29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Bu apartmanlarda komşuların hepsi akraba

Bazı kardeşler evlenip çoluk çocuğa karışsa da çatılarını ayırmıyor, apartmanlarda maaile yaşamaya devam ediliyor. Bu apartmanlarda kimi aileler mutlu günler geçiriyor, kimileri ise çile dolduruyor.Öyle bir apartmanda yaşıyorsunuz ki hangi kapıyı çalsanız karşınıza amca-yenge, kuzen-yeğen, gelin-görümce çıkıyor. Komşularınızın hepsi akrabayı taallukat. Sülale boyu birlikte yaşamak bazı aileler için imtihan, bazıları içinse huzur kaynağı.İstanbul Çekmeköy’de ikamet eden Öcek ailesi için aile apartmanında yaşamak mutlu olmaya vesile. Onlar, aynı çatı altında buluşan 19 nüfuslu, geniş bir aile. 3 erkek kardeş, 3 elti ve 11 çocuk bir arada bu apartmanda. 4 katlı 4 daireli binanın en alt katında anne-baba oturuyor. Kardeşler, diğer dairelere dağılmış durumda. Dağılmış dediğimize bakmayın, bir sürü odası olan geniş bir eve benziyor apartmanları. Meyve ağaçlarını geride bırakıp eve girdiğinizde huzur çarpıyor yüzünüze. Gülümseyen, şakalaşan büyükler, espri yapan gençler, ortalıkta koşuşturan çocuklar… “Şu ufaklık hangi çiftin, bu güzel kız kimin?” deyip çekirdek aileleri tanımaya çalışırken ailenin büyüğü Cebbar Bey, “Şu benim çocuğum, bu benim yeğenim ayrımı yok. Hepsi benim evladım.” diyor.Ortanca gelin Hisabiye Hanım, çocukların birlikte büyüdüğünü görmekten mutlu olduğunu aktarıyor. Şüphesiz bu kalabalık ortam, çocuklar açısından çok eğlenceli. Biz konuşurken bile oyun kurma peşindeler. Küçüklere ablalık eden Esra, arkadaş ihtiyacı duymadıklarını söylüyor ve başlıyor aile apartmanlarının olumlu yanlarını anlatmaya: “Hangi saatte hangi evde çay demleneceğini bilirim. Bardağımı alır çay içmeye çıkarım. Çay bahane, muhabbet şahane tabii. Diyelim bizim evde istediğim diziyi izleyemiyorum, mutlaka o diziyi izleyebileceğim bir ev vardır. Bizdeki yemeği canım istemiyor mu, yengelerimin kapısı açıktır. Bir nevi açık büfe… Param mı bitti, en yakın banka yine bu apartmanda. Her konuda alternatifleriniz bolca.”Derken Huriye Hanım devreye giriyor, canları sıkılınca toplanıp gezmeye gittiklerini, akşamları yürüyüşe çıktıklarını, bahçede okey oynadıklarını anlatıyor. Hal böyle olunca konu komşuya gerek kalmıyor. Birinin çamaşır makinesi bozulsa çamaşırlarını eltisinde yıkıyor, fırın arızalansa börek başka dairede pişiyor. Evde şeker, tuz kalmamışsa markete gitmeye gerek yok, diğer evden isteniyor. Market alışverişi yapılınca alınan malzeme geri veriliyor. Bu konuda da espri dolaşıyor aralarında: 7/24 açık market! Hanımlar, bazen mantı partileri düzenliyor, güzel bir hazırlık yaptıktan sonra keyfini çıkara çıkara yemeklerini yiyor. Bayram hazırlıkları da bir hayli coşkulu. Baklavalar açılıyor, sarmalar sarılıyor, bahçeye kurulan masalarda kahvaltı edildikten sonra sırayla bayramlaşılıyor. Eltilere göre aile apartmanlarının en güzel yanı çocukların güvenli ellerde büyümesi. Hisabiye Hanım bir yere gidecekse çocuklarını Gönül Hanım’a bırakıyor, biliyor ki çocuğuna gözü gibi bakılır.Ailelerin arasında farklı bir iletişim dili de gelişmiş. Yere iki kez hızlı vurmak ‘çocuklar eve gelsin’, telefonu bir kez çaldırmak ‘bize gel’ anlamını taşıyor mesela.Bir arada yaşamanın iyi-kötü yanlarını beylerden dinlemek istiyoruz. Ortanca kardeş Engin Bey, “Birlik beraberlik mutluluk getirir.” diyerek huzurlu ve güvenli yanlarından bahsediyor. Sözü alan küçük kardeş Naci Bey de, “Kapıyı açtığında yabancıyla karşılaşmıyorsun, öz be öz kardeşin, yeğenin… Bir katta gürültü olsa ‘yapmayın’ diyoruz rahatlıkla. Başkasına söylesek kavga çıkar bu zamanda.” diyor. Birlikte cemaat olup namaz da kılıyorlar ki gençler, ‘en tatlı çocukluk hatıralarımız’ diye bahsediyor o günlerden.19 kişilik bir ailede sorunların yaşanılması kaçınılmaz elbette. Fakat 20 yıldır komşuluk eden Öcek ailesi, hoşgörü ve anlayışla sorunların üstesinden geliyor, yakınlıkları ve iyi niyetleri, kırgınlıkları gölgede bırakıyor.Aile apartmanlarını özlüyorlarAman ailesi de Üsküdar’da 16 sene aynı apartmanı paylaşmış. Dört ailenin bir arada yaşadığı bu mekândan da acı-tatlı anılar eksik olmamış. Fakat üç yıl önce iki aile iş dolayısıyla taşınmak zorunda kalmış. Geride kalan iki elti, o kalabalığı özlüyor. Nilgün Hanım, gözü arkada kalmadan çocuklarını emanet edebildiği eltilerinden, 40 kişilik iftar sofralarından, dara düştüğünde uzanan akraba elinden bahsediyor. O sırada diğer elti Sabiha Hanım çıkageliyor. “Sabiha Hanım, eltiniz sizden övgüyle söz ediyor.” dediğimiz anda Nilgün Hanım müdahale ediyor: “Yok ya, ne diye güzel bahsedeceğim ondan.” Sabiha Hanım ise hiç bozuntuya vermeden, “Ben de senin arkandan iyi konuşmuyorum zaten.” cevabını veriyor, gülüşüyorlar. Sabiha Hanım, “Eltim her şeyi hoş görür, söylediği güzel sözler onun güzelliğinden kaynaklanır.” şeklinde iltifat etmeye yelteniyor, Nilgün Hanım, “Ben de başıma geleni çekiyorum, n’apayım!” diye latife yapıyor. Bakışıp gülmeye devam ediyorlar. Bu çekişmeler arasında aile apartmanlarının olumlu-olumsuz yanlarını soruyoruz. Sabiha Hanım, “Bir arada olmak nimet ama anlaşabiliyorsanız.” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “Allah ağabeyim ve yengemden razı olsun, yıllarca anneme baktılar. Aile apartmanında olduğumuz için istediğim zaman annemle ilgilenebiliyordum. Sadece bu değil, hastalıkta sağlıkta koşup gelen oluyor. Apandistim patladığı gün eltimle oğlu beni hastaneye yetiştirmişti mesela. Olumsuz olaylar da yaşanıyor ama büyütmemek gerek. Merdivenlerimiz her hafta süpürülürdü, ‘sen süpürdün, ben süpürdüm’ sürtüşmesi olurdu ama bunu hiçbir zaman büyük bir probleme dönüştürmedik. Gerçi eltim Nilgün’ün bazı huylarını sevmem!Bu sataşma, anında karşılık buluyor. “Senin ne menfaatçi olduğunu anlatayım da gör.” diyor Nilgün Hanım. ‘Eyvah’ diyoruz, bu cevaptan sonra soğuk rüzgârlar esecek. Hiç de öyle olmuyor. Meğer Sabiha Hanım, ailece yapılan iftarlarda kimseye yemek yaptırmaz, tüm yükün altına girermiş. Nilgün Hanım, “Bütün Allah rızasını o kazansın, biz bir tabak yemek yapıp katkıda bulunmayalım, sevaptan hiç nasiplenmeyelim değil mi?” diyor. ‘Menfaatçi’ kelimesi de böylece anlamını kazanıyor.Ciddileşen Nilgün Hanım, fıtrat farklılıklarından doğan birtakım sorunlar olabileceğinin altını çiziyor. Fakat aynı dili konuşmanın ve iyi niyetli olmanın büyük artılar kazandıracağını söylüyor. Sonuçta güzel gören güzel düşünür. Sorunlara da çözüm odaklı ve iyi niyetli yaklaşmak gerekiyor. Tabii bunun haricinde birbirlerinin iç işlerine müdahale etmediklerini, sınırları korumaya özen gösterdiklerini, çekirdek ailelerin özgürce hareket edebildiklerini belirtiyor. Kim bilir onları böyle huzurlu kılan bu sınırlara riayet etmeleri belki de.En mutlu olanlar çocuklarAta ailesi, 19 yıldır İstanbul Bağcılar’daki aile apartmanında yaşıyor. Altı katlı apartmandaki 25 nüfusun büyük kısmı genç kuşaktan oluşuyor ki yıllar önce büyük ağabeyin inşa ettiği apartman bitene kadar yerinde duramamış çocuklar. Birlikte yaşamanın heyecanını duymuş, hayaller kurmuşlar. Yaşları 7 ile 10 arasında değişen bir grup çocuk için aynı apartmanda yaşamak ‘müthiş’ bir şeymiş onların tabiriyle. Nitekim inşaat bitip evlerine taşınınca hayallerini bir bir gerçekleştirmişler. Her gün birinin evinde pijama partisi veriyorlarmış, geceleri gülmekten uyuyamıyorlarmış. Anneler “Uzak olsanız neyse, aynı apartmanda bu ne şimdi!” diye kızsa da onlar da memnunmuş çocukların bu halinden.Çocukların muhabbeti eksilmeden sürüyor. Gençlere, “Birlikte olmanın hiç kötü yanı yok muydu?” diye soruyoruz. Aslı Ata, “Olumlu yanlarını saymaya kalksak haberde kimseye yer kalmaz.” deyip gülüyor ve ekliyor: “Bizim arkadaş edinme derdimiz hiç olmadı. Kuzenler toplanınca yakartop, istop oynayacak kadar kalabalıktık veya ipin iki ucundan tutup atlamaya hevesli birileri çıkardı içimizden.” O esnada Yasemin Ata devreye giriyor ve büyüklerin küçüklere öğretmenlik görevi üstlenerek ders çalıştırdığını anlatıyor. Üniversite hazırlık sürecinde çok yardımlaşmışlar, tercihlerine beraber karar vermişler. Çeşitli şehirlerdeki üniversitelere dağılsalar da kopmamışlar birbirlerinden. Eve gidecekleri hafta mutlaka haberleşip İstanbul’da toplanmışlar. “Ay sonu eve geliyorum, beni yalnız bırakmayın.” şeklindeki bir mesaj yetermiş kuzenlerin toplanmasına. “Hiç mi kötü yanı yok?” diyecek oluyoruz. Makbule Ata “Yok işte. Kardeş babaların 13 çocuğuyuz biz.” deyip gülüyor. Anne-babalar da bu halden memnun. Çünkü hiçbiri, “Çocuklarımız kiminle arkadaşlık ediyor, arkadaşlarının aileleri nasıl insanlar?” derdine düşmüyor.Akrabaların apartmanla imtihanıİç içe yaşamaktan bıkan da var tabii. Yıllardır aile apartmanında yaşayan Hande K.’nin isyanına kulak verince akrabaların apartmanla imtihanı seriliyor gözümüzün önüne. Hande Hanım, bir tanecik oğluna istediği gibi sünnet düğünü yapamadığından yakınıyor. O, oğlu Kaan için düğün salonu ayarlamış, davetiyeleri yaptırmış, şıkır şıkır kıyafetler almış ama büyükler bu düğünün Kaan’a özel olamayacağını söylemiş. Uzun tartışmalar sonrasında üç erkek torun birlikte sünnet ettirilmiş. Düğün, toplu sünnet şölenine çevrilmiş adeta.Hande Hanım, bir solukta sıralıyor diğer şikâyetlerini de: “Eve girip çıkarken haber vermeniz veya izin almanız gerekir. Habersiz gitseniz ‘Vay efendim nereye gitti?’ derler. ‘Giydiklerini gördün mü, çok para harcıyor’ derken dedikodu başlar, bu da husumeti beraberinde getirir. Kayınpeder veya kayınvalide mutlaka bir çocuğuna diğerlerinden daha fazla değer verir, ayrım yapar. Sonra gelinler arası çatışma başlar. Bu çatışma torunlara bile sirayet eder. Kasa ortaksa vay halinize! Ekonomik durum sürekli karışır. Ailenizle tatile gitmek istersiniz, kriz çıkar. İlla cümbür cemaat gitmeniz gerekir. Velev ki çekirdek ailenizle gittiniz, döndüğünüzde surat yapar, tatili burnunuzdan getirirler. Eşinize ismiyle hitap ettiğinizde adınız edepsize çıkar. Ailenizle baş başa kalmanız bir lüks haline gelir.” Hande Hanım, aile apartmanından taşınmak istiyor ama bu istek, eşiyle arasının açılmasına sebep oluyor. Karısıyla annesi arasında kalan Sami Bey, “Ben anneme babama taşınacağımı nasıl söylerim?” diyor, taşınma fikrine de hiç sıcak bakmıyormuş. Hande Hanım, bu çatışmanın nereye kadar süreceğini merak ediyor, bu vesileyle aile büyüklerine sesleniyor: “Evlatlarınızın kendi ailesini kurmasına izin verin.”Aile apartmanına gelin gitmek istemiyorSema S. de inşaatı süren aile apartmanına taşınmamak için ayak diretenlerden. “Kira vermektense kendi evinizde yaşamak daha iyi değil mi?” diye soruyoruz. Aile huzurunun parayla pulla ölçülemeyeceğini söylüyor. Henüz 10 aylık evli olan Sema Hanım, eltileriyle yaşadığı sorunları paylaşıyor: “Üniversite mezunuyum ve evlendiğimde arabam vardı. Büyük eltim bu iki konuda imalı konuşup canımı sıkıyor. Kendini sürekli benimle kıyaslıyor. Hatta geçen yıl üniversite sınavına girdi, eşinin arabasını kendi altına çekti.” diyor. Sema Hanım şahsına yöneltilen imalı laflara ve eleştirileri aldırmamak için gayret gösteriyor. Ortanca elti ise bir var, bir yok. Herkesle mesafeli. 10 ayda üç defa görüşmüşler Sema Hanım ile. Her görüşmeleri de bir olay olmuş. Elti, ondan dinlediklerine eklemeler yaparak bir kayınvalideye anlatmış, bir diğer eltiye. Nitekim iki elti de aile apartmanına taşınmak istemediğini söyleyip duruyormuş.Beylerin bu konudaki fikrini merak ediyoruz. Sema Hanım, “Eşim, kardeşleriyle iyi geçiniyor çok şükür. Tüm kardeşler gibi onlar da bir arada olmak istiyor. Beyler ‘Huzurumuz bozulursa’ diye endişeli. Eşim ailesiyle benim aramda kalıp yıpransın istemem. İlişkimize gölge düşer diye korktuğum için aile apartmanına taşınmak istemiyorum.” diyor. Bir yıl sonra bitmesi beklenen apartmanın dört aileyi barındırıp barındırmayacağı net değil hâlâ.Aile apartmanı çiftlere yük mü?Aile apartmanları konusunda davulun sesi uzaktan hoş geliyor bize. Zira aile apartmanlarında oturanların çoğu çok ciddi sorunlar yaşıyor. İzmir Şifa Üniversitesi Hastanesi psikologlarından Rana Varol, aile apartmanlarındaki yaşam tarzının karı-kocaya yük olduğunu düşünüyor. Ona göre farklı sosyal ve kültürel yapıdan bireylerin bir araya gelmesi, birbirlerini tanıması ve anlaması kendi içinde pek çok zorluk barındırıyor. Bir de bu sürece iç içe olmak eklenince işler sarpa sarıyor. Mahremiyet algısı kalmıyor, sınırlar ihlal ediliyor, anne-babaların aşırı koruyucu ve müdahaleci tutumları çiftleri yoruyor, çocuk eğitimi konusunda çatışmalar yaşanıyor. Özellikle çocuğunun evden ayrılmasına hazırlıklı olmayan anneler, evladı tarafından dışlandığını hissediyor, terk edilme hissine kapıldığından dolayı geliniyle gerginlik yaşıyor. Evladının bağımsızlık sürecini desteklemeyen, aşırı koruyucu ve bağımlı ebeveynler, çiftlerin evliliğe uyum sürecini zorlaştırıyor. Bu durum küçüklerin büyüklere olan saygısını zedeliyor, beraberinde küslükler, haksızlıklar, kavgalar başlıyor. Eşini paylaşamama, onu anne-babayla kendi arasında bırakıp bunaltma gibi haller de zuhur ediyor.Aile apartmanlarıyla ilgili muhakkak iyi örnekler olduğunu kaydeden Varol, “Eşiyle sorunlar yaşayan bir danışanım, zor süreçleri kayınvalidesinin desteğiyle atlatmıştı.” diyor ve bu birlikteliklerin olumlu-olumsuz yanlarına değiniyor: “İnsanın tecrübeye, yakınlığa, desteğe ihtiyacı oluyor. Özellikle çalışan kadınlar için… Çocuğunu güvenli ellere teslim etmek en büyük avantaj. Bunun yanı sıra yemeğiniz olmadığında çevre dairelerden yardım isteyebilirsiniz, hasta olduğunuzda koşan olur, keyifli çay sohbetleri, dertleşmek, anlaşabilmek ruhunuza iyi gelir. Ancak sınırları korumak şartıyla. Karşılıklı sevgi, saygı ve iyi niyet uygun şekilde gösterildiğinde aynı çatı altında yaşamak mutluluk vesilesiyken belli hassasiyetlere riayet edilmezse ciddi problemler ortaya çıkıyor.” Evlilik danışmanı Varol, daha huzurlu bir aile apartmanı için çiftlere tavsiyeler veriyor: “Geniş bir aile toplantısı yapılarak sınırlar çizilmeli. Aileler, kendi ihtiyaç ve beklentilerini uygun bir dille ifade etmeli. Böylece ortaya çıkacak anlaşmazlıkların önü alınabilir. Ayrıca aileler birbirlerinin özel alanı olduğunu unutmamalı. Mahremiyet anlayışına saygı gösterilmeli. Örneğin kapı üzerinde anahtar bırakmak veya destursuz eve girip çıkmak doğru değil. Unutmayalım ki İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) izinsiz olarak bir evin içine bakmayı ve eve destursuz girmeyi tasvip etmezdi. Bir de büyükler, küçüklerin yaşadığı sorunlara gereksiz yere müdahale etmemeli. Onların çözüm üretmelerine fırsat vermeli. Küçükler de her sorunu büyüklere yansıtmayıp, onları çatışmalarına dahil etmemeli.”h.kose@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Hâlâ şehit annelerinin dualarındayım

Onu şehit aileleriyle arasında kopmayacak bir bağ kuran “Memedim” parçasıyla tanıdık 90’lı yıllarda. Şimdiyse o yılları anımsatan Yalan Dolan single’ıyla döndü. Zeynep Türkeş, nam-ı diğer ‘Memedim Zeynep’ ile anılarını ve kırgınlıklarını konuştuk.‘İnadı Bırak’ diyordunuz önceleri, şimdi Yalan Dolan. Umudunuz mu kırıldı?Ooo sene 1995’ti o zaman, konservatuvardaydım, çok farklı bir tecrübeydi benim için ilk albümüm. Hayat zaten ‘Yalan Dolan’. Hiçbirimiz gerçek değiliz, gerçek olan öteki âlem. Yoksa hepimiz gelip geçiciyiz. Onu vurgulamak istedim. Ekibimden Uzay Cengiz Ayna ile birlikte yaptık bu şarkıyı.Klibin de 90’lı yılları anımsatan bir havası var…Evet, hem öyle hem de Türk müzik piyasasında bir ilk. Stop-motion denen çok farklı bir teknikle yapıldı, 10 binden fazla fotoğrafın hareketlendirilmesiyle yapıldı. 3 aydan fazla sürdü.O yıllarda sayfaları hızlıca çevirdikçe fotoğrafın hareket ettiği defterleri hatırlatmış biraz. Çocuk yanınız da çıkmış ortaya…Ben içimdeki çocuk Zeynep’i hiç öldürmedim çünkü. Klipte de bunu vurgulamak istedim. Biraz çocukların da ilgisini çeksin istedim aslında.Şarkılarınıza atfen “İnadı Bırak Zeynep” ya da “Memedim Zeynep” diyorlar size. Rahatsız oluyor musunuz?İnadı Bırak’tan ziyade Memedim Zeynep diyorlar, bundan da asla rahatsızlık duymadım. Tam tersine onur ve şeref duyuyorum. Arkamda bana çok seviyeli, sevgi dolu şekilde ‘abla’ diyen bir ordu var. Hiçbir zaman da “Off, aman ya!” demedim. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Allah herkese nasip etmez.Askerliğe bakışınız nasıl?Valla ben vatanım, insanım, en ufak bir toprak parçam için canımdan vazgeçerim. Bu çizgimde hiç akrobasi yapmadım. Allah korusun bir savaş durumunda ilk ben koşarım herhalde cepheye.Nereden geliyor bu sevda?Türklük çok ayrı bir kavram bence. Dünyaya yine gelsem yine Türk olmak isterim, çünkü kanımı ve insanımı çok seviyorum. Ufacık bir köy yolundan geçerken, neye ihtiyacın olursa kapısını çaldığında yer sofrasına oturtur, ekmeğini paylaşır senle.Bu kadar vatansever olunca son günlerdeki bayrak indirme vs. gibi hadiseler daha derinden etkiliyordur sizi…Tabii ki üzülüyorum bunları görünce her vatandaş gibi. Bunlar hep politik oyunlar. Ama bence Allah Türkiye Cumhuriyeti’ni gerçekten çok seviyor. Korunduğumuzu hissediyorum, o yüzden de bize kolay kolay bir şey olmaz yani.“Memedim” parçanız asker aileleriyle aranızda özel bir bağ kurmuştur herhalde...Hâlâ şehit annelerinin dualarındayım. Onlar benim de anne-babam oldu hakikaten. Bayramda ziyaret ederim, ellerini öperim. Beni evlatları yerine koyup evini açanlar, kolunu bacağını çatışmada kaybedip sürünerek sahneye gelip bana çiçek veren gazilerim… Bunları unutmam mümkün mü? Hatta ileride bir kitap yazmak istiyorum bu anılarıma dair.O parçayı askerde şehit olan nişanlınıza yazdığınız söyleniyordu bir dönem. Şehir efsanesi mi?Öyle bir şey yazılıp çizildi ama ilgisi yok. Parça İbrahim Erkal’a ait zaten. Hatta kendisi de söylemişti daha önce. Bana o verdi, sesime yakışacağını düşünerek. Sonra da benimle özdeşleşti zaten.90’lı yıllar için “Daha temizdi, dostluk vardı.” diyorlar. Sizce de öyle mi?Valla her dönemde rekabet vardı, hâlâ da var. Birbirine çelme takmaya çalışanlar olmaz olur mu! Hem de nasıl vardı. Çok sayılı, kıymetli arkadaşlarımla görüşüyorum sadece. Yukarı çıkarken dikkat edeceksin geçtiğin kapılara, inişte tekrar çalmak zorunda kalabilirsin çünkü.Vefadan yana bayağı dertlisiniz anlaşılan…Benim için önemli olan, Allah’ın selamını verebilmek ve nasılsın diyebilmek. Önemli olan bunları unutmadan, vefaya vefayla karşılık vererek yaşayabilmek. Çok vefasızlık gördüm ama bunlar beni güçlendirdi. Artık her şeye antrenmanlıyım bu konuda. Eskiden daha duygusaldım.Fettah Can’ı Allah’a havale ettimElinden tuttuğunuz ama sonra sizi unutan isimler oldu mu?Olmaz mı! Egolu insanları Allah ıslah etsin. Fettah Can mesela hayranımdı. Sürekli mektup yolluyordu bana bestelerini dinlemem için. Bir gün buluşmak için almaya gittim onu. Elinde gitarı tir tir titriyor, heyecandan konuşamıyor. “Oğlum ben de senin gibi insanım, heyecanlanma. Bestelerin çok güzel, İspanyol çingenesi gırtlağı var sende. Bir gün çok büyük olacaksın.” dedim ona.Ee nerede koptu film?Ben ona albüm yapabilmek için arabamı satmayı bile düşünmüştüm. Onun da benim yanımda olduğu zamanlar çok olmuştur, orkestrama dahil oldu. 5-6 yıl evimin çatı katında yaşamıştı. Bir röportajında “Beni Sezen Aksu keşfetti.” deyince onu Allah’a havale ettim.Bundan sonrası için sürprizleriniz var mı?Abidik gubidik sözlü şarkılardansa sosyal mesaj veren şarkılar benim için daha önemli. Bunlar devam edecek. Ölüm ile ilgili benim bestelediğim güzel bir parça olacak. Bir de Yalan Dolan parçamın Kenyalı Wyre ile dijital düet versiyonunu çıkardım. Yunanlı sürpriz bir isimle de bir düet planlıyorum.Teröristler alnımdan hedef aldıHakkâri’de konserim vardı. Askeriyenin davetiyle gittim. 90’lı yıllar, OHAL filan devam ediyor. Çıktım sahneye, Mehmedim’i söyleyeceğim. Birden alnımda kırmızı bir ışık belirdi. Meğer hedef alınmışım, ilk babam fark etti. Sonra bir kargaşa oldu, yaralananlar filan. Beni indirmeye çalıştılar sahneden sonra, inmedim. İnadım inattır yani, hiç korkmam. Ben her zaman askeriyedeki yetkililere de söylüyorum, beş kuruş para almadan askerlerimle ilgili her organizasyonun içinde olmak istiyorum. Onlara canım feda!Profesyonel buz patenciyimBabam Mustafa Kemal Türkeş, futbolcuydu. O yüzden tam bir sporcu olarak yetiştirdi beni. Geçmişte profesyonel olarak buz pateni yaptım. Türkiye birinciliklerim filan var. Haftanın dört günü spor yaparım. Temizlik takıntım var mesela, onu bile bir spor olarak görüyorum. Bir de Beşiktaşlı olmak bizde sülaleden gelen bir şey. ‘Çarşılı Zeynep’ olarak tanırlar beni. Maçları hep takip ederim.Seda Sayan’ı 15 kez rüyamda gördümBundan sekiz-dokuz yıl önce Seda Sayan ile ufak bir mevzu geçti aramızda. Sırf bu yüzden yıllarca televizyon programlarına çıkmamı engelledi. O benim rızkım, çok zor dönemler yaşadım. 15 kez rüyamda gördüm. “Beni affet!” diyordu. “Biz kimiz ki, Allah affetsin!” diyordum. O konuda hiç konuşmadım bile. Geçmişte “Hakkımı helal etmem!” demiştim, bundan bir hafta sonra Hz. Muhammed’in doğum gününde beni programına davet etti. Orada bu konuyu hiç konuşmadık. Yaradan en büyük günahı affediyorsa, biz hiçbir şeyiz.Anne-babamın altını seve seve temizlerimBugün buralara ahlaki değer ve prensiplerimden ödün vermeden gelebildiysem bunlar anne-babam sayesinde. Tek çocuğum, o kadar korkuyordum ki onlara bir şey olacak diye, gece odalarına girip kalp atışlarını dinlerdim. Öyle bir sevgi. Onlar benim için çok kıymetli, hâlâ beraber yaşıyoruz. Menajerliğimi bile babam yapıyor. Sanat camiasında anne-babasıyla görüşmeyen insanları duydukça çok üzülüyorum. Yarın öbür gün altlarını almak zorunda bile kalsam seve seve yaparım. Yaşlıları çok seviyorum zaten. En büyük hayalim bir, huzurevi açabilmek.Şehit oğlunun mektubunu bana verdiİki oğlunu da şehit vermiş bir anneyi ziyarete gittim evinde. Bana “Sen gelince oğlumun çalışan saati durdu, sen de benim kızımsın artık!” demişti, hiç unutamıyorum. Bir de son mektubunu saklamış oğlunun, bana hediye etmek istedi. “Yok annem, alamam.” dedim. Israr edince fotokopisini çektirdim. Bunları anlatmak o kadar zor ki! (Gözleri doluyor.) Bütün o yaşadığı zor şartları espriye vurarak anlatmaya çalışmış anneciği üzülmesin diye. Bir de tek arzusu annesini hacca gönderebilmek, ama imkanı yok tabii maddi açıdan. Ne gerekiyorsa yapalım dedim. Hacca gidebildi nihayet anneciği. Herhalde kadıncağız beni çağırıyor, şu sıra o kadar çok aklıma geliyor ki!m.tuncel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

30 Ağustos 2014 Cumartesi 07:22

ALS nedir, ne değildir?

Son günlerde eline bir kova buzu alan, ALS hakkında farkındalık oluşturmak için yarışıyor. Peki hastalarda ciddi oranda hareket kaybına neden olan ALS’yi ne kadar biliyoruz?ALS hastalığı yeni ortaya çıkmasa da son günlerde bir kova buz çılgınlığıyla gündemimize girmeyi başardı. Başından aşağı bir kova buzlu suyu boşaltıp “Hiii dondum.” kikirdemeleri eşliğinde ALS hastalarına destek olduklarını iddia edenlerle doldu taştı sosyal medya. Lakin yapılan bağışların o kadar da yüksek meblağlar içermemesi “Farkındalık mı? şov mu?” sorusunu getirdi akıllara. Fenerbahçeli Sedat Balkanlı ve İngiliz fizikçi Stephen Hawking gibi ünlü isimlerin de muzdarip olduğu ALS nedir, ne değildir?ALS yani Amyotrofik Lateral Skleroz, motor nöron hastalığı olarak da biliniyor. “Beyindeki hareket sinirlerinin bulunduğu gri madde, beyin sapı ve omurilikteki hareket sinirlerinin harabiyetiyle ortaya çıkan ilerleyici ve ölümcül bir hastalık.” diye tanımlıyor Medical Park Bahçelievler Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Hikmet Aloğlu. Türkiye ve dünyada sağlık çevreleri tarafınca bilinse de toplumda, hastalığa yakalananlar ve yakın çevreleri dışında bilen pek yok. ALS’nin görülme sıklığı ileri yaşlarda artıyor. 40 yaşından önce seyrek görülürken 70’li yaşlar en sık görüldüğü zamanlar. Önceleri erkeklerde daha sık görülürken şimdilerde kadın ve erkeklerde eşit oranda rastlanıyor. Hastalığın belirtilerine gelince, hareket sinirlerinin tutulması nedeniyle bulguların geneli hareket sistemiyle ilgili. Kol ve bacaklarda kuvvetsizlik, kaslarda incelme, erime, beceri isteyen yazma gibi hareketlerde bozulma, yürürken tökezleme, konuşma ve yutmada güçlük, yutamama nedeni ile öksürük, salya akması, çiğnemede yetersizlik başlıca semptomlardan. Hastalarda duyguların yüzde yansımasında bozukluk sebebiyle kontrol edilemiyen gülme, ağlama, solunum kaslarının tutulumuna bağlı nefes alamama, yürüyememe ve hareket kısıtlılığı da ileri safhaların en belirgin şikâyetlerinden.Hormon ve vitamin eksikliği, virüsler...Nihayetinde hasta tamamen bakıma muhtaç hale geliyor. Bu hastalarda uyuşma, karıncalanma, tat, görme, işitme, koku gibi duyulara ait bulgular görülmüyor. Göz hareketleri devam ediyor örneğin. “Hastalığın nedeni beyindeki ve omurilikteki hareketimizi sağlayan hareket sinirlerindeki dejenerasyon. Ancak harabiyetin nedeni tam olarak bilinmiyor. Hormonal, çevresel etkenler, vitamin eksikliği, virüs, kanser, tarım ilaçları, ağır metaller, genetik yatkınlık ile ilgili şüpheler olmasına rağmen hiçbirinde yeterli kanıt elde edilmiş değil.” diyor, Hikmet Aloğlu. ALS yakınmaları ve bulguların başlamasından sonra yaşam süresi ortalama 2,5-4 yıl arası. Yani ciddi bir hastalık olduğu açık. Ancak iyi bir bakımla 20 yıla kadar yaşatılan hastalar da var, fizikçi Stephan Hawking ve Fenerbahçeli Sedat Balkanlı gibi. Hastalık bulgularının ortaya çıkmasından önce bir tetkik ya da tarama testleri yapılarak hastalık öncesi tanı konulamıyor. Yani önceden belirlemek mümkün değil. Hastaların sadece yüzde 5-10 kadarında genetik yatkınlık söz konusu.Kesin bir tedavisi yokALS teşhisi, yakınma ve klinik bulgular nedeniyle EMG tetkiki sonrasında konulabiliyor. Ancak geniş bir kas sinir hastalıkları grubuyla benzer belirtileri gösterebildiğinden Kranial MRG, Spinal MRG, kan ve beyin omurilik sıvısı tetkikleri, kaş, sinir biyopsisi ve patolojik incelemeleri gibi ileri tetkiklere ihtiyaç duyulabiliyor. ALS hastalığının bugün için bilinen kesin tedavisi yok. Ancak Riluzol adlı ilacın hastalığın ilerlemesini kısmen azalttığı kanıtlanmış. Tedavinin büyük kısmı hastanın solunum ve beslenmesini sağlamaya, eklem ve kaslarda deformiteleri engellemeye ve hareket kısıtlılığı nedeniyle açılan yaralara yönelik, yaşam kalitesini artırıcı bakım yöntemlerinden oluşuyor. Eğer beslenme ve solunum rehabilitasyonu yapılmazsa solunum yetmezliği, yiyecek ve tükürüğün soluk borusuna kaçması sonucu, akciğer iltihabı nedeniyle hasta kaybedilebilir. “Elbette ki bu tür bir hastalık tanısı alanda psikolojik yıkım olacaktır. Bu bakımdan hasta ve aileye psikolojik desteğin gerekliliği ortadadır.” diyor, Aloğlu.m.tuncel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Fermuarlara iade-i itibar

Geçtiğimiz sonbahar-kış sezonunda öne çıkan zımbalar, çengelli iğneler, görevi fermuarlara devrediyor. Kazaklardan elbiselere, ayakkabılardan bluzlara kadar fermuarlı bir sezona hazır olun.Renkler ve desenler modanın yönünü belirlemede öncülük etse de bazen detay olarak gördüklerimiz de başlı başına bir yön çizmeyi başarıyor kendine. Bunlardan biri bu kış fazlasıyla karşılaşacağımız fermuar detaylı koleksiyonlar. Geçtiğimiz sonbahar-kış sezonunda öne çıkan zımbalar, çengelli iğneler, görevi fermuarlara devrediyor. Fakat bu sefer asi bir ruhtan ziyade sportif ve güçlü bir hava hâkim tasarımlarda. Şehirli insanın spor merkezlerine olan sadakati adeta modayı hipnotize etti. Bu yüzden de sportif ürün ve detaylar pek de sporla alakası olmayan yer ve zamanlarda karşımıza çıkıyor. Klasik takım elbiseleri ve uzun blazer ceketleri mini sırt çantalarıyla görüyoruz mesela. Son örneği de fermuarlar. Genelde eşofmanlarda, sweat shirtlerde görmeye alışık olduğumuz fermuarları trikolardan elbiselere, ipek bluzlardan oversize mantolara her yerde görmek mümkün. Eteklerde özellikle asimetrik fermuarlar fazlasıyla ön planda. Aslına bakılırsa bildiğimiz fermuar uygulamalarının çok ötesinde tasarımlarla karşılaşıyoruz. Burada düğmenin yerine geçmiş bir kullanımdan ziyade kıyafete boyut ve biçim kazandıran modeller öne çıkıyor. Diğer yandan ‘kolay olan mükemmeldir’ diyebileceğimiz bir mottoyla da hareket ettiğini söylemek mümkün tasarımcıların.Nicolas Ghesquière’nin Louis Vuitton için hazırladığı ilk koleksiyonunda trençkot ve elbiselerin çoğu önden tek bir fermuarla birleşiyor. Fermuar daha çok sportif ve güçlü bir kadın silüeti çizmek için kullanılmış. Bu arada markanın yeni sezon görünümlerinde fermuarlı mantoları kalın deri kemerlerle görmek de sürprizdi. Hermes de yeni sezonda özellikle triko ve panço görünümlü mantolarda fermuar tercih edenlerden. Elie Saab gibi daha çok davetlere görkemli elbiseler hazırlayan bir modacı bile şaşaalı kürk yakalar ve lüks yün kumaşlarla hazırladığı yeni koleksiyonda fermuar kullanmayı ihmal etmemiş.Desen gibi gözüken fermuarlarFermuar yeni sezonda bambaşka roller üstleniyor, bunlardan biri de kıyafetleri dekore etmek ya da süslemek. Bu konuda öncülük rolünü üstlenenlerin başında Stella McCartney geliyor. Tasarımcı, fermuarları dalgalı bir şekilde kullanarak parçaların üzerine yerleştiriyor. Ancak yakından baktığınızda fermuar olduğunu anlıyorsunuz, uzaktan bir desen gibi göze çarpıyor. Tasarımcının getirdiği bir diğer yenilik ise düğmelerle fermuarları bir arada kullanması. Bu durum ilginç bir şekilde klasik mantolara güçlü ve enerjik bir hava katmış.Avrupa’nın yeni petrolü moda mı olacak?Ortadoğu; savaşlarla, sivil ölümleriyle, göçlerle baş etmeye çalışırken başka bir Ortadoğu’da çok farklı gelişmeler yaşanıyor. DKNY Ortadoğu’da yatırım yapmak için kolları sıvıyor, Chanel ise defileleri tiyatral bir şova çevirme yeteneğini bu kez Dubai’de gösteriyor. Biz henüz 2014 kışına hazırlanırken moda evi, 2015 yazı için ‘Cruise’ koleksiyonunu görücüye çıkardı bile. Tabii bunu yaparken Ortadoğu’daki kargaşanın tam aksine ‘Binbir Gece’ masallarını aratmayan bir şaşaa ile gerçekleşti her şey. Normalde Chanel’in en sadık kitlesi olan Ortadoğulu kadınlar Avrupa formatlarındaki tasarımları alıyordu. Fakat ne iklim ne de coğrafyanın dokusuna uyuşmayan birçok model haliyle raflarda kalıyordu. Chanel, bu açığı iyi okuyarak buraya has kumaşlarını, kündekari desenlerle iç içe geçmiş baskılarını, yüksek mücevherle bezeli el işlemelerini tasarıma dönüştürdü. Tabii bu arada detayları da unutmadı. Dubai’ye özel hazırladığı Chanel çanta mesela. ‘Jerricane’ adını verdiği çanta, ismiyle müsemma. Jerricane, petrol bidonu demek. Çanta da fazlasıyla lüks biçimde hazırlanmış bir petrol bidonu ve tabii ki gold renk. Avrupalı lüks markalar için Ortadoğu’da yeniden petrol çıktığını söyleyebiliriz.kezistanbul@gmail.com

Internetin Ilk Türk Gazetesi

30 Ağustos 2014 Cumartesi 16:43

3 boyutlu yazıcıyla hepimiz üretici olacağız

Oyuncaklar, küçük ev araçları, telefon aksesuarları, robot, vazo, gazoz kapağı açacağı, satranç taşları... Aklınıza gelebilecek birçok ürünün tasarımını 3D yazıcıyla yapmanız mümkün. Tek ihtiyacınız son yıllarda boyut ve fiyatları küçülen bir yazıcı.Bir sabah ofise geldiğimde iPad’imi masamda dik tutmaya yardımcı olan aksesuarımı evde unuttuğumu fark ettim. Normal şartlar altında unutkanlığıma kızmam gerekirdi fakat bu sefer farklı bir şey denedim. Teknoloji yazarı olarak test etmem için gönderilen Makerbot Replicator 2 adlı yazıcıda kendi aksesuarımı ‘yapmaya’ karar verdim. 20 dakika sonra kendi üretimim olan aksesuarla iPad’imi masamın üzerine koyduğumda nasıl bir teknolojiyle karşı karşıya olduğumuzu anlamam için uzman olmaya gerek yoktu. Sosyal medya kitleleri nasıl içerik üretir hale getirdiyse, 3 boyutlu yazıcılar da hepimizi üretici yapacak. Her ne kadar 3 boyutlu yazıcıları yeni yeni duymaya başlamış olsak da aslında bu teknolojinin tarihi 1980’li yıllara kadar uzanıyor. Kişisel bilgisayarlar bile o yıllarda pek bilinmezken, bazı uçak firmaları Ar-Ge projelerinde kullanmak için 3 boyutlu yazıcıları kullanıyordu. Elbette fiyatları çok pahalıydı, üstelik bir ofis odasını doldurmaya yetecek kadar da büyüklerdi. Fakat son yıllarda teknolojinin hızla ilerlemesi sayesinde hem fiyatları hem de boyutları oldukça ufaldı. Örneğin, deneme imkanı bulduğum bu yazıcı 3 bin 200 dolar+KDV fiyat etiketiyle Türkiye’de satışa sunuluyor. Boyut olarak ise bir ofis masasının üzerine rahatça sığabilecek genişlikte. Böyle bir teknoloji bundan 10 yıl önce yüz binlerce dolar değerinde olurdu. Teknoloji harikası bu cihazla üretim işine girmeden önce ihtiyaç duyacağınız dört temel şey bulunuyor. 1- Basmak istediğiniz objenin 3 boyutlu tasarımı: Herhangi bir 3D modelleme (CAD) programıyla kendi tasarımınızı yapabileceğiniz gibi thingiverse.com adlı web sitesinde ücretsiz paylaşılan binlerce tasarımdan birisini de seçebilirsiniz. Ayrıca, Makerbot Printshop adlı iPad uygulamasında kolayca kendi tasarımınızı oluşturabiliyorsunuz. Autodesk’in çıkardığı 123D Catch adlı uygulamayla etrafınızdaki büyük objelerin resmini çekerek 3 boyutlu modelini çıkarmanız mümkün. 2- Baskı Malzemesi Filament: Filament adı verilen baskı malzemesinin farklı türleri var. En çok kullanılan tür PLA (polilaktik asit). Mısır nişastasından yapıldığı için kanserojen madde içermiyor. Dişçilik veya kemik tedavisi gibi farklı medikal sektörlerde kullanılabiliyor. Çocukların bu malzemeyle basılmış ürünleri kullanmasında da hiçbir sakınca yok. Bir diğer tür ise ABS (akrilonitril butadin stiren). Lego parçaları bu malzemeden yapılıyor. Kullanımı PLA’dan daha zor. 3- Zaman: Üç boyutlu yazıcıda bir tasarımı gerçeğe dönüştürmek için ihtiyacınız olan üçüncü şey, zaman. Yaptığım denemelerde bir oyuncak arabanın basımı 3 saat, 20 cm uzunluğundaki bir vazonun basımı 6 saat, 14 parçalı bir jet motoru modelinin basımı 8 saati buldu. Basit bir bileziğin basımı ise yaklaşık 30 dakika sürdü. Basacağınız parça ne kadar detaylı ve büyükse basım süresi de o kadar uzuyor. 4- Merak: 3 boyutlu yazıcıyı kullanmak için ihtiyaç duyacağımız dördüncü ve belki de en önemli şey ise merak. Test için denediğim Makerbot Replicator 2 ofisime geldiğinde ilk başlarda ne yapacağımı bilmez bir haldeydim. Fakat internette kısa bir araştırma yaptıktan sonra sınırsız bir denize açıldığımı keşfetmem çok uzun sürmedi. Oyuncaklar, hayvan motifleri, küçük ev araçları, akıllı telefon ve tablet aksesuarları, robot, vazo, gazoz kapağı açacağı, İngiliz anahtarı, jet motoru modeli, satranç taşları vb. aklınıza gelebilecek birçok şeyin tasarımını thingiverse.com adlı internet sitesinden ücretsiz olarak indirebiliyorsunuz. Eğer meraklı bir kullanıcıysanız, kısa bir süre içinde evinizi 3D yazıcı ürünleriyle doldurmanız mümkün. İki elle rahatlıkla taşınabilen bir kutu büyüklüğündeki bu cihaz, yaklaşık 12 kilogram ağırlığında. Basitçe anlatacak olursak, baskı işleminin yapıldığı hareketli bir yazıcı tablasından, yazım işlemini yapan bir kafadan ve baskı malzemesinin takıldığı bir bobinden oluşuyor. Bir de tasarımları yazıcıya aktarmak için kullanılan SD kart girişi var. Genel çalışma mantığı olarak 3 boyutlu yazıcıları bir silikon mum tabancasına benzetebiliriz. Filament adı verilen baskı malzemesi önce 230 dereceye kadar ısıtılıp kolayca şekil alıyor. Daha sonra yazıcının kafası basacağınız tasarımın ana çerçevesini tablaya çizmeye başlıyor. Çizim yapıldıkça malzemenin ısısı düşüyor ve tasarım sertlik kazanıyor. Makerbot Replicator 2’nin kafası o kadar hassas ki 0.1 mm inceliğe kadar baskı yapabiliyor. Böylece basımı yapılan ürünlerde çok ince detaylar vermek mümkün oluyor. Tasarımın verdiği komutlara sadık olarak hızlı hareketler yapan bu kafa, tıpkı kozasını ören bir ipek böceği gibi katman katman baskı yapıyor. Her bir katmanın üstüne bir sonraki katman eklendikçe ürün son halini alıyor. Test etme imkânı bulduğum üründe maksimum 28,5 cm x 15,3 cm x 15,5 cm boyutlarında baskı yapmak mümkündü.Nerelerde kullanılabilir?Günümüzde 3 boyutlu yazıcılar çoğunlukla üretim ve Ar-Ge sektöründe kullanılıyor. Çünkü kalıp masrafı olmadan hızla fikirleri somutlaştırmaya yardımcı olan bir teknoloji bu. Bir de hobi ve merak amaçlı kullananlar var ki sayıları giderek artıyor. Üstelik insanların bu yazıcılar yardımıyla ev veya ofis ortamında kendi tasarımlarını üretebilmeleri Maker Hareketi (Maker Movement) adı verilen yeni bir akımın ortaya çıkmasına da sebep olmuş. Bu akımın savunucuları paylaşmayı ve girişim özgürlüğünü savunuyor. Türkiye’de bu harekete sempati duyan meraklılar da farklı platformlarda bir araya geliyor. Hayatımıza yeni yeni girmeye başlayan bu yazıcıların henüz büyük bir üretim devrimi yaptığını söylemek belki mümkün değil. Günlük hayatta kullandığımız bir ürünün yerine geçebilecek 3D tasarım sayısı şimdilik az. Fakat son 10 yılda bu teknolojinin aldığı mesafeyi düşündüğümüzde sonraki 10 yılda neler olabileceğini hayal etmek çok zor. Ay’a giden ilk uzay mekiğinde bir iPhone’dan daha düşük işlemci gücü vardı. Aynı gelişmeyi 3 boyutlu yazıcı teknolojisinde de görmek hiç şaşırtıcı olmayacaktır.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

İşte bizim Grammy serüvenimiz

Opera sanatçısı, besteci ve yapımcı Rahman Altın, dünyanın en prestijli müzik ödülleri olan Grammy’ye dört dalda aday gösterildi. Altın’ın bu başarısı daha önce bu ödülü alan Türkleri akla getirdi. Pek bilinmese de bu ödülü defalarca alan müzik adamlarımız var.Geçtiğimiz günlerde Amerika’dan gelen bir haber, Türkiye’de özellikle de sanat dünyasında büyük sevinçle karşılandı. Dünyanın en prestijli müzik ödülleri olarak bilinen Grammy’ye bir Türk müzisyen aday gösterildi. Üstelik dört dalda. O isim; opera sanatçısı, besteci ve yapımcı Rahman Altın. Altın Grammy’ye Kelebeğin Rüyası Film Müziği, en iyi mühendislik/Kayıt, Mix, Mastering, yılın yapımcısı ve en iyi ürün kapak tasarımı olmak üzere dört dalda aday adayı oldu. Altın, Amerika’nın ünlü müzik otoriteleri tarafından Grammy’nin en güçlü adaylarından biri olarak gösteriliyor. Rahman Altın, Kelebeğin Rüyası filmine bestelediği müziklerle; 15. Milano Uluslararası Film Festivali’nde, 13. World Soundtrack Academy, 46. SİYAD Sinema Ödülleri ve Kral Türkiye Müzik Ödülleri En İyi Film Müziği ödüllerine de layık görülmüştü.Bir Türk bestecisinin Grammy ödüllerine dört ayrı dalda aday adayı olması, adaylığının kabulü ve bu ödülün, Türkiye’ye gelmesi elbette çok önemli. Bu başarı sadece besteci ve yapımcıları değil, genel olarak müzik dünyasını etkileyecek. Bilindiği gibi Türkiye’nin Grammy konusunda çok parlak bir geçmişi yok. Ancak bu ödüle daha önce aday gösteren ve defalarca alan müzik adamlarımız ve müzisyenlerimiz de var. Ünlü yapımcılar Arif Mardin, Ahmet Ertegün, ünlü perküsyon sanatçımız Arto Tunçboyacıyan bu ödüllere layık görülen isimler. Ayrıca Kardeş Türküler ve Kerem Görsev de bu ödüle daha önce aday gösterilmişti.Ayrıntıya geçmeden sürecin nasıl işlediğine kısaca göz atalım. Recording Academy tarafından 1957 yılından bu yana verilmekte olan Grammy, müzik ödüllerinin Oscar’ı kabul ediliyor ve uluslararası platformda dünyanın en prestijli müzik ödülleri olarak biliniyor. Grammy aynı zamanda uzun bir yolculuğun adı. Her şeyden önce iyi bir albüm yapmak gerekiyor. Öncelikle çok değerli 150 müzik insanından oluşan jüri, eserinizin başvurduğunuz kategoriye uygun olup olmadığını inceliyor. Sürecin ardından her kategoride onlarca albüm aday olarak belirleniyor. Ardından oylama süreci geliyor. En fazla oy alan beş aday törende tanıtılmak üzere binlercesi arasından seçiliyor ve bir tanesi ödül alıyor. İlk beşe seçilenler törende tanıtılıyor. Törende, kazanana ödül veriliyor. 108’den farklı kategoriyi ve 30 farklı müzik türünü kapsayan bir ödül Grammy. Grammy’yi en çok kazanan ünlülerin başında 22 ödülle U2, 18 ödülle Michael Jackson geliyor. Eminem, Beyoncé, Alicia Keys, LeAnn Rimes, Norah Jones, Lady Gaga ve Madonna gibi ünlüler Grammy rekorcularından birkaçı.12 Grammy’li Türk Arif MardinBu ödülü en çok kazananların arasında dünyaca ünlü müzik yapımcımız Arif Mardin de var. 40 yılı aşkın sürelik kariyeri boyunca 40 altın ve platin albüm ödülü kazanan Mardin, 15 kez aday gösterildiği Grammy ödülünü 12 kez kazandı. Ahmet Ertegün ve yapımcı Jerry Wexler ile birçok projede yer alan Mardin; Bee Gees, Bette Midler, Diana Ross, Aretha Franklin, Barbra Streisand, Phil Collins, Jewel, Chaka Khan ve son olarak Norah Jones gibi çok sayıda ünlü sanatçıyla çalıştı. Müzik alanında pek çok kez onurlandırılan Arif Mardin, müzik endüstrisine önemli katkılarından dolayı Şubat 2001’de NARAS (National Recording Academy of Arts and Sciences) Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne de layık görüldü.Grammy ödülüne layık görülen diğer müzik adamımız ise Ahmet Ertegün. The Rolling Stones, Led Zeppelin’in yanı sıra Eric Clapton, Aretha Franklin ve Ray Charles gibi isimleri müzik dünyasına kazandıran Atlantic Records’un kurucusu Ertegün, bu ödülü dört kez kazandı. Ertegün, 2006 yılı Grammy töreninde ‘icon’ adı verilen Onur Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödül, müzik dünyasına emeği geçen kişiler için ilk kez verilmeye başlanmıştı. Ertegün ödülünü alırken tek cümle söyledi: “Bana bu imkânı tanıyan Amerika’ya ve sevgili öz vatanım Türkiye’ye teşekkür ederim.”Arto TunçboyacıyanBu ödüle hak kazanan diğer müzisyen Arto Tunçboyacıyan. Müzikseverler bu ismi çok yakından tanıyor. Özellikle Sezen Aksu ve Kardeş Türküler ile birlikte yaptığı çalışmalar ve besteleriyle müzik dünyasında önemli bir yere sahip. Aynı zamanda bir uçak kazasında yitirdiğimiz Onno Tunç’un da kardeşi olan müzisyen, Grammy ödülünü kazandı. Sanatçı Miho: Journey to the Muntain adlı albümüyle bu ödüle layık görüldü.Rahman AltınKardeş Türküler, Görsev ve AtakoğluBu ödüle Rahman Altın gibi aday olarak gösterilen müzisyenler var. Ödülü kazanamamış olsalar da aday olarak gösterilmiş olmaları bile müziğimiz adına önemli gelişmeler. Bugüne kadar yaptığı çalışmalarla adından sıkça söz ettiren Kardeş Türküler, Arto Tunçboyacıyan ile kaydettiği ‘Çocuk (H)Aklı’ isimli albümüyle 54. Grammy Ödülleri’nin adayları arasına girmişti. ‘Best World Music Album’ dalında aday gösterilen grubun rakipleri arasında Azam Ali, Yasmin Levy, Addis Acoustic Project gibi isimler vardı.Kerem GörsevGrammy’ye aday olarak gösterilen diğer isim de ülkemizin önde gelen caz müzisyenlerinden Kerem Görsev. Görsev, Londra Filarmoni Orkestrası eşliğinde Abbey Road’da kaydettiği albümü Therapy ile Best Large Jazz Ensemble dalında 2011’de Grammy aday adayları arasına girmeyi başarmıştı.Fahir AtakoğluÜnlü besteci ve piyanist Fahir Atakoğlu da bu prestijli ödüle aday gösterilen diğer bir isim. Sanatçının, İstanbul in Blue albümü ‘Contemporary Jazz Instrumental Album’, ‘Album of the Year’ ve ‘Instrumental Composing’ kategorilerinde, Grammy Müzik Ödülleri’nde aday adayı olarak gösterilmişti.Umarız, bu yılki ödüllerde Rahman Altın katıldığı tüm ödüllerde önce aday olarak gösterilir, sonra da ödüllerin sahibi olur. Çünkü bu başarı ülkemizdeki diğer müzisyenler için önemli bir eşik oluşturacak. Rahman Altın’ın bu başarısı pop müzik başta olmak üzere diğer müzik tarzlarında üretim yapan besteci ve yorumcuları ne kadar etkileyecek hep birlikte bekleyip göreceğiz.a.pektas@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

30 Ağustos 2014 Cumartesi 16:43

Yemek Bahane'nin konuğu Vedat Başaran

Clinton tatlı kazanından muhallebi aşırsın, Blair’in eşi balık tarifi istesin, Jacques Chirac, sarayında birlikte yemek yapma sözü alsın… Sonra muhabirin biri, bilmiş bilmiş yemeğini eleştirsin. E başka türlü nasıl hava atacaktım?20 küsur yılını Osmanlı ve Türk mutfağının araştırılması ve geliştirilmesine adamış şef Vedat Başaran’la birlikteydim bu hafta. Geçtiğimiz günlerde Bursa’da şeftali hasadı münasebetiyle bir araya geldiğim Başaran hatırlarsınız geziye katılan gazetecilere topladığımız şeftalilerle bir tatlı workshop’u yaptırmıştı. İade-i ziyaret adab-ı muaşerettendir dedim ve ilk fırsatta işletmeciliğini yaptığı Nar Lokantası’nda ziyaret ettim kendisini. Dünyanın en lüks restoran, saray ve salonlarında prensleri, kralları, first lady’leri ağırlamış bir ismin mutfağına kadar girmişken kuru bir muhabbetle iktifa edecek değildim elbette. Bush, Clinton, Monaco prensi, Kral Abdullah ve daha nicesini yemeklerine hayran bıraktırmış bir şeften bahsediyorum. Aralarında mutfağa kadar inip Başaran’dan reçete isteyen de var, beğendiği tatlıyı paket yaptıran da. Böyle bir isme en sevdiği yemeklerden birini pişirtmek, ardından tadına bakıp hiçbir kusur bulamasam da bilmiş bilmiş yorumda yapmak, eleştirmek itiraf ediyorum çok havalıydı. Ne yani eşe dosta ben kimlerin kimlerin elinden yemek yedim de yine de eleştirdim diye hava da mı atmayayım?Yıllardır onca insanı doyuruyorsunuz, siz ne yer içersiniz?Basit lezzetleri tercih eder, mevsime uygun beslenirim. Fırında biber dolması, sarma, haşlanmış içli köfte, pide, haşlama et, çorba vs. çok severim. Bazen de vücudumun istediğine göre hareket ederim. Örneğin canım tatlı ister bir tabak baklavayla geçiştirebilirim günümü.Çorba demişken zengin bir çorba kültürümüz olmasına rağmen neden menüler yalnızca birkaçıyla sınırlı. Gören mercimekten başka çorbamız yok sanır.İşletmeler riske girmek istemiyor. İyi bildiğinde devam ediyor. Bu üzücü tabii. Zamanla bu lezzetler kayboluyor. Menemen ve pilav için de aynı tehlikeden bahsedebiliriz.Her yer menemenci dolu ama.Menemen kahvaltı hizmeti veren tüm mekânlarda var. Ancak kahvaltılık ürünler kısa sürede hazırlanabilirken menemenin de aynı süratte pişirilmeye çalışılması lezzetine olumsuz yansıyor. Oysa menemen kısa sürede pişen bir yemek değil.Pilava ne oldu?Çeşitleri ve iyi yapan yerler azaldı. Seyyar satıcılar dışında neredeyse yapan kalmadı. Restoranlarda tabakların kenarını süsleyen garnitür artık. İnsanlarda yağlı yemeklere karşı hassasiyet buna neden olmuş olabilir. Fast food da yağlı ancak su gibi tüketiliyor. Yağ hassasiyetinden ziyade tencere yemekleri fast food kurbanı sanki.Batı’daki hastalık bize de sirayet etti. İşletmeler kârını maksimuma taşımak için maliyetleri kısıyor. Maliyetlerin başında malzeme, işçilik ve zaman var.AVM’lerdeki yöresel yemekler de bu yarıştan nasibini aldığı için mi düşük kaliteli ve özensiz?Alışveriş merkezlerinde kiralar yüksek. Fast food’un üretim maliyetleri çok düşük, yöresel yemeklerin ise yüksek. İkisinin aynı kârlılık anlayışıyla hareket etmesi mümkün değil. Bu yüzden bu yemekler kalitesizleşiyor, giderek fast food tarzına dönüyor.Balkan kökenlisiniz. Mutfağınıza dair neler süslüyor hatıralarınızı?Çocukken akrabalarımızın Boşnak kuru eti, Boşnak sucuğunu göndermesini sabırsızlıkla beklerdik. Ramazanlarda Boşnak böreği, pazar kahvaltılarında biber kızartması mutlaka olurdu. Gerçi hâlâ yaparız. Ben de görev yaptığım tüm restoranlarda mutlaka Boşnak yemeklerini menüme koymuşumdur.20 yılı aşkın süredir Osmanlı ve Türk mutfağına ilişkin araştırmalar yapıyorsunuz. Tozlu arşivlerde sizi en çok şaşırtan ne oldu?Pişirme tekniklerine hayran kaldım. Şiş ya da patlıcan kebabı demir şişlerde değil patlıcan sapında pişiriliyormuş. Patlıcanın sapındaki rayiha etin üzerinde teneffüs ediyor. Balık için de defne dalı kullanılıyor. Şiş kebap yapılırken beyaz un öyle bir darbe fiskesiyle etin üzerine atılıyor ki etin içinden akan sular unla buluşuyor. Ateşle temas ettikten sonra oluşan kabuk etin suyunu, lezzetini içinde tutuyor dışarıda da gevrek bir yapı oluşturuyor.Günümüze gelene dek neler değişmiş?En önemli değişim pişirme tekniklerinde. Osmanlı’da iki ya da üç kademeli pişirme vardı. Günümüzde ise tek kademe... Bazı pişirme usullerini de terk etmişiz. Mesela bugün İstanbul’da pişirilen yaprak sarmanın altına kemik konulmaz. Oysa Osmanlı’da zeytinyağlı dolmaya bile et suyu kullanılırdı. Bu et suyu üzerindeki donmuş yağ tabakasından arındırılarak katılırdı ki zeytinyağlı bir yemek donmasın. Eskiden rafine un tam beyaz olmadığından küllü suyla beyazlatılırdı. Küllü su beyazlattığı gibi gevreklik de verir. Reçelin sulu kısmını azaltmak için ise ateşten değil güneşten istifade edilir, güneşle uçurulmuş. Dünyanın en prestijli okullarında eğitim aldım, verdim. Dünyada yemek yapmadığım mutfak kalmadı, rahatlıkla bunların çok ince teknikler olduğunu söyleyebilirim.Birçok üniversitede gastronomi ve yemek kültürü üzerine seminerler veriyorsunuz. Öğrenciler en çok hangi konuda yanılıyor?Turizm ve gastronomi eğitimi öncelikle yerel literatürle yapılır. Biz işin eğitim kısmına sonradan başladığımız için Batı’daki literatürü aldık. Bu literatürle yetişen bir öğrenci, bizim Batı mutfağından zayıf bir mutfak olduğumuz kompleksine kapılabiliyor.Günümüzde Osmanlı mutfağı yıldızı parlayan mutfaklardan, eskiden nasıldı?Çırağan Sarayı’nda Osmanlı mutfağı konseptiyle Tuğra Restoran’ı açtığımda herkes çok önyargılı yaklaşmıştı. İngiltere’den gelmiş bir şef olarak Osmanlı’nın reddedilmiş bir kültür olduğunu bilmiyordum. En somut örneği dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in bir esprisiyle tecrübe ettim. Hazırladığım menünün Osmanlı yemeklerinden oluştuğunu öğrendiğinde “Biz cumhuriyet rejimine geçtik, sen hâlâ Osmanlı’da mı kaldın?” demişti.Önyargı neden, Osmanlı mutfağının fine dining bir restoran konseptine yakışmayacağı mı düşünülüyordu?Osmanlı yemekleri ancak esnaf lokantasına yakışır gibi bir algı söz konusuydu. Yaprak sarma, işkembe çorbası ya da domatesli pilavın lüks bir restoranda işi ne deniliyordu. Bu algıyı değiştirmek uzun yıllarımıza mal oldu ama başardık. Şu anda parlayan bir mutfak.İngiltere’de hem eğitim almış hem de eğitim vermiş bir şef olarak siz onlardan onlar sizden ne öğrendi?Lezzeti vasat bir yemek ya da ürünün bile nasıl bir dünya markası haline getirileceğini öğrendim. Onlar da vesilemle mutfağın Doğu’dan çıktığını ve baharatın aslında ne kadar önemli bir değer olduğunu öğrendiler. Ve tabii doğal malzeme kullanmayı. 30 sene öncesine kadar ıstakoz çorbası tozdan yapılıyor, kocaman salatalıklar kullanılıyordu.Misafirleriniz geldiğinde onları da mutfağa sokup yemekleri birlikte pişiriyormuşsunuz. Dünyanın en ünlü simalarına yemek yapmış bir şefe misafir ol, yemekleri sana yaptırsın. Tam ne umduk ne bulduk hali…(Gülüyor) Evet ama bundan çok keyif alıyorum. Misafirlerim de, hatta bunu daha sık yapmak istiyorlar. Terapi gibi… Hem de dinamik ve kaliteli vakit geçiriyoruz. Bu tarz ağırlamaların ileride amatör bir kulübe döneceğine inanıyorum.Boşnak usulü biber kavurmasıBu daha çok sabah kahvaltılarında tercih edilen bir Boşnak yemeği.* Yeşil, kırmızı fark etmez çarliston biberler közlenir.* Ardından bir tavada 2-3 dakika kadar tereyağında kavrulur.* Üzerine rendelenmiş beyaz peynir serpilir. Birkaç dakika da bu şekilde kavrulur.* Son olarak yumurta bütün olarak kırılır. (Arzuya göre karıştırılabilir de. Bu arada yumurta sayısını kullandığınız biber adeti ve damak zevkinize göre ayarlayabilirsiniz.)* Altı ve ağzı kapatılarak bir süre bekletir.* Ardından servis edilir.Not: Peynir ilave edildiğinde tavaya yapışmayacak kadar bekletilmeli aksi takdirde dibi tutabilir. Ayrıca peyniriniz tuzlu ise yemek piştikten sonra tadına bakın ve peynirin yemek içindeki performansına göre tuz ekleyin.Clinton için 700 enginar ayıkladımTansu Çiller’in Bill Clinton ziyareti münasebetiyle Houston’ın en lüks otelinde 500 kişilik öğle yemeği düzenlenecek. Benden başka Türk aşçı yok. Enginar sipariş ettim, saplarıyla geldi. 500 kişi için en az 700 enginar ayıklamanız gerekir ki arasından en iyi 500’ü seçilsin. Amerikalı aşçılar beceremediler. Amerika’da aşçıların bu tip el yetenekleri çok zayıf. Hassas bir sebze elde fazla kaldı mı kararabilir. Riske atmadım. Onca enginarı sabaha kadar tek başıma ayıkladım.Bir başka davet... Monaco prensi, sarayında Avrupa’nın bütün kraliyetlerini ağırlayacak. Ancak rahatsız olduğu gerekçesiyle davette çok durmayacağı hatta yemeğe katılmayacağı bilgisi verildi. Oysa prens davete de, yemeğe de kaldı. Hatta mutfağa kadar indi. Yediği tatlıları öyle beğendi ki, giderken paket yaptırdı. Bu bizim için gurur verici, Monaco yetkilileri için şaşırtıcı bir olaydı. Yine başka bir yemekte Bill Clinton mutfağa kadar gelmiş hatta muhallebi kazanını karıştırmış, tadına bakmıştı. Tony Blair’in eşi lüfer dolmasını çok beğenmiş yemek sonrası benden reçetesini istemişti. Jacques Chirac ise “Emekli olmazsam Élysée Sarayı’nda sizinle yemek yapmak isterim.” yorumunda bulunmuştu.Yemek iki ülke arasındaki gerginlği unutturdu!Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin çok gergin olduğu bir dönem. İki ülkenin başbakanı ise uzun yıllardan sonra ilk defa görüşecek. Yunan Başbakanı Miçotakis, Türkiye’nin ise Süleyman Demirel. Başbakanlar, bakan ve müsteşarlar Çırağan’daki Tuğra Restoran’da bir yemekte bir araya gelecek.. Dışarıda basın ordusu… Herkes yemekte ne konuşulacak diye merak ediyor. Oysa masada tek kelime politika konuşulmadı. Sadece yemek konuşuldu. Ege, Balkan, Anadolu, Yunan mutfağından bahsedildi, ortak değerler paylaşıldı. Yemekler gerginliği unutturuverdi. Nasıl unutturmasın Süleyman Demirel Anadolulu, Hikmet Çetin Kürt asıllı, Cavit Çağlar Batı Trakyalı, Ben Balkan… O yemekte belli bir dönemin geçmişi oturuyordu sanki.r.gul@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

30 Ağustos 2014 Cumartesi 07:22

‘Çocuğum nasıl vakit geçirsin?’ diyenlere...

İstanbul’daki çocuk bienalleri, deney atölyeleri ve dev botanik bahçeleri ‘Ne yapsak da çocuğumuzu bilgisayar başından kaldırıp hayata katsak’ diye kara kara düşünenleri bekliyor.Yaz tatili bitmek üzere. İmkânı olan çocuklar ya memlekette ya da tatil mekânlarında geçirdi günlerini. Bazıları ise vaktini bilgisayar ve televizyonun başında geçirmek zorunda kaldı. her zamanki gibi.Oysa şehir hayatı da çocuklara keyifli vakit geçirecek birçok imkân sunuyor. Özellikle İstanbul bu anlamda tam bir fırsatlar şehri. Üstelik okul döneminde de hafta sonlarını değerlendirmek için minik misafirlerini bekliyor. Örneğin İstanbul Üniversitesi Kampüsü tam 6 bin çeşit bitkinin sergilendiği Botanik Bahçesi. Ya da asırlık ağaçların olduğu, yer yer sincapların eşlik ettiği korular. Çocuğunun arkadaşlarıyla birlikte keyifli vakit geçirmesini isteyenler için ise birbirinden çeşitli atölye ve sergiler düzenleniyor. Örneğin geçtiğimiz hafta İstanbul Modern’de bir kesme şeker atölyesi vardı. Gündelik hayatta kullandıkları malzemelere bu atölyede başka gözlerle bakan çocuklar, kesme şekerlerden şekiller yapıp istedikleri gibi renklendirdi. İstanbul Modern, çocuğun üreticiliğini geliştirecek bu tür atölyeleri sık sık düzenliyor. Ücretli olması herkesin erişimini engelliyor ancak daha da önemlisi, ailelerin bu faaliyetlerden habersiz olması. Zira bu aktiviteler neredeyse tek sosyal faaliyetimiz olan dışarıda yemek yemekten daha pahalıya mal olmuyor. Tıpkı İstanbul Modern gibi Oyuncak Müzesi de bez oyuncak ve seramik gibi atölyelerle çocukların el becerilerini geliştirecek programlar düzenliyor.Çocuğunu bilgisayar başından kaldırmak isteyen ancak para harcamaktan yana olmayanlar için de birçok etkinlik mevcut. Örneğin alışveriş merkezlerinin birçoğu çocuklar için tiyatro, mini konser gibi etkinliklere imza atıyor ve bunların birçoğu ücretsiz. Trump Towers, geçtiğimiz ay düzenlediği Neşeli Çocuk Karnavalı’nda çok sayıda tiyatro oyununu ücretsiz izleme imkânı sunmuştu. Okulların açılmasıyla bu tiyatroların hafta sonları da devam etmesi bekleniyor. Kozzy AVM’de ise eğitmenler çocuklara uçurtma yapmayı öğretiyor.Bütün bu etkinliklerden vaktinde nasıl haberdar olurum diye düşünenler internet ortamında birçoğunun bilgisine ulaşabilir. Her birinin derli toplu ve aynı adreste duyurulduğu siteler de var. ‘Şehrin Çocuk Hali’ de bunlardan biri. İstanbul’da çocuklarla gidilebilecek restoranlardan tutun da çocuk alışverişi önerilerine kadar birçok bilgiyi sunan web sitesi, miniklere yönelik etkinlikleri düzenli olarak duyuruyor. Sitenin kurucu ve yöneticisi Özge Altınok Lokmanhekim, Şehrin Çocuk Hali’nin aslında bir ihtiyaçtan doğduğunu anlatıyor. Oğlu yürümeye ve konuşmaya başladığında onun iyi vakit geçirmesi ve başka çocuklarla bir arada olmasını sağlamak için etkinlik arayışına giren Lokmanhekim, tek tek arayıp bulmanın oldukça zaman aldığını fark eder ve böyle bir site kurmaya karar verir. İstanbul’da çocukların gezebileceği müze, tiyatro, atölye çalışmaları, spor yapılacak mekânlar, kurslar hatta koşup oynayabilecekleri parklar bile sitede veriliyor. Daha çok 0-12 yaş grubundaki çocuklara yönelik etkinlikler duyuruluyor. Ailelerin işini her alanda kolaylaştırmayı hedeflediğini söyleyen Lokmanhekim, “Kırtasiye, giyim, günlük ihtiyaçtan oyuncaklara kadar pek çok mağaza adresi var. Doğum günü partileri için mekân, butik pastacı ve fotoğrafçı gibi konularda da şirket önerilerine yer veriyoruz.” diyor. Lokmanhekim, sitede sadece profesyonellerin değil, diğer annelerin önerilerine de yer veriyor. Açılan öneri sayfasında herkes kendi tecrübesini diğer kullanıcılarla paylaşabiliyor.Aynı zamanda Milliyet Cumartesi’nde anne &çocuk köşesi hazırlayan Özge Altınok Lokmanhekim, pek çok dergide çocukla seyahat ve yaşam üzerine de yazılar yazıyor. Kendi web sitesinde de diğer annelerle interaktif bir iletişim içinde olduklarını anlatan Lokmanhekim, “Annelerden çok güzel mesajlar alıyoruz. Sitenin işleyişiyle ilgili de önerilerini paylaşıyorlar.” diyor. Annelere çocukla doğada vakit geçirmelerini öneren Lokmanhekim, bu konuda şehir parkları ve koruları değerlendirebileceklerini hatırlatıyor.Kelebek çiftliği, tıbbi bitkiler bahçesi…Yeşilköy’deki Rönepark mini hayvanat bahçesi çocukları eğlendirebilecek bir mekân. Zeytinburnu’ndaki Tıbbi Bitkiler Bahçesi ise çocuk ve yetişkinlere çok farklı deneyimler yaşatıyor. 14 dönümlük arazide konumlandırılan bahçedeki tıbbi bitki sayısı 700’ü aşıyor. Pek çok kişinin haberdar olmadığı mekânlardan biri de Kelebek Çiftliği. Kimya öğretmeni Çiğdem Ünlü ve akademisyen eşinin kurduğu çiftlikte kelebekler üzerinden ekolojik dengeyi koruma eğitimi veriliyor. Çok yakında kelebek üretmeyi de planlayan çiftlikte şu anda 350 kelebek var. Çocuklarla görülmesi gereken yerlerden biri de İstanbul Üniversitesi Kampüsü’nde yer alan Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi. Küresel tehdit altındaki bitkilerin çoğaltılması planlanan botanik bahçesinin açık alanlarında 400 odunsu bitki türüyle birlikte tam 6 bin çeşit bitki türü var. Çocuğunuzun ilgisini çekecek ve onu binaların kasvetinden uzaklaştıracak özel mekânlardan biri.Tiyatro sezonu başlıyorSonbaharla birlikte tiyatro sezonunun başlayacağını söyleyen Özge Altınok Lokmanhekim, önerilerini şöyle sıralıyor: Tiyatro Mie’nin farklı yaş gruplarına yönelik oyunları var. İstanbul Modern, Pera, Sabancı ve Koç müzeleri atölye ve etkinlikler düzenliyor. İyi Cüceler ve Düşevi’nin ücretsiz okuma atölyeleri var. MSA çocuklar için her ay farklı mutfak atölyeleri düzenliyor. Şehrin Çocuk Hali web sitesi ise nerede, kaç yaş grubu için hangi etkinlik olduğunu gün gün veriyor.Betondan koruya kaçışHer ne kadar hızla artan betonlaşmadan ve binaların içine hapsolmaktan şikâyet etsek de İstanbul, hâlâ sakinlerine korularıyla yeşile doyma fırsatı sunuyor. Birçoğunun girişi ücretsiz olan ve trafikten uzak kaldığı için çocuğun rahatlıkla hareket edebileceği İstanbul koruları, ailelerin tercihleri arasına girebilir. Bu anlamda yaz mevsiminin bitiyor olması da bir bahane sayılmaz. Çünkü dev ve asırlık ağaçlarla dolu bu mekânlar, sonbahar ve kışta da keyifli vakitlere ev sahipliği yapabilir.Seramik atölyesiÇocukları bekleyen keyifli etkinliklerden biri de Oyuncak Müzesi’ndeki Seramik Atölyesi. Kile şekiller vermeye çalışarak el becerilerini geliştiren çocukların hayal gücü de gelişiyor. Aynı zamanda arkadaşlarıyla eğlenceli dakikalar geçiriyorlar. Dört ve dokuz yaş aralığına hitap eden atölye çalışmasının ücreti 35 TL.a.kabil@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Uyurken dil mi öğrenilir?

Tembellikten başını kaldıramayanları heyecanlandıran bir reklam türü var. Uyurken zayıflamayı, hatta İngilizce öğrenmeyi vaat ediyor. Gerçeklik payı olsa da uzmanlar, meraklılarını temkinli olmaya çağırıyor.En çok da dil öğrenirken kelime ezberlemek zorunda kalanların ve uzun uzun tanımları aklında tutmaya çalışanların hayalidir; ‘Keşke uyurken beynim kendi kendine öğrense!’ Son zamanlarda özellikle internet ortamında sıkça karşılaşılan reklamlar tam da bunu vaat ediyor; ‘Uyurken İngilizce öğren!’ Peki, uyurken bir şey öğrenmek mümkün mü? Yoksa bu sadece tembellere yönelik bir reklam politikası mı?Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden Nörolog Dr. Mehmet Yavuz bunun mümkün olduğunu söylüyor. Uyku esnasında, özellikle teta aktivitesinin olduğu dönemlerde dışarıdan verilen bilgilerin hafızaya yerleşebileceğini söylüyor. Teta evresi kişinin uyuyakaldığı ana denk geliyor. REM dönemi de denen bu anda hızlı göz hareketleri dikkat çeker. Eğer bir kişinin uykudayken gözlerinin hareket ettiğini görürsek onun REM döneminde olduğunu düşünebiliriz. Bu ana denk gelen uyku evresinde dışarıdan bilgi veriliyorsa öğrenilmesi mümkün. Ancak Yavuz bunun herkeste işe yaramayabileceğini hatırlatıyor. Yavuz, uykuda öğrenme için piyasaya sunulan CD’lerden bahsediyor. İlk sırada İngilizce öğrenmek için hazırlananlar var. Hatta meraklıların bu CD’leri basit tekniklerle kendilerinin bile hazırlayabileceğini söylüyor.Aslında yeni gibi gözükse de insan beynini uyurken telkin etmek antik çağlardan beri uygulanan bir yöntem. O dönemlerde de din adamları hastalarına ilaç veriyor ve onlar uyurken hipnotik telkinlerde bulunuyordu. Hastaya meleklerin, uyku esnasında onu ziyaret edeceği ve iyileştireceği söyleniyordu. Bu şekilde ikna edici telkinler çoğu zaman işe yarıyor ve hastaların iyileştikleri görülüyordu. Öte yandan eski zamanlardan beri kullanılan uykuda telkin ya da öğrenme yöntemi uzmanlar tarafından çok da sağlıklı bulunmuyor. Mehmet Yavuz, uykunun hafızanın derlenip toparlanması ve kalıcı hale gelmesi için çok önemli olduğunu söylüyor. “Uyku esnasında dışarıdan telkin bilgileri ile hafızayı zorlarsanız, bu mevcut hafıza kayıtlarınızın da hasar görmesine neden olabilir.” diyor. Bu nedenle kısa telkin mesajları belki kabul edilebilir ancak yabancı dil öğrenmek gibi çok kapsamlı telkin durumunda hafızanın normal fizyolojik ahenginin bozulabileceğini söylüyor. Örneğin sigarayı bırakmak, zayıflamak ya da zararlı bir alışkanlıktan kurtulmak kısa süreli telkin sayılabilir. Bu tür içeriklerin de yarım saati geçmeyecek CD’ler olması gerektiğini söyleyen Yavuz, bütün uykuyu asla kaplamaması gerektiğini belirtiyor. Zira uyku, zihinsel ve bedensel dinlenme içindir. Yeni bir şeyler öğrenme için değildir. Bu yüzden en etkin öğrenme aktiviteleri uyanık iken olmalı. Nörolog Mehmet Yavuz’un dikkat çektiği bir konu daha var: “Uyku esnasında öğrenilenler sadece bilinçaltını etkiler. Ve bunları bilinçli halimizle kullanmak her zaman mümkün olmayabilir.” Beyin aktivitesinin normalde fizyolojik durum ve şartlara göre kendini düzenlediğini anlatan Yavuz, “Eğer beyin sürekli zihinsel faaliyet konumunda kalıyorsa yeterli düzeyde dinlenemez. Ana hafıza kayıtlarında sorunlar oluşur ve beyin fonksiyonları bozulur.” diyor. Yeterince dinlenemeyen beyinde ise unutkanlıklar, odaklanma sorunları baş gösterir. Kişinin iş ve aile çevresi ile ilişkilerinin bile tehlikeye girebileceğini söyleyen Yavuz, bu durumun panikatak ve depresyona hatta zekâ geriliğine kadar gidebileceğini anlatıyor.Uyurken zayıflanabilir ancak…Herkesin kilolardan şikâyet ettiği günümüzde en çok merak edilen diğer yöntem ise uyurken zayıflama. Aşırı kilolardan şikâyetçi olanlar için hazırlanan CD’lerde yine beyni daha az yemeye şartlayacak içerikler var. Sporsuz ve diyetsiz kilo verdirmeyi vaat eden CD’ler, uykuya dalmadan önce dinlenmeye başlanıyor. Üreticilerin, ‘Zayıf beden insanların fikirlerini sizin bilinçaltınıza kodluyoruz.’ diye açıkladığı yöntem, bir çeşit bilinçaltı etkileme şekli. İddialara göre CD’leri dinlemeye başladıktan sonra kişilerin yeme isteği azalırken hareket etme isteği artıyor. Ancak uzmanlar kötü niyetli tüccarların cirit attığı ortamda bu konuda dikkatli olmaya davet ediyor. Zira subliminal teknoloji diye bilinen bu yöntemle zararlı içeriğe sahip telkinler de beyninize verilebilir. Nörolog Mehmet Yavuz, bilinçaltına mesaj veren bu tür CD’lerin eğer istenirse zararlı alışkanlıklar ve bağımlılıklardan kurtulmak gibi işlerde kullanılabileceğini söylüyor. Sosyal fobi, panik atak, obsesif-kompulsif bozukluk ve özgüven eksikliği gibi problemlerin bu teknikleri kullanarak tedavi edilebildiğini ekliyor. “Bunlar için yazılımlar bile var.” diyen Yavuz, devam ediyor: “Ancak içeriği bilinmeyen, başkaları tarafından hazırlanmış oto-subliminal telkin CD’leri ile bilinçaltına olumlama yapmaya çalışmak riskli olacağından tavsiye etmiyorum.”a.kabil@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Kırmızı bulut çizene gülünen ülkede, tasarımı meslek edinmek…

Bisiklet tasarımcısı Aydan Çelik, kişisel kullanım eşyaları üreten ‘Tosbaa’ için kâh Kaplumbağa Terbiyecisi’nin eline fincan tutuşturuyor kâh Don Kişot’un elinden mızrağı alıp kalem veriyor.Bisiklet meraklıları onu ‘Bir Tur Versene’ adlı kitabın kapağındaki, velespitin üstünde tur atan kaplumbağa çizimiyle tanıyor. Şimdilerde ise kişisel kullanım eşyaları üreten Tosbaa için kâh Kaplumbağa Terbiyecisi’nin eline fincan tutuşturuyor kâh Don Kişot’un elinden mızrağı alıp kalem veriyor.Bahsettiğimiz kişi Aydan Çelik. İşletme ve iktisat tarihi eğitiminin üzerine Mimar Sinan Üniversitesi’nde heykel eğitimini de ekleyen Çelik, aynı zamanda Tarih Vakfı’nın mütevelli heyetinde. Ve tabii ki bisiklet tasarımcısı… Bütün bunlar birbirine karşı neye yarar sorusunu, “Bazen geliyor bir kavşakta onlar sizi buluşturuyor.” diye cevaplıyor.‘Tasarım dükkânı’ olarak adlandıran Tosbaa’daki hikâyesi ise bir otelin beşinci katı için imza attığı illüstrasyonlarla başlar. Artistik mimari ve grafik sanatını bir araya getiren çalışmalar yapan Çelik, bütün odaların kapı, koridor ve saatleri dahi farklı malzeme ve teknikler yoluyla illüstrasyonlarla bezer. İstanbul’daki kültür sanat aktivitelerini takip etmek üzere ülkeye gelen turistlerin tercih ettiği otelde Çelik’in ürünleri çok beğenilir. “İstanbul’a geliyoruz ama sevdiklerimize götürmek için düzgün bir şey bulamıyoruz.” diyen sanatsever turistler, Çelik’in ürünlerini satın almayı bile ister. Bu fikirden yola çıkarak Tosbaa markasının oluştuğunu anlatıyor tasırımcı. Çizimler genelde Nasreddin Hoca, Kaplumbağa Terbiyecisi, Hacivat Karagöz gibi bu toprakların kültüründen beslense de Don Kişot ve Hamlet gibi esin kaynakları da yok değil. Bu anlamda markanın sadece İstanbul’a ait olmadığını söyleyen Çelik, “Sadece Batı dan değil, olabildiğince farklı kaynaklardan besleniyoruz.” diyor. İstanbul’a dair bir şey yapsa bile bunu deyim yerindeyse ‘tosbaalaştırarak’ yapıyor. İstanbul’un simgelerini ise fazla tüketilmiş buluyor. İşte bu noktada onların işi var olan konuları yeniden yorumlamak. Günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız fincan, saat hatta mutfak önlüğü gibi ürünler için imza attığı çizimlerin her birinin aynı zamanda birer hikâyesi var. Ve etiketine iliştirilen küçük bir notla kullanıcısına ulaştırılıyor.‘Peki, sürekli üretmek zorunda kaldığı bir durumda ilhamını nereden alır sanatçı?’ sorumuza karşın hayattan beslendiğini anlatıyor Aydan Çelik. Sürekli bir gözlem halinde olduğunu söylüyor: “Bazen elimde bir bankanın kartıyla kendimi başka bir bankanın kapısında buluyorum. O anda kafa başka bir yerde demek ki.” diyor. Çelik’e ne zamandır çizimle uğraştığını soruyoruz. Sonuçta bir zamanlar işletme tarihi gibi çok ayrı bir alanla meşguldü. “Çocukluğumdan beri.” diyor. Babasının bakkal dükkânındaki kese kağıtlarının üzerine sürekli bir şeyler çizdiğini hatırlıyor. Çizim yeteneğine sahip binlerce çocuk olduğunu söylüyor: “Ben aralarında şanslı olanlardanım. Çocukluktaki hayal gücümü sürdürebildim. Ama kırmızı bulut çizen çocuğa öğretmenin kırık not verdiği bir ülkede herkesin hikâyesi benim gibi devam etmiyor maalesef.” a.kabil@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Başladığımız yere geri döndük

Dijital ortam için albüm yapmak artık büyük risk. Klip çekmediğiniz şarkının çöpe gitmesi gibi bir durum söz konusu. Bu durumda yıldız isimler haricinde kimse albüm yapmıyor.Malum albümler artık satmıyor. Fizikî albümler sadece arşivlik ve kartvizit olsun diye hazırlanıyor. Dijital ortam için bile albüm yapmak artık büyük risk. Çünkü klip çekmediğiniz şarkının çöpe gitmesi gibi üzücü bir durum söz konusu. Hal böyle olunca belli başlı yıldız isimler haricinde kimse albüm yapmıyor. Özellikle de ‘noname’ diye adlandırılan yeni isimler için müzik yapım firmaları albümün adını bile telaffuz etmiyor. Eğer cebinizde paranız varsa ve tüm çalışmanın masrafını karşılayacaksanız o başka. Müzik firmaları yıldız ışığı olan yeni isimlerle son bir yıldır albüm yerine sadece single sözleşmesi imzalıyor. Geçtiğimiz günlerde görüştüğüm bir müzisyen, büyük bir yapımcıyla dört single için bir anlaşma yaptıklarını söyledi. Anlaşma gereği her single için iki aylık bir süre tanınmış kendisine. Şarkısı hit olur ve tutarsa bu sürenin karşılıklı olarak uzatılabileceği söylenmiş. Aslında bu konu uzun süredir konuşuluyordu kulislerde ama açıkçası bu kadar yaygın olduğunu bilmiyordum. Sadece bununla kalsa iyi. Artık çoğu yıldız isimlere bile albüm yerine tek şarkılık sözleşmeler öneriliyor. Yani piyasa öyle bir duruma geldi ki büyük yapımcılar bile albümü bırakın maxi singlelara bile çekinerek bakmaya başladı.Öte yandan usta isimler de artık albüm yapmak istemediklerini sık sık dile getiriyor. Bunlardan biri de önceki hafta söyleşi yaptığımız Alpay. Pop müziğin çınarı, bundan sonra albüm yapmayacağını ve şarkılarını tekli olarak dijital platformlarda yayınlayacağını söyledi. Albümlerin hak ettiği değeri görmediğini, son albümünü örnek vererek anlattı. Bu iki durum da bize bir gerçeği gösteriyor. Müzikte başlanılan yere geri dönüyoruz. Albümlerin değil, şarkıların konuşulduğu 45’likler hatta taş plaklar dönemine. O gün imkânsızlıktan tek ya da iki şarkıyla çıkıyordu plaklar. Bugün imkân çok ama her şeyin hızla tüketildiği bir dönemdeyiz. Bundan sonra kendimizi albümsüz ve tek şarkılık günlere hazırlasak iyi ederiz.Kayahan’a saygı albümü yakındaMüzik dünyasının bu günlerde en çok konuştuğu konulardan biri, Kayahan için hazırlanan saygı albümü. Yaklaşık bir yıldır gündemde olan çalışmada sona yaklaşıldı. Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Aysel Gürel ve Ahmet Kaya için hazırlanan saygı albümlerinden sonra Kayahan için hazırlanan çalışma da epey ses getireceğe benziyor. Daha önce bu albümde 17 yıldız ismin usta müzisyenin şarkılarını yorumlayacağı duyurulmuştu. Lakin son gelen bilgilere göre sayı 21’e çıkmış. Albümde kimler yok ki? Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Candan Erçetin, Emre Aydın, Funda Arar, Mustafa Ceceli, Sıla, Demet Sağıroğlu, Mehmet Erdem… Albümde; Ajda Pekkan Gönül Sayfam, Nilüfer Bir Garip Serçe, Candan Erçetin Büyük Aşkım, Mine Koşan Allah’ım Neydi Günahım, İpek Acar Mor Menekşe, Funda Arar Melankoli, Emre Aydın Her Şeyden Çok, Mehmet Erdem İlk Değil, Aşkın Nur Yengi Atın Beni Denizlere, Sıla Canım Sıkılıyor adlı şarkıları seslendiriyor. Aslında Şebnem Ferah’ın da bu albümde olmasının planlandığı ancak İskender Paydaş’ın albümünde ‘Hep Karanlık’ isimli bir şarkıyı seslendirdiği ve iki albümün piyasaya çıkış zamanının yakın tarihe denk gelmesi nedeniyle Kayahan’ın albümünde olmadığını da söylemek gerek. Albümle ilgili diğer bir ayrıntı ise kartonetinin diğer saygı albümlerinden farklı olduğu. Kayahan’ın, her şarkının hikâyesini bizzat yazarak çalışmaya eklediğini öğrendik. Yani müzikseverleri, titizlikle çalışılmış bir albüm bekliyor. Umarız bu çalışma zorlu bir tedavi süreci yaşayan ve durumu giderek iyileşen Kayahan ustaya moral olur. Bakalım Kayahan’dan dinlemeye alıştığımız şarkılar başka seslerde nasıl çınlayacak?En iyi gitar rifi: Whole Lotta LoveÜlkemizde ödüller dışında müzikle ilgili çok anket yapılmıyor. Ancak yurtdışında özellikle büyük yayın kuruluşlarının yaptığı anketler büyük ses getiriyor. Bunlardan sonuncusu BBC Radio 2 dinleyicileriyle yapılan oylamaydı. Oylama sonucunda, Led Zeppelin’in Whole Lotta Love şarkısı, tüm zamanın en iyi gitar rifi seçildi. Ankette, Guns ‘N’ Roses’ın Sweet Child O’ Mine’ı ikinci, AC/DC’nin Back In Black’i üçüncü, Deep Purple’ın Smoke On The Water’ı ise dördüncü seçildi. Led Zeppelin’in gitaristi Jimmy Pag, sonucu duyunca sevinçten darmadağın olduğunu söyledi. Pag, insanların yüzünde gülümseme uyandırmasını istediği rifin grupla birlikte çaldığında zorlama çıktığını söyledi. Plak şirketi yapımcısı Steve Levine ise şarkının 20. yüzyıldaki en önemli riflerden biri olduğunu ifade etti. Acaba bizde böyle bir oylama yapılsa en iyi gitar rifi hangi şarkı olur çok merak ediyorum. Keşke böyle bir oylama yapılsa.a.pektas@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Davetsiz kulak misafiri: Mantar

Deniz, kum, güneş derken şu sıra pek çok hasta kulak mantarından muzdarip. Rahatsız edici bir kaşıntı ve yanmaya neden olan kulak mantarı, çevre dokulara da yayılabiliyor. Mantara karşı hangi tedbirleri almalı?Dış kulağın akut veya kronik mantar enfeksiyonlarına, kulak mantarı deniyor. Dış kulak yolu mantarları, deri ve yumuşak doku mantarlarına benzer. “Kulak kanalının dar ve kıvrımlı oluşu, giren sıvıya ve yabancı cisimlerin bu bölgeden çıkışına engel oluşturur. Bu durum da kanal yüzey dokusunun zayıflamasına ve zedelenmesine sebep olur. Kulak mantarı, dar kanalda genişleyen yangılı dokunun yeterince yer bulamaması nedeniyle ciddi bir ağrı ve kaşıntıyla kendini gösteren bir hastalık.” diyor Central Hospital Kulak Burun Boğaz Uzmanı Opr. Dr. Ümit Hardal. Bu hastalık ısı, nem ve tozlu havanın olduğu subtropikal ve tropikal bölgelerde yaşayan kişilerde daha fazla görülse de tüm dünyada yaygın olan bir enfeksiyon. Genellikle aşırı terleyen ve kulaklarını karıştırmayı alışkanlık haline getiren insanlarda daha sık görülüyor.Kulak mantarı, tek veya her iki kulakta da görülebiliyor. Kendini kaşıntı, kötü kokulu akıntı, şiddetli ağrı, çınlama ve işitme kaybı olarak gösteriyor. Bazı durumlarda kulak kepçesinde ve boyundaki lenf bezlerinde şişmeler de meydana gelebiliyor. Ağrının oluşması mantarın derinlere kadar indiğinin göstergesi. Özellikle kulakları karıştırmak, hastalığın kulağın derinliklerine kadar ilerlemesine yol açabilir. Bu sebeple kulağa asla müdahale edilmemesi gerekiyor. Normalde dış kulak yolunun hafif asidik düzeyde oluşu, bu bölgeye mikroorganizmaların yerleşmesi için uygun bir ortam yaratır. Bunun yanı sıra kulak temizliği esnasında oluşan travmalar ve genellikle steril olmayan gereçlerin kullanılması da mantar oluşumunu kolaylaştırabilir. Ayrıca deniz, havuz, hamam, sauna hatta banyoya bağlı olarak dış kulağın suyla sık teması sonucu PH değerinin yükselmesi durumunda da enfeksiyon ortaya çıkabilir.Kulak zarını delebilirTedavide öncelikle dış kulak yolundaki mantar plakları aspiratör yardımıyla alınarak kulak temizlenir. Enfeksiyon geçene kadar bu işlem tekrarlanır. İlaç tedavisi genellikle lokal müdahaleler şeklinde olur ve en çok damlalardan faydalanılır. Tedavi sırasında ve sonrasında kulağın temiz tutulması, suyla temasının önlenmesi şart. Enfeksiyon geçmiş görünse bile, tekrarlama olasılığı yüksek. Ayrıca su ile temas olacağı zamanlarda dış kulak yolu özel ilaçlar ile korunmalı. Kulak mantarı, zamanında teşhis ve tedavi edilmediğinde kulak zarında delinmeye ve işitme kaybına yol açabiliyor. Kulak mantarı ayrıca çevre kemik dokulara da yayılabilir. Bu nedenle kulak mantarını düşündürecek belirtiler görüldüğünde mutlaka bir kulak burun boğaz uzmanına başvurulmalı.Mantar türemesin diye...* Kulağınız kaşınsa bile yabancı cisim veya parmakla müdahale etmeyin. Kaşımak zorunda kalırsanız ardından suyla temas ettirmeyin.* Kulak temizliğine özen gösterin.* Pamuklu çubukları asla kullanmayın. Dış kulak bir bezle silinerek temizlenmeli.* Banyo, deniz veya havuz sonrası kulaklar iyice kurulanmalı.* Aşırı nemli, rutubetli ve sıcak yerlerden mümkün olduğunca uzak durun.* Mantar oluşumunu tetikleyen acı biber, domates, kızartma ve çikolata gibi besinlerden uzak durun.* Kalabalık havuzlara girmeyin. * Kulak damlaları açıldıktan sonra, sadece 15 gün kullanılmalı.m.tuncel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Bağa gel bostana gel

Her şeyi iki taş arası başaran modern zaman marketlerinin vaatleri arasında pencere önü bostanları da var. Vaat güzel, biz vaade teşne… Gel gör ki, yine de bir iki çekincemiz olacak… Zahmetsiz balkon olmaz ne de olsa…Bu yazı Yedikule’nin tarihi bostanlarına iş makineleri gireli bir yıl olmuşken markette plastik saksının içinde gördüğüm nane bostanı için yazılmıştır. Türkiye’nin ve belki dünyanın şehir içi müstesna bostanlarından plastik saksı bostanlarına terfi ettik, amenna.Kabul ediyorum, çok şeyin yapay olduğu bir çağda doğala dönüş çağrısının pek sürükleyici olduğunu. Ki bundandır, İstanbul’un taaa Fizan’ında bulunan marketlere gidecek imkânlardan yoksun olduğumdan, Ankara’da fellik fellik bostan satan market aramam.Düşünsenize, pencerenin önüne koyduğunuz gibi büyüyen, sonra da, kibar tabiriyle “koparıp koparıp” yiyebileceğiniz, rokasıydı, teresiydi, maydanozuydu bir küçük bahçecik. İçinden turşu çıksın isteriz elbet.Yazının bu yerinde, hazır da adını anmışken, tereye biraz değinesim var. Turpgillerden olan bu sevgili ot, biraz buruk, acı tadıyla çok insanın gönlünü çelmese de, rayihasına varanlar için özel. Keskin acılığıyla barışabildiniz mi, onu istediğiniz şekle sokuyorsunuz. Mesela biraz Ezine peyniri, üç beş ceviz. Fakat işte o, sofralarımızdan da, bahçelerimizden de giderek seyrelenlerden.Konuyu buradan başa bağlıyorum yeniden, bostanlar içinde vaat edilenler arasında tere de var. Sanmam rağbet edilenlerden olsun. İsmi ille rokadan sonra geçiyor. Ot hiyerarşisinin pek alt sıralarında.İşte meraklı bir bekleyişin ardından, -efradıma sorarsanız telaşlı-, bostanlardan birini görme şerefine nihayet nail oldum. O da ne! Hüsran… Heyhat…Diyorlar ki organikçi bostancılarımız, işte bu kum mudur, toprak mı, ne idüğü belirsiz taşlar içine gömülü tohumlar “pört” diye çıkıveriyormuş.Hakikaten kolaycılığın ateşli karşıtlarından değilim. Mümkünse kolay olsun bizim olsun ama hayat bilgisi derslerinin en komik konularından biriyken çimlendirme, bu ne şimdi? Bir organiklik vaadi bu kadar mı yapay görünür?Bostan gerçeğiyle yüzleşmenin verdiği acı tere tadı, beni yine fidecilere yöneltti. Karaköy Çarşısı’nda gezerken hem tohum, hem haşarat def edici satan dükkânlardan birinde tere tohumu buldum. “Çabucak büyür” dedi satıcı, onu tohumun paketindeki işaretler doğruladı. Güzel. Cepte teremiz. Kaldı ki, tohuma gelesiye çoktan boy verip bir avuç kadar olmuş fideler de dizi dizi boy boy Mısır Çarşısı’nda satılmakta. Bunları alıp ektiğiniz vakit çok özel bir emek istemiyor, güneş tepeye çıkmadan ya da batınca suyunu unutmayın yeter. Yani ideal saat ya sabah 7, ya akşam 8-9.Yazının noktası şudur: Nane, maydanoz, reyhan fideleri satılmakta hâlâ. Bir küçük balkonunuz var, ille biberdir, hıyardır, domatestir, heveslenmeyin. Büyük de şart değil, ele gelir saksılara bunlardan birini ya da hepsini ekin. Nane sevince yerini, yengeç misali yan yürür, yampiri büyür. O büyüyüp yapraklandıkça, kibarca değil, “yolun” gitsin. Yolundukça coşuyor. Maydanoz da, reyhan da aynı coşkunluğa sahip. Kurutun bir kapta… İşte size en organiğinden baharat. Denemesi beş kuruş. a.orer@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Buz gibi soğuk limonata

Limonata, en sağlıklı ve yazın en çok tercih edilen içeceklerinden olsa da güzelini bulabilmek zordur. Bu hafta, çeşitli denemeler sonucu ulaştığım bir limonata tarifini paylaşıyorum.Her Türk kadını gibi ben de eski zaman Türk filmlerini çok severim. Boş zamanlarımda defalarca izlediğim sahneleri bir daha izler ve “O zamanlar her şey daha samimiydi, sevgiler daha gerçekti, şimdi bu duyguları veren filmler nerde?” diye sinema yorumlarımı da yaparım. Hababam Sınıfı’nda gülerken ağlayıp, Bizim Aile’nin sıcaklığında ailemi özlerim. Türkan Şoray’ın gözlerine, Gülşen Bubikoğlu’nun saçlarına hayranlığıma girmiyorum.Bir yemek yazısında Türk sinemasının ne alâkası var demeyin... Eskileri seyre dalmışken küçük bir çocuğun elinde bardak “Buz gibi soğuk limonata.. abi limonata vereyim içini serinletsin.” repliği, sizlere bu sıcak yaz günlerinde limonata tarifi vermediğimi hatırlattı. Hemen Melek’in mutfağına doğru yol alıp büyük bir keyifle tarifimi hazırladım.Limonata, en sağlıklı ve yazın en çok tercih edilen içeceklerinden olsa da güzelini bulabilmek zordur. Ya çok şekerli olur, ya çok ekşi ya da gıda boyası ve aroma artırıcılarından gerçek limon tadını bulamazsınız..Benim gibi limonata sever hatta hayran birisinin çeşitli denemeler sonucu ulaştığı, tariflerim arasındaki en değerli kalemlerden birini veriyorum sizlere. Hem yaz yemekleri ile hem de keklerle oldukça güzel bir ikili olabilir. Malzemeler10 adet yumuşak limonYarım demet taze naneYaklaşık 8 kaşık şeker (Mutlaka tadarak ilave edin)4 bardak soğuk suBol miktarda buz HazırlanışıLimonlar ve portakal iyice yıkanır ve rendenin en minik kısmında rendelenir. Rendelerken dikkat etmemiz gereken derin kabuğu zede almadan sadece sarı kısmı rendelemektir. Şekerimizle limonların kabukları bir araya getirilir el ile iyice ovulur. Bu aşamada şekerin rengi sararır ve limon kabukları ile hemdem olur. Daha sonra rendelemiş olduğumuz limonlar, kabuklarından soyulur ve şekerin içine doğranıp suyu çıkana kadar yoğrulur. İsteyen, bu aşamada nane yaprakları da ekleyebilir. Nanenin aroması, limonatamıza harika bir ferahlık verecektir.Suyumuzu limon ve şeker karışımımıza döküp şekerin iyice erimesini sağlıyoruz. Beyaz temiz bir tülbentten sürahimize limonatamızı süzdürerek ve iyice sıkarak döküyoruz. Tabii siz bu aşamada ince bir tel süzgeç de kullanabilirsiniz. En son olarak azar azar su katıp limonatamızın kıvamını ayarlıyoruz. Buzdolabında biraz beklettikten sonra içine buz atarak servis edebiliriz. Bir kez ev limonatası içince emin olun bir daha vazgeçemeyeceksiniz. Afiyet şeker olsun…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Karabiber

Ortaçağda çeyiz, vergi ve kiraların karabiberle ödenmesi, bu baharatın ne kadar kıymetli olduğunu anlatmak için yeterli.Yaşlı dünyamızın en eski ve en gözde baharatlarındandır karabiber. Eski zamanlarda karabiberin tohum ve meyveleri altından bile daha değerliydi. İlk olarak eski Romalılar deniz yolculuklarını zorlaştıran rüzgârlar ve muson yağmurlarının önemini fark ederek, altından daha değerli olan karabiberin Hindistan’dan hasarsız bir şekilde getirilmesini güvence altına almışlardı. Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin başlıca limanı olan İskenderiye’yi kurmuş ve karabiberi koymak için devasa ambarlar yapmışlardı. Şehirlerine giriş kapılarının birinin adını da ‘Karabiber Kapısı’ koymuşlardı. Roma’nın kuşatılmasında Gotların kralı fidye olarak 3 bin libre karabiber tohumu karşılığı altın istemişti. Romalılar fidyeyi ödemiş ancak yine de Gotların yağmalamasından kurtulamamışlardı.Ortaçağda ise karabiber tercih edilen bir ödeme aracı olmaya başlamıştı. Çeyiz, vergi ve kiralar karabiberle ödeniyordu. O zamanlarda “karabiber kirası” adı verilen kira, baharatın çok pahalı olması nedeniyle yüksek kira verilen değerli malları simgeliyordu. Karabiberin değeri, kokusu ve çeşnisi ile en yavan et yemeklerini bile lezzetli hale getirmesinden kaynaklanmaktaydı.Karabiberin bitkibilimdeki adında geçen ‘piper’ kelimesi Hindistan’ın en eski Sanskritçe dilinde meyve anlamına gelen ‘pipali’ kelimesinden gelmektedir.Hintli sömürgecilerin karabiberi, Endonezya’nın en büyük adası olan Java’ya götürdükleri bilinir. İşte bu olay, karabiber üretiminin Uzakdoğu’dan Malezya, Borneo, Sri Lanka ve Sumatra’ya kadar yayılmasına neden olmuştur.Karabiber en kaliteli şekilde Ekvator yakınlarında yetiştirilir. Günümüzde ise Brezilya, Tayland ve Afrika’nın tropikal bölgelerinde yetiştirilmektedir. Siyah, beyaz, yeşil karabiberKarabiberin, beyaz karabiber ve yeşil karabiber olmak üzere üç türü bulunmaktadır.Beyaz karabiber, kırmızı ve turuncu meyveler çuvallara doldurularak bir hafta boyunca yavaş akan suyun altında ıslatılarak elde edilir. Bu şekilde rende üzerinde elle ovuşturulan meyvenin kabukları soyulur. Kabuğu soyulan bu biberlere beyaz karabiber adı verilir.Yeşil karabiber ise taze ve uzun olan başakların üzerinde kopmadan satılır. Yeşil karabiber kimi av etlerinde, sebzeli yahnilerin kremalı soslarında tamamlayıcı olarak kullanılır. Yeşil karabiber, salamura turşu halinde ya da sirke içinde saklanarak satılır.Siyah karabiber meyvelerinin, özel ve oldukça zengin bir kokusu vardır. Beyaz karabiber siyahtan daha az kokuludur ve çeşnisi daha zayıftır. Yeşil karabiber ise siyahtan daha hafif ama karabiber kadar yakıcıdır.Taze taze çekebilirsinizKarabiber meyveleri, küçük karabiber değirmenlerinde öğütülebildiği gibi plastik bir torbanın içinde merdane ile üzerinden geçilip ezilerek de hazırlanabilir. Özellikle et yemeklerinde bu taze çekilmiş ya da ezilmiş karabiber özel bir lezzet katar.Faydaları saymakla bitmezKarabiberin düzenli kullanımı birçok rahatsızlık için şifa aracıdır. Öksürük ve soğuk algınlığında içilen çay ve diğer bitki çaylarına katıldığında müthiş bir etki oluşturur ve iyileşmeye yardımcı olur.Bünyesinde taşıdığı antioksidanlarla hassaten kalp ve karaciğer rahatsızlıklarının tedavisinde yardımcı rol oynar.Türkiye’de son yıllarda artan kanda yağlanma rahatsızlığı için de karabiberin yemeklerde kullanımı oldukça önemlidir. Çünkü karabiber kandaki kötü yağların azalmasına yardımcı olur.Bağışıklık sistemini de güçlendiren karabiber, kansızlığın azalmasına ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında mikropların yok edilmesine yardımcı olur.Diyabet hastaları da düzenli karabiber kullanarak, kandaki şekerin düşürülmesi sonucunu elde edebilirler.Yalnız yüksek tansiyon hastalarının fazla karabiberden kaçınmaları gerekir.Doğal karabiber yağı ise eşit ölçülerde karanfil yağı, çörekotu yağı, biberiye yağı ile karıştırılarak ağrıyan eklemlere ve kaslara sürüldüğünde ağrı şikâyetlerinin azalmasına yardımcı olur. Bu yağların hepsi ısıtıcı özellik taşıdığından romatizmal ağrılarda da oldukça etkili olduğu bilinmektedir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

ETKİNLİK

FESTİVAL - 14. !f İstanbul için geri sayım başladı: Maximum Kart sponsorluğunda düzenlenecek olan ‘!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’ne başvurular başladı.Festival, Türkiye sinemasındaki yeni bakışları keşfetmesiyle tanınıyor. Bu yıl 14.sü düzenlenecek festival, 12 Şubat-1 Mart 2015 günleri arasında gerçekleştirilecek. Kurmaca uzun, belgesel ve kısa filmlerin kabul edileceği festival için son başvuru günü 28 Kasım Cuma. Değerlendirme sonucu belgesel ve kurmaca uzun filmler, !f İstanbul’un Türkiye’den veya Türkiye hakkında, yeni, bakışları değiştirebilecek filmleri bir araya getirdiği ‘Ev’ bölümünde gösterilecek. 2008’den itibaren başlayan, dünyadan ve Türkiye’den genç yeteneklerin keşfedildiği yarışmada ‘Yılın en ilham verici yönetmeni’ kategorisinde birinci olan film yönetmeni, 15 bin dolar para ödülünün sahibi oluyor.FESTİVAL - Malatya yolcusu kalmasınMalatya Kayısı Araştırma-Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından Malatya Büyükşehir Belediyesi ve İnönü Üniversitesi’nin destekleriyle düzenlenecek ‘Malatya Uluslararası Film Festivali’ne kısa film başvuruları başladı. Bu yıl 5’incisi gerçekleştirilecek olan festival, 21-27 Kasım günleri arasında düzenlenecek. Festival, kısa film çekimini teşvik etmek, bu türde film çeken genç yetenekleri keşfetmek, nitelikli yapımları ödüllendirmek ve isimlerini ulusal alanda duyurma fırsatı sunmayı amaçlıyor. Yarışmaya katılmak isteyenler www.malatyafilmfest.org.tr web adresi üzerinden 10 Ekim Cuma gününe kadar başvuru yapabilir. Başvuru için herhangi bir yaş, deneyim, tür ya da tema kısıtlaması yok. Yarışmaya, Kasım 2013 tarihinden sonra çekilmiş ve süresi 30 dakikayı aşmayan filmler kabul edilecek. Birincinin Kristal Kayısı ödülünün yanı sıra 5 bin TL para ödülü de kazanacağı yarışmada, ödüle değer görülen film sahipleri ödüllerini 27 Kasım Perşembe gecesi yapılacak törende alacak.KONSER - Genç Hırvat müzisyenler işbaşındaTurkcell’in 20. yıl etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirdiği ‘Turkcell Yıldızlı Geceler’ konserlerinin sonuna gelindi. Yerli ve yabancı sanatçıların sahne aldığı konserlerin kapanışını, 2 Cellos olarak bilinen Genç Hırvat Müzisyenler Luka Sulic ve Stjepan Hauser yapacak. Sevilen sanatçılar, 31 Ağustos Pazar akşamı saat 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde sevenleriyle bir araya gelecek. 2 Cellos, 2011 yılında Michael Jackson’ın ‘Smooth Criminal’ parçasına yaptıkları yorumla ün kazanmış, dünya çapında bir kitle oluşturmuş. Biletix’te satılan biletlerin fiyatları 72-277,50 TL arasında.f.ur@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Zafer Bayramı

İnsan hakikaten bir su damlası. Bir yüzü göğe, diğer yüzü yere dönük. Havada asılıyken de toprağa inerken de nihai amacı denize karışmak. İster henüz bulutun kalbinde otursun, ister bir yaprağa çiğ olarak konsun, isterse ırmaklara karışsın, denize varmadan ona huzur yok.Bu fotoğrafı gördüğümde, Mevlânâ’nın “İçimde aşkın nurundan bir deniz meydana geldi ve bütün evren o denizde boğuldu gitti” dizesini hatırladım. Sonra rübailerini karıştırmaya başladım ve bu kez de şu dizelere rastladım:“Denizin sahile bıraktığı köpüklere de ki; çırpınmanız, oynaşmanız, gürlemeniz, gezip tozmanız ne oldu? Neden sessizce kıyıda uyuyorsunuz? Deniz sizi yok olmanız için mi kenara attı? / Sahilde kumlar üzerinde sessizce uyuyan köpükler de sana dille, dudakla değil, hal dili ile; bu soruyu bize zorma, denize sor derler...”İnsan hakikaten bir su damlası. Bir yüzü göğe, diğer yüzü yere dönük. Havada asılıyken de toprağa inerken de nihai amacı denize karışmak. İster henüz bulutun kalbinde otursun, ister bir yaprağa çiğ olarak konsun, isterse ırmaklara karışsın, denize varmadan ona huzur yok. Bu kadar güçlü bir arzunun her zaman bilince yükselmemesi, çok derinlerinde saklanması ise şaşılacak şey. Asli özleminin farkına vardığı an zaten damlanın içinde bir deniz peydah oluyor. Fakat orada bir tuzak var. İnsan denize çizilmiş köpükten resimlerine hayran kalıp damla haline varlık atfetmeye devam edebiliyor. Yapması gerekeni; diplere bir dalgıç heyecanıyla dalmayı unutuyor. Bazen de aşağılarda kaybolmaktan korkuyor. Oysa iniş gibi gelen eylem gerçekte tam bir çıkış olacak. Tabii bulunduğu derinlik neyse görüp hissettikleri ona göre değişecek. Ne zaman ki denizin altı ile üstü karışacak, ne zaman aydınlıktan ve karanlıktan kurtulacak, balığı, yosunu, taşı eriyip hemhal olacak, işte o günü zafer bayramı olarak kutlayacak...EMİN MİSİN ARKADAŞ?Hadi biraz akıntıya kürek çekelim. Ya bu iç bükey ayna doğruyu söylüyorsa, ya asıl yalancı olan normal aynalarsa? Gördüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Dahası kanıtlanmış addedilen bilgiye nasıl güvenebiliriz? Başkalarının gözleriyle sözlerine inanmaktan başka bir şansımız var mı? Oysa beş duyuyla algılanan herşey fotoğrafı daima eksik veriyor. Bilimin borusu bile kabulleri yanlışlanıncaya kadar ötüyor ki, bu kutsal çabanın amacı zaten eninde sonunda aksi ispatlanacak hipotezler üretmek. Bu sonu olmayan bir süreç . Gerçeğin daima farklı açıdan çekilebilecek alternatif bir hali var çünkü. Her şeyin birden açıklanabilmesi mümkün değilse tek bir şeyin bile doğruluğundan emin olamayız. Hem “Her şey”in tanımını kim yapacak ki? Bilgin çok ama bilge yok. Asılalım küreklere: Ya bedenimiz sandığımız gibi katı değil de, bulutsu bir letafeti yansıtıyorsa? Ya baştan aşağı gözden ibaretsek, gerisi faso fisoysa? Ya çok ama çok güzelsek, bize kusur atfedilemezse? Ya ne bir eksiğimiz ne bir fazlalığımız varsa, baştan aşağıya mükemmelsek? Yar bize bir manivela! Dünyayı kaldırmamız lazım!GECE GÖRÜŞÜUlaşmak istediğiniz şey hem uzak hem de karanlıktaysa gece dürbününe ihtiyaç duyarsınız. Çıplak gözünüzün erişemeyeceği görüntüleri başka türlü yakalayamazsınız. Dürbün yaklaşmakta olan tehlikeye karşı sizi uyarır ve tedbir almanıza imkan tanır. Peki ya bir düşman beklentisi içinde değilseniz, tam aksine gecenin gizli dostlarını görmek istiyorsanız ne olacak? Elinize tutuşturulacak en marifetli dürbünler bile fayda sağlamaz. Abdülkadir Belhî, Kunûzu’l-Ârifîn’de der ki, “O yakınlığından dolayı sana uzak görünür. Örtüler kalkınca O’nun yakınlığı belli olur.” Erenleri okuduğumuzda anlıyoruz ki, örtüler çoğunlukla geceleri kalkıyor. Mevlânâ, Belhî’yi teyid edercesine şöyle söylüyor:“Sana çok yakınlığımdan ötürü uzağa düşmüşüm. Seninle son derece içli dışlı olmamdan dolayı senden ayrıyım. Sana olduğum gibi apaçık göründüğüm için örtülüyüm. Seninle çok görüşüp konuştuğum için dertliyim, hastayım.”Peki bütün bu gece görüşlerinde neler olur? Mevlânâ’ya göre gece olunca bir sevda davulu çalmaya başlar. Böylece O’nu sevme zamanının geldiği haber verilir. Gece olunca nerede bir beden varsa hepsi maddi varlıklarını kaybeder ve ruh olur. O yüzden gecelerin ıskalanmamasını önerir:“Geceleyin yürü, zira gece sırlar rehberidir. Herkes uyurken ilahi aşk sırları, mânâ zevkleri gönüle gelir. Çünkü geceleyin gönlün kapıları açılır. Yapılan işler, yabancıların gözlerinden gizlenir. Geceleyin gönlümüz aşk ile, gözlerimiz uyku ile karışmış olduğu halde, bizim yarin güzel yüzü ile işimiz vardır.”Göze de dürbüne de ihtiyaç olmayan o buluşmalardan başka haber veremiyorlar. “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur” gibi arabeske de yatmıyorlar. Ne yapacağız o halde? Arzunun dışında ne var elimizde?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Dünyayı geziyorum gözlerim kapalı!

Hislerle Yolculuk, sırrı isminde gizli, müstesna bir proje. ‘Görme engelli turist’ kavramını yaygınlaştırmak gibi kıymetli bir amacı var. Başındaki isim yılın büyük kısmını Kapadokya’da geçiren İtalyan turizmci Enrico Radrizzani. Kapadokya’da gerçekleştirdikleri turlardan birine katıldık ve anladık ki, görmek her şey değilmiş. “Dokunmak bizler için her şey. Sonra duymak. Duymak da tek başına yeterli değil. Dinlemek lazım. İnsanları, müziği, sokakları, gürültüyü hatta sessizliği bile. Çünkü sessizlik bile size bir şeyler söyler aslında.” Her şehre münhasır bir ses varsa şayet, Elena Bussino’nun Kapadokya’ya biçtiği pay sükunet. İtalya’dan kendisi gibi yedi görme engelli turistle birlikte Kapadokya’ya gelen Bussino, diyor ki: “Hissediyorum, burası doğallıktan çok uzaklaşmamış bir yer. Kapadokya’nın sesi sessizlik.”Bussino’nun görme engeline rağmen seyahat ediyor oluşu; bırakın dokunmayı duymak, dinlemek gibi en temel duyuların bile hakkını veremeyen bizleri, şaşırtıyor sadece. Onlar için her şey gayet normal. Dokunuyorlar, dinliyorlar, kokluyorlar hatta en ‘selfie’sinden fotoğraf bile çektiriyorlar. Çoğu da ‘bu kaçıncı seyahati’ hatırlamıyor bile. Bussino sonunu getiremese de saymaya başlıyor: “İngiltere, İspanya, Fransa, Prag, Budapeşte, İzlanda...” Bir de her sene mutlaka gitmeye gayret ettiği İngilizce konuşulan ülkeler var. Çünkü Bussino İngilizce öğretmeni ve bu şekilde bilgisini canlı tutmaya çalışıyor.Bussino ve arkadaşlarının alışık olduğu şey, kendilerine yakınlarının eşlik ettiği türde seyahatler. Sadece görme engellilere yönelik düzenlenen turlar onlar için de yeni bir şey. Çünkü bu tür seyahatler düzenleyen turların sayısı epeyce kısıtlı. Bütün dünyada sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin etkinlik olarak düzenlediği turların acenteler tarafından gerçekleştirilmesi yaygın bir şey değil. Turizmci Enrico Radrizzani’nin ‘Hislerle Yolculuk’ adını taşıyan projesi ise istisna. Hatta ona göre dernekler dışında bu işi yapan tek şirket onlarınki. Sultan Ballon’un sahibi ve pilotu İsmail Keremoğlu, alışkanlıktan olsa gerek anlatırken el kol hareketleri de yapıyor. Radrizzani, ‘bavulum neredeyse, orada yaşıyorum’ diyen biri. Bavulunun en uzun süre kaldığı yer Kapadokya olmuş, o ayrı. İlk olarak 24 yıl önce Türkiye’ye gezmeye gelen Radrizzani’nin o günden sonra sık sık Türkiye’ye yolu düşmüş. Ya da o düşürmüş. Turist götürdüğü onlarca ülkede de kısa süreli yaşamış. Şu sıralar İtalya ve Türkiye arasında mekik dokuyor.Bu, Radrizzani’nin görme engellilere yönelik Kapadokya’da düzenlediği ikinci tur. İlki bu kadar kapsamlı değilmiş. Dört kişilik grubun ikisi tamamen görmezken, ikisi çok az da olsa görüyormuş. Şu anki tur ise çok farklı. İşi hem zor hem kolay. “Çevrelerinde ne olup bittiğini anlamalarını sağlamak için bütün diğer duyuları bir yana bırakarak, gözün görmediğini tarif etmeye çalışıyoruz. Bu çok zaman alıyor.” diyerek anlattığı kısım elbette ki işin zor kısmı. Kolay tarafına gelince, çok kaprissizler, çok bağımsızlar. Bir de çok cesurlar. Bu zamana kadar sayısız tur düzenleyen Radrizzani, herhangi bir engeli olmayan turistlerin bazen çocuksu davranabilirken, görme engellilerin çok daha rahat olduğundan bahsediyor: “Şehirlerin görme yetisi olmayan insanlar düşünülerek inşa edilmediği fikrine çok alışıklar. Ve görme dışındaki bütün duyularının hakkını veriyorlar. O yüzden belki de daha güçlüler.” Bir de misal veriyor: “Geçen hafta görme engelli olmayan bir başka grupla ‘dolunayda yürüyüş’ programı düzenledik. Çoğu karanlıkta yürüyor olmaktan çok korktu. Halbuki bu insanlar gece gündüz karanlıkta yürüyor. Kimse hiçbir şeyden korkmuyor.” Turistlerin yüzünden gülümseme hiç eksik olmuyor. Gezmek konusunda ortak düşünceleri şu: Zor fakat imkansız değil. Göreme’deki Meskendir Vadisi’nde ve Mustafa Paşa’da yapılan doğa yürüyüşleri sırasında Radrizzani’nin ne demek istediğini çok iyi anlıyoruz. Zorlu parkurlardan geçerken bir an olsun şikâyet etmiyorlar. ‘Yorulduk’ lafı ağızlarından çıkmıyor. Dilden dile dolaşan ‘var ya onların hisleri çok kuvvetliymiş’ sözünün klişe olmadığını idrak ediyoruz. Onları, üstelik de gezerken bulmuşken soralım diyoruz. Ester Tornavacca anlatıyor: “Dokunma duyumuzu kullanmayı hepimiz çok küçük yaşlardan itibaren öğreniyoruz. Bu, hayatınızın tüm alanlarına yayılıyor bir süre sonra. Annem bana çocukluktan itibaren her şeye dokunmayı öğretti. Seyahat etmeye de annemle beraber başladım zaten. Bana bu yolculuklar sırasında her şeye dokunmamı söylüyordu. Dokunmak bizim için görmek gibi. Bence kadınlarda bu duyu daha da güçlü. Biraz cesaret gerekiyor o kadar. Evet zor ama kesinlikle imkansız değil.” İhtiyacımız olan tek şey birlikteyürüyebileceğimiz birileri Tornavacca da diğerleri gibi Torino’dan gelmiş. İtalya’da bir şirkette analist olarak çalışıyor, aynı zamanda çocuklara tiyatro dersleri veriyor. Grupta kısmen gören iki kişiden biri. Kısmen görmesine gelince şöyle açıklıyor: “Bir gözüm hiç görmüyor. Diğeri de çok az. Sadece renkler ve bazen gölgeler. Ayrıntıları hiç göremiyorum. Şu anda karşımda olduğunu biliyorum ama ne kadar yakında olduğunu kestiremiyorum. Onu anlamak için dokunmam lazım.” diyor ve onu Kapadokya’ya getiren süreci anlatıyor: “Daha önce de defalarca seyahat ettim ancak görme engelliler düşünülmeden yapılan standart turlardı. İlk defa geçen sene Enrico’nun şirketinden haberim oldu. Türkiye’ye bir tur düzenleneceğini duyunca hemen katılmak istedim. Çünkü Türkiye, en çok gitmek istediğim ülkelerden biriydi.” Elena gibi o da bir sonraki durağının İstanbul olmasını hayal ediyor. Mustafa Paşa’daki vadi yürüyüşü sırasında turistler tek sıra halinde birbirine tutunarak yürüyor. En ufak bir endişeleri yok. Tornavacca’nın iki sözünden biri gezme konusunda kendisine cesaret aşılayan annesi oluyor. “Annem etrafa benim için de bakıyordu, dolayısıyla ben de görebiliyordum.”Elena Bussino da yanında ona eşlik edebilecek herhangi biri varsa görme engelliler için seyahatin hiç problem olmadığını düşünüyor. Ona göre sorun şu; yakınlarınızla, arkadaşlarınızla tatili aynı zamana denk getirmek zor. İzin zamanları farklı, kimisinin çocuğu var. Normal tur şirketleri yanınızda size eşlik edecek biri yoksa tura katılmanıza izin vermiyor. Aslında ihtiyacımız olan tek şey birlikte yürüyebileceğimiz birileri.”Kapadokya’nın bu özel misafirlerinin neredeyse tamamı doğduktan bir süre sonra görme yetisini kaybetmiş. Üç yaş gibi çok erken bir vakitte gözlerini kaybeden Elena’nın yanı sıra 18’inde sürekli bir karanlıkla karşılaşan Consuello Battistelli de var. Ona göre bu durumun zorlukları da kolaylıkları da var. Dediğine bakılırsa müşkül tarafı daha fazla: “Alıştığın bildiğin bir dünyayı kaybetmiş oluyorsun ve neyi kaybettiğini biliyorsun. Tabii renkleri ve nesneleri hatırlamak insanlarla iletişim kurmanı kolaylaştırıyor. Birileri ‘kırmızı şal’ deyince neden bahsettiklerine dair bir fikrin oluyor.”Battistelli, İtalya’da IBM şirketinde insan kaynakları bölümünde çalışıyor. O da diğerleri gibi çok geziyor. Gittiği her yerden aklında kalan bir şeyler var ve ona göre kesinlikle her şehrin kendine has bir sesi, kokusu ve atmosferi oluyor. “Tam olarak dile getiremesem de var. Aksi halde dünyanın her yeri birbirinin aynı olurdu.” diyor.Diğer duyularımızı kullanmadığımızı fark ettikRadrizzani’nin görme engelli turistler için düzenlediği turların kendisi de dahil altı kişilik bir ekibi var. O ve Türk rehber dışında dört tane de İtalyan genç katkıda bulunuyor tura. Bunlardan üçü, Elena’nın ‘ihtiyacımız olan tek şey’ diyerek tanımladığı ‘onlara yürürken eşlik eden kişiler’. Üstüne basa basa “Aslında bizim yaptığımız bir şey yok. Her şeyi kendileri hallediyor. Biz sadece kollarına girip yürüyoruz.” diyorlar. Valentina Coviello, “Onlardan çok şey öğrendik.” diyerek özetliyor deneyimlerini. Sadece kendileri öğrenmemiş. Coviello anlatsın: “Vadi yürüyüşü sırasında iki grup birlikte gezdik. Bir süre sonra baktık ki diğer gruptaki insanlar da onlardan görüp çiçekleri koklamaya, taşlara, ağaçlara dokunmaya başladı. Biz de onlarla gezdikten sonra diğer duyularımızı ne kadar az kullandığımızı fark ettik. Şimdi ben de dokunuyor, kokluyor ve dinliyorum. Hatta bazen gözlerimi kapatıyorum.” Enrico Radrizzani, balona binecek konuklarını bir gün öncesinde bilgilendiriyor. Konuklar ateşleyiciye dokunuyor. Görme engelli turistler diğer turistlerden farklı olarak yerel halkla daha fazla iletişime geçiyor, konuşmaya kesinlikle daha fazla açıklar. Bussino bu durumu şuna bağlıyor: “Görme engelli olunca çevrenizdeki insanlar size karşı daha meraklı olabiliyor. Bunu avantaja çevirip insanlarla daha kolay muhabbet edebilir, böylece oranın kültürü ve insanları hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilirsiniz.” Gören insanların diğer duyularını fazla kullanmasının sebebini de bir başka görme engelli turist olan Paolo Rivalta anlatsın: “Göremediğim için diğer duyularıma ağırlık veriyorum. Sizler de muhtemelen gördüğünüz için gözlerinize ağırlık veriyor, diğerlerini ihmal ediyorsunuz. Çünkü gözler en baskın duyu organı. Diğerlerine gerek kalmadığını düşünüyorsunuz belki.” Hislerle Yolculuk ekibinin dördüncü elemanı ise Diego Monfredini. Kendisi profesyonel fotoğrafçı ve aynı zamanda geçen yıl İtalya’da ödül alan ve ‘Hislerle Yolculuk’u konu alan kısa filmin de yapımcısı. Sadece fotoğraf çekmiyor, yeri gelince makinesini omuzuna asıp turistlerden birinin koluna giriveriyor.Sağ tarafta gördüğünüz…Turistlere Kapadokya’da rehberlik yapan kişi ise Cafer Gezer. Radrizzani’nin sahibi olduğu La Compagnia del Relax şirketi, bulunduğu yerlerde yerel acentelerle işbirliği yapıyor. Gezer’in eşine ait Peristrema Tur da Radrizzani’nin İtalya’da tanıtımını yaptığı şirketlerden biri. Zaten Radrizzani’nin ‘Hislerle Yolculuk’ projesini hayata geçirmeye teşvik eden şey de bu turizm mantığı olmuş. İtalyan turizmci düzenlediği gezilerde mümkün olduğunca klasik tur mantığından uzak duruyor. Yerel acentelerle işbirliği yaparak ‘slow tour’ (yavaş tur) adını verdiği daha küçük gruplarla, bölgenin insanını ve kültürünü daha fazla tanımaya yönelik geziler onunki. Yani otobüslerle topluca gidilip peribacalarının fotoğrafını çekilip dönüldüğü standart turlardan değil. İlk kez altı yıl önce İtalya’da Ancona Müzesi’nde görme engelli turistlerle deneyimi olmuş. Ondan sonra kendisine bu konuda talep gelmiş. Son üç yıldır Kapadokya ve İtalya’da görme engelli turist gezdirmiş ancak en kalabalığı bu olmuş sanırız. Radrizzani bu projeyi geliştirmeyi çok istiyor ve her türlü öneri ve işbirliğine açık. Önümüzdeki ay Fas ve Tunus’ta benzer bir tur düzenleyecek olan turizmcinin kafasında bir de Güneydoğu Anadolu ve İstanbul gezileri var. Ve tabii ki bu geziler sadece İtalyanlara yönelik olmayacak.Cafer Gezer’e gelince onun görme engelli turistlerle ikinci deneyimi bu. “Bizim için de çok yeni. Biz de onlarla beraber öğreniyoruz.” diyerek anlatıyor deneyimlerini. Aslında normal turlarda yaptıkları her şeyi yapıyorlarmış. Tek farkı çok daha fazla ayrıntı vermeleri. Bazen dalıp ‘Şu sağda gördüğünüz’ diye başlayan cümleler kurduğu oluyormuş mesela. Sonra içlerinden biri espriyle araya girip ‘yani sizin gördüğünüz’ diye düzeltiyormuş kendisini. ‘Hislerle Yolculuk’ta diğer turlarda yapılan her şeyin yapıldığını söylediler zaten. Diğer turlarda olmayıp da buraya özgü şeylere gelince, Radrizzani bahsetsin: “Kilim atölyelerinde tezgâhların başına oturup iplere, desenlere dokunuyorlar. Hatta ebru atölyelerinde ortaya çıkan esere dokunduruyoruz. Çat kapı düğüne gittik. Dans ettiler, insanlarla konuştular. En özeli de sema gösterisi sırasında semazenlere dokunmalarını sağladık.” Tabii bunda Radrizzani’nin 24 yıldır Kapadokya ile bağını hiç koparmamış olmasının etkisi büyük. İtalyan turizmciyi özellikle Uçhisar’da herkes tanıyor. Kurduğu dostluklar görme engelli konuklarına özel etkinlikler sağlanmasını kolaylaştırıyormuş. Radrizzani tam da bu noktada ‘Hislerle Yolculuk’un diğer turlardan daha pahalı olmadığını anlatıyor. “Bölgedeki insanlar duyarlı. Bu turun sosyal sorumluluk kısmı olduğundan oteller en makul fiyatları sunuyor. Ekibimdekiler neredeyse gönüllü çalışıyor.” diyor. Uçarken de dokunuyorlar Görme engelli turistler Kapadokya gezilerinin kalbi konumundaki balon turundan da münezzeh değiller. Hatta eksiği yok, fazlası var. Balon gezisinden bir gün önce kendilerini uçuracak pilotun evine yapılan ziyaret, programın bir parçası. İsmail Keremoğlu, konuklarını kapıda karşılıyor ve balonun icadından başlıyor anlatmaya. Teknik dahil birçok bilgi veriyor. Sırada binecekleri balona tepeden tırnağa dokunmak var. Ertesi gün güneş doğmadan kalkış yapacağımız noktaya doğru yola çıkıyoruz. Bir posta daha dokunma seansı var. Ardından, yerden 300 metreye kadar yükselecek olan balona biniyoruz. Tam ortada duran pilotun bir tarafında Bussino ve arkadaşları Kapadokya’yı dinliyor. Diğer tarafta içlerinde benim de olduğum başka bir İtalyan turist grubu, bir saate yakın süren balon yolculuğunun her anını fotoğraflama telaşında. Alışkanlıktan olsa gerek, eşsiz manzaraya fotoğraf makinemiz ya da cep telefonlarımızın ekranından bakıyoruz. Baktığımız kesin de görebiliyor muyuz ondan emin değilim. Galiba çok da farkımız yok. Facebook’ta paylaşılacak fotoğraflar çekme telaşı sarmışken bizi, onlar sessizliğin ve yükselme hissinin tadını çıkarıyor. Sükunet arada grubun en neşeli elemanlarından birinin ‘la chante mi cantare’ diye başladığı şarkıyla kesiliyor. Kahkahalar yükseliyor sonra. Pilotumuz İsmail Bey de yeni konuklarından çok memnun. Bir de sürprizi var kendilerine. Diğer turlarda yapmadığı bir şeyi yaparak, arada sırada alçalıp ağaçların arasından geçiyor. Geçiyor ki ‘görme engellilerin görme eylemi’ gerçekleşsin. Elleri yapraklara değen konuklar, yüzlerindeki gülümsemeye engel olamıyor. Pilotumuzun bizim tarafa yönelip söylediği ‘birazdan gün doğumunu göreceksiniz’ sözü diğer tarafa yönelince ‘Birazdan güneşi teninizde hissedeceksiniz’e dönüşüyor. Sonra bir ufak sürpriz daha. Balonun sepeti hafiften kayalıklara değince gruptan neşe çığlıkları yükseliyor, sonra yine sessizlik. Benimse aklıma handiyse kullanmayı unuttuğumu fark ettiğim duyularım geliyor. En başta da gözlerim. Önce fotoğraf makinemi çantama koyuyorum. Sonra etrafa bakmaya ama gerçekten bakmaya başlıyorum. Sonra gözlerimi de kapatıyor ve sessizliğe kulak kabartıyorum. Çünkü onlardan öğrendik; sessizliğin bize söyleyecekleri var.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 23:21

Menderes'in savunması bizim evde yazıldı

Kariyerine komedyen olarak başlayan Ercan Bostancıoğlu, nam-ı diğer Ateş Böceği Ercan, emeklilik günlerini bulmaca hazırlayarak geçiriyor. Yakın tarihin önemli tanıklarından ama ser verip sır vermiyor. “Çoğu öldü, gerçekleri anlatmak olmaz.” diyor.Zaman Pazar’ın bulmacalarını yapan Ercan Bostancıoğlu ile hafta içinde sık sık görüşüyoruz. Her seferinde dinamik, hayat dolu ve ilgili bir ses tonuyla açıyor telefonu. Yakın tarihin iş, sanat, siyaset, spor ve hatta magazinel hangi isminden söz edersek edelim Ercan abinin tepkisi genelde şöyle oluyor: “Ha şu bizim…” Zeki Müren’ler, İsmail Dümbüllü’ler, Cavit Çağlar’lar, Süleyman Demirel’ler… Eskilerden herkesi tanıyor hatta ahbabı. Heyecanlı, yaşam enerjisi yüksek, kültürlü ve çok görmüş birisi. On parmağında on marifet dersek yanılmayız. Hem bulmaca camiasının önde gelen isimlerinden, şampiyonlarından hem komedyen hem çok iyi bir udi, fasılların sesi güzel solisti, Fenerbahçe’nin yüksek divan kurulu üyesi, dede, ilgili bir baba… Geçen hafta en yakın dostunu, iş ortağını öteki aleme uğurladı. Yalçın Otağr, nam-ı diğer Ateş Böceği Yalçın. “Son ana kadar metanetimi korudum ama onu mezarına indirdikten sonra, son kez yüzünü göreyim istedim. Gördüğümde çok etkilendim. Kendimden geçmişim.” diyor. Döndüğünde başsağlığı için kızıyla yaşadığı Büyükçekmece’deki evine gittik. Neslihan hanımın hazırladığı nefis börekler ve çay eşliğinde hem eski günleri yâd ettik hem de Ercan abinin yaşam enerjisinden istifade ettik.Ateş Böceği Ercan, evlenmeden önce Yeşilçam artisti olan eşi merhum Serap Acar’ın fotoğrafı önünde.Başınız sağ olsun…Yalçın, ağır bir hastalık geçiriyordu. Sağ olsun eşi Lale (Belkıs) ona çok iyi baktı. Lale, Türk filmlerinin fettan kötü kadını olarak tanınıyor ama gerçek hayatta çok iyi bir insandır. Yalçın ile çok ilgilendi. Allah ondan razı olsun.Bir röportajında 33 yıldır görüşmediğinizi söylemiş. Dargın mıydınız?Değil. Bunu Lale’ye de sorabilirsiniz. Öldüğü gün bile herkes karıştırdı Ercan öldü dediler, Yalçın öldü dediler. Biz bambaşka bir ikiliydik. Aradan yıllar geçmiş halen insanlar bizi bir anıyor. Ama ayrıldıktan sonra bir ara darılmıştık. Bu öyle gazetelerin yazdığı gibi 30 sene konuşmamazlık filan değil. Üç sene evvel bir televizyon programında, üç çocukluk arkadaşı bir araya geldik, çok güzel bir program yaptık. Adnan Şenses, Yalçın ve ben. Kahkahalar, şarkılar, muhabbet. Yalçın’ın yanına gittiğimde hep iyileşiyordu. Lale diyordu ki bırak gelmeni, senin ismin geçtiği anda gözleri açılıyor, Ercan mı geldi, diye soruyordu.Komedyenliğe nasıl başlamıştınız?Kabataş Erkek Lisesi’nde okurken Cengiz diye Çanakkale’den bir ortaokul arkadaşımla komiklikler yapardık. Okulda, semtte bilinirdik. Demokrat Parti’nin bir sünnet düğününde sahneye çıkacak ses sanatçısı Mualla Gökçay geç kaldı. Bizi halkı oyalamak için sahneye çıkardılar. O sırada İsmail Dümbüllü ve ekibi geliyor. Dümbüllü, bu sıska kim, diyor benim için. Sahneden indikten sonra İsmail Dümbüllü yanağımdan makas aldı. Aferin sana, pazartesi gel sana iş vereyim, dedi. Gittik. ‘Turan gel, o çocuklar geldi’ diye birine seslendi. Turan dediği de Savaş Ay’ın babası. İlk paramı ondan aldım. İlk turneye de o götürdü. Cengiz’in babası subaydı ve oğlunun komiklik yapmasını istemedi. İşte o turnede Yalçın ile tanıştık.Lise talebesisiniz ve turneye şehir dışına gidiyorsunuz. Ünlülerle farklı şehirleri gezme fikri mi hoşunuza gitmişti?Tabii ki... İlk defa Neşe Karaböcek ile, Karaböcekler ile orada tanıştık. O turneden sonra Yalçın ile çalışmaya başladık. Yalçın’ın bir meziyeti de şuydu; bütün enstrümanları kullanabiliyordu. Biz parodileri kendimiz çalıp kendimiz söyleyerek yapardık.Adınızın Ateş Böceği olmasının Karaböcekler ile alakası var mı?Yok. O zamanlar Bal Arıları vardı komedyenler. Onlardan esinlenerek koyduk. Halen de tenkit ederim kendimi, niye bal arılarından sonra ateş böcekleri. Başka bir isim olabilirdi. Biz sahneye şöyle takdim edilirdik: ‘Aktüel ve politik esprilerin sempatik temsilcileri, huzurlarınızda Ateş Böcekleri.’ Sempatik temsilci… Bir iddia yok. Biz hep aktüel, güncel ve politik espriler yaptık. Onun için işimiz icabı da birçok devlet başkanıyla, devlet büyüğüyle, ünlü kişilerle tanışabildik ve onların huzurlarında program yapabildik.Ateş Böcekleri Yalçın Otağı (solda) ve Ercan BostancıoğluYakın dönem insanlarının hepsiyle bir ahbaplığınız var…Yalçın vefat ettiğinde ilk arayanlardan bir tanesi de Süleyman Demirel oldu. Yalçın, taklidini çok güzel yapardı. Süleyman beyin şapkası da şu anda Yalçın’ın evinde.İsmail Dümbüllü’nün de meşhur kavuğu Yalçın Bey’in abisinin evindeymiş.Herkes der, komedyen İsmail Dümbüllü kavuğunu şuna verdi, buna verdi. Esasında kimseye vermedi. Ama Yalçın’ın abisi Merihe, onlar da antenler diye komiklikler yapardı, hatıra olarak saklaması için verdi. İsmail amcanın kavuğu Merih’in evinde. Ama devir teslim olarak değil.Bulmacada rekorum kırılamadıBasın Enstitüsü mezunusunuz. Gazetecilik yaptınız mı hiç?Eğer bulmaca yapmayı bir gazetecilik olarak kabul ederseniz ben de bir fikir üretiyorum. Kabataş Lisesi’ni bitirdikten sonra gazetecilik enstitüsüne gittim. Babama söz vermiştim. Sahneye çıktım ama okulumu da bitirdim. Geç bitirdim ama bitirdim.Bulmacaya ilginiz nasıl başladı?Bulmacaya küçük yaştan beri merakım vardı, özellikle sözlük ve ansiklopedi karıştırmayı çok severim. Bulmaca yarışmalarına katılırdım. 1990 ve 91 yıllarında bulmaca yarışmasında iki defa Türkiye birinciliğim var. Kırılmayan rekorum var. İki saatte çözülmesi gereken bir bulmaca verilir. Bu bulmacada Pierre Loti’nin gerçek adını filan sorar öyle bulmaca. Ben o bulmacayı 15 dakikada bitirmişim. Bütün gazetelerin bulmacalarını çözerdim. Alışılagelmiş sözcüklerin yerine zor bulmacaları yani insanlara bir şey öğreten bulmacaları tercih ettim. Benim bulmacalarımı da tam bitiren olmaz. Çengel bulmacayı yaparım ama sevmem. Kare bulmacayı tercih ederim.Peki çözmekten yapmaya geçişiniz nasıl oldu?İlk bulmacamı ihtilale karşı çıkan bir gazetede Yeni İstanbul gazetesine yaptım. Arkadaşım Burhan Tekinli yapıyordu gazeteyi. Biliyor bulmaca çözdüğümü bize yapsana, dedi. Burhan ev arkadaşımdı. Kazancı Yokuşu’ndan indiğinizde solda bir sokak vardır, Bol Ahenk Sokak, orada Can Arkadaş Apartmanı ikinci katta oturuyorduk. Evimize Talat Asal’lar, Menderes’in avukatları gelirdi. Menderes’in müdafaanamesi bizim evimizde yazıldı. Şu anda sağ mı bilmiyorum, spiker Dürnev Tunaseli daktilo etti. Neden bizim evde yazıyordu? Çünkü Yassıada’ya giden Fenerbahçe vapuru Kabataş’tan kalkıyordu ve bizim evimiz oraya çok yakındı. Biz Burhan ile arka odada kalıyorduk, onlar içeride yazıyordu. Ben de hiç izlemedimse 50 tane Yassıada mahkemesi izledim.Bütün ihtilalleri yaşadınız ve espri malzemeniz politikacılardı. İhtilal sonrası da yapabiliyor muydunuz?İhtilal dönemlerinde uzun süreler çalışamıyorduk. Hayatımızda bir defa sahnede hata yapmıştık. 71 muhtırası verildi. Biz o zamanlar Süleyman Demirel taklidi filan yapıyoruz ya birdenbire esprilerimiz bitti. Ama sahneye çıktık ve Süleyman Demirel taklidini yapma aptallığında bulunduk. Kimse gülmediği gibi masalarından kalkmaya başladı. O zaman anladık ki bir hata yapıyoruz ve içeriye girdik… (gözleri dalıyor) Siz bir tefrika yapmaya kalksanız benim hayatıma dair bir sene yetmez…Hatıralarınızı yazmayı düşünmüyor musunuz? Zeki Müren ile 18 yıl çalışmışsınız. Ne siyasilerle, ünlülerle tanışıklığınız, ahbaplığınız olmuş. Çok hatıralarınız vardır.Kızım da istiyor yazmamı ama çoğu toprak oldu. O anıları, rahmetlilerle ilgili gerçekleri anlatmaya kalksak kimse yok cevap verecek. Ben de 78 yaşındayım. Aslında küçük teyplere anlatmaya başlamıştım. 10 tane oldu. Ama 1956’dan 60’a zor geldik. (Gülüyor)Sizin yaşlarınızdaki, bir zamanların şöhretli birçok ismi resmen kuru ekmeğe muhtaç ölüyor. Medyaya sık sık yansıyor trajik sonları. O büyük şanlı şöhretli, bir zamanların çok paralı insanlarının sonu neden böyle oluyor?Aile hayatı çok önemli. Orada, rahmetli olan 43 yıllık eşimin büyük etkisi var. Yuvayı dişi kuş yapar. Karım çok tutumluydu. Pintilik değil, bilakis eli açık kadındır. Ama tutmasını bildi. Her başarılı erkeğin arkasında böyle bir kadın vardır. Karı koca, ikimiz de sanki birbirimiz için yaratılmıştık. Sonsuz derece memnunduk. Yalçın ile de öyle. Kızımız Neslihan doğdu, onun sevgisini paylaşmaya kıyamadık. Başka çocuk yapmadık.Ben silah zoruyla kaçırılmış komedyenimZeki Müren ile, Maksim Gazinosu’nda başlıyoruz. Kadroda rahmetli Sevim Tuna da var. Binaya geldim, arabayı park ettim, bagajdan eşyalarımı alacağım. Başıma bir silah dayandı. Döndüm, korsan Ahmet! Atla arabaya, dedi. Şaka yapıyor sandık. Attılar bizi Yalçın ile arabaya. Korsan Ahmet, rakip gazinonun sahibi Osman Kavran’ın adamı. Bizi aldılar, küçük Bebek Gazinosuna götürdüler. Sahne önünde U şeklinde masa kurulmuş, Osman Kavran ortada oturuyor, yanında Sevim Tuna. Bizden evvel onu kaçırmışlar. ‘Gelin bakalım inek oğlu inekler.’ dedi. (gülüyor) Allah rahmet eylesin baba adamdı. Fatih’teki lunaparkın sahibiydi. Ve ertesi akşam Sevim Tuna ile beraber Lunapark Gazinosu’nda başladık. Zeki Müren o akşam Ajda Pekkan ile çıkmış sahneye.Neşet Ertaş ile asker arkadaşıErcan Bostancıoğlu askerliğini Ankara Orduevi’nde yapmış. Tabii ekürisi Ateş Böceği Yalçın ile beraber. Görev arkadaşları yani asker arkadaşları ise ilginç isimlerden oluşuyor: Tanju Okan, Neşet Ertaş, İsmet Nedim…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

23 Ağustos 2014 Cumartesi 16:43

Metin Yıkar: Gündem üzücü olduğunda ağzıma lokma süremiyorum

Bu haftaki konuğumuz Samanyolu Haber Genel Yayın Yönetmeni Metin Yıkar. Kendisi 14 yıl öncesinden editörüm olur. Mesleğe dair ne varsa Yıkar’dan öğrendim. En önemlisi ‘Şu an yaşananlar yarın tarih olur hiçbir şeyi unutma’ tavsiyesiydi. Unutmadım! Çömez bir muhabire çektirdiklerini de...Yıllar yıllar önce sektöre yeni adım atmış çiçeği burnunda bir iletişim öğrencisi olarak Samanyolu Televizyonu’nda o zamanların konomi editörü Metin Yıkar’ın yanında çalışmaya başlamıştım. Yaklaşık iki yıl Yıkar’ın rahle-i tedrisinden geçtim. Bu yüzden Metin Yıkar’ı nasıl bilirdin, nasıl hatırlıyorsun sorusuna verecek uzunca bir cevabım var, özetleyeyim. Heyecanlı (en sıradan mevzuları bile harikulade bir olay gibi aktarabilen ender insan), bir dakika yerinde duramayan, durduğu anlarda bile kesin bir şeyler üreten, muhabirlerini de buna motive eden, yeniliklere açık, gecesini, gündüzünü mesleğine adamış gerçek bir ‘hizmet’ insanı. Hayatımda onun kadar işine sevdalı birini tanımadım. Bu yüzden aradan onca sene geçmesine rağmen kendisiyle ilgili hiçbir detayı unutmadım. Mesleğe dair bana öğrettiklerini de, çömez bir muhabir olarak bana çektirdiklerini de. Diyaloglarımız bile hatırımda. İki dakika ortalıkta görmesin “Reyhan, abicim neredesin sen?” Koridorda yürürken denk gelsin, “Muhabir yürümez, koşarrrr!” Mesai saati sona ermesine rağmen çıkmış olayım, arar: “Nerdeysen geri dön, yapacak çok işimiz var!” Sabahın nuru bir telefon, “Nerdesin, saat kaç oldu?” “Abi bugün pazar” Bozuntuya vermeden: “Muhabirin mesai kavramı, tatili mi olur?” Olmaz tabii… E ama intikam da soğuk yenen bir yemekti değil mi? ‘Tatlı’ da olsa öç almanın, karizmasını çizmenin tam zamanı. Haberin mutfağından çıkılsın, evin mutfağına girilsin. Takılsın şapkalar, giyilsin önlükler. Haydi Metin abi görelim maharetinizi! Azarınızı çok yedim sıra yemeğinizde...Tatlı sözü verip salata yapmak… Son dakika golü değil de ne?(Gülüyor) Tatlı yapacaktım ama bugün yayın toplantısı çıkışında MC TV’nin sunucusu Deniz Şafak’a geleceğinizden bahsettim ve ‘Ne yapsak faydalı olur?’ diye sordum. Deniz Hanım salata ve bu içeceği önerdi.Bu arada eşiniz spor hocası sanırım bu menüye en çok o sevinecek.Kesinlikle. Eşim hem diyetine hem de sporuna çok dikkat eder. Bu yüzden evde genelde sebze ağırlıklı yemekleryapılır.Erkekler genelde etçidir, memnun musunuz bu durumdan?Ben pek yemek ayırt etmem, ne olsa yerim. Hatta öğünlerimi tek çeşitle geçirmeye özen gösteririm ama özellikle oğullarım köfte, tavuk çok seviyor. Evde fasulye, patlıcan piştiğinde boykot ediyorlar.Tek çeşidi biraz açsak…Kalp damar hastalıkları uzmanı profesör bir arkadaşım var. Öğünlerde tek çeşit beslenmeyi öneriyor. Bu metabolizmamızın o yiyeceğe hazırlıklı olması açısından önemli. Ayrıca farklı yapıda yiyecekler (yağları, karbonhidratları, proteinleri) aynı anda tüketildiğinde sindirim sistemimizin ayrı ayrı çalışması gerekiyor, bu vücudu yoruyor. Zamanla bu yorgunluk kalpte ve damarlarda olumsuzluklara neden oluyor. Bu yüzden elimden geldiğince tek çeşit yemeğe özen gösteriyorum. Hatta eşim birkaç çeşit yapmışsa keşke tek olsaydı derim.Dışarıda yediğinizde ne yapıyorsunuz peki?Düğün ya da yemekli bir etkinliğe iştirak edeceksem mutlaka tok gidiyorum. Mümkün olduğu kadar toplu yemeklerden kaçınırım.Alışverişe tok gitmeye benziyor...Öyle… Toplu yemekler her zaman sağlıklı olmayabiliyor. Ne kadar az ve tek çeşit yerseniz o kadar iyi. Hadis-i şerifle de bu öneriliyor. Midenin üçte birinin boş kalması gerekiyor. Ama tabii bu maksimumu. Yani üçte birini boş bıraktım, iyi tamam değil. Söylüyorum ama yapabiliyor muyum, pek değil.Bu konuda hakkınızı teslim etmek lazım, 2001’den bu yana tanıyorum sizi. Ve hâlâ aynı görünüyorsunuz.(Gülüyor) Öyle görünüyorsa ne mutlu bana. O doktor arkadaşım hastalıkların yüzde 70’inin yanlış beslenmeyle alakalı olduğunu söylüyor. Çorba, sulu yemek, pilav yanında salata, ardından tatlı ve çay olmazsa olmaz gibi bir anlayışa sahibiz ve bu herkese çok normal gibi görünüyor. Oysa tamamen anormal durum. Herkes bir çeşit, en fazla iki çeşit yemekle doyabilir. Yanlışlıklar hayatımızın normalleri haline gelmiş. Bu konuda kendini en çok kontrol eden kişilerden biri yayın grubumuzun başkanı Hidayet Bey’dir (Karaca). Öğle vakitlerini salatayla geçiştirir. Tatlı hiç yemez neredeyse. Yemek konusunda herkes herkesten çok şey öğrenebilir ama işin kritik noktasını bundan 1400 yıl önce Efendimiz (sas) söylemiş. İsraf etmeyeceğiz. Nihayetinde bu vücut bize Allah’ın emaneti. Ona iyi bakmazsak emanete hıyanet etmiş oluruz.Çok çeşit yemek genlerimize işlemiş, tek çeşit yediğimizde doymayacağız sanıyoruz...Üstelik sadece şehirlerde değil, Anadolu’da da sürekli yedirmeye ve yemeğe yönelik bir kültür var. Talebeliğim Konya’da geçti. Ramazan’da 30 günün 25 günü davette olurduk ve yapılan yemeklere inanamazsınız. Her gittiğimiz yerde 20 çeşitten fazla yemek olurdu. Yersiniz yersiniz bamya çorbası ikram ederler anlarsınız ki daha yeni başlıyorsunuz.Sinoplusunuz. Neler var öne çıkan mutfağınızda?Belki keşkekten bahsedebiliriz. Annemin keşkeği, su böreği ve tavuk yemekleri meşhurdur.Kendisinden kaptınız mı bir şeyler?Öğrencilik yıllarımda çok şey öğrendim. Makarna, patatesli yumurta yapmayı her öğrenci bilir. Ben bazen arkadaşlara değişiklik olsun diye anneme telefon açar, yeni tarifler alırdım.Mesela?Sütlaç, hatta kabak tatlısı bile yapmışlığım var. Üzerinden yirmi 20 yıl geçmiştir ama.Bu arada tatlı demişken tatlıyı ne kadar çok sevdiğinizi bilmeyen yoktu, hâlâ her gördüğünüze ‘tatlı bir şeyler var mı?’ diye soruyor musunuz?(Gülüşmeler) Evet. Dahası toplantıya geç kalan arkadaşlara bir dahaki toplantıya tatlı getirme cezası veriyorum.Türkiye her gün can sıkWıcı, üzücü yeni bir gündeme uyanıyor. Mesleğiniz gereği sabahtan akşama bu konularla uğraşıyorsunuz. İştahınız bu durumdan nasıl etkileniyor?Gündemle ilgili üzücü bir haber aldığımda bırakın iştahı, o anda ne yiyorsam bir kaşık bile devam edemiyorum. Biliyorsunuz son dönemde kanalımıza karşı birtakım provokatif eylemler yapıldı. İnsanlar geldi, kanalın kapısına kadar dayandı. Böyle dakikalarda ya da günlerde yemek içmek aklınıza bile gelmiyor. Bizden kaynaklanan bir hata varsa yemeğin değil, nasıl düzeltirim’in derdinde oluyoruz.Bariz bir örnek var mı?Kanal olarak yaptığımız bir haberin içinde geçen birkaç kelimeden dolayı bir kesim bundan ciddi şekilde alınmış ve bu bize çok sert tepki olarak geri döndü. Orada bizim de yaptığımız hatalar vardı. Televizyonculukta hızlı olma ve rakiplerinize fark atma sorumluluğunuz var. Bunu yaparken bazen yol kazaları olabiliyor ama televizyon hata affetmiyor. Şükürler olsun ki toplumun genelini etkileyecek yanlışlarımız olmadı.Bu yoğunluk içinde yemek hayatınızın neresinde yer alıyor?Ortak programlar dahilinde yemek vakit ayırdığım bir şey oluyor. Ama tek başıma isem gidip yemek yediğimi hiç hatırlamıyorum. Yoğunluktan yüzde 70 öğle yemeği yiyemediğimi söyleyebilirim.Mesleğiniz gereği pek çok ülke gördünüz. En çok hangi ülkenin yemeği hoşunuza gitti?Yediğim yemeklerin inancımıza uygun olması konusunda çok hassasım. Bu yüzden her yerde her önünüze geleni yiyemiyorsunuz ama Japonya’da gittiğimde oradaki arkadaşımız bizi inancımıza uygun bir restorana götürdü. Orada yediğim yemekler enteresan şekilde hoşuma gitti. Biraz daha kalsaydım çubuğa da alışabilirdim.Suşi denediniz mi?Evet. Suşi ara ara bazı arkadaşlarla aramızda gündem olur.Niye, çok mu seviyorsunuz?Yok, çok sevdiğimden ziyade ‘suşi varsa yerim yoksa yemem’ gibi bir espri dönüyor aramızda. Burak Bahar diye bir arkadaşım var şu an Los Angeles’ta. ‘Abi hadi suşi yemeye gidelim.’ derdi, bir türlü gidemezdik.Günlerce 3 öğün et yedikKonyalılar öğrenciye çok iyi bakar. Üniversitede 5 arkadaşla bir evde kalıyoruz. Et, yağ, şeker ne ihtiyacımız varsa Konyalı yardımsever işadamları karşılıyor. Bir Kurban Bayramı’nda et vermek için çağırdılar. Konya düzlük bir yer olduğu için herkes bisiklet kullanır. İki arkadaş gittik eti almaya. Bize kocaman bir parça verdiler. Bisikletin arkasına koyduk, eve getirdik. Buzdolabımız var ancak derin dondurucusu yok. Verdikleri etle rahat 100 kişi doyar. Ne yapalım, ne edelim kara kara düşünüyoruz. En son ev ahalisi toplandık bütün etleri minik minik doğrayıp kavurduk, koyduk buzdolabına. O günden okulun kapandığı güne kadar günde üç öğün et yedik.Kahvaltı niyetine bol vitaminli enerji içeceğiSalatalıkları soymadan katı meyve sıkacağından geçirin. Ardından bir miktar maydanoz ve bir kivi ilave edin. (Maydanozları salatalık veya kiviyle birlikte geçirilmeli ki kolay öğütülsün) Servis etmeden içine bir çay kaşığı bal koyun. (Not: Tadı aynen çağlaya benziyor. Metin Yıkar, telaşından bu tarz detaylarla ilgilenemedi ancak buzla servis edilirse daha lezzetli olacağı kanaatindeyim.) Metin Yıkar’dan ‘trend’ salata tarifi:Kıvırcık, roka, tere, maydanoz, dereotu, taze soğan irice doğranır. Üzerine ton balığı (yağı alınmış), kırmızıbiber, salatalık turşusu, kapari ve yeşil zeytin ilave edilirSosu için: Zeytinyağı, balzemik, deniz tuzu ve limon aynı kapta iyice çırpılarak salataya eklenir. Zeytin kullanıldığı için zeytinyağı miktarı azaltılabilir.Not: Röportaj boyunca gözünün önündeki kapariyi görmeyip habire eşine ‘kapari nerede?’ deyip durdu ancak koymayı unuttu.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Dünyayı yedik doymadık

İçinde yaşadığımız dünyanın tükeneceğini daha önce pek azımız düşünmüş olmalı. Bir gün tüketecek bir dünyanın kalmayacağını anlatıyor ‘Eating up the world’. Kimilerinin vazgeçilmezi olan ‘ye, iç, gez, eğlen, tüket’ söyleminin tam karşısında duruyor...İnsanoğlu kendine biçilen ömrü ‘Ye, iç, eğlen çok kısa ömrün’ modunda yaşıyor. “Haz aldım, keyif aldım, eğlendim, iyi vakit geçirdim, bugün de çok güldük...” “Acıklı haber okuma. Boş versene canım, dünyayı biz mi kurtaracağız?” şeklinde bir yığın tanıdık cümle... Bu tutum bazı insanların bırakın dünyayı, kendi ülkesinde olup biten olaylara karşı bile yaklaşımının göstergesi. Fransız sosyolog Jean Baudrillard, tüketimin bir zorunluluk gibi algılandığını söylerken, dünü, bugünü ve belki yarınları da kapsayacak olan “Tüketim toplumunda, tüketim ideolojisinin ‘fetişist bir mantık’a dayandığı” gerçeğiyle yüzleşmemize kapı aralıyor aslında. Dinlere ve toplumsal ahlaka göre israf olan gereğinden fazlasını tüketme halinin karşılığı, bu toplumlarda mutluluk olmuş durumda. Ne kadar harcanır ve tüketilirse o derece mutlu olunur tezi yerleştiriliyor. Sonuçta da karınları aç olmasa da gözleri doymak bilmeyen insanlar ortaya çıkıyor. Eating up the world nedir?Türkiye’de son yıllarda daha da yaygınlaşan ‘ye-iç-gez-eğlen-gül-tüket-boşver’ hali aslında dünyanın çoğu ülkesinde de yaşanmış ve hâlâ yaşanıyor. Ancak Türkiye’den farklı olarak, başta ABD ve Avrupa ülkeleri, bu tür bir yaşam anlayışını ele alırken ‘Eating up the world’ (dünyanın tüketilmesi) kavramı üzerinde duruyor. Birer nimet olarak verilen dünya kaynaklarının nasıl hızla tüketildiği konusunda raporlar hazırlanıyor, dünyanın tüketiminin nasıl durdurulacağı üzerine çözüm önerileri sunuluyor. ‘Eating up the world’ü detaylı incelediğinizde tüketim anlayışının toplumu ve dünyayı tükettiğini görmek mümkün. ‘Bu anlayış toplumu nasıl tüketiyor?’ diyecek olursanız, kendi hayatlarımıza bakmamız kâfi. Toplumun tükenmesi, toplumu oluşturan birtakım değerlerin yok olması aslında. Mesela alışveriş yaparken vakit geçirdiğimiz kadar, ailemizle vakit geçiriyor muyuz? Dost meclislerinde, ellerimizi telefonlarımızdan, gözlerimizi iPad ve TV’lerden bir an olsun alıp da arkadaşlarımızın yüzüne bakıyor muyuz? Bir an evvel aldığımız bilgiyi hızlıca tüketmek yerine, saatlerce başından kalkmadan okuduğumuz bir kitabı özümseyebiliyor muyuz? Kilometreler ve saatlerce uzak bir dünya ülkesinin yaşadığı acıyı izlediğimizde, aynı acıyı kalbimizde hissedebiliyor muyuz? Yoksa ‘Amaan boşver dünyanın düzeni bu, biz mi kurtaracağız dünyayı’ mı diyoruz? Bugün bu anlayışın bizi sürüklediği noktaya baktığımızda benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.‘Tüketilecek her şeyi bitirdik’Peki ya dünya nasıl mı tükeniyor? Doğal kaynakları özensiz ve hızlıca kullanarak tüketiyoruz dünyayı. Suyu, havayı, güneşi, okyanusu, yeşili… Kısacası yeryüzünden hayatımızı idame ettirmemizi sağlayan bütün kaynakları ve sistemleri… Adeta elimizin altında bir gezegen daha varmış gibi yaşıyoruz. Dünyanın sağlayabildiği kaynakların yüzde 50 fazlasını kullanıyoruz. Hayat tarzlarımızı değiştirmediğimiz sürece, bu oranın büyük bir hızla artacağını ve 2050 yılında üç gezegenin bile yetmeyeceğini gösteriyor Yaşayan Gezegen 2013 raporu. Raporu hazırlayan WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) International Genel Müdürü Jim Leape bu tehlikeyi önleyecek çözümü de söylüyor: “2050 yılında gezegeni paylaşacak 9 milyar insana gıda, su ve enerji sağlayan rahat bir gelecek yaratabiliriz. Çözümler atıkları azaltmak, suyu akılcı yönetmek ve rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaktan geçiyor.”Bunun yanı sıra WWF’nin Dünya Limit Aşım Günü olarak belirlediği 19 Ağustos 2014 tarihinde yapılan açıklamaya göre, 2014’ü geride bırakmamıza daha üç buçuk ay kala doğadaki kaynaklarımızı tüketmiş bulunuyoruz. “Tüketilecek her şeyi bitirdik.” uyarısında bulunan WWF’nin Bilimsel Direktörü Christophe Commoner her sene tarihi daha da ilerleyen Dünya Limit Aşım gününün tehlike çanları çaldığını ve dünyanın alarm verdiğine dikkat çekiyor. “Bugünden itibaren kaynaklarımızdan daha fazla harcama yapacağız. Gelirimiz topraktan çıkan doğal kaynaklar. Su, verimli topraklar, ormanlar, balıklar, dünyada yaşamı sürdürmemize yarayan her şey... Gelirimiz aynı zamanda doğadaki çöplerimizi kaybetmeye yarayan şeyler. Örneğin okyanus ve ormanlar karbondioksidi büyük bir ölçüde yok edebiliyor. Ama bugünden itibaren ekolojik borçla yaşamaya başlayacağız. Artık dünyanın absorbe edemeyeceği kadar çok artık üretiyoruz.” diyor. Küresel Ayak İzi Ağı tarafından yapılan hesaplamalara göre, insanlığın şu anki tüketimini karşılayabilmek için bir buçuk dünya daha gerekiyor. Verilere göre yüzyıl ortasında ihtiyaç iki gezegene çıkacak. Her ülkenin tüketim oranı ve sahip olduğu kaynaklar arasında büyük farklılıklar var. Örneğin zengin bir doğaya sahip Fransa için veriler çok endişe verici değil. Ama Türkiye’nin doğal kaynakları tüketimi için, 1,7 kadar daha Türkiye gerektiriyor. Neredeyse Türkiye gibi iki ülke daha. Ye, iç, gez, eğlen ama… Toplumların ve dünyanın nasıl tükendiği ve bu tükeniş karşısında yapılması gerekenler, sunulan çözüm önerileri de ortada. Ancak toplumun ve dünyanın tüketimi karşısında insanların kendilerince geliştirdiği yöntemler tüketim kültürünün öznesi olmaktan asla vazgeçilmediğini gösterir nitelikte. Yani yitirilen değerlerin ve kaynakların gerçeklerinin yerini tutamasa da, birtakım sunî düzenlemelerle telâfi edilmeye çalışılması. Baudrillard, tüketim toplumunun meydana gelişinin altında yatan sebepleri ortaya koyarken, şunları söyler: “Tarihte aynı olayların iki defa vuku bulduğu olur. Birincisinde bu olaylar gerçek bir tarihî değere sahipken, ikincisi birincisinin karikatürüdür ve grotesk (garip, acayip, fıtrî olmayan) bir serüvendir; efsane olmuş bir atıftan beslenir.” Mesela yeşilini yitirmiş bir hayatta yok olan insanlık, şehirlerin göbeğinde oluşturduğu sunî teneffüs borusu misali parklarla vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Yani tarihe karışmış bazı güzellikleri, ritüel biçiminde, zorla yeniden güncelleştirerek tüketmek üzere yine kendi hizmetine sunuyor.Elhasıl, birçok şeyi zorunlu olduğumuz düşüncesiyle yaptığımız bir sanal dünyayı yaşıyoruz. Kendimize ait bir hayatı bile süremiyoruz. Başkaları nasıl yaşıyor, nereye gidiyor, ne alıyorsa kısacası nasıl tüketiyorsa hayatını, dünyayı aynı şekilde tüketmek için var gücümüzle uğraşıyoruz. Eskilerin eyyamcı dediği, şimdilerde günü kurtarmaya çalışan ya da modern ismiyle tüketim fetişistleri olmamak için hâlâ yapabilecek çok şey var. Bütün bu bilgi ve yorumlardan yemeden, içmeden, gezmeden, gülmeden eğlenmeden bir hayat geçirilmesi gerektiği anlamı çıkarılmasın. Elbette dünya nimetleri belli ölçüde istifade edilsin diye yaratılmış. Ama gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var. O da istifade etmekle israf edercesine tüketmenin birbirine hayli uzak kavramlar olduğu gerçeği. Biz insanlara düşen, hayatı devam ettirebilecek kadarından faydalanıp, tüketmeyi hayatın merkezi olmaktan çıkartarak ‘dünyanın tükenmesine’ bir nebze de olsa katkıda bulunmak olmalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Bilgisayarla büyümek zorunda mıyım?

‘Bütün gün bilgisayar başında. Kapat diyorum dinlemiyor.’ serzenişlerini çocuğu olan her anneden duyuyoruz artık. Aileler evladının vaktini bilgisayar başında harcamasını istememekte haklı. Çocuklar da ebeveynlerinin bilgisayar ve sokak korkusundan şikâyetçi! Bu durumda akla ‘Çocuk vaktini nasıl geçirsin?’ sorusu geliyor.“Yeter bugünlük bilgisayar başında durduğun, kapat artık. Biraz da ders çalış.” Çocuklar günde en az bir-iki kez bu cümleyi duyar oldu annelerinden. Ne anneler vazgeçer bu uyarıyı yapmaktan ne de çocuklar usanır duymaktan. “Birazcık daha anne, lütfen.” cümlesini, “Tamam ya uff kapatıyorum.” serzenişleri takip eder. Hemen her evde yaşanan bu diyaloglarda aslına bakarsanız anne de haklı çocuklar da...Meseleye evvela anneler açısından bir göz atalım. Çocuğunun saatlerce bilgisayarda vakit geçirmesinden her anne rahatsız olur. Peki, o cazibeli ekranın yerini ne alacak? Bilgisayar ile bağlantısını kesen çocuğun aklına ilk gelen sokak oluyor. Fakat özellikle büyük şehirlerde, sokakların güvenli olmadığı gerekçe gösterilerek çocuğun dışarı çıkmasına izin verilmiyor. Konuya çocuklar açısından baktığımızda onların da haklı olduğu aşikâr. Bilgisayara günde bir-iki saat izin veriliyor, sokak güvenilir olmadığı için müsaade edilmiyor. Bu kısır döngü içinde enerjisini atabileceği bir alan arayan çocuk, kendisini yine bilgisayar, tablet, akıllı telefon gibi cihazların önünde buluyor. Bu tercihlerinin de fazlasının zarar olduğunu düşündüğümüzde akla “Öyleyse çocuk bütün gün ne yapmalı?” sorusu geliyor. Aslında bu sorunun birçok cevabı var ancak çoğunun kapısı hiç aralanmıyor. Mesela çocukların bilgisayara bu kadar düşkün olması nedeniyle başlamak belki de en doğrusu. Zira nedeni bilinmeli ki sınır koymanın da gerekçesi açıklanabilir olsun. Çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı Dr. Ceyhun Caferov, çocukların bilgisayarı kendilerini mutlu edecek bir araç olarak gördükleri için hayatlarında her zaman olmasını istediklerini söylüyor. Sınırlama getirilmek istendiğinde çatışmalar yaşanabileceğini ancak ailelerin bunu izah edebilmesinin mümkün olduğunu anlatıyor. Tabii bunun için ebeveynlerin yeterli bilgiye sahip olmaları şart.Bazı aileler çocuklarını vazgeçirmek için birçok yol denese de onları hiçbir şekilde ikna edemediklerinden şikâyet ediyor. Caferov’a göre 4-6 yaş aralığındaki çocuklar günde en fazla bir saat, okul dönemindeki çocuklar ise iki saat teknolojik cihazlarla vakit geçirmeli. Eğer saat sayısı artıyorsa cihaz kapatılmalı, sıkıntı yaşanıyorsa tamamen kaldırılmalı. Çocuğun kendi iradesini kullanarak bunu yapmasını beklemek gerçekçi değil. Muhakkak ebeveyn kontrolünde olmalı. Bu noktada çocuğun, ‘Neden bana sınır koyuyorsun?’ diye sorması muhtemel. Öyleyse bunun cevabının verilmesi gerekiyor, çünkü elinden oyuncağını almış ve onu mutsuz etmiş oluyorsunuz. Bu durumda da çocuk ebeveyn çatışması yaşanabilir. Bunun önüne geçmek için teknolojik cihazlarla fazla oynamanın sağlığını nasıl tehdit ettiğini ve diğer zararlarını onun anlayabileceği şekilde anlatmak gerekiyor.Çocuğun ilgi alanı keşfedilip yönlendirilmeliBir sonraki aşama ise bilgisayara alternatif olacak, çocuğu mutlu edecek argümanlar sunmak. Ev ya da dışarıda farklı faaliyetler, oyunlar, kitap okuma saatleri, oyuncaklar bu seçenekler arasında. Bu imkânların sağlanması için hem maddi hem fiziksel donanım gerekiyor elbette. Maddi imkânı olan aileler çocuklarını muhakkak hem yeni şeyler öğrenebileceği hem de eğlenebileceği kurslara göndermeli. Psikiyatrist Caferov, dünyanın gelişmiş ülkelerinde ebeveynlerin çocuklarını eğitimin yanı sıra güzel sanatlara yönlendirdiğini söylüyor: “Her çocuğun muhakkak bir alana ilgisi vardır. Bir enstrüman çalma, resim, spor dallarından herhangi biri, tiyatro ya da yabancı dil öğrenme... Bunun ortaya çıkmasını çocuktan beklememek gerek. Sadece dışarıda değil, evde de çocuklara alternatif oyunlar, faaliyetler yapılmalı. Ailenin çocukla oyun oynaması, onun seviyesine inebilmesi çok önemli. Her zaman mümkün olmayabilir ama günde yarım saat bile çok faydalı olacaktır.”Yalnız büyüyen çocukların hayali arkadaş edinebileceğini anlatıyor Caferov. Hayalle gerçek ayrımını yapamayacak kadar ileri seviyeye götürmesinin de doğru olmayacağından söz ediyor. Zira minikler hayal âleminde yaşarken kendi dünyasını kuruyor ve onu istediği gibi yönetiyor. Gerçek hayatta bunu bulamayınca da mutsuz olabiliyor. Ayrıca gerçekle hayal arasındaki ayrımı iyi yapamadığında, aile içinde ya da okuldaki uyumu bozulabiliyor. Yalnız büyüyen çocukların sosyal becerilerinin de yetersiz olabileceğine değiniyor Caferov: “Karakterin şekilleneceği okul öncesi dönemlerde bencil, paylaşımda bulunmayan, sosyal becerileri ve insani ilişkileri zayıf insanlar yetişebiliyor. Eğer mümkünse çocuk anaokuluna gönderilmeli. Okula başlamadan önce muhakkak sosyal ortamlarda olmalı, kendi yaşındaki çocuklarla paylaşımda bulunmalı. Özellikle 4-6 yaş arası çocuklar toplum arasına girmeli. Bu ortamlar belli kural ve sınırların konulduğu mekânlardır ve çocuk kuralların sadece evinde olmadığını görür.”Bazı anneler çocukları için aşırı kaygı ve endişe duyar. Mesela dışarıya çıkmasına izin vermez, her şeye müdahale eder, birçok işi onun yerine yapar ve evladını fanus içinde büyütmek ister. Caferov’a göre, annenin kendi kaygısıyla baş edebilmesi, bunu çocuğa mümkün olduğunca az yansıtması ve hayatını sınırlandırmaması gerekiyor.Çocukların günün büyük bir vaktini bilgisayar başında geçirmesinin önüne geçecek bir diğer konu da aile içi muhabbet. ‘Kalabalıklar içinde yalnızlık’ hali ailede başlıyor. Kardeşlerin kendi aralarında ya da anne-babayla muhabbetleri, paylaşımları yoksa kişi tek başına kalmak istiyor. Bu da onu bilgisayara yönlendiriyor. Kendi olağan akışında günde bir saat kadar aile içi diyalog kurulmalı. Her birey ferdî olarak hareket etmemeli. Bilgisayar nasıl fırsata çevrilir? Bilgisayar ve internet sadece oyun aracı ya da saatlerce boş vakit geçirilen bir araç olarak görülmemeli. Anne-babalar ve öğretmenler, çocukları faydalı sitelere, zekâ ve dikkat geliştirici, bilgi ve beceri artırıcı oyunlara yönlendirebilir. Psikiyatrist Uzman Dr. Ceyhun Caferov, oyunla öğrenmeyi birleştirmek gerektiğini söylüyor: “Ancak bunun için ailelerin bilinçli olması lazım ki çocuğunu yönlendirebilsin. Birçok aile en basit işlem olan bilgisayarı açma-kapamayı dahi bilmediğini anlatıyor bize. Çocuğunu takip edebilmek, onu faydalı alanlara yönlendirmek için ailelerin de öğrenmesi ya da bilgilendirilmesi şart. Teknolojiden tamamen uzak kalmak doğru değil. Bağımlısı olup, sanal ve sağlıksız yaşamak da doğru değil. Ailelerin bunun farkında olması ve çocuklarını yönlendirmesi en doğrusu.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Öldükten sonra perdeye çıktılar

Beklenmeyen ölümüyle sinema dünyasını üzen usta aktör Robin Williams’ın hayattayken çekimlerini tamamladığı dört filmi daha bulunuyor. Önümüzdeki aylarda gösterime girmesi planlanan filmlerde hayranları, Williams’ı son defa beyazperdede izleyecek. Ölümünün ardından filmleri vizyon bekleyen oyuncu sadece o değil. İşte kabarık listeden derlediklerimiz...Son yıllarda Hollywood, oyuncuların beklenmedik ölüm haberleriyle derinden sarsılıyor. Vefat eden oyuncuların hepsi de dünya çapında üne kavuşmuş ve işinin ehli kişiler. Ancak ölümlerin ardından en çok merak edilen konu, geride bıraktıkları projelerinin akıbeti oluyor. Oyuncuların kaybı ile ünlü isimlerin rol aldıkları yapımlar da sekteye uğruyor. Hayattayken çektikleri ya da ölünce çekimleri yarıda kalan ancak bir şekilde tamamlanan filmleri aylar sonra vizyona giriyor. İzleyiciler, sinemalarda oyuncuların resimlerinin olduğu afişlerle karşılaşıyor, onları beyazperdede son defa izlemenin heyecanını yaşıyor. Aniden aramızdan ayrılan bu isimler, bir nevi filmlerini sinema sahnelerine miras bırakıyor. Efsanevi joker İsminden daha ziyade ‘Kara Şövalye’ filminde oynadığı Joker rolüyle öne çıkıyor Heath Ledger. Yüzüne yapılan özel makyajıyla büyük beğeni toplayıp en popüler kötü karakter olarak ün yapmayı başardı. Ancak ünlü oyuncu 28 yaşındayken reçeteli ilaçları yanlış kullanması yüzünden aniden öldü. Ledger’ın Tony karakteri ile yer aldığı ‘The Imaginarium of Doctor Parnassus’ filmi, onun son projesiydi. Çekimleri tamamlanmadan ünlü aktörün vefat etmesi üzerine yönetmen Terry Gilliam, filmi bir süreliğine durdurma kararı aldı. Ancak rolü, Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farell devam ettirerek tamamladı. Dr. Parnassus, 8 Ocak 2010’da ABD’de, 2 Nisan 2010’da ise ülkemizde vizyona girdi. Daha geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan Kara Şövalye filmi de oyuncunun öldükten sonra izleyici karşısına çıkan bir diğer yapımıydı. Eleştirmenlerden olumlu tepkiler alan Joker portresi, aynı zamanda Ledger’a birçok ödül kazandırdı. Genç yaşta vefat eden oyuncu, 81. Akademi Ödülleri’nde bu başarısıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödüle layık görüldü fakat heykeli kucaklayamadı. Bu sebeple ödülü Heath Ledger adına ailesi teslim aldı. Daha dört filmi var Sevenlerini 11 Ağustos’ta ölüm haberiyle yasa boğan Oscarlı aktör ve komedyen Robin Williams’ın çekimleri biten dört filmi, vizyon için gün sayıyor. Yapımlardan fotoğraf ve fragmanlar ise paylaşılmaya devam ediyor. Bunlardan ilki yönetmen koltuğunda Tristram Shapeero’nun olduğu ‘Merry Friggin Christmas’ isimli komedi. Williams, çekimleri ilk kez 2006’da başlayan ve Milan Trenc’in yazdığı aynı isimli çocuk kitabından sinemaya uyarlanan komedi serisinin son halkası ‘Müzede Bir Gece 3’ filminde bir kez daha Teddy Roosevelt rolünü üstleniyor. Filmin Türkiye’deki vizyon tarihi, 26 Aralık 2014. Diğer filmlerinden biri de Dito Montiel’in yönettiği dram türündeki ‘Boulevard. Henüz ülkemizde izleyiciyle buluşmayan filmin ABD gösterimi yapıldı. Son olarak ‘Absolutely Anything’ adlı bir Terry Jones filminde daha yer alan Williams, burada Dennis the Dog karakterine ses veriyor. Dijital teknolojiyle oynayacak Eylülde ise Philip Seymour Hoffman’ın başrolünde yer aldığı ‘İnsan Avı’ filmi bizleri bekliyor. Geçtiğimiz şubat ayında hayatına trajik şekilde son veren Hoffman ile birlikte filmde Rachel McAdams ve William Dafoe gibi isimler de yer alıyor. Ardından dram yapımı ‘God’s Pocket’ geliyor. Yönetmenliğini ve senaristliğini John Slattery’nin üstlendiği filmin Türkiye gösteriminin tarihi bilinmiyor. Ünlü aktör Açlık Oyunları serisinin devam filmi ‘The Hunger Games-Mockingjay’de Plutarch Heavensbee karakteriyle yeniden kamera karşısına çıkmayı planlıyordu. İki bölüm halinde izleyiciyle buluşacak olan filmin çekimleri devam ederken ölen Hoffman’ın durumu uzun süre konuşuldu. Sonuç olarak ekip, yokluğunun telafisi için harekete geçip oyuncunun dijital olarak perdede canlandırılmasına karar verdi. 21 Kasım 2014’te seyirciyle buluşacak filmde CGI teknolojisi ve özel ses efektleri ile sevenleri Hoffman’ı son defa perdede izleme fırsatı elde edecek. Hızlı ve öfkeli öksüz kaldı Ölümüyle şaşırtan isimlerden bir diğeri de Paul Walker. 30 Kasım 2013 tarihinde arkadaşının kullandığı aracın aşırı hız nedeniyle kontrolünü yitirip kaza yapması sonrasında hayatını kaybetti ünlü aktör. Ölümünün ardından geriye kimi tamamlanmış kimi yarım kalmış projeler bıraktı. Aralarında 2001’de Vin Diesel’le birlikte başrolünde oynadığı ve çıkış yakaladığı Hızlı ve Öfkeli serisinin devam filmleri de yer alıyor. James Wan’ın yönettiği Hızlı ve Öfkeli 7 filminde Walker, sevilen karakterlerden Brian O’conner karakterini oynuyor. Yapımcılar, çekimlerin eksik kalan kısımlarını oyuncu üzerinde CGI teknolojisini kullanmanın yanı sıra dublör takviyesi de yaparak tamamlamayı planlıyor. Hatta Walker’a benzerliğiyle dikkat çeken kardeşlerinin bile filmde kullanılabileceği konuşuluyordu. Walker filme nasıl dâhil edilir bilinmez ama seri devam edemeyeceği için rolü de emekliye ayrılıyor. Hızlı ve Öfkeli 7, Nisan 2015’te vizyona girmeye hazırlanıyor. Serinin önceki filmi ‘Hızlı ve Öfkeli 6’ da sinemaseverlerle oyuncunun ölümünden aylar sonra buluştu. Walker, fedakâr bir babanın küçük kızını kasırgadan korumasını anlatan ‘Hours’ adlı yapımıyla sinemada olmaya devam etti. Ardından senaryosu Luc Besson imzası taşıyan ‘Yasak Bölge’ ile beyazperdedeydi. Yönetmen koltuğuna Camille Delamarre’in bulunduğu ve suçluların dünyasında gizli bir ajanın hayatına değinen Yasak Bölge’de aktör son kez başrol üstleniyordu. Lee’nin yerine karton maske kullanıldı Yaşamını yitiren oyuncuların geride bıraktıkları filmlerinin öyküsünü sinema dünyası ne ilk ne de son kez dinliyor. Değişen teknoloji olunca sadece filmlere müdahale etme biçimi farklılaşıyor. Bunlardan en ilginci Çin kökenli aktör Bruce Lee’nin başından geçiyor. Lee’yi zirveye taşıyan film olan Dan İnosantio ve Kerim Abdül Cabbar ile birlikte rol aldığı ‘Game of Death’ (Ölüm Oyunu), ne yazık ki aktörün ölümüyle yarım kaldı. Yönetmen Bruce Lee’nin olduğu sahnelerde kimi zaman dublör kimi zaman Lee’nin karton maskesini kullanarak filmi tamamladı. Bu sebeple 1973 yapımı film ancak beş yıl sonra gösterim yapabildi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

İÇMEYELİM TELLENDİRELİM

Bazı fotoğraflar içimdeki kifayetsiz ressamı uyandırır. Keşke bu karenin tablosunu yapabilseydim derim.Bazen de fotoğraftaki nesneler bir şarkının notaları gibi gelir. Bu kareyi işte bu yüzden seçtim. Yeteneğim olsaydı bu tütün işçisi kadınları, pozlarını aynen koruyup fakat giysilerinin renklerini değiştirerek bir resme dönüştürürdüm. Tümünün başörtüleri bir örnek beyaz olurdu. Şalvarlarla bluzları zıt parlak renklerden seçer, tonlarını sırayla bir koyu bir açık boyardım. Fotoğraf bana aynı zamanda tütünün başka dillerdeki karşılıklarını hatırlatıp benzerliğin kökenini düşündürttü. Mesut Şen’in bir makalesinde, İspanyolca tabaco, İtalyanca tabacco, Fransızca tabac, İngilizce tobacco, Almanca tabak, Rusça tabak olarak kullanılan tütüne bu adı verenin bir ada olduğunu öğrendim: Tobago adası. Hikaye, taa Kristof Colomb’un 1498’de Asya’ya ulaşmak için çıktığı yolculukların üçüncüsünde başladı. Venezuela açıklarında bulunan Tobago adasında yaşayan yerliler bir bitkinin yapraklarını sararak bir çubuğa yerleştiriyor ve yakarak çıkan dumanı içlerine çekiyor ve bu işe tabaco diyordu. Kelimenin aslının İspanyolca olduğunu söyleyenler de var, Aravak yerlilerinin Tayno dilinden geldiğine inananlar da. Bazı kaynaklarda ise yerli halkın bu bitkiye petun dediği belirtiliyor ki, Türkçe tütün kelimesini çağrıştırmıyor değil. Tabaco doğu dillerine farklı telaffuzlarla girmiş. Arapçaya tibg, Farsçaya tanbakü, Hintçeye tambaka şeklinde geçerken Türkler her nedense duman anlamına gelen “dütün” kelimesini tercih etmiş. Tütün kelimesi aynı zamanda Arapça, Farsça, Ermenice ve Sırpçaya “tutun”, Rusçaya “tjutjun”, Bulgarcaya “titjun”, Gürcüceye “tutuni” olarak geçmiş. Ülkemize giriş tarihi 1605 olarak kabul edilen tütünü biz neden batı dillerindeki gibi “tüttürmüyoruz” da “içiyoruz” sorusuna verilen cevap çok ilginç. İçmek fiilinin sıvı yutma anlamının dışında başka bir anlamı daha var. Mesela ant içiyoruz aynı zamanda değil mi? Neden? Çünkü yeminimizi içimize alıp içimizde muhafaza ediyoruz. Söz konusu olan duman olunca, en doğrusu içe çekmemek, vazgeçemiyorsak da Türkçenin o güzelim sözüyle tellendirmek. Tam tellendirme dedim, telli turnam türküsü çalınmaya başladı radyoda. Hemen bir turna fotoğrafı bulmalıyım... *** NERDESİNİZ TURNALAR? Turnalar hayatımızdan çıktı çıkalı ne kadar fakiriz. Bir zamanlar onu mübarek bir kuş kabullenirdik. Ömürleri yaklaşık 15 yıl olan turnaların eşleri öldüğünde yedi yıl boyunca yas tutup yeniden çiftleşmeyişleri ve yaşlanan ana ve babalarının geçimlerini temin etmelerine bayılırdık. Bağlılığın, sebatın ve sadakatın bu görkemli temsilcileriyle artık göz göze gelemiyoruz. Derin kederler ifade edilirken “Eşinden ayrılmış turnaya döndüm” demiyor kimse. Kız çocuklarına Turnatel adı verilmiyor. Yeni yerleşim yerleri için kimsenin aklına turna gelmiyor. Eskiden Yeniçeri Ocağı’nı teşkil eden 196 ortadan 68’inci ortaya verilen “Turnacı” tâbirini hatırlayan da kalmadı. Sadece sürpriz bir kazanım elde ettiğimizde arsızca “turnayı gözünden vurmak”tan söz ediyoruz. Arsızca çünkü, turna öldüren avcının ailesine veya kendisine mutlaka bir felâket mukadderdi eskiden. Turna kanı döktü diye kör olan ve deliren insan hikâyelerimiz vardı. Turnalar mübarek, akıllı, her hareketi doğru, mukaddes kuşlardı. Bu nedenle uçuşları bir düzen ve sıra içinde olurdu. İnsanların yaptıkları kötülüklerden üzüntü duyar ve yollarını şaşırırlardı. Başına turna teli takılan geline uğur getirirlerdi. Akıncılarımızın kalpak, külâh ve miğferlerinde altın suyuna batırılmış turna tüyleri bulunurdu. Turnalar hem bereketin, hem hakimiyetin hem de hikmet sahibi rûhun sembolüydüler.Gelelim turnanın Alevi-Bektaşi kültüründeki yerine... *** RAKS EDEN TURNALAR Turnalar, sabah gün doğarken ve akşam gün batarken suda iki defa âdetâ raks ederler. Bu raks sema ve semah ayinlerinin hareket noktası olarak kabul ediliyor. Turnaların uçarken başlarında bir öncü bulunması ve ardında tesbih taneleri şeklinde dizilmeleri mürşidle yolculuk olarak görülmüş ve turna ile Hz. Ali arasında ilgi kurulmuş. Alevî merasimlerinde cem zamanı zâkirlerin okuduğu nefeslerden “turna semahı”, bu güzel kuşun kanat vuruşu, uçuş ve duruşunu temsil eden figürlerle canlandırılır. Bu bilgileri toparlarken Şükrü Elçin’in Halk Edebiyatı Araştırmaları adlı kitabı ile Metin Eke’nin Semahlardaki Bedensel Figürler adlı makalesinden yararlandım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Etnik çanta modaya uydu

Sezonun en belirgin akımlarından biri olan etnik tasarımlar, çantaları da ele geçirdi.Turistlerin uğrak mekânlarında daha çok satılan etnik desenli veya süslemeli çantalar, artık hemen her vitrinin gözbebeği ve fazlasıyla şehirli.Etnik motiflerden ilham alan kıyafet ve aksesuarlar bazılarının vazgeçilmezi olurken, bazılarınınsa dolaplarına hiç uğramaz. Etnik tasarımların tercihi konusunda aşk-nefret ilişkisi var sanki. Artık zamanı geldi, moda araya giriyor ve orta yolu buluyor. Özellikle çantalar vesilesiyle bu yaz birçok kişi etnik tasarıma kapı araladı. ‘Bunun sebebi sadece moda olması mı?’ diye sorarsanız sadece vitrinlerle sınırlı kalmadığını söyleyebiliriz. Özellikle global dergilerin moda çekimlerinde etnik çantaların ‘çok moda’ halleri, modayla ilgisiz insanların tercihi varsayılan çantaların kaderini değiştiriyor. Etro, Dries Van Noten, Valentino gibi lüks modaevlerinin himayesine giren etnik çantalar genellikle antimoda felsefeyi benimseyen insanların tercihi olmanın ötesinde lüks şıklığın da parçasına dönüştü.Couture el çantalarıDefilelerde artık kıyafetin tamamlayıcısı ürünler en az koleksiyonun ana parçaları kadar öne çıkıyor. Çantalar bu konuda başı çekenlerden. Detay gibi görünse de bütünün altını çiziyor. Çantalar öylesine ciddi bir çabanın ürünü ki lüks modaevleri tasarım süreçlerini videolarla, görsellerle paylaşmayı ihmal etmiyor. Elde tek tek boncuklarla bezenen çantalar, en çok karşımıza çıkan modellerden. Pek sevilmiş olmalılar ki, yerli yabancı birçok hızlı moda markası bazen muzip desenlerle bazen bir davet şıklığını tamamlayacak desenlerle karşımıza çıkıyor. Etnik çantalar butik tasarımcı markalarının da sıyrılma noktası oldu. Türkiye’de Misela, Begart gibi markalar şehirli kadına iş giyiminde etnik bir detayı eline alma cesareti kazandırdı. Artık plazalarda kilim desenli çanta görmek bir moda. Sadece bizde değil, Ortadoğu’da da tasarımcılar hazırladıkları etnik desen ve süslemelerle batılı moda severlere hızla ulaşabiliyor. Sarah’s Bags bu konuda iyi bir örnek.Püsküllerle güçleniyorSezonun en belirgin akımlarından biri de püskül detaylar. Kah ceketlerde kah ayakkabılarda karşımıza çıkan püsküller, şehirli çantalara bohem bir hava kazandırıyor. Valentino’nun püsküllü bordo çantasının özne olduğu moda çekimlerine bakılırsa moda severler etnik lüks çantalarla asi bir duruşun peşinden koşuyor. Zaten çekimler ya seyahatte ya da hareket halinde şehrin yoğun ritminin tam içinde. Etnik desenlerin kışın da hız kesmeden devam edeceği belli olmuşken, desensiz deri çantaları püskül detaylarıyla kışın da verimli kullanmak mümkün. Mantolardan uzun elbiselere her yerde görülecek zira.Spor giyimin yeni yareniSpor giyim, modanın son yıllarda üzerine oynamayı en çok sevdiği alanlardan. Spor yapmanın gereği olan kıyafetlerden öte, iş giyiminin bile bir parçası oldu. Mesela takım elbiselerin ayakkabısı... Spor giyime bir dokunuş da etnik tasarımcılardan geldi. Selim Baklacı gibi isimler kilim desenlerini sweatshirtlere uygularken, etnik kimliğe bürünen spor sırt çantaları da bu yazdan itibaren kadın erkek herkesi peşinden sürükledi. Spor kıyafetlerle harmanlanan veya kendisi bir spor ürün gibi kullanılan etnik çantaların insanların enerjisini yükselttiğini söylemek mümkün.Sivri burun babetler geri döndüTopuklu ayakkabı dayatmasına rağmen şehirde koşturan, uzun saatler ayakta kalan kadınlar babetlerden vazgeçemiyor. Babetler ise bazen günlük duruyor. İki arada bir derede kalan kadınlara sivri burun babetler ilaç gibi gelmiş görünüyor. Tükenen modeller bunun kanıtı. Sonbaharda da sivri burun babetleri görmeye devam edeceğiz. Zira 60’lı yılların yoğun etkisinde geçecek bir sonbahar kış sezonu bizi bekliyor. Avrupa’da şehirli kadının tercihi ise genellikle sivri burun midi topuklu modeller. Bu yaz Türkiye’de de vitrinlere çıktı fakat ilginçtir Avrupa’da gördüğü yoğun ilgiyi ülkemizde göremedi. Durum böyle olunca Türkiye’de bu modellere fazla yer verilmedi. Sivri burun babetler ise tam tersine fazlasıyla sahiplenildi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Hasada da gittik beraber şeftali de topladık...

Metropolde doğmuş, yetişmişseniz ‘haydin hasada’ dediklerinde lunaparka giden çocuklar gibi şen olmamanız için hiçbir neden yok. Bu duyguyu köyü olanlar nereden bilsin?İstanbul gibi taşı toprağı bildiğiniz beton olan bir metropolde doğup büyümüşseniz meyve hasadıyla ilgili bir basın davetinin sizi ilk defa lunaparka gidecek çocuklar gibi şen etmesi gayet normal.Hele ki ‘Tatilde neler yaşadınız?’ içerikli kompozisyonlarda arkadaşlarınızın ‘ekin ektim’, ‘tarla biçtim’, ‘hasada gittim’, ‘süt sağdım’ gibi özendirici paylaşımlarını hasetle dinleyerek geçirdiğiniz bir ilkokul hayatınız olmuşsa... Aradan uzun yıllar geçmiş ve yazının türü kompozisyon değil, haber olsa da böyle bir deneyimi edinip paylaşabilmek çok hoş. Madem artık köye ilişkin anlatacak ‘bir şey’imiz var, o halde en baştan ballandıra ballandıra anlatalım. Tropicana’nın davetlisi olarak bir grup gazeteciyle şeftali hasadı için koyulduk yola. Şeftalinin başkenti Bursa’ya gitmek için birçok alternatif var lakin en eğlencelisi deniz uçağı. Sabahın nuru sayılabilecek bir saatte deniz uçağının kalkış yeri Balat’taki terminalde buluşuyoruz. Mürettebatının yabancı ve İngilizce konuştuğu, kendinizi Amerikan filmlerindeki helikopter sahnelerinden birinde sanacağınız bir yer burası. Kalkış duyurusunun ardından havalanıyoruz. Sakinlerinin henüz sabaha erdiği bu huzurlu dakikalarda hem de tepeden İstanbul’un keyfini çıkarıyoruz. Lakin bu keyif pek uzun sürmüyor. ‘Dağlar, bayırlar, o uzun yollar hepsi hikâye hoop’ (18 dakika sonra) Gemlik’teyiz. İstikâmet hasat yapacağımız ve Tropicana’nın da meyvelerini temin ettiği şeftali bahçesi. Yetkililer o gün tüm hasadı bize yaptırmayı kafaya koymuş olacak ki çalıştırmadan önce enerji depolamamamız için bahçede kocaman bir kahvaltı sofrası ve envai çeşit meyve suyu karşılıyor bizi. Kahvaltının ardından şapkalarımızı başa, sepetler kola başlıyoruz kokusu ötelerden duyulan şeftalileri toplamaya. Yola yakın ağaçlara yönelince uyarı geliyor ‘iç taraftakilerden toplayın.’ Meğer araba geçtiğinde uçuşan tozlar üzerine yapıştığı için meyveler lezzet kaybına uğrayabiliyormuş. Hepi topu bir kasa şeftali toplamış olsak da tüydü, güneşti şikâyetlerimiz bitmiyor. Bu halimizle günde yüzlerce kilo şeftali toplayan işçi teyzelerin dalga konusu oluyoruz. Her birimizin kasasına evlerimize gönderilmek üzere isim ve adreslerimiz iliştiriliyor. Emekçilere ‘kolay gelsin’ diyerek ayrılıyoruz bahçeden. İşimiz bitiyor mu? Hayır tabii ki. Daha karpuz, pardon şeftali keseceğiz. Ünlü şef Vedat Başaran eşliğinde yapacağımız şeftali workshop’u için Beceren Tesisi’ne gidiyoruz. Öncesinde ise yetkililer markanın Türkiye’ye giriş öyküsünü anlatıyor. Ardından Başaran’ın şeftalinin tarihçesiyle ilgili bir sunumunu dinliyoruz. Ülkemizle özdeşleşmiş olsa da şeftalinin Çin orijinli bir meyve olduğunu, eski Türkçede şeftaliye tüylü oğlan, tüylü tombalak, kaba erük gibi isimler verildiğini ve saray mutfağına ait kayıtlarda tanesi 750 gram gelen 80 şeftaliye rastlandığına dair ilginç bilgiler öğreniyoruz. İşin teori kısmı tamamlandığında uygulama için önlüklerimizi giyiyor, giriyoruz mutfağa. Şefimiz bizi gruplara ayırıyor ve ekipçe Başaran’ın seçkisi şeftali karamelize yapıyoruz. Evde 5-10 dakikada yapılabilecek son derece pratik bir tatlı. Yalnız başına yenilebileceği gibi pekala dondurma sosu olarak da kullanılabilir. Yapmanız gereken tek şey 8 kaşık suya 4 kaşık şeker katıp karamelize olana dek pişirmek, ardından ay şeklinde ve hafif kalınca doğranmış şeftalileri içine atıp pişirmeye devam etmek. Sulandırma maksatlı bir miktar meyve suyu ve elbette baharat... Biz ekip olarak hoş bir rayiha katacağında hemfikir olduğumuzdan kakule, tarçın ve ceviz kullandık. Bu kısmı tamamen damak tadınıza kalmış. Meyve topladık, yedik, suyunu içtik, tatlısını yaptık. E artık dönüş zamanı. Gelişimiz ‘muhteşem’ di de, dönüşümüz dolu midemizden midir epey ‘bulantılı’ ve sarsıntılı geçiyor. Öyle ki kendimizi Vecihi’nin pırpırında hissediyoruz bir an. Günün en güzel sürprizi ise iş, güç, trafik derken gecenin bir vakti ulaştığımız evimize bizden önce ulaşmış şeftali kasası oluyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

23 Ağustos 2014 Cumartesi 12:02

Fransız usulü balık

Bu hafta sizlere profosyenel bir aşcılık Okulu'ndan bahsetmek istiyorum. Le Cordon Bleu Dünyaca ünlü ve işini en iyi yapan okullardan bir tanesi. Türkiye'de de Özyeğin Üniversitesi bünyesinde açılan Le Cordon Bleu da öğrencilere hizmet veriyor.Özyeğin Üniversitesi , mutfak sanatları okulu Le Cordon Bleu ile işbirliği yaparak "Gastronomi ve Mutfak Sanatları Lisans Programı" açarak lisans eğitimi vermektedir. Ayrıca üniversite öğrencilerinin yanı sıra hem kariyerini aşçı olarak devam ettirmek isteyenlere hem de yemek yapmayı hobi edinenlere, sertifika programı ile mutfak sanatının inceliklerini öğretiyor. Bende geçtiğimiz günlerde Le Cordon Bleu’nun düzenlemiş olduğu bir workshopa katıldım. Yemek yapmayı sevin ayda sevmeyin sizlerde böyle etkinliklere katılmanızı tavsiye ederim. Hem çok eğlenceli hemde yemek yapmanın en şık halini öğreniyorsunuz. Fransız Master şefi Gilles Company ile birlikte ‘La Loire Usulü Somon’ yaptık. Profosyenel bir mutfakta yemek yapmanın keyfini anlatamam. Hersey eli izin altında ve istediğiniz rahatlıkla çalışabiliyorsunuz. Tabi sefin yanında bıçağı tutarken hiç yemek yapmamış gibi elimin titremesini saymıyorum. Gelin bu akşam Fransa'yı evimize getirelim ve yapılması kolay olan bu enfes balığı misafir edelim. O halde şimdiden diyoruz ki bon appetit (afiyet olsun) Malzemeler (Iki kişi için) 200 g Somon Biftek1 Havuç1 Soğan1 Yeşil kereviz sapı1 Baharat Demeti 6 adet Beyaz karabiber Yarım limonTuzGarnitür4 küçük boy patates1 Salatalık100 gr marul,dereotu, nane, kırmızı lahana karışımıZeytinyağı1 LimonBeyaz Tereyağı (Sos)100 g Küp kesilmiş ve tütsülenmiş somon50 g Arpacık soğan1 bardak kremi5 Adet ezilmiş tane siyah biber200 g Küp küp kesilmiş tereyağı10 g KapariYapılışıSomonu yıkayıp Streçle kaplayarak, dinlendiriniz. Soğan ve havuçları halka şeklinde kesiyoruz. Yeşil kereviz sapını , beyaz biber tanesini, baharat demeti ile bir sos tenceresine alınız. Sirke ve su ekleyerek, kaynatıyoruz, 15 dakika kısık ateşte pişiriniz. Bu arada baharat demeti dediğimiz; Defne yaprağı, maydanoz, biberiye ve kekik gibi bitkileri biraraya getirdikten sonra birkaç pırasa yaprağına sarıp bir iple bağlayarak hazırlıyorsunuz. Verdiği aroma ve kokusu muhteşem denemenizi tavsiye ederim. Somonu sebzelerimizi haşladığımız suyun içerisinde 15 dakika boyunca pişiriyoruz. Piştiğinde somunun ana kemiği bıçağın ucu yardımı ile çıkarıyoruz. Tünel yapıcı dediğimiz küçük bir aparat var bu alet sayesinde salatalara çiçek görünümü vererek ince ince dilimliyoruz. Küçük yuvarlak bir çemberin içine salataları dik bir şekilde diziyoruz. Yeşillikleri yıkayıp kuruttuktan sonra bir damla zeytinyağı ile çeşnilendirerek, çemberde salatalıkların ortasına yerleştiriyoruz. Çemberden çıkarmadan bir kenarda bekletiyoruz. Patatesleri soyup yıkayınız kesmeden bütün halinde haşlıyoruz.Yemeğimizin son aşaması olan sosunu hazırlamaya sıra geldi. Arpacık soğanları soyup ince ince kıyıyoruz. Krema ile soğanları biraz pişiriyoruz. Füme somonu da küçük küçük doğrayıp kapari ile birlikte Kremanın içine atıyoruz ve birlikte çok az pişiriyoruz. Küp küp kesilmiş tereyağını sürekli çırparak ekleyoruz ve sosumuzu hazırlıyoruz. Servis etmek için somonu tabağımıza alıyoruz. Somonun üstüne yaptığımız kremadan bolca döküyoruz. Üstünmedi pişirdiğimiz soğan ve havuç halkalarını koyuyoruz. Salâta kelepçesini tabağa koyup yavaşça çıkarıyoruz. Patenleri tuz ve nane ile karıştırıp salatamızın yanına koyuyoruz. Ve sunumu ilede harika olan Fransız yemeğimiz hazır. Zordur yapamam deyip tarifi es geçmeyin resimde gördüğünüz tabağı sadece yarım saatte yaptım sizde rahatlıkla yapabilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Şarkılarım benden önce gelir

Şeker isimli şarkısıyla milyonların beğenisini kazanan Ravi İncigöz ile müzik macerasını konuştuk. İlk albümü Yorgun Gemi’nin ardından uzun süre ortalıkta görünmeyen müzisyen, ciddi bir hastalık geçirmiş. İncigöz, o dönemde konser görüntülerini izleyerek motive olduğunu ve hayata bağlandığını söylüyor.Müzikle tanışmanız nasıl oldu?Çocukluğum Şanlıurfa’da geçti. Babam sıra gecelerinde bağlama çalardı, amcam da öyle. Özellikle rahmetli amcam benimle çok ilgilendi. Birlikte sıra gecelerine gittik ve oralarda şarkı söyledim. Urfa’da bir müzik vakfı vardı, gençlere eğitim veren. Yaşım çok küçük olmasına rağmen beni sanat müziği korosuna aldılar. Babam o dönemler TRT halk müziği şefi Mehmet Özbek’e dinletti. O da eğitim için Ankara’ya gitmemi istedi. Yaşım çok küçük olduğu için gidemedim.Üzüldünüz mü?Çok küçüktüm, ailem izin vermedi. Bir gün Elvis Presley’in kartpostalı geçti elime. Elvis olduğunu bilmiyordum ama benim için olması gereken kişiydi o. Kıyafetleri, elindeki mikrofonuyla beni kendine hayran bırakmıştı. Sonrasında gitarlı bir fotoğrafını gördüm. Gitar aradım ama Urfa’da yoktu. Tek gördüğüm dört telli bir bas gitardı. İstanbul’a gelir gelmez ilk işim gitar almak oldu.Eğitim için mi geldiniz İstanbul’a?Hayır. Hayallerim vardı ve gerçekleştirmek için gelmem gerekiyordu. Osmanbey’de dayımın erkek giyimi üzerine bir şirketi vardı, orada çalışıyordum. Dışarıyla çok irtibatım yoktu. Hafta sonları sahaftan kitap alıp okuyordum. Sonrasında gitar kursuna yazıldım. Ama bir gün sürdü.Neden?Ben sınıf psikolojisinde öğrenemiyormuşum, sonradan fark ettim. Üç aylık da peşin vermiştim. (Gülüyor) Sonrasında gittim bir öğrenme metodu kitabı aldım ve kendi kendime öğrendim. Geliştirmek için askerde çok fırsatım oldu. Zaten şarkılar tamamen ruhunuzdan geldiği için şarkı yaparken bir enstrümana çok da ihtiyacınız olmuyor.Bir dönem sokak müzisyenliği de yapmışsınız.Evet. Uzun süre farklı yerlerde sahneye çıktım ama çok sıkılmıştım. Kendi şarkılarımı söylemek istiyordum. Bir kez Odakule’de çaldım. Sonrasında hep Nişantaşı’nda... Oradaki halk beni sevdi. Sonrasında Yavuz Yıldırım ile tanıştık. Bir plak şirketinde menajerlik yapıyordu. Albüm hazırlığına girdik. O dönem bana hazırlanan albüm benim istediğim gibi değildi. Sonrasında ayrıldım.Yurtdışı maceranız da olmuş…Kendimi geliştirmek istiyordum. İki yıl kadar Londra’da kaldım. O dönem Ferhat Göçer benimle iletişime geçti. Benden demo göndermemi istiyorlardı. Bense şarkılarımı canlı dinletme taraftarıydım. Çünkü demo bana biraz ruhsuz geliyordu. Londra’dan döndüğüm gün Ferhat abinin yanına gittim. Kalp Kırılsa da Sever’i dinlettim ve çok beğendi. Sonrasında benim ilk albümümün prodüktörlüğünü de üstlendi.İlk albümünüz Yorgun Gemi radyolarda çok çalındı. Fakat siz yeterince tanınmadınız. Evet insanlar genelde beni radyo starı olarak biliyor. Bu aslında yaptığım bir duayla ilgili. İlk albümüm yayınlanacağı dönem Eyüp Sultan’a gidip dua ettim. Başarısız olmaktan korktuğumu ama şöhret olmaktan da korktuğumu, Allah’tan hakkımda hayırlısı neyse onu nasip etmesini diledim. Yorgun Gemi çok tuttu, milyonlarca kere tıklandı. Sezon sonuna denk geldiği için televizyon programlarına çıkamadık. Şarkıların hepsi değerli şarkılar. O dönem müzik eleştirmenleri ‘Güzel Şarkılar Antolojisi’ diye yorumlar yaptı. Başarılı bir albümdü. Şarkılarım benden daha şöhretli.Şikayetçi misiniz bu durumdan?Değilim. Şöhret sıralamam şöyle zaten. Şarkılarım, ismim ve yüzüm. Şeker şarkısından sonra isimle yüz arasında bir sıra kayması oldu galiba, artık insanlar yüzümü tanımaya başladı. Ama şarkılarım benden de yüzümden de önce gelir. Türkiye’de herkes beni tanımıyor ama şarkılarımı biliyor.Şeker’e kadar uzun bir süre gözlerden ıraktınız. Neden kayboldunuz?İkinci klibi hazırlarken birçok sıkıntı yaşadım. Çok sevdiğim yakınlarımı kaybettim. Sonradan ciddi sağlık sorunları yaşadım ve büyük bir ameliyat geçirdim. Bir yıla yakın bir dinlenme sürecim oldu. Kortizondan dolayı epey kilo aldım. Uzun süre eskisi gibi şarkı söyleyebilmek için çalıştım. O dönemde verdiğim konserlerin videolarını izleyerek motive oldum. Onlar beni hayata bağladı.Konserlerde sizi görememizin sebebi de mi bu?Aslında ilk albümden hemen sonra bir turnemiz oldu ve çok güzel geçti. Şimdilerde birçok yerden haber alıyorum. Mesela insanlar halk konserleri anketlerinde beni oyluyor. Fakat belediye başkanları ya da oradaki yetkililer beni tanımadığı için konserlere gidemiyorum. Hatta bazıları bunu benim yaptırdığımı düşünüp oylamayı birkaç kez tekrar ettirmiş. Şartlar uygun olursa konserlere gidiyoruz. Bazen insanlara tek şarkılık bir müzisyen olamadığımı anlatmak zorunda kalıyorum.Besteci kimliğinizin yorumcu kimliğinizden öne çıkması sizi üzüyor mu?Kadere inanan biriyim. Sesimden önce yaptığım iyi şarkılar öne çıktı. Şarkıcı olarak ön plana çıkacağım şartlar istediğim gibi değildi, durumlar böyle gelişti. Bu benim iyi bir yorumcu olduğum gerçeğini değiştirmiyor. İnsanlar da bunu artık fark ediyor. Bundan sonra besteci kimliğimin yanında yorumcu kimliğimi de oturtmak istiyorum.Birçok şarkınız hit oldu. Başkalarına vermek zor olmuyor mu?Benden şarkı almak kolay olmuyor. Bu bir tek Mustafa Ceceli için geçerli değil. Ne isterse ona feda olsun. Çok saygılı ve kadirşinas biri. Sanatçılardan önce saygı bekliyorum. Onu görmediğim zaman parasına puluna bakmadan o defteri kapatıyor ve asla açmıyorum. Piyasada çok fazla şarkım yok ama verdiğim her şarkı hit oldu. Her talep edene şarkı yapmıyorum. Parayla çözülemeyecek yerler vardır. Onlardan biri de benim bestecilik durumum.Mustafa Ceceli demişken Şeker’de birlikte düet yaptınız...Evet. Şu anda gerçek dostuz ve hayatımda apayrı bir yeri var. Samsun Demir’in yanında tanıştık Mustafa ile. ENBE albümünde benim Eksik isimli şarkımı söyledi. Yılın şarkısı oldu. O dönemden sonra Mustafa ile dostluğumuz da gelişti. İkinci albümünde Sevgilim’i söyledi. Yeni albümünde de albüme ismini veren Kalpten isimli şarkımı seslendirdi. Şeker’i benimle birlikte söylemesi benim için büyük bir onurdu. Bana büyük bir artı sağladı.Sezen Aksu’ya yaptığım şarkı 8 yıldır bekliyorElimde bazı şarkılar var ki sanatçıları bekliyor. Mesela Sezen Aksu’ya yaptığım şarkı sekiz yıldır bekliyor. Başka kimseye dinletmedim. Adı Bab-ı Muhabbet ve dinler dinlemez beğeneceğini düşünüyorum. Bir şekilde buluşup dinletmek nasip olmadı. Yine Tarkan’a bir şarkı yaptım. O da bekliyor. Ona da çok uygun bir ortam olmadan dinletmek istemiyorum. Onun da dinler dinlemez seveceği ve söylemek isteyeceği bir şarkı. Bazılarının adresi ruhtan çıkar çıkmaz belli oluyor.İsmimi iki kişi doğru söylüyorİsmim aslında Râvi. Yani anın üzerinde uzatma işareti var. Râvi rivayet eden manasına geliyor. Tabii bunu insanlara anlatamıyoruz. Herkes Ravi diyor ben de alıştım artık. İsmimi iki kişi doğru söylüyor. Biri annem diğeri de Mustafa Ceceli’nin menajeri Ayhan Mağdenoğlu.Şeker, düğünde söylenir olduHafta sonları insanlar beni Instagram’da düğün fotoğraflarında etiketliyor. Neredeyse her düğünde çalınır söylenir oldu. Hep ayrılık ve duygusal şarkılar seslendirirken, mutlu bir şarkı söylemek ve bunun sevilmesi onların mutlu anlarına eşlik etmek bambaşka.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Harbiye Açıkhava’dan ötesi de var

Harbiye Açıkhava Sahnesi’ndeki konserlerin, işin tepe noktası gibi gözükmesi ya da gösterilmesi müzik ve müzisyenler için hedef küçültülmesine sebep oluyor. Türkiye’de yaz aylarında müziğin kalbinin attığı mekânların başında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi gelir. Sanatçılar buradaki konserleri için aylar öncesinden hazırlıklara başlar. En iyi repertuarlarını, sahne şovlarını bu mekân için hazırlar. Magazin basını haftalar öncesinden konserlerle ilgili kulis bilgilerine yer verir. Tabii konser sonrasında da birçok habere rastlarız. Sürpriz düet ve şarkılar, konser sırasında yaşananlar vs. Sözün özü bu sahne müzisyenler için önemli bir kıstas ve çıtadır. Konuştuğum birçok genç sanatçı en büyük hedefinin bir gün burada konser verebilmek olduğunu söylüyor. Halk konserlerinde daha geniş kitlelere konser verenler bile bu mekânda olabilmek için can atar.Böyle bir müzikal geleneğin oluşmuş olması güzel. Lakin buradaki konserlerin işin tepe noktası gibi gözükmesi ya da gösterilmesi müzik ve müzisyenler için hedef küçültülmesine sebep oluyor. Çokları tarafından yapılan bu eleştiriye katılmamak mümkün değil. Açıkhava konserleri biletli olması sebebiyle bir gösterge gibi gözükse de, aslında nüfusu 80 milyona yaklaşan bir ülkenin müzik üretimi için bir tepe noktası gibi görünmemeli. Büyük kısmı sponsor desteğiyle olan ve en fazla 5 bin biletli müzikseverin takip ettiği bu etkinlikler, müziğe yeni başlamış biri için nihai bir hedef değil, olsa olsa bir basamak olmalı. Müzikte belli bir yere gelmiş isimler için de son durak sayılmamalı. Eğer böyle olursa müziğimiz bir adım ileri gidemez. Bu mekânın hemen yanı başında olan Maçka’da yeni yetme yabancı bir pop starın üç misli kalabalığı nasıl toplayabildiğine şaşkınlıkla bakmaya devam ederiz.Müzik sektörü ve sanatçılar, bu mekân için geliştirdikleri proje ve repertuarları başka yerlere de taşıyabilmeli, özellikle de yurtdışına... Oralardaki çoğu konser gerçekten çok amatör ve acemice ve yabancıların hiç ilgisini çekmiyor. Harbiye sahnesi sanki bir sınav mekânı gibi. Burada konser verip birkaç övgü dolu söz işitenler sınavı geçtiğini sanıyor. Lakin durum hiç öyle değil maalesef.‘Salladı, yıktı, esti geçti’Müzik yazarı Güven Erkin Erkal, geçtiğimiz günlerde bir haberle ilgili eleştiride bulundu. Aslında eleştirdiği basın bülteninin diliydi. Bir sanatçının konserinden sonra basın bülteninde ‘salladı’ yorumunun yapılmasına karşı “Yaratıcılıkta yaprak kımıldamıyor. Bültenlere başlık bulma uzmanı yetiştirmeli.” şeklinde bir yorum yaptı. Aslında Erkal’ın eleştirdiği basın bültenlerinden daha vahim bir durum var. Bu “beylik PR’cı cümleleri”nin olduğu gibi gazetelere yansıması. Noktasına virgülüne dokunulmadan hatta yanlışlarıyla birlikte yayınlanması. ‘Salladı, yıktı, esti geçti, büyüledi’ gibi standart kelimelerin konsere gitmemiş insanlar tarafından benimsenip yayınlanması ayrı bir etik tartışması. Öte yandan bu yorumlar her ne kadar görece olsa da, ben bir-iki istisna dışında yabancı dünya yıldızlarının konserleri de dahil, son yedi yılda, mübağalası yapılabilecek kadar büyük bir konsere tanıklık etmedim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Omurganın fesadı faset sendromu

Omurganın hareketliliğini sağlayan eklemler zamanla aşınabiliyor. Faset sendromu olarak adlandırılan bu durum bel, boyun ve sırt bölgesinde şiddetli ağrılara neden olarak hareket kabiliyetini kısıtlıyor.Omurgamız gün boyu tüm ağırlığımızı taşıyarak bizi ayakta tutan vücudumuzun en cefakar parçası belki. Lakin fazla yük bindirmek ya da gün boyu yanlış oturuş hatta yatış biçimleriyle kendisine aynı özeni gösterdiğimiz pek söylenemez. Hal böyle olunca boyun, sırt ve bel ağrıları da kaçınılmaz oluyor. Bu ağrıların nedenlerinden biri de halk arasında ‘kireçlenme’ olarak bilinen ve omurganın hareketli olmasını sağlayan eklemlerde ortaya çıkan ‘faset sendromu’.“Omurgamızı oluşturan yapılar içinde yer alan ve boynumuzdan başlayıp bel bölgemize kadar uzanan eklem grubunun (faset eklemi) üzerini örten kıkırdak, çeşitli nedenlerle zaman içinde özelliğini yitirebiliyor.” diyor, Anadolu Sağlık Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı. Bu sürecin aşırı yüklenme, romatizmal hastalıklar, yaşlanma veya uzun süre aynı pozisyonda çalışma nedeniyle oluştuğuna da dikkat çekiyor. Faset eklemindeki bu bozulmalar “faset sendromu” olarak adlandırılan tabloya neden oluyor. Faset eklemi hem omuriliğin içinde yer aldığı kanala hem de omurilikten bacaklara veya kollara doğru giden sinirlerin çıktığı kanala oldukça yakın. Bu nedenle faset eklemindeki bozulmalar bu kanalların daralmasına da neden olabiliyor. Prof. Dr. Semih Akı, “Eğer ana kanalda bir daralma meydana gelirse daha ağır bir tablo ortaya çıkabilir.” diyerek ekliyor: “Ağır sporlar ve bu sebeple meydana gelen küçük travmaların birikimi, bel fıtığı ve disk problemlerinin tetiklediği faset sendromuna sebep olabiliyor. Bel fıtığı nasıl belden çıkıp sinirlerin geçtiği kanalları daraltabiliyorsa faset sendromu da çok ileri yaşlarda kanallara yakın komşuluğundan dolayı fıtık gibi o sinirin geçtiği kanalı daraltıp fıtıktaki benzer şikayetleri beraberinde getirebiliyor.”Başınız sık sık ağrıyorsa…Eklemdeki kıkırdağın özelliğini yitirmesine bağlı olarak ortaya çıkan faset sendromunun en belirgin belirtisi baş ağrıları. Bel ve boyun bölgesindeki fıtığa bağlı ağrılarda, ağrı genellikle boyun ve bel öne doğru eğildiğinde artar. Faset sendromundaysa bunun tam tersi söz konusu. Genellikle hastanın belini arkaya doğru kıvırması veya geriye doğru yaslanması istendiğinde ağrı artar. Prof. Dr. Akı, bu durumu şöyle açıklıyor: “Bel geriye doğru kıvrıldığında faset eklemini ve eklemi oluşturan iki dudak birbirine yaklaşıyor ve üst üste biniyor. Bu da eklem ara mesafesinin daralmasına neden oluyor. Bel geriye doğru yaslandığında ise yüklenme daha fazla olduğu için ağrı belirgin hale geliyor.” Faset sendromunun diğer önemli belirtisi ise hareketsiz kalmaya bağlı tutukluluk. Harekete başlandığı zaman bir zorlanma ve tutukluluk yaşanırken; daha sonra hareket süresi uzadıkça açılma ve yumuşamayla kişi tekrar rahat hareket edebiliyor.Çözüm korse değil hareketOmurgada faset sendromunun tedavi aşamasında bu bölgeyi ağrısız hareket sınırları içinde mümkün olduğu kadar aktif hale getirmek gerekiyor. Özellikle hareketliliği artırmak adına kişiye uygun egzersizler öneriliyor. Prof. Dr. Akı, tam da bu noktada amacın bölgedeki kasların kuvvetlendirilmesiyle doğal bir korse meydana getirmek olduğunu vurguluyor: “Bu bölgedeki kaslar, kuvvetlendirildiğinde, dışarıdan verilen korsenin görevini fazlasıyla yerine getiriyor. Dışarıdan kullanılan korseler zamanla bölgedeki kasların hareketsiz kalmasına sebep olabiliyor. Böylece hareketsiz hale gelen kasları zayıflatarak daha kötü bir sonuca neden oluyor. O yüzden çok uzun süreli korse kullanımını tavsiye etmiyoruz.” Belirli dozlarda spor yapmak tedavinin asıl yöntemi. Özellikle pilates ve yüzme aktiviteleri öneriliyor. Tıbbi tedavi olarak da bölgedeki ödemi çözen, sıvı birikimini azaltan ilaçlar ve ağrıyı azaltacak ağrı kesiciler kullanılıyor. Kimi zaman da röntgen altında ağrıyı azaltacak birtakım maddeler iğneyle faset ekleminin içine enjekte ediliyor.Bel kayması deyip geçmeyinNadir de olsa faset sendromu 17-25 yaş arası gençlerde de görülebiliyor. Bu bölgedeki doğuştan gelen kırıkları mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor bu durumda. Spondilolizis adlı bu özel durum, bazen daha da ilerleyerek iki omurun birbirinin üzerine kaymasına sebep olabiliyor. Halk arasında bel açıklığı ve bel kayması olarak anılan durumlar faset eklemi ve çevresindeki yapıları yakından ilgilendiren bir sorun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Hacamat, kanser ağrılarını dindirir mi?

Efendimiz’in sünneti olan hacamat, artık ağrı kliniklerinde de yapılıyor. Şiddetli ağrılara iyi gelmesi ve bağışıklığı güçlendirmesi sebebiyle kanser hastalarına da uygulanıyor.Deriden vakum yoluyla kan alma işlemi olan hacamatı büyüklerimizden çok duymuşuzdur. Sağlıksız koşullarda bir de deneyimsiz ellere düşünce birçok insan korkarak uzaklaştı bu yöntemden. Oysa Efendimiz’in (sas) de sıkça başvurduğu ve ümmetine tavsiye ettiği bir uygulama. Üstelik sadece kirli kanı akıtarak detoks sağlamıyor, deneyenler ağrılarının da dindiğini söylüyor. İşte şimdilerde hacamat uygulaması kanser hastalarının ağrılarını dindirmekte kullanılıyor. Üstelik öyle ‘merdivenaltı’ yerlerde değil, bizzat ağrı kliniklerinde doktorlar tarafından uygulanıyor.Emsey Hospital Algoloji Direktörü Prof. Dr. Nurettin Lüleci, hacamatın onca faydasına karşın acısız bir uygulama olduğuna dikkat çekiyor. “Hacamat; ağrısız, acısız bir uygulama olup, aşırı kan kaybı söz konusu değildir ve uygulamalardan kısa bir süre sonra iz kaybolur. Hastalık durumları dışında tercih edilen hacamat, koruyucu bir tıp yöntemi olarak da uygulanıyor.” diyor. Islak kupa tedavisi yani hacamat, ağrıların azaltılması, zayıflamış bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, yeni kanser ataklarının engellenmesi ve radyoterapi ile kemoterapinin yan etkilerini azaltmak amacıyla uygulanıyor. Onkoloji Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz da kanser hastaları için alternatif tedavi yöntemi olarak hacamat yöntemini öneriyor. Topuz, kendisinin de sık sık yaptırdığı uygulamayla vücudundaki kronik ağrı şikayetlerinden kurtulduğunu anlatıyor. Ancak kupa tedavisi, deneyimli hekimler tarafından uygulanmalı. Aksi halde hastalar birçok sağlık sorunu ile karşı karşıya kalabilir.Kemoterapi ve radyoterapinin yan etkilerini azaltıyor2004 yılından beri Amerika Teksas Üniversitesi’ndeki Dr. Anderson Kanser Merkezi’nde uygulanan ‘WetCupping’ yani hacamat tedavisi, kanser hastalarının ağrılarını dindirmek, bağışıklığı artırmak, tedaviye toleransı kolaylaştırmak ve gerek radyo gerekse kemoterapinin olumsuzluklarını azaltmak amacı ile tamamlayıcı ve alternatif bir tedavi yöntemi olarak değerlendiriliyor. İslam ülkelerinde sünnet-i seniyye olması nedeniyle tercih edilen bu yöntem, son 10 yılda ciddi araştırmalara konu oldu. Amerika, İngiltere ve Almanya’da wet-cupping therapy (ıslak kupa tedavisi) adıyla dernekleri kurulup organize bir harekete bile dönüşmüş durumda. “Kupa tedavisi, kanseri tek başına tedavi etmez, ancak bağışıklık sistemine katkı sağlar. Dokulardaki toksik birikimlerin cilt yolu ile atılması, temizlenmesi hastaların yaşam kalitelerine önemli katkılar sağlar. Hacamat, kanser ağrılarını, hastalığın şiddetine bağlı olarak hafifletir ya da ortadan kaldırır. Özellikle adale ağrıları, baş ağrıları, yorgunluk, uykusuzluğa bağlı ağrılar birincil olarak düzelir.” diyor, Lüleci. Kemoterapi ya da radyoterapinin etkilediği sinir dokusunu ilgilendiren ağrı türlerini ve baş ağrılarını da ciddi oranda azalttığı söyleniyor. Bu tür tamamlayıcı tıp yöntemlerinin vücudun kök hücre üretmesini teşvik ettiği de biliniyor. Islak kupa tedavisi, kemoterapi ve radyoterapi alınımını kolaylaştırıyor. Hacamat tedavisi gören hastalarda nüks etme riski de azalabiliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Sonbahar gelirken...

Sonbahar geldi deyip hemen evlere, odalara kapanmayın. Dışarıda bir yaz boyunca emek verdiğiniz çiçekler bir kış boyunca da yanınızda olabilir. Yeter ki bir iki önlem almayı unutmayın.Eylül geliyor. Sonbaharın bu ilk ayı herkesin içine bir telaş düşürüyor. Okul çantaları hızla toplanıp, tatilden yorgun bünyeler dönerken, bir de insanın yeni bir mevsime kendisini hazırlama zamanı şimdi.Sonbahar birçokları için sararmış yaprakların mevsimiyse de, ağaçların gelecek bahar yeşillenmek için kendilerini dinlenmeye aldığını unutmayıp, doğanın döngüsünü akıldan çıkarmamakta fayda var. Şimdi bedbinliğe düşmeden, sonbahar hüznüne kapılmadan hazırlanma zamanı.Balkonlarınızda kalan çiçeklerin yavaş yavaş yüzlerini dökmesi kaçınılmaz.Petunya mevsimi artık eylül yağışlarında ve gece serinliğinde bitmek üzere. Fakat mevsimi dolan çiçeklerinizi bir hamlede söküp atmayın. Elinizde kullanılmayan bir saksı, boş bir kova varsa, o çiçekleri oraya koyun. Kovanın altı delik değilse delin öncelikle. Eğer balkonunuzda, hanımeli, yasemin, filbahri, gündüz sefası gibi bir sarmaşığınız varsa, onlar da yaprak dökme dönemine gireceklerdir. Yaprak toplamanın insanı kimi zaman usandıran bir işlem olduğunun hakkını vermekle birlikte, özellikle giderleri tıkamadan topladığınız bu yaprakları da bu kovanın içinde biriktirmeye devam edin. Bu kovayı balkonunuzun bir köşesinde unutun. Bütün bir sonbahar ve kış içinde yağmurda, karda çürüyecek bu yapraklar ve çiçekler, bir sonraki bahar için sizin doğal gübreniz olacak. Yeni çiçeklerinizi ekerken onların altına ekleyeceğiniz bu gübre sayesinde daha neşeli açacaklar.Gelelim bir diğer hazırlığa… Çiçeklerinizi söktünüz. Saksıların içindeki toprağı havalandırın. Bir yaz boyunca kireçli suyla sulanmaktan tuzlu bir hale gelip giderek verimsizleşmemişlerse, havalandırdığınız toprağı biraz nemli tutun ve gübre takviyesiyle bekletin. Bu beklettiğiniz toprak kışın da balkonunuzun birbirinden renkli konuklara sahip olmasını sağlayacak.Sonra sardunya, gül, sarmaşık, lavanta, biberiye gibi uzun ömürlü bitkilerin de topraklarına küçük çapa darbeleriyle hayat verin. Ekime doğru soğukların artmasıyla onların kışı geçirmesi için de başka önerilerimiz olacak.Sonbahar geliyor diye başladık, öyle bitirelim. Bu mevsim gelirken mevsim geçişlerinden en az hasarla kurtulmak için de bir öneri. Balkonunuzda bakageldiğiniz naneniz, fesleğeniniz, reyhanınız, maydanozunuz var mı? Varsa onları önce tabii artık içeri alma zamanı, sonra da onlardan küçük küçük demetler halinde kurutma… Bir de hiç şehirli bahçıvanlık faaliyetlerinizden geri durmayın ki, toprağı, doğayı en azından balkonda hatırlama şansınız olsun…

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Zencefil

Bir şifa deposu olan zencefil, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de ismen zikredilen tek baharat.Genellikle toz şeklinde kullanılan zencefilin birkaç çeşidi bulunmaktadır. En iyisi ise “ak zencefil” olarak bilinen beyaz çeşididir.Kur’an-ı Kerim’de de İnsan Sûresi’nde 17. ayette anılan zencefilin adının, Sanskritçe “boynuz şeklinde” manasına gelen “singabera” kelimesinden geldiği belirtilir. Kökeni Hindistan ve Çin’e dayanan zencefilin adı Konfüçyüs’ün eski yazılarında bile geçer.Arap tüccarlar zencefili eski Yunan, Roma ve Doğu Afrika’ya götürmüş, Portekizliler de onu Batı Hint adalarına taşımışlardır. 14. yüzyılda zencefil karabiberden sonra en çok kullanılan baharatlar arasında yer almıştır.Ebu Said el-Hudri’nin (ra) bir rivayetinde, Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bir testi dolusu zencefil hediye edildiği geçer.İster taze, ister kurutulmuşTaze zencefil kökü kesildiğinde limonumsu hoş bir koku yayılır.En hoş kokulu zencefilin Jamaika zencefili olduğu bilinmektedir. Kenya zencefili ise en iyi bahara sahiptir.Zencefilin farklı kullanım şekilleri bulunmaktadır. Öğütülmüş kökü makarnaya ve yağda ağır ağır pişirilen yemeklere farklı bir lezzet katar. Doğuda yemeklerde ve içeceklerde kullanılan zencefil batıda, özellikle Fransız ve Alman mutfağında bisküvi ve çöreklerde kullanılır.Zencefilin kan dolaşımına iyi geldiği bilinen bir gerçektir. Sindirim sisteminin iyi çalışmasına katkıda bulunur. Mideyi ısıtıcı özelliği bulunmaktadır. Öksürük, kusma ve nezle rahatsızlıklarında oldukça etkili bir baharattır.Taze zencefil, köklerini incecik soyarak ve kabuğunu kazıyarak kullanılır. Daha sonra rendenin ince kısmıyla rendelenip daha kolay kullanılır hale getirilebilir.Kızartma türü yemekler için zencefilin kökünün soyulup incecik kesilerek kullanılması daha uygundur.İçeriğinde vitamin ve bazı mineralleri de barındıran zencefil, sıcak yaz günlerinde soğuk çayların içinde ya da yalnızca limon ve balla tatlandırılarak soğuk içecek hazırlanmasında kullanılır ki bu bünye için oldukça faydalıdır. Çünkü zencefilin yapısı ısıtıcı ve nemlendiricidir. Bu özelliği sebebiyle aynı zamanda cildi de yumuşak tutar.Bununla birlikte soğuk algınlığı, üşütme, grip ve nezle problemlerinde zencefil iyi bir yardımcıdır. Çünkü zencefilin, solunum yollarını açmada ve akciğerleri temizlemede tıpkı kekik ve elma gibi inanılmaz bir etkisi bulunmaktadır. Bunun için özellikle taze zencefilin incecik doğranarak veya rendeden geçirilerek suda kaynatılıp içilmesi yararlı olacaktır. Bütün bitki çaylarında tavsiye edilen bal, zencefil için de geçerlidir. Bitki çaylarını şekerle tatlandırmak zararlı olduğu için bal tercih edilmelidir.Burada unutulmaması gereken en önemli nokta, özellikle ateşli hastalıklarda şekerin ateşi daha çok yükselttiğidir. Bunun için ateşli hastalıklarda, bitki çaylarının yalnızca ferahlatan tadını alarak, etken maddelerinin iyileştirici gücünden faydalanmak en doğru yoldur.Kandaki kötü kolesterolün düşmesinde zencefil kullanımının oldukça faydalı olduğu bilinmektedir.Karaciğer ve mide rahatsızlıklarında da zencefil kullanılması rahatsızlığın giderilmesinde önemli bir rol oynar.Zencefil, ‘araba tutması’ olarak adlandırılan yolculuklardaki mide bulantılarına karşı da son derece etkilidir.Yağı, ağrılara iyi geliyor Romatizmal rahatsızlığı olanlar, günlük taze olarak hazırlayacakları zencefil çayından faydalanabilirler. Bunun yanı sıra zencefil yağı da bu tür rahatsızlıklarda, ağrıyan bölgelere masaj yaparak yedirildiğinde ağrıların hafiflediği görülecektir. Aynı yöntem baş ağrısı şikâyetleri için de geçerlidir.Bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi de olan zencefil, ayrıca uyku problemi yaşayanlar için de oldukça önemli bir yardımcıdır. Uykusuzluk yaşayanlar da günlük taze olarak hazırlayacakları zencefil çayından yararlanabilirler. Bu çayın içine ince dilim limon ve bir iki lavanta taneciği de atılırsa etkisi daha da güçlenecektir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

KÜLTÜR - SANAT REHBERİ

Duvarlar dile geliyorSergi: Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen sıra dışı bir sergiye ev sahipliği yapıyor: “Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı”. Hafta başı açılan sergi, sokakların başkaldırısı olarak başlayan, Graffiti / Sokak Sanatı’nı ‘sokaktan müzeye’ taşıyarak, sadece sanatsal bir çevreyi değil birkaç kuşağı etkilemiş bu fenomenin hem kapsamını hem de kültürel çeşitliliğini yansıtmayı hedefliyor. 5 Ekim Pazar gününe kadar açık kalacak olan serginin küratörü Roxane Ayral. Sergide, Amerika, Almanya, Fransa, Japonya gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye’den de sanatçılar yer alıyor.***Açıkhava’da ‘Yunan’ esintisiKonser: Ağustos boyunca Turkcell’in 20. yıl etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirilen ‘Turkcell Yıldızlı Geceler’ konserleri kapsamında yerli yabancı birçok usta sanatçı sahneye çıkıyor. Bunlardan biri de Yunan müziğinin efsane ismi George Dalaras. Usta sanatçı, 29 Ağustos Cuma günü saat 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde sevenleriyle bir araya gelecek. Yunan halk müziği Rembetiko’nun en önemli temsilcisi olarak gösterilen sanatçının, 85’ten fazla solo albümünün yanı sıra, farklı müzisyenlerle ortak çalışmalarda bulunduğu 100’den fazla albümü bulunuyor. Ayrıca Dalaras, 15 milyonu geçen satış rakamıyla da hâlâ Yunanistan’ın en fazla albüm satan sanatçısı... Biletix’te satılan konser bileti fiyatları 83,25-550 TL arasında.***Altın Koza için 12 film yarışacakFestival: Adana Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla, 15-21 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan ‘21. Altın Koza Film Festivali’nin hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyor. Festival kapsamında, ‘Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda toplam 12 film, 350 bin TL’lik büyük ödül için yarışacak. Yarışmanın sonuçları kapanış gecesinde açıklanacak. Filmlerden 8’inin ‘Türkiye prömiyeri’ de yine festival kapsamında gerçekleşecek. Jüri önüne çıkacak olan 12 film şöyle: Balık (Derviş Zaim), Beni Sen Anlat (Mahur Özmen), Deniz Seviyesi (Nisan Dağ, Esra Saydam), Firak (Halil Özer), Gittiler: Sair ve Meçhul (Kenan Korkmaz), İçimdeki Balık (Ertan Velimatti Alagöz), Neden Tarkovski Olamıyorum? (Murat Düzgünoğlu), Nergis Hanım (Görkem Şarkan), Silsile (Ozan Açıktan), Toz Ruhu (Nesimi Yetik), Yağmur-Kıyamet Çiçeği (Onur Aydın), Yola Çıkmak (Evren Erdem). Yarışmanın jüri başkanlığını yönetmen Reha Erdem yapacak.***Fotoğrafçılar, ‘Suya yön veriyor’Yarışma: WILO’nun, suyun önemini vurgulamak için düzenlediği ‘WILO 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması’nda geri sayım başladı. “Suya Yön Verenler” teması ile yola çıkılan yarışmaya amatör ve profesyonel tüm fotoğrafçılar katılabiliyor. Fotoğrafçıların eserlerini teslim etmeleri için son tarih 13 Eylül Cumartesi. İçme suyu kaynaklarının azalması, suyun temiz ve verimli kullanılması gibi konulara dikkat çekmek amacıyla düzenlenen yarışma, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (TFSF) onayı ve İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği’nin (İFSAK) desteğiyle düzenleniyor. Başvurular www.wilofotografyarismasi.com adresinden yapılabiliyor.***Altın Portakal’da bir ilkKamp: Antalya Altın Portakal Film Festivali bünyesinde bu yıl ilk kez ‘Antalya Film Forum’ düzenleniyor. 14-17 Ekim arasında gerçekleştirilecek ‘51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ Antalya Film Forum ile Türk sinemasına sektörel bir katkı sağlamayı hedefliyor. Forum çerçevesinde, ‘Sunum/Pitching Platformu’na katılacak 10 proje arasından seçilecek iki projeye, 30 biner TL, ‘Yapım Aşamasındaki Filmlere Destek Platformu’nda seçilecek projeye ise 100 bin TL Work In Progress Ödülü verilecek. Antalya Film Forum, öncelikli olarak Türkiye’de olmak üzere Türkiye’ye yakın coğrafyalarda (Balkanlar, Ortadoğu, Akdeniz ve Türk cumhuriyetleri) ortak yapım imkanlarını artırmayı ve bunların projelerinin uluslararası platformlarda tanıtılmasını sağlamayı amaçlıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

22 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Akıllı telefonda tasarımı seviyoruz

Türkiye’nin sayılı teknoloji firmalarından Casper, yabancı markaların hâkim olduğu tablet ve akıllı telefon pazarında oldukça iddialı. Şirketin pazarlama direktörü Feray Karaman ile Türk kullanıcıların tercihlerini ve yeni trendleri konuştuk.Eylül 2014’te Casper’da 14. yılını kutlayacak olan Feray Karaman bugüne kadar şirketin farklı birimlerinde görev almış deneyimli bir isim. Casper’ın çıkaracağı yeni ürünlerde söz sahibi olan Karaman şirketin Ar-Ge çalışmalarını da yönlendiriyor. Türkiye PC pazarında büyük bir paya sahip olan Casper, 2013 yılında 250 binden fazla tablet bilgisayar sattı. Akıllı telefon piyasasında da ‘varım’ diyen şirketin hedefi önümüzdeki yıllarda milyonu bulan satışlar yakalamak. Bunu başarmak içinse hem teknolojiye hem de müşteri servisine büyük önem veriyorlar. Türk kullanıcılar akıllı telefonda ne arıyor? Yaptığımız araştırmalara göre tüketicilerin en çok dikkat ettikleri unsur, tasarım. İnsanlar artık bir ürünü satın almadan önce ilk olarak tasarımına bakıyor. Akıllı telefon uyurken bile yanıbaşımıza koyduğumuz bir cihaz. Kullanıcılar onunla kendisini özdeşleştiriyor. İkinci aranan özellik ise performans. Sadece işlemci performansı değil, kullanılan malzemelerin sağlamlığı da önemli. Üçüncüsü ise kameranın kalitesi, çünkü fotoğraf çekmeyi çok seviyoruz. Ne kadar sıklıkla telefon değiştiriyoruz?Ortalama 9 ile 12 aylık sürede telefonlarımızı yeniliyoruz. Avrupa’daki ortalamaya yakın bir süre bu. Teknolojiyi sürekli takip edenler sıklıkla cihaz değiştiriyor, bir de son zamanlarda eski telefonlarını akıllı telefonlarla değiştirenler var. Tabletler dolayısıyla notebook kullanımı azaldı mı? Tabletler çıktığından bu yana büyük ilgi gördü. Bu durum notebook kullanımını düşürdü demeyelim ama büyümeyi azalttı. Geçtiğimiz yıl 240 bin notebook sattık. Yabancı firmaların söz sahibi olduğu bir piyasada bir Türk firması olarak bu kadar yüksek satış oranı yakalamış olmak bizim için gurur verici.Akıllı telefon piyasasına girerken nasıl bir strateji izlediniz? 6108 bizim ilk akıllı telefonumuzdu. İlk altı ay kendimize bir satış hedefi koymadık. Müşterilerimizi dinledik, taleplerini anlamak istedik. Bu sektörde nasıl bir numara oluruz diye araştırma yaptık. Bu belki diğer markalara gore daha alçakgönüllü bir yöntem ama, bizim yapımız da bu. Uzun vadeli hedeflerle çalışan ve sonradan hızlanan bir yapımız var. Son akıllı telefon modeliniz Casper VIA V8 için ne gibi tepkiler aldınız? Türk tüketicilerin yeni teknolojilere ne kadar açık olduğunu bir kez daha anladık. Reklamlarımız yeni yayınlanmasına rağmen ürüne ilgi büyüktü. Mağazalarda, forumlarda ve satış noktalarında bize çok talep geldi. Gösterilen ilgiden memnunuz. Türkiye’de teknoloji firması olmak zor mu? Kolay değil. Teknoloji çok sık değişiyor. Örneğin otomobil sektörü daha yavaş ilerliyor, bir arabanın modelinin değişmesi beş yılı buluyor. Ama bizde öyle değil. İşlemci, bellek gibi parçalar çok hızlı gelişiyor. Altı ay içinde değişen bir sektör bu. Stoklarımızı buna gore yönetmek zorundayız. Dünyada bizim gibi yerli marka olup, yabancı firmalarla ciddi rekabet eden teknoloji firması Brezilyalı Positivo var. Ama onların da arkasında devlet desteği bulunuyor. Bu durumda devlet ne gibi avantajlar sunabilir?Yerli markalar için vergi avantajı olabilir. Bu tip teşvikler olsa biz Türkiye’de üretim yapmayı da düşünebiliriz. Minimal bir vergi avantajı bile olsa önümüzü çok açar. 2015 yılı için hedefiniz nedir? 800 milyon dolarlık ciroya ulaşmak istiyoruz. Ayrıca telefon satışlarımızı milyonlarla ifade edilecek bir rakama çıkarmak de hedefimiz. Servis süremizi azaltmak da amacımız. Çünkü kimse telefonundan ayrı kalmak istemiyor. Bu alanda farklılaşmak istiyoruz. Giyilebilir teknolojilerle ilgili bir çalışmanız var mı? Bu alanda bazı fizibilite çalışmalarımız var ama henüz açıklayabileceğim bir projemiz yok. Sizce bu teknolojinin bir potansiyeli var mı? Bunu kurumsal bir görüş olarak almayın, benim şahsi fikrim giyilebilir bilgisayarların bu şekilde çok uzun süre gitmeyeceği yönünde. Etrafımda Google Glass kullanan sadece bir kişi tanıyorum. Akıllı saatlerle dolaşan çok az kişi var. Tüketiciler için giyilebilir bilgisayarlar şu anda çok da hayati bir cihaz değil. Son zamanlarda akıllı ev aletleri de çok sık konuşuluyor, bu alanda yatırım yapacak mısınız? Üzerinde işletim sistemi olan tüm ürünlerde olmayı hedefliyoruz, bunun dışında bir planımız yok. Akıllı telefonda birçok marka görüyoruz. Sizce Türkiye piyasası bu kadar markayı kaldırmaya müsait mi? Bence değil. 10 yıl önce piyasada olan bir çok PC markası bugün yok. Aynı şey telefon piyasasında da geçerli. Çünkü sadece teknoloji değil, müşteri hizmeti de önemli. Bunu her marka yapamaz. Teknoloji sektörü genellikle erkeklerin egemen olduğu bir alan gibi geliyor. Bu konuda kişisel deneyiminiz nedir? Erkek gibi düşünmeye başladık sanırım. (Gülüyor) 10 sene önce yurtdışında bir konferansa gittiğimde tek tük kadından bir tanesi olurdum. Ama şimdi sayı çok arttı. Bunun sadece teknoloji sektörüne has bir durum olmadığını düşünüyorum, şirketler genel olarak kadınları daha çok istihdam etmeye başladı. Biz kadınlar olarak daha iyi iletişim kuruyoruz ve daha sabırlıyız. Erkekler ise daha vizyoner ve uzun görüşlü olabiliyor.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 01:00

Sanal şiddete boyun eğmeyin

Şiddetin en az bilinen türlerinden biri de sanal şiddet. Oysa geçen hafta yapılan bir araştırmaya göre internet kullanıcısı gençlerin büyük kısmı sanal şiddete maruz kalıyor. İnternet üzerinde başlayan hakaretler zamanla fiziki şiddete dönüşüyor.Geçtiğimiz günlerde Genç Hayat Vakfı’nın yayınladığı araştırma sonuçları dikkatleri bir kez daha sanal şiddete çekti. Araştırmaya göre Türkiye’de gençlerin yüzde 30’u sanal şiddete maruz kalıyor. Sosyal medyada işittiğiniz bir hakaret, sinir bozucu sözler, Facebook hesabı ya da fotoğraflarınızın çalınması gibi olaylara verilen isim, sanal şiddet. Ve en az gerçeği kadar hayatı olumsuz etkileyebiliyor. Kilometrelerce uzaktaki, yüz yüze tanımadığınız birinin kötü sözleri sizi etkilemez diye düşünebilirsiniz. İnternetle bağlantınız koptuğunda o kişi hayatınızda artık yoktur. Ancak sanal dünyada karşınıza çıkıp sinirlerinizi bozan olayların etkisi bilgisayarı kapattığınızda son bulmuyor. Hatta kişiyi depresyona kadar götürebiliyor.Bunun en somut ve son örneklerinden biri geçtiğimiz günlerde intihar eden ünlü aktör Robin Williams’ın kızının yaşadıkları. Babasının ölümünden sonra sosyal medyada hakaret içerikli ve üzücü mesajlar alan Zelda Williams, çareyi hesaplarını kapatmakta buldu. Zira kendisini etkileyen bu mesajlar genç kadının acısıyla başa çıkmasını zorlaştırıyordu. “Çok üzgünüm. Bunun üstesinden gelmeliyim. Hesabımı uzunca bir vakit hatta sonsuza kadar siliyorum.” diyen Williams, sanal şiddetin en acıklı hallerinden birini yaşamıştı belki de. Hiç tanımadığı insanlar, acısına aldırış etmeden kendisine hakaret ediyordu. Türkiye’ye dönecek olursak, hiç bitmeyen gergin gündem arasında sosyal medya kullanıcısı yurttaşlar, öfke patlamasının önemli bir kısmını bilgisayar başında yaşıyor. Burada da hesaplar kapanıyor, hesaplar açılıyor...Milyonlarca farklı karakter ve fikirden insanı bir araya getiren Facebook ve Twitter gibi mecralar aslında kullanıcılar için bir fırsat. Ancak farklı fikirlerle tanışarak avantaja çevirebileceğimiz sosyal medyanın bir sorunu var; üslupsuzluk. Zira terbiye sınırlarını aşmanın kolay kolay yaptırım görmediği bu adreslerde karşımıza biri çıkar ve sinirlerimizi bir anda altüst edebilir. İşte bu durumu psikologlar ‘sanal şiddet’ olarak yorumluyor. KİM Psikolojik Danışmanlık Merkezi uzmanlarından Dr. Fazıl Tatar, sanal ortamda hakaret, küfür, tehditlere kadar varan sözleri kişilerin çoğu zaman şiddet olarak algılamadığını söylüyor. Ancak buna maruz kalan kişilerde, öfke, tahammülsüzlük, utanç ve yenilgi duygusunun baş gösterdiğini anlatıyor. Bütün bu duygular ise şiddetin sonuçları arasında sayılan bulgular. “Sanal dünyada hakarete uğrayan kişi dış dünyadan uzaklaşarak içe kapanabilir. Kendini değersiz hissetme gibi duyguları yoğun yaşar.” diyen Tatar, bunların birikiminin kişiyi depresyona kadar sürükleyebileceğinden söz ediyor. Sanal şiddetin zararlarının bununla da kalmadığını belirten Tatar, şiddetin şiddeti doğurduğunu söylüyor. Yani hakaret ya da küfre muhatap olan kişi bunlarla mücadele etmek için ağır üsluba sarılıyor. Hatta bir noktadan sonra tepkiler fiziksel şiddete bile dönüşebiliyor.Twitter’dan laf atmak rahatlatmaz, öfkeyi artırırDr. Fazıl Tatar’a göre, sanal âlemde kızgınlık ve öfke neticesinde rahatlama niyetiyle gerçekleştirilen tepkiler beklenilen sonucu vermiyor. Zira ilk etapta rahatlama hisseden sosyal medya kullanıcısının öfkesi içten içe artıyor. Sanal ortamda sinirlere hakim olmak gerektiğine değinen Tatar, “Karşıdan gelecek olumsuz bir tepki öfkeyi artırır, tepki gelmemesi bile öfkeyi artırmaya sebep olabilir. Bu açıdan istenmeyen şeyler yaşamak istemiyorsanız mümkün olduğunca bu tür diyaloglardan uzak durun.” diyor. Tatar, nasıl ki gerçek hayatta ‘belalı ortamlar’dan uzak kalıyorsak, sanal dünyada da rahatsız edeceği düşünülen adreslere uğramamayı tavsiye ediyor: “Hakaret ve küfür içeren söylemler sorunları çözmüyor. Aksine ayrışmayı ve toplumdaki şiddeti artırıyor.”Bir gerçek daha var ki insanlar yüz yüzeyken daha ılımlı ve sakin bir üslup kullanıyor. İnternet ortamında ise çekinecekleri bir şey yokmuş gibi davranarak sınırları aşabiliyor. Bütün bu sınır aşmalar karşı tarafa da hakaret etme cesareti veriyor. Böylece yüz yüzeyken birbirini asla kırmayan hatta candan dost olan iki kişi bile bir gün aniden gelişen Facebook kavgasıyla birbirini kırabiliyor. Tatar’ın üzerinde önemle durduğu bir nokta ise sosyal medyada böylesine aniden gelişen şiddet dilinin gerçek hayatımıza da sirayet etmesi. “Körle yatan şaşı kalkar misali şiddet dilini kullanmayan insanlar belli bir süre üsluplarını korumaya çalışsalar da zamanla şiddete başvurur.” diyor.Facebook, Twitter gibi sitelerde paylaşılan özel bilgiler ve fotoğrafların başkaları tarafından ele geçirilmesi çok kolay. Dr. Fazıl Tatar, bu bilgilerin kötü amaçlı kişiler tarafından elde edilmesiyle bireylerin kendini güvende hissetmediğini söylüyor. Tatar, “Bugün binlerce genç çok masumca paylaştıkları fotoğraflar yüzünden şantaj ve tehditlere maruz kalıyor.” diyor. Sanal şiddetin en çok zarar veren şekillerinden biri olan kişisel bilgilerin çalınması sonucunda aile ilişkileri bile bozulabiliyor. Hatta boşanmaya kadar gidecek sonuçlara varıyor. “İyi niyetle sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar daha sonra kişinin başına hiç olmadık sorunlar açabilir.” diyen Tatar, sosyal medya kullanıcılarına mümkün olduğunca kişisel bilgilerini, özellikle fotoğraf paylaşmamalarını tavsiye ediyor. Ve gerçek hayatta korunan mahremiyet çizgisinin burada da sürdürülmesi gerektiğini anlatıyor.Polise değil, savcılığa gidilmeliKişilerin hayatını böylesine ciddi etkileyen sanal şiddete karşı yaptırımlar aslında Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanıyor. Kanuna göre hakaret, hesap çalma gibi eylemler cezai yaptırıma bağlı. Sosyal medya gibi aleni sayılabilecek alanlardaki hakaret durumunda ise ceza katlanıyor. İnternet üzerinden hakarete uğrayan kişi, hakaret edenin kimliğine sadece savcılığa başvurarak ulaşabiliyor. Savcılıktan alınan izinle karşı tarafın girdiği makine’nin IP adresine ulaşılabilir. Uzmanlar hakaret veya tehdit durumlarında kişilerin polise değil, savcılığa gitmesini öneriyor. Ayrıca orijinal iletinin saklanması gerektiğini hatırlatıyor. Savcılığa şikâyet esnasında ise görselin kopyasının yanınızda olması gerekiyor.Sosyal medya hesabının çalınmaması içinbtpro.net Bilişim Hizmetleri şirketinden Özkan Erdoğan, sosyal medya hesabının çalınmaması için alınacak tedbirleri şöyle sıralıyor:-Herhangi bir e-mail’de, Facebook ya da benzeri ortamlarda alınan mesaj, içindeki linkler dâhil, kesinlikle tıklanmamalı.-İnternet web site adreslerine girildiğinde web adresinin doğru adres olup olmadığı kontrol edilmeli.-E-mail istemciniz gönderilen iletiler içindeki ekleri otomatik olarak indirmemeli.-Tahmini zor, en az sekiz karakterli ve içinde büyük küçük harf, rakam ve özel karakterler içeren şifreler kullanılmalı.-Sloganlar belirleyip baş harflerini şifre olarak kullanmak en emniyetli yöntem.-Güncel işletim sistemi, güncel antivirüs ve güncel bir kötü yazılım tespit yazılımı kullanılmalı. Bu yazılımların gerçek zamanlı ve anlık olay kontrolü yapabilmesi gerekir.-Kullanıcının hissedemediği fakat beklenmedik olan internet ve diğer yazılımsal veya donanımsal aktiviteleri tespit etmesi beklenir.-Telefonda veya yazılı hiçbir şekilde şifrenizi en yakınlarınızla dahi kimseyle paylaşmayın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 16:43

Müslümanlar üretiyorsa helal midir?

Yediğimiz içtiğimiz ne varsa içinde jelatin, aroma, katkı maddesi ve tatlandırıcılar mevcut. Dinen bu gıdaları tüketmemiz ne kadar doğru? Hepsini ve daha fazlasını ‘Helal Gıda’ kitabının yazarı Yüksel Çayıroğlu’na sordum.Brillat Savarin, “İnsan eşittir yediğidir.” diyor. Son asrın din âlimlerinden Şah Veliyyullah el-Dehlevi ise ‘insan karakterine yediği gıdalardan daha fazla etki eden bir şey bilmediğini’ söylüyor. Ezcümle yediklerimiz bizi biz yapan, hakiki insan eden. Son günlerde daha çok siyasi tartışmalarla gündeme gelse de helal ve sağlıklı gıda her zaman mühimsenen bir konu. İlahiyatçı yazar Dr. Yüksel Çayıroğlu da yeni kitabı ‘Helal Gıda’da (Işık Yayınları) bu konuyu epey kapsamlı bir şekilde ele almış. Bu açıdan kaynak teşkil edecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yazar, masa başı çalışmalarıyla yetinmemiş, yurtiçi-yurtdışı onlarca mezbaha ve entegre tesisi ziyaret etmiş. Çayıroğlu ile ‘helal’ yemekler eşliğinde yaptığımız söyleşiden de kitabından da ziyadesiyle istifade ettim, ‘haram lokma yemem’ diyorsanız sizlere de tavsiye ederim. Bu kitabı yazma amacınız neydi? Aslında bir doktora tezi olarak vücut buldu. Yüz yıl önce yaşasak böyle bir çalışmaya gerek kalmazdı. Çünkü yiyecekler, içecekler oldukça basit ve sınırlıydı. Endüstrileşmeyle çeşit arttı, katkı maddeleri kullanılmaya başlandı. Bu gıdaların İslam’a uygunluğunu merak ettiğim için böyle bir çalışma yapmaya karar verdim. Bu çalışmayla neler değişti hayatınızda? Malumatınız arttıkça öğrendiğiniz bilgilere göre bir hayat yaşamaya ve beslenme alışkanlığı edinmeye başlıyorsunuz. Önceleri dışarıda yemek yerken ya da paketli gıdaları tüketirken daha rahat davranabiliyordum. Mesela neler yiyordunuz, şimdi yemiyorsunuz? Gazlı içecekleri, katkı maddeli gıdaları çok rahat tüketebiliyordum. Bunlardan uzak durmaya başladım. Artık sadece güvenilir olduğuna emin olduğum markaları tüketiyorum. Merdivenaltı imalathanelerde üretilen gıdaları, güvenmediğimiz markaları tüketmeyelim ama bilinen markaların da İslam’a uygunluğu tartışılır. Bu konuda ehil olsun olmasın herkes bir şey söylüyor. Hangi markayı kullanmamız ya da kullanmamamız konusunda kati telkinlerde bulunuyorlar. Oysa Kur’an’da haram ve helal kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu beyan ediliyor... Şöyle bir usul belirlemek doğru olacaktır. Helal ve sağlık açısından uygun olduğuna şüphe duymadığımız ürünleri tüketmeli, ancak bunu yaparken hakkında malumat sahibi olmadığımız markalar aleyhine konuşmamalı, yönlendirmelerde bulunmamalıyız. Türkiye’de on binlerce işletme,çok fazla ürün söz konusu. Hepsi hakkında nasıl malumat sahibi olacağız? Bu mümkün değil. Ancak “Müslüman ülkede yaşıyorum, Müslümanların ürettiği gıdaları tüketiyorum, helaldir.” rahatlığından da kurtulmamız gerekiyor. En azından belli başlı markaları araştırmalı, içinde ne var ne yok sorgulamalı, telefon açmalı, mail atmalıyız. Bu alışkanlık oluştuğunda üreticiler tüketicinin taleplerini dikkate almak zorunda kalacak ve bambaşka pazarlama teknikleri çıkacak karşımıza. Oysa şuanda sadece ucuzluğu önemsiyoruz. “Güvenilir olanlar pahalı, benim gücüm ucuzunu almaya yetiyor.” diyenlere neler tavsiye edersiniz? Helal pahalıdır mantığı doğru değil. Her zaman fiyatla helal arasında doğru orantı olmadığından bu konuda sıkıntı yaşanacağını düşünmüyorum. Gıda konusunda aşırı hassasiyet, her yiyeceğe şüpheli yaklaşmak doğru mu? Helal dairesini çok daralttığınız ve bütün gıdalara karşı bir şüphe uyandırdığınızda bu tam tersi bir neticeyle sonlanabilir. O haram, bu haram… E ne helal o zaman? Cenab-ı Hak haram kıldığı yiyecekler dışında yeryüzündeki bütün nimetleri kulları için yarattığını söylüyor. O halde helal dairenin nimetlerinden faydalanmak lazım. Helal dairesi keyfe kâfidir ancak günümüzde haram helal dairesi o kadar iç içe girmiş ki ne helal ne haram ayırt etmek çok güç... Bu yüzden tüketicilerden ziyade devlete, alim ve ulemalara büyük görevler düşüyor. Bu konuda helal sertifikalı ürünler devreye giriyor sanırım... Helal sertifikası wönemli bir adım, ancak endişeye sevk edecek yönleri de mevcut. Nedir? Ülkemizde şu an 70’e yakın helal gıda sertifikalı kurum var. Bunlardan bazıları işini hakkıyla yapıyor ancak hepsi böyle değil. Herhangi biri çok rahat büro açıp helal sertifikası verebiliyor. Fıkıh heyeti var mı yok mu buna bakılmıyor. Kanunlarda bu konuyla ilgili bir düzenleme yok maalesef. Haram gıdalar nasıl toplumlar üretir? Bir ayet-i kerimede “Ey peygamberler (peygamberlere hitap ama onların şahsında bütün müminlere) tayyibattan yani helal ve temiz olan gıdalardan tüketin. Sonrasında salih amel işleyin.” deniyor. Demek ki haramla beslenen birinin azalarından salih amel sadır olmaz. Hadislerde de buna işaret ediliyor. Peygamberimiz (sas), yediği, içtiği, giydiği haram olan birinin duasının kabul edilmeyeceğini söylüyor. Bir diğer hadiste ise haram lokmayla hacceden bir insanın haccının kabul olmayacağı belirtiliyor. Öyleyse haram gıdalar, salih amellere, duaların kabulüne engel oluyor. Daha önemlisi insan şahsiyetinin olumsuz yönde şekillenmesine neden oluyor. Toplumdaki bu kadar aşırılık, ahlaki zafiyet ve deformasyonların önemli bir sebebi de tükettiğimiz gıdalardır. Bu açıdan ahlaklı toplumların tesisinde gıdanın, o gıdayı satın aldığımız paranın helal olması önemli. Kitapta neredeyse su gibi tükettiğimiz aromalı içeceklerin alkol ihtiva ettiğine değiniyorsunuz. Aromalar yağ cinsi maddeler ve katıldığı ürün içerisinde homojen şekilde dağılmıyor. Dağılsın diye ara bir çözücüye ihtiyaç duyuluyor. Ara çözücü olarak da alkol kullanılıyor. Aromalı içeceklerin hepsi haram mı? Böyle bir şey söyleyemem çünkü hassas üreticiler alkole alternatif maddeler kullanıyor. Fakat daha ucuz olduğundan alkol daha çok tercih ediliyor. Bu açıdan aromalı içecekler bizim açımızdan şüpheli ve bu şüphenin giderilmesi üreticinin vereceği beyanla giderilebilir. Hangi içecekler giriyor bu kategoriye? Gazlı içeceklerde bulunuyor genelde. Meyve sularının hepsinde yok ama yine de içeriği kontrol edilmeli. Aromalıysa bile içinde alkol kullanılmamış olanlarını tercih etmeli. Son yıllarda özellikle yoğurtla gündeme gelen jelatin hakkında da bir sürü tartışma söz konusu. Nedir jelatin? Aslında yapısı itibarıyla zararlı bir madde değil. Hayvansal kaynaklı bir protein ürünü. Hayvanın deri ve kemiklerinde bulunan kollajenden üretiliyor. Kıvam artırıcı olarak kullanılıyor ve çok geniş bir ürün yelpazesi var. En çok yoğurtla gündeme gelmesi de ilginç, zira yoğurda jelatin katılması yasak ama sütten daha fazla yoğurt üretmek için yine de katılıyor. Domuzdan elde edildiği için mi caiz değil? Evet ama sığır jelatini bile olsa şer’î usullere uygun olarak kesilmiş olması gerekiyor. İstihaleye uğrayan jelatinin caiz olduğunu söyleyen âlimler var ama... İstihale deyip caiz görenler var ama meselenin uzmanları domuzdan üretilen jelatinin ürünün içine katıldığında istihale geçirmediğini söylüyor. İstihale basit bir kimyevi değişim değil. Bir ürünün istihale olması için renk, tat ve vasıf itibarıyla öncekinden tamamen farklı bir ürüne dönüşmesi lazım. Yani odunun küle, üzümün sirkeye dönüşmesi gibi. Jelatin bir ürüne katıldığında başka bir maddeye dönüşmüyor. Kimyevi birtakım değişimler oluyor ama çiğ yumurtanın pişmesi gibi bir değişim. Bu açıdan jelatinin istihale geçirdiğini kabul etmiyorum. Bir ürünü tüketirken helal-haram kriterimiz sadece domuz yağı ve alkolle sınırlı kalıyor. Oysa katkı maddeleri, mısır, glukoz şurubu gibi tatlandırıcıların sağlık açısından oldukça zararlı olduğu söyleniyor... Vücut bize Rabb’imizin emaneti ve üzerinde tasarruf yapma hakkımız yok. Efendimiz (sas) “İslam’da zarara uğramak ve zarar vermek yoktur.” diyor. Bu açıdan bir insanın bilerek, isteyerek sağlığına zarar verecek gıdaları tüketmesi caiz değildir. Uzmanların bu ürün sağlığa ‘zararlıdır’ şeklinde verecekleri beyan karşısında fıkıhçıların hükmü de ‘caiz değil’ olacaktır. Hakkında en çok içtihat edilen konulardan biri deniz ürünlerinin tüketimi. Kimileri fetva veriyor kimileri caiz değildir diyor. Sizce? Kesin bir nas olmamakla birlikte dinimizde tayyibat helal, habais haram kılınmış. Fakat hangi gıdalar habis hangisi tayyib, ihtilaf edilebiliyor. Bu konuda içtihatlara gidilebiliyor. Hanefi mezhebinde denizde yaşayan balık haricindeki kalamar, karides, ıstakoz gibi hayvanlar görüntüsü itibarıyla habais kabul ediliyor. Görüntüsünün habais olması sübjektif bir yargı değil mi? Zaten tartışmanın odak noktasını bu oluşturuyor. Ama Hanefi mezhebinde fıkhi hükümler ortaya konurken tek tek fertlerin değerlendirmesinden ziyade umumun kanaatine bakılır, ona göre bir hüküm verilir. Başka bir kişinin farklı düşünmesi o hükmü değiştirmez artık. Umumdan kasıt halk mı? Evet. Ancak ülkemiz açısından ele alacak olursak deniz ürünleri tüketme alışkanlığımızın az olması ulemanın verdiği hükümlerden dolayı. Yani bu kararı halk vermiş değil ki. Kanaatimce herkes mezhebine uygun davranmalı. Zira biz müçtehit, fakih değiliz. Onlar habais diyorsa yenmemeli. Kabuklarından ayrıldığında o görüntüsü yok oluyor ama... Bu konuyla ilgili iki yön var görsel ve iç yapısının habais olması. Örneğin araştırmacılar midyenin iç yapısının sağlığa zararlı olduğu yönünde sonuçlar elde ettiğini bildiriyor. Ancak diğer deniz ürünleri sağlığa zararlı mı değil mi şimdilik bilemiyoruz. O yüzden ileride yapılacak araştırmalar sonucunda farklı içtihatlar yapılabilir. Ama şu an itibarıyla Hanefi mezhebinin içtihadını isabetli buluyorum. Farklı yaklaşımlar ortaya koyanlar olabilir, onlara da saygı duyarım...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Eleştiriyorlar diye yapmak istediklerimden vazgeçmem

Ferhat Göçer, bu akşam Harbiye Açıkhava’da Symphonia D’orient projesiyle müzikseverlerin karşısına çıkacak. Konser gelirinin bir bölümü Soma’daki çocuklar için kurulacak rehabilitasyon merkezine aktarılacak. Konserin provalarında ziyaret ettiğimiz sanatçıyla son çalışmalarından siyasete, futboldan hayata kadar birçok şeyi konuştuk.Bu akşam Harbiye Açıkhava’da Symphonia D’orient isimli konser vereceksiniz. Nedir içeriği?Üç-dört yıl önce Avrupa turnesindeyken otel odasında Mozart in Egypt diye bir albüm dinledim. Mısırlı müzisyenler ‘Mozart Arap olsaydı nasıl olurdu?’ mantığından yola çıkarak onun eserlerini kendi müzik altyapılarıyla yorumlamış. Acaba bunu kendi müziğimizde nasıl yapabiliriz diye düşündüm. Bizim alaturka enstrümanlarımızla bir senfoni formatı oluşturup Sting, Pink Floyd, Amy Winehouse gibi ikonlaşmış sanatçıların eserlerini yorumladık. Ayrıca opera aryaları ve napolitenler var. Bunlarla birlikte kendi şarkılarımı da söyleyeceğim. Sizin için ‘her şarkıyı söylemeye çalışıyor, her şeye el atıyor’ gibi eleştiriler yapılıyor. Bu projeyi yaparken böyle bir eleştiri gelebileceğini düşündünüz mü?Tabii ki insanlar eleştirilebilir. Eğer yaptığınız iş eleştiriliyorsa dikkate alınıyorsunuz demektir. Ben bu iş için hayatımı feda ettim. 21 yıllık cerrahi hekimliğime son verdim. Üç-beş kişi ‘şunu şöyle yaptı’ diyerek dalga geçiyor diye kafama koyduğum işlerden vazgeçecek değilim. Böyle bir acizlik göstermem. Farklı şeyler denemek beni mutlu ediyor.Farklı şeyler yapmak risk değil mi?Tabii ki risk. Ben deli miyim, insanlar dalga geçecek, laf söyleyecek, olmamış diyecek… Tuttuğun yolda yürümek ve sürekli benzer şeyler yapmak klişedir ve işin en basit yönüdür. Lakin benim yapmak istediklerim var. İki üniversite bitirmiş adamım. Belli bir yola girmişim, zamanım ve gücüm de var. Neden yapmayayım ki? Bu arayış içinde bir ışık, bir yol bulabilirsem ne mutlu bana. Farklı bir şey ortaya koymaya çalışacağım. Koyamasam da en azından denedim diyeceğim ve çabaladığım için mutlu olacağım. Tekrar ve rutini devam ettirmek, yaşarken ölmek anlamına gelir.Son yaptığınız Silinmeyen Hatıralar isimli çalışma da böyle bir şey mi?Son yıllarda dünyada bir DJ/prodüktör akımı var. Bunun ülkemizde de yansımaları oldu. Ozan Doğulu, İskender Paydaş, Erdem Kınay... Bu isimlerin yeni jenerasyonları da var. Bu konuda ne kadar çok iyi isim sektöre kazandırılırsa o kadar kaliteli işler çıkar. Catwork Project de bunlardan biri. Burak ile Baran konservatuvar mezunu. Altyapılarını getirdiler, dinledim hoşuma gitti ve kabul ettim. Hatta bundan sonrası için yeşil ışık yaktı bende.Kalbe Kiralık Aşklar albümünüz henüz tazeyken böyle bir iş yapmak albümü geri planda bırakmaz mı?Bu bir risk ama canımız sağolsun. Burada önemli olan yeni bir şey bulmuşsam, doğru zamanda bunu paylaşmak. Böyle bir projeyi bekletemezsiniz. Bizim ülkemizde sürekli çeşitli sıkıntılar oluyor ve sektörün kalbine bıçak saplanıyor. Müzik ümittir ama bizde en küçük olayın faturası müziğe ve konserlere kesiliyor.Günah keçisi oldu diyorsunuz yani…Ulusal bir yas anında zaten kimse çıkıp bir şey söyleyemez. Her olayda faturanın konserlere kesilmesi sektörü zor durumda bırakıyor. Binlerce insan ekmek yiyor. Müzik sadece ‘eller havaya’ demek değil. Sen sahnede acıları paylaşabilirsin. Aslında biz insanları eğlendirmeye değil, onları birleştirmeye gidiyoruz. Her olayda müziği ve konserleri günah keçisine çevirmek olmaz.Son albümünüz için dingin bir albüm diyorsunuz. Önceki albümlerinizle karşılaştırdığınızda farkı nedir?Daha sakin bir albüm. İlk çalışmalarda biraz tedirginlik ve acaba oldu mu kaygısı vardı. Bu albüm biraz daha kendinden emin, önceliklerinin üzerine bir tuğla koymuş oldu.Bir reklam filminde Memleketim isimli şarkıyı seslendirdiğiniz için çok eleştiri aldınız. Pişman mısınız?Kesinlikle hayır. Bir defa reklam filminin amacı ses getirmektir. Amacına ulaştı. Lakin işin bir de siyasi ve sosyal boyutu var. Bir anda kendimi ulusalcılarla muhafazakârların arasındaki tartışmanın içinde buldum.Neden bu kadar kıyamet koptu?Çünkü bu şarkı siyasi figür haline gelmiş. Belli bir zümrenin Onuncu Yıl Marşı gibi sahiplendiği bir şarkı. Şarkının altyapıları yani genetiğiyle de oynadık, daha alaturka sazlarla yorumladık. Lakin burada sadece teknik olarak şarkıyla ilgili eleştiriler gelmedi, işin siyasi boyutu da ortaya çıktı. Kimse bunu dillendiremediği için herkes yorumumu ve altyapısını eleştirdi. Sürekli belaltı vuruşlar yapıldı. Bence fazlasıyla amacına ulaştı çünkü o dönem en çok konuşulan reklamdı.Bir şarkı için bu kadar fırtınaların kopması normal mi?Çok normal. Türkiye’nin son dönem içinde bulunduğu durumu hepimiz görüyoruz. Aksini beklemek yanlış olurdu.Tribüne oynamayacağımSon dönemde sanatçıların siyasetçilerle ilişkisi tartışma konusu oldu. Sizin bu konuda düşünceniz nedir?Pozisyonum gereği hiçbir zaman siyasi bir figür olmadım. Elbette kendi siyasi fikirlerim var. Aşk, sevgi, hoşgörü gibi temel duygulara hitap etmeye çalışıyorum. Bunların içine siyasi fikirlerinizi karıştırdığınızda samimiyetinizi kaybedersiniz, kendi siyasi fikirleriniz bile olsa... Buna döneklik ya da yalakalık diyebilirler, umurumda bile değil. Ben sonuçta aşk şarkıları söyleyen bir adamım. İnsanların siyasi fikirlerimle ilgilenir olmasıyla lgilenmiyorum.İleride siyasete girme gibi bir fikriniz var sanırım…Evet. Belli bir dönem gelir, şimdiki misyonumu tamamladığımı düşünürsem siyasi fikirlerimle ortaya çıkarım. Bu altyapıya sahibim ama henüz bunun için çok erken.Sizi bazı siyasi partilerle ananlar var. Kendinizi nereye konumlandırıyorsunuz?Bunlar benim umurumda değil. Kendimi bir yere konumlandırmak gibi bir zorunluluğum da yok. İşimi yapıyorum. Hayallerim var, ideallerim var. Öte yandan yönetici düzeyinde sosyal sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyorum. UNICEF ve MİKADER’de görevlerim var. MSG’de yöneticiyim. Sarıyer Futbol Takımı’nda görevlerim var. İlle de ağzımdan siyasi üç beş kelimenin çıkmasına gerek yok. Ben o tribüne oynamayacağım. Üç beş kişiyi mutlu etmek için, ‘bak bu bizden’ ya da ‘bak bu bizden değil’ mantığının mezesi olmak istemiyorum.Bazı sanatçıların bazı fotoğraf karelerinde yer almaları da eleştirildi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?Kimseyi suçlamam. Herkesin kendi tercihidir. Ödüllerini de bedellerini de kendileri alır. Ben kimseyi yargılamam ve sorgulamam. Kendimden sorumluyum.Vatandaş Ferhat Göçer olarak ülkemizdeki sıkıntılar hakkında neler söylersiniz?Amacım, insanların arasındaki kutuplaşmayı çözebilmek ve hoşgörüyü artırabilmek. Bir sanatçının görevidir bu. Ne kadar çok insana hitap edebilirse başarıdır. Ben de bunun için gayret ediyorum ve kendi adıma belli bir noktaya oturtulduğumu düşünüyorum. Edirne’den Kars’a, Artvin’den Antalya’ya nereye gitsem insanlar sevgiyle karşılıyor. Demek ki birilerinin kalbine girmişiz.Sarıyer Futbol Takımı’nda neden yöneticilik yapıyorsunuz?Sarıyer’de uzun yıllar yaşadım. Orada çok geniş bir çevrem oluştu. Kulüpten teklif gelince de memnuniyetle kabul ettim.Futbol oynuyor musunuz?Her hafta arkadaşlarla maç yapıyoruz. Eski futbolcular Beşiktaşlı Recep, Galatasaraylı Erhan, Fenerbahçeli Sercan gibi. Futbol dünyasının içindeyiz yani. Bu isimlerle futbol dünyasının sorunlarını ve çıkış yollarını tartışıyoruz.UNICEF ve MİKADER’de neler yapıyorsunuz?İki ayrı sivil toplum kuruluşunda görevliyim. İkisiyle de ilgili yardım faaliyetlerine katılıyorum. Mesela bu akşamki açık hava konser gelirinin bir bölümü MİKADER’e bağışlanacak. Ayrıca yine bu gece MSG önderliğinde sanatçılardan toplanan 100 bin liraya yakın bir bağış da MİKADER’in yöneticilerine teslim edilecek. Her konserimizde buna benzer ufak girişimlerde bulunacağız. MİKADER ülke genelinde kimsesiz çocukların ya da çocuk bakımevlerinin ihtiyaçlarını karşılıyor. Sadece Harbiye’de elde edeceğimiz gelirle Soma’da bir çocuk rehabilitasyon evi yapılacak.Beni bir yere kapatamazsınızZaman zaman magazin basınında sizinle ilgili haberler çıkıyor. Rahatsız oluyor musunuz?Bunlar çok normal, işimizin getirdiği durumlar. Özel hayatınızı istediğiniz gibi yaşamayabilirsiniz. Bazı sanatçılar her şeyiyle izole yaşar ama ben öyle bir insan değilim. O hayatın içindeyim. Yıllarca 657’ye tabi çalışmış bir insanım. Sanatçı kompleksiyle beni bir yere kapatamazsınız. İzole bir hayat yaşayamam. Buna da katlanacaksınız.‘Keşke doktorluğu bırakmasaydım’ dediğiniz oldu mu?Hayır hiç olmadı. Aslında cesaret edemediğim için bırakmakta geç bile kaldım. Hem doktorluk hem müzisyenliği bir arada götürmeye çalışmak gerçekten delilikti. Burada söylemesi kolay geliyor fakat ölümüne çalıştım. Öte yandan doktorluk da hemen bırakılabilecek bir meslek değil. Resmi olarak bırakmış olsam bile kulübün futbolcularının sağlık durumlarını kontrol ediyorum. Bu da hoşuma gidiyor.İleride hekimliğe döner misiniz?Yok. Sahnede şarkı söyleyebildiğim kadar söyleyeceğim. İleride belki yönetici olarak hekimliğe dönebilirim.Bu yoğunluğun içinde çocuklarınıza zaman ayırabiliyor musunuz?Haftanın bir ya da iki gününü onlara ayırıyorum. Oğlumla birlikte önce futbol ya da tenis maçı yaparız. Sonrasında yatana kadar PlayStation oynarız. Böyle bir ritüelimiz var. Mümkün olduğu kadar vakit ayırıyorum. Onlar da nasıl bir insan olduğumun farkında. Anlayışla karşıladıklarını biliyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

16 Ağustos 2014 Cumartesi 20:09

Detone diyorlar 30 tane hit’im var

Soner Arıca, ‘İyisi Geliyor’ isimli elektronik altyapılı single çalışmasıyla kendisinden romantik parçalar bekleyenleri şaşırttı. Romantik şarkılar yapmaya devam edeceğini vurgulayan Arıca, sözlüklerde kendisine detone diyenlere tepki gösteriyor.Mankenlik, oyunculuk, şarkıcılık... Kariyer grafiğiniz biraz karmaşık. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Müzikle ilişkili bir adam olarak tanımlıyorum. Modellik, mankenlik yaptım ama daha çok öğrencilik yıllarımda, hem beğenilmek duygusu hem de biraz harçlığımı çıkarma düşüncesiyle yaptığım işlerdi. Tiyatro da hayatıma sürpriz bir şekilde girdi. Müzikle birlikte hayatımdan çıktı diğerleri. Bir programda müzik camiasına girişinizle ilgili olarak, ‘Şarkı yazıyordum, yazdıklarımı kimse söylemek istemeyince ben söyledim.’ demiştiniz. Sadece espri miydi? Yok, espri değil gerçeklik payı da var. Melih Kibar’ın özel bir müzik okuluna gidiyordum, keyboard öğrenmek için. O arada şan ve solfej dersleri de alıyorum. Melodiler çıkmaya başladı, ben de birileri söylesin istedim. Ama çocuğum, o zaman yaptığım her şey çok güzel sanıyorum, şimdi bakıyorum da çocuk şarkısı gibiymiş. O heyecanla birkaç denemem oldu. ‘Dur ne yapıyorsun?’ diyen olmadı mı? (Gülüyor) Yok öyle ünlü isimlere göndermedim. Aslında okuldaki öğretmenlerime dinlettim. ‘Gelişmen lazım.’ dediler. Sonra bir demo okudum, Melih Kibar, sen söyleyebilirsin, dedi ama şan dersleri almak kaydıyla. Yani şarkılarımı değerlendirme heyecanı beni mikrofonun başına getirdi. Yeni single ‘İyisi Geliyor’ nasıl bir sürecin ürünü? Çok sürpriz bir iş. Yeliz’in albümünün demolarını yapıyorduk stüdyoda. Yavaş yavaş melodiler çıktı. Okusam mı, başkası mı okusa derken malum mevsim de yaz, verelim dedik. Altyapısı da hoşuma gitti. Söz ve müziği bana, düzenlemesi Sezgin Gezgin’e ait. Sizi romantik şarkılarla tanırdık, bu albümde elektronik müziğe göz kırpmışsınız sanki... Evet, elektronik altyapılı ve dinamik bir şarkı. Şimdiye kadar hep romantik şarkılar yaptım, yapmaya da devam edeceğim. Ama bunun da enerjisi çok yüksek. Gelen tepkilerin çoğu olumlu, bazısı yadırgamış uzun süredir bu kadar hareketli bir parçayla çıkmadığımdan dolayı. Sizce ‘İyisi Geliyor’ diğerlerinden iyi mi gerçekten? Şöyle bir handikap var: Benim şarkılarım eskimiyor. Bu bir avantaj çünkü beni sürekli yaşatıyor. Deniz Gözlüm, Derbeder, Vefasız daha dün çıkmış gibi... Aynı zamanda da dezavantaj bu. Çünkü yeni bir slow yaptığımda karışıyor, algı bozuluyor. Bu hangi tarihteydi dün mü, bugün mü? Bu yüzden farklı bir şey yapmak zorundaydım. Hit olma kapasitesi çok yüksek ama diğerlerinden daha mı iyi zaman gösterecek. ‘Yeni albüm, yeni imaj’ klişesine uymamışsınız. Değişiklikten korkuyor musunuz? Bu tamamen şarkılarımın uzantısı, onlar gibi tipim de o günden bugüne çok değişmedi. Öyle olunca fotoğrafların zamanı da karışmaya başlıyor. Benimle ilgili temel algı saçı uzun, dağınık, salaş bir adam. Ne yaparsam yapayım bu değişmeyecek. Aslında bu da bir şans benim için. Ne açıdan? Sonuçta stil oluşturmak için canımız çıkıyor. Ben planlamadan bu oluştuğu için büyük bir şans. Soner Arıca deyince insanın aklına hiçbir şey gelmemesinden ya da silik bir imaj gelmesinden daha iyi. Sizin için ‘Yurtta röfle, cihanda röfle’ ilkesini benimsemiş diyenlere kızıyor musunuz? Neler demiyorlar ki? ‘Papatya suyuyla mı açtın saçlarını?’ diyen de var ‘Dip boyan gelmiş, boyat!’ diyen de. Gülüp geçiyorum. Bir de berbere gidip benim saçımdan isteyenler varmış. 90’lı yıllarda iyi cesaretmiş sizinki de... Sormayın, sarı saçın ceremesini ben çektim. Deli saçması neler yazmadılar ki hakkımda... Şimdi bakıyorum herkes benden daha frapan. O biraz modellik yapmanın verdiği cesaretle olan bir şeydi. Ailem de bu yüzden yadırgamadı benim bu halimi. Sesinizi ‘sıradan ve detone’ bulanlar da var. Kızdırıyor mu bu sizi? Sözlüklerde çok az olumlu şeyler yazıyorlar herkesin hakkında. Sanki bir jüri var ve herkes tarafından tanınan adamları yerden yere vuralım, demişler gibi. Tesadüfen birkaç kez baktım, çoğu için durum bu. Yıllardır binlerce kişiye sahne yapıyorum, durduk yere gelmiyorlar herhalde. (Bu esnada genç bir hayranı geliyor yanımıza, sohbet, fotoğraf ve imza faslı başlıyor.) Detone diyorduk... İşte bu da görüntülü kanıtı oldu. Bir kişi bile olsa benim için önemli. Enerjinizle onun hayatında değişikliğe sebep oluyor musunuz? Geçen biri yazmıştı bana ne kadar doğru bilemem, “Senin ‘Yarın Her Şey Değişebilir’ şarkınla intihar etmekten kurtuldum.” diye. Benim ölçüm bu, adını bile veremeyenler değil. Evet kardeşim detoneyim, 30 tane hit’im var herkesin marş gibi söylediği. Üzgünüm onlar için. (Gülüyor) Klipleriniz de çok konuşuluyordu. Sonuncusunda ringde gördük sizi, boksa mı merak sardınız? Saatlerce salondan çıkmayan spor delisi bir adam değilim. Klipteki Cengiz komşum oldu. Amerikalı eşinden İngilizce, ondan kickbox dersleri alıyordum. Daha önce ‘Niye yapılır ki bu?’ diyordum ama anladım ki centilmence yapılan bir iş. Bütün negatif enerjimi boşaltıyorum. Yine de kum torbasıyla yapmayı tercih ederim. Boks klibe yansımış oldu böylelikle. İngilizce dersleri yeni bir albümün habercisi mi yoksa? Albüm değil ama belki bir iki şarkı olabilir. Asıl niyetim günlük konuşma dilinde biraz bildiğim İngilizceyi pratiğe dökmek. Çünkü benim eğitimim hep Fransızca üzerine oldu. Kendinize iyi baktığınız belli. Mankenliğe dönüşü düşünüyor musunuz? Spor yaparım ama günde dört saat filan değil. Doktorların uzak durun dedikleri var ya, abur cuburlar, tatlılar, kızartmalar... Onları zaten sevmem, anne yemekleri ilgi alanım. Mankenliğe dönüş için teklifler geldi. Sadece kimsesiz çocuklar için olanı kabul ettim. Podyum zaten artık olmaz ama modellik belki çok örtüşebileceğim bir marka olursa olur. Geçmişte de önemli firmaların katalog mankeniydim. O sayfa önemli bir ölçüde kapandı gibi. Ara ara albüm çıkarsanız da televizyon programlarında pek göremiyoruz sizi... Çoğunu saçma buluyorum. İlk çıktığımız yıllarda programlarda kendimizi ve yaptığımız işi anlatabiliyorduk. Şimdi durum farklı. Ortada bir şov var ve sen onun bir parçasısın. Bir de işin daha acı tarafı bu programlar için araya adamlar sokup, ‘Biz bu programa gelelim.’ der hale geliyoruz. ‘90’lı yılların tanınan siması, 2000’lerin kayıp adamı’ tanımı doğru mu sizin için? 2000’li kuşak da şarkılarımı tanısın, sevsin isterim tabii. Ama benim bir dönem kopuşum oldu, yurtdışında yaşadığım, albüm yapmayıp tiyatroya ağırlık verdiğim zamanlar. Z kuşağı beni tanısın diye bir şeyler yaparsam kendimden uzaklaşıp komik olma tehlikesi doğabilirdi. Kariyeri için kimlik değiştiren adam olmak istemiyorum. Benim iletişim hatalarım da olmuştur mutlaka. Çok da hırslı değilsiniz galiba... Şöyle bir şey var tamam bir numara olalım, şu listeye de girelim filan ama bu mücadeleyi biraz estetik hale getirmek gerekiyor. Yani televizyonda görüyorum bazen, gözlerden ateş çıkıyor resmen. Çok hırsla, vahşice yapınca bunu insanlığından gidiyor. Bundan sonrası için neler planlıyorsunuz? Müziği engellemeyecek, onu ikinci plana atmayacak işler yapabilirim. Bu işten tamamen bir sonraki albümü yapabilmek için para kazanmak istiyorum. İyi şarkılar yapıp, iyi bir insan olarak geçtiğim yollarda iz bırakmak gayesindeyim. ‘Parasızlıktan dolmuşa bindim’ demedim Sosyal medyada bana atfen bir söz dolaşıyor. Güya şöyle demişim: ‘Bir gün o kadar parasız kalmıştım ki eve dolmuşla döndüm.’ Hikâyenin aslı şu; bana mankenlikten şarkıcılığa geçtiğin için maddi anlamda hiç zorlanmamışsındır, dediler bir röportajda. Ben de ‘Hayır öyle değil, çok yoğun dersler aldım. Bu dersleri almak için de öyle param yoktu. Elimde kocaman karaoke teyple dolmuşa binerek karşıya geçiyordum.’ dedim. Oradaki ayrıntı dolmuşa binmek değil, elimdeki kocaman teyp. Dayım büyüğümdür saygısızlık etmem Dayım Kadir İnanır ile yoğun bir ilişkimiz yok. Eskiden çıkan dargınlık vs. gibi laflar her ailede dayı-yeğen arasında olabilecek şeyler. Bana sorulduğunda ‘Lütfen sormayın’ demişsem bu olumsuz bir şey gibi yazılıyordu. Biraz da bu cımbızlı laflar yüzünden çıkıyor sorun. Büyüğümdür saygısızlık etmem. Küskünlük, dargınlık yok. Şarkılarımı yeğenlerime vasiyet ettim Evlenip aile kurmak gibi bir ukde kalmadı içimde. Kardeşlerim, yeğenlerim, onların çocukları derken çok kalabalık bir aileyiz. Çoğunun eğitimine de maddi manevi katkım oldu. Bizimkiler böyle şeyleri konuşmayı sevmez ama bana bir şey olursa diye vasiyetim hazır. Yeğenlerime, ‘Haklarını paylaşın da sahipsiz kalmasın şarkılarım ben ölünce.’ diyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

15 Ağustos 2014 Cuma 22:59

Bir sor, neden okumuyorum?

‘Eline bir türlü kitap almıyor, okumayı hiç sevmiyor’ diyerek çocuklarından dert yanan anne-babalarla karşılaşmak olağan hale geldi. Peki ya çocukların kitap okumamasının sebebi ebeveynlerin sandığının aksine çocuklardan değil de kitaplardan kaynaklanıyorsa...Bir varmış bir yokmuş’larla başlayan ve sonunda gökten üç elma düşen masallardan öğreniyor çocuklar doğruluğun her zaman kazanacağını. Fakir ya da zengin olmanın önemi yok okudukları kitaplarda, mesele erdemli olabilmek. Hayali kahramanlarla tanışıp onların yaşadıklarından dersler çıkarıyorlar. Yetişkinlerden farklı bambaşka dünyaları var. Kitaplarsa onlara yol arkadaşlığı yapıyor. Sebeb-i hikmeti budur belki de eskilerin, kitap okumayan çocuğu susuz ağaca benzetmelerinin. Peki, o vakit neden bir çocuk kitap okumak istemez, sevmediği için mi? Yoksa kitaplar ona uygun olmadığı için mi?Raflarda yan yana dizili onlarca kitap arasından birini seçip çocuğunun eline tutuşturuveriyor aileler. Birkaç gün sonra okunmamış halde bulacakları kitabın hesabını da çocuktan soruyorlar haliyle. Ne var ki kimi zaman çocuk okumak istese de kitap kendini okutturmuyor. Rengine ismine bakılarak alınan kitap bir vitrin ürünü olmaktan öteye geçemiyor. Çocuklar her yeni yaşlarında farklı özellikler kazanıp daha önce sahip olmadıkları becerileri elde ediyor. Bundan dolayı çocuklardaki bu gelişimsel özellikler dikkate alınarak kitap seçilmesi gerekiyor. Bu gibi durumlarda 2-14 yaş arası çocuklar için özel olarak edebi eserler hazırlayan bir tür olan ‘Çocuk Edebiyatı’ yetişiyor imdada. Bu türe göre kitaplar, çocukların gelişim özellikleri, ilgileri ve ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanıyor.2-4 yaş: Bu yaştaki çocuklar okuyamasalar bile resimlerine bakıp hikâyeleri dinlemeye ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple kitaplar renkli ve bol resimli olmalı. Ancak sayfaların parlak olmamasına dikkat edilmeli. Resimler çocuğun olayları takip etmesine yardımcı olmalı.4-6 yaş: Hayal güçleri genişlediği için bu yaş çocukların masal ve hikâyelere en çok ihtiyaç duydukları dönemdir. Tekerlemeler, bilmeceler ve öyküler ezberlerinin güçlendiği bu yaşta akıllarında kolayca yer alıyor.6-8 yaş: Okul yılları denilen bu dönemde çocukların ilgisini halk masalları ve hayvan öyküleri çekmeye başlıyor. Seçilen kitaplarda kahramanlar iyi özellikler taşımalı ki, öykündükleri karakterler onlara yanlış örnek olmasın.8-10 yaş: Macera ve gezi kitaplarının yanı sıra klasik masallara ve çizgi romanlara da merak duyuluyor bu yaşta. Hayal güçleri genişliyor, dil ve anlatım özellikleri kazanılıyor. Bu sebeple anlatımı kapsamlı kitapların seçilmesi gerekiyor.10-12 yaş: Edebi ve tarihi romanlar okunmaya başlanıyor. Bilgi ve becerilerin arttığı bu dönemde mesaj kaygısı taşımayan, temasında insan sevgisi olan kitapların alınmasına özen gösterilmeli.12-14 yaş: Çocukların yavaş yavaş gençliğe adım attıkları bu dönemde bir rol model önem kazanır. Kitaplarda çocukların gelişimini olumsuz etkilememesi için ahlaki kurallar taşıyan rol modeller bulunmalı. Yaşam sorunlarını anlamaya çalıştıkları için bunları irdeleyebilecekleri kitaplar sunulmalı.Sözlü gelenekten kitaplaraÇocuk Edebiyatı, dünyada farklı zamanlarda fark ediliyor. Fransa’da Charles Pearault, 14. Lui döneminde çocuk kitaplarının babası olarak tanınıyor. Halk tarafından söylenen masalları, hikâyeleri bir araya toplayıp basıyor. Bunların arasında birçoğumuzun yakından bildikleri de var: Kül Kedisi, Kırmızı Başlıklı Kız, Uyuyan Güzel, Parmak Çocuk, Çizmeli Kedi. Bu masallar İngiltere ve Almanya’da da ilgi görüyor. Ardından İngiltere’de Joseph Jacobs’a, Almanya’da Grimm Kardeşler’e ait derlemeler görülüyor. Ülkemizde ise Tanzimat dönemi (1839) başlangıç kabul ediliyor. Öncesinde sözlü geleneğin hâkim olması, çocuklara yönelik metinlerin sayısının az olmasına neden oluyor. Büyüklerinden fıkralar, bilmeceler, ninniler ve masallar dinleyen çocuklar bu dünyayı kitaplarda okumaya başlıyor. Ahmet Mithat Efendi’nin çocuklar için yazdığı ‘Hace-i Evvel’ ve ‘Kıssadan Hisse’ kitapları ve Mehmet Tevfik’in ‘Nasreddin Hoca Derlemeleri’ dikkat çekiyor. Ardından yabancı dildeki eserlerden çocuklar için çeviriler yapılıyor. Bir dönemin meşhur yapıtları arasında öne çıkan Robinson Crusoe, Arzın Merkezine Seyahat, Gulliver’in Gezileri ve Balonda Beş Hafta Seyahat bu çevirilerden. 1940 sonrası çocuk kitaplarına ilgi artıyor. Özellikle 1979’un UNESCO Dünya Çocuk Yılı olarak kutlanması bu alanda çalışmaların önem kazanmasını sağlıyor.Orijinal adı Martine olan çocuk kitabı serisi kahramanını ‘Küçük Ayşegül’ olarak tanıyor Türkiye. Amerika’da Debbie, İtalya’da Christina, Almanya’da Steffi, İngiltere’de Emma, Portekiz’de Anita diye biliyorlar onu. Kurgusal küçük bir kız çocuğunun hikâyesi, yazarı Gilbert Delahaye ve çizeri Marcel Marlier. 1966-1967’de Ayşegül serisi Türkiye’ye gelene kadar resimli kitap bilinmiyordu. Ancak Can Göknil kaleme aldığı ‘Kirpi Masalı’ kitabıyla ilk resimli çocuk kitabını çıkarmayı başarır. 1974 yılında Türkiye’deki resimli kitapların ilklerinden olan Kirpi Masalı’nda kuraklığa direnen bir grup hayvanın hikâyesi anlatılıyor. “Uzakta bir ülkede, yağmursuz geçen günler… Bütün hayvanların sıkıntılı olduğu zor bir zamanda çare aramalarının hikâyesi bu… Herkes susuzluğa karşı ne yapacağını şaşırmışken dikenleri olduğu için kimsenin arkadaş olmak istemediği mor kirpi, kuraklığa karşı çare olabilecek mi?” sorusunun cevabını arıyor yazar Göknil.Edebiyat çocuğa ne katabilir?Çocuk kitapları deyip geçmemek lazım. İyi bir kitap, çocuklara yol gösterici oluyor, zihinsel gelişimlerine katkıda bulunuyor. Hayal gücünü geliştirmesine yardımcı oluyor, kendilerini tanıma fırsatı da veriyor. Çocukların duygusal ve kavramsal gelişimlerine katkı sunarken kişiliklerinin oluşmasını hızlandırıyor. Eleştirel bakmayı ve günlük hayatın sorunları karşısında çözümler üretmeyi öğretiyor.Onlar için de yazdılarŞiirler, hikâyeler ve romanlar kaleme aldılar ama çocukları da unutmadılar. Ünlü şair ve yazarlar yeteneklerini çocuklar için sergileyip onlar için de kitap yazdı vakti zamanında. ‘Çocuk Edebiyatı’nın bugünlerinde emeği olan edebiyatçılar arasında Ahmet Rasim, Ahmet Mithat, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Tevfik Fikret, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli Kanık, Cahit Külebi, Gülten Dayıoğlu ve Muzaffer İzgü öne çıkıyor.Çocuk kitabı alırken nelere dikkat etmeli?* Kitabın kapağındaki resim canlı ve içeriğiyle uyumlu olmalı.* Kitap üzerinde belirtilen yaş aralığına dikkat edilmeli.* Sağlam şekilde ciltlendiği kontrol edilmeli.* Sayfalar düzenli, yazılar da noktalama işaretlerine uygun olmalı.* Kitabın dili anlaşılır, yalın ve akıcı kavramlara yer vermeli.* Uzun cümle ve paragraflardan kaçınılmış olmalı.* Çocuğun algı dünyası düşünülerek soyuttan daha çok somut ifadelere yer verilmeli.* Kitaplar metinlerle bağlantılı, anlaşılması kolay ve çocuğa huzur verecek resimlerle süslenmeli.* Resimler ve yazılar aynı sayfada yer almalı ancak birbirlerini kapatmamalı.* Kitapta anlatılan konular ilgi çekici olurken aynı zamanda çocukları düşünmeye sevk etmeli.* Çocuklara doğruluğu ve çalışkanlığı vurgularken yaşam sevincini de artırmalı.* Mizah öğesine yer vermeli.* Çocuklara okuma alışkanlığı kazandıracak niteliğe sahip olmalı.* Ana fikir başta olmak üzere bilgileri doğru şekilde vermeli ve sade olmalı.* Çocukta sevgi, cesaret, adalet, hoşgörü, fedakarlık gibi duyguların gelişmesini sağlamalı.* Hayvan sevgisi ve doğa merakının oluşmasına yardımcı olmalı.* Uzun tasvirler ve çözümlemeler çocuğu bunaltacağından bunlara yer vermeyen kitaplar tercih edilmeli.* Çözümlemeleri anlayacak yaşta olmayan çocuklar için kahraman sayısı az tutulmalı ki olay örgüsünü kavramaları kolaylaşsın.* Olay örgüsü kronolojik bir sıra takip ederek yazılan kitaplar alınmalı.* Kitap alınırken çocuğa fikri daima sorulmalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Çarşamba
Gün
24°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:42
Gece
Açık
20°C
Açık
Rüzgar hızı:113 km/h
Rüzgar yönü:113° DGD
Nem Oranı:86%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:39
Perşembe
Gün
Parçalı Bulutlu
31°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:197 km/h
Rüzgar yönü:197° GGB
Nem Oranı:58%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:42
Gece
21°C
Rüzgar hızı:132 km/h
Rüzgar yönü:132° GD
Nem Oranı:74%
Yağış:40%
Gün Batımı:19:39
Cuma
Gün
Güneşli
31°C
Güneşli
Rüzgar hızı:261 km/h
Rüzgar yönü:261° B
Nem Oranı:58%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:42
Gece
20°C
Rüzgar hızı:303 km/h
Rüzgar yönü:303° BKB
Nem Oranı:75%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:39
Cumartesi
Gün
Güneşli
31°C
Güneşli
Rüzgar hızı:312 km/h
Rüzgar yönü:312° KB
Nem Oranı:61%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:42
Gece
21°C
Rüzgar hızı:316 km/h
Rüzgar yönü:316° KB
Nem Oranı:76%
Yağış:20%
Gün Batımı:19:39
Pazar
Gün
Güneşli
31°C
Güneşli
Rüzgar hızı:306 km/h
Rüzgar yönü:306° KB
Nem Oranı:64%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:42
Gece
21°C
Rüzgar hızı:273 km/h
Rüzgar yönü:273° B
Nem Oranı:77%
Yağış:20%
Gün Batımı:19:39
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
02 Eylül 2014 Salı 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Çarşamba
Gün
25°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:32
Gece
Parçalı Bulutlu
22°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:26 km/h
Rüzgar yönü:26° KKD
Nem Oranı:90%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:34
Perşembe
Gün
26°C
Rüzgar hızı:126 km/h
Rüzgar yönü:126° GD
Nem Oranı:81%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:32
Gece
22°C
Rüzgar hızı:29 km/h
Rüzgar yönü:29° KKD
Nem Oranı:85%
Yağış:50%
Gün Batımı:19:34
Cuma
Gün
Parçalı Bulutlu
25°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:30 km/h
Rüzgar yönü:30° KKD
Nem Oranı:83%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:32
Gece
Açık
22°C
Açık
Rüzgar hızı:32 km/h
Rüzgar yönü:32° KKD
Nem Oranı:88%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:34
Cumartesi
Gün
26°C
Rüzgar hızı:45 km/h
Rüzgar yönü:45° KD
Nem Oranı:78%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:32
Gece
22°C
Rüzgar hızı:36 km/h
Rüzgar yönü:36° KD
Nem Oranı:83%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:34
Pazar
Gün
Parçalı Bulutlu
25°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:37 km/h
Rüzgar yönü:37° KD
Nem Oranı:77%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:32
Gece
Açık
22°C
Açık
Rüzgar hızı:29 km/h
Rüzgar yönü:29° KKD
Nem Oranı:84%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:34
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
02 Eylül 2014 Salı 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Çarşamba
Gün
24°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
18°C
Rüzgar hızı:35 km/h
Rüzgar yönü:35° KD
Nem Oranı:41%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:18
Perşembe
Gün
35°C
Rüzgar hızı:161 km/h
Rüzgar yönü:161° GGD
Nem Oranı:22%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Parçalı Bulutlu
18°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:333 km/h
Rüzgar yönü:333° KKB
Nem Oranı:49%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:18
Cuma
Gün
Parçalı Bulutlu
32°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:322 km/h
Rüzgar yönü:322° KB
Nem Oranı:35%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Parçalı Bulutlu
18°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:23 km/h
Rüzgar yönü:23° KKD
Nem Oranı:49%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:18
Cumartesi
Gün
34°C
Rüzgar hızı:62 km/h
Rüzgar yönü:62° DKD
Nem Oranı:27%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Açık
17°C
Açık
Rüzgar hızı:46 km/h
Rüzgar yönü:46° KD
Nem Oranı:49%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:18
Pazar
Gün
33°C
Rüzgar hızı:74 km/h
Rüzgar yönü:74° DKD
Nem Oranı:33%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Parçalı Bulutlu
17°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:8 km/h
Rüzgar yönü:8° K
Nem Oranı:52%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:18
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
02 Eylül 2014 Salı 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri