlamda. Ünü okyanusu aştı! Kara’ya bütün eşarpları elde tek tek mi boyadıklarını sormadan edemiyorum. Gülümseyerek, “Evet, 365 gün el boyama yapıyoruz.” diyor. Şu an atölyede dört kişi çalışıyorlar. Daha evvelki yıllarda Benat ismiyle hazırlamış eşarplarını. Argite’nin hikâyesi ise biraz daha farklı. Atölyeyi yeniden yapılandırıp daha yoğun bir çalışma içine girmeye karar vermiş iki yıl evvel. İsmini de yeniden koymak istemiş. Birçok isim üzerine düşünürken rüyasında argite diye bir yazı görmüş. Markasına düşünmeden bu ismi vermiş. Argite çatısı altında kendi sanatını yansıttığı eşarpların yanı sıra istenilen desen ve renkleri de kişiye özel çalışıyor. Çalışmalarda fırçanın eşarptaki izdüşümünü naif bir biçimde görebiliyorsunuz. Mütevazı bir şekilde yol aldığını düşünse de Art Institue of Chicago, Mülkesin Kara imzasıyla eşarplar istemiş kendisinden. Yurt dışında da eşarba ilgi bu sıralar oldukça ön planda. Eşarpla, kişiliğin yansıtılması isteniyor Mülkesin Kara’ya müşterilerinin nasıl bir beklenti içinde olduklarını sorduğumda ‘eşarbım beni yansıtsın’ cevabını aldığını söylüyor. Bunun dışında özel günlerinde kıyafetine ve kendisine özel renk veya desen isteyen müşterileri de oluyormuş. Sosyal medya ile birlikte eşarpta desen olarak beklentilerin çeşitlendiğini anlatıyor. Müşterilerinin artık mükemmel çizgilerden ziyade, el emeğini hissettiren tasarımların peşinde olduğunu da ekliyor. Ebru desenleri, Kara’nın en iddialı olduğu alan. Birçok ebruzenin kâğıt uygulamada başarılı olsa bile ipek uygulamanın bambaşka bir çalışma alanı olduğunu vurguluyor. Ebru desenlerden şal ve eşarplar hazırlamak onun için ayrı bir heyecan bu anlamda. Yapım süresi ise eşarba göre değişiyor. Bazen bir günde on eşarp, bazen üç günde bir eşarp hazırlayabiliyorlar. Daha çok eğitim camiasından hanımlara hitap ettiklerini, birçok eğitimci müşterisinin olduğunu da söylüyor Kara. El boyama eşarpların bakımı konusunda da bazı tavsiyeleri var. Eşarpları çok sıcak olmayan sabunlu bir suya bastırıp suyunu bir havluyla alıp asmadan kurutmaları gerektiğini anlatıyor. Eşarba sabun ve deterjanın direkt temas etmemesi çok önemli. Instagram ve Facebook’ta Argite eşarplara dair fikir edinebileceğiniz imajları görebilirsiniz. Argiteesarp.com adresinden de online olarak alabilirsiniz. Aker dünyasının kapılarını dergiyle aralıyor Birçok tekstil markası son yıllarda sezon koleksiyonlarını standart uygulama katalogların dışına çıkarak tanıtmaya mini dergiler hazırlayarak devam ediyor. Dergiler, müşterisine sadece bir görsel hafıza sunmanın dışında markanın kültürüne, değerlerine dair de ipuçları veriyor. Ayrıca dergilerde tasarımların hayatın içinde kullanılmasına dair ipuçları olan kombinler öne çıkıyor. Marka duruşunu sağlamlaştıran ve mağazalarıyla pekiştiren Aker de ‘Aker Mag’ kurumsal dergisinde sezon modası, stil fikirleri, tasarımların arka planı yanında; tarih, kültür-sanat, dekorasyon, sağlık ve güzellik gibi birçok içerik yer alıyor. İçeriğin zamanla daha da zenginleşeceğini ümit ediyorum. Aker Mag’de kitaplara ayrıca yer ayrılması da hoşuma giden bölümlerden. Zira stil denen mefhumu sadece giyim kuşam değil, okuduklarımız ve hayatı algılama biçimimiz de belirliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Karonun da modası var

Seramiği artık sadece ıslak mekânlarda değil, ev ve işyerlerinin hemen her bölümünde görmek mümkün. Bu yıl ön plana çıkanlar ise ahşap, beton ve mermer görünümlü sade ve doğal modeller.Yeşile olan özlemimiz hayatın her alanına her geçen gün daha çok yansıyor. Bu sebeple gerek global gerek milli ölçekli tasarımcılar doğala özdeş tasarımlara daha çok yer verir oldu son yıllarda. Üstelik bu trend sadece giyim sektörüyle sınırlı değil. Doğal ve doğal görünümlü dokular dekorasyonda da ağırlığını hissettirir oldu. Ancak bunu teknolojiye borçlu olmamız da kaderin ironik bir cilvesi galiba. Zira gelişen dijital baskı teknolojileriyle doğayı taklit etmek artık çok kolay. Seramiksan’ın Manisa’daki tesislerinde ürün, tasarım ve mimari yöneticileri Özlem Erçin, Belgin Karakurt ve Şule Tatlıdil Oktay ile seramiğin tarihini ve öze dönüş trendini konuştuk. Soldan sağa: Şule Tatlıdil Oktay, Belgin Karakurt ve Özlem Erçin. Pişmiş toprak ve sır ana malzemesi Seramiğin tarihteki ilk örnekleri ‘keramik’ adıyla Yunan mitolojisinde yer alıyor. Çanak çömlek diyebileceğimiz bu ürünlerden, öncesinde pişirilmeden yapılan seramik heykeller de yapılmış. Sonrasında sırlı, devasa, bugün bile zor yapılan Yunan vazoları gelmiş. Bildiğimiz anlamda endüstriyel seramiğin merkeziyse İtalya. Endüstriyel seramiğin en önemli ürünleri yer ve duvar karoları. Ancak sadece banyo, mutfak gibi ıslak mekânlarda tercih edilen seramikler, iç dekorasyonda çok daha sık kullanılıyor şimdilerde. Ev ve apartmanların girişinde, duvarlarda hatta yatak başlarında bile kullanılır hale gelmiş. Daha önce el işçiliğiyle yapılan seramikler, şimdilerde makineler sayesinde fabrikasyon olarak üretiliyor. Pişmiş toprak ve üzerlerine sır denilen parlatılmış malzemeden üretilen seramikleri, ev ve işyerlerinin hemen her yerinde görmek mümkün. Toprak ve gri tonların hakimiyeti Seramik trendlerine gelince, aslında ayrı bir modası yok. Mobilya, duvar kâğıtları ve mimariyle sürekli etkileşim halinde. Dünyayı saran akımlar tasarımda yer buluyor haliyle. Seramiğin ana vatanı İtalya’daki son fuardan sonra Özlem Erçin, Belgin Karakurt ve Şule Tatlıdil Oktay seramiklerde tamamen doğala dönüşün etkilerini gözlemlediklerini söylüyor. Anlaşılan Hint ve Arap baharının altın ya da gümüş simli, ağır desenli esintileri geride kalmış. Ahşap, mermer gibi doğal malzemeden çok, doğal görünümlü dijital baskılar ön planda. Ahşap, beton ve mermer görünümlü dokular bir de kendinden kabartmalı, üç boyutlu modeller büyük ilgi görüyor. Bir başka dikkat çeken ise boyutların büyüklüğü. Artık minik minik karolar yerine –biraz da firmaların bu işi bir güç gösterisine dönüştürdüğünden olsa gerek- çok daha büyük parçalarla karşılaşacağız. Bu yıl giyimde de çok hakim olan antrasit griler, vizon ve toprak tonlarıyla hafif yeşiller sıkça göreceğimiz renklerden. Ancak siyah ve beyazın asil hakimiyeti de son bulmuş değil.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Müzisyenler müzik birliklerinden çekilsin

Müzik meslek birlikleri, son dönemde yolsuzluk ve tartışmalarla gündeme geliyor. Tartışmaların son bulması için bir an önce müzisyenlerin bu kurumların yönetiminden ayrılmaları ve işi profesyonellere bırakmaları gerekiyor.Türkiye’deki müzik birlikleriyle ilgili bir şeyler konuşmak ve yazmak artık o kadar sıkıcı hale geldi ki. Ancak bazı şeyleri müziğin gelişimi adına tekrar tekrar hatırlatmak ve tarihe not düşmekte fayda var. Kuruluş amaçları; müzisyeni, yapımcıyı ve müzik üretenleri korumak olan müzik birlikleri müzikle değil, kavgalarla, yüklü faturalı yurtdışı gezileri ve yolsuzluk iddialarıyla gündeme geliyor. En son MÜYORBİR (Müzik Yorumcuları Birliği) Olağanüstü Genel Kurulu’nun öncesinde ve sonrasında yaşananlar bu acı gerçeği bize bir kez daha yaşattı. Tek gündemi müzisyenlerin hakları ve müziğin gelişmesi olması gereken bu birliklerde ne acıdır ki en son konuşulanlar bunlar. Korumalarla genel kurula giren sanatçılar, tartışmalar, bağrışmalar, karşılıklı suçlama ve hakaretler... Üstelik bunlar sadece toplantılarda yaşananlar. Mahkemelere intikal eden sahtecilik ve yolsuzluk iddiaları ve bu iddialar haricinde sürekli dillendirilen başka iddialar da var.Müzik ve telif hakları ne zaman konuşulacak?Önceki hafta yapılan MÜYORBİR toplantısında birçok sanatçıyla sohbet ettim. Birçoğu konuşulanlara dayanamayıp toplantıyı terk etti. Sonrasında görüştüğüm isimler, “Biz hep bu konuları mı tartışacağız, müziği ve bizim haklarımızı hiç konuşamayacak mıyız?” diye dert yandı. Hepsine hak veriyorum. Bütün mesaisini telif hakları konusuna vermesi bütün bu kurumlar maalesef başka işlerle uğraşıyor. O yüzden profesyonel bir şekilde yönetilmesi gereken bu birliklerden, müzisyenlerin bir an önce elini çekmesi gerekiyor. Çünkü işi duygular, hisler ve notalar olan gönül insanlarının öncelikle akçeli işlerden uzak durmalı. Biz sevdiğimiz ve değer verdiğimiz müzisyenleri ‘kaç lira götürdüler, kimleri kayırdılar, kime ne kadar haksız ihale verdiler’ gibi gereksiz konularla anmamalıyız. Gözümüzdeki ve gönlümüzdeki değerli yerleri böyle basit, sığ ve üzücü konularla değersizleşmemeli. Elbette buralarda bulunan isimlerin hepsi bu türden yanlış işler yapıyor gibi bir iddiası yok kimsenin. Çok iyi niyetli bir şekilde canla başla çalışan isimler de var. Ama bu kadar değerli müzisyenler yıllardır siyasetçilerle ve bürokratlarla içli dışlı oldukları halde bir 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu bile değiştirtemedi. Bu bile başlı başına bir başarısızlık değil mi? Üstelik bu birliklerin yönetimleri neredeyse yıllardır hiç değişmiyor. Ülkede toplanan ve dağıtılan telif ortada. Müzik piyasasının hali de... Bu kadar kanayan yara varken, müzisyenler (sadece yıldız sanatçılardan bahsetmiyorum) bu kadar zor durumdayken, meslektaşlarının derdiyle yeterince dertlenmeyip sadece kâğıt üzerinden konuşan müzik birlikleri artık sıkıntı vermeye başladı.Bir kere daha söylüyorum. Müzisyenler, hesap kitap işleriyle uğraşmamalı. Akçeli işlerin içinde olmamalı. Şarkılarıyla, ürettikleriyle ön planda olmalı. Peki müzisyenler çekilince buraları kim yönetecek? Bu birlikleri gelişmiş ülkelerde kim yönetiyorsa onlar: Yani profesyoneller. Başında CEO’su olan, denetim ve hukuk birimleri tıkır tıkır işleyen, müzisyenlerin sadece bilirkişi olarak yer aldığı profesyonel meslek birlikleri. Eğer kanun değiştirilemiyorsa pekala birlikler tüzüklerini değiştirip bunu yapabilir. Hatta bir çatı altında toplanıp bir telif ajansı kurulabilir. Ama ne olursa olsun bir an önce müzisyenler hatta yapım şirketlerinin yöneticileri de dahil bu birliklerin yönetimlerinden elini eteğini çekmeli. Buraların yönetimi, işin profesyonellerine bırakılmalı. Yoksa yıllar geçer, biz yine bunları konuşuyor oluruz ve telifler de yerinde saymaya devam eder.Müzik fuarına mı gidiyorlar yoksa tatile mi?Eski MESAM Yönetim Kurulu üyesi Burhan Bayar soruyor: “Türkiye’deki müzik meslek birliklerinin Womex Müzik Fuarı’nda ne işi var?” Bayar, üşenmemiş, araştırmış ve fuara Türkiye haricinde hiçbir ülkeden müzik meslek birliği katılmadığını görmüş. Örnek: Almanya’dan Gema yok, Hollanda’dan Buma yok, Fransa’dan Sacem yok. İşin ilginç tarafı İspanya’da düzenlenen etkinlikte İspanya’nın müzik meslek birliği SGAE bile yok. Ama Türkiye’de dört meslek birliği, yöneticileri ve genel sekreterleriyle orada. Peki, fuarın katılımcıları kim? Bağımsız plak şirketleri. Gelirleri müzisyenlerin telif haklarından oluşan bu meslek birliklerinin orada ne işi var? Masraflar nereden karşılanıyor? Bir açıklama yapılması gerekmiyor mu?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

KÜLTÜR-SANAT REHBERİ

‘Fotoğrafın ustası’ Boğaz’daSergi: Yaşayan önemli fotoğrafçılardan biri olan 86 yaşındaki William Klein; “Moscow, Rome, Tokyo, New York” başlıklı sergisiyle sevenleriyle bir araya geliyor. New York, Roma, Moskova ve Tokyo şehir kitaplarının fotoğrafları, 18 Kasım Salı gününe kadar Demokrasi Meydanı’nda özel olarak kurulan adada gezilebilir. Hem stili hem de içeriğiyle büyük tartışmalara yol açan fotoğraflarıyla bilinen fotoğrafçı Klein sergisinde; şehirleri daha önce hiç görülmemiş bir yöntemle şiddet ve acıdan kaçınmadan ziyaretçilerine sunuyor. Devrimsel nitelikteki teknikleriyle yeni bir bakış açısına öncülük eden William Klein’ın, “Moscow, Rome, Tokyo, New York” başlıklı sergisi, “Fotoistanbul 1. Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali” kapsamında gerçekleşiyor. Sanatçının çalışmalarında; şehirlerin yaşamına ait görüntülere acımasız bir gerçeklik ve dönemin psikolojik, sosyal ve ekonomik ruhu yansıyor.***Yunan ezgileri İstanbul’da Konser: Yunan müziğinin güçlü sesi Haris Alexiou, ‘5. Avea Sıra Dışı Müzik Konserleri’ kapsamında Türkiye’ye geliyor. Haris Alexiou, iki yıldır konserlerinde kendisine eşlik eden Nouveau Sextet grubuyla sevenlerinin karşısına çıkacak. Türkçeye uyarlanan ‘Olmasa Mektubun’, ‘Maskeli Balo’, ‘Telli Telli’ gibi şarkıların sahibi Haris Alexiou’un, Türkiye’de geniş bir hayran kitlesi bulunuyor. Sanatçının, 7 Kasım Cuma akşamı saat 21.00’de İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek konserinin 65-250 TL arasında değişen biletlerine Biletix’ten ulaşabilirsiniz.***‘Ferrari’nin rüzgârına hazır mısınız?Gösteri: Nisan ayında İtalya’da başlayan, ‘Ferrari Racing Days’in altıncı ayağı Intercity İstanbul Park’ta. Dün başlayan yarış, yarın son bulacak. Yarışma kapsamında gerçekleşecek ‘Trafeo Pirelli’ ve ‘Coppa Shell’ yarışlarında 50 adet Ferrari 458 Challenge otomobili kıyasıya yarışacak. İlk defa Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşen yarışlarda, Ferrari Formula 1 takımının pist üzerindeki şovunun yanı sıra, efsane olmuş yirmiden fazla Ferrari yarış otomobilinin, pist üzerinde aynı anda gerçekleştireceği sürüşleri ise Formula 1 heyecanını tekrar yaşatacak.***3,2,1 saattımMüzayede: İstanbul’un iki yakasını buluşturan alışveriş merkezi Tepe Nautilus ‘Sonbaharda Sanat Etkinlikleri’ kapsamında sanatseverlere müzayede heyecanı yaşatıyor. Müzayedede Christo Yotov, Zeki Çetinkaya, Haluk Eroğlu, Nickolay Lugovenko, Hikmet Çetinkaya, Gültekin Serbest, Igor Tuzhikov gibi yerli ve yabancı birçok ressamın eserleri satışa çıkarılacak. Serginin küratörlüğü Rahmi Çöğendez’e ait. Eserler, www.rcmuzayede.com internet sitesinden incelenebiliyor.***Şehrin ‘Caz’ hali…Festival: ‘Akbank Caz Festivali’ 24. kez kapılarını müzikseverlere açtı. 2 Kasım Pazar gününe kadar sürecek festivalde usta sanatçıların konserlerinin yanı sıra atölye çalışmaları, paneller, cazlı brunch’lar gibi etkinlikler yer alıyor. Festivalin en çok dikkat çeken isimlerinden biri Jamie Cullum. Caz standartlarını, melodik pop ve rock’la buluşturan söz yazarı ve piyanist Jamie Cullum, 30 Ekim Perşembe günü 20.30’da Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde konser verecek. Ayrıca, tasavvuf müziğinin ana enstrümanı ney’i caz enstrümanları arasına sokan neyzen Kudsi Erguner, Alman caz piyanisti Michael Wollny ve perküsyon ustası Hamdi Akatay ile birlikte bugün, saat 18.00’de Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda konser verecek. Detaylı bilgi için www.akbanksanat.com/caz-festivali sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Cilt lekelerinden lazerle kurtulun

Cilt lekelerine yabancı değiliz. Üstelik sadece güneş ya da yaşlanmaya bağlı olarak değil doğuştan olan ve çok ciddi psikolojik problemlere yol açan türleri de var. Ancak son yıllarda gelişen lazer teknolojisi, tedavide yüz güldüren sonuçlar veriyor.Biriyle tanıştığımız ilk anda muhatabımızla konuşurken ilk dikkat çeken yerimiz yüzümüz elbet. Hal böyle olunca yüzümüzde çıkan en ufak sivilceye bile tahammülümüz yok. Ya cilt lekeleri? Aklınıza sadece güneşe aşırı maruziyetten doğan ufak lekeler gelmesin. Bir de doğuştan olan yüzün yahut vücudun ciddi bir bölümünü kaplayan koyu kırmızı lekeler var. Birçok insanın hayatını kâbusa çeviren bu lekelerin tedavisi mümkün. Üstelik acısız ve kolay bir yöntem olan lazer tedavisiyle. İddia edildiği gibi çocuk büyüdükçe lekeler kendiliğinden geçer mi? Lazer kimler için uygun? Her lekeye aynı lazer mi uygulanıyor? Leke tedavisiyle ilgili merak edilenleri Kplast Estetik Cerrahi Merkezi Direktörü ve Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Tuğrul Kihtir anlattı.Renkleri ve türleri değişiyorÇocukluk çağından itibaren var olan kırmızı cilt lekeleri aslında hiç de ender rastlanan bir durum değil. Op. Dr. Tuğrul Kihtir, bu lekelerin başlıcalarının hemanjiyom ve Porto şarabı lekesi türünde olduğunu söylüyor. Halk arasında ‘damar beni’ olarak da bilinen hemanjiyomlar, aslında en sık doğumsal anomali türü. Yenidoğanların yüzde 1-2’sinde görülüyor. Hamileliğinde kiraz, çilek, karpuz gibi meyveleri isteyip de yiyememiş annelerin bebeklerinin vücudunda çıktıklarına inanılsa da Op. Dr. Tuğrul Kihtir, bunun yanlış bir inanış olduğu görüşünde. Koyu kırmızı, bordo veya mora çalan Porto şarabı lekelerine ise daha az rastlanıyor. Ancak doğum lekeleri sadece yüzde çıkmıyor elbet. Yüz bölgesi gibi görünen bölgelerde olunca dikkat çekse de aslında toplumda çok sık oranlarda mevcutlar Op. Dr. Kihtir’e göre. Kırmızı lekelerin dışında oldukça yaygın olan diğer bir doğumsal leke türü de alın ve göz çevresini tutan ota nevüsü. Bunlar ise koyu gri-morumsu renkli lekeler.Hemanjiyomların çoğu ya doğuştan oluyor ya da ilk birkaç ay içinde ortaya çıkıyor. İlk 6 ay içinde önce hızla büyüyerek daha belirgin ve kırmızı bir hale geliyor. Çocuk yaklaşık 6 yaşına geldiğinde de renkleri solarak yüzde 60-80 arası oranlarda iyileşme eğilimi gösteriyor. “Ancak tamamen ortadan kalkmazlar ve azalmış olmakla birlikte çocukların yarısında bir şekilde mevcut kalmaya devam ederler.” diyor, Op. Dr. Tuğrul Kihtir. Tamamı doğuştan mevcut kırmızı-bordo renkli Porto şarabı lekeleriyse zaman içinde gerilemezler, solmazlar ve çocuk büyüdükçe onunla birlikte büyüyerek yaşam boyu değişmeden aynı renkte kalırlar. Op. Dr. Kihtir, her iki leke türünün de insan hayatını çocukluk çağından itibaren psikolojik, sosyal ve görsel boyutlarıyla çok olumsuz etkileyebildiği görüşünde. Özellikle Porto şarabı lekelerinin tedavisini okul çağından önce ve mümkün olduğunca erken yapmak hem çocukların yaşıtları tarafından alaya alınmasıyla ileride oluşabilecek özgüven ve diğer psikolojik problemleri önlüyor, hem de erken yaşlarda cilt daha ince olduğundan daha az seansla lekelerin tedavisinde çok başarılı sonuçlar alınıyor. Tedaviye çocuk 3-6 aylıkken başlanması ve 3-4 yaşına kadar tamamlanması durumunda çok daha çabuk ve etkili sonuç alınıyor. Hemanjiyomlarda ise ileriki yaşlarda kendiliğinden iyileşme ihtimali en fazla yüzde 50-60 iken, lazer tedavisiyle lekelerin yok edilme oranı yüzde 95’lere kadar çıkıyor.Her leke için ayrı lazerDaha önceleri tedavisi pek mümkün olmayan doğumsal lekeler, son yıllarda etkin lazer teknolojilerinin geliştirilmesiyle artık ameliyatsız olarak tedavi edilebiliyor. Ancak her lekeye uygulanan lazer farklı. “Günümüzde kullanılan başlıca teknolojiler Pulse Dye, NdYag ve bunların ikisinin de bir arada mevcut kullanılabildiği Dual lazerlerdir. Pulse Dye türü lazer, doğumsal kırmızı lekelerin tedavisinde standart tedavi olarak kabul ediliyor. Bu lazer, kırmızı renge karşı çok duyarlı ancak etkisi kalın ve dirençli lekelerde NdYad türü lazere kıyasla daha kısıtlı. NdYag türü lazer ise daha derin lekelerin tedavisinde gerekli. Ancak ciltte hasar ve skar gibi istenmeyen etkiler bırakabilme riski daha fazla. Günümüzde son yıllarda bu iki lazer türünü bünyesinde birleştiren ve her iki lazer ışınını da aynı anda uygulayabilmeyi sağlayan Dual Lazer (Dye ve NdYag birlikte) türü de mevcut.” diyor, Op. Dr. Tuğrul Kihtir. Bu da özellikle tedaviye dirençli lekeler ile kalın ve koyu kırmızı renkli lekelerin tedavisinde başarı oranını hayli artırıyor. Özellikle alın ve göz çevresini tutan koyu gri-mor renkli ota nevüsü lekeleri de Q-Switched lazer türü ile tedavi edilebiliyor. Güneş lekeleri ve varis tedavisi de yapılıyor Cilt lekeleri sadece doğuştan olanlarla sınırlı değil elbet. Hem güneşe aşırı maruz kalmaktan oluşan hem de yaş almakla oluşan cilt lekeleri mevcut. Bunların tedavisi de lazer ile mümkün. Seans sayısı ise ciltten cilde ve lekelerin yapısına göre fark ediyor. Özellikle kadınların maruz kaldığı varislerin de tek çaresi ameliyat değil. Op. Dr. Tuğrul Kihtir, bunların da etkili bir şekilde üstelik risk içermeyen bir yöntem olan lazerle yok edildiğini söylüyor. Gençlerin lazer için başvurdukları bir başka konuysa dövme sildirme. ABD’de UND School of Medicine’de doçent olan Kihtir’in kapısını özellikle isim vs. yazdırıp da pişman olan birçok isim çalmış bugüne kadar. Dövme ne kadar renkli olursa silmesi o kadar zor oluyor. Lazer, kanser yapar mı? Halk arasında ‘lazer kanser yapar’ gibi bir söylenti olsa da Op. Dr. Tuğrul Kihtir, lazerin aslında tamamen doğal bir ışın olup radyasyon da içermediğini söylüyor. Zira lazer ışını tabiatta mevcut dalga boylarından. “Burada sadece tedavi edici özelliği ispatlanmış tek bir dalga boyu kullanılıyor. Örneğin Pulse Dye türü lazerde sarı dalga boyu kullanılmakta, lazer cihazı da sadece bu dalga boyunu üretmektedir. Burada cerrahi bir girişim de söz konusu olmadığı için kesim yapılması ve genel anestezi gerekmez. Krem türü lokal anestezi yeterli. Tedavi, genellikle 5-6 hafta aralıklarla uygulanan, herbiri 10-20 dk süreli ortalama 6 seans tedaviden oluşur.” diyerek, lazerle leke tedavisi sürecini özetliyor Op. Dr. Tuğrul Kihtir. Lazerle leke tedavisi başarı oranı açısından da yüz güldürücü sonuçlar veriyor. Hemanjiyomlarda yüzde 85-95, Porto şarabı lekelerinde de artık yüzde 60-80 oranlarında iyileşme mümkün. Tedavi için hiçbir zaman geç değil çünkü lazer tedavisi her yaşta etkili.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Başınızı ağrıtan, göz migreni mi?

Başağrıları hemen hepimizin derdi. Bunun en büyük nedenlerinden olan migren, gözleri de vuruyor. Göz sinirlerini felç edip şaşılığa bile neden olabiliyor.Hayatı çekilmez kılan baş ağrısından özellikle kadınlar şikâyetçi. En önemli nedenlerinden biri de migren. Her 6 kişiden birinde görülen migren, göz sağlığını da olumsuz etkiliyor. Göz migreni olarak adlandırılan bu rahatsızlık, geçici görme kayıplarına bile yol açabiliyor. Veni Vidi Göz Grup Medikal Koordinatörü Op. Dr. Ertan Sunay baş ağrılarının tetiklediği göz migrenini anlattı. Az ya da aşırı uyuma ve düzensiz beslenme gibi etkenler baş ağrısının en önemli sebeplerinden. Ülkemizde de neredeyse iki kişiden birinde görülen baş ağrısının en tehlikelisi migren. Veni Vidi Göz Grup Medikal Koordinatörü Op. Dr. Ertan Sunay, “Özellikle kadınları ve genç kızları etkileyen migren, sadece günlük hayatı ve işlerimizi aksatmıyor, aynı zamanda göz sağlığını da tehlikeye sokuyor. Göz migreni olarak adlandırılan bu durum, hastalarda gözlerinin önünde ışıklı çizgilenmeler, gözlerinde kıvılcımların oluşması, görme netliğinin kaybolması gibi sorunlara neden oluyor.” diyor. Beyin damarlarında oluşan daralma sonucunda ortaya çıkan bu belirtiler 15 dakikaya yakın sürüyor. Baş ağrısı olmadan da bu belirtiler ortaya çıkabiliyor. Bazı göz migreni hastalarında hafif baş ağrısı ile bir saatten az süren geçici ve tek taraflı görme kaybı oluşabiliyor.Göz migreninin iki farklı türü var. Tek taraflı görme bozukluğu ve baş ağrısıyla ortaya çıkan retinal migren, kısa süreli ve göz muayenesinde herhangi bir bulguyla kendini belli etmiyor. Gözün hareketlerini kontrol eden sinirlerin bir bölümünde felç oluşmasıyla gelişen ve çok daha ender görülen oftalmoplejik migren ise diğer bir tür. Bu durumda şaşılık, göz kapağı düşüklüğü, göz bebeğinde büyüklük değişiklikleri gibi belirtiler görülebiliyor. Göz migreni olan hastaların mutlaka koruyucu tedavi görmeleri gerekiyor. Sunay, “Göz migreninin kesin bir tedavisi yok. Ancak bu hastalık, çeşitli ilaç tedavileriyle kontrol altına alınabiliyor.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Ekim 2014 Cumartesi 01:05

Suriçi’nin hor görülen mirası

İstanbul’da Osmanlı devrinde bile asırlar boyu korunmuş Bizans eserleri, ilgisizliğe mahkûm. Birer tarih mirası olan eserler kurtarılacağı günü bekliyor.Suriçi’nde bugüne gelebilmiş birçok tarihî kalıntı, ne şehir idare kadroları ne de vatandaş nezdinde saygı görüyor. Muhafaza etmek bir tarafa eski devrin tarihî yapıları bizzat şehirde yaşayanların şuursuz ve art niyetli davranışları mahkum edilmiş vaziyette. Ancak çalınarak satıldığı, yıkıldığı, yok olduğu vakit kıymeti bilinen eserler, ehil kimselerce yapılacak müdahaleye muhtaç. Suriçi’ndeki Bizans Mirası, Osmanlı idaresindeki 5 asır boyunca görmediği tahribi, 91 senelik Cumhuriyet döneminde gördü. Bugün, Fatih semti sınırları içerinde kalan onlarca tarihî yapı, hak ettiği saygıyı ve kültür hayatına kazandırılacağı günleri bekliyor.Harabelerin içine giren hemen hemen herkes buraya tuvaletini yapmaktan geri durmuyorBüyükşehir Belediyesi karşısında açık hava tuvaletiŞehrin tam da ortası olarak kabul edilen Şehzadebaşı Semti’nden vereceğimiz şu örnek, onlarca vakadan sadece birini teşkil ediyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tam karşısında, Haşim İşcan Geçidi bitişiğindeki Bizans kalıntıları bu eserler içinde belki en talihsizi. 6. asırda inşa edilmiş Hagios Polieuktos Kilisesi, çevredeki vatandaşların bilinçsiz tavrı yüzünden tam bir mezbeleliğe dönüşmüş durumda. Her yandan biten otlar, dikenler dahî içindeki pisliği kapatamamış. Kapıda durup içeriyi gözetlediğimiz kısa süre boyunca, hayret ve esef hislerimizi kabartan manzaraya şahitlik ettik. Toprak üzerine çıkan sütunlar, kemerler arasına dökülen çöpler bir yana burası çevre halk tarafından umumi tuvalete dönüştürülmüş. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne çıkan kestirme yoldan geçen onlarca kişi, etraftaki bakışlara aldırış etmeden def-i hacetini yapıyor. Tarihî mabedin iki ucunda duran kapıların açık vaziyette bulunması tinerci, sarhoş gibi kimselerin buraya çöreklenmesiyle neticelenmiş. Düzgün giyimli, kravatlı kimselerin dahi burada tuvaletini yapıyor olması meselenin başka bir vahim kısmını ortaya döküyor. Oluşan ağır idrar kokusu, hemen bitişikteki parktan da hissediliyor. Bu durumun İstanbul Büyükşehir Belediyesi hemen yanı başında cereyan ediyor olması hadisenin en acıtıcı tarafı.Bakımsızlık ve çevredekilerin duyarsızlığından ötürü çöplüğe dönüşmüş durumda bulunan Hagios Polieuktos Kilisesi, tarihî vesikalardan öğrenildiği kadarıyla MS. 524-527 tarihleri arasında Romalı asker Polieuktos adına inşa edildi ve Ayasofya’dan önce kentin en büyük bazilikalarından biriydi. 2 bin 500 metrekare alana yayılan kilise kalıntılarına ilk defa 1960’lı yıllarda o zamanki ismiyle Saraçhane Geçidi için yapılan hafriyat kazıları sırasında rastlandı. Ve İngiliz, Amerikan arkeologların yaptıkları çalışmayla gün ışığına çıkarıldı. 12. asırda İstanbul’u yağmalayan Haçlı ordusu, şehrin büyük bir kısmını yağmalarken bu kiliseyi de talan ettiği söylenir. İtalya’nın Venedik şehrinde bulunan San Marco Kilisesi’ndeki bazı parçaların ve payandaların bu kiliseden götürüldüğü meraklılarınca bilinmektedir.Philantropos KilisesiPhilanthropos Manastırı tinercilere teslimİstanbul’un asırdîde surlarında Ahırkapı sahillerindeki surlara gizlenen Manastır’ın Aziz Hristos Philanthropos’a adandığı rivayet ediliyor. 1307 senesinde inşa edilen sahil kilisesinde bir zamanlar kadın ve erkekler kısmının olduğu ve bir de ayazmanın varlığından söz ediliyor. Eski kayıtlarda, Rumların burada kutsal günlerini yâd ettikleri de yazılı. Hemen bitişikteki Çinili Köşk’ün çeşmesi egzoz dumanından kapkara kesilmiş. Kilisenin bugünkü sakinleri ise tahmin edilebileceği gibi madde bağımlısı serkeşler. Gözünü karartıp kapıdan girenler, içeride yüksek sütunlar ve süslü sütun başlarının hâlâ mevcut olduğunu, hatta surların üzerine buradan çıkılabilecek bir geçitten bahsediyor. Aynı durum az ilerideki Bukoleon Sahil Sarayı için de geçerli.Fatih’te bir Roma kalıntısıFatih’te asfalta direnen Roma kemeriFatih’te hangi taşı kaldırsanız altından eski devre ait bir nesne bulursunuz. Onca yangın, deprem, sel gibi tabii afetler gören Zeyrek semti belki de insan eliyle gelen kıyım mesabesinde başka bir tahribe sahne olmamıştır. İhvan Sokak’ta bulunan kemerler, tam bir şuursuz yapılaşma kurbanı. İstanbul gezgini Uğur Meta’nın görerek haber verdiği manzarada tuğla kemerler boğazına kadar asfalta batmış. Çevredekiler daha önce buranın içine girilebildiğini ve dehlizin farklı mahzenlere açıldığını söylese de 1994 senesinde bina edilmiş beton apartman ile tarihî kalıntının üzeri tamamıyla örtülmüş. Kala kala bu iki kemer, zemin üzerinde kalmış. Bir sokak aşağıdaki görüntüler de farklı değil. Gelenbevi Sokak ile Şebnem Sokak’ın birleştiği yerde bir duvar kadar yükselen kalıntıları korumak hâlâ mümkün.Vezneciler Altgeçidi inşasında bulunan lahit kapağı.Şuraya bir kepçe vur bakalım…Hatırlayalım. 29.4.2013 tarihli konuşmasında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Kültür ve Tabiat Varlıklarını İstanbul Bölge Koruma Kurulu’nun Marmaray projesi konusunda verdiği kararları eleştirirken “3-5 çanak çömlek, Marmaray’ı 4 yıl geciktirdi. Yazık değil mi, günah değil mi?” diyerek projeyi savunmuştu. Şimdi adeta bunun bir tecellisi tarihî Forum Tauris’te yaşanıyor, yani şimdiki Beyazıt Meydanı’nda. Mezarlık alanı nekropol olarak bilinen mevkide ne bir mütehassıs ne bir arkeoloğa ihtiyaç duyuluyor. Etrafı metal plakalarla örtülen kazı alanında beklenen oldu ve inşaatı yürüten taşeron firma, kepçelerine sert bir cismin takıldığını haber verdi. Asfaltın sadece 1,5 metre altında tespit edilen cisimler, taş lahitlerin kapakları idi. Vinç yardımıyla Arkeloji Parkı’na taşınan kapaklardaki kepçe izleri kameralardan kaçmadı.Bir kafeterya içinden girilebilen Palatium Magnum’u çok az kimse biliyor.Kafeterya altında bir ‘Büyük Saray’Beş yıldızlı bir otel olarak kullanılan eski Sultanahmet Tevkifhanesi önünden geçen sokaktan aşağı inerken karşınıza düşecek kafeteryada biraz durun. Duvarda bir A4 kâğıdına yazılı İngilizce “Tarihî mekanı görmek ücretsizdir” yazısına rastlayacaksınız. Buradan içeri süzüldüğünüzde koltuklar arasında üzeri kalın camla örtülü zeminde yürüdüğünüzün farkına varacak ve aşağı doğru inen merdivenlere yöneleceksiniz. Burası, 324-337 seneleri arasında inşa edilen Palatium Magnum Sarayı’nın gün yüzüne çıkarılan bir tarafı. 4. asır ila 11. asırlar arası Bizans hanedanı tarafından misafir gelen elçi ve nüfuz sahibi kimseleri ağırlamak için kullanılan mekân, gümüş avizeleri ve arslan heykelleri ile bir zamanların dillere destan sarayı Magnura Sarayı’nın arz odası imiş. Burayı işleten şirket 1996’da kendi çabalarıyla kazılar yaparak 600 kamyon toprak çıkarmayı başarmış. Meşhur History Channel’in bir bölümüne konu teşkil eden sarayın daha geniş kitlelere duyurulması gerekiyor.Aşağıdaki fotoğrafı görünen freskler bugün kırmızı kulübede bulunuyor.Kırmızı kulübeye hırsızlar girmeden...Sultanahmet’teki Adliye Sarayı’nın yapılması geçen asrın ortalarına tekabül ediyor. İstanbul’un hiçbir yerinde kondurulamayan Adliye Sarayı bugün İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan İbrahim Paşa Sarayı’nın bir kısmı ve Bizans kalıntıları feda edilerek inşa edilmişti. Şimdilerde metruk bir bina halini alan kompleks, tarihî yarımadanın alnına çakılmış bir çivi gibi orada duruyor. Fakat Adalet Sarayı’nın yargıçlar parkı içerisinde korunmayı başarabilmiş bir mekân var ki, buranın kıymetini ya uzman sanat tarihçileri veya tarihieser kaçakçıları biliyor. Zira Adalet Sarayı inşası esnasında Bizans’tan kalan bir duvar her nasılsa korunmayı başarmış. Bugün etrafı bir kulübe ile çevrilen duvarda, Hristiyan olduğu için öldürülen Aziz Euphemia’nın işkence sahneleri yer alıyor. Sanat tarihçisi Haldun Hürel’in haber verdiği kadarıyla burası hırsızlar için açık bir adres. Ancak bu freskleri yabancı bir müzede görmek istemiyorsak, paslı kilitle tutturulan plastik kapıya emanet etmemeliyiz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Labne peynirli ıspanaklı börek

Malum, ıspanak mevsimine girdik. Taptaze ıspanaklardan yumuşacık bir börek yapmaya ne dersiniz?Çalışan bayanlar ev oturmalarından, toplu yapılan günlerden nasibini alamazlar. Gündüz mesai, akşam ev işi, çocuklar derken kendilerine zaman ayırmak hayli zordur.Ev hanımları için de durum aynıdır aslında. Her gün yapılan ev işleri, yemekler derken rutin bir koşturmaca ve ortaya çıkan kocaman bir yorgunluk. Lakin arada sırada gündüz arkadaşlarla bir araya gelip hasbihal edilmesi derin bir nefes almaya sebep olur.Böyle bir zaman diliminde annemle birlikte akraba gününde bulunmak nasip oldu. Adı üzerinde güne gelenler halalar, teyzeler, kuzenler yani akraba-i taallukattan oluşmuş güzel bir topluluk.Hal hatır merasiminden sonra herkes Kur’an’ı eline alıp başladı okumaya. İşte bu zaman dilimleri beni çok duygulandırdı ve çok hoşuma gitti. Birçok bayanın bir araya gelip dedikodu yapmadan Allah’ı anarak zaman geçirmeleri övgüye layık ve imrendirici.Tabii bir yemek yazarı olarak böyle bir güne eli boş gidilmezdi. Ben de mevsimin getirmiş olduğu avantajları kullanarak taptaze bir ıspanaktan yumuşacık bir börek yapıp ev sahibinin sofrasına katkıda bulunmak istedim.Malzemeler* 6 baklavalık yufka veya 5 adet yufka* Yarım kilo ıspanak* 1 küçük soğan* 100 gr labne peyniriYapılışıIspanakları bol suyla yıkayıp suyunu süzüyoruz. Sap kısımlarını kesip yapraklarını ince doğruyoruz.Soğanı küçük küçük doğrayıp zeytinyağında soteliyoruz. Ispanağı da içine ekleyip 5 dakika kadar kavuruyoruz. İçine tuz ve dileğinize göre biraz kırmızı biber atıyoruz. Ocaktan alıp biraz soğuması için bekliyoruz.Labne peynirini ıspanaklı harcımıza ekleyip karıştırıyoruz. Biraz sulu bir harç elde etmiş oluyoruz.Ben normal yufka kullanarak yaptım, siz dilediğiniz yufkayı kullanabilirsiniz.Normal yufkayı serip zeytinyağı sürüp ikiye katlıyoruz. Uzun kalın şeritler halinde dört eşit parçaya bölüp ıspanaklı harçtan ekleyerek muska şeklinde sarıyoruz.Baklavalık yufka ile yapıyor isek; iki baklava yufkasının arasına zeytinyağı sürüp üçgenler şeklinde kesiyoruz. Ispanaklı harçtan ekleyip sigara böreği şeklinde sarıyoruz.Üzerlerine yumurta sarısı ve çok az zeytinyağını karıştırıp sürüyoruz. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 20 dakika pişirin.Yumuşacık böreğimiz hazır. Afiyet olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

24 Ekim 2014 Cuma 23:00

Botanik Bahçesi’nde taşınma telaşı

Süleymaniye’den aşağı doğru kıvrıldığınızda sizi karşılayan ara sokaklar içinde hiç tahmin edemeyeceğiniz bir bahçe saklı. Şehrin hayhuyu arasında nasıl olup da burada olduğuna inanamayacağınız Botanik Bahçesi şimdilerde taşınma tehlikesiyle karşı karşıya. İstanbul’da başka yerde göremeyeceğiniz kahve ağaçları öksüz, muz ağaçlarının boynu bükük.“İstanbul Üniversitesi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi. Kuruluş 1935.” Süleymaniye’nin aşağısına doğru sallandınız, İstanbul Müftülüğü’nün önünden geçerken merak bu ya, başınızı içeri uzattınız. Gözleriniz biraz da keskinse sarı bir tabela, kiraz ağaçları ve 19 dönümlük bir arazi içine dağılmış yüzlerce bitki karşılayacak sizi.Bahçenin İstanbul Müftülüğü’ne devri söz konusu olunca bir anda bütün ilgiyi üzerine çekmiş. Aslında tarihi, 1932’ye, İkinci Dünya Savaşı öncesi oluşan baskıya dayanamayan bilim insanları botanikçi Prof. Dr. Alfred Heilbronn, Prof. Dr. Leo Brauner, Zoolog Prof. Dr. Andre Naville’nin Türkiye’ye sığınmasına dayanıyor. Bahçe düzenlemesi o günden bugüne aynı.İstanbul’un bitki florası yanında bu şehirde yetişeceğini tahmin dahi edemeyeceğiniz yüzlerce bitkiyi barındırıyor bahçe. Açık hava mekânları ve seraları; ağaçlar ve nilüfer havuzları; süs bitkileri ve kaktüs bölümüyle etkileyici bir mekân olan bahçede dünyanın birçok ülkesinden gelen kahve ağacı, vanilya, böcek kapanı, muz ağacı, avokado gibi bitkileri bulmak mümkün. 600’ün üzerinde tohum kataloğu var ve dünyanın başka ülkelerindeki tohum kataloglarına katılıyorlar. Seradaki binin üzerindeki çeşit de cabası.Almanya’daki botanik bahçesinden gelen örnekler çoğaltılarak yeni yavrularla yaşatılmaya devam etmiş. İlkel bitkilerden oluşan serada 3 bin 500 yıl önce yaşayan bitki gruplarının ataları bulunuyor. İstanbul içinde bir vahaBahçe, biyoloji bölümü öğrencileri için bir etüt merkezi, meraklılar için bir vaha. 19 dönümlük arazinin yaklaşık üç buçuk-dört dönümünü kapsayan arboretum yani ağaçlık bölümde mevsimden mevsime yüz değiştiren ağaçları görmek mümkün.Ününü duyup gelen turistler ya da yine ününü duyup şehrin bir ucundan gelenler merakla geziyor bahçeyi. O kadar az insan biliyor ki burada böyle bir yerin var olduğunu, zaten gelenlerin sayısı da bir seferde bir elin parmağını geçmiyor.Buranın bir başka özelliği daha var. Dört köprüyü birden kapsayan muazzam manzarası. Aşağıda Eminönü, karşıda Karaköy ve alabildiğine uzanan denizi bölen Boğaziçi Köprüsü. Bir yanda Süleymaniye’nin her yanından inşaat sesleri gelirken, bir yanda bu manzaraya tanıklık etmek insanda “ancak böylesine gizli kalan bir yerde buna şahitlik edebilirdim” hissini uyandırıyor.Peki ya bu bahçe taşınırsa? Ya da bu bahçedeki bitkiler normal koşullarda İstanbul’da yaşayabilir mi?Bu sorunun yanıtı Dr. Erdal Üzen’de:“Kaktüsleri evde yetiştirirsiniz ancak. Dışarıda zor. Kaktüsler vücut yapılarında su biriktirdikleri için İstanbul’da bir don olduğu zaman vücutlarındaki sular donacaktır ve bitkiniz çürüyecektir. Palmiyelerin bir kısmı yetişebilir. Şöyle izah edeyim. Belki terim yanlış olacak ama vücudu kıllı dediğimiz palmiyeler yetişebilir. Vücudu çıplak olan palmiyelerin İstanbul’da yetişmesi mümkün değil. Zaten park ve bahçelerdeki palmiyelere bakarsanız, gövdelerinin siyah sert kıllarla kaplı olduğunu görürsünüz.”Bu ihtimal, gelenleri de buranın müdavimlerini de üzüyor. İsmini vermek istemeyen bir öğrenci, muz ağacının yeni oluşan hevenklerini işaret edip şöyle diyor:“Güneye gitmedikçe muz görmeniz zordur. Kahve de. Burada İstanbul’da belki de hiç göremeyeceğiniz yüzlerce çeşit bitki var. Çocuklarınıza kahve ağaçta yetişir dediğinizde getirip ispat edebilirsiniz. Bu kadar kolay erişilebilir, ücretsiz bir bilgi kaynağının yok edilmesini hayal bile etmek istemiyorum. Botanik bahçeleri hayvanat bahçelerinin aksine, her şehirde muhakkak bulunması gereken kültür miraslarıdır. Doğanın size ulaşan elidir ve bu eli kırarsanız, betonun içinde yaşamaya mahkum olursunuz.”Bitkinize bakamadınız, çaresi var. Burada cüz’i bir ücret karşılığı bakım ve tedavi hizmeti veriliyor.Botanik Bahçesi’nin bir diğer özelliği herbaryum olması. Herbaryum, kurutulmuş bitkilerin sınıflandırılmasına verilen isim. Bahçede 1840’tan kalma bitkiler var. Osmanlı döneminde Yıldız Sarayı’ndan geçen bitkilerle beraber bu arşiv bir kültürel miras değerini taşıyor. Bunları incelemek mümkün değil ama kaybolan bitki türlerini hesaba katınca böyle bir arşivin neden ve ne denli önemli olduğunu hatırlamak kaçınılmaz.Bahçede sizinle ilgilenen birileri muhakkak bulunuyor. Bazen biyoloji bölümünden bir öğrenci, bazen sera görevlileri. Elinize bir kahve ağacı tohumu ya da bir kaktüsün yavrusunu tutuşturuyorlar. Bunları filizlemek, yetiştirmek sizin maharetinize kalmış. Koca bir bahçenin akıbetiyse, yöneticilere… Osmanlı’dan bu yana süren gelenek Botanik bahçesi Osmanlı’da ilk kez Galatasaray’da kuruldu. Beyoğlu yangını sırasında burası yanınca ikinci kez Haydarpaşa’da botanik bahçesi inşa edildi. Haydarpaşa da zamanla atıl hale gelince şimdiki Gülhane Parkı’nın olduğu yerde Demirkapı Botanik Bahçesi, daha sonra Kadırga Botanik Bahçesi kuruldu. En son İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi, şimdiki adıyla da Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi hayata geçirildi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Güzellik anlayışı değişiyor sevdası değişmiyor

Güzellik nedir? İnsanlık tarihine şöyle bir bakınca görünen o ki ‘güzel’ hep değişmiş. Aynı kalansa güzelleşmek çabasıyla yapılan absürtlükler olmuş. Çin’de küçük ayaklar için demir ayakkabılar giyen kadınlar, yüzünü tebeşirle boyayan, kelleşmek için başını kazıyan erkekler... Bugünün estetik ameliyatları ve makyaj stillerinin gelecek nesiller için aynı olmayacağı ne malum?Birisi, dünyanın en güzel kadınını tarif etmenizi istese, muhtemelen bir Hollywood yıldızına veya ünlü bir mankene benzer profil anlatacaksınızdır. Bu tarif edeceğiniz güzel; kesinlikle şişman olmayacaktır, kırmızı elma yanakları da, ayak topuklarına kadar uzanan saçları da... Ya da yüzü kireç beyazı, patlak gözlü bir kadını da asla tarif etmeyeceksinizdir. Yakışıklı erkek algınızda ise kel birisi yoktur muhtemelen. Öyle olsaydı saç ektirme bir endüstri halini almaz ve Türkiye’de saç ekim merkezlerinin sayısı 250’yi geçmezdi. Sektörün yıllık cirosu 2013’te bir milyar Euro’yu buldu. Bir iddiaya göre günümüzde dünyada kellik oranı yüzde 80’lere ulaştı. Koskoca bir üniversite hocasını, kürsü sahibi bir bilim adamını saç ektirecek kadar etkileyen ‘kellik kötüdür’ algısı eski zamanlardan beri var ama bu yüzyılda hastalık boyutunu aldı. Bu kel adamlar bir zaman makinesi yapılsaydı ve 10. yüzyılın Japonya’sına gitseydi belki de dönemin en yakışıklıları olarak epey beğeni toplayacaklardı. Yine aynı çağlarda Çin’e gitsek, ayak numaraları 40’lı rakamları bulan İngiliz kadınlarına Çinliler çok şaşıracaktı. Zira o zamanlar bir kadın için güzellik kıstası küçük ayaklardı. Aileler kızları evde kalmasın diye daha bebeklikten itibaren kızlarının ayaklarını bandajlıyordu. Ayakları o kadar küçük ki, yetişkin bir kadının ayakkabıları ancak bir sigara paketi büyüklüğünde. Bu anlayışın mağduru, yaşayan birkaç yaşlı kadın var. Ayaklarının bu küçük ayakkabılar için aldığı şekli gördüğünüzde şok yaşayabilirsiniz. Bir insan kendisine nasıl ve neden böyle bir acımasızlığı yapar? Cevap: Demir ayakkabılar giyerek ve güzelleşmek için!Güzel, tarihe ve kültüre göre değişiyor ama güzelleşmek gayreti hep aynıİnsanlık tarihi, hatta kadınların tarihi biraz da güzelleşmek uğruna yapılan absürtlükler tarihidir. Aslında güzellik algısının değişimi de diyebiliriz buna. Sanat ve estetik tarihi değil sözünü ettiğimiz. Bir insanın bir başka insanı daha güzel bulması, daha güzel görmesi yani beğenmesi uğruna yapılanlardır. Bir başka deyişle güzellik algısıdır. Bir kadında güzel olduğu düşünülen şey, tarihlere ve kültürlere göre değişiyor. Güzellik algısı iletişim çağından önce her topluma, coğrafyaya ve çağa göre değişiyordu. Artık global bir köy olan günümüzde ise tek bir güzellik anlayışı var. Onu şartlarından biri de malumunuz: Zayıf olmak. (Antik çağın insanları duymasın, şok yaşar.) Bronz ten bir mesela. Onun için kadınlar, erkekler güneş altında döne döne yatmakla yetinmiyor, tabut gibi cihazların içine girip (solaryum) bekliyor! Eskiden kadınlar (ve hatta erkekler) beyaz bir tene sahip olmak için türlü yollar deniyordu. Anadolu’da limonla elini yüzünü ovmak, Avrupa’da ve Amerika’da tüm yüzünü pudrayla boyamak mesela. Antik Roma’da alın ve kollar, tebeşir veya üstübeç (bir tür kurşun karbonat) ile beyazlaştırılıyordu. Romalılar yüzleri için saatlerce uğraşıyordu. Sürdükleri fondoteni ve kremleri ise dönemin kozmetik endüstrisi (!) şöyle hazırlıyordu: Koyun yünü yağından (bir tür losyon) elde edilir. Arpa unu, öğütülmüş geyik boynuzu, bal ve kızıl güherçile köpüğü karışımı… Gözkapağı ve kaşlarını ise kömürle boyuyorlardı. Persli, Mısırlı, Yunanlı ve Romanlı kadınlar ise yüzleri ve saçları için çok para harcarmış. Romalı kadınların sabah ilk işleri, yüzlerinde kalan krem ve ekmek lapasından yüz maskelerini silmek olurmuş.Antik çağın yüksek sosyetesinin cilt bakımı için kullandığı en önemli ürün, fasulye lapası kompresleri. Tarif şöyle geçiyor antik bir kitapta: “Günışığında Stehanus’un hamamına giderseniz, fasulye lapasını sarkmış göbeği için kullanmayan bir kişi bile göremezsiniz. Bu size hoş geldin hediyesidir. Fasulye lapasının benzer bir tıbbî kullanımı da vardır. Celsus bunu, çürük ve lekeleri yok etmek ve hastalığı vücuttan atmak amacıyla sıcak kompres olarak önermektedir... Zenginler kendilerini kremler ve parfümlerle boğuyordu...” Değişen bir şey olmamış, bugünün zenginleri de (aslında artık fakirler de) aynı şeyi yapıyor. İlginç olan o dönemde parfümler yalnızca vücuda sürülmez, ağız yoluyla da alınırdı. Ağız kokusu yaygın bir sorundu. Bunu şarabı çok içmeye ve balık yemelerine yoruyorlardı.Sarı saç daima güzelliğin simgesi olmuşBugünün güzel kadın algısında sarı saç önemli bir kıstas. Özellikle siyah saçın yaygın olduğu Asyalı toplumlar için sarı saç bir ütopya. Meğer tarihte de böyleymiş. Özellikle Antik Romalı ve Yunanlarda sarı saç bir fenomenmiş. Sebebi Romalıların, Germania (Polonya/Belarus/Litvanya’yı kapsayan bölgeye antik çağda bu ad veriliyordu.) kabileleriyle yaptıkları ilk temaslarda gördükleri sarı saçlı bölge kadınları olmuş. Aslında tarih sayfalarında dolaşınca güzellik uğruna yapılanlara dair dikkat çeken en önemli detay, tüm toplumlarda ve zamanlarda kadınların saçlarını yapmak için çok vakit harcadıkları oluyor. Romalı kadınlar saçlarını güneşte parlatacak losyonlar sürüyordu. Kızıl veya sarıya boyuyordu. Eşleri siyah saç tercih edenlerin keyfi yerindeydi. Zengin kadınlar, genellikle peruk ve takma saç tutamları kullanıyordu. Hindistan’dan ithal edilen siyah saçlar ve Germenia’dan gelen kızıl saçlar gözdeydi. Ayrıca bu saçlar hem doğal hem de boyanabiliyordu. En çok tercih edilen renkse, Germania’dan ithal edilen ve keçi yağıyla kayın ağacı külü karışımından oluşan sapo ile elde edilen sarıydı.Eski çağlarda hem kadın hem erkeklerin kendini iyi hissetmesinin yolu kendilerine çekidüzen verecek bir modayı takip etmek. Romalı kadınlar saçlarına şekil vermek için hafif alev üstünde ısıttıkları demir aparatları kullanıyordu. Saçları kaşlarının üstüne düşsün diye ne zahmetler çekiyorlardı. Alınlarında neredeyse hiç yer kalmazdı. Erkekler de en az kadınlar kadar saç şekli konusunda modayı takip ediyordu. Beyaz saçlar ise koparılırdı.Kelliğe çare olarak antik çağ insanlarının bulduğu sıra dışı formül!Eski insanların saç bakımı için (dökülmemesi, beyazlamaması) yaptıkları gerçekten şaşırtıcı. Hatta mide bulandırıcı… Mezopotamya’da beyaz saçlar için, kara öküzün, bir akrebin ve bir domuzun her iki safra kesesinden bir damla karıştırılıp, kara bir kuzgunun ve bir leyleğin başıyla demlemiş afyon karışımı tavsiye ediliyor. Mısırlılar ise afyon tentürü, yağ, kedi rahmi ve kuzgun yumurtası karışımı kullanıyordu. Bu tarifleri hiyeroglif yazılarından arkeologlar okuyor. Daha bitmedi, kellik için sıra dışı bir tarifi var eski insanlardan; aslan, hipopotam, timsah, kedi, yılan ve dağ keçisi yağından yapılan merhemi sürüyorsunuz... Tarih kitaplarında devamına dair bir şey yazmıyor. Güzellik, kadının değerinin tek ölçütüGüzellik, insanlık tarihi boyunca özellikle kadının değerinin tek ölçütü olarak kullanılmış. Peki, nedir güzellik? Moda dergilerinde endüstrinin bir metası olan, cinselliği ön plandaki kadın mıdır? Roland Barthes, bu soruya farklı bir bakış açısıyla cevap veriyor: “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır. Güzel kadının hikâyesi biraz da güzelliği yakalamak için verilen ödünlerin tarihidir de. Giysiler yoluyla, makyaj malzemeleriyle, ameliyatlarla, demir ayakkabılar giyerek, boynuna halkalar bağlayıp uzatarak verilen tüm ödünler bir üst sınıfa geçiştir. Kıymetlenmektir. Tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi.” Stendhal’ın sözü aslında tüm bunları açıklıyor; güzellik mutluluk vaadinden başka bir şey değildir. Öyle olmasaydı çağlar boyunca güzellik algısı böyle değişir miydi? Bir başkasına daha güzel görünmek için insanlık bu kadar absürt şeyler yapar mıydı? Bugün moda, tüketim, estetik ve diyet endüstrisi güzelliğe yükseliş öyküsünün ana karakterleridir. Vaat edilen mutluluğa ulaşmanın araçları. 1950’ler yani modanın (giyinmenin bir endüstri haline geldiği zamanlar) yükseldiği, mankenliğin bir meslek haline geldiği zamanlar, sosyologlar ve feministler bunu tartışıyordu. Bir yanda ideal yüz (la beaute ideale), kaliteli kadın kavramları topluma moda dergileri ve kıyafet endüstrisi tarafından empoze edilirken, bir yandan da tarih ve kültürler incelenip güzellik kavramı irdelenmiş. İşte o zamanlara ait bir sözdür Roland Barthes’in “Güzellik açıklanamaz, çirkinlik ise açıklanır.” cümlesi. Neticede ortaya çıkan her çağın, kültürün bir güzeli vardır. Bu çağın güzelini ise moda buyurur. Gelecek nesiller güzelleşmek için yüz gerdirmeyi anlayamayacak Hatice Gökçe için sadece modacı demek doğru olmaz. İnsanların kendi bedenleri üzerindeki tasarruflarına dair kafa yoran biri aynı zamanda. Güzellik kavramına dair çarpıcı tespitleri var. Güzelleşme uğruna insanın bedenine yaptıklarını ‘büyüklenme’ olarak görüyor: “Geçmişten güzelleşme uğruna yapılan birkaç şey var; saçların inanılmaz kabartıldığı zamanlar. Belin korselerle inceltildiği zamanlar. Boynunu uzatmak için Myanmarlı kadınların boyunlarına taktıkları halkalar. Kadınların vücudundaki tüylerin temizlenmesi. Doğanın verdiği ve bedenimizde olmasının binlerce faydası olan tüylerin neden temizlenmek zorunda olduğu benim kafamı kurcalıyor. Saçların boyanması yine anlamak istemediğim bir güzelleşme kaygısı. İnsanın dünyaya geldiğinden beri gerçek kişiliklerini yansıtan fiziksel özelliklerini değiştirmesi beni şaşırtan başka bir konu. Büyük bir büyüklenme olduğunu düşünüyor, büyük bir ukalalık olduğuna inanıyorum. Daha iyisini ben düşünürüm demek, doğaya karşı gelmek yine anlamadığım bir konu. Hayatında gerçek manada bir şey üretemeyen insanların kolay yapabildikleri ya da vitamin ve fikir eksikliğinden başvurdukları bir yol estetik.” Bunları anlattıktan sonra önümüzdeki nesillerin yüz gerdirmeyi anlamakta zorlanacaklarını söylüyor. Gökçe, estetik sektörünü teknolojinin gücünü deneme alanı, modanın ise yeni bir alanı olarak görüyor: “Moda, giyinmenin yanında yeni bir konu arayışında idi ve kendini daha da anlamlandırmak adına gözünü bedene dikti. Estetik sektörü, gelişen teknolojiyle yapabildiklerinin gücünü denemek için insan bedeninde en cesur olanlarla harekete geçti ve cesur sayısını artıracak kampanyalarla da bunun sayısını çoğalttı. Geri dönüşü olmaması işin şaka olmadığını, acı bir gerçek olduğunu gösteriyor. İnsanların algısıyla öyle oynadılar ki bu durum tuhaf bile gelmiyor. En fazla dalga geçilen bir özellik gibi halkın diline yerleşti.”Hatice Gökçe, modanın buyurduğu güzellik algısını ise bir karabasana benzetiyor. Kötü bir rüya dediği bu algının etkisini insanların üzerinden atabilmesininse zor olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Günümüzde moda, genetiği değişmiş gıda gibi. Hormonlu ve geri dönüşü yok. Endüstri bir canavar gibi sürekli acıkıyor ve hayatta kalmak için modayı öne sürüyor. Ulaşılabilinecek her şeyin hızla düşünülmüş olması, sınırların zorlanmış olması, gözleri bedene çeviren bir sebeptir bana kalırsa.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Ekim 2014 Cumartesi 08:36

Ragıp Savaş YEMEK BAHANE'ye konuk oldu: Oyunculuk yapmasam epey şişman olurdum

Tamam Ragıp Savaş’ı mutfağa soksam, yemek yaptırsam iyi olacaktı ama yine de bardağın dolu tarafından bakmak lazım. Ya o öve öve bitiremediği kalkan tandırı yaksaydı ya da ne bileyim pişirdiği yemekten zehirlenseydik falan... İşte hep bunlar ne mi? Bildiğin züğürt tesellisi.Oyuncu Ragıp Savaş’ı aylar aylar önce aramış, iki kez randevulaşmış ancak bazı sebeplerden ötürü iptal etmek durumunda kalmıştık röportajı. “Olanda da olmayanda da vardır bir hikmet” der bir büyüğüm. Öyledir muhakkak ama bizim meslekte “olması” konusunda ısracı olmak önemli. Kolay pes edecek değildim. Hele ki Savaş, evimin dibinde kendi adını taşıyan sanat akademisini açmışken... Bu fırsat kaçar mı? Ne yani komşuma bir ‘hayırlı olsun’a da gitmese miydim? Yine aradım, yine kararlaştırdık ve yine iptal oldu. “Nasıl ya?” dediğinizi duyar gibiyim de nedeni bana kalsın, yerim dar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sefer cidden pes etmiştim ama “nasip” diye bir şey var. ‘Muzır maniler’in pes ettiği, daha doğrusu Rabb’imizin uygun gördüğü güneşli bir sonbahar sabahında Eaters Cafe&Restoran’da buluştuk. Muhteşem bir kahvaltı eşliğinde nihayet gerçekleştirebildik görüşmemizi.Yemek pişirmenin sanat olduğu söylenir. Peki bir sanatçı için yemek nedir?Şölendir benim için. Yemek yemeyi çok seviyorum. Özellikle de lezzetli yemekleri, yeni tatlar keşfetmeyi... Dünya mutfağı çok geniş. Birçok lezzet var tadılacak.Yapması kadar yemesi de sanat diyorsunuz yani... Peki pişirme konusunda da sanatınızı icra edebiliyor musunuz?(Gülüyor) Bekarken mecburiyetten yemek yapardım ama evlendiğimden beri pek girmiyorum mutfağa. Yalnızca kafamın yoğun olduğu zamanlarda boşaltmak için...Durun tahmin edeyim makarna, salata?Aynen. Makarna ve salatayı çok güzel yaparım ama yanı sıra iyi mangalcıyımdır. Alengirli yemeklere hiç bulaşmıyorum.Aslında şef tipi de var sanki sizde...Öyle mi? Oyuncular her tipe bürünebilir derler belki bundandır. Yemek gerçekten önemli bir konu. Ben de önemsiyorum. Ancak tıka basa midesini dolduran biri değilim. Mesleğim gereği kararında ama keyif alarak yerim. Zaman konusuna da özen gösteririm.Bu mesleği yapmasam sağlam yerdim diyorsunuz yani...Kesinlikle. Oyuculuk yapmasaydım, göz önünde biri olmasaydım, bayağı şişman bir adam olurdum.Bir dönem profesyonel anlamda voleybol ile ilgilenmişsiniz. Fit görüntünüzü spora mı, oyunculuğa mı borçlusunuz?Sporun beslenmem konusundaki katkısı büyük. Ama en büyük etken şu anda oyunculuk yapıyor olmam.“Etin tabağıma gelmeden hangi işlemlerden geçtiğini, hayvanın neyle nasıl beslendiği, kesimden sonra nasıl korunduğunu, marine edildiğini bilmek isterim.” şeklinde bir açıklamanıza rastladım. Her yerde et yemiyorsunuz o halde...Evet ama sadece et de değil. Yediğim tüm ürünler nereden alınıyor bilmem lazım. Malum günümüzde acayip bir gıda kirliliği söz konusu. Ne, nasıl yapılıyor meçhul. Katkı maddeleri, yağlar... Mecburen yediklerime dikkat etmek zorundayım.Eti bu kadar mühimseyen biri nasıl et tercih eder?Çok pişmiş, iyi dinlendirilmiş ve güzel marine edilmiş. Varsın biraz vitamini ölsün ama iyi pişsin. Böylesi damak tadıma daha uygun.Bu arada bu kadar soru sorduğunuz için mekân sahipleri eminim sinir oluyordur size...(Gülüyor) İçlerinden kızıyorlardır belki ama tanındığım için sempatik davranıyorlar. Herkesin yediği yemeğin hangi ürünlerle ve nasıl pişirildiğini bilmeye hakkı var diye düşünüyorum.Yemek yemek, düşünürülerek yapılan bir eylem halini aldı...Maalesef... Ben çocukken hiç düşünmeden yerdik. İnsanların zekâları kirlendi sanırım. Kısa yoldan para kazanma, köşe dönme hevesinden kaynaklanıyor bu. Yiyeceklerin içersine sahte malzemeler koyuyorlar. Maliyeti düşürüp satış fiyatını yükseltiyorlar. Pazarlarda bile fiyatlar yüksek. Sanatta, siyasette olduğu gibi gıda konusunda da kafalarımız böyle çalışıyor. Bu zihniyetten kurtulmamaz lazım.Pazar demişken gider misiniz?Tabii, çok severim pazarları. Enerjisi iyi geliyor bana.Pazar ortamını bu kadar seven biri lüks mekânları tercih etmiyordur değil mi?Doğru. Lüks mekânlarda yemek de bir tercih meselesi ama ben daha çok salaş mekânları seviyorum. Yeter ki temiz olsun. Lüks mekânlarda yapay bir durum söz konusu. İçi, dışı güzel ama lezzet bulamıyorsunuz. Bu yüzden eski lokantaları seviyorum. Beni böyle mekânlarla tanıştıran rahmetli Gürdal Tosun ve ağabeyi Erdal Tosun olmuştur. Üsküdar’daki Kanaat Lokantası, Fatih’teki muhteşem pideleriyle tanınan Karadeniz Pidecisi ve daha adı bilinmedik birçok yeri onlar sayesinde öğrendim. Bu mekânlarda çok yıllık ustalar mevcut ve sahipleri de işin içersinde. Bir diğeri de Kemerburgaz’daki Kardeşler Lokantası. Bir hacı amcamız var, yıllardır işin başında. Lezzet böyle oluşuyor, tesadüfî değil.Deniz ve balık tutkunuymuşsunuz. Şimdi tam mevsimi. Ne yenmeli, ne tavsiye edersiniz?Evet ikisinin de ayrı bir yeri var bende. Babam yelken sporuna çok düşkündü. Onun vesilesiyle denizde büyüdüm diyebilirim. Balık avlar, teknede pişirirdik. Bir zaman sonra tutkuya dönüşüyor. Haftada iki ya da üç kez balık pişer evimizde. Balık herhangi bir ateşin üzerinde kızartılır ama bunu yaparken kurutulmamalı. Nasıl marine ettiğiniz de önemli. Farklı soslarla lezzet katılmalı. Bu yüzden at tavaya pişsin, bu kadar basit değil. Ben kalkan tandır, levrek ve mezgite bayılıyorum. Ama şu sıra sarıkanat ve palamut mevsimi.Tiyatrocuların ne kadar zor koşullarda çalıştığından dem vurulurdu bir zamanlar. Perde arkasında yemek pişirilir miydi mesela?Aslında pek bir şey değişmedi. O zor koşullar hâlâ geçerli. Tiyatro yapan grupların durumu iç acıcı değil. Ben biraz daha şanslı sayabilirim kendimi. O kadar zor koşullar görmedim ama bahsettiğin gibi perde arkasında, turnelerde yemeklerini kendileri pişiren çok arkadaşımız var. Zira dar bütçelerle ayakta durmaya çalışıyorlar ve restoranda yeme şansları yok. Bu da ülkenin ayıbıdır diye düşünüyorum. Açıkçası düzeleceği konusunda da umudum yok.Hoş bir sesiniz var. Ara sıra şarkı da söylüyorsunuz. Gerek oyunculuk gerekse yorumculuk açısından özel bir koruma yönteminiz vardır artık...Her sabah çiğ yumurta içiyorum dermişim... Şaka bir yana hiç öyle özel bir şey yapmadım. Sadece sesimi çok yorduğum zamanlarda ıhlamur, elma kabuğu ve tarçınlı ılık bir çay içip boğazımı yumuşatmaya çalışıyorum.İzmitli olarak pişmaniye sever biri misiniz?Sevmez miyim? Şimdi çikolatalıları da çıktı. Her gidişimde 3-5 paket alıp arkadaşlarıma dağıtıyorum. Babamın ofisinin yanında pişmaniye imalathanesi vardı. O zamanlar kocaman tepsiler içerisinde yapılır, kesilir kutulara konulurdu.Gidip tırtıkladığınız olmuştur o halde...Ara ara gidip tepsiden aşırırdım tabii. Yan dükkan çocuğu olduğum için bir şey demezlerdi.Herkesin unutamadığı bir ‘anne’ yemeği vardır. Sizinki nedir?Annem her yemeği güzel yapardı, Allah rahmet eylesin. O kadar özlüyorum ki yemeklerini. Maalesef iki yıl arayla hem annemi hem babamı kaybettim. Ama anneanneminki, asıl yemek ustası oydu. Onun çok eski, simsiyah, minnacık bir sahanı vardı. Onda yaptığı sahan köftesini asla unutamam. Sarımsakları ufak ufak doğrar, biber ve domatesi kızartır, üzerine dökerdi. Yağına ekmeğimi banarak yemek çok hoşuma giderdi.Leman Sam’ın IŞİD benzetmesi sert ve yanlışLeman Sam, çok sevdiğim bir sanatçı. Aynı zamanda da yakın dostum ama IŞİD benzetmesi iyi bir benzetme olmamış. Doğru bir söylem olduğunu söyleyemeyeceğim. Sıkı bir hayvan dostu. Kendi hayatından daha çok önemser onların hayatını. Protest bir yaklaşımda bulundu, bir şeylere dikkat çekmeye çalıştı. Lakin yaptığı kıyaslamanın benzeştiğini düşünmüyorum. Birbirinden apayrı şeyler. Kurban kesmek dinimizde var. Tabii ki kesilecek, dağıtılacak. Kurbanın özü de bu, paylaşım, yardım. Ancak bu bize hayvanlara eziyet etme hakkını vermiyor. Her bayram öyle trajik görüntülere rastlıyoruz ki. Sanırım buna dikkat çekmek istedi ama sert oldu. Ama yine de hoş karşılamak lazım. Sanatçıların bu tarz çıkışları olabilir.Oyun esnasında genzime peynir kaçınca...Tiyatro oyununun bir bölümünde kahvaltı sahnesi vardı. Hem konuşuyor, hem yiyorum. O ara nasıl oldu anlamadım nefes boruma peynir kaçtı. Öksürmeye başladım, ardından hapşırık. Ardı arkası kesilmiyor. Çaktırmamaya, oyunun bir parçası gibi davranmaya çalışıyorum ama ne mümkün, gözümden yaşlar geliyor. Yüzüm nasıl bir hal aldıysa artık izleyiciler anladı. Zaten saklayacak hal de kalmamıştı. Allah’tan birinci perdenin sonuydu, arada su içtim, kendime geldim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Dikkat eksikliğine dikkat edin

Küçük yaşta elektronik cihazlarla tanıştırılan çocuklar, çocuğuyla iletişim kuramayan ebeveynler… ‘Çocuğumda dikkat eksikliği mi var?’ diye düşünen anne-babalar tutumlarını bir kez daha gözden geçirmeli; zira okul çağındaki çocukların yüzde 8’inde görülen bu rahatsızlık ileride büyük sorunlara yol açabiliyor.Yerinde duramayan, düşünmeden davranan, çok konuşan, dalgın, unutkan… Birçok aile çocuğunun bu ve buna benzer davranışlarından dert yakınır. Bazı aileler tarafından önemsenmese, bazıları tarafından ‘büyüyünce geçer’ diye düşünülse de aslında ciddiye alınması gereken bir mesele bu. Öyle ki ilerleyen yaşlarda çok daha büyük sıkıntılara sebep oluyor. Tıpta ise bu durum, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olarak adlandırılıyor. 2011 yılından itibaren ekim ayı boyunca dikkat eksikliğiyle ilgili farkındalık çalışmaları yapılıyor. Çalışmanın merkezi Amerika olmakla beraber, tüm dünyada ciddi organizasyonlarla destekleniyor. Türkiye’de de Yüzde Yüz Başarı Merkezi bu konunun anlaşılmasına öncülük ediyor. Merkezin kurucusu uzman psikolog Gülden Esat, konuyla ilgili hem farkındalık oluşturmak hem de hastaların tedavisi için birçok çalışma yaptıklarını söylüyor. Mesela çocukların bilişsel melekelerini geliştirmeye yönelik akıl ve zekâ oyunları atölyeleri var. Bu konuda eğitim almak isteyen öğretmenlere bu ay içinde bir sertifika programı başlatacaklar. Esat, zihnî aritmetik çalışmalarının da faydalı olduğunu gözlemlediği için merkezlerinde bu alanda hizmet sunuyor. Bir de ekim ayı sonunda ‘Postmodern Aile Terapileri’ seminerlerine de başlayacaklar. Zira çocukların dikkat eksikliği, aile içindeki iletişim kopukluklarıyla daha da artıyor. Uyguladıkları yöntemlerle hem çocuğa hem aileye verilen eğitimlerle destek olunuyor.DEHB ne demektir?Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu. DEHB’in üç belirgin özelliği var: Dikkati yönetememe, hareketlilik ve dürtüsellik. Bu özelliklerden ikisi kişide bulunuyor ve kişinin iş performansını, okul potansiyelini normalin altına düşürüyor ve sosyal problemler de ciddi bir şekilde seyrediyorsa konunun incelemeye alınması gerekiyor.Dikkat eksikliğinin sebebi nedir?DEHB’nin kesin sebebinin ne olduğu bilinmemekle beraber sinir sistemi temelli bir problem olduğu kuvvetli ihtimal. Araştırmacılar beyindeki idarî işlevlerle alakalı olduğu yönüne odaklanıyor.Korunmak mümkün mü?Korunmak için yapılabilecek en önemli şey, çocukları elektronik aletlerle mümkün olduğunca geç tanıştırmak. Küçük yaşta ebeveynlerinin telefonundaki oyunlarla susturulan çocukların beynindeki nöronların iletişimi hız üzerine kuruluyor ve gerçek hayatın da o kadar hızlı olması gerektiği gibi bir beklenti oluşuyor. Beyin; gerçek hayatta hız, ödül ve ceza açısından yeterince tatmin olmayınca sıkılıyor ve çocuk etrafını takip edemez oluyor. Sınıfta ya yaramazlık yapıyor ya da içine kapanıp hülyalara dalıyor. İkinci en önemli davranış ise çocuklar uyanıkken özellikle baba evde olduğunda televizyonun kapatılması. Ailece vakit geçirmek çocukların dikkatine önemli katkısı olan bir davranış, ayrıca televizyonun zararlı etkilerinden koruyucu bir yöntem.İlaçlı tedavi şart mıdır?Hayır, ancak yaşanan sıkıntıların ciddiyetine göre kişiye özel değerlendirme yapmak gerekiyor. Araştırmalar ilaç tedavisinin diğer tedavi yöntemlerinden belirgin bir şekilde işe yaradığını gösteriyor. Ancak vücuda farklı bir maddenin alınmasını onaylamak için ciddi bir değerlendirme şart. Okulda ve sosyal ilişkilerde orta dereceli sorun yaşayan kişilerde aileye rehberlik, eğitim koçluğu, birebir eğitim ve ‘Play Attention’ çalışmaları yeterli oluyor. Özellikle Play Attention adı verilen dikkat yönetmeyi öğreten bilgisayar programı, eğer çocuk evde bilgisayar oyunları ve televizyondan uzak tutulabilirse çok iyi sonuçlar veriyor. ABD’deki Tufts Tıp Fakültesi’nin Boston’da yaptığı çalışmada bu eğitimi alanlar, başka bir bilgisayar destekli bilişsel eğitim programına katılanlar ve hiçbir eğitim almayan DEHB teşhisi konmuş çocuklarla karşılaştırıldı. Araştırma sonuçları geçtiğimiz haziran ayında bilimsel makale olarak yayınlandı. Play Attention grubunun diğerlerinden daha iyi dikkat yönetimi becerileri sergilediği ve başarısının arttığı ispatlandı.DEHB teşhisi konulmuş bir çocuk, kendi haline bırakılırsa ne olur?Becerilerde belirgin bir gerileme yaşanır. Dürtüsel davranışlar nedeniyle sosyal ilişkilerinde bozulmalar ve suça karışma ihtimali artar. Araştırmalar bu kişilerin bilgisayar oyunları, sigara, alkol ve madde bağımlılığı riskinin diğer kişilerden oldukça yüksek olduğunu gösteriyor. Aileler ilaç tedavisi olan çocuklarının kullandığı ilaca bağımlı olmasından korkuyor ancak bu çok düşük bir ihtimal zira ilaçlar sayıyla teslim ediliyor. Aksine ilaç tedavisi olmayan çocukların başka tehlikeli bağımlılıklar geliştirme riski ciddi oranda fazla. Akademik başarı düştüğü için kendisine saygısı azalır ve çocukluk depresyonu geliştirme riski artar. Genelde aileler, özellikle ergenleri, bu hale geldikten sonra uzmana başvuruyor. Ekim ayının DEHB farkındalığı ayı olarak işlenmesinin sebebi, yaşanan sıkıntıların erken fark edilip sorunlar aşılamayacak ciddiyete gelmeden müdahaleye başlanması.Çocuğunuzda dikkat eksikliği varsa..Öncelikle bu konunun kabullenilmesi gerekiyor. Genellikle babalar, “Çocuğumda bir şey yok, büyüyünce geçer.” gibi bir yaklaşım sergilediği için sorunun küçükken ele alınması engelleniyor. Ya da hareketli çocukların çok zeki oldukları için bu şekilde oldukları kanısı yaygın. Aslında zekâ ile dikkatsizlik değil, aksine dikkati yönetebilmek bağlantılı. Dikkat sorunu yaşayan çocukların aileleriyle ilişkilerindeki gerginliğin azaltılması da çok önemli. Akademik başarının her ne pahasına olursa olsun elde edilmesi uğruna sorunlu bir anne-çocuk ya da baba-çocuk ilişkisi ilerde çok daha büyük sorunlara yol açar. Çocuğun düzenli uyku saatlerinin olması, TV ve bilgisayarın muhakkak sınırlanması, yağ ve şeker oranı yüksek yiyeceklerin sınırlı tüketilmesi ve spor faaliyetlerine mümkünse tabiat ortamında düzenli katılım araştırmalarca tespit edilmiş olumlu etkenlerden.Okuma sorunu var. Ne yapmalıyım?Yapılan araştırmalarda dikkat sorunu olan öğrencilerin okumalarının özellikle üçüncü sınıftan başlayarak yaşıtlarının altına düşmeye başladığı ve bu açığın lisede kapatılamayacak seviyelere ulaştığı gözleniyor. Okuması kötü olan çocuk zamanla tüm derslerde başarısız olacaktır. Eğer öğrenci, ileri sınıflardaysa, okumanın yanı sıra diğer derslerden de desteklenirse eğitim basamaklarında eksiği olmadan ilerler ve kendini yönetebilir duruma geldiğinde geç kalınmamış olur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:03

Hep çiziyordu bu sefer yazdı

Zaman’ın çizeri Cem Kızıltuğ ile ilk deneme kitabı Doku’yu konuştuk. Yazmanın ayrı bir dünyası olduğunu söyleyen Kızıltuğ, “Herkesin inanılmaz hikâyesi var. Normal seyrinde işleyen bir sokağımız, toplumumuz yok. Hepimiz yaralar almışız. Değişime uğramışız. Böyle böyle derdimizi şekillendiriyoruz.” diyor.Yazı yazmaya nasıl karar verdiniz?Karikatüristlikle eşzamanlı aslında yazı yazmalarım. Ama karikatür ve resimle uğraşınca yazının üzeri örtülmüş. İçten gelen bir şey yapmak, bir kat eklemek istiyorsunuz. Yazılar da öyleydi. Kafamda dolaşmaya, birbirine eklenmeye başladı. Bu süreçte illüstrasyonlarıma yazılar yazmaya da başlamıştım. Bazen tweetlerimi açtım bazen geçmişten bir şey çıkardım. Sonra illüstrasyonlarıma yazı yazayım dediğim yazılar başka bir şeye dönüştü. Bazen yazma ihtiyacı geliyor insana. O vakitte bu zamanmış demek ki.Çizdiğiniz şeye de yazdınız, yazdığınız şeye de çizdiniz yani…Evet, öyle oldu. Ama daha çok yazdıklarıma çizdim.Hangisi daha zordu? Yazdığınıza çizmek mi, çizdiğinize yazmak mı?İkisinin de zorlukları var. İkisinde de tıkanmalar yaşıyorsun. İlhama bakıyor çünkü. Sözü yazıyorsun, yazıyorsun, yazıyorsun sonra birden yankılanmaya başlıyor. O bağırıyor sen bağırıyorsun. Durulamıyorsun, anlamıyorsun. Bir şey demek istiyorsun ama bakıyorsun ipin ucu kaçmış. Çizgide de öyle aslında. Bazen renklere boğuluyorsun. Denizin içinden çıkıp başka türlü nefes alman gerekebiliyor resmi farklı görmek için. Göremiyorsun da bazen. İkisi de zor açıkçası. Fakat yazılar sıfırdan belirdi. Onlar daha ağırlıkta diyebilirim.Size yazdıran şey neydi?Hayat yazdırdı. Demek ki bir şeyler birikmiş. Bu birikenler de kimisi çocukluktan kalma kimisi sokaktan kalma kimisi toplumdan kalma bir hisle onu yazıya dökmem gerekiyormuş. Suni değil, doğallığında gelişti yazılar. Herkesin inanılmaz hikâyesi var. Normal seyrinde işleyen bir sokağımız, toplumumuz, insanlarımız yok. Hepimiz yaralar almışız. Değişime uğramışız. Böyle böyle derdimizi şekillendiriyoruz. Annem de keşke yazsaydı diye düşünüyorum. O da bazen der, keşke yazsaydım diye. Otobüste, vapurda, sokakta, pazarda, herkesle sohbet eder. Yakındır sokağa. Ben de sokağa yakın olmak istedim. Herkesi konuşturmak isterim. Biz çarşaf gibi açılsak ne kadar güzel olur. Bir harita gibi olsak. Kıtalar gibi görünse hastalıklarımız, depremlerimiz. Yanardağlar belli olsa da yarın nerede zelzele olacak bize söyleseler.Yazma süreci nasıldı?Ayrı bir dünyası varmış. Kelimelerin peşinden gidiyorsun, bir yandan yakalamaya çalışıyorsun. Mevlânâ’nın söylenen her şey söylenmiş gibi ama yeni şeyler söylemek lazım, dediği gibi bir yandan söylemek istiyorsun ama kendince söylemek istiyorsun, bir yandan hem zor hem güzel gibi geliyor.Mevlânâ, “Söylediklerim karşımdakinin anladığı kadardır.” der. Yazılarınızla yanlış anlaşılmaktan korktunuz mu?Çizgide de yazıda da korkmadım. Yazar bir arkadaşım, “Cem, çıplak kalmaktan korkmuyor musun?” dedi. Hayır dedim. Ben çizerken onu tecrübe ettim. O dünyayı yaşadım. Çünkü çizgilerim çıplak halde görünüyordu. Yazmakta da bir sıkıntı hissetmedim. Bir hastalık görünüyorsa söylenmeli ki başkasına ilaç olsun. Kitapta 50 tane yazı var. 50 kişi, 50 arkadaş, 50 başını dayayacağın yastık var. Parkta bir adam gördüm onun için yazdım, Taksim’de kaldırımda oturduğum çocuk için yazdım. Bir tramvay yolcusu için yazdım...Denemelerde cümleler virgüllerle devam etmiş. Nokta en sona konmuş. Bu bilinçli miydi? Hayatta da noktayı en sona mı koyarsınız?Bu kitapta yok ama bir sözüm vardır; ‘Yazarın noktası son, çizerin başlangıç’ gibi. Sen yazıyorsun, noktayı sona koyarak yazı bitti diyorsun. Ama yazarın koyduğu o noktayı çizer çizerek devam ettirir. Yani çizer için bir başlangıç oluyor o son nokta. Yazıda da öyle, yazdığım zaman bir nokta koyamadım, durduramadım kendimi. Kaybetmiş olduğum dünyamdaki şeyleri ekledim. Bu biraz rüya anlatmaya da benziyor aslında. Onun gibi sürekli bir anlatma ihtiyacı hissettim. O yüzden bir nokta koymak istemedim. Virgüller de uçabilirdi ama bu kez virgül attım ama nokta koyamadım.Cümlelerle oynamayı seviyorsunuz. Kelimelere harf ekleyip çıkarıyorsunuz. Bilmece gibiydi denemeler.Ağdalı metinleri sevmem. Kafamda tekrarlar oldu. Vazgeçemedim o tekrarlardan. Yazdım, yazdım okudum kendime. Aynaya okudum. Ses kaydedip kendi sesimi dinledim. Bir matematiğini yapamadım, renk katamadım. İllüstrasyonda çok anlamsız gelen bir doneyi orada olması gerekiyor gibi hissederek o kelimeyi koyma gereği de hissettim bazen.Hergün baktığınızda yazılarınıza eklemek istediğiniz şeyler oluyor mu?Ben evde hâlâ o yazılara bakıyorum. Eşim de kızıyor, tekrar neden okuyorsun ki bunları, diyor. Her akşam çizgilere baktığım gibi farklı açılardan bakıyorum onlara. Her gün yeni ve canlı geliyor gözüme çizgilerde olduğu gibi. Sanki konuşuyor gibi.Kitaptaki illüstrasyonlar yazıyı hem anlatıyor hem anlatmıyor. Bilinçli bir şey miydi bu?İllüstrasyonda yaptığım yol gibi aslında. İllüstratör olarak karikatürleri çizerken gündemi takip ediyorsun, ona göre çiziyorsun. Ama illüstrasyonlarımda hep böyle bir bilmecemsi hava yakalamaya çalıştım. Bir buluş, gizem, bilmece havası estirmek isterdim. Bir çözüm değil de bir soru olsun diye düşünürdüm. Bu kitaptaki illüstrasyonlar da öyle birbirleriyle ne çok yakınmış gibi, ne çok uzakmış gibi. Bazısı direkt resmi veriyormuş gibi bazısı yazıyla alakalı değilmiş gibi görünüyor. Yazılarda zaten bir başı varmış yokmuş gibi. Öyle arada türler.Hangi ortamlarda yazdınız?Daha çok kalabalık ortamlarda. İş yerinde de yazdığım oldu, parkta da. İstiklal Caddesi’nde kaldırımda yazdığım da oldu. Tramvayda yazdığım da oldu. Bazen bir şey yaparsın, anlamsız gibidir ama yaparsın. Kendine engel olamazsın. O anlamsızlıklar birikti ve bir anlam ifade etti bu noktada. Bir yazar ortamı oluşturmadım.Denemelerin devamı gelecek mi?Yaptıklarımı tiyatrolaştırmayı düşünüyorum. Bir 15 dakikalık oyun gibi. Oyuncular uçuşmasa bile sahne, dekorlar gözümün önünde uçuşuyor. Böyle bir niyet oluştu içimde.Cem’in canı neden kek istiyor?İllüstrasyonlarınız tam kendini ifade etmiyor. Her bakışta farklı bir ayrıntı yakalanabiliyor. Ayrıntılarda kaybolduğunuz için mi böyle çiziyorsunuz, yoksa okuyucuyu ayrıntılarda kaybolmaya mı sürüklemek istiyorsunuz?Gözümüzü açıyoruz, bir karmaşanın içindeyiz. Daha çocukken ailede, sokakta, toplumda hep bir karmaşanın içinde olduğumu düşünüyordum. O karmaşa içinde kendine bir yol çizme durumundasın. Bir kurtçuk gibi bir elmanın içinde yol açmaya çalışıyorsun. O elmayı deliyorsun, bir bakıyorsun uçsuz bucaksız bir dünyaya varmışsın. Burada da öyle ayrıntı içindeyiz. Ayrıntıların içerisinde gözümüzü açtık, o ayrıntıda yol almaya çalışıyoruz.Kendi görsel diliniz ve stiliniz var. İllüstrasyonlarınızda motifleriniz belli oluyor. Nasıl bir deneme sürecinden sonra buna ulaştınız?Kendimi yerel lezzetlere adamış aşçı gibi hissediyorum. Damak tadımızın lezzetini biliyorum. Fakat bir yandan bir geziye çıkmış, yeni bir tat keşfettiğimde o baharatın yemeğime çok daha lezzet katacağını düşünüyorum. Ama kalkıp Japonya’dan şusi getirsem hoşlanılmaz. Başta ben hoşlanmam. Ayağım bu merkezdeyken yemek pişiriyorum. Onun gibi. Şusi’yi burada yapıp yedireni tattıranları da gördüm ama ben o damak tadından vazgeçmemeyi yeğledim. Yirmi yıllık bir süreçti. O yüzden de artık aşçının bir lezzet dünyası oluşmuştur.Karikatürleriniz mesaj kaygısı taşıyor mu?Sürekli bir mesaj kaygısı taşıyamayız. Karikatürist mesaj verme kaygısı taşımamalı ama herkes bir mesaj alma kaygısı taşımalı.Kürsü sayfasındaki illüstrasyonlarınız da çok beğeniliyor. Soyut ve dinî bir konuya çizmek zor olsa gerek…Onun dünyasından kaynaklanıyor herhalde. Güzel ve manevî bir dünya o da. Oradan çizgi de nasipleniyor belki. Yaklaşık 12 yıldır önce Akademi sayfası, şimdi Kürsü oldu, illüstrasyonları çizmeye çalışıyorum. Kolay olmadı, bir hayli sancılı süreçlerdi. Çünkü manevî dünyanın uçları sonsuzluğa çekiyor seni. O sonsuzlukta bir şeyler yakalamaya çalışıyorsun, tutmaya çalışıyorsun tutamıyorsun, çok ince oluyor. Kırılacak gibi oluyor. Ondan dolayı zordu.Cem Kızıltuğ çizimlerini elini kaldırmadan yapıyor deniyor. Bu bir söylenti mi, gerçek mi?Elimi kaldırmadan çizdiğim çizgiler oldu ama öyle kalıplarım yok. Her an değişebiliyor. Elimi kaldırmadan yaptıklarım güzel bir tat veriyor. Öyle bir dönem olmuştu. Hatta ilk elimi kaldırmadan yaptığım Karagöz-Hacivat tiplemesiydi. Sonra onu devam ettirdim bir süre. Dokuları kullanmaya başlayınca iş biraz daha değişime uğradı. Çizimleri elimi kaldırarak yapmaya başladım. Şimdi o süreç işliyor. Sosyal medyada sık sık “Cem’in canı kek istedi.” diyorsunuz. Cem’in canı neden sürekli kek istiyor?Sevenler kek getiriyor sağ olsun. Fakat kek bir arayış.Neyin arayışı?Göreceğiz. (Gülüyor) Kitapta bir arayışmış. Kitapta çözdüğüm şeyler de var. Kek üzerine de gittim. İnsan bir şey ister ama ne istediğini bilmez. Kek de metafora benziyor.Hepimizi bıraksalar susarızCem Kızıltuğ bu kitapta söz yazarı mı sükût çizeri mi?Söz daha ağır bastı bu sefer. Çünkü o çizgileri çıkarttığınız zaman bir resim hayalinizde belirecektir. Hatta yazıyı okuduktan sonra da resimler belirecektir. Kitaptan resmi tamamen çıkartabilirdim de. Çünkü kitapta yazı ağır basıyor. Hatta teknik olarak da illüstrasyonları küçültmeyi seçtik. Çizgi albümü gibi düşünülmesin istedik.Daha çok konuşur musunuz, çizer misiniz, yazar mısınız?Çok konuşan bir insan değilim. Yazmışımdır, biraz anlatmışımdır, çizmişimdir. Hepimizi bıraksalar susarız. Hiçbirimiz konuşmayız. Bizi bıraksalar bitki gibi oluruz, sürekli dururuz. Bir dönem çok yazıyorum, bir dönem az konuşuyorum. Bunlar bir dönem. Biraz da hepimiz birbirimizle etkileşim içindeyiz. Şimdi karmaşa durumundayız. Keşke ahenkli olabilsek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Ankara’nın deniz hasretini martılar giderirse...

Marmara ve Karadeniz’den yola çıkan balık kamyonlarının üzerinde Ankara’ya gelen martılar, geceleri şehrin göllerinde konaklıyor. En çok hamsi ve sardalya seviyorlar. Balık mevsiminin bittiği nisan ayında ise geldikleri yere dönüyorlar.Martılar… İstanbul’la ve bilhassa denizle, Boğaz’la özdeşleşmiş martılar... Edebiyatta birçok türün vazgeçilmez unsurudur. En çok da şiirlere konu olmuştur. “Gün olur, alır başımı giderim,Denizden yeni çıkmış ağların kokusundaŞu ada senin, bu ada benim,Yelkovan kuşlarının peşi sıra.Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;Çiçekler gürültüyle açar;Gürültüyle çıkar duman topraktan.Hele martılar, hele martılar,Her bir tüyünde ayrı bir telaş!Gün olur, başıma kadar mavi;Gün olur, başıma kadar güneş;Gün olur, deli gibi…” der Orhan Veli Kanık. “Martılar ki sokak çocukları denizlerin” der, Can Yücel de. Ve daha nicelerinin ruh halini, duygusunu anlatmaya vesiledir martılar. Denizlerin sokak çocuğu olan bu kuşların Ankara semalarında süzülerek gezdiğini düşünebiliyor musunuz? “Ankara’da martının ne işi var?” der gibisiniz. Haklısınız, ne de olsa kurak iklim, deniz yok. Ancak, mevsim balık mevsimi olunca, denizden yeni çıkmış ağların kokusunda, balık kamyonları üzerinde, yelkovan kuşlarının peşi sıra onlar da bu şehre geliyor. Önemli işleri de var martıların Ankara’da. Şehrin gri gökyüzünü renklendirmek gibi mesela. Ya da denize hasret olanların özlemini dindirmek gibi… Kamyon üstü balık keyfiİşte bu martıları görme merakıyla kendimi Ankara’nın Yenimahalle ilçesindeki balıkçı halinde buluyorum. Sayıları çok değil ama sesleriyle, güzellikleriyle hemen fark ediliyorlar. Setlerin, çatıların üzerinde seyrederken, arada bir süzülerek yakınlaşıyor ve yerdeki balık artıklarını yiyorlar. İstanbul’dan, Karadeniz’den kamyona yüklenerek getirilen balıklara talip olan göçmenlerin hikâyesini haldeki balıkçılardan dinliyorum. Necmettin Uzun, 15 yıldır balıkçılık yapıyor. Alıştığı için onu heyecanlandırmadığından benim bir taraftan gökyüzüne bakıp, bir taraftan soru sormama şaşırıyor.“Daha bu ne ki! 10 Kasım’dan sonra geleceksin buraya. O zaman martıdan geçilmiyor. Hamsi sever martı. Kasımda hamsi çoğalmaya başlar, martıların da sayısı artar. Marmara ve Karadeniz’de avlanıyoruz biz. Martılar daha yükleme yaparken kamyonlara üşüşüyor. Balık kokusuyla, balık yiyerek Ankara’ya kadar geliyorlar.” Gündüz balık halinde gece göllerdeKafamda sorular… Bu martılar gece nerede konaklıyor? Ne kadar zamana kadar Ankara’da duruyorlar? İklim sertliğinden ölen oluyor mu? Sorularımı bir başka balıkçı olan Kamil Bey cevaplıyor. “32 senedir Ankara’dayım, 20 yıldır da burada çalışıyorum. Doğrusu ben de merak ediyorum nereden, nasıl iz bulup da geliyorlar. Hayvan deyip geçmeyin, bir içgüdüsel davranışla geliyorlar buraya kadar. İlk gelenler öncü martılar, yavaş yavaş sayıları artıyor. Bir kasa balığı gözlerimizin önünde bitirdikleri oluyor. Biz balıkları döker dökmez denize dalar gibi dalıp balık alıp gidiyorlar. Buraya çok biyolog ve zoologlar geldi, nasıl geldiklerini anlamak için. Belgeselciler geldi. Martı sesini özleyip de balık haline dinlemeye gelen var. Martılar mesai yapar gibi sabah 7’de buraya gelmeye başlar. Akşam 4 gibi giderler. Eymir, Mogan gölleri ve Gölbaşı’nda geçirirler geceyi.” Hamsi ve sardalya seviyorlar“Yeni başladılar dolaşmaya. Şimdi az ama kasımda binlerce martı oluyor, toz bulutu gibi göz gözü görmüyor burada. On kasa balık döksek, bir kasası onların hakkıdır onu da 5 dakikada yerler. Tadına ilk onlar bakıyor anlayacağınız. Yesinler diye özellikle döktüğümüz de oluyor. Güzel görünüyorlar ama aslında pek işimize geldiğini söyleyemem. Bazı kamyonlar kapalı ama üzeri açık kamyonlardaki balıklar martı pisliğinden geçilmiyor. Temizliyoruz sonra ama iki iş oluyor bize. Yine de hayvan, ne diyeceksin o da hayatını öyle devam ettiriyor. Bize bir zararları yok. Balık mevsimi geçince bunlar da gidiyor. Sardalya ve hamsiyi çok severler. Bunların mevsimi nisan ayında biter, martılar da gider.”Ankara’nın denizi olmasa da, gündüz Anka Mall taraflarındaki balık halinde, gece de göllerde konaklayan martılar seyirlik bir görüntü oluşturuyor. Bir de eski Mamak çöplüğünün ve bir derenin üzerinde uçtuklarını öğreniyorum. Ankara’da martı olmanın zorluğunu düşünüyorum; çöplükte, derede, gölde, balık halinde yaşamaya çalışmak… Onlar da kendi çapında hayat mücadelesi veriyor olmalı. Bir de göz kamaştıran güneşe doğru uçamıyor, güneş tepeye çıkmadan ya da bulutlu havalarda uçuyorlarmış. Anlaşılan martılar Ankara’ya gelince, göllerde denizin serinliğini, balıklarda da denizin kokusunu arıyor. Evet, bu martılar şehre renk katsa, denize hasreti giderse de, her canlı, her varlık kendi ikliminde, toprağında, denizinde güzel… Bir kez daha görüyorum…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Eşime zaman ayırabilmek için oyunculuğa ara verdim

Tek Türkiye dizisinin Dila hemşiresi Müjgan Gönül Koraltürk, şimdilerde Küçük Gelin’deki doktor rolüyle ekranda boy gösteriyor. Gönül, “Bir hemşire bir doktor derken roller hep sağlık sektöründen geliyor.” diyor.Tek Türkiye’nin idealist Dila hemşiresi, Farklı Boyut’un metafizik rüyalar gören Melek’i, şimdilerde ise Küçük Gelin’in Doktor Zeynep’i... Nazik ve naif rollerle karşımıza çıkan Müjgan Gönül, 17 yaşındayken ‘Zor Aşk’ isimli projeyle oyunculuk serüvenine başlamış. İki bölümden sonra dizisinin yayınlanmaması genç oyuncunun hevesini kırar. Fakat bir arkadaşının önerisiyle spikerlik için başvurmaya Samanyolu TV’ye gider. Orada yapımcı Yunus Aylıdere ile tanışır. O günlerde Tek Türkiye dizisinin Dila hemşiresi için oyuncu aranıyordur. Müjgan Gönül’ü gören Aylıdere, rolü ona teklif eder. Yarıda kalan oyunculuk macerası böylece yeniden başlar. Çekimler için dört yıl boyunca Konya-İstanbul arası mekik dokuyan Gönül, Tek Türkiye’den sonra ufak bir ara vermişti.Uzun süredir sizi ekranlarda görmüyorduk. Küçük Gelin kadrosuna nasıl dâhil oldunuz?Küçük Gelin takip ettiğim bir projeydi. Kanalla iletişimim de devam ediyordu. Yeni sezonda Doktor Zeynep karakteri ortaya çıkınca akıllarına gelmişim. Açıkçası hem devam eden bir projeye sonradan dahil olmak istemediğim için, hem de evliliğimi olumsuz etkilememek için teklifi kabul etmemiştim. Yapımcımız ve senaristimizle görüştükten sonra kararımı değiştirdim. Doktor Zeynep rolü sanki benim çok yakından tanıdığım bir karakter ve hikâyesi gerçekten çok güzel.Sizi Dila hemşire olarak tanıdık. Şimdi de Doktor Zeynep… Sağlık sektöründen gidiyorsunuz.Sahiden öyle. Arkadaşlarım da beni farklı rollerde görmek istiyor. Polisiye oynamak isterdim mesela. Farklı Boyut dizisinde aksiyon sahneleri olduğunda çok severek oynardım.Klasik bir soru ama Doktor Zeynep ile kendi karakteriniz arasında benzerlik var mı?Duygusal açıdan ortak yönlerimiz var. Mesela Doktor Zeynep gözü kara biri. Ben de yardıma ihtiyacı olan biri varsa gözümü karartır, ne olursa olsun yardıma koşarım.Yardım söz konusuysa gözünüz kararıyor anlaşılan. Geçen yıl mülteci kamplarında karşılaşmıştık sizinle. Hayır işlerinde önden koşuyorsunuz.Allah bizlere birçok lütuflarda bulunuyor. Bulunduğumuz konumu Allah’ın rızasını kazanmak doğrultusunda da kullanmanız lazım. Bunu unutuyoruz malesef çoğu zaman. Bu her meslek için geçerli tabii. Kimse Yok Mu? derneği vesilesiyle önce insan, sonra oyuncu kimliğimle orada mülteci kamplarını ve mağdur aileleri ziyaret etme fırsatı buldum. Katkımız olduysa ne mutlu.Sizin gözünüzden Küçük Gelin nasıl bir dizi?Sosyolojik açıdan önemli bir proje. Çünkü hâlâ oyun çağındaki, küçük yaştaki kızları evlendiriyorlar. Bu diziden etkilenip de kendi kızını çıkarları için başka bir aileye vermekten vazgeçenler olursa ne mutlu.Setlere döndünüz. Fakat evliliğiniz çok yeni. Evinize yeterli vakit ayırabiliyor musunuz?Set dışındaki tüm vaktimi eşime ve evime ayırıyorum. Haftada bir gün ailelerimizi ziyaret ediyoruz. Aile ve akraba ilişkilerini çok önemsiyorum ve kalabalığı seven biriyim.Google’a Müjgan Gönül yazınca yanında ‘evlendi mi?’ ifadesi çıkıyor. Sizi merak eden ilk olarak medeni durumunuzu araştırıyor herhalde…Benim de dikkatimi çekti o. Sosyal medyada çok aktif değilim. Sadece Instagram hesabım var ve orada bir sürü Arap takipçim var. Onlar da çeşitli vesilelerle bu konunun üzerinde duruyor.Ne zaman evlendiniz?Bu ropörtaj yayınlandığında tam bir yıl olacak. Çok güzel geçti, geçiyor. Bekâr arkadaşlarıma tavsiye ediyorum. Doğru zamanda doğru insanla buluştuğunuzda dünyanın en güzel hissi.Eşinizle nasıl tanıştınız?Eşim Ahmet Koraltürk menajer ve reklam ajansı var. Sektördeki ortak arkadaşlar tanıştırdı.Süreç nasıl ilerledi peki?Kalpten kalbe giden görünmeyen bir yol var. Biz aramızda böyle bir yol olduğunu hissettik. İkinci randevumuzda Ahmet bana evlenme teklifi etti, o an kabul ettim ve üç ay sonra evliydik.Nasıl bir ev hanımısınız?Açıkçası yoğun çalıştığım için ev hanımlığıyla ilgili bir tecrübem yoktu. Bırakın yemek yapmayı ütüyü bile beceremiyordum. Sağolsun, annem her şeyimize koşar. Evliliğin ilk zamanları zorlandım ama eşinizi çok sevince onu mutlu etmek için her şeyi çok iyi yapmaya çalışıyorsunuz. Şu an ev işlerinde çok iyi olduğumu düşünüyorum. Bir yıldır sürekli misafir ağırlıyoruz, misafirlerimi biraz denek olarak kullanmış oldum ama bu vesileyle mutfağa iyice alıştım. Artık iyi yemek yapıyorum ve kendime şaşırıyorum. Evlenmeden önce ‘yapamam, beceremem’ diyordum ama kodlarımızda var bu. Evlenince hepsi açığa çıkıyor.Çekirdek ailenizi de yakın zamanda kalabalıklaştırmayı düşünüyor musunuz?Ben çok istiyorum, çocukları çok seviyorum ve onlarla iletişimim gerçekten iyi. Ama biz çok hızlı evlendik, öyle uzun flört etmedik. Evliliğimizin ilk yılı da flört gibi geçti dolayısıyla. Hemen çocuğumuz olsa belki aramızdaki iletişime mani olabilirdi. Gelecek yıllar için hayallerini kuruyoruz ama eşimin çocuk fikrine hazır olması lazım, henüz hazır değil.Eşinizin sektörden olması avantaj mı?Eşim benim için bir lütuf. Evlenmeden önce çok konuşuyorduk ve ‘Acaba evlenince ne konuşacağız?’ diyorduk. Ortak payda iş olunca sohbet hiç bitmiyor.Eşiniz yeniden setlere dönmenize nasıl baktı?Hiç mani olmadı, aksine çok destekledi. Ona ve evime vakit ayıramam diye endişelendiğim için çalışmayı düşünmüyordum ve ilk bir yıl çalışmadım da. Ama Küçük Gelin projesi oldukça iyi ve teklif edilen rol ‘hayır’ denemeyecek kadar güzel bir roldü. Reddedemedim.Müjgân Gönül iken Müjgân Koraltürk oluverdiniz ve ilk gün sosyal medya hesabınızda soyadınızı değiştirdiniz.Ben biraz gelenekselim. Eşim de ailesi de çok değerli. Onların soyadını taşımak benim için gurur. Nikâh günü, daha nikâhımız kıyılmadan Instagram’daki soyismimi değiştirdim, hiç de tereddüt etmedim. Olması gereken bu. Bir genç kızlık dönemi vardı, sonrasında evli bir kadın… Değişiklik olması gerekir bu da onun en büyük simgesi. Tabii soyadını değiştirmek istemeyenlere saygı duyarım. Örneğin babasını kaybeden bir kız arkadaşım vardı, babasının en büyük hatırasının soyadı olduğunu söylemişti. Evlendi ve iki soyadını da kullanıyor.Tek Türkiye döneminde star muamelesi görüyordumGelecek planlarınız oyunculuk üzerine mi kurulu?Hiç öyle planlarım olmadı. Ne kadar plan yaparsam yapayım, planların üzerine plan yapan bir kudret var. Bugün bu projedeyim, yarın bambaşka bir yerde olabilirim. Meslekî hırslarım da yok. Sadece doğru mesaj verebilen projenin içinde güzel bir karakteri oynayabilirsem benim için bir şans.Sokakta tanınıyor musunuz?Tek Türkiye zamanında süperstar gibi muamele görüyordum. O ilgiyi anlayamıyordum. Televizyonun mucizesi halbuki. Seyirci karakterlerle duygusal bir bağ kuruyor. Kendinden bir şeyler gördüğü için o diziyi izliyor ve proje reyting alıyor. Tek Türkiye çok izlenen bir diziydi. Oradaki her karakter izleyici de karşılık buluyordu. Uzun mesai saatleriyle ve zor şartlarda çalışıyoruz. Bunun manevi getirisi de insanların sizi tanıyıp güzel sözler söylemesi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

HANGİ MEYVEYİZ BİZ?

Tohumlar ve meyvelere bakarken içim ürperir.Hem birbirlerini içermeleri, hem olağanüstü şekil ve renkleri, hepsinin diğerinden farklı tadları ve işlevleri, topraktan soframa gelinceye kadar geçirdikleri aşamalar bazen hiçbir dâhi ressamın çizemeyeceği muhteşemlikte tablolar oluşturur, bazen en usta yönetmenlerin bile çekemeyeceği seyrine doyulmaz filmler. Hani yeme de yanında yat benzetmesinin tadını çıkarırcasına Allah’ım ne büyüksün, ne güzelsin derken bütün hücrelerim coşkuyla dolar. Geçenlerde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Dr. Necdet Tosun’un bir makalesini okurken, Kübrevi geleneğin önemli Sünni mutasavvıflarından Necmettin Daye Razi’nin Mirsadül İbad adlı eserinde dile getirdiği tohumlar ve meyvelerle ilgili tasnifiyle karşılaştım. Bu sınıflama insan tabiatıyla da bağlantılı olarak verildiği için çok ilgimi çekti. Daye’ye göre ürünler dörde ayrılıyor:1-Ürün ile tohum aynı olur. Buğday, arpa, nohut, mercimek gibi. Kabuğu ve çekirdeği yoktur. 2-Ürün, tohumun aynısıdır ancak ek olarak faydasız bir kabuğu vardır. Ceviz, badem, fıstık gibi. 3-Ürün tohumun aynısıdır, ancak kabuğu yani dış yüzeyi vardır ve ürün bu dış kısımdır. Çekirdeği ise faydasızdır. Hurma, iğde, zeytin gibi. 4-Ürünün hem dış yüzeyi hem çekirdeği faydalıdır. Kayısı, şeftali, incir gibi. *** BEDEN TOPRAĞINA ATILAN RUH TOHUMLARI Daye, beden toprağına atılan ruh tohumlarının da bu şekilde dört tip ürün verdiğini söylüyor. 1-Müslüman olmayanların ruh tohumu nefs-i emmare sahibidir ve toprağa girdikleri şekilde çıkarlar, kabuk ve çekirdekleri yoktur. Buğday, arpa gibi. 2-Zalim Müslümanların ruh tohumu nefs-i levvame gibidir. Günah işleyince pişman olur ve kendisini kınar. Levvame mertebesindeki kişilerde ceviz veya bademdeki gibi tatlı iman özü vardır ancak kötü amellerin kabuğu ile sarılmışlardır. 3-Orta dereceli adil Müslümanların ruh tohumu nefs-i mülhime sahibidir, İlahi ilhamlara kavuşur. Rabbani ilhamlar ve sezgiler kabuğu ile yetişir, meyvesi tatlı olur. Hurma gibi. Ama faydalı bir özü ve çekirdeği yoktur, çekirdeği yenmez. Nefs-i mülhime mertebesindeki insanlarin sonuçta varacağı yer cennet olsa da, peygamberler ve veliler gibi olamazlar. 4-İleri dereceli ve olgun Müslümanların ruh tohumu nefs-i mutmaine sahibidir. Huzura ve kemale ulaşmıştır. Hem dış yüzeyi hem de içi yani çekirdeği tatlı ve faydalıdır. Kayısı, şeftali ve incir gibi. Bu meyveler dalından koparılınca bir süre güneş ışığında bırakılır ki farklı bir tada bürünsünler. Dalında bulundukları sürece bu meyveler yaş olur ve güneş almalarına rağmen kuru meyve haline gelemezler. İnsan ruhu da İlahi nazar güneşinin tesiriyle olgunlaşıp İlahi feyzden farklı bir nasip alabilmesi için bedenden ayrılması gerekir. *** BİRAZ BUĞDAY, BİRAZ CEVİZ, BİRAZ ERİĞİZ Daye’nin sınıflandırmasındaki birinci maddeye yani “Müslüman olmayanlar” tabirine bir şerhim var: Kendini Müslüman sanıp da müminlikle uzaktan yakından alakasız kişiler gibi başka bir dinin mensubu görünüp de bir mümin gibi yaşayanlar olduğunu unutmamak lazım. Daye’nin değerlendirmesi kalın çizgileriyle doğru olsa bile, hiç kimsenin bir meyveyi tam olarak temsil edemeyeceğini düşünüyorum. Bence her insanda biraz buğdaylık, biraz cevizlik, biraz zeytinlik, biraz da kayısılık hali var. Bu hallerin kimileri gizli, kimileri açık biçimde ve tabii ölçüleri de farklı. Aralarındaki sınırlar sanıldığı kadar keskin olmasa gerek. Aksi takdirde birinden diğerine geçebilme imkanı bulunmazdı. İnsanlar olaylar karşısında verdiği tepkilerle gün içinde bile tüm tohum ve meyve hakikatlerini sergileyebilirler. Falanca konuda ahlaklı görünmeyen biri, filanca konuda yaratıcısını fevkalade memnun ediyor olabilir. İnsanın aklına Yunus’un o meşhur dizesi geliyor:“Çıktım erik dalına anda yedim üzümü/ Bostan ıssı kakıyup der ne yersin kozumu”Evet bazıları hangi meyvenin hangi ağaçta yetişeceğini bilmeyip canı üzüm istediğinde erik ağacına tırmanabilir. Bazıları da meyveleri tek tek teşhis etse bile hepsinin özü olan Vahdet’i tattığının bilincindedir. Biz ne söylersek söyleyelim bu ikisi arasındaki dereceleri ve halleri yalnız Vareden bilir. O hiçbir şeyi boşuna yaratmaz. Dileyelim ki bütün ürünlerinin hikmetlerini hem teker teker öğrenelim, hem de hepsini bir potada eritip sarhoş olalım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

KÜLTÜR-SANAT REHBERİ

Dünyanın fotoğrafı Beşiktaş’taFestival: Beşiktaş Belediyesi, kapsamlı fotoğraf organizasyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. ‘Fotoistanbul 1. Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali’ adı altında gerçekleşen festival; ABD, Asya, Avrupa ve Türkiye’den 100’e yakın sanatçıyı bir araya getiriyor. Açılışı dün yapılan etkinlik, Beşiktaş’ın meydanlarına kurularak, açık hava sergileriyle sanatseverleri fotoğraf sanatıyla buluşturuyor. Bir ay sürecek olan festival; 50 sergi, 70 seminer ve panelin yanı sıra altı ustayla sohbet, 80 fotoğraf gösterisi gibi birçok atölye çalışmasını İstanbullularla buluşturacak. Teması ‘Şehirler ve Hikâyeler’ olan festivalin, küratörlüğünü Attila Durak, Hüseyin Yılmaz ve Jason Eskenazi üstlenirken, koordinatörlüğünü Utku Kaynar yürütüyor. Detaylı bilgi için: fotoistanbul.org’u ziyaret edebilirsiniz.***Sahne ‘Klasik Müzik Günleri’ninKonser: Lila Müzik ve Martı Otel İstanbul’un birlikte düzenlediği ‘Martı Klasikleri’ ile Boğaziçi Üniversitesi’nin 18 yıldır sürdürdüğü ‘Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri’ serisi başladı. İlk olarak, Şef Gürer Aykal yönetiminde Elgar’ın Serenatı ve Çaykovski’nin Floransa Anısı müzikseverlerle buluştu. Konser serisi, 22 Ekim Çarşamba günü Polonya’nın son yıllarda ünlenen kuvarteti Apollon Musagète’in ve Polonyalı piyanist Mateusz Borowiak’ın resitaliyle devam edecek. Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri ise 24 Ekim Cuma günü Cem Mansur şefliğinde, piyanoda Emir İlgen, Türkiye Gençlik Oda Orkestrası’nı ağırlayacak. “Martı Klasikleri” konser dizisi ise 21 Ekim’de piyanist Emre Şen ile başlıyor.***Sıla, yeni albümüyle Adana’daKonser: Pop müziğinin başarılı isimlerinden Sıla, BKM organizasyonuyla “Avea ile Yıldızlar Açıkhava’da” konserleri kapsamında sevenleriyle buluşuyor. Sanatçı, 18 Ekim Cumartesi günü Adana HiltonSA’da saat 21.00’de şarkılarını seslendirecek. Beşinci stüdyo albümü ‘Yeni Ay’ ile listelere hızlı bir giriş yapan Sıla, konser gecesi için eski ve yeni şarkılarının yer aldığı özel bir repertuvarla hayranlarıyla buluşacak. Biletix’teki biletlerin fiyatları 66 TL.***İTÜ’den gitar dinletisiFestival: İTÜ Maden Fakültesi Savaş Çekirge Klasik Gitar Eğitim ve Araştırma Birimi, kuruluşunun 10. yılına özel ‘Gitar Festivali’ düzenliyor. Tilman Hoppstock, Erkan Oğur, Erdem Sökmen ve Hasan Meten, Manuel Reina Flamenco Dans Topluluğu, Alp Ozan Bursalıoğlu gibi isimleri bir araya getirecek festival, geçtiğimiz günlerde başladı. Araştırma Birimi’nde yetişen gitaristlerin de müzikseverlerle buluşacağı festivaldeki tüm konser etkinlikleri ücretsiz.***Yönetmenden yönetmene mektuplar…Sinema: Pera Film, 10 yönetmen arasındaki mektuplaşmalardan yola çıkılarak çekilen özel bir film etkinliği düzenliyor. Bugün başlayan ve 31 Ekim Cuma gününe kadar devam edecek ‘Sinematik Mektuplar: Bir Yönetmenden Diğerine’ adlı program, 2005 ile 2011 yılları arasında 10 yönetmen arasındaki mektuplaşmaları konu alıyor. Yönetmenlerden Albert Serra ile 18 Ekim saat 17.00’de bir söyleşi gerçekleştirilecek. Detaylı bilgi için www.peramuzesi.org.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Bir İstanbul modası var mı?

2015 yaz koleksiyonlarının sergilendiği Mercedes-Benz Fashion Week İstanbul’un geçmişe nazaran yol aldığı kesin. Fakat bütün gelişmelere rağmen ‘İstanbul modası’ kavramının hedef pazarlar için ne ifade ettiği hâlâ muğlâk.Ulusal basında 2015 MBFWİ haberleri ‘şehirde moda rüzgârları estiriyor’ diye manşet üstüne manşetler atılıyorken, benim gördüğüm moda etkinliğinde pek de büyük bir rüzgâr yoktu. Organizasyon her ne kadar geçmiş yıllara göre daha profesyonel olsa da, dünyanın ‘beşinci moda başkenti olacağız’ cümlesinin çok ütopik olduğunu söylemek mümkün.Defileler kim için yapılıyor?Defilelerin kim için yapıldığı artık içimde patlayan bir soru oldu diyebilirim. 2015 yaz sezonu olduğu için haliyle yaz konsepti hâkim. Fakat birçok defilede kıyafetler o kadar frapan ki bir an kendinizi ayrı bir dünyada hissediyorsunuz. Bu kıyafetleri kim, nerede giyecek merak içindeyim. Belki bir-iki tane olur ama bu şehirde daha ölçülü giyinen kadınlar da olmayacak mı? Mesela Chanel, Dubai için sıfırdan koleksiyon hazırlıyor, o coğrafyaya has kumaşlar, işlemeler yapıyor. Feraceleri adeta modayla sentezliyor, bizim tasarımcılar da dergilerden bunlara bakmakla yetiniyor. Bir de Lübnan, Kuveyt ve Dubai’de lüks markalardan daha fazla takip edilen moda yazarları ve bloggerlar var. Bazılarında Türk tasarımcıların kıyafetlerini görüyorum hatta. Neden bu insanlar defileleri seyretmiyor, misafir edilmiyor?Genç tasarımcılara yer açılıyor, eskiler yokMBFWİ, özellikle genç tasarımcılar için hâlâ önemli bir sıçrama tahtası olarak görülüyor. Fakat geçtiğimiz yıllarda etkinlikte yer alan Dilek Hanif, Atıl Kutoğlu, Gül Ağış gibi birçok isim bu sefer podyumda yoktu. Tanıtım için çok sınırlı bütçeleri olan tasarımcılar sponsor desteğine rağmen önemli bir külfet ve mesai gerektiren MBFWİ katılmak yerine birebir hedef kitleye dokundukları Who is next, Pure London gibi fuarlara bütçe ayırmayı tercih ediyor.Erkek giyim gelecek vaat ediyorKadın giyimdeki eksiklere rağmen erkek giyimde daha yüz güldüren koleksiyon var diyebilirim. Açılış defilesini Hatice Gökçe, ‘Seyyah’ koleksiyonu ile yaptı. Dijital filmi, müzikleri, aksesuarlarıyla tam bir bütünlük içinde olan heyecan verici bir defile seyrettik. Metalik deri ceketler, at figürlü kumaşlar, spor günlük şalvar pantolonlar, arkası uzun sweatler ile yepyeni bir görünüm sundu Hatice Gökçe. Niyazi Erdoğan da geçen sezon bisikletlerle başlattığı sportif ruhu bu sefer koşuyla sürdürdü. #RunNiyo ismini verdiği koleksiyon Tevfik Fikret’in Aşiyan’a olan aşkından esinlenerek hazırlanmış. Emre Erdemoğlu da sportif parçaları erkek giyime başarıyla yansıtanlardan. Klasik parçalarda da minik detaylarıyla sade ama güçlü bir erkek giyim profili çiziyor. Moda haftasıyla kadınlara daha çok ulaşır olduk Mercedes ‘patron’ arabasıdır ve erkeklere daha çok hitap ettiği gibi bir algı söz konusu. Mercedes-Benz Fashion Week isim sponsorluğu ve destek Mercedes’i kadınlara yaklaştırdı mı?Mercedes-Benz; tüm dünyada zarafet, stil, yenilikle özdeşleşen bir marka. Bu yüzden Mercedes-Benz’in modayla işbirliğini, tasarım ve stille olan tarihi birlikteliğinin doğal bir sonucu olarak yorumlayabiliriz. Bu kapsamda aslında araçlarımız sadece erkeklerin değil, tasarım detaylarıyla kadınların da ilgisini çekiyor. Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul’a isim sponsorluğumuz çerçevesinde kadınların çoğunlukta olduğu bir kitleye ulaşma fırsatı yakalayarak güzel geri dönüşler aldık.Marka olarak her yıl bir tasarımcının defilesine destek oluyorsunuz. Bu seçimi yaparken kriterleriniz ne oluyor?Özgün stiller, yaratıcılıkları yansıtan yetenekler, kaliteli işçilikleri gibi kriterleri göz önünde bulunduruyoruz. Tasarımcıların markalarını geliştirme hedefleri, uluslararası bir vizyona sahip olmaları da önemli. Bu sezon Hande Çokrak’ın defilesini ‘Mercedes-Benz Presents Maid in Love’ olarak sunuyoruz.Tasarımcılara olan desteğiniz sadece defile kapsamında mı oluyor? Yurtdışında uzun süreli ve kapsamlı desteklerini görüyorum. Çekimler, fuarlar gibi…Tasarımcının defilesini sunarak yalnızca o süreçte destek olmuyor, defileyi uluslararası ağa taşıyarak tasarımcı ve markaya uluslararası bir görünürlük sağlıyoruz. Ayrıca yalnızca tasarımcıları desteklemekle yetinmiyor, sektörün farklı aktörleriyle yaratıcı işbirliklere imza atıyoruz. Buna moda fotoğrafçısı Onur Dağ ile gerçekleştirdiğimiz ‘Backstage Entrance’ projesini örnek verebilirim. Proje kapsamında Onur Dağ, her sezon desteklediğimiz tasarımcının defilesini ve kulisini fotoğraflıyor, sonrasında bir koleksiyon kitabı haline getiriliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Sonbaharda caz başkadır

Akbank Caz Festivali bu yıl 24. kez müzikseverlere kapılarını açıyor. On gün sürecek etkinliğin programında Jamie Cullum, Kudsi Erguner, Ibrahim Maalouf ve Christian McBride gibi önemli müzisyenlerin konserleri yer alıyor.Türkiye’deki en köklü caz festivali olan Akbank Caz Festivali, 24. kez müzikseverlerle buluşuyor. 23 Ekim-2 Kasım günleri arasında düzenlenecek etkinlik, bu yıl da özgün programıyla dikkat çekiyor. 10 gün sürecek festivalde usta sanatçıların konserlerinin yanı sıra atölye çalışmaları, paneller, cazlı brunch’lar gibi farklı etkinlikler de yapılıyor. Festivalin en çok dikkat çeken isimlerinden biri Jamie Cullum. Genç yaşında kariyerine Grammy, Altın Küre olmak üzere birçok ödülü sığdıran müzisyen, dünyanın dört yanında hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip. Caz standartlarını, melodik pop ve rock’la buluşturan şarkıcı, söz yazarı ve piyanist Jamie Cullum, 30 Ekim’de Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde konser verecek. Aynı mekânda bir sonraki gece konser verecek piyanist Kenny Barron ve kontrbasçı Dave Holland konserinin de festivalin unutulmazları arasına gireceği kesin. Programda Türk izleyicileri en çok heyecanlandıran etkinlik, 25 Ekim’de Cemal Reşit Rey konser salonundaki olsa gerek. Konserde tasavvuf müziğinin ana enstrümanı ney’i, caz enstrümanları arasına sokan neyzen Kudsi Erguner, Alman caz piyanisti Michael Wollny ve perküsyon ustası Hamdi Akatay ile buluşuyor.24 Ekim’de CRR’de sahneye çıkacak Christian McBride, cazseverlerin hayranlıkla takip ettiği, kontrbas sanatçılarının günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri. Herbie Hancock, Pat Metheny, Chick Corea gibi caz ustasıyla aynı sahneyi paylaşan Grammy ödüllü müzisyen, Out Here turnesi kapsamında ekibiyle birlikte sahne alacak. Bu yılki programda yer alan Ibrahim Maalouf, Türk dinleyicilerinin yakından takip ettiği bir müzisyen. Amcası yazar Amin Maalouf’un da etkisiyle, Beyrut’ta entelektüel bir çevrede büyüyen Ibrahim Maalouf, müziğinde rocktan caza onlarca farklı türü ustalıkla bir araya getiriyor. 23 Ekim’de The Seed’de, yaşayan en önemli caz vokalistlerinden Dee Dee Bridgewater’in kızı China Moses, ertesi gün de İtalyan cazının müzik dünyasına en önemli katkılarından olan Mario Biondi, dünya turnesi kapsamında, Babylon sahnesinde olacak. Ülkemizin başarılı müzisyenlerinden Sarp Maden, Karsu, İlhan Erşahin konserlerini de kaçırmamanızı öneririm. Festivalde daha birçok önemli isim var, bu sebeple önce festival programına göz atmanızı tavsiye ederim. Unutmadan söyleyelim, İstanbul sınırlarını aşan festival, caz coşkusunu ülkemizin farklı illerindeki kampüslere de yayıyor. Cukunft featuring Ediz Hafızoğlu projesi, Adana, Kayseri, Ankara, Eskişehir, Çanakkale, İzmir ve Denizli’deki üniversiteleri turlayacak.Black Box, Volkswagen Arena oldu ilk konuk MorriseyBu yıl faaliyete giren İstanbul’un yeni müzik ve performans merkezi Back Box, isim değişikliğine gitti. Mekânın adı Volkswogen Arena oldu. Yeni ismiyle mekânın ilk konuğu alternatif rock müziğin en önemli gruplarından The Smiths’in vokalisti Morrissey. Müzisyen, Avrupa turnesi kapsamında 7 Aralık Pazar akşamı Volkswagen Arena’da sahne alacak. Bestelediği parçalarla aşktan sosyal olgulara kadar pek çok konuda manifesto ve öyküler aktaran Morrissey, İstanbul konserinde hem solo hem de The Smiths ile yaptığı albümlerden hit şarkılarına da yer verecek. Ayrıca İstanbul şarkısını da seslendirecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Bebeğiniz çiğnemekte zorlanıyor mu?

Bir yanda damak tatlarına yabancı lezzetlerle tanışma, bir yandan diş çıkarmanın verdiği ağrılar. Çiğneme alışkanlığı bebeklerin katı gıdalara geçişte en çok zorlandığı konulardan. Bebeğinize yardımcı olmak için bu dönemde nelere dikkat etmeli?Anne sütüyle beslendiği zamanlar bebeklerin belki de en rahat dönemi. Ancak zaman geçip de dişler hafiften baş göstermeye başladı mı işler biraz karışıyor. Zira ek gıdaya geçiş dönemi bebek için pek de alışkın olmadığı bir eylem olan çiğnemeyi de öğrenmeyi gerektiriyor. Çiğnemeyi zamanında öğrenmeyen bebekler, hem ağız ve diş sağlığı açısından olumsuz etkileniyor hem de birçok vitamin ve mineralden mahrum kalabiliyor. İki-üç yaşına gelip de halen katı gıdalar yemekte zorlanan yahut yediğini çıkaranlar da yok değil. Çiğneme alışkanlığı çocuğa nasıl kazandırılmalı? Bu dönemde dikkat edilmesi gereken noktalar neler? Bu konuları Anadolu Sağlık Merkezi Yenidoğan-Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nermin Tansuğ’dan dinledik.Anne sütü ile beslenen bebeklere altıncı aydan itibaren ek besinler verilmeye başlanabilir. Bebeğiniz büyüdükçe ihtiyaçları da değişir. Bu nedenle de farklı ayları için farklı besinlere ihtiyaç duyduğu dönemleri var. Hızla değişen ihtiyaçlarına cevap verebilecek besinleri ve bu dönemleri için geliştirilmiş ek gıdaları tercih etmeniz önemli. Bu aydan itibaren bebeklere çiğneme alışkanlıkları kazandırmak da gerekiyor. İlk aylarda dilin dışarı itme refleksi güçlüdür. Bu refleks bebeğin emmesine yardımcı olur. Altıncı aydan itibaren bebek destekle oturur, üst dudağı ile kaşıktan mamayı sıyırmaya başlar. Bebeklerin dilinin istem dışı dışarı itmesi genellikle yedinci aydan sonra görülmez. Emme yerine ağızlarını kapatarak dilini öne, yana döndürme hareketlerini yapmayı öğrenir. Katı besinlerle tanışma bu davranışın kazanılmasına yardımcı olur. Bu nedenle ek besinlere başlanılan 6-12 ay beslenme açısından çok önemli bir dönem. Bu dönemde bebeğin artan enerji gereksinimi sadece anne sütü ile karşılanamıyor. Ek besinler çocuğun ısırma, çiğneme becerilerinin gelişmesine yardımcı olması yönüyle de mühim.Çiğneme, ağız ve dil hareketlerinin koordinasyonunu gerektirir. Altıncı ayda bebek kaşıkla beslenmeye uygundur. Dili ile püre halindeki gıdayı arkaya itebilir, geriye çıkartabilir. “Ek besinler önce püre halinde, daha sonra ezilmiş, ufak parçalara bölünmüş şekilde verilerek farklı besinleri alması sağlanmalı. Uzun süre her şeyin püre halinde verilmesi katı besinlere geçişte zorluklar yaşanmasına yol açabilir. Ek besinler başlanırken kaşıkla verilmeli, az miktarda başlanmalı.” diyor, Doç. Dr. Nermin Tansuğ. Bir gıdayı ilk kez veriyorsanız bebek açken deneyin. İlk kez verilen gıdaların alerji yapıp yapmadığına da dikkat edin. Her seferde tek bir yeni gıda deneyin. Bebek refleks olarak verilen katı gıdayı diliyle dışarı itebilir. Bunu reddetme olarak algılamayın. Hoşlanmadığı gıdaları vermeyi 2-3 hafta arayla tekrar deneyebilirsiniz. Besinler taze pişirilmiş olmalı, tuz, şeker ve baharat içermemeli. 9-12 ayda bebeklerin el becerileri geliştiği için yiyecekleri kendi elleriyle ağızlarına sokup çıkarmak isterler. Bu hareketlerin desteklenmesi, bebeğin el ve ağız hareketlerinin olgunlaşmasına yardım eder.Her şeyi blender’dan geçirmek doğru mu?Elma, şeftali püresi, pirinç unu ile hazırlanan muhallebi, yoğurt, sebze püresi ilk başlanacak ek gıdalardan. Genellikle patates ve havuç ile yapılan sebze çorbasıyla başlanır, daha sonra diğer sebzeler eklenir. Çorba formu çok geciktirilmeden püre formuna çevrilmeli. Alerji yapma riski olan turunçgiller, yumurta, balık daha geç başlanmalı. Bu dönem aynı zamanda bebeklerinizin hayatına pirinç ve mısırdan farklı tahılların da girmesi gereken aylar. Tahıllar; içerdiği vitamin, mineral ve lifler sayesinde bebeğinizin beslenmesinde önemli bir yere sahip. Tahıl içerikli besinler ve ek gıdalar doyurucu bir öğün oluşturmanıza da destek olur. Aynı zamanda tahılların sağladığı yüksek lif bebeklerinizin bağırsak hareketlerini düzenleyerek kabızlık sorunlarıyla da baş etmesine imkan sağlar. Ek besinler verilirken önce püre halinde verilmeli, daha sonra çatalla ezilmiş, ufak parçalara bölünmüş şekle geçilmeli. Püre şeklindeki yiyeceklere bebeğin çiğneme hareketleri kazandığı döneme kadar devam edebilirsiniz. Bebeğe vereceğiniz her gıdayı ‘blender’da çekmek de doğru değil. Zira uzun süre pütürsüz gıda verilmesi çiğneme hareketlerinin kazanılmasını engelliyor. Blender aynı zamanda gıdalardaki vitaminlerin kaybolmasına neden oluyor.Sofra adabı bebeklikte başlıyorBebekler bir yaşında evde diğer aile bireyleriyle aynı yemekleri yemeye hazır duruma gelmiş oluyor. Onların doğru beslenme alışkanlığı kazanması için öncelikle büyükler doğru beslenmeli. Sofraya birlikte oturmalı, çocuk için ayrı bir tabak konulmalı. Sandalye, tabak ve çatal kaşıkları bebeğin boyutlarına uygun seçmekte fayda var. Yemek sırasında acele etmeyin, ona yeterli zamanı verin. Ancak süreyi çok fazla da uzatmayın. Yemek yedirme, televizyon gibi araçlarla oyalayarak yapılmamalı. Sürekli bir şeyleri zorla ağzına tıkıştırmaya çalışmak da çocuğu yemekten soğutabilir. Bir gıdayı reddediyorsa değişik tat, kıvam ve renkte ya da başka gıdalarla çeşitleyerek tekrar vermeyi deneyin. Veya istemediği bir gıdayı bir-iki hafta sonra tekrar deneyebilirsiniz. Bebeğinizin kendi kendine yemesine de izin verin. Ama yeterli miktarda beslendiklerinden mutlaka emin olun.Kabızlığa çare prebiyotik lifli gıdalarAltıncı ayından itibaren ek besinlere geçen bebeğiniz alışkın olmadığı yoğunluktaki yeni besinlerle beslenmeye başladığı ve anal bölgedeki kas sistemi henüz yeterince gelişmediğinden bu aylarda kabızlık problemi ile sıkça karşılaşabilirsiniz. Bu dönemde bebeğinize prebiyotik lifli besinler tükettirmenizde fayda var. Prebiyotik lifler, sindirim sistemini düzenlemeye ve bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı olan probiyotik mikroorganizmaların bağırsakta gelişimini ve yaşamını destekler. Bu nedenle prebiyotik lif içerikli besinler ve ek gıdalar bebeğinizin kabızlık ve sindirim sistemi ile ilgili yaşadığı sıkıntılar için iyi bir çözüm olacaktır.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Müziğin naif tarafını seçtim

Karanlık Dünyam isimli ilk albümüyle dikkat çeken Elif Kaya, aslında yıllardır müzik piyasasının içinde. Birçok ünlü isme vokalistlik yapan Kaya ile satış temsilciliğinden müzik dünyasına adım atışının hikâyesini konuştuk.Müzikle tanışmanız nasıl oldu?Çocukluğumdan beri müzikle duygusal ve ruhsal olarak iç içeyim. Profesyonel anlamda Mustafa Sandal ile Var mısın Yok musun isimli düetle oldu. Bundan önce de müzik piyasasında insanlar sesimi duymuştu. Ferhat Göçer, İzel, Hande Yener gibi birçok şarkıcıya geri vokal yaptım.Müzikle profesyonel olarak uğraşmadan önce ne yapıyordunuz?Herkes gibi evinden işine, işinden evine giden biriydim. Bitkilerle uğraşıyordum. Aromaterapi, yağlar, sabunlar, kokular, çiçeklerin satıldığı bir dükkânda çalışıyordum. Orada satış temsilcisiydim.Müziğe uzak işlerle uğraşmışsınız. Bu dünyaya nasıl adım attınız?Aslında on yıllık bir hikâye. Müzikle uğraşan Eda isminde bir arkadaşım vardı. Onun vesilesiyle müzik dünyasındaki birkaç isimle tanıştım. Sonra bu isimler giderek arttı. Emrah Karaduman’ın bestelerinin demolarını seslendiriyordum. Bir gün dükkânda sabun paketlerken Mustafa Sandal aradı ve ‘Benimle düet yapar mısın?’ dedi. Emrah Karaduman ve Selim Çaldıran profesyonel müzik hayatıma adım atmama vesile oldu. Sonrasında neredeyse bir-iki yıl stüdyoda yatıp kalktım diyebilirim. Birçok sanatçının albümüne de ses verdim. Yaklaşık beş yıldır da kendi albümüm için çalışıyorum.Albüm için neden bu kadar geç kaldınız?Nasip diyeyim. Sanırım böyle olması hayırlısı. Aslında daha önce çıkacaktı. Fakat bazı teknik sorunlar, Gezi olayları vs derken süreç uzadı. Açıkçası klibi haziranda çektik. Ama Soma faciası, Suriye’de meydana gelen olaylar sebebiyle albümü yayınlamaya gönlüm el vermedi. Hâlâ da el vermiş değil ama beş yıl bekledim. Diğer taraftan da insanlara müziğimle ve enerjimle moral verebileceğimi düşündüm ve artık tamam dedim.Karanlık Dünyam adlı klipte Kutsi, Berksan, Metin Şentürk, Baha gibi birçok ünlü oynuyor. Nasıl razı ettiniz onları?Aslında bu klibi Yeşilçam’ın ünlü artistleriyle çekmeyi düşündüm. Kadir İnanır, Türkan Şoray, Filiz Akın gibi isimleri biraraya getirmek çok zor olacaktı. Müzik direktörüm Selim Çaldıran, ‘Bizim dostlarımız var. Neden onlar oynamıyor?’ dedi. Kutsi, zaten sürekli görüştüğüm bir ağabeyim. Keza Berksan’la da sık sık görüşüyoruz. Metin abiye de telefon açar açmaz hemen kabul etti. Baha da kırmadı. Neden daha popüler bir şarkı seçmediniz?Ben her şeyden önce müziği insanların ruhuna dokunmak ve müziği aldatmamak amacıyla çıktım. Müziğin aldatıldığını, her şeyin niyetinin bozulduğunu, insanların tekdüze ve garip bir girdabın içine çekildiğini düşünüyorum. Bunun dışına çıkmam için farklı bir şey yapmam lazımdı. Bu duyguları hissetmediğim dönem ailemle yaşadığım, sobanın başına oturup fındık kırıp yediğimiz samimi günlerdi. Çoğumuz o günlerde huzur buluruz. O günlerin nostaljisini ve samimiyetini yaşatacak bir şarkıyla insanlara merhaba demek istedim. Diğer yandan fark yaratacak bir şey olmasını da istedim. Çünkü piyasadaki şarkıların büyük bir kısmının söz ve ritimleri neredeyse aynı. Oturup kolay ve popüler bir şey yazayım diyemem. Böyle olduğu durumda müziğe ihanet ettiğimi düşünürüm. Her şey bize emanet, müzik de öyle. Bize emanet edilen bir şeyi hoyratça kullanmak istemedim.Albümde kendi şarkılarınız da var. Sanırım sesi kadar besteleriyle de var olmak isteyen birisiniz…Evet. Aslında bu albümün tamamen kendi şarkılarımdan olmasını istiyordum. Çıktığım bu yolda birçok insanla tanıştım ve onların desteğini aldım. Gördüm ki bu yolda böylesi desteklere ihtiyaç varmış. Temiz bir niyetle yola çıktım ve temiz insanlarla karşılaştım. Noray Demirci, Selim Çaldıran, rahmetli Ertuğ Ergin, Emrah Karaduman gibi isimlerin varlığı bana güç verdi. Hande Yener beni ikna etti Birçok insan sizi Veliaht yarışmasıyla tanıdı. Katılmaya nasıl karar verdiniz?Albümüm uzun süredir hazır bir durumda bekliyordu. Yapımcım Polat Yağcı böyle bir teklifle geldi ama ben kendi albümümün çıkmasını istediğim için kabul etmedim. Ayrıca orada neyle karşılaşacağımı da bilmiyordum. Beni Hande Yener ikna etti. ‘Sen bu yarışmada olmazsan ben de katılmak istemiyorum, çünkü sana çok güveniyorum.’ dedi. Daha önce ona sahnede vokal yapmıştım. Birbirimize uyumumuz çok iyiydi. Kendisinden çok şey öğreneceğimi düşündüğüm için kabul ettim.Yarışmada çok eleştirildiğiniz zamanlar oldu. Pişmanlık duydunuz mu hiç?Hayır. Her şeyin bir sebebinin olduğuna inanıyorum. Ayrıca egosu yüksek biri de değilim. Şöyle davransaydım daha iyi olur diye düşündüğüm zamanlar olmuştur ama olan olmuştur ve bir sebebi vardır. Benim şu ana bakmam gerekiyor.Peki kendinizi Hande Yener’in veliahdı olarak görüyor musunuz?Hayır. O bir ironiydi. Kimse kimsenin veliahdı olamaz. Bu kan bağıyla ilgili bir durum. Hakikaten böyle bir şey olsaydı Sezen Aksu ve Ajda Pekkan’ın veliahdı olmak isterdim. Bunu kimseyi yermek için söylemiyorum. Ama Sezen Aksu; üreten, birçok insanın kalbine tohum eken ve büyüten biri. Ajda Pekkan da çizgi ve duruş olarak çok önemli bir isim. Görsel olarak Ajda Pekkan’ı, içsel olarak da Sezen Aksu’yu kendime daha yakın görüyorum. Öte yandan Hande Yener ile tanışmış olmak da benim için büyük bir şans. Sting ile düet yapmak istiyorumŞarkınızdaki gibi dünyanız karanlık mı?Ne karanlık ne aydınlık. Biraz şükretmeyi unutup dünyevi bir şeye odaklandığımda direkt kararıyor dünyam. Karanlığı da aydınlığı da uçlarda yaşıyorum.Saçınızdaki siyah-beyaz imajın bir anlamı var mı?Sonradan anlam kazandı. Danışmanım Selim Akar’ın fikri bu. Dikkat çekmek çok zor. Bir şekilde farklı bir imajım olmalıydı ve kendi ruh halimle örtüştü. Beni rahatsız etmiyor ve bu peruğun altında kendimi koruma altında hissediyorum.Müzik adına hedefleriniz neler?Ayrı şeyleri birleştirmek ve köprü olmak gibi bir hedefim var. Bob Marley belgeseli izlemiştim. Orada bir müzik sahnesinde her bir nehri birleştiriyordu. Çocukken ütopik olarak gördüğüm bir hayali onun gerçekleştirdiğini gördüm. İnsanları birleştirip yumuşatabilme gibi bir görevimiz olmalı. Kendi adıma müziğin naiflik tarafını seçiyorum. İnsanların ruhlarına dokunmak istiyorum. Öte yandan Sting ile bir düet yapmak da hayalim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Çiçeklerin en saf hali: Çiçek suları

Eski zamanlarda daha çok kullanılan gül, papatya, lavanta sularının yerini şimdilerde tonikler, yapay tatlandırıcılar, esanslar alsa da, bir zamanların bu itibarlı malzemesi kadınların vazgeçilmezleri arasındaydı…Uzun uzun yüzünü gül suyuyla silen babaannem çocukluk anılarımda kaldı bir süre. Biraz iç bayıcı bulduğum bu suyu neden yüzüne sürdüğünü anlayamaz, yine de babaannemin arkadaşlarına gittiğimizde ikram edilen gül suyunu yüzüme sürmekten geri durmazdım. Ramazan gelince gülsuyu eklenmemiş güllacıysa yemek istemezdim…Yıllar sonra, artık büyüyüp, kozmetikler, kremler, cilt temizleyiciler dünyasının kapısı açılınca, bunların tamamının çok bunaltıcı olduğuna hükmettiğim bir gün, uğradığım aktardan gül suyu aldım. O gün bugündür, yani 10 yıldır gül suyu başucumda durmakta…“Gül suyu bana çok iyi geldi, size de gelir” diye kişisel kanaate dayanan yuvarlak bir cümle kuracak değilim ama biliniyor ki, gül suyu, kozmetiğin vazgeçilmez maddelerinden biri ve tek başına da cilde çok iyi geliyor. “Nedenmiş?” diye soranlara yanıt şu; “Gül suyunun sıkılaştırıcı etkisi vardır ve bol miktarda tanen içerir. Tanen üst deriyi örterek dış etkenlere karşı daha az duyarlı hale gelmesini sağlar. Dokuları sağlamlaştırır, güçlendirir ve yumuşatır.”Çiçek suları uzun yüzyıllar boyunca gündelik hayatın ayrılmaz bir parçasıyken değişen ihtiyaçlarla silinmeye yüz tutmuş. Ama doğaya dönüş çağrıları içinde, onları da hatırlamak kaçınılmaz. Çiçek suyu denilince akla ilk gül suyu gelse de, lavanta, hatmi, papatya, hanımeli, hamamelis, gelincik, yasemin suları da kullanılan diğer sular…Lavanta suyu özellikle problemli ciltler için kullanılıyor. Her gün lavanta suyuyla temizlenen ciltlerde akne oluşumunun azaldığı biliniyor. Lavanta yüzyıllardır en çok kullanılan arındırıcı çiçeklerden. Duyarlı ciltler için kullanılan bir diğer çiçek suyu, ıhlamur. Ihlamur suyunun, çilleri azalttığı, güneş ışıklarından etkilenen açık tenlilerin cildini yumuşattığı biliniyor.Çiçek suları taze veya kurutulmuş çiçeklerin ve yapraklarının damıtılması ile elde ediliyor. Kendiniz de evde çiçek suyu elde edilirsiniz ama. Bunun için, maden suyu ve çiçek bulmanız gerekiyor. Lavanta gibi çiçekleri tazeyken toplayabileceğiniz gibi, kurusunu da kullanabilirsiniz. Gül için taze çiçek bulmalısınız. Bunları maden suyunda bekleterek, kullanabilirsiniz. Bu karışımı, üç dört günde bir yenilemek gerekiyor.Taze gül yapraklarıyla, taze ya da kuru lavanta buhar banyosunda da kullanılıyor. Kaynar suyun içine atılarak yapılan bu buhar banyoları, hem cildi hem nefesinizi ferahlatıyor.Son olarak, soğuk kış günleri için kolay bir tarif: Üç çay bardağı gül suyuna, 1 çay bardağı vazelin konularak yapılan merhem, hem el hem dudak çatlakları için ideal… Çiçeklerle yapılan çay ve şuruplar gelecek haftaya…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Balkabağı

Tatlısıyla sofraların padişahı olan balkabağının etli kısmı ve çekirdekleri pek çok hastalık için şifa kaynağı.İnsanlık balkabağı ile neredeyse on bin yıldır tanışıyor. Anavatanı Orta Amerika olan bu sevimli meyve tarihten günümüze dünyanın dört bir köşesine yayılarak her yerde ekilebiliyor artık. Sarı, ışık saçan çiçekleri ve dikenli sapının üzerinde ince tüylü yaprakları olan bitki, bir yıllık bitkiler grubunda yer almaktadır. Balkabağı çiçeklerinin ömrü neredeyse yirmi dört saat sürer, çok kısa ömürlü olan çiçekleri bittiğinde çok miktarda beyaz ve yassı şekilli tohum içeren büyük turuncu meyve oluşur.Balkabağının kullanılan kısımları, tohum, çekirdek ve etli kısmıdır. Etli kısım taze olarak yenildiği gibi ilaç olarak kullanmak üzere kurutulabilir de. Tohumları ise genellikle bütün olarak yenilir. Kabukları çıkarıldıktan sonra da yenilebilen tohumları yağını çıkarmak için dövme işlemine tabi tutulur veya eriyiklerde kullanılır.Balkabağının bileşenleri meyvenin etli kısmında ve çekirdeğinde yoğun olarak bulunur. Etli kısmı oldukça zengin bir betakaroten kaynağıdır. Bu kısım aynı zamanda kanserle etkin mücadelede kullanılan ve antioksidan olarak bilinen E vitamini ihtiva eder. Çekirdekleri ise çoğu linoleik asit olmak üzere yüzde otuz doymamış yağ içerir. Balkabağı çekirdekleri bütün bunların yanı sıra, aknelere ve prostat rahatsızlıklarına iyi geldiği bilinen çinko, demir ve fosfor açısından da oldukça zengindir.Prostat rahatsızlığı tedavisinde balkabağı oldukça etkin bir rol üstlenir. Özellikle tohumları yüksek çinko ihtiva ettiği için, kanserle ilgisi olmayan prostat büyümesi rahatsızlığında kullanılabilir. Avrupa’da yapılan bir klinik araştırma neticesine göre, balkabağı tohumlarından ve cüce palmiyelerden elde edilebilen “kurbisin” adlı bir madde prostat büyümelerinde gözle görülür bir iyileşme sağlamaktadır.Bu tohumlar, çok eski zamanlardan beri vücudun bağırsak kurtlarından temizlenmesi için kullanılmaktadır. Bu konuda Uzakdoğu’da yapılan araştırmalar balkabağı çekirdeğinin bağırsak kurtlarına karşı etkin ve güvenli bir mücadele aracı olduğunu ortaya koymuştur. Bir aminoasit olan kukur bitinin bağırsak kurdu düşürücü etkisi bilinmektedir.Balkabağı tohumları ile ilgili bir başka araştırma da Mısır’da yapılmış ve balkabağı tohumlarından elde edilen yağın eklem iltihaplarına iyi geldiği ortaya çıkarılmıştır. Aynı araştırmaya göre, çekirdeklerinin kaynatılması sonucunda elde edilen sıvı da bağırsak enfeksiyonlarını tedavi edebilmektedir. Balkabağının lif açısından zengin olan etli bölümü hafif laksatif, yani bağırsak yumuşatıcı etki taşımaktadır. Bu etli kısım lapa olarak hazırlandığında ise hem yanık tedavisinde hem de yağı çıkarılarak ağrı kesici olarak kullanılır.Balkabağı yetiştirmek isterseniz, sıcak ya da ılıman havaları sevdiğini unutmamalısınız. Balkabağı, besleyici maddeler açısından zengin ve su tutmayan topraklarda çok daha iyi yetişir.Bağırsak solucanlarını düşürmek için günde yaklaşık 100 gram kabuğu ayıklanmış çekirdek yiyebilirsiniz. Hemen arkasından Hint yağı gibi bağırsak yumuşatıcı etkisi olan bir laksatif kullanmanız tavsiye edilir. Ancak, tavsiye edilen miktarın dışında aşırı derecede çekirdek yerseniz karaciğerinizde hasar oluşabileceğini aklınızdan çıkarmamalısınız.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Pasaport kalkacak, retina kontrolüyle seyahat edeceğiz

Çok gezen mi, yoksa çok okuyan mı bilir dedik ve dünyanın en büyük seyahat arama motorlarından Skyscanner’ın Türkiye Pazarlama Müdürü Murat Özkök ile görüştük. Edinburgh’ta yaşayan Özkök, bize hem yaptıkları işleri hem kullanıcıların seyahat tercihlerini hem de yakın gelecekteki seyahat trendlerini anlattı.Skyscanner’ın hikâyesi nedir?Skyscanner, üniversitede tanışan üç arkadaşın 2003 yılında kurduğu bir şirket. Kurucularından Gareth Williams kayağı çok seviyor. Fakat o yıllarda kayağa gidebilmek için farklı havayollarından fiyat alma süreci onu çok yormuş. Bunun üzerine Williams, uçak fiyatlarını listeleyen basit bir Excel tablosu oluşturup üniversitede paylaşıma açmış. Fikrinin ilgi çektiğini görünce İngiltere çapında bir web sayfası oluşturmuş. Başka ülkelerden de ilgi olunca Skyscanner giderek büyüdü.Bir Excel tablosuyla başlayan bu macera şu anda hangi seviyede?Dünyanın en iyi seyahat arama platformlarından birisiyiz. Aylık 50-60 milyon arası tekil ziyaretçimiz var. Merkezimiz Edinburgh’ta. Ayrıca dünyanın altı ayrı şehrinde ofisimiz var ve 30’dan fazla dilde hizmet veriyoruz. Türkiye’deki ziyaretçi sayımız ise iOS ve Android’deki mobil uygulamaları da katarsak 1,8 milyona yakın. Dünya çapında 500’e yakın çalışanımız var.Skyscanner nasıl bir hizmet veriyor?Biz bir seyahat arama motoruyuz. Sky-scanner’ı kullanarak dünyanın her yerine en ucuz uçak bilet fiyatlarını karşılaştırabilirsiniz. Ayrıca otel ve araba kiralama seçeneklerimiz de var. Seyahat hizmetini biz vermiyoruz ve ürün satmıyoruz. Seyahat sektöründe hizmet veren şirketlerin sunduğu ürünlere en kolay, etkili ve ucuz biçimde ulaşma imkânı sunuyoruz. Böylece tek bir arama motorunu kullanarak sayısız seçeneğe erişebiliyorsunuz. Dünyadaki havayollarının neredeyse hepsi bünyemizde. Eğer nereye gideceğinizden emin değilseniz, ‘her yere’ arama özelliğini kullanarak bizden öneri de alabilirsiniz.Nasıl para kazanıyorsunuz peki?Seyahat acenteleriyle anlaşmalarımız var, onlara yönlendirdiğimiz müşteri veya satış üzerinden bir komisyon alıyoruz. Ayrıca reklam gösterimlerimiz oluyor. Bir diğer gelirimiz ise aramalardan edindiğimiz veriler. Ne tip veriler bunlar?Diyelim ki bir havayolu şirketisiniz, A noktasından B noktasına bir hat açmak istiyorsunuz ama talep görüp görmeyeceğinden emin değilsiniz. Skyscanner’da yapılan milyonlarca arama size bu konuda müthiş bir veri sağlayabilir. Hangi mevsimde, hangi şehirlere, nasıl bir talep var bunu görebiliyoruz. Örneğin Mikonos adası yaz aylarında Türkiye’den çok aranıyor ama Türk Hava Yolları’nın bir hattı yok.Kişisel veri güvenliğini sağlayabiliyor musunuz?Arama yapmak için bir hesap açmak gerekli değil, bu nedenle kişisel veri tutmuyoruz. Tamamen anonim bir veri bu. Ayrıca kredi kartı bilgisi de bizde yok. Alışveriş, kullanıcıyla rezervasyon yaptığı şirket arasında gerçekleşiyor.Bu verilere baktığımızda Türkler yurtdışında en çok hangi şehri arıyor?En çok Londra’yı arıyoruz. Onu Amsterdam, Roma, Barcelona, Berlin, Manchester ve Bangkok şehirleri izliyor. Londra, dünyanın seyahat için en çok aranan şehri, ondan sonra New York geliyor.Yurtdışından Türkiye ne sıklıkla aranıyor?İstanbul aranan en popüler şehirlerden. Rusya, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerden yapılan aramalarda İstanbul ilk beş arasında. Yurtiçinde ise İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi şehirler çok popüler. Ayrıca son yıllarda Kars ve Gaziantep gibi aramalarda yükselen bazı şehirler de var.İnternet forumlarında kullanıcılar hizmetlerinizden memnun fakat bazı havayollarının müşteriyi aldatıcı uygulamalar yaptığı yönünde şikâyetler var. Bunlara karşı nasıl bir önlem alıyorsunuz?Bazı acentelerin müşteri çekmek için ekranda önce ucuz fiyat gösterip sonra pahalı bilet sattığını tespit ettik. Bu tip acentelerle anlaşmamızı hemen iptal ediyoruz. Bizim politikamız şu, kullanıcılar ekranda hangi fiyatı görüyorsa sadece onu ödemeli, daha fazlasını değil. Bu konuda kesinlikle kullanıcıların tarafındayız. Tabii bazen bir bilet dakikalar içinde satılabiliyor, bunu da göz önünde bulundurmakta yarar var.Dünyada akıllı telefon kullanımında bir artış söz konusu. Bu sizi nasıl etkiliyor?Mobil kullanımı artıyor. Kullanım oranlarına baktığımızda 10 kullanıcıdan en az 3’ü Skyscanner’a mobilden erişim sağlıyor. Türkiye’de de aynı eğilim görülüyor. Geçen yıldan bu yana mobil erişimde yüzde 11’lik bir artış var. Bence bu giderek artacak çünkü 30 yaş altı nüfus çok fazla. 2-3 yıl içinde erişimin yarısı mobilden gelir diye tahmin ediyorum. Asya ülkelerinde ise bu oran daha da yüksek. Biz de büyüme stratejimizi mobil öncelikli olarak belirledik.Seyahatin geleceğini nasıl görüyorsunuz?Future Laboratuvarı’yla 55 editör ve seyahat bilimcinin katılımıyla 2024 yılına yönelik bir projeksiyon yaptık. Seyahat alışkanlıklarımız çok değişecek.Ne gibi değişiklikler bunlar?Akıllı telefonlar yardımıyla herkesin bir seyahat planlayıcısı olacak, nereye gideceğinizi bilecek ve ona göre seyahat planlamanızı yapacak. Havaalanları yaşam alanlarına dönüşecek; içinde büyük parklar, alışveriş merkezleri, havuzlar, konaklama yerleri olacak. Otellerden havaalanlarına doğrudan geçişler olacak. Bagaj etiketinizden valizinizin seyahat boyunca nerede olduğunu anlık olarak görebileceksiniz. Uçaklarda hologram hostesler kullanılacak. Rezervasyon yapmadan önce, oteli sanal olarak deneyimlemek mümkün olacak. Pasaport kalkacak, göz ve retina kontrolüyle seyahat edeceğiz. Sualtı otelleri yaygınlaşacak. Uzay turizmi ortaya çıkacak ve yörüngeden dünyaya bakabileceğiz. Daha büyük kapasiteli uçaklar üretilecek, böylece Sidney Londra arası 2 buçuk saate inecek. Bunlar belki ütopik gelebilir ama bugün kullandığımız birçok cihaz da 10 yıl önce bir hayaldi. Teknoloji çok hızlı ilerliyor.Peki ya ışınlanma teknolojisi...Onun için biraz daha beklememiz gerekecek sanırım. Zaten biraz da tehlikeli bir iş bu. Yolda bagajınız kaybolsa bir şekilde telafi edilir ama ışınlanma esnasında kolunuz veya bacağınız kalırsa işte o büyük bir sorun.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Patates musakka

Telefonunuz çalar, arayan kişi bir saat sonra size misafirliğe geleceğini söyler. Oysa evde yemek yoktur. Bir saat içinde ne hazırlayabilirim diye düşünürken patates musakka imdadınıza yetişebilir.Gün boyu işyerinizde yorucu bir mesai geçirmişsiniz. Çıkış saati yaklaşmadan o anın hayalini kurmuş, eve gidip dinlenme planları yapmaya başlamışsınız bile. Yemek, içmek gözünüzde yok, tek isteğiniz dinlenmek.Fakat eve dönüş yolunda cep telefonunuz çalar ve kayınvalideniz, “Yemeği bizsiz yemeyin, bir saat sonra sizdeyiz.” der. Yemek yapmayacağınızı düşünürken simdi ne yapabilirim bir saat içinde diye düşünmeye başlarsınız. Böyle durumlarda ise yapılışı kolay ama gösterişi ve adı ile de ağır bir yemekmiş gibi görünen tarifler, aklımızın ya da tarif defterimizin sayfasında yer almalıdır.İşte bu tariflerden biri musakka. Türk mutfağının en baş yemeklerinden biridir. Kökü, Arap ülkelerine dayanmaktadır. Musakka, sulandırılmış su verilmiş sulu yemek anlamına gelmektedir. İstediğiniz her çeşit sebze ile rahatlıkla yapıp fırınlayarak rahatça misafirinizi ağırlayabilirsiniz.Kolay bir mercimek çorbası, şehriyeli pilav, fırında patates musakka ve salata akşamın menüsü olur ve bir saatte rahatlıkla hazırlanır. Siz de kayınvalidenizin gönlüne bir kez daha girmiş olursunuz.Malzemeler1 adet soğan250 gr. kıyma (isteğe göre artırılabilir veya azaltılabilir)1 adet kırmızı biber1 adet yeşil biber3-5 tane patatesSalçaBaharat (kekik, nane,pul biber, karabiber)Üzeri içinYoğurt2 adet yumurta1 çorba kaşığı unYapılışıTeflon bir tavada küçük küçük küp şeklinde doğramış olduğumuz soğanları zeytinyağında pembeleşinceye kadar soteliyoruz. İçine bir kaşık salça, dilerseniz biber salçası da olabilir ekleyip kavurmaya devam ediyoruz. Yine küçük küçük doğramış olduğumuz kırmızı ve yeşil biberi ekleyip beş dakika daha kavuruyoruz. En son aşamada kıymamızı ve baharatlarımızı ekleyerek pişirip musakkamızı üzerine dökeceğimiz harcımızı tamamlamış oluruz.Kıymamız pişerken patateslerimizi yassı parçalar halinde doğrayıp isteğinize göre kızartarak veya kızartmadan da bir borcama dizeriz. Ben hafif olması için kızartmadan yapıyorum, size de tavsiye ederim.Düzgün bir şekilde dizmiş olduğumuz patateslerin üzerine kıymamızı yayarak ekleriz. En son aşamada bir kapta yoğurt, yumurta ve unu güzelce çırparak kıymamızın üzerine dökeriz. Dökmüş olduğumuz bu sos yemeğimize daha çok lezzet verip farklı bir tat sağlayacaktır.Borcamın üzerini kağıtla kaplayarak 180 derece fırında patatesler yumuşayana kadar pişiririz.Yemeğimiz hazır. Afiyet olsun, misafirleriniz mutlu olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

17 Ekim 2014 Cuma 23:00

Bebeklerde diş çürüğü bulaşıcı mı?

Diş çürüklerine sebep olan bakteriler çoğu zaman anneden bebeğe geçebiliyor. Nelere dikkat etmeli, diş çürümesini nasıl önlemeli?Birçok hastalığın olduğu gibi, diş çürüklerinin de ana sebebi mikroplar. Doğru beslenme ve doğru bakım yapılmazsa bebeklerde de diş çürükleri görülüyor. Diş Hekimi ve Protez Uzmanı Çağdaş Kışlaoğlu’na göre 1 yaş ile 2,5 yaş arasındaki çocukların ağız ve diş sağlığından ebeveynler sorumlu. Anne-babadan bulaşan bakteriler çürükleri oluşturan önemli etkenler arasında zira.Çok bileşenli bir enfeksiyon hastalığı olan diş çürüğü, bulaşıcı özellik taşıyor. Enfeksiyonun bulaşmaması için anne-babanın dikkat etmesi gereken belli konular var. Dr. Kışlaoğlu, “Bulaşmanın olmaması için anne, bebeğini beslerken kaşık, emzik, biberon gibi araçları kendi ağzıyla temasta bulundurmadan kullanmalı. Aksi halde çürüğe yol açacak organizmaları kendi ağzından bebeğine aktarır.” diyor. Ağız ortamında dişler çürümeye başladığından itibaren birtakım bakteriler birikmeye başlıyor. Dikkat edilmediği takdirde bu bakteriler, aile bireylerinden sıklıkla da anneden bebeğine bulaşıyor. Bu noktada ebeveynlere büyük iş düşüyor. İlk süt dişlerinin çıkmasını takiben anne ve baba, bebeklerinin dişlerini ya bu iş için üretilen özel fırçalar ya da temiz bir tülbent, gazlı bez parçası yardımıyla düzenli olarak fırçalamalı. Ballı emzik, şeker içerikli sıvı gıdaları içeren biberonun kullanılması biberon çürüğü olarak adlandırılan üst ön kesici dişlerde çürüklere neden oluyor. Bebeklerin uykuya şekerli süt vs. içeren biberonlarla yatırılmaları ağızlarında kalıcı sorunların oluşmasının ana nedenlerinden.Dişlerinizi çocuğun önünde fırçalayınDiş Hekimi Protez Uzmanı Çağdaş Kışlaoğlu, anne-babaların, bebeklerini bir sorun olsun ya da olmasın 6 ayda bir diş hekimine kontrole götürmesinin şart olduğu görüşünde. “Anne ve baba, çocuklarının diş sağlığına önem vermesini istiyorsa onun önünde düzenli olarak ağız bakımına dikkat eden doğru bir model oluşturmalılar.” diyen Kışlaoğlu, bu konuda doğru ödüllendirmede alışkanlığın yerleşmesinde yardımcı olabileceğini vurguluyor. Ağızlarına yılda 2’den fazla yeni çürük oluşan çocukların, çürük gelişimi açısından oldukça yüksek bir risk altında olduklarına da dikkat çekiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:06

Yağmur Ün: Yetimler, gönüllere girecek

Samanyolu TV’de çarşamba günleri ekrana gelen ‘Yetim Gönüller’de Asya karakterini canlandıran Yağmur Ün, oyunculuğa daha kırkı çıkmadan ‘mekan sahibi’ kontenjanından girmiş. Yeşilçam’ın onlarca usta oyuncusunu Kuzguncuk’taki evlerinde ağırlayan Ün ailesi, kızlarını kamera ile tanıştırmakla kalmamış, ustalarla sıkı dostluklar da geliştirmiş.Oyuncu olmak, başrolde oynamak için eğitim şart! Fakat elinizden tutan bir yapımcı, yönetmen yoksa ağzınızla kuş tutsanız para etmiyor bu ülkede. Bazıları ise doğuştan şanslı oluyor. Kuzguncuk’taki evleri çekim mekânı olan Yağmur Ün gibi... Sinema sektöründe ‘Tüpçünün Evi’ olarak bilinen ve bugüne kadar onlarca Yeşilçam filmi ve diziye ev sahipliği yapan evin küçük kızı Yağmur’a Kemal Sunal’dan Zeki Alasya’ya, Metin Akpınar’dan Oya Başar’a, Hülya Avşar’dan İbrahim Tatlıses’e kimler el vermemiş ki. Deyim yerindeyse Yeşilçam onu kucağında büyütüp, dizi önüne bırakmış. Yaşıtları parklarda oynarken o, setin tozunu doğar doğmaz yutmuş. Kırkı çıkmadan Zeki Alasya’nın bir filmiyle başladığı oyunculuk kariyerinde şimdilerde başrol kovalıyor. Samanyolu’nun yeni dizisi Yetim Gönüller’de Asya karakterini canlandıran Yağmur Ün ile oyunculuk hayatını ve Asya’yı konuştuk.Yetim Gönüller’de Asya karakterini oynuyorsunuz. Asya’da ne buldunuz?Bir tarafı çok buruk parçalanmış. Annesiz ve babasız büyümüş. Bir diğer tarafı da, o yıkıntıların içinde kendine kale kurmaya çalışıyor. O kalenin içine bir de aşk sığdırmış.Role hazırlanırken çevrenizde gözlem yaptığınız yetimler oldu mu?Beş ay önce amcamı kaybettim. Ve iki kuzenim olduğu için o zorluğu gördüm. Hayatta her şeyi elde edebiliyorsun ama yitirdiklerini geri getiremiyorsun. Baba eksikliği arkandaki dağın yıkılması gibi bir şey. Güçlü olman gerekiyor. Seninle gurur duyan, karşılıksız seven tek erkek yok artık.İzleyiciler dizide kendilerinden bir şeyler bulacak mı?Bana göre hikâye tutacak. Çünkü bir Beşir karakteri var ve Türkiye’nin sorununu anlatıyor. Yetim ve yalnız kalan kızları kendi ihtiyaçları için satıyor mesela. Asya, hem çok mazlum hem çok güçlü. Kerem karakteri var; çok şey bulabilir izleyici...Asya’yı nasıl bir gelecek bekliyor?Bakarsın 3-4 bölüm sonra Asya öyle bir hayata bürünür ki daha iyi bir geleceği olabilir.Gerçek hayatta Asya ile benzeşen yanlarınız var mı?Benzeyen pek çok yönümüz var. Tek farkımız yetim olmayışım. Asya yerine göre çok çekingen, yerine göre ise çok güçlü ve dediğim dedik birisi. Alçak gönüllü yanı da var. Zaten ben de olduğum gibi oynuyorum.Pek çok dizide rol aldınız. Bir oyunculuk eğitimi aldınız mı?Alaylıyım. Okulum evimdi. Tiyatro bölümü bitirmedim ama setin içinde büyüdüğüm için kamera arkasındaki çalışanlara nasıl davranmam gerektiğini, kamera önünde neler yapılması gerektiğini bire bir öğrendim. Mutfakta pişmek önemli.Sette büyümeniz nasıl oldu?Yaklaşık 20-25 yıldır evimizde film ve dizi çekimi oluyor. Zeki Alasya, İpek Tuzcuoğlu, Metin Akpınar, Kemal Sunal gibi onlarca usta bizim evde film çekti. Daha kırkım bile çıkmamışken Zeki Alasya’nın bir filminde oynamışım. “Bu kız olacak” demiş. Daha sonra çekim ekipleri gide gele bir şekilde oyunculuğa başlıyorum.Eviniz adeta bir çekim platosuymuş...Asiye platoları diye geçiyor hatta Kuzguncuk’ta.Şartlar sizi oyuncu yaptı diyebilir miyiz?Gözlerimi sette açtığım için farklı bir meslek düşünemedim açıkçası.Aileniz bu durumu nasıl karşıladı?Artık yaşım 19, karakterimde değişmeler olmadığı, aksine daha çok şeyler kattığı için ailem hep arkamda durdu. Çünkü ne yapıp ne yapmayacağımı çok iyi biliyorlar. Ben de onların inandığı şeyleri asla bozmak istemem. Kendime düşeni yapıyorum...Evinizden Yeşilçam geçmiş. Kimlerle çalıştınız, hatırlıyor musunuz?Münir Özkul gelmiş... 2,5 yaşına kadar konuşamıyormuşum ben ve Kemal Sunal geldiğinde ‘ıh ıh ıh’ diye konuşuyormuşum. Kemal Sunal da ‘Yağmur nasılsın ıh ıh ıh’ yapıyormuş bana. İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar, Sibel Can, Özcan Deniz girmeyen kalmadı evimize.Evinizin özelliği neydi?Büyük bahçeli, içinde üç ev olan bir yerleşke. Evin özelliği sıcak olması. Ekipler çok rahat ediyor. Ve her ekip geldiğinde bizimkiler yemek pişirir, mangallar yapardı. İş olarak görülmüyor aslında. Sevgiyle yapıldığı için. Şunu yapmayın bunu etmeyin denmiyor. Öğrenciler geliyor film çekmek için. Onlardan ücret bile almıyoruz. Bazen normal kısa süreli çekimlerden de ücret alınmıyor.Bu kadar tecrübeli isim evinize gelmişken, onlardan oyunculuk adına tüyolar aldınız mı?Oya Başar... Çok seviyorum kendisini, karakter olarak Türkiye’de sayılı kadın oyunculardan. Tek bir şey söyledi bana, onu unutmam asla: ‘Egon ne kadar büyürse, sen kendini o kadar küçültmek zorundasın.’ Ego yaptığımız iş gereği büyüyor, bir zaman sonra insanın içindeki her şeyi bitiriyor. Kendime örnek aldığım cümledir bu.Tüm bunların dışında kendinizi yetiştirme adına bir şeyler yaptınız mı?Hayır. Karakteri kalbinde yaşaman lazım iyi yansıtmak için. Belki ayna karşısında gözlerinin içine bakarsın ama en önemli ayna benim için izleyici. Onların tepkilerine göre ne yapıp yapmayacağıma karar vereceğim. Şu anda Asya’yı içimden geldiği gibi yansıtıyorum. Ama birinci bölümden sonra ayna izleyici olacak.Şu an kaç dizi oldu?Zerda, Hıyanet Sarmalı, Nerede O Yeminler, Haziran Gecesi, Alemin Kıralı... Yanlış hatırlamıyorsam 14 dizi oldu.Her dizi yeni bir tecrübe...Hem tecrübe hem de insan kazanıyorsun, hayata karşı güçleniyorsun. İnsanları bu sektörde daha iyi tanıyorsun. Artık daha çabuk olgunlaştırıyor. Neye ne zaman karar vereceğine daha çabuk karar veriyorsun. Daha iyi tutunuyorsun hayata. Tek fark, çocukluğunu yaşayamıyorsun.Çocuklukla ilgili içinizde bir ukde kaldı mı?Ukde kalmadı ama çok yoruldum. Okul ve seti bir arada götürmek zorunda kaldım. Bunu da ben istedim.Set dışında bir hayatım olmadı“Küçükken yaşıtlarım parklarda oynarken, ben setlerde oynuyordum. Çocukluğum setlerde geçti. Yaşım ilerleyipte, dizilerde rol almaya başlayınca, setten çıkıp eve geliyordum, evde de set oluyordu. Çocukken oyun mu oynuyorum iş mi yapıyorum tam fark edemiyordum. Hem setlerde eğlenip büyüyordum hem de işimi yapıyordum. Bu da hayata fazlasıyla erken atılmama sebep oldu...”Baktım olmuyor mesleğimi yapacağım“Beykoz Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı bölümünde okuyorum. Allah güç verdiği müddetçe bu işi yapmak istiyorum. Düzenli hayatı seven biriyim, ikinci bir bileziğim olsun. 25-26 yaşına kadar bunu yapacağım, baktım olmuyor mesleğimi yapmayı düşünüyorum. Popüler olunca insanların size davranışı da değişiyor. Bende asla yapay sevgi saygıya yer yok. Hiçbir zaman şuyum, buyum demedim. Beni her zaman Yağmur olarak tanımalarını istedim.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Ekim 2014 Cumartesi 13:33

Yılmaz Vural 'YEMEK BAHANE'ye konuk oldu: Açlıktan ölürüm de yemek yapmam

Çılgın antrenör Yılmaz Vural, yok hayır, olmaz dese de biraz hile biraz ‘taktik’le girdim evine. Peki ya yemek? Pek nazlandı ama faulsüz, on numara bir pilav pişiriverdi.Yedek kulübesinden oyuncularına bağıran teknik direktör çok görmüşüzdür de Yılmaz Vural gibi agresifken bu kadar komik olanı bir daha yeryüzüne gelir mi bilinmez. Sahadaki her hali, her sözü olay insan... Takım gol atar Yılmaz hoca sevinçten oyuncularına tokat. Gol yer, tekme... Sinirlenir, depar, takla... Hakkında en çok espri, caps üretilen teknik direktör. Hazır şu sıralar boşta, fırsat bu fırsattır aradım Yılmaz Hoca’yı. Evde röportajı ve yemek yapmayı reddetti. Gerekçesi şimdikilerden farksız. Hayatında yemek yapmamışmış da anlamazmış da... ‘Yemek Bahane’ hocam dediysem de Nuh dedi peygamber demedi. Sonunda gönlüm razı olmasa da oturduğu sitenin kafesinde görüşmeye karar verdik. Yılmaz Hoca gibi çılgın bir adamla kafede yemek söyleşisi...Pehh! Buluştuk, selamlaştık. İçimdeki burukluk yüzüme yansımış, gözlerim Vural’ın hakem Cüneyt Çakır’a yalvaran gözleri gibi bakmış olacak ki ben bir şey demeden “Tamam kız tamam, üzülme hadi evde yapalım röportajı ama yemek kısmına ben karışmam, sen yapacaksın.” dedi. İçimden Vural taklaları ata ata çıktık dairesine. Tevafuk bu ya yardımcısını şehriyeli bulgur pilavı yapmak için kolları sıvamış buldum. “Aman ablacım sen bırak bugün yemekler Yılmaz Hoca’dan.” deyince kadıncağızın gözlerindeki şaşkınlığı görmeliydiniz. (Aynı şaşkınlığı spordan dönerken karşılaştığımız eşi ve babasını elinde kaşık, tel şehriye karıştırırken bulan oğlu Can da yaşadı.) “Hocam, elimde mikrofon var, azıcık şu kaşığı tutsanız, aman dibi tutmasın, biraz karıştırsanız” diye diye elimi sürmem diyen Vural’la birlikte pişirdik pilavı. Daha önce çok pişirdim ama akıbetinden bu kadar şüphe duyduğum ilk pilav buydu sanırım. E normal soru sor, hocaya iş yaptır, bir yanımda kameraman diğer yanımda foto muhabiri. Dar alanda kısa paslaşmalar... Elim değdi diye söylemiyorum ama pilav öyle lezzetli öyle lezzetli oldu ki “Bulgur pek keyif aldığım bir yemek değil.” diyen Yılmaz Vural, çekim sonrası iki tabak pilav yedi maşallah! Niyetler halis olunca yemek de lezzetli oluyormuş demek ki!Şu ana kadar 23 takım çalıştırdınız. Oyuncularınızın beslenmesi konusunda da sahadaki gibi “eli sopalı” bir antrenör mü oldunuz?Saha ile saha dışında iki farklı insanım. Maç sırasında agresifleştiğim zamanlar olabiliyor. Çünkü orada iş var, başarı isteniyor. Nasreddin Hoca, testi kırılmadan oğlunu tokatlıyor ya, antrenörlüğüm o hesap biraz. Ama maç sonrası dünyanın en sakin insanıyımdır. Beslenme konusunda da hiçbir zaman höt höt biri olmadım.Sinirlendiğinde futbolcusunun dilini çeken biri mi söylüyor bunu?(Gülüyor) Dediğim gibi bu tarz şeyler ancak müsabaka içinde yaşanır. Saha dışında bilim ne emrediyorsa onu yaparım. Almanların bir lafı vardır; parmak ucu hissi… İnsanlara ne zaman, nasıl davranacağını bilemeyen bir yönetici hiçbir zaman başarılı olamaz.Yani dövüyorsam bir sebebi var diyorsunuz...Yöneticiliğin demokratik, diktatörlük, özgür bırak da yapsın boyutları vardır ve bunları belli bir zamanlama ile yapamazsanız bu yönetme tarzı işe yaramaz. Tekdüze bir yöneticilik tarzıyla da başarı mümkün değil. Ben de kendisini geliştirmiş bir antrenör olarak nerede nasıl davranacağımı bildim. Türkiye’deki ilk diplomalı antrenörlerden biriyim. Bilgi anlamında kendimi çok geliştirdim. Bugün Yılmaz Vural olabildiysek bu donanımın bir getirisidir. 700’e yakın maçla Türkiye’nin en çok maç yönetmiş antrenörüyüm. Bu tesadüfî bir başarı değil.Oyuncuların beslenmesi konusunda ne durumdayız?Bizde futbolcular maç öncesi protein alıyor. Yani ete dayalı bir beslenme söz konusu. Ama doğru olan maç öncesi karbonhidrat yüklemesinin yapılması. Çünkü maçta kaybedeceğiniz enerji karbonhidrat. Türkiye’de hangi antrenmanda hangi enerjiye ihtiyaç duyulduğunu bilen yok. Oysa Avrupa’da kulüpler kimyasal çalışıyor. Devamlılık antrenmanı yaptıracaklarsa karbonhidrata dayalı beslenme uygulanıyor futbolculara ve bu antrenman karbonhidrat depolarını çalıştıracak bir antrenman oluyor. 5 büyüklerde (Bursa ve Trabzon’da) görev yaptım. Hiçbirinde bu tarz bir beslenme söz konusu değildi. Hatta şu anda 3 büyüklerde bile böyle bir sistem olduğunu, oyuncuların yemeklerinin diyetisyen gözetiminde hazırlandığını düşünmüyorum. Spor hekimleri var ama diyetisyenlik ile spor hekimliği farklı şeyler. Kulüplerde yemekler aşçılar tarafından hazırlanıyor. Aşçılar lezzeti düşünür. Bizim için önemli olan ise faydadır. Yiyecekler çok pişmesin, vitamini ölmesin... Ancak aşçılar da futbolcular da çok pişmiş seviyor. Lezzete önem veriyoruz ama çok pişen, çok vitaminli değildir.Galibiyetlerden sonra ödül yemekleri verir miydiniz?Sadece galibiyet değil mağlubiyetlerden sonra da moral amaçlı böyle yemekler organize edilirdi ya da kötü gidiş varsa camiayı bir araya getiren yemekler düzenlenirdi mutlaka. Bu da bir yöntem... İnsanlar kaybettiğinde ya da kazandığında ne alacağını bilmeli.Futbolcunun da kalbine giden yol midesinden mi geçiyor?Elbette... Direkt beslenmeyle ilgili bir iş yapıyoruz sonuçta. Futbolcuların damak tadı iyidir. Ne yerse ne fayda getirir bilirler.Onca oyuncu geçti elinizden. Sofradan kaldıramadığınız, yeter oğlum dünyayı mı yiyeceksin dediğiniz biri oldu mu?Futbolcuların hepsi çok yer. Yemek zorunda. Yemezlerse sıkıntı olur. Zira bir maçta yaklaşık 6 bin kalori kaybedilir. Kaybedilen kaloriyi geri almak ise hiç kolay değildir. Sadece normal beslenmeyle olacak iş değil bu. Yanı sıra konsantre beslenme gibi takviyeler gerekebiliyor. Tabii zaman zaman aşırı yiyenler, kilo alanlar oluyordu, dikkat etmeleri konusunda uyarıyorduk. Ama şimdi isim verip de deşifre etmeyelim çocukları.Maç öncesi kaçamak yaptığınız oldu mu hiç?Maç günü yemeklerimizi maçtan 4 saat önce yemek zorundayız. Vücudun bunu hazmetmesi belirli bir süre alıyor. Ondan sonra gizliden bir şeyler yiyen varsa bilemem. Ben yemedim.Oyun esnasında midesi kazınan futbolcular ne yer peki?Devre aralarında muz ya da bisküvi veriyoruz. Bunları yemelerinde sakınca yok çünkü inanılmaz bir açlık duygusu geliyor. Bu da rahatsız ediyor insanı.Acıktığınızda “sahadaki Yılmaz Vural”a dönüşüyor musunuz?(Gülüşmeler) Kesinlikle. Acıkınca yok yemek saati bekleyeyim, dur bilmem ne demem. O anda yerim. Peynir zeytin Allah ne verdiyse... İnkâr da etmiyorum gördüğün gibi. Futbol oynadığım dönemle şimdiki kilom çok farklı. Şu anda 92 kiloyum. Bir diyetisyen kardeşimin yardımıyla on küsür kilo verdim ama. 5 aydır pilav, makarna hiç yemiyorum.Bulgur pilavı yiyorsunuzdur ama değil mi?Açıkçası çok keyifle yediğim bir şey değil.Sağolun hocam ya...(Gülüyor) Yemek ayırmam ben. Kimileri ıspanak yemem, karnabahar yemem der. O kadar sinameki bir tip değilim.Öyle et olmadan sofraya oturmayan erkeklerden değilsiniz o halde...Ete pek sempatiyle bakan biri değilim. Hatta 2 sene vejeteryendim.Neden?Bir hayvan öldürüyor, sonra kesiyorsunuz pek insanî gelmiyor ama tabii ki yaşamak için gerekli. Düşünün gözünüzün içine bakıyor kesiyorsunuz. O hayvanın kanı beni rahatsız ediyor. Çok dramatik bir şey.Kanı olmasa ya da akmasa da hayatına son verdiğimiz diğer canlılar var tükettiğimiz, onlar ne olacak? Bitkiler, balıklar?Doğru. Bir ekosistem söz konusu, yaşamak için maalesef öldürüyorsunuz.Türkiye’nin dört bir yanında görev yaptınız. Her ilde farklı mutfaklar, yemekler söz konusu. Alışmanız zor olmadı mı?Hayır. Hepsi çok güzeldi. Yemek kültürü konusunda dünyada çok önde olduğumuzu düşünüyorum. Almanya’da 34 yıl yaşadım. Savaş görmüş bir ülke olduğundan yemek kültürü çok kötü, sadece patates ve et. Bir dönem, nasıl yendiğini bilmediklerinden karpuzu pişirerek yemişler. Türkler Almanya’ya gittikten sonra oranın yemek kültürünü değiştirdi.Yemek konusunda onu yemem bunu yemem diyen mızmız futbolcularınız olmuştur...Genelde yabancı oyuncularla ilgili sıkıntılarımız oluyor. Adamlar gelmiş Güney Afrika’dan, Norveç’ten, Danimarka’dan. Haliyle ilk geldiklerinde mide, bağırsak problemi yaşayabiliyorlar. Böyle futbolculara yemeklerimize alışana kadar özel muamelede bulunuyorduk.Özel muamele derken? Mutfağa girip onlara yemek mi pişiriyordunuz?Yok canım. Yemek yapmaktan ne anlarım? Hazırcıyım ben. Öğrencilik, oyunculuk derken yemekler hep hazır önüme geldi. Hayatımda mutfağa girmişliğim yok. Eşim bile sokamadı. Onlara uygun menüler hazırlanıyordu.Oyun kötü gittiğinde kendinizden geçtiğiniz oluyor. Bunun midenize yansımasını merak ediyorum.Strese bağlı kasılmalar, kramplar oluyordu.Oyuncuma tuzu uzattım disiplinsiz dedilerMalatyaspor’da çalışıyorum. Yemekhanedeyim. Bir futbolcum “Hocam tuzu verebilir misiniz?” dedi. “Al koçum.” dedim uzattım. O sırada yöneticiler görmüş bunu. Ertesi gün yönetim kurulu toplanmış ve ne kadar disiplinsiz bir hoca olduğuma karar vermişler. Şekilsel olarak bakıyor olaya tabii. Neymiş efendim koskoca hoca futbolcusuna tuz mu uzatırmış. O zamanlar futbolcular da bu kafadaydı. Oyunculara futbol teorisini anlatıyorum. Ara sıra da onların fikirlerini alıyorum. Mesela Fener’le maçımız var, “N’apalım çocuklar? İleriden mi basalım önden mi, bunu yapabilecek ruhsal yapınız var mı?” diye soruyordum. Dersten sonra hemen yöneticilere gidip “Bu hoca da bir şey bilmiyor, her şeyi bize soruyor.” diyorlardı. Oysa amacım katılımcılık. Ben antrenör olarak istediğim kadar böyle olacak diyeyim. Sonuçta uygulayıcı onlar. Uygulayıcı, söylediğimin olabilirliğine inanmazsa ne önemi var?Acılı kebap yiyerek maça çıkıyorlarYemek psikolojisi çok önemli. İnsan yediğinin kendine yaradığını hissederse sorun olmuyor. Biliyorsunuz Bülent Uygun şuan Katar’da görev yapıyor. Ara sıra konuşuyoruz “Ya hocam burada oyuncular maçtan önce acılı kebap yiyorlar, bir türlü karbonhidrat yediremiyorum.” diyor. Onu da 8 saat önce yiyorlarmış, maç saatine kadar da başka bir şey yemiyorlarmış. Bu, bir futbolcunun beslenmesi gerekenden tamamen farklı bir beslenme tarzı. Değiştirmeye çalışmış, olmamış. Bilimin doğru dediğinin dışında bir yeme alışkanlıkları var Ortadoğuluların ama vazgeçiremezsiniz, vazgeçerseniz de bir faydasını göremezsiniz. İtalyanlara da et yediremezsin. Onlar da maç öncesi makarna yer. Ama zaten doğru olanı da maç öncesi karbonhidrat odaklı beslenmedir.Bal yemekten anam ağladıFutbol oynadığım dönemde antrenörler oradan buradan öğrendikleri yöntemlerle hareket ediyorlardı. Akademik altyapıları yoktu. Zaten o zamanlar antrenörlük eğitimi diye bir şey de yoktu Türkiye’de. Sakaryaspor’dayım. Genç takım antrenörüm rahmetli Şükrü ağabeydi (Kırdar). Enerji verir diye bana ‘çok bal ye’ tavsiyesinde bulunmuştu. Gencecik adamsınız. Hocamız ne derse kanun kabul ediyorsunuz. Sırf Şükrü ağabey öyle dedi diye kavanoz kavanoz bal yerdim. Anam ağlardı istifra etmekten. Dalağın şişer dedikleri için su da içemezdim. Yıllarca susuzluktan yaktılar bizi, baygınlık geçirdiğimiz oluyordu.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Şal bitti panço geldi

Sonbahar ve kış sezonunda trençkot, yağmurluk ve ceketlerin üstü adeta örtüldü. Soğuk günlerin ayrılmaz parçası şallar, yün battaniyelere dönüşüyor ve pançolarla el ele veriyor. Soğuyan havalara sıcaklığıyla eşlik ediyor.Birçok marka, kış sunumlarını çoktan yaptı. Özellikle çalışan kadınların kombinlerinde etekleri uzun ceketlerle görürken, bu klasik ikiliyi uzun yün pançoların tamamladığına şahit olduk. İlk bakışta alışılmışın dışında gelse de aslında biraz salaş biraz etnik bir görünüm sağlayan yün şalların pançoya dönüşmesi oldukça konforlu. Değişken hava şartları için de uyumlular.İlk olarak, 19. yüzyılda Kuzey Amerika’da Araucano diye bilinen Kızılderili kabilesinin ve Şili’deki yerlilerin pançoları kullandıkları biliniyor. 1966 yapımı bir filmde Clint Eastwood’un kovboy kıyafetlerini kahve tonlarda bir pançoyla tamamlaması da hafızalardan silinmeyen görüntülerden. 2014 kışında podyumlarda kullanılan birçok yün pançolar bu filme atıfta bulunurcasına kovboy şapkaları ve uzun çizmelerle sunuldu.Havalar fazla soğumamışken uzun bir elbisenin, klasik bir gömleğin üzerine alınan pançolar; havalar soğuduğunda trençkot, mantoların üzerine alınmaya hazır. Bu yüzden de kışın mantolardan çok pançoları göreceğiz.Nasıl giyiliyor?Nasıl giyildiğinin tamamen kullanıcısına ait olması pançoların en güzel tarafı. Podyumlarda omza gelişi güzel atılarak kullanıldığı görülüyor olsa da sokakta farklı yorumlar da var. Örneğin kemerlerle ve kemer vazifesi gören yandan takılan mini çantalarla… Ayakkabılar ise tamamen kişisel. Ayakkabı görünümlü mini botlarla, spor kanvaslarla, sivri burun çizmelerle kullanılıyor. Hamile giyimi için de özellikle kışın ideal bir parça. Birçok hamile eski mantosunun üzerine bir panço alarak kışa devam ediyor. Bu arada bir panço almak zorunda da değilsiniz. Biraz yün alıp kendi pançonuzu örebilirsiniz. Ayrıca sadece kadınlar değil, erkekler de özellikle bordo tonlarda kullandıkları şal yerine pançolarla sokakları arşınlıyor. Podyumlarda mankenler değil, aktivistler var Karl Lagerfeld, koleksiyonları kadar onları sergileme tarzıyla da fazlasıyla öne çıkan tasarımcılardan. Artık her şey birbirine o kadar yakın ki, moda tasarımında podyumlar mecburen bir şov alanına dönmeye başladı. Bu şov işine Karl Lagerfeld fazlasıyla öncülük ediyor. Bu sefer podyumlar adeta bir protesto alanına dönüştü. Paris Moda Haftası’nda Grand Palais’te yaptı hem de bunu. Daha evvel bir süpermarkete dönüştürdüğü podyumda ulaşması pek de kolay olmayan Chanel çantaları market sepetinde görmek de moda editörlerinin pek hoşuna gitmişti. Şimdi de özellikle sokaklarda olmasa da sosyal ağlarda herkesi bir parça aktiviste dönüştüren bir dönemde ellerinde megafonlar ve asi sloganlar taşıyan mankenler gördük. Aslında sadece şovdan da ibaret değildi yapılan. Moda her sezon modayla mesafeli kitlelere seslenecek ya bir koleksiyon hazırlıyor ya da görsel şov. Örneğin punklar ve hippiler geçtiğimiz sezonun gözdeleriydi. Feminist kadınlarla bir iletişim kurma çabası olarak da öne çıkan bir şov var bu kez podyumda. Sloganlar fazlasıyla dikkat çekici. Önce kadınlar, ‘Feminist ama feminen’, ‘Moda yap savaş yapma’, ‘Farklı ol’ gibi birçok pankart ve megafonlar eşliğinde podyumdaydı. Kimilerine göre Jerrmy Scott’un Barbie konseptli defilesine karşı bir duruştu bu. Diğer taraftan birçok ünlünün kadın hakkı savunucusu olduğu aktivist ruha gönderme yapıyordu. Örneğin Boko Haram örgütünün kaçırdığı kız öğrenciler için Rihanna, #BringBackOurGirls yani ‘kızlarımızı geri getirin’ kampanyasına sosyal ağlardan destek olmuştu. Fakat feministlerin gönlünü almak için hazırlanan 2.55 Chanel çantaların barış logosuyla iç içe tasarlanarak sunulduğu koleksiyon, feministlerin hoşuna gitmek şöyle dursun bir alay tablosu olarak yorumlandı. Türkiye’deki moda editörleri yine hayran hayran yazılar yazarken Guardian’da ciddi tartışmalar yaşandı. Zira Chanel, feministlerin kadın hakları için ortaya koyduğu enerjiyi sömürüyordu ve bunu sadece pahalı kıyafetlerinin satışını teşvik etmek için yapıyordu. Oysa Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok yerinde tekstilde kadın işçiler çalışıyor ve bir endüstriyi ayakta tutuyor. Modayı ayakta tutan bu endüstride çalışan kadınların hakları Chanel’in umurunda mı? Chanel, kadın hakları konusunda bir şovun ötesine geçmeli. Kadınların alın teriyle ürettiği lüks tüketimine pervasızca harcamasını özendirmenin, kadınları sömürmekten öte gitmediğini düşünüyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Parça parça Lego’nun hikâyesi

Çocukluğumuzun güzide oyuncağı Lego’lar artık Türkiye’de de üretiliyor. Geçmişi 1932’ye uzanan nostaljik oyuncakların ilginç bir öyküsü var.Atalarımızın “Ev yaparsan tuğladan, kız alırsan Muğla’dan.” sözünü ufak bir değişiklikle tutmamıza vesile olan oyuncaklardı Lego’lar. Kız çocuklarının ‘pembe panjurlu ev’ hayali daha erken yaşta başladığından mı bilinmez pek bir müptelasıydık o plastik tuğlaların. Erkek çocuklarıysa dört tekerlekli modelleriyle ilgilenirdi daha çok. Tak çıkar, yap boz onlarca farklı parçasıyla saatler boyu oyalanıp yemek yemeyi bile unutanlarımız olurdu. Çocukluğumuzun bu güzide oyuncağı artık Türkiye’de. “E zaten vardı.” demeyin, zira Danimarkalı oyuncak üreticisi LEGO Grup, Türkiye ofisini açalı az bir zaman oldu. Biz de hem hayırlı olsun demek hem de bu nostaljik oyuncakların öyküsünü LEGO Türkiye Ülke Müdürü Vadim Gorovoy’dan dinlemek için Trump Towers’taki ofisin kapısını çaldık.Lego’nun geçmişi 1932’ye kadar uzanıyor. Her şey Danimarkalı marangoz Ole Kirk Kristiansen’in kesat giden işleri sebebiyle atölyesini kapatmasıyla başlamış. Eşi de vefat edince dört çocukla kalakalmış Ole. Oğullarını eğlendirmek için tahtadan yonttuğu tekerlekli ördek ona yepyeni bir iş kapısı açmış. Oğlu Godtfred de okul sonrası yardıma geldikçe işler büyümeye başlamış. Eski işçilerini de tekrar yanına alınca, yaptığı ahşap oyuncakların ünü yayılmış. Bir gün aldığı yüklü miktarda sipariş iptal olunca, malî kriz patlak vermiş Ole ve ailesi için. Öyle ki iş başa düştü deyip seyyar halde tek tek dükkânları dolaşıp satmaya bile başlamış ahşap ördekleri. Üstelik para değil, takas usulü. Nihayet 2. Dünya Savaşı’nın zorlu koşullarına rağmen başarıya ulaşmış. İşler büyüdükçe oyuncaklara isim bulmak da şart olmuş. Danca’da ‘İyi oynayın’ anlamına gelen ‘Leg Godt’ kelimelerinin ilk iki harfini birleştirerek çözmüş işi Ole Usta.Tüm oyuncaklar yangında kül olunca…İşler iyi gitmiş gitmesine lakin 1942’de bir gece atölyede çıkan bir yangın tüm oyuncak ve modelleri küle çevirmiş. Aslında şer gibi görünen bu olay markanın geleceği açısından pek hayırlı sonuçlar doğurmuş. Yepyeni bir fabrika inşa edilmiş. Ole’nin 1946’da bir endüstriyel makine fuarında gördüğü plastik kalıp makinesi ve cebine attığı minik plastik tuğla da her şeyin fitilini ateşleyen kıvılcım olmuş. Zira Lego o tarihten itibaren plastik oyuncaklar üretmeye başlamış. Genç oğlu Godtfred bununla yetinmemiş. Büyük bir oyuncak mağazası sahibi arkadaşının oyuncak piyasasıyla ilgili, “Bu zamanın oyuncakları sistemden yoksun ve çok sıkıcı.” sözü kafasını kurcalayıp durmuş. Plastik tuğlalardan çocukların evler, şehirler, parklar inşa edebilecekleri kendi içinde bir oyun sistemi olan Lego’ların asıl hikayesi 1954’te başlamış böylelikle. Ne kadar çok parça varsa birleştir, gerisi hayal gücüne kalmış. Danimarka’dan tüm dünyada 130’dan fazla ülkeye yayılan Lego’ların hikâyesi özetle bu.Çocuklardan onay alınıyorBirçok mekanik ve sanal oyuncak içinde Lego demode olma kaygısı yaşamıyor mu? Vadim Gorovoy’a göre bunun için epey çaba gösteriliyor. Markanın, hemen her ülkeden çocukların nelerden hoşlandıklarını tespit eden bir ekibi var. Tıpkı ilaçlar gibi Lego’lar da testlerden geçiriliyor. Sadece kalite kontrol değil, bir oyun grubu oluşturularak çocukların yeni modeli sevip sevmediği test ediliyor. Ünlü oyuncak markasının 5 milyon üyeli bir fan kulübü var.Rakamlarla Lego Bugüne kadar yaklaşık 700 milyar Lego parçası üretildi. 2013 yılında, her saniyede bin 750, dakikada 105 bin, toplamda 55 milyardan fazla parça üretildi. Ortalama olarak, dünyada kişi başına düşen Lego sayısı 94 parça. Dünya genelinde 13 bin 869 çalışanı var. 130’dan fazla ülkede satılıyor. 50’den fazla renkte 3 binden farklı parçası bulunuyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

10 Ekim 2014 Cuma 23:00

Çiçek gibi taşınmak

Çiçek seviyorsanız, sizin için taşınmanın bir bedeli var: Kırılan dallar, sarsılan gövdeler, kendini toparlayamayan ve belki sonunda ölen çiçekler. Bu acı sondan kurtulmak için bazı önlemler alabilirsiniz.“Tebdil-i mekanda ferahlık vardır” sözü insanlar için makbul. Ya çiçekler? Yeni bir eve geçtiniz, ışığın konumu, rüzgârın yönü tümüyle değişti. Onlar bu değişime nasıl ayak uyduracak?İşte bütün bu sorulara verilebilecek bir yanıt var: Taşınmak çiçekler için ölümcül olmasa da sarsıcı bir darbe. Eşyalar taşınırken o yandan bu yana konulmak, kamyonlarda ezilen dallar ve yeni yerde yeni koşullara alışma zorluğu.Peki binbir özenle büyüttüğümüz, gözümüz gibi baktığımız bitkilerin bu süreci zararsız atlatmasının bir yolu yok mu? Elbette var. Yalnızca biraz özen gerektiriyor.Taşıma şirketlerinin önerileri arasında çiçeklerin kolilenmesi var. Buna mesafeli yaklaşın. Çünkü koli içinde küçük kalan çiçeklerin toprağının dağılması, kökünün çıkması gibi sorunlar yaşanabiliyor.Eğer mümkünse çiçekleri bir gün evvelden yeni yere bir araçla ve saksılar halinde götürmeniz en güvenilir yol. Eğer 20’den fazla saksınız varsa ve araçla götürmek için yeterli zaman bulamıyorsanız, çiçeklerinizi paketlemeniz gerekecek.Taşınmadan bir gün önce çiçeklerinizi hafifçe sulayın. Toprak ne sulu ne kuru olsun. Taşıyıcı firmaya çiçek kartonu bulunacağı bilgisini verin.Çiçeklerinizin saksısını altlığından ayırın ve bir poşete koyup poşeti çiçeğin toprakla buluştuğu noktadan köküne zarar veremeyecek bir şekilde bağlayın. Gerekirse plastik kelepçeler kullanın. Böylece olası sarsılmalarda saksıdaki toprağın dağılması ve yaşanabilecek saksı kırılmalarında saksı ve toprak bir arada kalabilecektir.Saksıyı poşetle kapladıktan sonra çiçeğinizden biraz daha uzun iki çıta alıp saksının yanlarına sıkıca bantlayın. Böylece çiçeğin kutuda iken kutunun ters çevrilmesi halinde bu destekler çiçeğin sabit kalmasını sağlayacaklardır.Çiçeği kutuya yerleştirin ve yan taraflardaki boşlukları ambalaj kâğıtları ile doldurun. Kutuyu hafifçe sarsın ve çiçeğin kutuda sarsılmadan durduğundan emin olun.Çiçekleri karton koliye yerleştirdikten sonra koliyi kapatıp bantlayın. Çiçeğinizin uzun süre kolide kalması halinde solabilir bu nedenle kolinin yanlarında birkaç ufak havalandırma deliği açmanız çiçeğinizin havasız kalmasını önleyecektir.Mümkün olabildiğince çiçekleri kutularından erken çıkarın. Onlara biraz su ve tekrar toparlanmaları için biraz zaman verin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Pazar
Gün
14°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:31
Gece
11°C
Rüzgar hızı:78 km/h
Rüzgar yönü:78° DKD
Nem Oranı:91%
Yağış:30%
Gün Batımı:17:19
Pazartesi
Gün
18°C
Rüzgar hızı:32 km/h
Rüzgar yönü:32° KKD
Nem Oranı:80%
Yağış:90%
Gün Doğumu:06:31
Gece
10°C
Rüzgar hızı:35 km/h
Rüzgar yönü:35° KD
Nem Oranı:87%
Yağış:60%
Gün Batımı:17:19
Salı
Gün
Parçalı Bulutlu
18°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:22 km/h
Rüzgar yönü:22° KKD
Nem Oranı:77%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:31
Gece
Parçalı Bulutlu
10°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:20 km/h
Rüzgar yönü:20° KKD
Nem Oranı:81%
Yağış:10%
Gün Batımı:17:19
Çarşamba
Gün
19°C
Rüzgar hızı:23 km/h
Rüzgar yönü:23° KKD
Nem Oranı:72%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:31
Gece
Açık
8°C
Açık
Rüzgar hızı:38 km/h
Rüzgar yönü:38° KD
Nem Oranı:82%
Yağış:10%
Gün Batımı:17:19
Perşembe
Gün
Parçalı Bulutlu
20°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:14 km/h
Rüzgar yönü:14° KKD
Nem Oranı:70%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:31
Gece
Parçalı Bulutlu
10°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:41 km/h
Rüzgar yönü:41° KD
Nem Oranı:82%
Yağış:10%
Gün Batımı:17:19
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
25 Ekim 2014 Cumartesi 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Pazar
Gün
12°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:27
Gece
15°C
Rüzgar hızı:357 km/h
Rüzgar yönü:357° K
Nem Oranı:86%
Yağış:70%
Gün Batımı:17:08
Pazartesi
Gün
17°C
Rüzgar hızı:4 km/h
Rüzgar yönü:4° K
Nem Oranı:80%
Yağış:80%
Gün Doğumu:06:27
Gece
13°C
Rüzgar hızı:36 km/h
Rüzgar yönü:36° KD
Nem Oranı:87%
Yağış:70%
Gün Batımı:17:08
Salı
Gün
15°C
Rüzgar hızı:22 km/h
Rüzgar yönü:22° KKD
Nem Oranı:82%
Yağış:80%
Gün Doğumu:06:27
Gece
12°C
Rüzgar hızı:6 km/h
Rüzgar yönü:6° K
Nem Oranı:87%
Yağış:80%
Gün Batımı:17:08
Çarşamba
Gün
14°C
Rüzgar hızı:343 km/h
Rüzgar yönü:343° KKB
Nem Oranı:82%
Yağış:90%
Gün Doğumu:06:27
Gece
12°C
Rüzgar hızı:351 km/h
Rüzgar yönü:351° K
Nem Oranı:87%
Yağış:50%
Gün Batımı:17:08
Perşembe
Gün
Çok Bulutlu
17°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:34 km/h
Rüzgar yönü:34° KD
Nem Oranı:77%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:27
Gece
13°C
Rüzgar hızı:32 km/h
Rüzgar yönü:32° KKD
Nem Oranı:85%
Yağış:50%
Gün Batımı:17:08
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
25 Ekim 2014 Cumartesi 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Pazar
Gün
12°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:07:11
Gece
Parçalı Bulutlu
7°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:71 km/h
Rüzgar yönü:71° DKD
Nem Oranı:92%
Yağış:10%
Gün Batımı:17:54
Pazartesi
Gün
19°C
Rüzgar hızı:136 km/h
Rüzgar yönü:136° GD
Nem Oranı:73%
Yağış:60%
Gün Doğumu:07:11
Gece
7°C
Rüzgar hızı:71 km/h
Rüzgar yönü:71° DKD
Nem Oranı:87%
Yağış:60%
Gün Batımı:17:54
Salı
Gün
17°C
Rüzgar hızı:102 km/h
Rüzgar yönü:102° DGD
Nem Oranı:76%
Yağış:70%
Gün Doğumu:07:11
Gece
6°C
Rüzgar hızı:77 km/h
Rüzgar yönü:77° DKD
Nem Oranı:90%
Yağış:50%
Gün Batımı:17:54
Çarşamba
Gün
16°C
Rüzgar hızı:329 km/h
Rüzgar yönü:329° KKB
Nem Oranı:79%
Yağış:70%
Gün Doğumu:07:11
Gece
Açık
5°C
Açık
Rüzgar hızı:57 km/h
Rüzgar yönü:57° DKD
Nem Oranı:90%
Yağış:10%
Gün Batımı:17:54
Perşembe
Gün
17°C
Rüzgar hızı:96 km/h
Rüzgar yönü:96° D
Nem Oranı:74%
Yağış:50%
Gün Doğumu:07:11
Gece
6°C
Rüzgar hızı:85 km/h
Rüzgar yönü:85° D
Nem Oranı:86%
Yağış:40%
Gün Batımı:17:54
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
25 Ekim 2014 Cumartesi 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri