25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Organik ürünleri sertifikasını görmeden almayın

Son zamanlarda organik pazarların sayısı arttı. Artık daha çok şehirde kuruluyor. Birçok çiftçi de bilinçlendi, kimyasal ilaçlar ve genetiğiyle oynanmış tohumlar kullanmıyor. Fakat organik diye satılan her ürün öyle mi?İstanbul Bakırköy’deki organik pazarın müdavimlerinden Dudu Çeber, “Nerede o eski semt pazarları?” diyenlerden. Eskiden pazara gitmenin düğüne gitmek kadar önemli olduğunu anlatıyor Dudu teyze. Özel kıyafetleri varmış. “Bizim için bir nevi stres atmak demekti.” diyor. Pazar nostaljisini hasretle anlatan Dudu teyzenin eski pazarları özlemini dile getirirken kullandığı şu sözler aslında çok önemli bir soruna parmak basıyor: “O pazarların en çok buram buram kokan meyve ve sebzesini özledim.” Yıllardır semt pazarına gelmeyen Dudu Çeber, organik pazar açılınca yeniden başlamış.Dudu Çeber gibi yediğini, içtiğini sorgulayan pek çok kişi son yıllarda organik pazarlara rağbet gösteriyor. İstanbul’da sayısı 15’e yaklaşan pazarların, Türkiye’deki ağı ise gittikçe genişliyor. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Ekolojik Pazarlar Koordinatörü Leyla Ünlübay, organik pazarların rağbet görmesini üretici ile tüketiciyi buluşturan samimi bir ortamı olmasına bağlıyor. Doğallığına yani.‘Kimyasal ilaç kullanmadığım için seramı kaybettim’Organik pazarlara gelenler memnun olduklarını söylüyor peki, organik üreticileri satışlardan memnun mu? Kartal organik pazarında satış yapan Doka Tarım’dan Meral Doğan cevaplıyor: “Biz üreticiler, bu pazarlara mallarımızı getirene kadar çok büyük emekler harcıyoruz. Halkın yoğun ilgisini görmek ve emeklerimizin karşılığını almak bizi çok memnun ediyor.” Doğan, ‘organik pazarlarda organik ürün satılmıyor, tüketici kandırılıyor’ diyenlere de sitem ediyor: “Toprağımda ve ürünlerimde hiçbir kimyasal girdi kullanmıyorum. Konvansiyonel tarım yapan çiftçiler toprakta çıkan yabani otları ve pire gibi hayvanları 10 liralık bir ilaçla temizleyebiliyor ama biz Arap sabunu ve ısırgan otu suyu gibi eski usul yöntemlerle bunlardan kurtulmaya çalışıyoruz. Altı yüz kökten oluşan salatalık seramı bitler basmıştı sırf ilaç kullanmadığım için koca salatalık seramı kaybettim.” 17 Ağustos depreminden sonra köye yerleşen ODTÜ Ekonomi mezunu Meral ve makine mühendisi eşi Veysel Doğan çifti çocuklarına organik sebze meyve yedirmek için tarım yapmaya başlar. Eşin dostun yoğun baskısıyla işi büyütür. Doğan çifti şimdi organik çiftçilik yapıyor.Yoğun baskı üzerine başladıkDoğan’ın organik tarım üreticiliğine başlamasının ise ilginç bir hikâyesi varmış. 17 Ağustos depremini yaşayan Meral-Veysel Doğan çifti, doğayla iç içe olmak için Pendik Kurtdoğmuş köyüne yerleşmiş. Meral Hanım ODTÜ Ekonomi mezunu, eşi ise makine mühendisi. Kendi sebze meyvesini yetiştirmek için küçük bir arazi alan çift, ilk başlarda yetiştirdikleri ürünleri eşe dosta dağıtmış. Çiftin mahsullerinin ünü köy dışına taşınca, Doğan çifti gelen talebi karşılayamamış. Arkadaşları kendi aralarında bir heyet kurarak, çiftin organik tarım yapmasını istemiş. Teklifi ilk başta çok düşündüklerini söyleyen Meral Doğan, “Ben çocuğuma içinde ne olduğunu bilmediğim bir şey yedirmiyorum. Benim gibi bir sürü anne var.” düşüncesiyle işe başladıklarını söylüyor. Araziyi aldıkları günden beri topraklarına hiçbir kimyasal madde ve ilaç uygulamayan çiftin, organik tarım yapabilmek için Tarım Bakanlığı’ndan ve gerekli kuruluşlardan izin almaları da böylelikle kolaylaşmış.Ürünler sofraya gelinceye kadar denetleniyorDoğan, organik ürünlerin hangi aşamalardan geçerek halkın sofrasına geldiğini ise şöyle anlatıyor: “Her tarlası olan organik tarım yapamıyor. Organik tarım yapabilmek için Tarım Bakanlığı’nın prosedürlerine uymak gerekiyor. Sonrasında Tarım Bakanlığı onaylı bağımsız sertifikasyon kuruluşlarına başvuruyorsunuz. Sertifikasyon görevlileri araziyi ve çevresini inceliyor. Araziniz uygunsa toprağınızdan numune alınıp, incelemeye götürülüyor.” İnceleme sonucunda organik tarım yapma hakkı çiftçiye veriliyormuş. Eğer daha önce toprakta kimyasal madde ya da ilaç kullanıldıysa 2 ile 4 sene arasında bir bekleme süresi oluyormuş. Bu sürede toprak kimyasallardan arınıp, organik tarıma hazır hale geliyor. Sertifikasyon kuruluşu bir plan hazırlıyor, bu planda arazinin büyüklüğü, ne ekildiği, kaç ton ekildiği ve ne kadar ürün alındığı aşama aşama planda belirtiliyor. Bütün arazinin fotoğrafları çekiliyor ve senede 3-4 kez incelemelerde bulunuyor. Sertifikasyon kuruluşunun denetiminde olan çiftçilerin hile yapma gibi bir durumlarının olmayacağını belirten Doğan, buna rağmen hile ile karşılaşıldığında üreticinin organik tarım yapma hakkının elinden alınacağını söylüyor.Belediye talep ediyor, organik pazar kuruluyorHalkı organik konusunda doğru bilgilendirmek ve küçük ölçekli organik tarım yapan çiftçileri desteklemek amacıyla kurulan organik pazarlarda, sebze meyveden, kozmetik ve şarküteriye kadar çeşitli ürünler satılıyor. Belediyelerin isteğiyle kurulan pazarlarda, sertifikasız hiçbir ürün yer almıyor. Buğday Derneği Ziraat Mühendisi Özlem Çarkçıoğlu, “Her sabah pazara giren ürünleri belirliyoruz, sayıyoruz ve kayıt altına alıyoruz. Akşam da kim, ne kadar satmış her şeyin kaydını alıyoruz ve sertifikasyon kuruluşuna bildiriyoruz. Tarım Bakanlığı ve sertifikasyon kuruluşları da bizi sürekli denetliyor ve pazardan numuneler alıp analiz yapıyor. Dolayısıyla her şeyimiz kontrol altında, güven içinde alışveriş yapabilirsiniz.” diyor.Organik ürün nedir?Organik, tohumdan sofraya ulaşana kadar hiçbir kimyasal girdinin kullanılmadığı, insan, çevre ve toprağa zararlı atık bırakmayan bir üretim şekli. Organik ürünler ise sebze, meyve, süt ve et gibi şarküteri ürünleri olabileceği gibi giyim de olabiliyor.Nerede satılır?Sertifikalı organik ürünler kesinlikle semt pazarında satılmıyor. Çünkü konvansiyonel tarım ürünleriyle organik tarım ürünlerinin bir arada bulundurulması yasak. Önceden organik ürünlerin hale bile girişi yasaktı. Yeni kanun ile değişti. Sadece organik pazarlarda satışı yapılabiliyor ve genellikle hafta sonu açılıyorlar. Buğday Derneği’nin denetlediği pazarlar Şişli, Kartal, Beylikdüzü, Bakırköy, K.Çekmece; Türkiye genelinde ise Konya, İzmir, Kayseri ve Balıkesir’de bulunuyor. Ekolojik Üreticiler Derneği’nin Kadıköy, Merkezefendi, Maltepe ve Eyüp’te, Yeryüzü Derneği’nin ise Üsküdar’da pazarı bulunuyor.Bir ürünün organik olduğu nasıl anlaşılır?Buğday Derneği Ziraat Mühendisi Özlem Çarkçıoğlu, “Bir ürünün organik olduğunu anlamak için satıcıdan sertifikasını ve faturasını istemek yeterli.” diyor. Çarkçıoğlu, “Organik ürün satan birinin sertifikasında sattığı ürünlerin listesi olur. Bu sertifikada Tarım Bakanlığı ve sertifikasyon kuruluşunun logosu bulunur. Sertifikalar ürünlerin olduğu tezgâhta bulunur ve tüketici sertifikasyon kuruluşunu Tarım Bakanlığı’nı arayarak soruşturabilir.” diye konuşuyor.Neden pahalı?Çarkçıoğlu, “Organik ürünler lüksmüş gibi gösteriliyor fakat meşakkatli bir üretim süreci var. Kimyasal ilaç kullanılmadığı için insan gücü kullanılıyor. Çiftçi her yıl sertifikasyon kuruluşuna para ödüyor. Pazarlara Zonguldak, Mersin gibi yerlerden üreticiler geliyor. Bunların benzin parası, pazar tezgâh parası gibi masrafları oluyor, bunlar da fiyata yansıyor.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Temmuz 2014 Cumartesi 01:09

Milyonlar onların sesleriyle oynuyor!

Seslendirme ve dublaj yapılan film ve animasyon gibi yapımlara bilgisayar oyunları da eklendi. Çünkü oyunlar artık Süper Mario kadar sade ve basit değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan fantastik kurgulu yapımlara kadar tematik oyunlardan zevk almak için dil bilmek gerekiyor. Bilmiyorsanız da sorun değil, sizin için seslendirenler var.Kabul etmekte fayda var. Bu satırların sahibinin de dahil olduğu bir nesil, gençliğinin hiç de azımsanmayacak bir bölümünü ‘mavi tulumuyla, sağa sola kafa atan Süper Mario’yu sevdiğine kavuşturmaya çalışmakla heba etmiş olabilir. Helali hoş olsun; biraz tuhaf görünüşlü, yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan bu adamı prensesine kavuşturmak masum bir çabaydı ne de olsa. Sonra büyüdük ve bilgisayar oyunlarının rengi değişmeye başladı. Bıyıklı, kırmızı kasketli şaşkın adamın yerini canavarlar, savaşçılar, tanrılar, zalim hükümdarlar, tapınakçılar aldı. Kısacası oyunlar artık salt bilgisayar oyunu değildi. Dev bütçeli Hollywood yapımlarını andıran, çok zekice kurgulanmış ve içinde sayfalar dolusu diyalogların geçtiği bu oyunları oynamak için bilgisayar dışında bir şey daha gerekliydi. Çoğu, Batı kaynaklı olan bu oyunların dili İngilizceydi. Dolayısıyla ya diyalogları dinlemeden, kurgudan hikâyeden habersiz bir şekilde önüne çıkan kötü adamları öldürerek oyunu tamamlayacaktın ya da bazılarının yaptığı üzere sadece bilgisayar oyunu oynamak için İngilizce öğrenecektin. Bir seçenek daha var aslında. Henüz çok yeni olduğu için oyun meraklıları dışında fazlaca bilinmiyor. Bilgisayar oyunlarına Türkçe seslendirmeden bahsediyoruz. Bu işi tamamen amatör ruhla hatta gönüllü olarak yapan oyun tutkunları da var, dizilerden, filmlerden, reklamlardan duya duya sesine görüntüsünden çok daha fazla aşina olduğumuz seslendirme sanatçıları ve tiyatrocular da...Oyun şirketlerinin Türkiye’de ünlü sanatçılarla yaptığı profesyonel seslendirmeler haricinde bu işi bu zamana kadar gönüllü bir ekiple yürüten grubun ismi, Oyun Çeviri. 2009’da kurulan ekibin başında Erdi Eliaçık var. 1990 doğumlu Eliaçık, Kocaeli Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi okuyor ancak oyun tutkusu ağır basmış, ileride ekmeğini seslendirme işinden kazanacağa benziyor. Nitekim beş yıldır gönüllü olarak oyunlara alt yazı çevirisi ve seslendirme yapan ekip, çok kısa zamanda şirkete dönüşecekmiş. Dört kişiyle yola çıkan grupta şu anda 35 çevirmen ve 25 seslendirmen bulunuyor. Seslendirmeleri herkes kendi evinde kurduğu küçük çaplı stüdyosunda yapıyor. Hatta bundan dolayı ilginç şeyler de geliyormuş başlarına. Erdi Eliaçık’ın bir oyunda Rusya Devlet Başkanı’nın kızının kaçırıldığı sahnenin montajını yaparken başına gelmiş. Ondan dinleyelim: “Kız bağırıyor, doğal olarak ben de bunun montajını yapıyorum evde. Yüksek sesle dinlemek zorundayım sonuçta. Bir gün komşularım geldi ‘Ne oluyor burada?’ diyerek. ‘Abla valla bir şey yapmıyorum.’ diye durumu açıkladım, onlar da alıştı artık sormuyor. O değil de yarın bir gün gerçekten bir şey olsa inandıramayacağım kimseyi.”2009 yılında ‘Türk’e Türkçe oyun oynatmak’ amacıyla kurulan Oyun Çeviri ekibinden Erdi Eliaçık’a oyunlarda Türkçe altyazı ve seslendirmenin neden önemli olduğunu soruyoruz. Şöyle cevap veriyor: “Skyrim diye bir oyun var. Yanılmıyorsam oyunda 1 milyon kelime var. Gelmiş geçmiş en fazla diyaloğun olduğu oyun belki de. Biz bunun Türkçe çevirisini yaptık. Ve sadece orijinal oyunlarda çalışacak şekilde düzenledik. Yamayı verdiğimiz günün ilk haftasında toplamda 10 bin kişi sırf bizim yüzümüzden bu oyunu satın aldı. Bir de bunun seslendirmeli olduğunu düşünün. Müthiş bir etkisi olur.”Oyunlara Türkçe seslendirmenin tarihi çok kısa. Seslendirmesi yapılan ilk oyunlardan biri Uncharted. Oyunun seslendirmesinde Okan Yalabık’tan Ege Ayhan’a kadar ünlü isimler yer almış. ‘Peki bu seslendirmeler ya da altyazılar yokken sadece İngilizce bilenler mi bu oyunları oynuyordu?’ sorusuna da başka bir oyunu örnek göstererek cevap veriyor Eliaçık: “Assassin’s Creed diye bir oyun var. Suikastçı’nın İtikadı olarak Türkçeye çevirdik bu oyunu. Bu oyunda bir tapınakçı ve bir suikastçının maceraları konu ediniyor. Oyunu anlamazsınız yine oynarsınız ama sizin için sadece adam öldürdüğünüz bir oyun olur. Eğer oyunu anlarsanız tapınak şövalyelerinden tutun haşhaşilere kadar, İtalya’dan tutun Osmanlı’ya kadar çok farklı dünyalarda gezinir ve dolayısıyla zevk alırsınız.”Oyun Çeviri’nin çevirisini yaptığı onlarca oyun, Türkçe seslendirmesini yaptığı üç oyun var. Seslendirme yaptıkları oyunlardan biri dünyada yüz binlerce kişiyi peşinden sürükleyen Call of Duty oyununun MW3 serisi. Hiçbir kâr amacı gütmeden seslendirdikleri oyunda 38 gönüllü seslendirmen yer almış. Aralarında Ferhat Domurcuk ve Burak Şentürk gibi ünlü isimlerin yanısıra caz sanatçıları da varmış. Normalde oyunda 178 karakter var ancak bazı karakterlerin konuşması sadece bir ya da iki cümle, dolayısıyla bir kişi birden fazla karakteri seslendirebiliyor.Oyun Çeviri kâr amacı gütmeden oyun çevirisi ve seslendirme yapan tek grup. Cihan Ünal’dan Gülen Karaman ve Payidar Tüfekçioğlu’na kadar ünlü isimlerin seslendirme yaptığı League of Legends gibi oyunlarda ise işler daha profesyonel bir şekilde işliyor. Yapımcı firma, ‘bu oyun Türkiye’de satar, Türkçe seslendirmesini yaparsak daha çok satar’ diye düşünerek Türkiye ofisiyle irtibata geçiyor ve profesyonel seslendirmenlerle anlaşılıyor. Seslendirme yapan kişinin ünlü olması büyük avantaj. Erdi Eliaçık, filmlerden örnek veriyor: “Mükemmel senaryosu olan bir filmi düşünün ama hiç tanınmış oyuncusu yok. Ne kadar güzel olursa olsun fazla izleyici toplayamazsınız. Sesi aşina birini duymak oyunu da kullanıcı için daha cazip kılar.”‘Oyun seslendirmek daha zevkli’Kadir Özübek, 1998’den beri yoğun şekilde dublaj-reklam seslendirmesi yapan bir isim. Türkiye’nin en iyi fragman seslendirmenlerinden biri olarak biliniyor. Sesini duyduğumuzda ‘hiç yabancılık çekmeyeceğimiz türden’. Son yıllarda birçok oyun da seslendirmiş. Şu an tüm dünyada çılgınca oynanan League of Legends adlı oyunda Gragas ve Renekton adında iki karakteri birden seslendirmiş. Aynı zamanda Killzone Mercanary oyununun en kötü karakterine de ses veriyor. Yıllarca seslendirme ve dublaj sektöründe sayısız projede yer almış biri olarak, “Bilgisayar oyunu seslendirme daha zevkli.” diyor. Nedenini kendi açıklasın: “Çünkü o karakter sizin sesinizle seviliyor ya da özelliğine bağlı olarak nefret ediliyor. Bilgisayar oyununda bize karakterin özelliği ve orijinal sesi verilir biz onların özelliklerini bilerek kayda gireriz ama diğer yandan orijinal dublaj yani bir film ya da dizi dublajında karakterle ilgili bir veri yoktur. Onun için bilgisayar seslendirme daha zevklidir. Giderek Türkiye’de yaygınlaşacak bundan eminim.”Neredeyse her evde bir bilgisayar oyuncusu olduğunu, bu anlamda oyunların Türkçe seslendirmesinin büyük önem taşıdığını söyleyen Özübek, “Hem atmosferi oluşturmak hem de oyuncuyu bu atmosfere taşımada büyük bir işlev üstleniyor.” diyor. Özübek, bu işi yapan birçok kişi gibi iyi bir bilgisayar oyuncusu. Özellikle PS4 ve 5 oyunlarını çok seviyormuş. Buna karakterlerin seslendirilmesini ekleyince sevgisi daha da artmış.Oyun seslendirme artık bir sektör haline geldiLevent Ünsal (Tiyatrocu ve seslendirme sanatçısı): 20’ye yakın oyunda seslendirme yaptım. Crysis, God of Wars, Killzone, Invasion, Knack, ilk aklıma gelenler. Görünen o ki Türkiye’de oyun seslendirmesi artık bir sektör haline geldi. Oyun seslendirmenin diğer seslendirme işlerinden farkı, seslendirdiğiniz karakterin tipini genellikle daha önceden göremeyişiniz. Mesela ağız açıklığı süresi sizi denetler ama ne yazık ki buna sahip değilsinizdir. Bu yüzden iyi bir kulağa ve anında taklit edebileceğiniz bir sese sahip olmanız gerekir. Gülme ve nidalar en çok zorlayan yanı sanırım. Siz bir kahraman seslendirdiğinizi düşündüğünüzde karakter oyunda karşınıza bir fare olarak çıkabilir. Çocuklarımdan fırsat buldukça bilgisayar oyunu oynuyorum. 20 ve 12 yaşında iki oğlum var. İnsanlar oynadıkları oyunları kendi dillerinde oynarken oyunla daha fazla diyalog kurabiliyor. Bir de benim açımdan işin trajikomik bir yanı var ki, oğullarımın genellikle ben kötü karakterleri seslendirdiğim için belki de- benim karakterlere arada küfrederek oynamaları.Karakterlerin sanal oluşu seslendirmeni daha özgür kılıyorFerhat Domurcuk (Oyuncu ve seslendirmen): Dış ses olarak adlandırabileceğimiz reklam ve belgesel türü projelerde seslendirme yapıyorum. Son iki senedir de oyun seslendirmesi yapıyorum. Aynı zamanda Sony’nin dublaj yönetmenliğini yaptığım projeler oldu. Oyunlarda seslendirme Türkiye’de çok yeni. Almanya’da bu iş 20-25 yıldır yapılıyor. Orada bir sektör, ABD’de sadece oyun seslendiren stüdyolar var. Bunu Türkiye’de yapan gruplar da bir elin parmakları kadar. Oyun seslendirmeyi diğer seslendirme işlerinden farklı kılan şey ise gerçek bir karakter olmayışı. Filmlerde görüntü olur ve biz elimizdeki tekstlerle görüntü üzerine konuşuruz. Kulaklık kulağımızdadır ve böylece senkrona oturtmaya çalışırız. Fakat oyunlarda böyle bir görüntü olmadığı için bize sadece senaryo gelir. Bu, işin zor kısmı ama sizi daha özgür kıldığı için de aynı zamanda eğlenceli kısmı. Sesinizle hiç olmayan bir karakteri konuşturuyor olmak çok keyifli. Ben aynı zamanda oyunsever bir insanım, dolayısıyla bu durum işten zevk almamı sağlıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Bir Pandanız Olsun ister misiniz?

Kupa, baskılı tişört, çim adam, anahtarlık, çerçeve, parfüm, magnet, kalemlik, çikolata… Hemen hemen herkesin hayatında en az bir tane aldığı ve alışık olduğumuz hediye türlerinden. Peki ya saz kedisinden, panda ayısından ya da orfozdan hediye olur mu?Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a, doğum gününde gelen hediyelerden biri pandaydı. Öyle pelüş oyuncak pandalardan değil, doğada yaşayan bir panda. Asistanı tarafından panda, kendisi adına evlat edinildi. Arıboğan, twitter hesabında bunu “Bugüne kadar aldığım en orijinal hediye bu sanırım. Artık bir panda annesiyim.” şeklinde paylaştı. Kutup ayılarına ve pandalara merakı olduğunun söyleyen Arıboğan, “Nesli tükenen hayvanlara karşı özel bir ilgim var. Sürekli belgesel izlerim. Bunu da biliyorlar. Asistanım bana jest yapmış. Çok hoşuma gitti. Sevdiğim bir şeyin düşünülmüş olması güzel. Küpe, kolye herkese alınabilir. Ama bu bana özeldi. Sadece satın alınmış bir obje değil. Olayın sosyal bir boyutu da var. Alınan hediyenin işe yaramış olması beni çok mutlu etti.” diyerek, bu farklı hediyeye ne kadar sevindiğini ifade ediyor. Yüksek lisans öğrencisi Hatice Aksoy da arkadaşlarına doğum günü hediyesi olarak saz kedisi ve panda evlat edinmiş. Aksoy, “Her sene hep aynı hediyeleri vermekten insan sıkılıyor. Farklı bir şey arıyordum. İnternette gezinirken karşıma çıktı. Hem nesli tükenen hayvanların korunmasına katkıda bulunmak hem de arkadaşlarıma farklı bir hediye almak için çok mantıklı geldi.” diyor. Geçen aydan beri 4 hayvan evlat edinen Aksoy, “Arkadaşlarım çok sevindi. Hatta biri video çekip bana gönderdi o halini. Evladımı alışverişe götürüyorum diye bana fotoğraf bile yolladı.” diyerek, bundan sonra hediyesinin belli olduğunu söylüyor.Arıboğan ve Aksoy’un aldığı hediyeler aslında WWF’nin (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) nesli tehlike altında bulunan türlerle ilgili koruma çalışmalarından biri. Yaklaşık 20 yıldır Türkiye’de faaliyet gösteren WWF’nin bu çalışmaları arasında hayvan evlat edinme de bulunuyor. Yeni yıl, doğum günü, iş tebriği, Anneler ve Babalar Günü gibi özel günlerde oldukça farklı bir hediye. Hayvan evlat edinenler, sevdikleri adına hem hediye almış oluyor hem de doğaya katkıda bulunuyor. Ayrıca sadece hediye değil nikâh ve düğün davetiyesi, nikâh şekeri ve kitap ayracı da olabiliyor. İşte evlat edinilebilen nesli tükenmekte olan hayvanlar...YUNUSHayvanlar âleminin en zekileri kabul edilen yunuslar, balinalar ailesinin dişli üyelerinden. Arkadaş canlısı görünümleriyle popüler olan yunuslar, denizlerde ve nehirlerde yaşıyor. Etçildirler. Ülkemizde afalina, bayağı musur ve tırtak türü görülür. Günümüzde yunusların birçoğu tehdit altında. Türkiye’de yaşam alanlarının kaybı, deniz ve ses kirliliği, deniz trafiği, tesadüfî olarak balık ağlarına takılmaları ve kasti öldürme gibi tehlikelerle karşı karşıya. Akdeniz (Kaş-Kekova Deniz Koruma Alanı) ve Ege Denizi’nde (Dilek Yarımadası ve Büyük Menderes Milli Parkı) yaşayan yunus türleri ve popülasyonlarının belirlenmesi için gözlem yapılıyor, tespit edilenler fotoğraf aracılığıyla kimliklendiriliyor.SAZ KEDİSİBakmayın adının kedi olduğuna. Aslında çok iyi yüzücüdür. Ülkemizde suyu seven ve suda avlanan tek yabani kedi türüdür. Sazlık kedisi, cangıl kedisi ve bataklık vaşağı gibi farklı isimleri vardır. 10 kiloya kadar varan ağırlıklarıyla kedigillerin en irilerindendir. Uzun bacaklı ve kısa kuyrukludur. En fazla 15 yıl yaşayan saz kedileri, Türkiye’de Isparta-Eğirdir Gölü, Ankara-Nallıhan, Manavgat Çayı, Denizli, Porsuk Çayı ve Akyatan Gölü’nde görülüyor. Türkiye’de bir zamanlar var olan kedigiller ailesinin son türlerinden. Avcılık, habitat kaybı, bataklıkların tarım alanlarına dönüştürülmesi ve kemirgenlerle mücadele sonucu sayıları azaldığı için tehlike çanları çalıyor. Bu yüzden koruma altında ve avlanması yasak. WWF de Akyatan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’nda saz kedisinin popülasyonunu araştırıyor, videokapan ve fotokapanlarla farklı bireyleri tespit ediyor. 2010-2012 yıllarında 71 birey tespit edildi.ORFOZDalgıçların görebilmek, zıpkıncılarınsa avlamak için yanıp tutuştuğu bir balık. Genellikle kaya diplerinde yaşayan bu balık, yılda bir kilo alıyor ve yaklaşık 60 yıl yaşıyor. Etobur ve çift cinsiyetli. Bu yüzden üreme dönemleri geç ve erken avlanma, sayılarının hızla düşmesine sebep oluyor. Habitat kaybı, çevre kirliliği, yasa dışı ve aşırı avcılık nedeniyle nesli tehlike altında olduğu için ülkemizde koruma altında. WWF Kaş-Kekova Deniz Koruma Alanı’nda yürüttüğü çalışmalar sonucu son 10 yılda orfoz ve lahoz gibi türlerin popülasyonlarında % 60 ila % 90 oranında bir düşüş olduğunu belirtiyor. Kaş-Kekova’da koruma alanları (zonlama) bulunuyor.DENİZ KAPLUMBAĞASIBugün dünya denizlerinde yaşayan yedi çeşit deniz kaplumbağası bulunuyor. Genelde okyanuslarda yaşayan bu kaplumbağaların bazı türlerine Akdeniz’de de rastlamak mümkün. Bunlardan deri sırtlı deniz kaplumbağası Akdeniz’i sadece ziyaret ederken, yeşil deniz kaplumbağası ve iribaş deniz kaplumbağası burada yuvalıyor. Dişiler bir üreme mevsiminde yuvaya yüzlerce yumurta bırakabiliyor. Üreme, beslenme ve kışlama alanlarının tahrip edilmesi, avcılık gibi sebeplerle bu yumurtalardan ancak bir iki tanesi yaşayabiliyor. WWF yaşam alanlarının kaybını azaltmak; avcılığını ve yasa dışı ticaretini önlemek için çalışıyor. Türkiye’deki deniz kaplumbağalarının korunması içinse 1980’lerden beri çalışmalar yapılıyor. WWF 2006’dan beri Akyatan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’nda izleme, araştırma ve koruma çalışmaları yürütüyor ve yuvalama kumsalının korumaya çalışıyor.Nasıl evlat edinilir?Evlat edinme sembolik bir işlem. Yoksa bir orfozu, bir saz kedisini tutup evinize götürmüyorsunuz. WWF-Türkiye İletişim Yönetmeni Berivan Dural, “WWF-Türkiye olarak küresel ve ulusal tür koruma çalışmalarımız hakkında farkındalık ve kaynak oluşturmak amacıyla evlat edinme kampanyasını yürütüyoruz. Seçtiğiniz tür için yapacağınız 15 TL bağışa e-sertifika, 35 TL bağışa basılı sertifika, 75 TL bağışa ise basılı sertifika ve türe özel hediye gönderiyoruz.” diyor.Evlat edinilebilen hayvanlar bunlarla sınırlı değil Türkiye’de olmasa da dünyada nesli tehlike altında bulunan bazı hayvanlar da evlat edinilebiliyor. Bunlar arasında kaplan, panda ve kutup ayısı bulunuyor. Kutup ayılarına uydu vericisi takılıyor, Kuzey Kutbu’ndaki yolculukları takip ediliyor, davranışları inceliyor ve iklim değişikliğinden nasıl etkileneceğine dair güncel bilgiler toplanıyor. Doğada yaklaşık 3.200 tane kalan kaplan için de 13 ülkede yasa dışı avcılığın önlenmesi ve yaşam alanlarının korunması için çalışmalar yapılıyor. WWF 2022 yılında kaplan popülasyonunu iki katına çıkarmayı hedefliyor. Doğal yaşam alanlarının parçalanması ve kaybolması sebebiyle doğada kalan yaklaşık bin 600 panda için yeni rezervlerin ve yeşil koridorların oluşturulması için çalışıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

ABC’den önce do-re-mi’yi öğrendim

Bahadır Tatlıöz, şu sıralar Bana Dair albümüyle adından söz ettiriyor. Çokları yeni tanısa da Tatlıöz, uzun yıllardır müzik piyasasının içinde. Bugüne kadar birçok sanatsal ve sosyal projeye imza atan sanatçıyla, müziği ve hayatı konuştuk.Müziğe çok küçük yaşlarda başlamışsınız...Annem ve babam müzisyen. Beni bazı enstrümanlarla tanıştırdıklarında üç yaşındaydım. 3 yaşında Ercan Turgut’un bir albümünün davul sololarını tencere tavalarla bire bir çalmışım. Biraz genetik biraz yetenek diyelim. Altı yaşımda belediye konservatuvarına girdim.Yani daha okumayı öğrenmeden nota okumaya başladınız.Evet. ABC’yi öğrenmeden do-re-mi’yi, sol ve fa anahtarlarını tanıdım. İlkokuldan sonra tam zamanlı olarak İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda eğitime başladım. Çok küçük yaşlarda enstrüman çaldığım için 14 yaşında İskender Doğan’ın orkestrasında profesyonel olarak sahneye çıktım. Klavyenin arkasında görünmüyordum bile. Başka biri yoksa Türkiye’deki en genç aranjör olabilirim. Çünkü 14 yaşında bir albümde, bir bestem ve aranjem vardı.‘Çalıjazz’ isimli bir albüm yaptınız. Caz müziği ve türkülere ilgi nereden?Konservatuvarda klasik eğitimim devam ederken bir yandan da caz müziğiyle yakından ilgilendim. Küçük yaşlardan itibaren birçok popüler sanatçıyla birlikte çaldım. Belli bir yaşa geldiğimde popüler müzikten haz almamaya başladım. İdeallerim arasında hiç yoktu zaten. Geçimimi sağlamak için yapıyordum. Türküleri caz ile birleştirdiğim Çalıjazz isimli albümü yapmaya karar verdim. Erkan Oğur, Cem Aksel, Buzuki Orhan gibi değerli müzisyenler eşlik etti. Yurtiçi ve yurtdışında birçok konser yaptık.Sonrasında sosyal sorumluluk projelerine verdiniz kendinizi. Amaç neydi?Engelli bir kardeşim olduğu için geçmişten beri bu tür projelere eğilimim vardı. Bu doğrultuda ilk olarak küresel ısınmaya değinmek istedim. Bir müzisyen olarak ne yapabilirim, diye düşündüm. Sağduyu isimli eseri besteledim. Harun Kolçak, Eşref Kolçak ve Cahit Berkay bana destek verdi. İkinci klip Savaş ve Hüzün’de halihazırda yaşadığımız trajedileri konu alan bir çalışmaydı. Hep söylediğim bir şey var. İnsan savaşır mı hiç? Her şey gelişirken ve daha çok sevgi olması gerekirken birtakım çıkar ve rantlardan dolayı insanlar birbirini öldürmeye devam ediyor. Maalesef bu klibi kimse yayınlamadı. Unutulmuş Çocuklar isimli bir eser yaptım. Savaş ve açlık yüzünden mağdur olan kimsesiz çocuklara dikkat çekmek istedim.Bu işlerle uğraşırken neden popüler müzik kulvarına girdiniz? Önceki işlerinize baktığımızda bu piyasanın adamı değilmişsiniz gibi geliyor.Evet, hem manevî hem maddî değilim. Eğer aileden bir zenginlik yoksa idealist müzisyenlerin kaçınılmaz sonları olur. Ben de buna yoğun bir şekilde maruz kaldım. Bu projeleri hiçbir maddî gelir beklemeden hatta banka kredileriyle yaptım. Sonrasında mecburen durdum. Kendi kendime ne yapabilirim, diye sordum. Hırsızlık yapamam, başka bir iş yapamam. Peki ne yapabilirim, yine müzik. Yeniden böyle projeler yapabilmem için para kazanmam gerekiyordu. O sebeple popüler müziğe girdim. Sadece nitelikli işler yapmak için bu dünyaya adım attım. Yorumculuk bu albümle ortaya çıkan bir şey değil sanırım…Çocukluğumdan beri şarkı söylerim. Sahnede de, Çalıjazz projesinde de çok şarkı söyledim. Şu anda bunu daha iyi yapmaya çalışıyorum. Müziğimde cinsel içerikli ya da argo sözlerle insanlara mesaj vermek istemiyorum. Aşk şarkısı yazıyorum. Aşkı en duru ve tutkulu haliyle sunmak istiyorum. Yıllardır piyasanın içindesiniz. Tutup tutmayacak şarkıyı biliyorsunuz. Maddî olarak da sıkışmışsınız. Hiç böyle şarkılar yapmayı düşünmediniz mi?Aslında çok teklif geldi ama o tuzağa düşmedim. Üzerimde durmayacak bir şeyi yapmamın anlamı yok. Böyle bir dinleyici kitlesi istemiyorum. Beni yıllarca dinleyecek bir kitle istiyorum. Yirmi yıl sonra dönüp arkama baktığımda utanmak istemiyorum. O yüzden yavaş gitsin, temiz gitsin.Sansasyonel bir çıkışınız olmadı hiç…İşin magazinel tarafında değilim. Ben müzik yapıyorum, televizyon programına bile çıkmayı sevmiyorum. İnsanlar kliplerimi izlesin, müziğimi dinlesin, konserlerde buluşalım.Yani yakışıklı popçu değil, iyi müzisyen tercihiniz.Evet, iyi müzisyen. Çünkü sosyal sorumluluk projelerine yeniden başladığımda ya da farklı müzik işleriyle uğraştığımda onlarla bu yaptıklarım iğreti durmasın istiyorum. Pop müzik yaparken de düzgün işler yapardı, şimdi de işin sanat tarafında dedirtebilirsem ne mutlu. Dünya çapında projeler yapıp popüler müzikle tanınmak garip değil mi?Evet, o projeleri dünyanın her yerinde çaldım ama Türkiye’de çok bilinmedi. Gökhan Türkmen ile Bedende Ruh Yokken’i yaptım herkes duydu. Şimdi Beni Yak isimli şarkım dillerde. Bence bu bir paradoks. Ya dünyanın sisteminde bir sorun var ya da ben de. Öte yandan müzisyenlerin döneminin başladığını düşünüyorum. Benim duruşumdaki bir adamın on yıl önce pek bir şansı yoktu. Ama şimdi şükürler olsun ki sistem yavaş yavaş değişiyor.Şarkılarımda yüzde 100 ben varımBir müzik adamı olarak ülkemizde yapılan güncel müzikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?Türkiye’de yapılan pop müzikle rock ya da alternatif müzik arasında müzikalite olarak çok fazla fark yok. Hatta pop müzikteki bazı şarkının anlatım dili daha kuvvetli. Bunu sadece kendi duruş ve PR’larıyla bir elitizm katarak ve diğer tarzlara çok ayıp ederek kendilerini başka bir yere koyan insanlar yapıyor. Bu bir reklam şekli bence. Bunu pop yapan Bahadır olarak değil, müzik adamı Bahadır olarak söylüyorum. ‘Sektörün içinde müzik konuşacak birini bulamıyorum’ diye bir tweet attınız. Sebebi neydi?Bir araya geldiğimizde müzik konuşamıyoruz, sadece ‘bir şarkı nasıl tutar’ın sohbetini yapıyoruz. Ben müzik konuşmaya kalktığımda işin matematiğine, orkestrasyonuna giriyorum. Bunu konuşacak adam yok karşımda. Herkes bir Fatih Erkoç değil ki oturup müzik de konuşabilesin. Şu anda resmen Araf’tayım. Diğer taraftan mutluyum. En azından dinleyicilerden çok güzel reaksiyonlar alıyorum. Sağ olsun radyocu ve televizyonlar yayınlıyor.Pop müziğe daha önce başlasaydım dediniz mi hiç?Birkaç kez bunu sorguladım. Daha önce başlamış olsaydım bu güne kadar yapmış olduğum diğer projeleri yapamayabilirdim. Onlar benim kendi adıma gurur kaynaklarım. Şimdi iyi ki yapmışım diyorsam o dönem popüler müziğe girmememin bir sonucu bu. Albümdeki şarkılar gibi duygusal biri misiniz? Şarkılarınızda ne kadar varsınız?Evet duygusalım. Şarkılarımda yüzde 100 varım. Sadece Yıllar isimli şarkı başka birinin hikayesi ama o da bir hayattan kesit. Her şey, yaşadıklarım, hissettiklerim ve aşka bakış açım. Bu konularda biraz şanssız bir insanım. Bugüne kadar çok acı ve üzüntüler yaşadım. Bunların hepsi şarkılarımda var. Asla şarkılarımda kurgu yok. Başka birine şarkı yazdığımda da onun hislerine göre yazarım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Ben tatildeyken çiçeklerim ne olacak?

Tatile çıkanların kâbusu; “ya çiçeklerim solarsa?” Düzenli bakım isteyen çiçeklerinizden ayrılırken önlem almazsanız, dönüşte sizi boynu bükük bitkiler karşılayabilir.Bayram geldi, sıla-i rahim şart oldu. Eşini dostunu ziyaret etmek, hasret gidermek isteyenler yola çıkarken, arkalarında duran çiçekleri ne bekliyor? Ne yapmalıyız ki, onları geri döndüğümüzde boynu bükük bulmayalım?Çiçekleri evde bırakırken yapacağınız bir iki düzenleme, yokluğunuzu en az zararla atlatmalarına yardımcı olur.En klasik yöntem şu, saksıları banyo küvetine yerleştirip, bir miktar suyla doldurduğunuz küvetten beslenmelerini sağlamak. Bu yöntemin dezavantajları var. Birincisi toprak fazla ıslandığı için köklere zarar verebiliyor. İkincisi küvette yosunlanmaya neden oluyor. Üçüncüsü güneş ihtiyacı olan çiçekler için ışık problemi oluşuyor. Başka yöntemle uğraşmak istemezseniz, en bilinen ve çoğunlukla da işe yarayan bu yine de. Suyun içine biraz kül atarsanız, kokmasının önüne geçersiniz.Biraz uğraşmaktan çekinmiyorsanız, çiçek saksılarını güneş ışığı alan bir odada toplayın. Bir leğene su doldurun ve çiçeklerinizi bu leğenin çevresine dizin. Suyu iyi emen bir yün, pamuk, pipet ya da kumaşın bir ucunu saksıya, bir ucunu leğene batırın. Leğenin saksılardan yüksekte durmasına dikkat edin. Çiçekler bu yöntemle de su ihtiyaçlarını karşılayacaktır.Yine genişçe bir leğen ya da küvetin içinde tuğla koyup saksılarınızı bu tuğlaların üzerine yerleştirebilirsiniz. Saksıların bir iki parmaklık bölümü suyla temas etsin. Toprak, tuğla sayesinde hem nemli kalacak, hem fazla su emmeyecektir.Çok uzun süreli gitmiyorsanız, bir pet şişeyi doldurup kapağını kapatın, bir çivi yardımıyla deldikten sonra toprağa saplamak da bir çözüm. Şimdi bunu yapan topraktan biblo şeklinde mataralar da çıktı. Onları yapı marketlerde bulabilirsiniz. Yalnız bu biblolar şeklen güzel olmakla birlikte uzun süreli seyahatler için uygun değil. Onları, düzenli sulamanız gereken ama unuttuğunuz çiçeklerin düzenli sıvı almasını sağlamak için kullanmak daha uygun.Kendinden su ayarlayan saksılar da var. Ama eviniz bir çiçek bahçesiyse bunun sonu yok. Az çiçeğiniz varsa, kullanılabilecek bir yöntem.Düzenli fısfıs yapılması gereken çiçekleriniz varsa, onları nemli ortam istedikleri için 1 haftalık sürelerde onları banyoda tutabilirsiniz. Rutubet ihtiyaçlarını buradan karşılayabilirler.Peki döndükten sonra çiçeklerinizi solgun buldunuz? O da gelecek haftanın meselesi. İyi yolculuklar, hayırlı bayramlar.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Temmuz 2014 Cumartesi 01:09

Telefon aklını almasın

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre çocuklar cep telefonuyla 10, internetle 9 yaşında tanışıyor. Bazı basit önlemler alarak, çocukların internetteki zararlı içeriklerden uzak durmasını sağlamak mümkün.iPad ve iPhone’larda aile koruma ayarları oldukça gelişmiş özellikler taşıyor. Bu ayarları yapmak için ana ekrandan önce ‘ayarlar’ daha sonra da ‘genel’ bölümüne girin. Burada ‘sınırlamalar’ adlı bir başlık göreceksiniz. ‘Sınırlamaları etkinleştir’ seçeneğini aktive ettikten sonra dört basamaklı bir şifre belirleyin ama bu şifreyi çocuğunuz kesinlikle görmemeli. Aksi takdirde tüm kısıtlamaları rahatça aşabilirler. Sınırlamalar başlığı altında yer alan ‘izin verilen içerik’ kısmındaki ‘derecelendirme’ seçeneğinde Türkiye’yi işaretleyin. Böylece tüm kısıtlama ayarları Türkiye’ye uygun hale gelecektir. Bu seçeneğin altındaki ‘müzikler, filmler, TV şovları, kitaplar, uygulamalar, siri, web siteleri’ gibi çeşitli başlıkların altında tüm içerik sınırlama ayarlarını göreceksiniz. Bu ayarları istediğiniz gibi kısıtlayabilirsiniz. Cinsel içerikli web sitelerini kısıtlama veya yalnızca belirli web sitelerine izin verme gibi oldukça gelişmiş seçenekler de mevcut. Eğer isterseniz Safari, Kamera, FaceTime, iTunes Store, iBooks Store gibi servislerin kullanımını tamamen engelleyebilirsiniz. ‘Uygulama içi satın alma özelliğini’ kapatarak çocukların bilinçsizce satın alma yapmalarının önüne geçebilirsiniz. Geçtiğimiz yıl İngiltere’de beş yaşındaki bir çocuk, babasının AppStore hesabıyla tam 2 bin 500 dolarlık uygulama indirmişti.iPad veya iPhone’da tek bir uygulamaya izin vermek mümkünEğer isterseniz iPad veya iPhone cihazlarda sadece tek bir uygulamanın çalışmasına izin verebilirsiniz. Böylece çocuğunuz cihazı eline aldığında başka bir uygulamaya geçiş yapamayacaktır. Bunun için ana ekrandan ‘ayarlar’ ve ‘genel’ bölümüne gelmeniz, daha sonra da ‘erişilebilirlik’ başlığını seçmeniz gerekiyor. Daha sonra da ‘güdümlü erişim’ seçeneğini aktive etmelisiniz. Bir şifre belirledikten sonra, kullanmak istediğiniz uygulama açıkken ana ekran düğmesine üç kez basarsanız sadece o uygulama kullanılabilecektir. Uygulamadan çıkmak için belirlediğiniz şifreyi girmelisiniz. Android işletim sistemi 4.2 ve üstü olan versiyonlarda farklı kullanıcı profilleri oluşturmak mümkün. Bunun için cihazınızın ‘ayarlar’ kısmından ‘kullanıcılar’ bölümünü seçin. Açılan menüde ‘kısıtlı profil oluşturma’ özelliğini aktive edin. Burada önce kendinize bir şifre oluşturmalı, sonra da yeni açtığınız profile bir isim vermelisiniz. Bu işlemleri yaptıktan sonra bu profili kullanan bir kişinin hangi uygulamalara erişim sağlayıp sağlayamayacağını tek tek belirleyebiliyorsunuz.Blog: www.denizergurel.netE-posta: d.ergurel@zaman.com.trTwitter: @denizergurel

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

‘Rol kesmesin’ diye oyunculara terapi veriyor

Sezonları yıllar sürse de seyircinin aynı heyecanla takip ettiği Amerikan dizilerinde başvurulan ‘metod oyunculuğu’ Türkiye’ye yeni yeni geliyor. Psikolog eşliğinde çekilen senaryoda amaç roldeki ruh halini gerçekçi yansıtmak.Canımız sıkıldı televizyonu açtık ya da sinemaya gittik. Karşımıza çıkan dizi ve filmlerin çoğunda ağlaşan kadınların, öfke patlaması yaşayan erkeklerin abartılı tavırları... Senaryo bu, gerçek gibi olmasını bekleyemeyiz elbet. Ancak ‘Gözünden bardak bardak yaş boşanıyor. Biraz da mimikleri çalışsaymış, gözleri şöyle acıklı baksaymış.’ demekten de kendimizi alamıyoruz. Senaryo ne kadar duygusal olsa da oyuncunun donuk bakan gözleri, tutuk tavırları hikâyenin içine girmeye engel oluyor. Aslında dünya sinemasında bunun üstesinden gelmenin bir yolu var ve etkin bir şekilde kullanılıyor. Yöntemin ismi, metod oyunculuğu. Rolün etkisine girmek üzerine kurulan yönteme göre oyuncu, günlük hayatta rolüyle ilgili şeylerle içli dışlı oluyor. Bunu yaparken uzman yardımına da başvurabiliyor. Örneğin psikoloğa gitmek gibi...Böylece her senaryoda farklı bir insan olması beklenen oyuncu, duygu durumunu psikolog yardımıyla şekilden şekle sokabiliyor.Daha çok olağanüstü durumların anlatımı için başvurulan ‘karakter terapi’ yönteminde oyuncular, tıpkı hasta gibi terapi görüyor. Örneğin kaza yapmış ya da saldırıya uğramış birini canlandırırken travma geçirmiş gibi hissetmesi sağlanıyor. Bunun için de psikolog danışmanlığında hayali travmayı atlatmaya çalışıyor. Randevu saatinde muayenehaneye gidiyor, derdini anlatıp çare arıyor.Dünya sinemasında oyunculara başarı kapılarını aralayan bu yöntem Türkiye’de henüz çok yeni. Altın Portakal ödüllü Kusursuzlar filmi ise bu alandaki tecrübelerden biri. Oyuncularına da ödül getiren karakter terapi çalışmasının danışmanı psikolog Emir Erünsal, “Amacımız, izleyicideki ‘rol kesiyor’ hissini en aza indirmek.” diyor. Filme altı ay boyunca hem karakter hem de senaryo danışmanlığı yapan Erünsal, işe senaryoyu okuyarak başlıyor. Hikâyedeki psikolojik durumların gerçeklik ve yaşanabilirliklerini ölçmek ise ilk adımı. Bu süreçte yönetmenle defalarca paylaşımda bulunuyor, tavsiyeler veriyor. Örneğin, senaryoda cinayet işlemiş bir kadın var. Bu kadının girebileceği olası davranışları, ruh haline aykırı durumları gözden geçiriliyor. Sahne eklenip çıkarılıyor. Bu buluşmaların neticesinde gerekirse senaryoda ufak değişikliklere gidildiğini söyleyen Erünsal, “Danışman olmak bu sanatı icra edenlerin önüne geçmek değil tabii ki.” diye de ekliyor. Zaten ne travmalar ne de cinayet, ağır suç işleme gibi hadiseler herkeste aynı etkiyi oluşturmuyor. Zira, ‘Saldırıya uğramış kişinin davranışları nasıl olur?’ sorusuna karşın Erünsal, “Bu, kişiden kişiye değişir. Sosyoekonomik durum, sorunlarla başa çıkma yetisi gibi etkenler travma sonucu davranışları da etkiler.” diyor. Bu sebeple senaryoya sınırları kesin çizilen sahneler eklemek yerine hikâyeye, hatta oyuncunun karakterine göre şekillenecek tavsiyelerde bulunuyor.İkinci adım ise oyuncuların terapisi. Senaryodaki karakterlerin çeşitli psikoterapi disiplinleri üzerinden analizleri, oyuncularla birlikte çalışılıyor. ‘Oturup psikoloji dersi gibi saatlerce çalıştık.’ diyen Erünsal, başrol oyuncularıyla 6-7 saatlik çalışmalarının olduğunu anlatıyor. Söz konusu film, biri tecavüze uğramış, diğeri de saldırganı öldüresiye dövmüş iki kız kardeşin hikâyesi üzerine kurgulanmış. Dolayısıyla iki ayrı travmatik durum var. Böylesi ağır olaylar yaşayan kişinin neler yapabileceğini, nasıl tepki vereceğini oyunculara anlatan Erünsal, “İşin içinde sinir krizi var, travmadan etkilenmiş, öfkelenen birey var. Bunları ve davranışlarının nasıl olabileceğini çalıştık.” diyor. Onlara nasıl oynamaları gerektiğini değil, rolünü üstlendiği kişilerin rahatsızlıklarını anlatan Erünsal, “Şöyle oyna, şu hareketi yap şeklinde değil. Hastalarımızdan örnekler vererek açıkladım.” diye ekliyor. Mesela ağır bir travma yaşayan kişi sürekli geçmişe döner, yaşadıklarını hatırlar, bazen duygusal olarak uyuşur ya da içine kapanır... Psikolog Erünsal’dan bunları dinleyen oyuncular kendilerini o havaya sokabiliyor. Rolü iyice benimsemek için sıra terapi almaya geliyor. Bunun için Erünsal’dan filmdeki isimlerle randevu alınıyor. Randevu saatinde psikoloğa gidiliyor ve yaşadıklarını! anlatıyorlar. Başroldeki iki oyuncuyla da ikişer seans yaptıklarını anlatan Erünsal, “Kliniğin kapısından içeri girdikleri andan terapi sonuna kadar rollerindeydiler. Yaklaşık bir saat süren iki seansta karşımda gerçek hasta gibi duruyorlardı.” diyor. Bütün bunlar henüz film çekilmeye başlamadan yapılıyor.Kusursuzlar filminin başrol oyuncularından İpek Türktan, Kaynak 4. Malatya Film Festivali’nde ‘En iyi kadın oyuncu’ ödülünü almıştı.Rolün etkisinden çıkmak üç yıl alabiliyorPeki rolünü hissetmek için adeta hasta olup tedavi gören oyuncu daha sonra normal hayatına geri dönebiliyor mu? Bu soruyu şöyle yanıtlıyor Emir Erünsal: “Bu oyunculuk tarzının en büyük eleştirilerinden biri, oyuncuda psikolojik sorunlara yol açtığı konusu.” Oyuncunun kişiliğine yer verilmediği düşünülen karakter terapi yönteminde rolü üstlenenin gerçek kişiliğini fark etmesi engelleniyor. Sonucunda ise gerçek hayatında problemler baş gösterdiği iddia ediliyor. Bu yüzden karakter terapi yoluyla rolünü benimseyen oyuncunun bir dahaki film çalışması en az üç yıl sonra olabiliyor. “Bu daha çok yurtdışında karşılaşılan bir durum.” diyen Erünsal şöyle devam ediyor: “Bu tür filmleri izlerken psikologların bile kafası karışır. Bu adam gerçekten psikopat mı yoksa değil mi diye...”Erünsal’a göre bahsi geçen yapımlardan ilk akla gelen Amerikan yapımı Sopranos dizisi. Uzun yıllar boyunca yayınlanan dizide Amerikan-İtalyan mafya ailesi patronunun meslek, suç, şiddet, adalet ve yoksulluk kavramları arasındaki denge kurma mücadelesi anlatılıyor. Oyuncuların rollerini yansıtabilme konusunda filmin kült olduğunu düşünen Erünsal, “Öfke patlamasının en gerçek halini görüyorsun. Suratla oynamayı seyrediyorsun bu dizide.” diyor. Türkiye’de özellikle dizilerde bu başarının çok altında performans sergilendiği eleştirisi hâkim. Bu yüzden Sopranos gibi altı sezon süren diziler en baştan beri ilgiyle izlenebilirken, bizde uzun süren dizilerin senaryolarındaki sıkıcılıktan şikâyet ediliyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Korunun tadı bir başka

Deniz ve orman manzarasını bir arada sunan Koru İstanbul Kuruçeşme; koru evi, tarihî taş bina ve deniz manzaralı kaptan köşküyle misafirlerine özel alternatifler sunuyor.Ramazan’da ev dışında iftar yapmak isteyenler için alternatifler bol. Her gün bir yenisi eklenen mekânlar kafa karıştırıyor. Yeni açılan Koru İstanbul Kuruçeşme de bu kafa karışıklığına çare olacak gibi. İki köprünün tam ortasında, koru ve deniz manzaralı mekân, zengin menüsüyle dikkat çekiyor. Üstelik Ramazan dışında da alkolsüz.Farklı konseptler bir aradaBoğaz’ın en görkemli noktalarından biri şüphesiz Kuruçeşme. Defne, erguvan ve ıhlamur ağaçlarıyla çevrili, 20 dönümlük alana yayılan Koru İstanbul Kuruçeşme sadece restoran hizmeti vermekle kalmıyor. Düğün, kına, nişan, doğum günü, iş toplantıları gibi her türlü özel davet için yılın 365 günü hizmet sunuyor. Bin kişilik açık davet alanının yanı sıra korunun en üstünde konumlanan koru evi, tarihî taş bina ve deniz manzaralı kaptan köşküyle özel alternatifler de sunuyor. Lansman, basın toplantıları, şirket içi eğitimleri ve her türlü farklı etkinliklere ev sahipliği yapan mekân, iş hayatının önemli isimlerini de ağırlıyor. ‘Türk bistro ve tatlı’ konseptiyle Koru İstanbul Kuruçeşme’nin içinde hayata geçen Anonim ise Türk mutfağına özgü ürünleriyle yeşil ve mavi manzarayı sevenlerin tercihi. Mekânın sahibi Cihat Yamakoğlu, “Türk mutfağına özgü lezzetleri Türk bistro ve tatlı anlayışıyla bir arada sunduğumuz Anonim bölümümüzle tüm güne uzanan yeme içme imkânı oluşturmaya çalıştık.” diyor.Nutellalı ve menemenli pideFarklı konseptleri bir arada barındıran Koru İstanbul’da yakın bir zamanda doğal yürüyüş parkuru, seyir terası, doğal ortamda çocuk eğlence alanı gibi yenilikler de olacak. Genel Müdür Melek Bayrakçı Demir, mekânda organik ürünlerin olmasına özen gösterdiklerini hatta ekmeğin bile şefler tarafından yapıldığını söylüyor. Hamur işlerinde de iddialı olan mekânda Nutellalı ve menemenli pide gibi kendi tarifleri olan alternatifleri tatmak mümkün. ‘Anonim’ adıyla Safranbolu’da kendilerine özel ürettikleri frambuaz aromalı gazoz da denenmeli. Sütlü tatlılar, dondurma ve kahvaltıda oldukça iddialılar, çok çeşitli yöresel ürünleri var zira. Normalde günün her saati kahvaltı mümkün. Ramazan ayında et veya tavuk ağırlıklı fiks menüler sunuluyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

SAVULUN ASİMO GELİYOR

Honda, geçtiğimiz günlerde Asimo adlı insansı robotun son halini Belçika’da tanıttı. Asimo, Advanced Step in Innovative Mobility yani Yenilikçi Hareketlilikte İleri Adım kelimelerinin kısaltılmışı.El ve ayaklarını kullanma becerileri geliştirilmiş robot, saatte 9 km hızla koşabiliyor, merdiven inip çıkabiliyor, el sıkabiliyor, elini ve başını sallayabiliyor, bir şişeden bardağa su koyabiliyor, tepsileri toplayabiliyor, dans edebiliyor, farklı dillerde konuşabiliyor ve basit komutlara tepki verebiliyor. Henüz Toyota’nın geliştirdiği robot gibi iyi keman çalamıyor. Ama bu, sadece bir tercih meselesi.130 cm boyunda, 54 kg ağırlığındaki bu mühendislik harikası, tabii bütün bu hareketleri en küçük ayrıntısına kadar eğitimcileri tarafından programlandığı için yapabiliyor. Özgür bir iradesi yok ve yapay zekâsı da ancak bir hamam böceğininki kadar.Asimo, zaman zaman yepyeni fikirlerle yeniden programlanıyor. Bunlardan birinde, beyin dalgalarının elektriksel yöntemle izlenmesi için eğitimciler EEG başlığı takarak Asimo’nun kol ve bacaklarını sadece düşünme yoluyla oynatabildiler.Uzmanlar, robotların zihinle kontrol edilmeleri geliştirildiğinde onlardan geri-bildirim de alınabileceğini söylüyor. Bu, robotlar ne görüyorsa bizim de görebilmemiz, nereye dokunuyorlarsa onu hissetmemiz demek. Uygun beyin alıcıları kullanarak robotları binlerce kilometre uzaktan yönlendirebileceğiz. Hem insana oranla daha ucuza ve daha güvenle çalıştırabileceğimiz bir işçi ordusuna sahip olabileceğiz hem de karada-denizde-havada cereyan edecek büyük afetler ve kazalarda onları kurtarma elemanı olarak kullanabileceğiz.***YA HEPİMİZİN BİR DE ROBOT KOPYASI OLURSA?Robotlar ne zaman bütün dünyada yaygınlaşacak ve işlerimizi kolaylaştırmaya başlayacak bilmiyoruz. Ancak bilim insanlarının robotların uzak geleceği için çok daha heyecanlı hayalleri var. Bunlardan biri Hans Morovec. Ona göre eninde sonunda kendi inşa ettiğimiz robotlarla birleşeceğiz. Morovec, bunun nasıl olacağını Michio Kaku’ya şöyle açıklıyor:“Beynimizdeki her bir nöronu, bir robot içindeki bir transistörle değiştirecek bir beyin operasyonu geçireceğiz. Operasyon biz beyni olmayan bir robotun yanında yatarken başlayacak. Bir robot cerrah, beynimizdeki her bir gri madde topağını alacak, ikinci birer kopyasını yapıp, nöronları transistörlere bağlayacak ve transistörler robotun boş kafasına yerleştirecek. Bu operasyon sırasında bilincimiz tamamen açık olacak. Beynimizin bir parçası eski bedenimizin, diğer parçası ise yeni robot bedenimizin içinde duracak. Operasyon bittiğinde beynimiz tamamen bir robotun bedeni içine transfer edilmiş olacak. Artık sadece bir robot bedene değil, bir robotun bize sağlayacaklarına da sahibiz. Bu, şeklen mükemmel olan süper insan bedenlerdeki ölümsüzlüktür.”Morovec’in nihai senaryosunda hantal bedenlerimizden tamamen kurtulup kişiliklerimizin kodlandığı saf yazılım programlarına dönüşüyoruz. Kişiliklerimiz bir bilgisayara indirilmiş oluyor. Eğer birisi, üzerinde adımızın yazdığı bir düğmeye basarsa, bilgisayar biz onun hafızasındaymışız gibi davranıyor çünkü tüm özelliklerimizi devreleri içinde kodlamış durumda. Evet belki “ölümsüz” oluyoruz ama bir bilgisayar içinde hapis hayatı yaşayıp zamanımızı diğer yazılım programlarıyla iletişim kurarak geçiriyoruz. Dehşet bir senaryo değil mi? Keşke günlük politik tartışmalarımızın bir kısmını geleceğimiz üzerine düşünmeye ayırabilsek...YALNIZLIĞA ÇARE VAR MI?(“Her” filminden)Morovec’in senaryosu sizi korkuttu mu, yoksa ümit mi verdi? Bana seyrettiğim iki ilginç filmi hatırlattı. Bunlardan biri başrollerini Joaquin Phoenix ve Amy Adams’ın paylaştığı “Her” adlı film. Scarlett Johansson’ın sesiyle hayat verdiği böyle bir yazılım programıyla ilişkiye giren genç bir adamın yalnızlığını anlatıyordu. Black Mirror (Kara Ayna) dizisinin 2. sezonunda seyrettiğim “Be right Back” (Hemen Geliyorum) adlı film ise trafik kazasında kaybettiği kocasının yokluğuna dayanamayan bir kadının kendini avutmak için yazılım programına dönüştürülen “eşiyle” girdiği sanal ilişkinin yürek burkucu hikâyesiydi.Bu gibi filmler insanlığın kaçınılmaz geleceğine dair titreyerek düşünmeye zorluyor. Şurası gerçek ki, Hollywood’un en uçuk hikâyeleri bile sırtını bir şekilde bilimsel senaryolara yaslıyor. Marovec’e dönersek, soru şu: Kendini tanıyamayan insan, robot kopyasıyla nasıl baş edecek? Yalnızlığa çare bulmaktan çok, bilince bir örtü daha serilecek sanki.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

KÜLTÜR-SANAT REHBERİ

Emre Altuğ İzmir’deKonser: Türk pop müziğinin sevilen isimlerinden Emre Altuğ, 29 Temmuz Salı günü saat 21.00’de Aliağa Cumhuriyet Meydanı’nda müzikseverlerle bir araya gelecek. İlk albümü İbreti Alem ile 1999 senesinde profesyonel anlamda müzik sektörüne giren sanatçı, yıllar içinde dinleyicinin sevgisini kazandı. Altuğ, son olarak 2011 yılında Zil albümüyle sevenlerinin karşısına çıkmıştı. İzmir’deki konser ücretsiz gerçekleşirken, detaylı bilgiyi www.aliagadaramazan.com.tr adresinden edinebilirsiniz.***10. kez klasik müzik...Festival: ‘D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali’nin hazırlıklarında son aşamaya gelindi. Klasik müziğin gelişimine katkıda bulunmak için düzenlenen festival, 31 Temmuz Perşembe günü saat 21.00’de D-Marin’de başlayacak. Bu yıl 10. kez gerçekleşecek olan festival, 3 Ağustos Pazar günü sona erecek. Festivalde, dünyaca ünlü kemancı Vanessa Mae, Arjantinli tenor Jose Cura, 2012 Leyla Gencer Şan Yarışması birincisi Fatma Said ve Türkiye’nin 3 Tenoru olarak tanınan Aykut Çınar, Ayhan Uştuk, Şenol Talınlı gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 400’ü aşkın sanatçı sevenleriyle buluşacak. Gala konserinde piyanist ve besteci Fazıl Say, ‘Hermiyas Yunus Balığı Sırtındaki Çocuk’ adlı eseriyle sahnede olacak. Biletix’te yer alan biletlerin fiyatı 125 TL.***Filmler sahne almaya başlıyorKısa film: 11. yaşını kutlayan Akbank Kısa Film Festivali’ne başvurular başladı. 16-26 Mart 2015 günleri arasında gerçekleştirilecek festival, bu yıl ilk kez yabancı yönetmenlerin katılımıyla genişliyor, ulusal ve uluslararası yarışma olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. Festival kapsamında düzenlenecek kısa film yarışmasının son başvuru tarihi 29 Kasım. Deneysel film kategorisinde yer alan yapımlar da bu yıl yarışmaya katılabiliyor. Programda; Festival Kısaları, Dünyadan Kısalar, Yarışma Dışı Seçki, Kısadan Uzuna, Özel Gösterim ve Deneyimler bölümlerinin yanı sıra Atölye Çalışmaları ve Söyleşiler yer alacak. Ulusal ve uluslararası yarışma bölümünde jüri tarafından en iyi film seçilecek iki yapım 5 bin dolarla ödüllendirilecek. Detaylı bilgi için www.akbankkisafilm.com adresini ziyaret edebilirsiniz.***Coşkun Sabah ile fantezi müzik Konser: Fantezi müziğin önemli isimlerinden Coşkun Sabah, Ramazan etkinlikleri kapsamında sevenleriyle buluşuyor. Ud, bağlama, darbuka gibi enstrümanları ustalıkla icrasıyla bilinen müzisyen, tüm bu yeteneği ve becerisini dinleyicilere sunuyor. Kültürlerin iç içe geçtiği parçalarıyla yaklaşık 45 albüm çıkaran sanatçı ekibiyle beraber, eserlerini bugün saat 22.30’da Bakırköy Botanik Parkı’nda icra edecek. Konser, ücretsiz gerçekleştirilecek.***Gülmeye doyacaksınız...Gösteri: Sekiz yıllık öğretmenlik hayatını bırakarak Stand Up gösterileriyle sunuculuk yapan Yusuf Öztürk, seyirciyle arasında gelişen simultane diyalogların eşliğinde, seyircilere kahkaha dolu anlar yaşatacak. Öztürk, 29 Temmuz Salı günü saat 21.15’te Çeşme Alaçatı Açıkhava Tiyatrosu’nda gösteri için sahne alacak. Üç devlet başkanına aynı anda gösteri yapmış tek sanatçı olan Öztürk düzeyli ve her dakikası kahkaha dolu Stand Up gösterileriyle izleyicilere keyifli dakikalar yaşatıyor. Biletix’deki biletlerin fiyatları 25-35 TL arasında değişiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Podyumlar spor salonuna döndü

Birkaç sezondur lüks modaevlerini saran spor ruhu, podyumlara ve marka tanıtımlarına da yansımaya başladı. Tenis, boks gibi spor dallarının podyuma taşındığı sezonlar bizi bekliyor.Spor merakı moda dünyasını iyiden iyiye sardı. Bir sweat shirt de, bir eşofman da lüks modaevlerinin askılarında karşımıza çıkar oldu. Önce şaşırdık sonra beklenmedik bir hızla alıştık. Şehrin aşırı hareketli ritminde rahat ama havalı parçalar sunan modaevleri hem kadınların hem erkeklerin kalbini kazandı.Moda insanları kıyafetleri tasarlarken hayatlarımızdan da ilham alıyor. Bu da modanın spora yatırım yapmasının diğer bir yüzü. Özellikle genç şehirliler için spor, gençliğin simgelerinden dahası önemli de bir sosyalleşme aracı. Bu yüzdendir ki spor salonları bir nevi yeni kamusal alanlardır. Oralarda yeni çevrelere girmenin anahtarı dağıtılır. Bir açıdan da statü simgesi haline geldi son yıllarda. Sporun ve spora hayatında yer açan insanların enerjisini markasına katmak isteyen modaevleri de podyumları adeta spor salonlarına çevirdi. Kimisi tarihe adını yazdıran bir spor insanına gönderme yaptı, kimisi podyumu spor salonuna çevirdi.Modanın tenis merakıTenis, yüksek modanın gözde sporlarından biri. Modacı Nihan Peker’in pudra tonlardaki 2014 kış koleksiyonunun ilham kaynağı 1920’lerden ünlü tenisçi ve stil ikonu, Suzanne Lenglen. Koleksiyonun ismi bir tenis terimi olan Zero Point yani sıfır noktası. Podyumda da adeta bir tenis maçından henüz çıkmış kadınlar vardı. Uzun pilise etek ve spor bomber ceket giyen mankenin elinde raketi de eksik edilmemişti. Spor, şehirli elegan ama oldukça sade desenden, işlemeden uzak, dikişler ve kalıplarda yoğun işçilikle hazırlanan metropol modasını ortaya çıkarmış oluyor böylece. Tenis merakı sadece kadınlara mahsus değil tabii. Trussardi’nin tasarım ekibinin başına geçmesiyle adını geniş kitlelerin duyduğu genç tasarımcı Ümit Benan da son koleksiyonunun sunumunda podyumu masmavi bir tenis kortuna dönüştürmüştü. Onun takım elbiseli bazen spor yorgunu mankenleri de oldukça farklı bir yorumdu. Tenis genellikle fazla steril bir görünümle sunulur ama Benan aksine dağınık ve bohem bir şıklık sunuyor. Tenis oynayan kadın sporcuların kendi kıyafetlerini tasarlaması hatta kendilerine ait moda markaları kurmaları ve global spor markalarının onların peşinden koşması da farklı bir ayrıntı. Hal böyle olunca oyuncuların genç, enerjik ruhu markaların beslendiği bir noktaya dönüşüyor.Şimdi de boksa başlıyorlarFark ettiniz mi bilmem, komedyeninden mankenine bir king boks modası aldı başını gidiyor. Hele de Instagram hesapları adeta boks turnuvasına döndü; antremanlar, yapılan mini maçlar… Sadece bizde değil dünyada da medyanın ünlü simaları boks eldivenlerini göstermeyi çok seviyor. Geçtiğimiz sezon paten aksesuarlarıyla dikkat çeken Chanel, trendleri iyi koklayan bir marka olarak 2014 kış koleksiyon çekimlerini bir New York Gotham Gym’de bir boks rindinde yaptı. Hanım hanımcık bir modaevinin en sert sporlardan biriyle kendini tanıtması birçok insana oldukça ilginç geliyor fakat markanın her sezon insanları şaşırtabilmesi de hayranlığı beraberinde getiriyor.Kadınların modern dünyada her gün tıpkı bir ringe çıkar gibi savaş verdiği modern hayatta Chanel aslında çok doğru bir metaforla sesleniyor kitlesine. Kadınlar naif olmak değil, güçlü olmak istiyor. Güçlü olmak durumu ise adeta bir pazarlama iletişimine dönüşüyor modanın elinde ve çok satıyor. Güçlü görünmek ise güçlü olmaktan daha da önemli zira moda bu görüntüyü vaat ediyor.Valizinin kurtarıcısı kimono tuniklerMuhafazakâr butikler ve tasarımcı markaları; markalaşma bilinçlerinde, pazarlama ve profesyonel satış konusunda yetersiz olsa da modayı kendi kitlelerine kullanışlı hale getirmeyi çok iyi biliyor. Ve tesettür giyim markalarını hızla arkalarında bırakmayı başarıyorlar. Sezon içinde kapsül koleksiyonlar çıkararak oldukça güzel bir pazarlama stratejisi izlediklerini de kabul edelim. Zira insanlar artık çok hızlı sıkılıyor. Neredeyse yaz sezonu bile üç parçaya bölünüyor bu yüzden. Tatil koleksiyonlarını birer birer Instagram ve web sitelerine yükleyen muhafazakâr butiklerin çoğunda sezonun Afrika akımına gönderme yapan püsküller, kimono tuniklerle el ele veriyor ve ortaya melez ama kullanışlı bir tatil kıyafeti çıkıyor. İsterseniz elbisenizle, isterseniz klasik pantolonlarla veya denimlerle kullanabileceğiniz ayaklara kadar uzayan tunikler yazın favorisi oldu. Mesela Butik Hare bu konuda epey seçenek sunuyor. Hem tek renk hem de desenli tasarımlar için de Kübra Tekin’in geniş bir koleksiyonu var. Tesettür markalar bu kez de butiklerde anında tükenen kimono tunikleri keşfedemedi. Ne diyelim bir dahaki sefere.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

26 Temmuz 2014 Cumartesi 11:08

Itri'yi bilmeyen nesle aşina değiliz

Çokları hâlâ bilmese de Ramazan ayı boyunca okunan Segâh Salat-ı Ümmiye, müziğimizin mihenk taşlarından büyük bestekâr Itrî’ye ait. Daha birçok eseri bulunan sanatçıyı tanımak boynumuzun borcu.Milyonlarca insanın, bestesini hep birlikte ve gönülden seslendirmesi her sanatçıya nasip olacak bir şey değil. Hele ölümünden asırlar sonra bile. Çokları hâlâ bilmese de Ramazan ayı boyunca cami kubbelerini aşıp gök kubbeye yayılan Segâh Salat-ı Ümmiye, müziğimizin mihenk taşlarından büyük bestekar Itrî’ye ait. Bayram namazlarında gürül gürül seslendirilen Segâh Tekbir de onun bestesi. İki beste de, çok basit ve sade gibi görünse bence dünya müzik tarihinin en önemli başyapıtlarından. Itrî’nin bestesi olan Neva Kâr Klâsik Türk Musikisi repertuarının en yetkin eseri olarak kabul edilir. Cuma Salatı, Dilkeş-haveran Gece Salası, Rast Mevlevi ‘Na’t-ı Mevlânâ’ sadece ülkemizde değil, bütün İslam dünyasında meşhur. Yine Segâh Yürük Semaisi olan güftesi Nef’i’ye ait, ‘Tûti-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil’ çok bilinen ve seslendirilen bir eseri.Maalesef özellikle günümüz insanı onu ve eserlerini tanımıyor. Sadece dinleyiciler değil, müzisyenlerin bile onu ve eserlerini yeterince tanıyıp değer vermediğini söyleyebiliriz. Oysaki cevherin kadrini en iyi cevherfüruşanın bilmesi gerek. Itrî’nin müziğine gerçekten vâkıf olanlar, Doğu ve Batı müziğini iyi analiz etmiş müzik insanları, kulvarları farklı olsa da onun müziğinin Mozart, Beethoven ya da Bach’ın müziğiyle denk olduğunu söyler. Bach demişken… Itrî ve Bach aynı yüzyılda yaşamış. İkisi de sanatlarında zirve yapmış müzik adamları. Bach’ın hayatı ne kadar detaylı biliniyorsa, Itrî’nin hayatı bir o kadar gizemli. Bach’ın günümüze ulaşan eseri ne kadar çoksa, Itrî’nin o kadar az. Itrî’nin çok fazla eseri günümüze ulaşsa da Batı dünyasının Bach’a verdiği değeri verir miydik; emin değilim. Şu ana kadar ona ülke olarak gösterdiğimiz saygı, yine çokları bilmese de 100 liralık banknotlara temsili portresini basmak oldu. 17. yüzyılda yaşayan bestekârın asıl adı Mustafa olup, Itrî şiirlerinde kullandığı mahlası. Buhurîzâde Mustafa Efendi diye de anılmış. Çiçekçilik ve meyvecilikle uğraştığı için bu mahlası almış olduğu söylenir. Hatta şimdilerde pek göremediğimiz İstanbul’un ünlü ‘Mustabey Armudu’nu ilk defa Itrî’nin yetiştirdiği biliniyor. Genç yaşındayken iyi bir öğrenim görerek, zamanın konservetuarları sayılan mevlevîhanelere devam ederek mevlevî olmuş, Hâfız Post gibi devrin müzik ustalarından ders almış. Itrî’nin ney üflediğine ve Galata Mevlevîhanesi’nde bir süre neyzenbaşılık yaptığına dair bir hikâye var. Itrî’nin binden fazla eseri olduğu söylenirse de, bugün bunlardan ne yazık ki, çok azı elimizde. Aslında bu çok az sayıdaki eser bile onun müziğe çağ atlattığını görmemiz için yeterli. Ancak eselerinin daha derinlikli incelenmesi ve çok fazla seslendirilmesi gerekiyor. Eserlerinin farklı orkestrasyonlarla icra edilmesi halinde yurtdışında da çok fazla ses getireceği kesin.Aranjör albümleri para kazanıyor mu?Malum şimdilerde müzik sektörünün can simidi aranjörlerin hazırladığı proje albümler. Ozan Doğulu, İskender Paydaş, Erdem Kınay, Volga Tamöz bu isimlerin başında geliyor. Oldukça ses getiren bu albümlerin aranjörlere maddi yani telif olarak geri dönüşü olup olmadığını merak ettim. MSG Genel Sekreteri Barış Şensoy ve aranjör Volga Tamöz’den edindiğim bilgilere göre bu miktar yok denecek kadar az. Meslek birlikleri telifi eser sahibine ödüyor. Eğer eser sahibi aranjöre hakkından bir pay verdiyse (yüzde 20-30) bu aranjöre ödeniyor. Zaten şarkıyı söyleyene de telifi direkt ödeniyor. Volga Tamöz yurtdışı çalışmalarında bunların daha adil olduğunu ve aranjörlerin eser sahibi kategorisinde olduğunu söylüyor. Anlaşılan o ki telif geliri olarak bu albümlerin fazla getirisi yok. Peki neden aranjörler bu albümleri yapmaya devam ediyor? Öncelikle artık kendileri de bu çalışmalarıyla sahneye çıkıyor. Diğer yandan da yapımcılarla yaptıkları anlaşmadan para kazanıyorlar. Aslında doğrusu ve olması gereken yurtdışındaki gibi. Lakin neremiz doğru ki!

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Aman Google, derdime bir çare...

Siberkondri, internetten sürekli hastalık araştırma sendromunun adı. Hastalar tüm gününü bilgisayar başında kendilerine teşhis koyarak geçirmekle kalmıyor, sanal ortamda edindikleri bilgilerle tedaviye bile yelteniyor.Başı ağrıyor diye bilgisayar başında sabahlayıp beyin tümörüyle ilgili bilgi toplayanlar mı dersiniz, azıcık nefesi daraldığında forumlarda ‘Kalp krizi anında neler yapılmalı?’ konulu danışma meclisi kuranlar mı… Burnundan üç beş damla kan gelince doktora gitme zahmetinde bulunmayıp internetten kendine lösemi teşhisi koyarak tedavi yöntemlerini araştıran bile var. Hatta işi abartıp ‘Nasıl kanser olunur?’ yazıp Google Amca’ya aratanlar da yok değil. Bunu mu demek istediniz: Siberkondri? Kendisine yabancıyız aslında. Siberkondri; hastalıklar ve tedavi yöntemlerine kafayı fena takıp, internetten sürekli sağlıkla ilgili bilgileri araştırma sendromunun tanımı. Emsey Hospital Psikiyatri Uzmanı Dr. Orhan Karaca, Siberkondri’nin sürekli kötü bir hastalığı olan ‘hastalık hastalığı’nın sanal formu olarak niteliyor. “Bu durumu yaşayan kişi internet arama motorlarına merak ettiği her şeyi yazıp araştırır. Forumlar, doktor-hasta arasında geçen soru-cevap görüşmeleri, hastalıklarla ilgili film ve tetkik bilgileri, ilaç bilgileri, ilaçlarla ilgili yorumlar, alternatif tıp, bitkisel çözüm önerilerinin yer aldığı siteler bu hastalar için başlıca başvuru kaynaklarıdır.” diyor Karaca. Vücutlarındaki en ufak belirtileri kötü hastalıklara yoran kişiler genelde kaygılı, evhamlı, özgüveni düşük, dayanıksız, karamsar özellikleri taşıyor. Bu kişilerde asıl tehlike vücutlarındaki en ufak belirtiyi kötü hastalıklara yorup, tedavi sürecini ya internetten yürütmeye çalışmaları ya da doktora gittiklerinde ‘Google’da aradım, öyle demiyor ama’ gibi gerekçelerle doktorun teşhis ve tedavi aşamalarını geciktirmeleri. Kişi bu şekilde sadece kendi hayatını değil, yakınlarını da riske atıyor. Kimi zaman siberhondrikler çocuklarına da internetteki doğruluğu belli olmayan bilgilerle teşhis koyup tedavi etmeye çalışabiliyor zira.Hastalık şüphesiyle yaptırdığınız testler temiz çıktığında sevinmeniz gerekir değil mi? “Tetkik ve tahlil işlemlerinde hekimleri zorlayan siberhondrikler tüm tetkikler normal çıktığında hırslanarak internetteki araştırmalarına daha yoğunlaşır.” diyor Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden Dr. Mehmet Yavuz. Asıl ilginç olansa internette araştırma yaparken birçok hastalığı kendilerine yakıştırmaları ve hastalıktan hastalığa geçmeleri. Bir yandan çeşitli hastalıklarla uğraşırken diğer yandan da kafalarına takılan başka hastalıklara yakalanmamak için çeşitli vitamin ve mineral takviyeleri, antioksidanlar, vücutlarını güçlendirdiğine inandıkları çeşitli ilaçlar kullanabiliyorlar, Yavuz’a göre. “Genelde hadise, bireyin bilinç dışı içsel ve ruhsal çatışmalar yaşaması ve etkin başa çıkma mekanizmaları geliştirememesi. Böyle bir durumda ise kendisini korumak zorunda hisseder ve dikkatini kendi bedenine yönlendirir.” diyor. Siberhondrik kişinin hasta rolünü benimsemesinin en büyük nedeni bilinçdışı ‘yardım çağrısı ve ilgi çekmek’. Kişi ‘Bak ben hastayım, kimse beni anlamıyor, bana yardım etmiyor.’ şeklinde ifadeler kullanabilir. Ancak şunu belirtmekte fayda var: Bu kişiler samimi olarak hasta olduğuna inanır, asla hasta numarası yapmaz. Aileleri ve yakınları onların bu şikâyetlerine karşı bıkkınlık gösterdikçe onlarla olan paylaşımları azalır ve internet ortamına daha da yoğunlaşırlar. Araştırma kısmından ziyade forumlarda ‘şu ilaç buna iyi gelir’ gibi tavsiyelerle başladığı ilaç ve alternatif tıp tedavileri hastanın hayatını tehlikeye sokabilir.Yetiş doktor MS oldumFatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Hakan Levent Gül, genç bir hastasında karşılaştığı vakayı anlatıyor. 30’lu yaşlardaki genç kadın el ve ayaklarında üç aydır süren uyuşma şikayetiyle gitmiş. ‘Komşusunda MS (multipl skleroz) hastalığı olduğunu, kendisinin de internetten araştırarak MS hastalığı olduğu kanaatine vardığını’ söylüyor. Ancak B12 eksikliği olduğu tespit ediliyor ve tedavi sonrası şikayetleri düzeliyor. 46 yaşındaki bir başka kadın hasta altı aydır süren baş ağrısı şikayetiyle başvuruyor. ‘Kendisinde beyin tümörü olduğu, internetten bu konuyla ilgili detaylı bilgi aldığı ve mutlaka beyin tomografisi çektirmesi gerektiği’ konusunda ısrar etse de hastaya gerilim tipi baş ağrısı teşhisiyle ilaç tedavisi uygulanıyor.İnternetten sürekli hastalık arıyorsanız…-İnternete bakma ihtiyacı oluştuğunda, 15 ya da 20 dakika erteleme yöntemini deneyin. Zaman geçtikçe bakma ihtiyacınızın azaldığını göreceksiniz.-Belli aralıklarla fiziksel tetkiklerinizi yaptırın, check-up’a girin. Sonuçlar temizse içiniz rahat olsun.-Dikkatinizi bedeninize değil, dış dünyaya verin. Arkadaşlarınızla görüşün, spor yapın, hobi edinin.-Gerektiğinde psikolojik destek almaktan çekinmeyin.-Diğer insanlardan çok da farklı olmadığınızı düşünün. ‘Daha hasta ya da daha kötü değilim.’ cümlesini içinizden sıkça tekrarlayın.Doktorlar da siberhondrik olabilir!Nörolog Mehmet Yavuz, 23 yaşında tıp fakültesi öğrencisi olan genç bir ‘siberkondri’ vakasını paylaşıyor. Öksürük şikayetiyle gittiği hastanede akciğer grafisi sonrası tedavi verilerek eve gönderilir. Genç, eve geldiğinde röntgen filmini kendi kendine inceler. Filmde akciğerinin sağ tarafında siyah bir leke fark eder. Sonrasında internette bunu araştırır. İncelemeleri sonucunda kendisine kanser teşhisi koyar ve akciğer kanserlerini incelemeye başlar. Araştırmadığı belge, bilgi bırakmaz. Akciğer kanserinde kullanılan ilaçları, radyoterapi, kemoterapi ve ameliyat girişimlerini aylarca inceler. Ona göre gittiği göğüs uzmanı teşhisi atlamış ve hata yapmıştır. Ailesinin de maddi durumu iyi olduğu için o yaz tatilinde Houston’a gider. Burada ünlü bir hastanenin göğüs hastalıkları kliniğinde gönüllü eleman olarak çalışmaya başlar. Hastanede yatar kalkar ve göğüs kanserleri ve tedavi yöntemlerini takip eder. Boş kaldığı zamanlarda ise sürekli internet ortamında araştırmaya devam eder. Ancak hiç kimseye kendisine koyduğu tanıdan bahsetmez. Üç ay sonra yeniden Türkiye’ye döner ve araştırmaları devam eder. Hatta öyle ki, bilgisayar başından kalkamaz hale gelir. Aylar süren bu durumun normal olmadığını fark eden aile ‘internet bağımlısı’ olduğunu düşünerek doktora götürür. “Delikanlıyı yatıştırıp güvenini kazandıktan sonra olayın bir internet bağımlılığı olmayıp tipik bir siberkondri vakası olduğunu tespit ettim. Meğer kendisi, röntgen üzerindeki çekim hatasından kaynaklanan lekeyi kanser zannetmiş. Olayı çözdükten sonra ona kanser olmadığı konusunda ikna etmek üç ayımızı aldı.” diyor Yavuz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Yol arkadaşınız hastalık olmasın!

Bayram yaklaştı, herkes ya memleket ya tatil yolunda. Gidilen yerlerde sizi sadece eş dost değil, seyahat hastalıkları da bekliyor. Seyahatlerde en sık hangi hastalıklarla karşılaşılıyor ve nasıl tedbir alınmalı?Uzunca bir bayram tatili bekliyor bizi. Kimileri çoktan memleketin yolunu tuttu, kimi de halen valiz hazırlamakla meşgul. Aman hiçbir şey unutulmasın derken unuttuğumuz bir şey var: seyahat hastalıkları. Güneş çarpması, ishal, tifo, kolera, sıtma ya da sarı humma… Bu hastalıklara yakalanmamak için neler yapmanız gerektiğini biliyor musunuz? Anadolu Sağlık Merkezi Seyahat Danışmanlığı Kliniği’nden Dr. Elif Hakko, ülkeler ve kıtalar arasında baş döndürücü bir turist trafiğinin yaşandığı günümüzde, seyahat hastalıklarının da tüm sağlık sorunları içinde önemli bir yer tutmaya başladığını söylüyor.Neredeyse her 10 turistin 6’sında seyahatle ilgili hastalıklar görülüyor. Yani durum sanıldığı kadar basit değil. Yüzde 10’u seyahat sırasında veya sonrasında doktora başvuruyor. Hakko, çok seyahat eden işadamları-kadınları, öğrenciler, uluslararası yardım kuruluşlarında çalışanlar ve sağlık ekiplerinin daha büyük risk altında olduğunu belirtiyor. Riskleri belirleyen en önemli faktörün gidilecek ülke ve o ülke içinde gezilecek yerler.Uzun seyahatlerde pıhtılaşma bozukluğu olabilirBebeklerin, çocukların ve yaşlıların seyahatler sırasında edinilen enfeksiyonlara daha açık oldukları şeker, kalp, kanser gibi kronik hastalığı olan kişilerin de yüksek riskli grubun içine girdikleri biliniyor. Seyahat sırasında en sık karşılaşılan hastalıklar, virüs, bakteri ya da parazit enfeksiyonları. Enfeksiyonlar, seyahat edilen bölgeye göre değişiklik gösterse de turist ishali, sıtma, sarı humma, kolera, hepatit A ve B, tifo, zatürre ve griple en sık karşılaşılanlardan. Güneş yanıkları ve güneş çarpması, alerjik deri enfeksiyonları, kıtalararası yapılan yolculukta saat farkından dolayı yaşanan uyku bozuklukları (jet-lag), uzun yolculuklarda hareketsiz kalmaktan dolayı “economy class sendromu” adı verilen ve ölümle sonuçlanabilen pıhtılaşma bozuklukları da seyahat hastalıkları arasında. Tatilden döndükten hemen sonra ateşli hastalık ya da ishal geçirilirse, bunlar da seyahatle ilgili olabilir. Çünkü seyahat sırasında kapılan bazı hastalıkların kuluçka süreleri uzun oluyor. Tüberküloz, sıtma, hepatitin belirtilerinin oluşması bazen aylar sürüyor.Yolculuklarda en sık karşılaşılan hastalıklardan biri de turist ishali. Gidilen bölgenin yiyeceklerinde ve sularında bulunan ve alışık olmadığımız farklı mikroorganizmalar ishale neden olabiliyor. Korunmak için ellerin mutlaka sık sık yıkanması, kapalı şişelerdeki sular dışında su içilmemesi, temizliğinden kuşku duyulan yerlerde yemek yenilmemesi, açıkta satılan yiyecekler ve deniz ürünleri, pişmemiş etler, soyulmamış meyveler, soslar, salatalar gibi riskli olabilecek yiyeceklerden uzak durulması gerekiyor. Dişinizi fırçalarken bile mümkünse kaynatılmış ya da kapalı su kullanın. Seyahat sırasında en sık rastlanan ikinci hastalık sıtma. Özellikle sivrisineklerin yoğun olduğu yaz mevsiminde görülüyor. Ancak hiçbir ilaç sıtmaya karşı yüzde yüz koruma sağlamıyor. Elif Hakko, “Sıtmaya karşı korunmada en önemlisi sineklerle mücadele. Bu nedenle sinek ve böceklerin çok olduğu yerlerde çıplak ten temasını en aza indirmek için olabildiğince kapalı giysiler giyilmeli, sinek-kovar vücut spreyleri kullanılmalı.” diyor. Koruyucu ilaçların bazılarının en az iki hafta önceden başlanması ve döndükten sonra da belirli bir süre daha devam edilmesi gerekebiliyor.Jet-lag’in de ilacı varAraç tutması, jet-lag, pıhtılaşma sorunları gibi yolculuk esnasında oluşabilecek sorunlar da var. “Jet-lag kıtalar arası yolculuklarda karşılaşılan bir sorundur. Aradaki saat farkının yarattığı dengesizlik nedeniyle oluşur, kişinin ritmi bozulur, uykuda salgılanması gereken hormonların salgılanmamasına bağlı oluşabilir. Buna karşı da alınacak bazı ilaçlar var.” diyor, Elif Hakko. Yolculuklarda uzun süreli hareketsizliğe bağlı bacaklarda oluşan pıhtılaşma da yaşlılar, kalp veya şeker hastalarında görülüyor. Bu kişilere pıhtılaşmayı önleyen ilaçlar veriliyor doktorlarca.Yola çıkmadan önce…-Bir doktora danışarak gideceğiniz bölgenin hastalık risklerine göre uygun ilaçları yanınıza alın. Gerekli aşılarınızı önceden yaptırın.-Tatil biraz da yemek demek. Midenizin hiç alışık olmadığı yemekler konusunda dikkatli olun. Bağırsak sisteminizin alışık olmadığı birtakım mikroplarla karşılaşabilirsiniz. Hijyeninden emin olmadığınız yerde yiyip içmeyin. Kapalı kutulardaki yiyecek ve içecekleri tercih edin.-Özellikle kronik hastalığınız varsa hap, şırınga vs. gibi gerekli sağlık ekipmanlarını beraberinizde götürün.-Yapılacak aktiviteyle ilgili meydana gelebilecek kazalar için önceden önlem alın. Örneğin dağa tırmanma gibi riskli bir spor yapılacaksa öncesinde tetanos aşısı yaptırın.-Tatilinizi sıcak bir bölgeye geçirecekseniz o bölgenin şartlarına uygun şekilde vücudu hazırlamakta fayda var. Özellikle giysi konusunda tedbirli olun.-El hijyenine özellikle dikkat edin.-Uzun yolculuğa çıkan kişilerin olası sağlık sorunlarını bertaraf etmek için uçaktaysa, arada kalkıp bir süre yürümeleri, otobüsteyse molalarda kısa bir yürüyüş yapmaları gerekir. Ayrıca mümkünse bacaklarını uzatmakta fayda var.-Yol boyunca bol su tüketin.-Güneşten korunmak da çok önemli. Cilt koruyucular ve güneş gözlüklerinizi yanınızda götürmeyi unutmayın.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Vitaminsizlik, gözü de vuruyor

A vitamini eksikliği kemik ve dişlerde aşınmadan ciltte sivilcelenme ve yorgunluğa kadar birçok probleme neden oluyor. Ama en çok göz sağlığını etkiliyor. Tedavi edilmezse kalıcı körlüğe neden olan gece körlüğünün de en büyük sebebi.Yağda eriyen vitaminlerden olan A vitamini eksikliği vücutta pek çok hastalığa neden olabiliyor. Hem bitkisel hem de hayvansal gıdalarda bulunan A vitamini, göz sağlığıyla yakından ilgili. Eksikliği yetersiz ve dengesiz beslenme sonucu ortaya çıkabileceği gibi bazı ilaçlar ve E vitamini eksikliğinden de kaynaklanabiliyor. Veni Vidi Göz Grup uzmanlarından Opr. Dr. Akın Akyurt, bu sorunun göze olan etkisini anlattı.A vitamini eksikliği sık ve kolay hastalanmaya, cilt kuruluğuna, ağızda yaralara, iştahsızlık ve diş eti sorunlarına sebep olabiliyor. Çocuklarda kilo alamama ve boyun uzamaması gibi sorunlar varsa bunlar da A vitamininin eksikliğinden kaynaklanabilir. Akyurt’a göre A vitamini eksikliğinin en önemli etkisi göz sağlığı üzerinde görülüyor. En tehlikeli göz hastalıklarından biri olan gece körlüğünde etkisi çok fazla. “Gözümüzün arka kısmında bulunan çomak biçimli hücreler düşük ışıkta dahi nesnelerin görülmesini sağlar. Çomak hücrelerin içerisinde gece görmeyi sağlayan rodopsin pigmenti bulunur. Rodopsin, ışığa duyarlı bir pigment olduğu için harekete geçirildiği zaman gece görmeyi sağlar ve bu pigmenti ise sadece A vitaminini harekete geçirmektedir.” diyor, Akyurt. Eksikliğin nasıl anlaşıldığına gelince; göz altında lekeler meydana gelir, bağışıklık sistemi zayıflar ve diş ve kemiklerde deformiteler meydana gelir. Ciltteki sivilcelenme ve yorgunluk da diğer belirtilerinden. Karanlıkta net görememe, hatta bir süre sonra loş ışıkta meydana gelen şiddetli görme zorluğu yaşanabilir. Gözün, çevrede olup biteni yeteri kadar algılamaması sonucunda gündüz de bir yerlere çarpabilir, ayağınız takılabilir ya da düşebilirsiniz. Konsantrasyon bozukluğu, gözünüzde birdenbire ışık çakması ve etrafın parlaması, ileri derece astigmat ve miyop varsa gece körlüğünden şüphelenebilirsiniz. A vitamini en çok balık, süt ve süt ürünlerinde, yeşil yapraklı sebzeler ve yumurta gibi gıdalarda bulunur. Bu yüzden hastaların, bu gıdalardan bol bol tüketmesi gerekiyor. Tedavi sonucu vitamin eksikliği dışarıdan ağız yoluyla alınan takviyeler sayesinde yerine konulur. A vitamini eksikliği gece körlüğü hastalığına sebep olduğundan dolayı vakit kaybetmeden bir göz doktoruna muayene olmakta fayda var. Eğer önlem alınmazsa, bu hastalık körlüğe kadar ilerleyebilir. Çocuklarda A vitamini eksikliği az miktarda bile olsa, üst solunum yolu enfeksiyonlarına ve ishale sebep olabilir. Bunun yanı sıra, vücudun enfeksiyonlara karşı direnci zayıflar ve hayati risk taşıyan hastalıklara yakalanma riski artar.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Türkiye’nin ilk mermer fabrikası turizme kazandırılmayı bekliyor

Marmara Adası’nda, 84 yıllık bir mermer fabrikası atıl durumda ve müze olmayı bekliyor. Hatırlı talipleri var ama sahibi vermiyor. Bu görkemli mermer fabrikasının ma’kus bir tarihi var.Balıkesir’in ada ilçesi Marmara’da bulunan Türkiye’nin ilk mermer fabrikası görenleri şaşırtıyor. 1930 yılında hizmete açılan fabrikada buharla çalışan birçok makine, yıllardır kullanılmamasına rağmen halen çalışır vaziyette. Adadaki bir koyda kurulu fabrikanın içinde liman, işçi koğuşları, yazıhaneler ve diğer binaların yanında mezarlık bile bulunuyor. Uzun yıllardır kullanılmayan araçlar hurdaya dönerken fabrikanın turizme kazandırılması için çalışmalar devam ediyor.Türkiye’nin en önemli mermer sahasının bulunduğu Marmara Adası’nda, tarih öncesi çağlardan kalma mermer ocakları halen çalışıyor. Marmara Denizi’nin güneybatısında bulunan ve Türkiye’nin ikinci büyük adası olan Marmara’da, 2 bin 500 yıldır mermer çıkarılıyor. Adada bulunan Türkiye’nin ilk mermer fabrikası ilçenin en önemli tarihî eserlerinden biri.“Türkiye’nin her yerinde bizim mermerimizden var”Marmara Adalar Belediye Başkanı Süleyman Aksoy, fabrikanın yapımına 1912 yılında başlandığını ve 1930 yılında hizmete girdiğini söyledi. Türkiye’nin ilk mermer fabrikası olduğunu belirterek, “Şu anda sekiz tane, katrak olarak tabir ettiğimiz makine, bütün parçalarıyla çalışır vaziyette. Bu fabrika yaklaşık 20 yıl boyunca çalışmış ve Türkiye’nin her yerine buradan mermer gönderilmiş. Mermer sektöründe şu anda kullanılan makinelerin büyük kısmı, buradan esinlenilerek yapılmış. Burada zamanında makinelerin çalıştırılması için elektrik tasarrufu amacıyla buhar kullanılmış, şu anda ise yeni nesil makinelerde elektrik kullanılıyor.” dedi. Kum katraklar kullanılarak mermerlerin kesildiğini ifade eden Başkan Aksoy, “Beş metreküplük bir taşı, o dönemin teknolojisiyle 10-15 günde kesip plaka haline getiriyorlarmış. Alan, tamamen mermerciliğe uygun şekilde hazırlanmış. Burada patronun evi, yazıhanesi, işçilerin koğuşu ve mezarlık bile bulunuyor. Bu fabrika, özel bir koyda inşa edilmiş. Burada bir liman dahi bulunuyor. Türkiye’nin ilk fabrikası, buradan her yere mermer sevkiyatı yapmış.” diye konuştu.Fabrikanın şu anda özel mülk olduğuna dikkat çeken Aksoy, aslına uygun olarak restore edilip turizme sunulması için defalarca girişimde bulunduklarını aktardı. Mermer sektöründeki herkesin tarihî fabrikayı görmek isteyeceğine işaret ederek, “Çünkü burada bir tarih var. İçerisindeki malzemeler, her an çalışacak gibi bekliyor ancak mal sahibi bir türlü bizimle anlaşma yoluna gitmedi. Gün geçtikçe çürümeye terk ediyor. Maalesef elimizden bir şey gelmiyor, çünkü burası şahıs malı. İstanbul Mermer İhracatçıları Birliği’nden yetkililer de bu konuda bize yardımcı olabileceklerini söylediler fakat bu fabrikanın sahibini ikna edemedik. İnşallah bundan sonraki süreçte almanın yoluna gideceğiz.” ifadelerini kullandı.Rahmi Koç burayı müze yapmak için gelmiş ama...Ada sakinleri, işadamı Rahmi Koç’un da Saraylar Mahallesi’nin girişinde bulunan bir koyda kurulu fabrikanın müze yapılması için geçen yıllarda geldiğini belirterek, “Geçtiğimiz yıllarda Rahmi Koç, özel helikopteriyle buraya geldi. Tarihî mermer fabrikasını müze yapmak için burada incelemelerde bulundu ancak daha sonra duyduğumuza göre fabrikanın sahibi izin vermeyince öylece kaldı.” dedi.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Eli naziklerin yemeği

Ramazan’ın son günlerinde tüm aileyi toplayıp tarihçesi olan, görünümü iştahı kabartan, lezzeti unutulmaz ‘alinazik’ yapmaya ne dersiniz?Bir kebap türü olan ama evde rahatlıkla yapılan alinazik, bu hafta bizlerle birlikte...Alinazik ismi Yavuz Sultan Selim zamanından geliyor. Rivayete göre, Yavuz Sultan Selim, bir sefer sırasında Gaziantep’ten geçer ve kendisine yöresel bir yemek ikram edilmek istenir. Şimdiki ismi alinazik olan yemeği kendisine ikram ederler. Yemeği çok beğenen Yavuz Sultan Selim, çevresindekilere, “Çok güzel bir yemek olmuş, hangi eli nazik yaptı bunu?” diye sorar. Yemek o günden bu güne değin, ‘eli nazik, âlâ nazik, alinazik’ gibi ifadelerle anılır ve günümüze kadar ulaşır. Malzemeler:6 adet bostan patlıcanıYarım kg kıymaYarım kilo süzme yoğurt2 adet çarliston biber2 adet kırmızı biber1 soğan3-4 diş sarımsak3-4 yemek kaşığı sıvıyağ1 yemek kaşığı biber salcasıKarabiber, tuz, yeni bahar, kimyon, biberiye Yapılışı:Patlıcanların yanlarına 1-2 delik açıp, bıçakla iki-üç kesik atarak yağlı kâğıt serdiğimiz fırın tepsisine koyuyoruz. 200 derece fırında patlıcanları közlüyoruz.Patlıcanlar közlenirken etimizi küçük küçük doğrayıp baharatla ve biraz yağla marine ediyoruz. Etlerin üzerine biraz su koyup yumuşayana kadar haşlıyoruz.Közlenmiş patlıcanları kabuklarından ayırıp ince ince doğruyoruz. Süzme yoğurdun içine dövülmüş sarımsak ve tuz koyuyoruz. Patlıcanlarlae birlikte iyice karıştırıyor ve servis edeceğimiz tabağın içine düzgün bir şekilde yayıyoruz.Soğanı küçük küçük küp şeklinde doğruyoruz ve zeytinyağıyla sote ediyoruz. Haşladığımız etleri soğanlarla buluşturuyoruz. Salçayı da koyup kavurmaya devam ediyoruz. Kırmızı ve yeşil biberi de küçük küçük doğrayıp karıştırıyoruz. Son olarak baharatları ekleyip biraz su ilave ederek suyunu çekene kadar pişiriyoruz. Su miktarı çok az olacak, buna dikkat edelim. Daha önce hazırlamış olduğumuz yoğurtlu patlıcanların üzerine eti sıcak şekilde döküyoruz. Kenarlarını domates ve biberle süslüyoruz.Resimde de görmüş olduğunuz gibi çok gösterişli olan bu nazik yemeği bulgur pilavıyla servis edebilirsiniz. Afiyet olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

25 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Yenibahar

Sadece yemeklere lezzet vermiyor, et ve balıkların uzun süre bozulmadan durmasını da sağlıyor. İşte yenibaharın faydaları...İspanyollar Batı Hint adalarına gelmeden önce Maya Kızılderilileri yenibaharı ölülerini mumyalamak için kullanıyorlardı. Christopher Columbus’un bir avuç karabiber tohumunu bir Karayip yerlisine gösterdiği, bunun da o zamanlar kafaları karıştırdığı bilinir. Yerlilerin yenibahar tohumları ile İspanyolların ‘pimienta’ dedikleri karabiber tohumlarını karıştırmış olmaları muhtemel gözükür.17. yüzyılda gemiciler uzun deniz yolculukları sırasında et ve balığı yenilebilir durumda saklamak için yenibahardan faydalanmışlardır. Yenibahar, bugün de İskandinavya’nın balık ticaretinde taşımacılık yapılırken ciddi bir şekilde kullanılmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında körpe yenibahar fidelerinin odunuyla şemsiye ve baston sapı yapılması oldukça yaygındı. Daha sonraları yenibahar üretiminin yok olmaması için genç ağaçların kesilmesini yasaklayan kanunlar çıkartıldı.Yenibahar, mersingiller familyasındandır. Ağacı her zaman yeşil rengini koruyan yenibahar, 19. yüzyılda Batı Hint adalarından Seylan ve Singapur’a götürülmüş ancak orada gelişememişler.Yenibahar ağaçları, ortalama olarak 9-10 metre boya ulaşırken Güney Amerika’nın yağmur ormanlarında bunun iki katı kadar boylanabiliyor.Yenibahar ağaçlarının her bir bölümü; kabuğu, yaprakları, beyaz çiçekleri ve meyveleri yetiştirildikleri yerin havasını çarpıcı bir kokuyla doldurur.Gelişmiş olan yenibahar meyveleri ağaçların çiçek açmasından üç dört ay kadar sonra temmuz ve eylül ayları arasında toplanır. Güneşte kurutulan meyveleri önce mor renge, arkasından da kahverengine döner. Genç ağaçlar, dikiminden beş altı yıl sonra meyve vermeye başlar. Ancak bu ağaçlar on beşinci yılında asıl üretkenliğine ulaşırlar.Karabiber değirmeninde öğütebilirsinizYenibaharın meyvelerini öğütmek için karabiber değirmeni kullanmak ideal bir tercihtir. Ayrıca bir alternatif olarak çok daha lezzetli bir çeşni elde etmek için karabiber öğütürken içine birkaç tane de yenibahar tohumu atılabilir.Tüm baharatların lezzeti bir aradaYenibahar, İngilizce ‘tüm baharat’ manasına gelen ‘allspice’ adını hak edecek şekilde birçok baharatın koku ve çeşnisini bünyesinde barındırır. İçinde, karanfil ağacı, tarçın ve küçük Hindistan cevizi ve öğütülmemiş karabiberin kokusu bile hissedilir.Elde ezildiğinde ve öğütüldüğünde keskin koku ve çeşnisi açığa çıkar. Ancak bu keskin baharat kokusunu çok çabuk yitirmesinden dolayı ideal olan, yenibaharı öğütülmemiş halde satın alıp, kullanmadan hemen önce çekmektir.En iyi yenibahar Jamaika’dan gelendir.Yenibahar Keklerde de kullanılıyorAvrupa mutfağında yenibahar tatlı, kek ve bisküvilerde ve özel günlerin kutlama yemeklerinde yoğun olarak kullanılır. Alman ve İskandinav mutfağının da vazgeçilmezi olan yenibahar, mikrop kırıcı ve aşırı gaz rahatsızlıklarını giderici özellik taşır.Ayrıca hazmı kolaylaştırdığı için özellikle et yemekleri ve baklagillerde yenibahar kullanılması tavsiye edilir.Damar sertliğine de iyi gelen yenibahar, iştah açıcı özelliği ile yeme problemi olan çocukların yemeklerinin içine de katılarak bu problemin çözümünde önemli rol oynar.Bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi olan yenibaharın ağrıları azaltıcı analjezik ve mikropları öldürücü antiseptik özelliği de bulunmaktadır.Gaz giderici olduğu için bütün bakliyat yemeklerinde kullanılması tavsiye edilir.Ayrıca yenibaharın hafıza zayıflığında iyi bir yardımcı olduğu da bilinmektedir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Temmuz 2014 Cumartesi 14:24

Enerjimin sırrı kötülük ve dedikodu yapmamak

Onun sesini çoğumuz ilk kez Eurovision yarışmasını izlerken duyduk. Üslubu ve düzgün Türkçe’siyle hepimizin sevgisini kazandı Bülend Özveren. Son olarak Türkçe Olimpiyatları’nı sunan Özveren şimdilerde İstanbul’un gürültüsünden uzakta sakin bir hayat yaşıyor. Sunucuyla Tekirdağ Saray’daki evinde görüştük.Türkiye, iki yıldır Eurovision’a katılmıyor. Sizin sesinizi de duyamıyor. Bu zaman zarfına neler yaptınız?Son bir yıl benim için çok yoğun geçti. TRT’nin 50. yılı için belgesel hazırladım. TRT, 50 yıllık bir kurum. Ben 49 yıllık TRT’ciyim. Meslek hayatım onunla aynı yaşta. Kurumu benim kadar iyi tanıyan olduğunu sanmıyorum. İstanbul, İzmir, Ankara radyo ve televizyonlarında, haber merkezinde ve yurtdışı bölümünde çalıştım. 16 bölümlük bir belgeseldi ve benim müthiş zamanımı aldı. Metinlerini de ben yazdım, sunumlarını da ben yaptım. Arkadaşım Temel ile birlikte bu evde haftanın dört günü çalıştık. Bunların dışında bir bilgi yarışmasında jüri üyeliği yaptım ve Türkçe Olimpiyatları’nı sundum.Bülent Özveren deyince akla ilk Eurovision geliyor. Yarışma olmayınca bir boşluk hissettiniz mi hayatınızda?Lütfen gelmesin ne olur. (Gülüyor) Katiyen hissetmedim. Eurovision benim TRT’de yaptığım işlerden sadece biriydi. Türk halkı bu yarışmanın adını duymadığı zamanlarda ben radyodan naklen dinliyordum. Niye biz buna katılmıyoruz, dedim. Katılma önerisini TRT’ye veren benim. Kabul edildi. Prodüktörü de, sunucusu da ben oldum. Yani ihale benim üzerime kaldı. Bunda bir sıkıntı yok ama beni üzen şey, sadece Eurovision ile anılıyor olmak. TRT’de yaptığım onca şey var.Eurovision’a katılmayınca Bülend Özveren işsiz kaldı gibi yorumlar yapıldı.Tek yaptığım iş bu olmadığı için işsiz de kalmadım elbet. Sanırım böyle düşünülmesinde benim de payım var ve bu konuda belki hata yaptım. Çünkü kurumdan ayrıldıktan sonra Eurovision konusunu profesyonel düşünmedim. Biraz duygusal davrandım. Kurumdayken işim gereği ve görevli olarak bunu yapıyordum ama dışarıda olduğum vakit para isteyebilirdim. Aklıma bile gelmedi bunu söylemek. Buradan benim para kazanmam gibi bir durum söz konusu değil. Bu, tavrıma aykırı.Yarışmaya katılmama kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?Katıldığım yerler var. Oylama sistemine ve beş üyenin direkt olarak finallere gitmesine itiraz haklı. Haklı olduğun halde kulis yapmadan, gündem oluşturmadan, arkana bir güç almadan tek başına böyle bir çıkış yaparsan onlar da ‘kusura bakma abi’ der. ‘Katılsanız iyi olur’ diyorlar ama hadi kural değiştirelim diyen yok. Nasıl Dünya Kupası’nda FIFA’nın kuralları geçerliyse burada da kurallar var. Giriyorsan kurallara uyacaksın.Oyunda kalmalı mıydık?Her şeye rağmen evet. Öte yandan şöyle bir sorun da var. Tamam, katılmıyoruz ama neden yayınlamıyoruz? Ben seyredemedim mesela bu yıl. Benden bunu mahrum etme. Türk halkı bunu seviyor. Bir de TRT’nin yıl boyu reytingde bir numara olduğu bir gün var; o da Eurovision şarkı yarışması finali. Bunu da kaybettin. Son zamanlarda bir gay muhabbeti çıkardılar. Ben oraya yirmi beş defa gittim. Sokakta ne kadar gay görüyorsam o kadar ya da biraz fazla gay görüyorum orada. Hem bundan bize ne.Sizce Eurovision’a gider miyiz?Eurovision’un Türkiye için artık bittiğini düşünüyorum. Eğer TRT bir gün ben bu işte yokum derse ya da sayın genel müdürün yerine yeni biri ya da yeni bir anlayış gelirse belki.Yaklaşık yedi yıldır Türkçe Olimpiyatları’nı sunuyorsunuz. En son Düsseldorf’taki finalde yaptığınız yorumlar izleyiciyi çok etkiledi. Türk okulları ve Türkçe Olimpiyatları’nı bu kadar desteklemenizin sebebi nedir?Ortaokulu Saint Benoit, liseyi Galatasaray Lisesi’nde okudum. Dolayısıyla Türk kimliğimin dışında en yakın olduğum kültür Fransız kültürü. Türk okulunu bitiren çocuklar da otomatik olarak kendi kimlikleri dışında en yakın olarak Türkiye ve Türk kültürünü hissediyorlar, hissedecekler. Beş kıtada, 160 ülkede çocuklar benim dilimi ve kültürümü öğreniyor, Türkiye dostu olarak yetişiyorlar. Daha sonra ülkelerinde çok iyi yerlerde görev alıyor, Türkiye’nin gönüllü kültür elçileri oluyorlar. Bunda ne tuhaflık var? Sonuna kadar destekliyorum.Bu yıl Türkiye’de yapılmasına izin verilmemesi üzdü mü sizi?Çok üzüldüm. Çünkü sadece İstanbul’da yapılmıyor ki bu etkinlik. Birçok ilde yapılıyor. Bu çocuklar bizim kültürümüzü yakından tanıma imkânı buluyor. Bundan mahrum kaldık. Umarım bu işler düzelir ve yine bu organizasyon burada yapılır. Yedi yıldır bu organizasyonlara katılıyorum. Çok iyi gözlemlediğim bir şey var. Bu organizasyonun içinde bulunanların hiçbirinde bir liralık menfaat yok. Bütün dertleri sevginin ve ülkemizin adını yüceltmek.Peki Türk okullarının kapatılma gayretlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?Buna nasıl karşı çıkılıyor, işin siyasi boyutu nedir bilmiyorum. Fakat gördüğüm bir şey var. Bu okulların Türkiye ve kültürümüze çok büyük faydası var. Türk bayrağı dalgalanıyor, Türkçe konuşuluyor, Türkiye sevdalısı insanlar yetişiyor. Bunun ne kötülüğü olabilir? Onları görünce gözyaşlarımı tutamıyorum. Bir defa o öğrencileri yetiştiren öğretmenleri tebrik etmek gerek. Onlar isimsiz kahramanlar. Bir de bu okullar bulundukları ülkelerin en iyi okulları. O çocukların aileleri onları o okullara sokabilmek için gayret sarf ediyor. Bunun neresinde tuhaflık var, soruyorum. Bu sadece alkışlanacak bir olay. Siyaset bambaşka bir şey, ben işin o tarafında değilim.Türk okullarından gelen çocukların Türkçelerini nasıl buluyorsunuz?Programlar için gittiğim vakit çocuklarla sohbet ediyorum. Geçen yıl benden, farklı illerde yapılacak programları sunacak çocuklara eğitim vermem istendi. Bazen konuşurken Arapça ya da Farsça kökenli kelimeler çıkıyordu, çocuklar onu bile anlıyordu. Çok güzel Türkçe konuşuyorlar. Sokaktaki insanlar gibi 300 kelimeyle Türkçe konuşmuyorlar. Müthiş bir olay bu kardeşim.Benim kültürüm bana yeter, artanı birkaç kişiye yeterHukuk fakültesini yarıda bırakıp TRT’ye girmişsiniz. Nereden geliyor bu radyo-televizyon aşkı?Rahmetli babam radyolara meraklıydı. Ben Saint Benoit’ya girip dil öğrenmeye de başlayınca yabancı radyoları dinledim. Merakım giderek arttı. 1964’te TRT kuruldu. İstanbul ve Ankara radyolarında görevlendirilmek üzere spiker, metin yazarı, prodüktör arandığını öğrendim. Kendime ve genel kültürüme eskiden beri güvenirim. Hep söylerim, benim kültürüm bana yeter, artanı birkaç kişiye yeter. Çok okuyan biriydim. Rahatlıkla kazandım. Hangi bölümde çalışmak istediğimi sadece bana sordular. Ben de radyo tiyatrosunu seçtim. 49 yıl kurumda farklı görevlerde birçok iş yaptım ve birçok ilke imza attım.Televizyondaki sunuculardan beğendiniz ya da rahatsız olduğunuz isimler var mı?Sürekli değişiyorlar. Kim, nerede artık takip bile edemiyorum. Ama TRT’nin spikerlerinin bir mecburiyeti var. Türk halkına doğru ve güzel Türkçe ile hitap etmek zorundalar. Geçen sene arabada giderken haberleri açtım. Genelde TRT’den dinlerim haberleri. Tanımadığım bir ses 15 dakikalık haber bülteninde 47 kez hata yaptı. Yine başka bir spikerde 36 hata saydım. Bizim gençliğimizde böyle değildi. Hataları anlayan, bilen, takip edenler vardı. Spikerler de hemen hatasını düzeltirdi. Maalesef TRT’de de bir vurdumduymazlık var. Zaten özellerin böyle bir derdi hiç yok.Ne gibi?Mesela kimse bana NTV’ye entivi dedirtemez. Çünkü N nergisi temsil ediyor. Kimse bana TV’ye tivi dedirtemez. Mesele vtr (vetere) lafına deliriyorum. Öğrencilere soruyorum ‘bu ne’ diye, bilmiyorlar. İngilizce video tape recorder’dan geliyor. İngilizler v’ye ve mi diyor yoksa vi mi? Neden vetere diyoruz çünkü Kadırgalı Aysel, yani Seda Sayan vetere dedi, ben hariç herkes de böyle devam etti.Siyasilerin konuşmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?Grup toplantılarını kaçırmadan takip etmeye çalışıyorum. Başbakan’ın hitabeti çok iyi. Ona diyecek bir şey yok. Promterdan gürül gürül konuşmasını yapıyor. Bahçeli, çok çatık kaşlı ve kesik kesik okuyor. Kemal Bey’in hitabeti giderek düzeliyor.Peki, Ekmeleddin İhsanoğlu?İsmi açıklandığında müspet anlamda bunu nasıl akıl ettiler diye düşündüm. Objektif baktığımda çok düzgün bir insan. Entelektüel birikimi de çok iyi. Duruşu beyefendi. Normal konuşurken hitabeti iyi ama tanıtım toplantısındaki metinden okuyuşu etkileyici değildi.Kim Milyoner Olmak İster? bilgi yarışması değilTürkçeyi güzel ve düzgün konuşma konusunda çok hassassınız. Sanırım bu konuda bir de çalışmanız oldu…Türkçede genel anlamda bir yozlaşma var. Bundan 7-8 yıl önce TRT kökenli yakın arkadaşım Attila Sarıkayalı bana, ‘Özveren, durum kötüye gidiyor, gel bir şeyler yapalım.’ dedi. Gülgün Feyman ile oturduk, çok ciddi çalışma yaptık. ‘Türkçenin gittiği istikamet iyi değil, tedbir almamız gerekiyor.’ diye dosyalar hazırladık. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere gitmesi gereken her yere gitti. Sonuç ne oldu? Birkaç küçük haberi çıktı o kadar. Geçen sene Attila, ‘Hadi bir kere daha deneyelim.’ dedi. Yok dedim. Biz umursadık ama umursanmadık. Üzerimize düşeni yaptık.Bunca yıl sesiniz hiç değişmedi. Nasıl koruyorsunuz, var mı bunun bir reçetesi?Aslında hiçbir şey yapmıyorum. Çayı kahveyi kaynar, limonatayı üç buzlu içerim. Belki bunun üzerine kafayı takmadığım için böyle. Bir şeyi dert ettiğinde mutlaka problem çıkıyor. Bunları hiç dert etmiyorum. 1978’de bağırsaklarımdan ameliyat oldum. O günden sonra bir defa daha kontrole gitmedim. Asla kötü şeyler getirmedim aklıma çünkü yaşayamazsın öyle. Öte yandan sesimle değil, yaptığım işlerden para kazandım.Yıllarca Ben Bilirim, Banko ve Joker adında bilgi yarışmaları sundunuz. Günümüzdeki bilgi yarışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?ATV’de Kim Milyoner Olmak İster? diye bir yarışma var, izlerken çok sinirleniyorum. ‘Genel kültür ve bilgi yarışması’ deniyor. Ama sorularına bakıyorum ‘Halk arasında söylendiğine göre...’ şeklinde sorular geliyor. Bilgi yarışmasında böyle sorular olmaz. Bir tane genel kültür ve bilgi sorusu yok. Malum Kenan Işık rahatsızlanınca bu yarışmayı başkası sunmaya başladı. Beni de çağırdılar. Gitmeme sebeplerimden biri buydu. İkincisi de sunuculara bir para ödenmiyor. Bu para yapımcıya kalıyor. Ben profesyonelim, sen bana para ödersin, ben onu alır Kenan’ın hastane masraflarına veririm. Ya da LÖSEV’e bağışlayacağız dersin, ona da varım. Ama bu şekilde olmaz. Bu benim çizgime uymayan bir şey.Neden İstanbul dışında yaşıyorsunuz?20 yıl önce bir arkadaş vasıtasıyla burayı gelip gördüm ve havasını çok beğendim. 1992 yılında ilk kez burada oturanlardanım. Sonra Çatalca’ya gittim. Ancak yeniden dönüp geldim. Şehrin gürültüsünden, boğucu havasından uzakta çok sakin bir yer olduğu için geçen aydan itibaren tamamen burada yaşamaya karar verdim. Bundan sonra sadece iş için İstanbul’a gitmeyi düşünüyorum. Geçenlerde İstanbul’a gittim, çok sıcaktı, ben burada yatarken üzerime yorgan çekiyorum.Türkiye gelişiyor, keşke demokrasi ve özgürlük de gelişseBugünlerde neler yapıyorsunuz?Şu an sudan çıkmış balık gibiyim. Çok yoğundum. Hepsi birden bitti. Son zamanların en boş zamanlarını yaşıyorum. Sanırım yakın bir zamanda bazı programlar başlayacak. Başkent Üniversitesi’nde ders vermeye devam ediyorum. Hâlâ elim ayağım tutuyor. Yapamam gibi bir derdim yok. Bu bana moral veriyor.Bu hayat enerjisinin kaynağı ne?Stresle yaşamıyorum. Hiçbir şey kazandırmıyor. Eğer bir sorunum varsa ve kendim içinden çıkamıyorsam, güvendiğim bir arkadaşımı arar fikir alırım. Ona göre hareket ederim. Kötülük ve dedikodu yapmamak da sizi enerjik kılıyor. Dedikodularla ilgilenmiyorum.Peki aile hayatınız nasıl? Baba ve dede olarak Bülend Özveren nasıl biri?Bir oğlum var. 42 yaşında. Çok şeker de bir torunum var, 9 yaşında. Benim şansıma, akıllı ve zeki bir torun. Bu çok önemli benim için. Aptallığa tahammülüm yok. Onunla oturup konuşmak, ders çalışmak çok keyifli.Hayatınızda ‘keşke’leriniz oldu mu?İşe dönük hayır. Çünkü işimi iyi yaptım, başarılı oldum ve çoğunlukla da beğenildim. Bu da bir insan için yeterli değil mi? Vicdanen rahatım. Çünkü bilerek ve isteyerek kimsenin aleyhinde konuşmadım ve kimseye kötülük yapmadım. Kalp kırmadım. Yardımsever bir insanım. Bu anlamda düzgün bir insanım. Kötülük, gıybet ve başkası hakkında tezvirat yapmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Onun için kimse bana b.ka bakar gibi bakmadı sokakta. Hep sempati ve saygıyla bakıyorlar. Demek ki bu sana yansıyor. Çok şükür halimden memnunum. Moral dünyam ve ilişkiler yönünden evet, bir dönem yanlış bir ilişkiye girdim, keşke girmeseydim. Yanlıştı.İyi bir müzik dinleyicisi olduğunuzu biliyorum. Kimleri dinlersiniz?Yenilerden biraz kopuğum. Kaliteli Türk sanat müziği ve klasik Batı müziği sevenlerdenim. Çaykovski hayranıyım.Sürekli okuyan ve gündeme kafa yorun birisiniz. Ülkenin geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?Türkiye çok büyüdü. Bu bir gerçek. Gönül, demokrasi ve özgürlüklerin de aynı oranda büyüyüp gelişmesini istiyor. Keşke demokrasi, insan hakları, sevgi, saygı da yükselse. Ama bir gün torunumun AB pasaportu taşıyacağından eminim.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Sanatçı mı, müzisyen mi, ünlü mü?

Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı vizyon toplantısına katılan ünlü isimler geçtiğimiz hafta ülke gündeminde en çok tartışılan konulardan biri oldu.Toplantıya katılan isimler hakkında gerek sosyal gerekse yazılı ve görüntülü basında binlerce yorum yapıldı. Kimileri kıyasıya eleştirdi kimisi de destek verdi. Davete icabet eden isimlerden bazıları da neden orada olduklarını çıkıp açıkladı. Burada bu tartışmaya girmeyip işin farklı bir boyutuna dikkat çekmek istiyoruz. Bilindiği gibi bu tartışmalar sırasında; davete neden katılıp katılmadıkları kadar davetliler hakkında; ‘sanatçı’ sıfatı kullanıldığı için kimin sanatçı sıfatına layık olup olmadığı konusunda da epey polemikler yapıldı. Sadece Başbakan’ın davetine katılanlar için değil, bu konunun genel olarak tartışılması gerek. Çünkü müthiş bir kakafoni ve kavram karmaşası yaşıyoruz. Yavuz Hakan Tok’un da dediği gibi “sanatçı” kelimesi bizim için bir dil alışkanlığı artık. Bu kelimeyi düşünmeden toplum tarafından bilinen, popüler olan herkes için kullanıveriyoruz. Öyle ki herkesin malumu olan o meşhur karede herhangi bir sanat dalı ile iştigal etmeyen isimler için bile sanatçı demekten çekinilmedi.Çok yüce ve ulvi olan sanata hak ettiği değeri vermek adına bu kavram kargaşasına son vermek gerekiyor. En azından buna sözlüğe göz atarak başlayabiliriz. Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü’nde sanatçı; “Güzel sanatların herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, eser veren kimse, sanat adamı, sanat eri, sanatkâr, artist.” olarak ifade ediliyor. Müzisyen için; “Müzik eserleri yaratan, besteleyen veya besteleri çalan kimse, müzikçi”, ‘ünlü’ için de “Ün salmış olan, şöhretli, meşhur, şanlı, namlı, namdar, anlı şanlı” tanımları yapılıyor. TDK’nın şarkıcı tanımı da şöyle: “Şarkı söyleyen, şarkı söyleme yeteneği olan veya mesleği şarkı söylemek olan kimse, okuyucu, hanende, muganni, muganniye.”Bu tanımlar bize ünlü ya da popüler olan herkesin sanatçı olmadığını anlatıyor aslında. Belki yaşanan bu tartışma, önce kavram karmaşasının ortadan kalkması sonrasında da ülkemizde sanat ve sanatçının önemi, görevi, duruşu ve toplumdaki yerinin tam olarak belirlenmesi adına yeni bir miladın başlangıcı olabilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

19 Temmuz 2014 Cumartesi 13:41

Efendimiz hiçbir yemeği tenkit etmemişti

Bu hafta Yemek Bahane’nin konuğu ve konusu çok farklı. İlahiyat Profesörü Davut Aydüz ile Peygamberimiz’in (sav) Ramazan’ı ve yemek ahlâkı üzerine konuştuk.Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Davut Aydüz ile evinde mi dışarıda mı derken Samanyolu Televizyonu’nda görüşmeye karar verdik. Zira Aydüz o akşam Ahmet Bozkuş’un sunduğu ‘İftar Zamanı’ programının konuğuydu ve ezan bitimine kadar çekimlerin yapıldığı Selimiye Camii’nde olacaktı. Hani şu Diyanet’ten izin olmasına rağmen zabıta zoruyla program ekibinin dışarıya çıkarıldığı cami. (Röportajı gerçekleştirdiğimiz gün bu olay henüz yaşanmamıştı.) Neyse konumuza döneyim. İftar’a dakikalar kala ulaştığım STV binasında ekranda Aydüz’ü görecek, duasıyla orucumu açacak, kısa bir süre sonra da ‘gerçeğiyle’ iftar eşliğinde konuşacaktım. Tuhaf tabii... Bu seferki söyleşi ise bambaşka olacaktı. Konu Efendiler Efendisi’yse nasıl böyle olmazdı?Peygamber Efendimiz’in (sas) az yediğini, ümmetine de az yemeyi tavsiye ettiğini biliyoruz. Malum Ramazan’dayız. İftar ve sahuru nasıl olurdu? Peygamberimiz sahur yemeğini ne kadar geciktirmeye gayret ettiyse iftarını açmak için de o kadar acele etmiş ve akşam namazını kılmadan önce orucunu açmıştır. Orucunu hurmayla, hurma bulamadığı zamanlarda suyla açmış ve böyle yapılmasını tavsiye etmiştir. Birisinin iftar davetine gidip yiyip içtikten sonra da ona dua etmiştir.Günümüzdeki ümmetinin Ramazan sofrasında bir kuş sütü eksik ama. “İnsanoğlunun doldurduğu en kötü kap midesidir. ” hadisinden yola çıkarsak böylesi sofralarla oruç ibadetinin ruhuna muhalif davranmış olmuyor muyuz?Biraz kendimi biraz da okuyucuları savunmak için bir şey söyleyeyim. Efendimiz 3 yemekten sorumlu olmadığımızı söylüyor: Sahur, iftar ve ziyafet. Ancak bir ayet var: “Yiyin, için, israf etmeyin.” Diyetisyenlerin de üzerinde durduğu bir konu bu. “Aşırı ve dengesiz beslenme-Yetersiz ve dengesiz beslenme.” Yetersiz ve dengesiz beslenmeye karşı Cenab-ı Allah “Yememek içmemek suretiyle hastalıklara davetiye çıkarmayın.” diyor. Aşırı ve dengesiz beslenme için de israf etmeyin, yani çok yemeyin diyor. Peygamberimiz’in ümmeti için en korktuğu şeylerden biri koca göbekli olunması. Sahur ve iftardan sorumlu tutulmayacaksak bile sahurda az yiyip, gündüz acıkmalıyız ki, oruç tuttuğumuzun farkına varalım ve fakirlerin halini daha iyi anlayalım.Sadece Efendimiz’in (sas) hayatı değil Allahü Teâlâ ile intisabı kavi hangi zatın hayatına mercek tutarsak hepsinin hayatlarını çok az azıkla idame ettirdiklerini görüyoruz. Birkaç hurma bir parça ekmek ya da birkaç kaşık çorbadan öteye geçmiyor. Manevi doygunluk maddî açlığın önüne mi geçiyor?Peygamberimiz (sas) bazen savm-ı visal dedikleri (iki gün üst üste) orucu tutardı. Yani iftar etmezdi. Sahabe-i kiramdan da bu şekilde oruç tutmak isteyenler olunca Peygamberimiz “Belki gördüğünüz gibi yemiyorum ama Allah beni doyuruyor. Ben dayanabilirim ama siz dayanamazsınız, siz öyle yapmayın.” diyor. Büyük zatlar hep az yemişler. Tasavvufta az yemek kaidedir. Vücut ne kadar genişlerse ruh o kadar daralır. Tersi de mümkün. Bu yüzden kalbin zümrüt tepelerinde seyahat edebilmek için bu zatlar cesetlerini ihmal etmişler ya da ayakta duracak kadar yemişler.Sahabe efendilerimiz nasıl beslenirmiş?Hz. Ömer’in ve onun dönemindekilerin bir oturuşta bir deve yavrusunu yedikleri söyleniyor. Yiyorlar ama akşama kadar da kılıç sallıyorlar. O kılıcı biz elimize alsak kaldıramayız bile. Sarf ettiği enerjiye göre besleniyorlardı.Et demişken Efendimiz bir hadisi şeriflerinde “Et dünya ve ahirette yiyeceklerin efendisidir.” diyor. Dünya açısından nedenini tahmin etmesi kolay da ahirette neden sizce?Zor bir soru. Etin beslenmemizde önemli bir yeri var. Ahiretle alakalı ise şöyle bir şey olabilir. Biz ahireti genelde hep nurani, uhrevi bir yer gibi algılıyoruz. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’deki cennet tasvirlerinde baldan, sütten, içkiden nehirlerden bahsediliyor. Dünyada insanın hoşuna giden ne varsa ahirette bunların daha güzeli olacak. Bu açıdan bakarsak et dünyada sevilen bir yiyecek. Kim bilir et ahirette de cennetliklerin hoşuna gidecek.Kebap da olur mu?(Gülüşmeler) Büyük ihtimalle olur. Allah hepimizi cennete girmeye muvaffak kılsın.Efendimiz döneminde sahabiler arasında kilolular var mıydı? Araştırmadım ama zannediyorum yoktu. Bu soru bir araştırma konusu olabilir. Sahabe döneminde bırakın obeziteyi ciddi bir hastalıktan bile bahsedilmiyor. Hatta bir rivayete göre Bizans diğerine göre ise İran’dan bir doktor geldiği ve Efendimiz’in yanında epey kaldığı, tek bir kişinin muayene olmaya gitmediği anlatılır. Doktor sebebini araştırınca insanların aşırı yemediğinden hasta olmadığını anlıyor.Peygamberimiz (sas) “Sarımsağı yiyin, onunla tedavi olun, zira o yetmiş derde devadır. Eğer bana melek gelmeseydi ben de muhakkak yerdim.” diyor. Kokusundan dolayı herhalde…Evet. Efendimiz meleklerle görüşüyordu. Melekler kötü kokudan hoşlanmıyor. Bundan dolayı kendisi yemiyor ama katiyen yasaklamıyor, hatta “siz yiyin” diyor. Ancak pişirilerek yenmesini tavsiye ediyor. Çiğ yemişseniz “camiye, cemaate gelmeyin” diyor. Hatta Hazreti Ayşe, Efendimiz’in son yemeğinin içinde soğan olduğunu rivayet ediyor. Demek ki o gün de yemeklerin içine soğan katılıyormuş.Soğan sarımsak dışında yemediği başka yiyecekler var mı?Peygamberimiz’e bir gün kızarmış et hediye getiriliyor. Tam yiyecekken hassasiyetini bilen biri bu etin keler olduğunu söylüyor. Bunun üzerine Peygamberimiz “Yetiştiğim bölgede keler yoktur, onun için keler yemeye alışkın değilim, kusura bakmayın.” diyerek yiyemeyeceğini belirtiyor. Ama siz yiyebilirsiniz diyor.Keler nedir?Kertenkelenin büyük hali. Demek ki böyle küçük bir kuzucuk ya da büyük bir tavuk gibi kızartıp öyle getirmişler huzuruna. Ama Efendimiz görünce tiksiniyor, yiyemiyor.Balıkla ilgili bir ayette Allahü Teâlâ taze yenilmesini buyuruyor. Efendimiz de bir hadisinde zeytinyağını nasıl kullanacağımızdan bahsediyor…Bu tarz ayet ve hadis örneklerini çoğaltabiliriz ancak Ramazan münasebetiyle hurmadan bahsedeyim. Peygamber Efendimiz (sas) kavun-karpuz ve salatalıkla hurmayı birlikte yer ve şöyle buyururdu: “Bunun hararetini bunun serinliği ile bunun soğukluğunu da bunun sıcaklığı ile kırarız, dengeleriz.”Kur’an-ı Kerim’de Şifalı Bitkiler kitabınızla yiyeceklerle ilgili onlarca hadis ve ayet paylaşmışsınız. Bunları evinizde pratiğe dökebiliyor musunuz?Doğrusu gayret ediyorum. Bir ayet var. “Niçin yapmadığınız şeyi başkasına söylüyorsunuz?” Etmezsem söylediğim şeyler tesir etmez.Peygamberimiz’in tavsiyesi üzerine günlük hayatınızda mutat olarak yaptığınız bir şey var mı peki?Evet. Efendimiz “bal şerbeti deva, hastalıklara şifadır.” der. Her gün sabah namazına kalktığımızda hanım sağ olsun hazırlar beraber içeriz. Kur’an-ı Kerim’de de şifa olduğuna dair bir ayet var. Dünyada iki ülkede bal enstitüsü var. Biri Endonezya’da diğeri de Samsun’da özel bir üniversitede. Endonezyalı bir profesör yanık hastalarında balı deniyor ve olumlu sonuçlar alıyor. İlaçların fayda etmediği yerde bal fayda ediyor. Kendim de denedim, kesin sonuç aldım. Abdest alan kişilerin ayak parmaklarının arasında mantarlar oluyor. Bir miktar bal sürdüğünüzde geçtiğini göreceksiniz.Kur’an-ı Kerim’de adı geçen her yiyecek sağlıklı mıdır, ayetlerden bu gıdaları tüketmemiz gerektiği mesajını mı çıkarmalıyız?Hepsi şifalı, yararlıdır. Fakat doktorların söylediği bir şey var: Hastalık yok, hasta var. Herkesin vücudunun yapısı farklı. Kur’an-ı Kerim’de her zikredilen yiyecek, herkese iyi gelecek diye bir şey yok. Kimine şifa olmayabilir.Efendimiz denge üzerine bir hayat sürdü. Yemek konusunda da her yiyeceğe eşit mesafede yaklaşırdı gibi geliyor bana. Öyle mi yoksa çok sevdiği ya da ağzıma sürmem dediği yemekler mevcut muydu?Sorunuzu görenler “Peygamberimiz kabağı çok severdi.” diyebilir. Ama sizin yorumunuz doğru. Geçen bir araştırma yapayım dedim ve Hazreti Aişe’nin şu sözlerine denk geldim. “Peygamberimiz’in şunu çok severdi diye bir huyu yoktu, ne bulursa onu yerdi.” O dönemin koşullarını düşündüğümüzde...Peki, kabağı sevdiğini nereden biliyoruz?Efendimiz bir gün yemek yerken Hazreti Enes yanında, kendisine hizmet ediyor ve Peygamberimiz’in kabakları ayırdığına şahit oluyor. Buradan kabağı sevdiği sonucuna varıyor ve kendi önündeki kabakları da kaşığıyla önüne itiyor. Şöyle bir durum söz konusu olabilir. Efendimiz birkaç gün aç kalmış, o günde önüne kabak geldiği için onu yemiş olabilir.Sirkeyle alakalı “Ne güzel katık” diyor. Oysa mutfağımızda sirke pek kullanılmıyor, bu durumda sünneti terk etmiş mi oluyoruz?Hayır. Efendimiz bir eve misafirliğe gidiyor. Kim bilir kaç gündür aç… “Yemek var mı?” diyor. Ev sahibi sadece sirke ve biraz da ekmek olduğunu belirtiyor. Peygamberimiz de ev sahibini mahcup etmemek için sirke ne güzel katıktır demiş olabilir. Bu hâdiseden sirke ne mübarektir, Peygamberimiz her sofraya oturduğunda sirke yemiştir diyemeyiz. Efendimiz dediğiniz gibi her yiyeceğe eşit mesafede yaklaşmıştır. Hepsi Allah’ın nimetidir. İkram edildiğinde hoşuna giderse yeteri kadar yemiş, gitmezse tenkit etmemiş sadece yememiştir.Bu arada evde yemek yapıyor musunuz?Öğrendiklerimi eşime tavsiye ediyorum.Tavsiye etmekle yetiniyorsunuz demek…(Gülüyor) Evet ama misafir geldiğinde bazen eşimin eli ayağına dolaşıyor. Böyle zamanlarda salata yaparım, kavun karpuz keserim. Tabakları masaya koyar, servis açarım. Zor olduğu için bu işler bana bakar.Zor iş derken?(Gülüyor) Kavun karpuz kesmek kolay değil. Şaka bir yana esas mesele şu; bazı insanlar gündüz çalışır, işleri biter eve gelirler. Ben ise genellikle evde çalışıyorum. Gecem gündüzüm yok. Bu yüzden yardım edemiyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Değişik bir çorba: Malhitiye

Misafir ağırlarken ‘Değişik bir çorba olarak ne yapabilirim?’ sorusu çoğumuzun zihnini kurcalar. İşte size adı gibi tadı ve görüntüsü de değişik bir çorba: Malhitiye. Karışım anlamına gelen malhitiye, besin değeri yüksek bir çorba.“Acaba Ramazan’da havalar çok sıcak olur mu? Bu sene oruç tutarken çok zorlanır mıyız? İftar sahur arası bir şeyler daha atıştırsak mı yoksa yemesek mi?” diye birçok soru sorup, plan yaparken Ramazan geldi ve nerdeyse geçiyor.Sanıldığı gibi havalar çok da sıcak olmadı ve yazın vermiş olduğu rahatlıkla açık alanlar doldu taştı. Bu durum tabii ki de en çok evlerin neşesi çocuklara yaradı ve yeşil alanlarda bu Ramazan çocuk cıvıltıları olup yükseldi semaya.Ben de bu yıl Ramazan’ı bir gün evde misafir ağırlamakla bir gün de dışarılara çıkıp dostlarla, ailemle iftar yaparak geçirmeyi planlamıştım. Tabii ki sizler için de bol bol yeni tarifler denedim ve misafirlerimin beğenisine sundum. Çorba tariflerine çok yer vermediğimi gördüm. Oysa misafir ağırlarken çoğumuzun aklına gelir, “Acaba değişik bir çorba olarak ne yapabilirim?” diye. İşte size adı gibi tadı ve görüntüsü de değişik bir çorba, malhitiye çorbası. Malhitiye, “karışım” demek. Besin değeri yüksek malzemelerden yapılıyor.Malzemeler:1 soğan1 rendelenmiş havuç1 yemek kaşığı domates salçası1 yemek kaşığı biber salçası1 çay bardağı kırmızı mercimekYarım çay bardağı pirinçYarım çay bardağı bulgurKıvamına göre sıcak suZeytinyağıBir kaşık tereyağKırmızı pul biber, kuru nane,karabiber, tuz, reyhanYapılışı:Soğanı küp şeklinde doğrayıp zeytinyağında pembeleşinceye kadar kavuruyoruz. Biber ve domates salçasını da ekleyip kavurma işlemimize devam ediyoruz. Havucu rendeleyip mercimekle birlikte soğanlar ile buluşturuyoruz. 4-5 dakika hepsini kavuruyoruz. Üzerine sıcak su ilave edip tencerenin kapağını kapatarak kısık ateşte 20 dakika kadar pişiriyoruz.Pirinç ve bulguru da ekleyip pişirmeye devam edin. Tereyağını küçük bir tavada eritip içine baharatlarımızı ekleyip hafifçe yakıyoruz. Bu karışımı çorbaya ekleyip karıştırıyoruz. Çorbamız içimizi ısıtmaya hazır… Afiyet olsun.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Oyunculuk hedefim Misak-ı Milli sınırları içinde

Oyuncu Tuba Ünsal, bir psikiyatristi canlandırdığı Fox TV’deki Ruhumun Aynası dizisiyle ekranda şu sıralar. Çocuklarını da sete götüren Ünsal, onların bu sayede mahalle kültürünü tanımasından son derece mutlu.Bütün diziler tatildeyken çalışmak nasıl bir duygu, önce ondan başlayalım…İnsan sevdiği işi yapınca, evine huzurlu dönüyor. Mekânı, mevsimi çok da önemli değil. O yüzden mutluyum. Beni zorlamıyor yani.Ailesi tarafından ‘pirenses’ler gibi yetiştirilmiş psikiyatrist Elçin karakteri yaşadığı olaylar neticesinde muayenehanesini bir kenar mahalleye taşıyarak küçülmeye gidiyor dizide. Sizin de var mı böyle kırılma noktalarınız?Aslında oradaki tabir tam tersi, hayatında büyümeye gidiyor. Yaşadığı fanustan çıkıp, geniş ve gerçek hayatı keşfediyor. Oradan bakarsak ben bunun aynısını çok küçük yaşlarda yaşadım. İzmir’de ailemin korunaklı hayatından çıkıp İstanbul’da kariyerimi de kurduğum bambaşka bir hayatın içine girdim.Ortaokulu Urfa, liseyi İzmir’de okumuşsunuz. Farklı dünyaları tanımak adına bu eklektik kültürün etkisi oldu mu rolünüze?Babam asker olduğu için dolaştık biz bu şehirleri. İlkokul dörtten orta sona kadar Şanlıurfa’daydık. Benim için hayatımda yaşadığım en güzel tecrübelerden biriydi farklı kültürlerin arasında olmak. Beni nereye koyarsanız yaşarım zaten. Oynadığım diziler için de Urfa, Afyon birçok farklı şehirde yaşadım. Van’da Vizontele Tuuba’yı çekerken bütün ekip homurdanırken benim keyfim yerindeydi.Bir psikiyatristi canlandırıyorsunuz, gerçek hayatta aranız nasıl?Başa çıktığımız şeyler, ülke olarak yaşadıklarımız çok zor. Bence hepimizin iyi bir psikiyatriste ihtiyacı var. Ben de hayatımın belli dönemlerinde, özellikle de çocuklarımı yetiştirirken profesyonel destek alıyorum tabii. Ama bizde hâlâ ‘Onlara deliler gider.’ anlayışı hakim. Halbuki beden sağlığın için ilaç alıyorsun geçiyor, ruh sağlığı için de yol haritası çizecek birine ihtiyaç var.İlk bölümde Halil Sezai’ye isyan terapisi uyguluyorsunuz. Zor olmadı mı?(Gülüyor) Halil Sezai’nin hayranıydım zaten. Ama tanışmıyorduk. Çok keyifli oldu, çünkü onun üzerine yazıldı o sahneler ve karakter. Çekerken çok eğlendik, inanılmaz komik sahneler çıktı.Gerçek hayatta imkanınız olsa kimlere terapi uygulamak istersiniz?Egosu yüksek, setin düzenini bozan aynı sektördeki arkadaşlarımıza öfke terapisi uygulamak isterim. Çünkü zor bir iş yapıyoruz, hepimizin birbirimize yardımcı olmamız gerekiyor. Onun dışında, aile terapisi yapmak istediğim siyasetçiler olabilir ama isim vermeyeyim şimdi. (Gülüyor)Performansınızı beğenmeyenler oldu. Üzüldünüz mü?Açıkçası ben bir sitede daha dizinin yayınlandığının onuncu dakikası gördüm o yorumu. Bari dizinin bitmesini bekleseler belki gerçekten kale alabilirdim. Benim için oyunculuğuma ‘muhteşem’ diyenle yeren aynı değerde. O eleştiriler bir katkı sağlıyor aslında.Güzel kadınlardan beklenti düşük oluyor herhalde…Şansım mı diyeyim, şanssızlığım mı bilmiyorum. Her oynadığım projede şu başlık atıldı: ‘Beklenenin üstünde performans gösterdi.’ Tam olarak beklenti neden düşük anlamıyorum. Bunu üst perdeden söylemek istemem ama belki de güzel kadınların kaderi bu. Ben yaptığım işi sonuna kadar sahipleniyorum. Ama anlayış şu ‘Güzelsen mankensin.’Geriye dönüp baktığınızda kariyerinizden mankenlik günlerinizi silmek istediğiniz anlar oluyor mu bu yüzden?Aslında öyle günlerim olmadı ki! Hayatımda iki kez podyuma çıktım. Biri Disney karakterleriyle, diğeri de kıyafetlerini giydiğim bir modacının kıyafetiyle, ‘yürüyememiştim’. 16 yaşımdan beri paramı oyunculuktan kazanıyorum. Modayla ilgileniyorum, yaptığım projelerin modelliğini de yapıyorum evet. Ama bu beni manken yapmaz ki! Angelina Jolie’nin kendi koleksiyonunun modelliğini yapması gibi. Manken değilim, stili beğenilen bir oyuncuyum.Oynadığınız rollere bakılırsa pek drama insanı değilsiniz…Öyle bir algı var ama aslında dizi ve filmlerime bakınca ikisi neredeyse eşit. Vizontele Tuuba mesela komedi gibi dursa da dram da vardı. Yemin dizisi mesela oynadığım en ağır dramlardandı. Her bölüm hüngür hüngür ağlıyordum.Çocuksu bir yüzünüz var. Bu bir avantaj mı?İnsanların sizi korunup kollanması gereken küçük bir kız çocuğu, ‘ailemizin kızı’ konumunda tutmaları insanı iyi hissettiren bir şey. Oyunculuk açısından bakarsak, çoluk çocuğun ve oturmuş bir hayatın varken lise öğrencisini canlandırmak değişik bir tecrübe oluyor. Ama şöyle bir şey var: Bizde karaktere göre oyuncu seçilmiyor, oyuncuya göre karakter seçiliyor. O yüzden belki de hayatının rolü daha sana gelmeden elenmiş bile olabiliyorsun. Ama Elçin karakteri 35 yaşında. Bir yandan kendi hayatımı büyütürken, oynadığım karakterler de büyüdü demek ki…Oyunculukta yurtdışına açılmak gibi hayalleriniz var mı?Tek hayalim iyi ekiplerle, iyi işlerde, çok insana ulaşmak. Global hedeflerden çok Misak-ı Milli sınırları içinde hedeflerim var. Burada iyi bir şey yaptığında zaten ulaşıyor başka kültürlere. Arkadaşım Songül Öden, Arap ülkeleri ya da Balkanlar’a gittiğinde sokakta yürüyemiyor Gümüş dizisi nedeniyle. Orası da bir dünya, neden her şeyi Hollywood’dan ibaret görüyoruz ki?Kızınız Sare’yi setlerde büyüttüğünüz için çok tepki almıştınız. Oğlunuz Civan Mert için durum ne?Bir çocuğun annesiyle maksimum zaman geçirmesi eleştirilecek bir şey değil. Benim için ne güzel bir şey, hayatımın çoğunu onlarla geçiriyorum. Sare için bulunmaz bir hayat tecrübesi. 50 kişiyle aynı anda büyüyor. Civan da öyle şimdi.Zor olmuyor mu peki?Çekimleri yaptığımız bakkalın sahibi sağ olsun, evini açtı bize. Civan’ın düzenini kurdum, orada uyutuyorum, yediriyorum, oynuyorum. Sare de çok mutlu. Bakıcısı olmadan, çekim yaptığımız mahallenin çocuklarıyla top peşinde oraya buraya koşturup duruyor. Sonra mahalleden bir teyzeye misafir oluyor yemeğe. Müthiş bir şey bu!Mahalle kültürünü seviyorsunuz o zaman…E tabii, o kültürün içinde büyüdük biz. Annem salça ekmek verirdi elimize, bütün gün sokakta oynardık. Bir de biz babamın işi dolayısıyla şehir şehir gezdiğimizden komşularımızla akraba gibi olmuştuk. Şimdiki site çocukları için zor bunlar. Gerçi biz yine şanslıyız, çünkü Arnavutköy’de bir aile apartmanında oturuyoruz. Hepsi kardeşler, tabaklarla yemek gelir gider, kapılar hep açıktır.Cool görünüşünüzün altında ‘evham perisi’ bir anne yok mu?Yok, çocuklarımı sıkmadan alabileceğim tüm tedbirleri alıyorum. Hayatın ortasına korunaklı bir şekilde bırakıyorum onları. Çocukları evden çıkarmayan telaşlı bir anne olmadım hiç. Hatta birlikte dünyayı dolaşıyoruz.Peki, Mirgün Cabas çocuklar konusunda ne kadar yardımcı bir eş?Biz her alanda birbirimize çok yardımcı oluyoruz zaten. Hatta ailemizin bütününde durum böyle. Babaanne ve anneannelerden de destek alıyoruz çocuklar konusunda.Türkçenin zenginliğini bu dizide öğrendimRuhumun Aynası’nda Filiz Ahmet asistanımı oynuyor. Önceden arkadaştık zaten. Çok iyi bir uyum yakaladık. Türkçe onun yabancı dili olduğu için zorlanıyor haliyle. Ben ve ekip arkadaşlarım da ona yardımcı olmaya çalışırken Türkçenin deyimler ve atasözü zenginliğini fark ettik. “Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın.” Hadi açıkla bakalım! Geçen bir replik vardı: “O işin olması Erciyes’in tepesindeki karların erimesi kadar zor.” Sahneyi çektik, Filiz yanımıza geldi. Aklına takılmış, soruyor: “Allah aşkına kim bu Erciyes?”Modaya Kastamonulu Zehra’nın gözünden bakıyorumSare’ye hamileyken bir kitap yazmıştım hamilelik serüvenimle ilgili. Tepkiler de oldu kitap yazmamla ilgili. Ama orada ‘Edebiyat dünyasına gireyim’ diye bir düşüncem yoktu, yazdığım şey de bir roman değildi. Benim gibi çalışan, genç, aktif kadınlar için bir rehber niteliğinde bir günlüktü. O zaman ünlülerden bunu yapan çok yoktu. Civan Mert’e hamileyken de moda kitabım çıktı. Ama öyle ‘Şu trendler var, şunu giyin.’ diye modayla ilgili ahkam kesmiyorum. Benim modayla ilişkim daha samimi. Moda’ya Kastamonulu Zehra’nın gözüyle bakmaya çalışıyorum. Neyde iyi hissediyorsam onu giyiyorum.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Ananas bu yaz çok moda

Desenleri bağrına basan moda; portakallar, muzlar, kirazlarla dolu kıyafetlerden sonra bu yaz beklenmedik şekilde ananas ile vitrinleri süslüyor.Yaz mevsimi geldiğinde pazardaki meyveler gibi vitrinlerin tezgâhları da değişiyor. Geçtiğimiz yıllarda hatırlarsınız Stella McCartney portakal bahçesini aratmayan kıyafetleri podyuma sürmüştü, Prada da ondan geri kalmamış, muzlarla bezeli eteklerle yazı karşılamıştı. Bugünlerin yaz koleksiyonlarında da uzak tropik bölgelerin meyvelerinden ananas desenli kıyafetlerin sokaklara baskın yaptığını görüyoruz. Neden diğer tropik meyveler değil de ananas diye merak ederseniz, sorunun cevabını ananas resimlerine bakarak bulabilirsiniz. Ananastaki renklilik ve sıra dışı şekli tabii ki onu moda için çekici kılıyor. Yazın diğer renkleriyle uyum içinde ve bu mevsimin favori renginin sarı olması da onun tercih edilmesini sağlayan nedenlerden. Sportif parçalarda da ananası fazlasıyla görebilirsiniz. Bez bir spor ayakkabıda, sweatshirtlerde, sırt çantalarında… Zira ananas içerik olarak enerji dolu bir yiyecek. Moda tasarımcıları da onun bu imajını hazırladıkları koleksiyonlara enerji katmak ve yeni neslin kalbini kazanmak için kullanıyor. Ananas desenli eşarpları çok sevdiğimi söylemeliyim. Moschino ve Anna Coroneo ananas desenleri eşarba fazlasıyla yakıştırmış.Aksesuarlar ananas bahçesi gibiAnanasların en çok etkisini gösterdiği alan aksesuarlar. İlk olarak çantalardan bahsetmeli. Malum birkaç yıldır ikonik eğlenceli çantalar öne çıkıyor. Eğlenceli çanta denince de akla Charlotte Olympia geliyor. Tasarımcı yaz için kiraz, karpuz ve ananas temalı bir kapsül koleksiyon hazırlamış. Üç çantadan öne çıkan modeller arasında ananas şeklindeki diğerlerini geride bırakıyor. Bloglar ve moda dergilerinde ananas şeklindeki çantaya özel bol bol kombinasyonlar yapılmış. Moschino da Cheap&Chic markası için hazırladığı koleksiyonda deri bir ananas çantayı podyuma çıkarttı ve oldukça ilgi gördü. Fakat ananasa ilgi çantalarla sınırlı değil. Takılarda da ananas çılgınlığı yüksek seviye. Kolyeler, küpeler, yüzükler hatta şahmeranlar… Ananaslı takıları özellikle iş kıyafeti denebilecek blazer ceketler, klasik gömleklerle tercih ediyor kullananlar. Diğer bir aksesuar ise telefonlar; akıllı telefon kılıflarına bu yaz ananaslar neşe katıyor.Ev dekorasyonu da ananaslıAnanas desenlerin kullanımı sadece giyim kuşamla sınırlı değil. Biblolardan ananas desenli duvar kâğıtlarına kadar evlere tropik bir şenlik gelmiş. Ayrıca ev aksesuarları da bu durumdan nasibini almış. Ananas biçimli biblolar, mutfak kavanozları, yastık kılıfları... Birçok moda markası ev tekstiline de el attığı için bu meyveyi evde de görüyoruz. Dahası ev eşyaları değiştirilirken hâkim akımlara göre seçim yapıldığı için evine enerji katmak isteyenler ananas desenleri tercih ediyor. kezistanbul@gmail.comKendini sevdiren akıllı şemsiyelerPopüler yabancı bir mimarlık ve endüstriyel tasarım haber sitesinde sıra dışı şemsiye tasarımları ele alınmış. Tasarımlar hem çok kullanışlı hem de sevimli. Bu yeni nesil şemsiyeler kapatıldığında mini el çantasına dönüşüyor. İngiltere’de Royal Collage of Art mezunu Ayça Dündar, tasarımı kendisinden yola çıkarak yapmış. Aşırı yağmurlu şehir Londra’da mimarî formlardan yola çıkarak şemsiye tasarlamaya karar vermiş. Su geçirmeyen ve klasik şemsiye tekniğiyle açılıp kapanmayan bu tasarımlar oldukça sevimli. Dahası formları itibariyle rüzgârlı günlerde ters dönüp deforme olması gibi sorunlarla baş edebiliyorlar.Bayrama özel ferah koleksiyonlarBayramlarda genellikle klasik giyim tercih edilirdi. Fakat mevsim yaza denk gelince alıştığımız tasarımlarından yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Kayra, sezon mantığının dışına çıkıp ilk defa kapsül bayram koleksiyonu çalışmış bu sıcak günlere özel. Koleksiyona özel çekim yapmayı da ihmal etmemiş. Ankara’nın tarihî ve manevî Hamamönü semtinde yapılan çekimler koleksiyonun ruhuna epey uygun. Ve bir de desenler... Çini desenlerine gönderme yapan lale motifli bluzlar çok asil. Şık olmak için taşlı pullu hareketlere hiç gerek yok. Kullanılan bazı süslemeler ise sadece detaylarla sınırlı tutulmuş.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Evlere ‘online’ temizlik

Öğrenciler, çocuğu olan kadınlar, çalışanlar ve yalnız yaşayanlar için büyük meseledir temizlikçi bulmak. Bazen eşe, dosta sorulsa da güvenilir kişi bulunamaz. ‘evebirilazim’ sitesi ise bu duruma bir alternatif sunuyor.Bayram geliyor, evleri hummalı bir telaş sardı. Tatlı, dolma, börek ve daha bir sürü hazırlığın üstesinden gelmeye çalışan hanımlar, bayram temizliğine ise haftalar öncesinden başladı. Camlardan çekmece içlerine kadar her yer temizlenecek, koltuklar duvarlar silinecek... Tam da bu günlerde temizlikçi bulmak bir hayli zor. Temizlik uzmanlarıyla müşterileri internette buluşturan ‘evebirilazim.com’ ise bu zorluğa bir alternatif sunuyor.evebirilazim.com sitesinin kurucusu Veysel Berk, Boğaziçi Üniversitesi’nde başlayıp MIT, UC Berkeley ve Stanford gibi dünyaca ünlü üniversitelere uzanan akademik kariyerine biraz ara vermiş ve annesi rahatsızlandığı için 7-8 ay önce Türkiye’ye taşınmış. Ofisi ve evi için temizlikçi bulamayan Berk, webde de derdine derman bulamayınca eşe dosta sormuş. Bakmış ki onlarda da aynı problem var, çözüm aramaya başlamış. Amerika’ya ziyareti sırasında internet üzerinden temizlik hizmeti almak isteyenlerle, vermek isteyenleri bir araya getiren bir şirketi duyunca aradığını bulmuş ve evebirilazim.com’u hayata geçirmiş. Sitenin 30’un üzerinde temizlik uzmanı, Facebook’ta da 23 bin kadar üyesi var. Berk, “Bin 600’ün üzerinde başvuru var. Günde 2-3 kişiyi bünyemize katıyoruz. Hedefimiz yıl sonunda 500 uzmana uluşmak.” diyor. Dertlere derman bu site ilerleyen zamanlarda çocuk bakımı, eğitmen, aşçı, nişan, davet gibi organizasyonlarda da hizmet vermeyi planlıyor. Ayrıca henüz erkek temizlik uzmanı bulunmasa da yakında olacağını söylüyor Berk.Sistem nasıl işliyor?Site, üyelik ve rezervasyon sistemiyle çalışıyor. Sistemde iki türlü üyelik bulunuyor: Temizlik uzmanları ve temizlik hizmeti almak isteyenler. Kullanıcılar, sisteme girdiklerinde evin büyüklüğü, evde almak istediği hizmetler, ne zaman ve kaç saat temizlik istedikleri gibi soruları cevaplıyor. Buna göre bir fiyat belirleniyor ve uygun temizlikçi listesine yönlendiriliyor. Temizlik uzmanları kullanıcıların oylarına ve referanslarına göre puanlandırılıyor. Temizlik hizmeti aynı ya da farklı kişilerden alınabiliyor. Ödeme ise internet üzerinden gerçekleşiyor. Veysel Berk “İhtiyaca göre fiyat politikası belirledik. Çok detaylı bir temizliğe ihtiyacınız yoksa 3-4 saat yeterli gelebilir.” diyor. 1+1 evin temizliği 75 TL, ortalama bir evin temizliği ise camlar dahil 120 TL.Temizlik uzmanlarının ücretleri ise ikiye ayrılıyor. Kadrolu olanlara maaş, yol, yemek, sigorta ve prim ücreti veriliyor. Kadrolu çalışanlar ayda 2 bin 400 TL’ye kadar kazanabiliyor. Yarı zamanlı çalışanlar ise iş başına prim alıyor.Güvenli mi?İlk önce temizlik uzmanının webdeki başvurusu incelendikten sonra uygun adaylarla önce telefon mülakatı, ardından yüz yüze görüşme yapılıyor. Sabıka kaydı, sağlık raporları kontrol ediliyor. Daha önceki çalıştıkları yerler aranarak referans kontrolü yapılıyor. Aynı gün eğitim evleri denilen özel olarak kirletilen evlerde performans ve güvenlik ölçülüyor. Başarılı olanlar önce kadrodaki güvenli temizlik uzmanlarıyla, daha sonra tek başlarına temizliğe gidiyor.Can sıkıntısı nelere kadir!Veysel Berk, Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü mezunu. Aynı zamanda fizik bölümünü bitirmiş. Öğrenciyken MIT’de staj yapmış. University of California Berkeley’den doktora programına burslu kabul alınca Amerika’nın yolunu tutmuş. Ardından Nobel ödüllü bilim adamı Steven Chu’dan doktora sonrası çalışmak için davet almış. Berk, “Obama başkan seçildiğinde bizim hocayı enerji bakanı olarak atadı. Laboratuvar da bize kaldı. Gün ışığını kullanan bir mikroskop yaptık. Dünyada ilk defa vücudumuza giren ve kronik hastalıklara sebep olan mikropları canlı izleme şansı elde ettik.” diyor. Stanford Üniversitesi de Nobel ödüllü iki bilim adamıyla bu mikroskobun kullanılacağı bir enstitü kurmasını istemiş. Berk, zeminin üç kat altında, kapısı iki ton kurşunla kaplı odada çalışırken can sıkıntısından Wallit uygulamasını bulmuş. 6 ayda geliştirdiği uygulama Apple tarafından dünyanın 127 ülkesinde future app seçilmiş.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Doğa için sanat

Birçok sanatçının artık fırçası ve boyası teknoloji. Dolayısıyla buluttan ve sisten heykel, ışıktan resim yapabiliyorlar. Nasıl mı? Bilim sağ olsun!Geçtiğimiz yıllarda İstanbul sıra dışı bir sanatçıyı ağırladı; Berndnaut Smilde. Kendisi bulut heykeller yapıyor. Uygun sıcaklığı, nemi, ışığı ayarlıyor, çokça teknoloji, epey meteoroloji ve ısı bilimine ait bilgilerin yardımıyla dört duvar arasında bulut oluşturuyor. Sonra da fotoğraflatıyor. İllüzyonu andıran bir yönü de olduğu için Smilde’nin işleri çok ilgi çekiyor. Nasıl çekmesin bildiğiniz bulut yapıyor! Dünyaca ünlü Japon sanatçı Fujiko Nakaya ise sisten heykel yapıyor. Babası tanınmış bir fizikçi olan Nakaya’nın mühendis bir arkadaşıyla 1967’lerde geliştirdiği daha doğrusu çiftçilerin bitkileri donmasın diye kullandığı cihazdan uyarladığı sis yapma makinesiyle istediği ortamı sisle kaplayabiliyor. İlk işi 1970’te Tokyo’daki Expo fuarında Pepsi-Cola pavyonunu tamamen sislerle kaplaması olmuştu. Nakaya’nın İspanya’daki modern sanatlar müzesi Guggenheim ve Paris’teki Grand Palais’te iki kalıcı sis heykeli var. Nakaya, ince su tanecikleri, atmosfer, hava akımları yani rüzgâr ve zamanı kullanarak, daha doğrusu onlarla işbirliği yaparak bu heykelleri oluşturduğunu söylüyor. Deneyimsel ve doğada geçici yapıtlar onunki. Nakaya ve Berndnaut Smilde’nin tabiatmış gibi yapan işleri için teknolojik sanat kavramı kullanılıyor. Onların işlerinin, diğer teknolojik sanat eserlerine göre kavramsal (conceptual art) ve arazi (land art) sanatıyla da yakınlıkları var. Kavramsal sanat terimi, alışılageldik sanat eserleri biçimi göstermeyen işler için kullanılıyor. Arazi sanatı ise doğayı ve doğanın imkânlarını kullanarak yapılan işler için geliştirilmiş bir kavram. Tüm bunları fikir sanatı olarak da tanımlayabiliriz. Düşünce, geleneksel gereçler ve biçimlerle anlatılmıyor burada. Teknolojik sanat ise 20. yüzyıldan sonra gelişmiş bir alan. Sanat, artık modern teknolojinin biçimlerini ve süreçlerini yansıtıyor, bizzat modern teknolojiyi kullanıyor. Birçok sanat akımına da öncülük ediyor bu anlayış. Kostrüktivizm bunlardan biri. Rusya merkezli sosyalist bir sanat anlayışı. Türkiye’de de birçok ünlü ressamı, heykeltıraşı etkilemiş. 1960’ların sonunda ise Amerika’da Nakaya’nın da içinde bulunduğu bir grup sanatçıyla mühendisin kurduğu EAT (Teknoloji ve Sanat Deneyleri) oluşumuyla yeni bir boyut kazanmış. Bugün teknoloji sanatın temel malzemelerinden biri haline geldi. Video, ışık, makineler, teknolojik cihazlar, icatlar sanatın malzemesi. Sanatçılar ise en az bilim insanları kadar bunlar hakkında malumat sahibi.Bana sisten heykel yapabilir misin Fujiko?Fujiko Nakaya ise yaptığı işi şöyle tanımlıyor: “Ben görünmez bir doğal fenomenini görünür yapıyorum.” Nakaya’nın babası buzul bilimi ve düşük sıcaklık fiziği üzerine çalışmalar yapan bir bilim adamıydı. Baba Ukichiro Nakaya ilk yapay kar tanesini üretmesiyle meşhurdur. Kaplıcalarıyla ünlü bir köyde, belli ki sisler içinde büyümüş. Kızı Fujiko Nakaya’nın ünlü eserlerinden biri mimar Philip Johnson’un aynı zamanda müze olan Cam Evi’ni (Glass Houze) sisle kaplamasıdır. Karşıtlığın dengesi… Johnson’un cam evi, şeffaflığı, her şeyin görünür oluşunu temsil ediyor. Hatta burada üç günden fazla yaşayamaz insan. Şeffaflık fazla gelir. Nakaya’nın sisi ise bir anda etrafı kaplayıp, kendi benliğinden başka her şeyi kapatıyor. Bilimin bilgi birikimini kullanıp, teknolojinin imkânlarından faydalanarak etkileyici işler çıkaranlardan biri de Japon sanatçı Kohein Nawa Aichi, köpük bulutlar yapıyor. Onun bulutları deterjan, gliserin ve suyun karışımından oluşuyor. Güçlü bir motor ve mühendislik hesapları sayesinde özenli bir şekilde odanın içine dağıtılıyorlar. Ama ziyaretçisine bulutların üzerinde dolaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Ya da ilkel bir gezegende… Siyah bir odanın içinde hareket halindeki bu köpükten bulutlar sekiz farklı yerden pompalanıyor. Nawa, köpük bulutları yerçekiminden etkilenmesin diye çokça deneyler yaptıktan sonra, bu formülüne ve dozajına ulaşmış. Türkiye’de de modern teknoloji işlerinde kullanan sanatçılar var. Ali Miharbi gibi. Miharbi, günümüz sanatının nesne ve yöntemlerden ibaret olmadığını söylüyor. Sanat ile teknolojinin yakın ilişkide oluşunun sebebini ise şöyle açıklıyor: Hem yeni teknolojik araçların ortaya çıkardığı toplumsal etkileri yorumlamak, hem de bu araçları kullanarak yeni ifade biçimlerini araştırmak. Mekanik yapıları işlerinde çokça kullanan Miharbi’ye bu yeni nesil sanat işlerinin teknolojik icattan farkının ne olduğunu soruyoruz. Bize Sol LeWit’in bir cümlesini aktarıyor: “Yeni malzemeler günümüz sanatının en büyük sıkıntılarından biri. Bazı sanatçılar yeni malzemeleri, yeni fikirlerle karıştırıyor. Sanatı süs püs içinde yuvarlanırken görmekten beter bir şey yok. [...] Yeni malzemeleri kullanıp sanat eserine çevirebilmek için gerçekten iyi bir sanatçı olmak gerekir. Buradaki tehlike, malzemelerin fizikselliğinin eserin fikri haline gelecek denli öne çıkması.” Ve insan bulutları da evcilleştirdi!Hollandalı Berndnaut Smilde, buhar makinesi, nem, ısı ve bunlara dair bilimsel bilgileri kullanarak kapalı alanlarda bulut oluşturuyor. Su püskürterek odanın nemini ayarlıyor, sıcaklığı düşürüyor ve buhar veriyor. Ortaya etkileyici bulut şekilleri çıkıyor. Tabii o sırada da fotoğrafçılar deklanşöre basıyor. Smilde tarihi binalarda, Versay sarayında hatta moda çekimleri için bile bulut yaptı. Smilde’nin bulutları 2012’de Time dergisi tarafından yılın en iyi 10 buluşundan biri olarak gösterildi. Peki, bir insan nasıl böyle bir şey yapmaya başlar? Kendisine bir gazeteci soruyor, cevabı şöyle: “Bir müzede boş dört duvar arasında yürürken hayal ettim. Odanın ortasında asılı bir yağmur bulutunu görmek nasıl olur diye.”Yağmur’u odaya hapsetmek! Londra’daki Random International’ın tasarımcıları küçük, sakin ve yumuşak yağmur damlaları oluşturacak özel bir düzenek hazırladı. Aslında doğada yaşanılan ama farkına varılmayan bir güzelliği kurguladılar. Tavandan düşen su ızgaralar sayesinde tekrar, temizlendikten sonra tabii, dolaşıma sunuluyor. Yağmur odasının ziyaretçileri bu doğal güzelliğin farkına varıyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Sınav bitti şimdi reklamlar

Şu sıralar her yerde özel üniversite reklamları çıkıyor karşımıza. Kimi, neredeyse hiçbir koşula bağlanmayan burs imkânlarıyla çağırıyor öğrencileri, kimi de sunduğu sosyal imkânlarla. Biraz dozunu artırmış olacaklar ki ‘tercih dönemi bitti şükür’ diyenler var.Adı Nişantaşı olan bir üniversite, yerinin Bayrampaşa’da olması itibarıyla yeterince malzeme vermişti zaten sosyal medyaya. Yetmedi bir de ‘Keyfine bak, sen yaparsın’, ‘Sen bu bursu hak ettin’ gibi şaka mı ciddi mi belli olmayan reklamlarla çıktı karşımıza. Nişantaşı Üniversitesi algılarımızı mı açtı bilmiyoruz ama sokakta, otobüste, sosyal medyada hatta televizyonlarda sürekli özel üniversite reklamları dikkatimizi çekmeye başladı. Üstelik birçoğu üniversite ruhuna uygun biçimde ‘akademik kadrosunun gücünden’ bahseden reklamlar değil, hangi kriterlere göre verildiği belli olmayan burslardan haber veren ilanlar bunlar. Sosyal medyada ‘Ben bu bursu hak ettim. Çünkü nefes alıyorum’ sözleriyle ti’ye alınacak kadar üniversiteli olmayı ‘basite’ indirgeyen reklamların yanı sıra üniversiteye girmeye ‘aşırı anlam yükleyen’ sloganlar da var. Süleyman Şah Üniversitesi’nin ‘415 kahraman arıyoruz’ temalı reklamı onlardan biri. İlk bakışta büyük bir mağazanın sezon sonu indiriminden bahsediyor izlenimi veren ilanlarda büyük puntolarla ‘%’ sembolleri ve rakamlar yer alması, yeni bir döneme girdiğimizi haber veriyor aslında: Özel üniversite reklamlarında ‘ifrat tefrit’ dönemi.Bundan böyle her üniversite kayıt zamanında bu tür reklamların varlığına alışmamız gerektiğini söyleyen bir dönem bu. Çünkü sayıları hızla artan bir özel üniversite gerçeğimiz var ve reklam verme konusunda dananın kuyruğu koptu bir kere.‘Dershaneler bile daha ağırbaşlı reklamlar yaptı’Reklam dünyasından haberler veren yazılarıyla dikkat çeken Zaman Gazetesi yazarı Günseli Özen Ocakoğlu, liberal ekonomilerde reklam yapmanın çok doğal olduğunu ve buna engel koyulamayacağını söylüyor. Fakat bunun da bir ‘sınırı’ var ve bu sınır reklamın yoğunluğu değil, içeriğiyle ilgili. Kendisinden dinleyelim: “Reklamın sınırı olmaz ama reklamın kendini ifade ettiği sektörle ilgili olarak bir üslup sınırı olması gerekir. Bu da kurumların içinde bulundukları sektörü temsil fonksiyonlarıyla şekillenir. Dolayısıyla dershanelerin bile içerikte belli bir sınırı tutturması gerekir. Kaldı ki dershaneler bile daha ağırbaşlı reklamlar yaptı. ‘Testimonial’ dediğimiz kanıta dayalı ilanlar verdiler. Son zamanlarda virallerde sosyal medyada üniversitenin üslubuna yakışmayacak reklamlar görmeye başladık. Vakıf üniversitelerinin reklamı, düğün dernek biçiminde, insanları eğlenceye davet ederek değil, iyi eğitim verdiklerini anlatarak yapmaları lazım. Bu noktada gençlerden ziyade anne-babaların buna daha çok dikkat etmeleri gerek.”Aynı zamanda Marketing Türkiye genel yayın yönetmeni olan Ocakoğlu, reklamlardaki artışı vakıf üniversitesi sayısındaki yükselişe bağlıyor: “Başarılı öğrenciler zaten iyi üniversitelere giriyor. Vakıf üniversiteleri ise parası olup iyi yerlere yerleşemeyen öğrencileri en hızlı şekilde kapma yarışına giriyor.” Ocakoğlu, reklam dünyasını çok iyi bilen biri olarak öğrencilere ve ailelerine reklamlara değil, üniversitelerin akademik kadrosuna bakmayı öneriyor.Öte yandan Ocakoğlu, reklamların ‘Y kuşağı’ olarak adlandırılan gençleri etkilemeyecek kadar amatör olduğu görüşünde. Bizzat gençlere sormuş ‘bu reklamlar sizi etkiliyor mu?’ diye. Cevap olumsuz. “Bu durumda ‘reklamın iyisi kötüsü olmaz’ mantığı mı işliyor?” diye soruyoruz. Nişantaşı Üniversitesi’nden örnek veriyor: “Bu üniversitenin dikkat çekme gibi bir eğilimi olduğunun farkındayım. Gerçekten de dikkat çekiyorlar. Fakat her dikkat çeken şey satın alınır mı, bunu tartışmak lazım. Başarılı öğrenciler gelsin yüzde 75 burs verelim demiyor mesela. ‘Herkes gelsin’ diyor. Bu mantık bütün üniversiteler için sorun olabilir. Üniversite kurumunun itibarını düşürebilir.” Reklama harcanan para öğrencilerden çıkartılmayacak mı?Artan özel üniversite reklamlarını ‘agresif’ olarak tanımlayan Ocakoğlu, “Bu iş biraz çığrından çıktı. Potansiyel kitlenin ulaşabileceği mekânlara değil, prime time’da eğlence programlarının arasına giriyorlar. Çok para harcanıyor, bunu öğrencilerden çıkarmayacaklar mı? Bir de böyle bir şey var. Ya da bu sektör çok kârlı bir sektör öyle anlaşılıyor.” diyor. Ocakoğlu’nun reklamlar arasında kaliteli buldukları da var. İstanbul Ticaret Üniversitesi mesela. ‘Çin’in ekonomisini nasıl uçurduğunu bizzat Çin’de görün’ sloganını gayet profesyonel, abartısız, içi dolu, tutarlı bulduğunu söyleyen Ocakoğlu, “Reklam, insanların aklını çelmek için yapılan bir iş. Ama bu çelme işi biçimi ve içeriği önemli. Eğlenceli, keyifli içi dolu reklamlar tabii ki olmalı. Ancak böyle boşluğa atılmış agresif reklamlar olmaz. Eğitim kuruluşları biraz daha yaptıkları işlerle anılacak reklamlara ağırlık vermeli.” diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Twitter'da spamla geç!

Tanıdığınız bir kişinin attığı tweet’ler hoşunuza gitmiyor fakat ilişkinizi bozmamak adına engellemek de istemiyorsanız Twitter’ın bazı özellikleri imdadınıza yetişebilir.Yüz yüze geldiğinde konuşma cesareti olmayanlar, Twitter’da ağza alınmayacak sözleri sarf edebiliyor. Eğer hakaretlere cevap yetiştirmek isterseniz ruh sağlığınızı bozmak işten bile değil. Bu gibi durumlarda Twitter’ın engelleme özelliği Hızır gibi imdadınıza yetişebilir.Bu özellik sayesinde hem hakaret yapan kişiyi Twitter’a şikâyet edip hem de sarf edilen kötü sözleri başkalarının görmesini engelleyebilirsiniz.Twitter’da bir kullanıcıyı nasıl engelleyebilirsiniz?Engellemek istediğiniz kişinin profil sayfasındaki ‘dişli simgesi’ne dokunduğunuzda işlemler menüsü açılır. Bu menüde yer alan ‘Engelle veya Bildir’ seçeneğini aktive ettiğinizde hem bu kişiyi Twitter’a şikâyet etmiş hem de mesajlarınızın o kişiye görülmesini engellemiş olursunuz. Eğer yapılan şikâyet sayısı yüksekse Twitter engellenen bir hesabı askıya bile alabilir.Engellenen kullanıcılar hem sizi bir daha takip edemez hem de gönderdikleri cevaplar mesajınızın altında yer alan bahsedenler kısmında görülmez. Böylece size yapılan hakaretlerin başkaları tarafından görülmesini de engellemiş olursunuz. Engellenen kullanıcılar sizi bir fotoğrafta etiketleyemez, takip edemez veya hesabınızı listelerine ekleyemez.Bir kullanıcının engellini kaldırmak istiyorsanız, tek yapmanız gereken ise o kişinin profil sayfasına gitmek ve ‘dişli simgesi’ altındaki ‘Engeli Kaldır’ seçeneğini aktif hale getirmek.Engellemek istiyor ama ilişkinizi bozmak istemiyorsanız sessize alınEğer tanıdığınız bir kullanıcının attığı tweet’ler hoşunuza gitmiyor fakat onu kırmamak adına engellemek istemiyorsanız, Twitter’ın ‘sessize al’ özelliğini kullanabilirsiniz. Twitter’da bir kullanıcıyı sessize aldığınızda o kişinin gönderdiği içerikleri bir daha görmezsiniz.Sessize alınan kullanıcılar sizi takip etmeye devam edebilir, direkt mesaj atabilir ve onlardan gelen yanıtlar ‘Bildirimler’ bölümünde görülmeye devam eder. Karşı taraf ise sizin onu sessize aldığınızı anlayamaz. Bir Twitter kullanıcısını profil sayfasındaki ‘dişli simgesi’ altında açılan menüden veya attığı tweet üzerindeki ‘diğer’ kısmından kolayca sessize alabilirsiniz.Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Kendimi gereksiz hissettiğim için görünmez oldum

Sanat dünyasında ‘Görünmez Adam’ olarak tanınan Çinli sanatçı Liu Bolin, eylülde çalışmalarıyla birlikte Türkiye’ye geliyor. Bolin ile görünür olduğu projeleri üzerine konuştuk.Liu Bolin sanat dünyasında ‘Görünmez Adam’ olarak bilinen, görünmezlik zırhına bürünüp görünür olmayı başaran bir isim. Çok fazla dil dökmeye gerek yok, yandaki resimler sanatçıyı anlatıyor. Çalışma tarzı şöyle: Kamuflajı bir sanat eylemine dönüştürüyor ve kendini, seçtiği bir fonla aynı desene boyayarak gizleniyor. Özellikle Çin hükümetine karşı yaptığı politik çalışmalarıyla ses getiren sanatçı, telefon kulübesinden süpermarkete, Çin Seddi’nden Olimpiyat Stadı’nın bir parçası olmaya varan performanslar sergiliyor. Yurtdışında bir hayli popüler ve protest bulunan biri. Türkiye’de ilk kez eylülde uluslararası sanat fuarı ArtInternational’da görücüye çıkacak olan Bolin ile sanatının görünmeyen yüzünü konuştuk.İlk Görünmez Adam çalışmasını 2005’te Suojia köyünün hükümet tarafından yıkılması üzerine yapmışsınız. Görünmezlik üzerine size ilham veren neydi?Sanatçı olmadan önce farklı işlerle uğraştım. Çocuklara resim öğretmenliği yapıyor, sanat hazırlık öğrencilerine dersler veriyor, sanatçılara asistanlık yapıyordum. O zamanlar toplumun dibinde yaşadığımı ve toplumda gereksiz olduğumu hissediyordum. Kendimi sakladığım çalışmalarımın altyapısında bu ‘gereksizlik’ hissi yatıyor. Bir de Ekim 2005’te 140’tan fazla sanatçının yaşadığı Suoji Köyü Uluslararası Sanat Kampı hükümet tarafından yıkıldı. Benim için büyük bir şoktu. Bu olaydan sonra protesto amacıyla ‘Şehirde Saklanmak’ serisini oluşturmaya başladım. Seriyle hem iç dünyamı hem de dış dünyayı nasıl algıladığımı ifade etmeye çalışıyorum.Liu Bolin’in çalışmaları 26-28 Eylül günleri arasında Haliç Kongre Merkezi Galerie Paris-Beijing standında olacak.İlk çalışmanız nasıl tepkiler aldı?İlk çalışma, 17 Kasım 2006’da yapıldı; çünkü 16 Kasım’da sanat köyünü hepten yok ettiler. İş, ‘Yıkım Yıkım Yıkım’ adlı bir protesto sergisinde sergilendi ve serginin afişinde kullanıldı. O zamanlar, işin sanatsal dilinin benzeri olmadığı için sonraki senelerde de çok sayıda sergilerde gösterildi.Sonrasında hangi ülkelerde, hangi temalar üzerine çalışmalar yaptınız?Bugüne kadar serinin odak noktası defalarca değişti. Değişimlerin hepsi kalbimde bu soruları nasıl çözdüğümü gösteriyor. Mesela, serinin başlangıcı bir protestoydu. Sonra, ana konusu şehirde yaşayan insanlar oldu. Örneğin bir çalışmamda iki adam veya iki kadın var; bu da arkadaşlık ve aşk üzerine düşüncelerimi ifade etmek içindi. Ardından sloganlar üzerine odaklanan birkaç iş yapmaya başladım. Mesela ‘Kovuldu’ serisi… O zamanlar Çin’de güvenli yemek denilen bir şey yoktu. Plastikleştiricinin içeceklere eklenmesi ancak 2011 yılında kabul edildi. Bu durum üzerine bir iş yaptım ve ondan sonra her türlü yemek güvenliği meselesini dert edinen işlere devam ettim. 2009’da hazır noodle’ların yanabileceğine dair bir haber üzerine iş hazırladım. Bunun ardından bir hazır noodle çalışması daha yaptım, çünkü noodle kartonlarında kansere yol açan floresan tozunun bulunduğu haberleri çıkmıştı.Tercihlerinizde belirleyici rol oynayan başka ne tür etmenler var?Seride gördüğünüz değişimler, doğayla insan dünyası arasındaki çatışmaları gösteriyor. Venedik’te yaptığım iş mesela… Venedik’in sular altında kalacağını okuduğum zaman, ‘çevreyi korumak için adım atmazsak bu kadar güzel bir yeri kaybedeceğiz’ diye uyarmak istedim ve insanların dikkatini çekmek için orada saklandım. Borsa, döviz ve ekonomi gibi insan işi olan şeylerin gerçek hayatlarımıza olan etkisi ilgimi çekiyor mesela. O yüzden Wall Street’teki bronz boğa heykelinde ve terörizmle mücadelenin simgesi haline gelen ve hafızalarda büyük etki yaratmış İkiz Kuleler’de işler yaptım.Bir çalışma ne kadar vaktinizi alıyor?Bedeni boyama süresi altyapının karmaşıklığına bağlı daha çok. Süpermarket, Dergi gibi işler detay gerektirdiği için çok zaman aldı. En uzun süren işim iki asistanla 4 gün sürdü.Görünmez olmanın zorlukları neler?Çok zor bir iş bu. Altyapı basitse bir gün yeterli ama özellikle dışarıda çalışırken, sonraki gün kaldığımız yere geri dönemediğimiz için bir gün içinde bitirmek zorundayız. İşte, orada durup ‘boyalanmak’ çok acı. Saatlerce hareket edemiyorsunuz, vücudunuzun her yeri acıyor… Herşeye rağmen bu süreci seviyorum; çünkü sanatsal bir rüyada olduğumu hissettiriyor bana.Boyadığınız kişilerin hepsi ekipten mi?Asistanım benimle birlikte bir işimde yer aldı. Ellerini boynuma sararak kocaman bir bayrakta saklandı. Şimdi, ilginç buldukları ve çağdaş sanata yakın hissetmek istedikleri için çok sayıda insan üretimlere katılmak istiyor.Bugüne kadar en farklı çalışma hangisiydi?‘Eğitimi Teşvik Etmek için Beraberlik’ çalışması. Sanatımı yansıtan en tipik işlerden biridir ve kelimeleri de dahil eden, gelecekten umutlu bir çalışmaydı.İmkânınız olsa Türkiye’de neyin içinde kaybolmak istersiniz?Çok uzun bir geçmişe sahip olduğu ve Batı ile Doğu arasında bir köprü kurduğu için Türkiye’de tarihsel bir yeri tercih ederdim. Şehirlerin tarihlerine ve burada yaşayan insanların tarihlerinde bir şeyleri hatırlatabildiğim yerleri seçerim.Hidroelektrik santraller protesto ediliyor. İstanbul’a yapılan üçüncü havalimanı için ormanlar yok ediliyor. Hangisi daha cazip?Pek çok ülkede benzer durum yaşanıyor. Mesela şu an Brezilya’da insanlar yeni yapılmak istenen büyük spor mekânlarını protesto ediyor. Gelecekte Türkiye’de bir iş yaparsam öyle bir yerde seçmek isterim ki, sanatımda da amaçladığım gibi, yapacağım iş insanların düşüncelerini ifade edebilsin ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmeye yardımcı olsun. Ve şuna inanıyorum ki, sanatı halkın günlük hayatına sokabilirsek kitlelerin sanatı anlamasına ve insanların dünya hakkında düşünmelerine yardımcı olabiliriz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Anadolu’da Cezayir rüzgârı esecek

Konser: Cezayir asıllı Fransız müzisyen Rachid Taha, 19 Temmuz Cumartesi günü saat 21.30’da Ankara CerModern’de sahne alacak. 1981 yılında kurduğu grubu Carte de Sejour (Oturma İzni) ile müziğe başlayan Cezayirli sanatçı, grubun 1989’da dağılmasıyla müzik kariyerine solo devam etti. Rachid Taha, son albümü ‘Zoom’ ile dört yıllık sessizliğini bozarak sevenleriyle buluştu. Zoom albümünde Taha’ya, misafir sanatçı olarak eski ünlü futbolcu Eric Cantona ve eski The Clash grubu üyesi Mick Jones eşlik etti. Biletix’teki biletlerin fiyatı 40 TL.Terzi oğlundan popçu olur mu?Tiyatro: Yönetmenliğini Veysel Diker’in yaptığı, sekiz türkünün canlı orkestra ile söyleneceği, acıklı güldürü türünde bir tiyatro oyunu olan ‘Terzinin Türküsü’ Aliağa Açıkhava Tiyatrosu’nda tiyatroseverlerle buluşuyor. Oyun 20 Temmuz Pazar günü saat 22.00’de. Terzi Şirin, mesleğine sadık bir kişidir ancak ailesi pek hoşnut değildir. Bu durum aile içinde mutsuzluklara yol açar, Şirin oğlunu terzi yapmak ister, oğlu popçu olmak niyetindedir. Terzi Şirin’in türküleriyle, oğlunun müzik anlayışı, farklılığı oyunun ana eksen çatışması... Biletix’te yer alan biletleri fiyatı 6,5 TL. Adalar’da bahar bir başka… Sergi: Ressam Ayla Akyol, ‘Adalarda Bahar Bir Başka Güzel’ adını verdiği sergilerinin ikincisini sanatseverlerle buluşturuyor. Bugün açılışı yapılacak sergi Adalar Kültür Derneği Sanat Galerisi’nde... 26 Temmuz Cumartesi gününe kadar açık kalacak sergi için Ressam Akyol, bu sergisinde baharı kutlayarak üretkenliğini gözler önüne seriyor.Bozcaada’da bir ilk… Festival: Bu yıl ilki düzenlenecek ‘Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali’ 30 Ekim–2 Kasım günleri arasında gerçekleşecek. Festivale katılan filmler arasından en iyi filme 7 bin TL, ikincisine 5 bin TL, üçüncüsüne ise 3 bin TL ödül verilecek. Festivale katılım koşulları ve başvuru için www.bifed.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

HÜLYALI KADIN

Nicole Kidman’ın Grace Kelly’yi canlandırdığı filmden bir kare. Filmden bağımsız olarak bana hülyalı kadınları çağrıştırdı.Arka fondaki tatlı ışık, hafifçe salınan perdeler, tavandaki işlemeler, balkonun yumuşak kemeri ile mermer paravanın beyazlığı, kadının dünyaya tepeden bakışı, bedenin kırlgan duruşu, kısacası fotoğraf bütün unsurlarıyla bir hayal kurma seansına çekiyor bizi. Kadının geçmişini mi hatırladığı, geleceğin mutlu günlerine mi odaklandığını bilemiyoruz. Tam bu noktada Spinoza geliyor aklımıza. 17’nci yüzyılın bu ünlü filozofu Ethica adlı eserinde şöyle diyordu:“İnsan herhangi bir şeyin hayalinden etkilendiği sürece, o şey mevcut olmasa bile onu mevcutmuş gibi düşünecektir; bu hayali geçmişte olan ya da gelecekte olacak olan bir şeymiş gibi değerlendirmeyecektir. “Hayaller zamanı yekpare hale getiriyorsa içinde bulunduğumuz an her şeyi ve herkesi kapsıyor demektir. Yaşanmış, yaşanmakta ve yaşanacak olanların tamamını... Hayal ile gerçek iç içe, adeta yapışık ikizler gibidir. Hiç bir cerrah onları ayıramaz. Neşteri vurduğu an ölürler çünkü. Nicole veya Grace, Ayşe veya Fatma, Ahmet veya Hasan fark etmez. Yıllar ve mekanlar ne denli farklı olsa da birinde diğer hepsi saklı durumda. Bedenimizden önce vardık biz. Bedenimizden sonra da sürecek varlığımız. Durumu ifade edebilecek bir kelime yok sözlüklerde. Fevkalade, muhteşem, olağanüstü, mükemmel ötesi... Hiçbiri ve hepsi... Yaradan hayretimizi artırsın...DALINDA KALAN PORTAKALLARFotoğraf altında Manavgat’ta 25 bin dekar alanda üretilen 40 bin ton portakalın alıcı bulunlamayınca dalında kaldığı belirtilmiş. Dalda kalan meyve tabiri ne çok şey çağrıştırıyor insana. Çok istedikleri halde evlenemeyen genç kızlar, rahimlerinde bir bebek kıpırdamadığı için kendilerini eksik hisseden kadınlar, liyakatları siyasi nedenlerle karşılık bulmayan beyaz yakalılar, alın terleri boşa akan emekçiler, değeri bilinmeyen parlak fikirler, karşılıksız aşklar, kullanılamayan alternatif yollar, atıl bırakılan fabrikalar, kanıtlanamayan gerçekler ve daha neler neler...Görünüşe bakarsak dalda kalmayı hüzün, öfke, isyan veya küskünlük sebebi olarak görebiliriz. Oysa içimizde her şeyin yerli yerinde olması gerektiğine dair kuvvetli bir inanç vardır. Adalet bekleriz hayattan; adaletsiz manzaralardaki payımızı hiç düşünmeden. Toplanmayan portakallara üzülürüz, dallarında bıraktığımız insanları hatırlamadan. Başkalarından beklediğimiz cevvalliği kendimiz göstermeyiz.ELLER YUKARI!Bu Japon kadın yağmurun damlasından bile korunduğuna göre, hayattan korktuğunu varsayabiliriz. Bütün korkaklar gibi hayatı kontrol altında tutmaya çalışıyordur kesin. Soğuk girmesin diye pencereleri sıkı sıkıya kapatıyor, hastalanmamak için ne yiyip içtiğine aşırı dikkat ediyor, insanlara şüpheyle bakıyordur. Çok az arkadaşı vardır. Onlara bile mesafelidir. Yanlış bir şey söylerse kınanacağını düşünerek ağzını pek açmıyordur. Dokuz-beş mesaisiyle çalışıp, işin dışındaki dünyayla pek ilgilenmiyordur. Kısacası “ıslanmamak” için alınmamış tedbir bırakmıyordur. Yine de sakındığı gözlerine durmadan çöpler batıyordur, ayakları sık sık taşlara takılıp burkuluyordur. Bütün aksilikler gelip inatla onu buluyordur. Hayatı yeterince yönlendiremediğini, eksik akıllı olduğunu düşünüp tedbirleri yeniden gözden geçiriyor ve tabii ki bu kısır döngüden asla çıkamıyordur.Birisi bu kadına “Eller yukarı, teslim ol!” diye bağırabilir mi lütfen?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Bunları ye D vitamin olsun!

D vitamini, bilinenin aksine sadece diş ve kemik gelişimi için gerekli değil. Özellikle ilerleyen yaşlarda hastalıklarla mücadelede büyük önem taşıyan D vitaminini hangi kaynaklardan karşılayabiliriz?Kendinizi taşıyamayacak kadar halsizsiniz, son günlerde bir de depresyon eğilimi başladı. Kol ve bacaklarınıza kramp girmediği tek bir gün yok. O halde D vitamini testi yaptırmanızda fayda var. Zira D vitamininin kanda belirgin şekilde azalmış olması bu ve daha birçok problemin temel sebebi.“D vitamini yetersizliğinde kanda kalsiyum ve fosfor düzeyi düşer. Bu yüzden özellikle çocuklarda kemiklerde yumuşama ve eğrilme (raşitizm) görülebilir.” diyor, E-lab Laboratuvarı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Aytaç Keskineğe. Kemik kütlesinin azalması ve kemik kırılganlığının artışına (osteoporoz) da aynı faktör neden oluyor. Bu yüzden D vitamini eksikliğinin tanısı ve tedavi edilmesi, kemikler, kaslar, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, kanser gibi diğer birçok hastalıkların önlenmesi yönünden çok önemli. D vitamini eksikliği 3 ana nedenden kaynaklanıyor Keskineğe’ye göre. Yetersiz güneş maruziyeti ile birlikte gıda yoluyla yetersiz D vitamini alımı, D vitamininin bağırsaktan yetersiz emilimi, karaciğer veya böbrek hastalığı olanlarda D vitamininin etkin formuna dönüşememesi. Bazı ilaçlar da bu vitaminin eksikliğine sebep olabiliyor. Bu sorunu önlemede yeterli güneş maruziyeti ve D vitamini içeren gıdaların tüketimi önemli. D vitamini, güneş ışınlarının etkisiyle deride oluşur. “Günlük D vitamini gereksinimi kollar, bacaklar ve yüzün 20 dakika gün ışığına maruz kalmasıyla karşılanabilir. Gerekli güneş ışığı miktarı, kişinin yaşı, deri rengi, maruziyet süresi ve varsa diğer tıbbi sorunlara göre değişir.” diyor, Aytaç Keskineğe. D vitamininin deride yapımı, yaşla giderek azalıyor. Deri rengi koyu olan kişilerin, yeterli D vitamininin oluşması için, özellikle kış aylarında uzun süreli gün ışığına ihtiyacı var. Güneş koruyucu (faktör 20 ve fazlası) kullananlarda deride D vitamini oluşamıyor. Bazı hastalıklar, bağırsaklarda D vitamini emilimini engelliyor. Çölyak, Crohn hastalığı ve kistik fibrozis bu hastalıklar arasında. Mide veya bağırsakların bir kısmının çıkarıldığı veya aşırı şişmanlık tedavisinde uygulanan gastrik- by-pass ameliyatları sonrasında da D vitamini eksikliği görülebiliyor.Yağlı balıklar, yumurta sarısı ve süt…D vitamini eksikliği halsizlik, yorgunluk, depresyon eğilimi, vücutta kramp gibi şikayetlere yol açabiliyor. Bu gibi şikayetlerde kan tetkiki yaptırmakta fayda var. Yediklerimize dikkat ederek korunmak mümkün. Somon, ton, uskumru ve yağlı palamut, denizin D vitamini yönünden en zengin kaynaklarından. Bunların yanı sıra karaciğer, yumurta sarısı ve süt, güneşte yetişen mantar türleri de bol miktarda D vitamini içeriyor. “Yaz aylarında doğru güneşlenme ile 200-300, doğru beslenme ile 100-150 ünite D vitamini alınsa dahi geriye 700-800 ünitelik bir açık kalıyor. Bu aşamada vitamin takviyelerine ihtiyaç duyulur.” diyor, Aytaç Keskineğe. D vitamini eksikliği olan hastaların günlük D vitamini desteği almaları ya da 6 ayda bir D vitamini damlaları kullanarak depolamaları doktorlarca öneriliyor. Ancak, D vitamininin fazlasının da toksik etki yaparak karaciğeri yorduğunu unutmamak gerekiyor.Güneşlenin ama…Sadece güneş ışınları ya da bazı gıdalarla sağlanmaya çalışılan D vitamini, istenilenin çok çok altında bir oranla, vücuda yok denecek kadar az katkı sağlıyor. 11.00-16.00 saatleri arasında güneşlenmenin cilt kanserine davetiye çıkardığı biliniyor. Ancak saat 16.00’dan sonra güneşin altında sere serpe uzansanız dahi D vitamini almanız mümkün değil. Öte yandan cildi koruyucu kremler de D vitamini alımını engelliyor. “Güneş eskisi kadar masum değil. O nedenle riskli saatlerde sınırsız güneşlenmek sakıncalı. Bu nedenle D vitamini almak amacıyla yapılan güneşlenmeyi haftada iki gün en fazla yarım saatle sınırlamak gerekli.” diyor, Aytaç Keskineğe. Gün boyunca evinizin, ofisinizin ya da aracınızın camından gelen güneş ışığının da D vitamini almanıza hiçbir katkısı olmadığını çünkü camın ultraviyole B ışınlarını filtrelediğini unutmayın.Ne işe yarıyor?Daha çok genç kadınlarda bağışıklık sisteminin neden olduğu Multipl Skleroz (MS) hastalığının ilerlemesi, yeterli D vitamini alınması halinde yavaşlıyor. Ataklarla seyreden bu hastalıkta D vitamini, atakların arasının uzamasını ve şiddetinin hafiflemesini sağlıyor.Erkeklerde prostat kanserinin önlenmesinde büyük önem taşıyor. 60 yaş üstü için ayrıca gerekli.Kadınlarda çok sık rastlanan meme kanserine karşı da yeterli D vitamini kullanımının olumlu etkisi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış.D vitamininin kolesterolü düşürücü ve metabolizmayı hızlandırıcı etkisi de bulunuyor.Obez hastalar üzerinde yapılan araştırmalarda D vitaminini doğru miktarlarda alan grupta obezitenin Tip2 diyabete dönme hızının daha yavaş olduğunu gösteriyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Ağzınızın tadı kaçmasın diye...

Ağız kokusu hem kişiyi hem de muhatabını rahatsız ediyor. Pek önemsenmese de sorunun kaynağı bulunup tedavi edilmezse kalp ve böbrek hastalıklarına bile yol açabiliyor.Tıptaki adıyla ‘halitosis’ dersek kimse anlamaz lakin ağız kokusunu beş metre öteden tanırız. Kimi zaman yediklerimize bağlı olarak çıkar ortaya, kimi zaman diş problemlerine. Bunun gibi onlarca nedeni var aslında. Oruçluyken de uzun saatler boyu aç kalmaya bağlı olarak gelişebiliyor. Ancak birkaç küçük noktaya dikkat ederek bu problemi en aza indirmek mümkün.Sorunun nedeni kimi zaman solunum yolları veya sindirim sistemi problemleri olabiliyor. Ancak Dentadent Ağız Diş Çene Cerrahisi Uzmanı Namık Kemal Ayhan, yapılan araştırmalara göre ağız kokusunun yüzde 90 oranında ağız içi problemlerden kaynaklandığını söylüyor. “Söz konusu ağız ve diş sağlığı problemleri beraberinde kokuya neden olan bakterileri getirerek, bakteri sayısının olması gereken seviyelerin çok üstüne çıkmasına neden olur. Biriken bakteriler öldüklerinde veya ölmeye başladıklarında hidrojen sülfür bileşeni açığa çıkar. Bu bileşenin oldukça kötü bir kokusu olduğundan, ağız/nefes kokusuna sebep olur.” diyor, Ayhan. Ağız hijyeninin kötü olması da bakteri oluşumunu körükleyen bir diğer etken. Yoğun diş taşı oluşumu, diş çürükleri, diş eti iltihabı, kist, apse, eskimiş, kırılmış veya iyi yapılmamış dolgular, kanal tedavileri, eski kronlar, köprüler veya protezler de başlıca sebeplerinden. Ağız kokusu çeşitli sistematik hastalıklar neticesinde de oluşabiliyor. Ağız kokusuna neden olan alışkanlıkların başında alkol ve sigara geliyor. Sigaranın dil üzerinde oluşturduğu sarı tabaka bakteri oluşumuna zemin hazırlıyor. Öte yandan çay, kahve ve kola gibi kafein içerikli içecekler vücuttaki su kaybını artırır ve ağız kuruluğuna neden olur. Aşırı tüketimlerinden kaçınmak gerekir.Ağız kokusu basit bir problem gibi görünse de ihmale gelmiyor. “Nefes kokusuna çürümüş bir dişin sebep olduğunu varsayalım. İhmal edilen çürük diş iltihap oluşumuna sebep olur. Sonraki aşamada dişlerin etrafındaki kemik dokusu ve çene kemiği tahrip olur ve dişler sallanıp dökülmeye başlar. Öte yandan, iltihap kan dolaşımı yoluyla kalp, böbrek ve eklemlere de sirayet edebilir. Bu durumda, iltihap kesin olarak belirli bir hastalığa neden olur diyemeyiz ancak, vücut genelinde pek çok sağlık sorununun temelinin atıldığını kesin olarak söylemek mümkün.” diyor, Namık Kemal Ayhan. Ağız kokusu ilaçları doktora danışılmadan alınmamalı. Ağız gargarası seçerken alkolsüz olmasına özen gösterin. Tadı aşırı keskin ve alkollü ürünler ağzınızı daha çok kurutarak kokuyu artırabilir.Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirinSüt ve süt ürünleri genellikle çok iyi sindirilemediklerinden fazla tüketilmesi ağız kokusuna neden olabilir.Şekerli, yağlı ve baharatlı gıdalar, terleme ve ağız yoluyla da dışarı atılırlar. Dolayısıyla fazla yediğinizde nefesinizin kokmasına yol açar.Bilinçsiz yapılan diyetlerin neden olduğu karbonhidrat yetersizliği de ağız kokusu sebebi. Karbonhidrat enerjiye dönüşür. Yetersizliği durumunda vücut ihtiyaç duyduğu enerjiyi keton adı verilen bileşiklerden sağlar. Nefesle dışarı atılan keton bileşiği de ağız kokusuna sebep olur.Ağız hijyeni için…İftar ve sahurun ardından, dişlerinizi özenli bir şekilde fırçalamayı ihmal etmeyin. Bu işlem genelde 15-20 saniye değil en az 1-2 dakika sürmeli. Yoksa yeterli hijyen sağlamıyor.Her bir dişi tek tek, diş etlerine hafifçe masaj yaparak fırçalayın. Masaj sırasında, diş etlerinin araları da süpürülür, yemek atıkları ağızdan daha iyi uzaklaştırılır.Çok sert diş fırçası kullanmaktan kaçının.Dişlerinizi fırçalarken çok fazla baskı uygulamayın.Mutlaka diş ipi kullanın.Ağzınızın kurumamasına özen gösterin. Oruçluyken de abdest alırken ağız çalkalama işine özen gösterin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Uzun yol arkadaşları...

Uzun yola çıkarken, insanın aklına önce nevalesini hazırlamak geliyor. Oysa bir de yol kenarından toplayabileceği öyle nimetler var ki, onları es geçmek olmaz. Bayram yaklaşırken, yol üstü duraklarında karşınıza çıkması olası bitkilere bakalım.-Yola çıkmak biraz da şehri arkada bırakıp aslolanı hatırlamak demek. Giderek unutulsa da, hangimiz ellerini delen çalılıklar arasında böğürtlenlerin gizli olduğunu bilmez? Ya da bir yerde mola verdiniz, yeşillikler arasında serpilen kaz ayağı, semizotu, dereotu gözünüze takılmaz mı?Bir piknik alanında çocuklar yaramazlık yapıp da ısırgan otlarının arasına düştü, hemen ebegümeci aramaz mısınız? Ebegümeci ısırganın kızarttığı yerlerin kaşıntısını dindirir, acısını alırken; size de bu iki bitkinin hep yan yana büyümesine hayret etmek düşer.Yol üstü durakları arasında o kadar çok bitki var ki, insan verilen molalarda bunları toplamak isteğine engel olamıyor. Kuşburnu, adaçayı, kenger, fesleğen, reyhan, kuzukulağı, hindiba, ısırgan, ahududu, deniz teresi, lavanta, madımak, sarı sabır, karayemiş... Daha da uzayıp gidecek bir liste. Türkiye’nin endemik çeşitliliği ve florası göz önüne alındığında sayısı binlerle ölçülür.Peki yol kenarında mesela hüdayinabit bir defne ağacına rastgeldiniz. “Biraz yaprak toplayayım da eve götüreyim” diye düşündünüz. Ağacın da kurdun da kuşun da hakkı var, biliyorsunuz. Ne yapmak lazım? Bitkilerden, ağaçlardan kurutulmak üzere yaprak keserken, çiçekli-meyveli olmayan dalları kesmeye, çok irileşmiş yaprakları bitkinin üzerinde bırakmaya, kestiğiniz yaprakları da kapalı olmayan, havadar bir yerde saklamaya özen göstermeniz gerekiyor. Mesela kurutulmak üzere alınan yaprakları kestikten sonra iğne ve iplikle sap yerlerinden geçip, bir dizi haline getirip havadar ve gölgelik bir yerde 1 hafta kurumaya bırakmanız gerekiyor.Havadar bir yerde kurutma yöntemi yine yol kenarlarında sıklıkla rastlayabileceğiniz kekik, adaçayı, biberiye, lavanta, zahter, reyhan, kişniş için de geçerli. Topladığınız yaprakları tülbentlerin üzerine yayıp rutubetli olmayan bir yerde bekletirseniz, kuruyan bitkileri kış boyu kullanabilirsiniz. Üzeri tozlanmasın diye yine ince bir tülbent koymak şartıyla. Bir diğer yöntem de gazete kâğıdına sarılan otları buzdolabında kurutmak. Yıkayıp nemini iyice aldığınız nane, maydanoz, dereotu gibi bitkileri gazete kâğıdına sararak yeşilliğini bozmadan saklamak mümkün. Önemli olan, buzdolabında da nemlenmediğine emin olmak.Bu mevsimde Karadeniz yaylalarına kurulan ölmez çiçek, Akdeniz’e doğru indiğimizde karşımıza çıkan kaynanadili, Ege’de adım başı rastlayıp da yanından şifasını bilmeden geçtiğimiz devedikeni, dulavrat otu; hepsi ayrı ayrı bir şifa bir güzellik vaat ediyor.Her yolda denk geldiğinizi toplamayın elbette. Egzozdan, tozdan nasibini almış bitkiler de bir yerden sonra yarardan çok zarar getirir.Ama şehirden biraz uzaklaşıp bir söğüt gölgesi bulacak olursanız, orada bir çaylık mola vermek ikramını gönlünüzden esirgemeyin..

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

Muz

Muzun bünyemize gerekli hemen hemen bütün maddeleri bulunduran bir meyve olduğunu biliyor muydunuz?Son zamanlarda ithal edilen iri cinsleriyle de tanıştığımız muz, hem çocuklarımızın itiraz etmeden yediği meyvelerden biri hem de içinde bulunan bol vitamin, mineral ve proteinler nedeniyle bizim de bünyemizin ihtiyacı olan birçok gıdayı ihtiva eden bir besin kaynağıdır.Süt + muz = Muhteşem ikiliMuzda bünyemize gerekli olan hemen hemen bütün maddeler bulunur. Bu yüzden çocuk, yaşlı; kadın, erkek her yaş ve cinsteki insana gerekli bir besindir demiştik.Çocuklarda muzun kemik gelişimine yardımcı olduğunu unutmamalıyız. Yalnız kalsiyum miktarı az olduğu için sütle beraber vermeliyiz. Ayrıca sütle beraber verilen muz, çocuklarımızda daha fazla demir, kalsiyum ve vitamin demektir. Güçlü bir kemik yapısı yalnızca kalsiyum ve D vitaminine bağlı bir durum değildir. Bunun için potasyum da gereklidir ve muz bunu size fazlasıyla garanti eder.Bu iki gıda beraber verildiğinde çocuklarımızın kanlanmalarına, vücutlarının gelişmesine ve ayrıca hastaların kendilerini çabuk toparlamalarına yarayacaktır.Düzensiz kalp atışlarınız varsa bol bol yemelisinizMuzun içindeki potasyum düzensiz kalp atışlarının iyileşmesi için oldukça önemlidir. Bu tür şikâyeti olanlar muzu mevsiminde düzenli olarak yemelidir.Bir muzun içinde 400 mg kadar potasyum bulunmaktadır. Potasyum minerali aynı zamanda tansiyonu düzenlemede de yardımcıdır. Dolayısı ile tansiyon hastalarına da muz özellikle tavsiye edilir. Saç dökülmelerinde de etkiliMuz, bünyesinde B vitamini barındırdığından dolayı saç dökülmesi şikâyeti olanlar da muzu mevsiminde ve düzenli olarak yerlerse saç dökülmelerini önlemede oldukça tesirli bir yardımcıya sahip olmuş olacaklardır.Kanamaların uzun sürmesini engelleyen mineraller ve K vitamini ihtiva eden muz, aynı zamanda cilt problemlerini gidermek için de oldukça yararlıdır.Bunun için, olgun bir muzu püre yapın ve cildinize göz çevrelerine gelmeyecek şekilde yüzünüze sürün. Bu püreyi on beş dakika yüzünüzde beklettikten sonra yüzünüzü ılık su ile yıkayıp hemen nemlendirici sürün. Derinizin dengesini sağlayacak, sivilcelerin giderilmesinde yardımcı olacak bu maskeden memnun kaldıktan sonra vazgeçemeyeceksiniz.Koruyucu gıdaMuzun içinde bulunan nişasta, bağırsak iç yüzeyini korumaktadır. Ancak muz içerdiği bu nişasta sebebiyle kabızlık yapabilir, bu yüzden tek başına yenilmeyerek yanında armut veya kayısı, portakal gibi bağırsaklara yumuşaklık veren meyvelerle birlikte alınmalıdır.Çocukların sağlığını korumada yardımcı olan muz aynı zamanda kendisini mutsuz hisseden ve odaklanma problemi yaşayan çocuklar için de bulunmaz bir nimettir. Çünkü muz, insanın kendisini huzurlu hissetmesini sağlayan serotenin hormonunun salgılanmasını artırır.İthal mi ,yerli mi?Elbette ki tercihimiz yerli muzdan yana olmalı. İthal muzlar kat ettikleri uzun yollar boyunca bozulmaması için işlemden geçiriliyor ve uzun süre dayanıyor. Oysa bizim yerli muzumuzun ömrü tabii şartlarda bir hafta kadar. Bu durumda yerli muzu tercih etmemiz kaçınılmaz gözüküyor. Hafif yeşil olan tam olgunlaşmamış muzları alıp evde bekletirseniz kısa bir süre sonra sararacak ve siz de tam zamanında olgunlaşmış muz yemiş olacaksınız.Ayrıca muzBöbrek ve mafsal iltihabı bulunan hastalara çok faydalıdır.Sinir zafiyetini ve beyin yorgunluğunu giderir.Bunlara dikkatŞeker hastalarına muz pek tavsiye edilmemektedir.Hazım problemleri olanlar için muz fazla yenilmemesi gereken bir meyvedir. Ayrıca muzu yemeklerden hemen sonra yemeyin...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

‘Kuşları yok etme konusunda ne gerekirse yaparız' diyorlar

16. Kuş Konferansı'nda açıklanan bir rapora göre 3. havalimanında her yıl en az 780 uçak-kuş çarpması meydana gelecek. İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu üyesi Akdoğan Özkan da T24'teki yazılarında ısrarla bu tehlikeye dikkat çekiyor. Fakat uyarıları dikkate alan muhatap bulamamaktan dolayı muzdarip. "Aldırmazlıktan öte vicdansızlık var" diyor.T24 yazarı Akdoğan Özkan, aynı zamanda İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu üyesi. İstanbul'da hayata geçirilen mega projelerin bırakın kuşları, insanları dahi önemsemeyen çok ciddi tehditler barındırdığını hem kendi kuş gözlemi tecrübelerinden hem de geçtiğimiz mayıs ayında yapılan 16. İstanbul Kuş Konferansı raporlarından çok net biliyor. Yazılarında da ısrarla bu projelerin hem kuşlara hem de insanlara büyük zarar vereceği öngörüsünü dile getiriyor.Örneğin havalimanı projesi, kuşların doğal hayatına zarar vermesinin yanı sıra göç yolları üzerinde olması dolayısıyla ‘kuş çarpması' vakalarını tetikleyici noktada. Özkan, ‘kuşlara acımıyorsanız bari insanlara acıyın' nevinden uzman raporlarını dikkate almayan yetkililere sitemli: “Kuşların göç yollarının üzerinden İstanbul'un akciğerlerinden yol geçiriyorlar. Siz bunu dikkate alabileceklerini varsayarken, bir bakıyorsunuz, bu güzergah üzerindeki sulak alanlara beton döküyor, sulak alanları yok ediyorlar. 'Kuş mu geçiyor, iyi biz de köklerine kibrit suyu dökeriz' demiş oluyorlar."Bir yazınızda ‘insanın kendi türü için ne musibetler planladığını, ne tür felaketler hazırladığını bazen kuşlar sayesinde öğrenebiliyoruz' diyorsunuz. Kuşlar nasıl haberdar ediyor bizi?Demek istediğim kuşların bir bölgedeki varlığının o bölgenin ekolojik olarak sağlıklı oluşuna delalet etmesi. Türlerde ya da bireylerin sayılarında bir azalma meydana geliyorsa orada insan sağlığını da ilgilendiren bir sıkıntı var demektir. Kuşlar bir bölgede çevresel sorunların varlığını ilk haber veren canlılar aslında. Bir açık arazide kuşlar ölüyorsa orada tarım ilacı bilinçsiz kullanılıyor olabilir, su kaynağında sorun olabilir. Sulak alanlar civarında oluyorsa bu ölümler sanayi kirliliği alarm veriyordur. Bir dağ köyünde sakallı akbabaları eskisi gibi göremiyorsak küçükbaş hayvanlar için de büyük tehlike var demektir. Keklik avı kökü kazınır şekilde abartılmışsa orada kene vakaları ve ölümler görülebilir demektir. Yani bir bölgede kuşların yok olmasıyla sonuçlanan gelişmeler oluyorsa, sırada biz varız demektir.Mega projelerin kuşların doğal hayatına vereceği zarara dikkat çekmek isteyen kuş gözlemcileri geçtiğimiz mayıs ayında ilginç bir eyleme imza atmıştı.Bu tespitleri kuş gözlemcileri yapabiliyor mu?Gözlemciler olarak biz sadece kuşları habitatlarında izlemeyi, yer yer davranışlarını gözlemeyi ve bunları kayıtlara geçirmeyi gerçekleştiriyoruz, göç döneminde ve kış ortasında da sayımını yapıyoruz. Ancak bahsettiğiniz bilgileri gözlemcilerden ziyade arazi çalışması yapan bilim adamları, ornitologlar sayesinde ediniyoruz. Halkalama çalışmaları bilgiye giden yolda bilim adamları için önemli bir safha. Zarar vermeyen özel teknikler ile yakalanan ve sırtlarına uydu vericisi takılan kuşlardan da rotaları, nereleri mesken tuttukları ve senelik davranışları gibi çok önemli veriler elde ediliyor.Üçüncü havalimanı projesi kuşların ve insanların yaşamı için neden tehdit unsurları içeriyor?Şehrin hakim rüzgârı poyraz yani kuzeydoğu rüzgârı olunca, Yeşilköy Havalimanı'na uçaklar ağırlıklı olarak güneybatı istikametinden yaklaşıyor. Yani denizin üzerinden. Bu göçmen kuşlar için bir avantaj. Zira termik akım bulamadıkları için su üzerinde uçmayı tercih etmiyorlar onlar. Eğer kuzeye bir havalimanı yapılırsa uçaklar havalimanına yine güneybatı istikametinden yaklaşacağından bu kez son yaklaşma karalar üzerinden olacak. Bu da göç eden kuşlarla çarpışma riskini artıracak.Kuş çarpmaları bu kadar ciddi bir tehlike mi?Bakın Amerikan Federal Havacılık Kurulu'nun (FAA) araştırmalarına göre, uçaklarda her 5 bin uçuştan 1'inde bir kuş çarpması vakasına rastlanıyor. Bunlar ille de ölümlü kazalara yol açmıyor. Ama risk her zaman var. Hele de söz konusu olan 1,5-2, hatta 2,5 m kanat açıklığına sahip yırtıcı kuşlar olursa. Kuş çarpması deyip geçmeyin. Kuşlar çarpışmanın etkisiyle kokpitten içeri girebildikleri gibi, motora da girebiliyor, oradan kopan pallerin kabine girmesi sonucu yangın çıkmasına sebep olabiliyorlar. Söz gelimi ağırlığı 2 kg olan bir yavru leylek saatteki hızı 650 km olan bir uçakla çarpıştığında, açığa çıkan kinetik enerji 32 bin 600 joule oluyor. Bir tüfekten çıkan merminin 5 bin joule olduğunu düşünürseniz, kuş çarpışmalarının şiddetini daha iyi hayal edebilirsiniz.Kuşların kazalara yol açacağı öngörüsü basında da çok yer aldı. Yetkililer bununla ilgili önlem alıyorlar mı? Sizleri ya da bilirkişi konumundaki kuruluşları muhatap alıyorlar mı?Ben bu konuda bir otorite değilim. Sadece erişebildiğim, herkese açık kaynakları okumayı, öğrenmeyi becermekte zorlanmayan biriyim. Zahmet edip bu tehditleri önemsemeleri halinde bu kaynakları neşet ettikleri yerden, yani bilim adamlarından, çevre örgütlerinden temin edip bağımsız, akademik bir kurul oluşturabilirler. Ama bizde kervan yolda düzülüyor. Yani önce altyapı yapılıyor. Sonra kuş çarpması tehdidinin boyutu görülünce “hadi şunları gömelim” deniyor.Bu tip tehlikeler barındırdığı için dünyada vazgeçilen havalimanı ya da köprü projeleri var mı?İngilizler en yakın bilinen örnektir mesela. Londra'daki Heathrow, Gatwick ve Stansted gibi mevcut 3 havalimanına yeni bir alternatif arayışında olan İngilizler Thames ırmağının delta ağzını da alternatifler arasında düşünüyorlardı. Ancak bunu bir oldubittiye getirmediler. Uzmanlarına adam gibi tartıştırdılar. Bilim adamlarının dahil olduğu uzun tartışmalar, raporlar ve değişen yer önerilerinden sonra, Heathrow'dan 3 kat daha fazla sisli havası olan, kuş popülasyonu yüksek olan ve çok daha yüksek kuş çarpması riski barındıran Thames Deltası'na havalimanı yapmaktan sonunda vazgeçildi. Bilim adamları nehir ağzına havalimanı yapmak yerine, kuşların göç yollarından ve konaklama alanlarından uzakta, hatta kıyıdan uzak, deniz üzerinde alternatifler düşünüyor şimdi.Hükümet de yeni havalimanı tartışmaları kesinleşene kadar Heathrow'a üçüncü bir pist yapıp genişletmeye karar verdi. Yakında bu onaylanacak. Ve böylece genişletilmiş Terminal 2 (Heathrow Doğu) ile Terminal 5 ve 6 (Heathrow Batı) havalimanının ana yolcu terminalleri haline gelecek. Bakın 2014 sonunda yıllık 75 milyon yolcuya ulaşmış olacak Heathrow. Ama trafik artarken onlar “yetmiyor” demiyor, iniş ve kalkışlarda yaşanan rötarları yarı yarıya azaltmayı hedefliyorlar. Neyle? 2015 yılında hizmete girmesi beklenen yeni trafik yönetimi sistemi ile. Yani teknoloji ile.Başka örnek var mı?Benzer şekilde Almanya'da Frankfurt Havalimanı'nı genişletme projesi var. Yerel halk civardaki ormanlar yok edilmesin, ses kirliliği artmasın diye eylem yapıp hükümete geri adım attırıyor. Kısacası kamu kaynaklarının çarçur edilmesini istemeyince, doğanıza ve haklarınıza sahip çıkınca “çapulcu” olmuyorsunuz, vatandaş oluyor, vatandaş olmanın hakkını veriyorsunuz.Siz yine bir yazınızda 17 Ekim 2013 tarihinde gerçekleşen kazadan bahsedip bunun İlahi bir uyarı olabileceğini söyleyerek, “öyle bir uyarının yapamadığını benim tek başıma yapma imkan ve ihtimalim yok' siteminde bulunmuştunuz. Bu aldırmazlığın nedeni ne olabilir?Aldırmazlıktan öte bir durum var. Vicdansızlık var. Yani, kuşların göç yollarının üzerinden İstanbul'un akciğerlerinden yol geçiyorlar. Sonra, “Bakın tam bu proje güzergahından binlerce yıldır her ilkbahar ve sonbaharda 1 milyon civarında büyük kanatlı ve ötücü kuş geçiyor. İlkbaharda üreme alanlarına çıkıyorlar. Sonbaharda kışlama alanlarına dönüyor.” diyoruz. Siz bunu dikkate alabileceklerini varsayarken, bir bakıyorsunuz, bu güzergah üzerindeki sulak alanlara beton döküyor, sulak alanları yok ediyorlar. Yani, “kuş mu geçiyor, iyi biz de köklerine kibrit suyu dökeriz” demiş oluyorlar. Kimsenin kuşkusu olmasın, kuşların nesillerini yok etme noktasında (!) “gereken neyse” yapıyoruz yani! Dolayısıyla karşımızda böyle bir vicdan varken, yangından mal kaçırır bir zihniyet varken, ümit falan hak getire!

Internetin Ilk Türk Gazetesi

18 Temmuz 2014 Cuma 23:00

720 saatlik film olur mu?

İsveçli yönetmen Anders Weberg, 720 saat yani toplamda 30 gün sürecek olan ‘Ambiance’ adlı filmiyle dünya rekoru kırmaya hazırlanıyor. 2020’de vizyona girmesi planlanan filmin 72 dakikalık ilk fragmanı yayınlandı. Weberg’den Ambiance’ın hikâyesini dinledik.İsveçli yönetmen Anders Weberg, şu sıralar uzun filmler listesine yeni bir yapım eklemenin çalışmalarıyla meşgul. Son olarak 2011’de izleyiciyle buluşan Danimarka yapımı ‘Modern Times Forever’ filmi 10 günlük uzunluğuyla bu listenin rekortmeniydi.Weberg, 2020’de yayınlayacağı ‘Ambiance’ isimli filmiyle bu rekoru yıkmaya hazırlanıyor.Sebebi filmin 720 saat yani tam olarak 30 gün sürecek olması. Weberg’in, birbirine geçmiş uzay ve zamanın, mekânın ötesinde gerçeküstü bir yolculuğu olarak tanımladığı filminin 72 dakikalık ilk fragmanı yayınlandı. Ancak yönetmenin isteği üzerine fragman 20 Temmuz’a kadar izlenebilecek, ardından yayından kaldırılacak. Yönetmen 7 saat 20 dakikalık ikinci fragmanı 2016’da, 72 saatlik üçüncü fragmanı da 2018’de yayınlamayı düşünüyor. Weberg, 2020’de tüm dünyada eşzamanlı olarak seyirci karşısına çıkaracağı filminin bir aylık gösterim sonrası kopyalarının hepsini imha ettirmeyi planlıyor.Weberg ile bir yaşam öyküsüne benzettiği ve ‘46 yıllık yaşamım boyunca var olan duygu ve tepkilerimle ilgili’ dediği filmi ‘Ambiance’ hakkında konuşuyoruz. ‘Zaman’ kavramını kendisine başlangıç noktası olarak alan yönetmen “Uzun süredir bu konsepte ilgi duyuyorum. Daha önceki yapımlarımdan en uzunu 9 saat örneğin. ‘Zaman’ yıllardan beri din, felsefe ve bilim çalışmalarının önemli konusuydu. Çünkü zaman insanoğlunun kontrol edemese de sürekli ilişki halinde olduğu bir şey. Biz sadece onunla nasıl bir ilişki halinde olduğumuzu öğrenebiliriz. Herkes için olduğu gibi benim için de en değerli şeyin zaman olmasını istiyorum.” diyor. İnsanların karanlık ve aydınlık tarafları olduğundan bahseden Weberg kendisinden yola çıkarak bunun filminin hikâyesine olan etkisini anlatıyor: “Benim günlük yaşantım genellikle pozitif geçer. Kendi yiyeceklerimi yetiştirip hayvanlarımın olduğu güzel bir çiftlikte ailemle beraber yaşıyorum. Bunlar hayatımın aydınlık duygularını yansıtan yanları. Fakat kimi zaman karanlık duygularımız da çıkış arar. Bu sebeple her şey bir parça karanlık, kasvetli ve sürrealdir aslında. İşte bu benim çalışmalarımda ifade ettiğim şey.”Weberg, linear bir film olmadığını söylediği Ambiance için deneysel film yapımcısı Gunvor Nelson ile çalışıyor. Filmin 280 saatlik kısmı tamamlanmış. Heyecanlı olduğunu vurgulayan yönetmen 2020’yi merakla bekliyor. Ortada film olur da oyuncu olmaz mı? Haliyle merak edip soruyoruz. Binlerce insanın kamera ile haşır neşir olduğu cevabını veriyor. Oyuncuları filmde rol almaları için ikna etmek biraz zaman almış. Ancak yönetmen bunun da üstesinden gelmiş. “Eğer nazikçe ve saygılı bir şekilde amacınızın ne olduğunu anlatırsanız birçoğu teklifinizi geri çevirmiyor.” diyor.Filmi vizyona girdikten bir ay sonra tüm kopyaları ortadan kaldırmak isteyen Weberg’e bunun sebebini soruyoruz. Fikrini yaşadığımız çağdaki teknolojik gelişmelere bağlıyor. “Artık her şeyin süresiz olarak saklanabildiği dijital bir dönemdeyiz. Oysa önceleri kırılan ya da yanan bir şeyi geri getirmek mümkün değildi. 2006’da başladığım projede de çalışmalarımı siliyordum. Ambiance tamamen kişisel bir performans olacak. Filmle gerçek bir son yapmak istiyorum. Geriye onun hatırası ve izleyicilerin deneyimi kalacak. Tabii bir de 100 taneyle sınırlı, işaretli ve numaralandırılmış her ay için sadece o aya özgü olarak satılığa çıkarılacak filmden çekilmiş fotoğraf baskıları. Bunlar da koleksiyonerlere ait olacak.” Yönetmen şimdiden filmini silecek olmanın rahatlığını yaşıyor. Tek bir deneyim olacağından dolayı da filmiyle arasına duygusal bir bağ kurduğundan bahsediyor. Kariyerini Ambiance ile noktalayacak olan Weberg sonrasında hayatına her anlamda yeni bir sayfa açmak istediğini söylüyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Temmuz 2014 Cumartesi 07:29

Belki şurada 'yeni dünyalar' vardır

Sabah kalkar, bütün ritüelleri yerine getirip mesainize yetişirsiniz. Sahip olmak için yıllarınızı verdiğiniz ünvanlarınızla bir yığın iş yapar eve dönersiniz. Bütün bu döngüde az mutlu olur, çok üzülürsünüz. Bir yazar, bir senarist bu döngüden sizi tutup çıkarmak için yeni bir sistem, yeni bir dünya vaadeder... Hepsinin kaynağı hayaldir ama yazan da izleyen de sessiz bir anlaşma yapmışçasına bu dünyalara inanır.Yüzüklerin Efendisi serisi, Eski Yunan’daki ‘doğa üstü’ güçlerden tutun da 3 bin yıllık ‘İbrahimî dinlere’ kadar izler barındıran bir fantastik sinema filmi. Bu film gösterime girdiği dönemde çok sayıda insanı peşinden sürükledi. Hatta sadece bu seri için oluşturulan hiç kullanılmayacak bir dili bile öğrenenler oldu.Bu dil o kadar yoktu ki, ne bir yazıt vardı ne konuşan birileri. İnsanların hiçbir yerde kullanamayacağı bu dili öğrenmesinin sebebi, gerçeklikten kaçma isteği olabilirdi.Dünya üzerinde yaşanan tüm olumsuzlukları, savaşları, katliamları artık gerçek bir kahramanın, toplumun ya da orduların çözeceği umudunu yitiren birey bu fantastik dünyaya sığındı. İyi ve kötüyü birbirinden ayıran, süper güçleri olan Batman ve Süperman gibi kahramanlar bile izleyiciyi tatmin etmez oldu. Artık bireyler daha mistik ve doğaüstü güçlere ihtiyaç duyuyor. Yeniden dirilen zombiler, bin yıl yaşayan vampirler, Eski Yunan’daki tüm efsaneler, gerçeklikten sıkılan modern insanın yeni kahramanları. Bu kahramanların hikâyelerinde sanki dört kutsal kitaptan menkıbe okur gibi ya da mitolojiden bir hikâye dinler gibi...Aylarca bu hikâyelerin peşinde sürüklenen modern insan bir başka dünyanın mümkün olduğu inancının sınırlarını zorluyor. Bu tür fantezi hikâyeleri bazen ‘kendine hizmet eden bir güç’ olan şeytanı, bazen de yeni dünyalar kuran tek yönetici Allah’ı göstermekte ve bu insanoğlunun bildiği en eski hikâye ‘Tanrı ve Şeytan’ kurgusunun ta kendisi. Bu kurguyu günümüzde en çok ‘Game of Thrones’ sırtlanmış. The Walking Dead, American Horror Story, Supernatural, Dracula, Doctor Who gibi diziler de bu türün çok izlenen diğer örnekleri.Sinemada kaçış Antik Çağ’aSinema eleştirmeni Atilla Dorsay, dizilere sıçrayan bu akımı sağlıksız buluyor. ‘Ölülerin günün birinde kalkıp yürümesi’ durumunun bir fantezi olarak hoş gelebileceğini söyleyen Dorsay, “Ama artık bunlarda bir sömürüye kaçılıyor.” diyor. Dorsay’a göre bir dizinin izleyiciyi haftalar, aylar boyu her akşam tutması çok sağlıksız. Bu durumu şu kıyaslamayla açıklıyor: “Bir filme girersiniz ve iki saat sonra o dünyadan çıkarsınız. Ama bu, sonu gelmeyen dizilerde mümkün değil.”Süper güçlerin Antik Yunan edebiyatının temeli olduğunu hatırlatan sinema eleştirmeni, “Natüralizm gerçekçilik gibi başka akımlar da çıktı. Bu üstün adam mitosu 18. ve 19. yüzyılda yoktu. 20. yüzyıldan itibaren sinemanın içine girdi.” diyor.İnsanoğluna direkt eski çağların hikâyeleri anlatılarak ‘yarı tanrı yarı insan’ modelinin yeniden gündeme getirildiğini anlatan Dorsay, “Bu önce Amerika’da başladı. Avrupa sineması daha aklı başındaydı, bunlara rağbet etmedi, yine etmiyor. Amerikan halkı daha çocuksu, daha naif olduğu için bu tür onlara daha uygun.” diye ifade ediyor. Neticede Dorsay’a göre çizgi roman denilen tür de naif gençlere seslenen bir edebiyat türü. Antik Çağ’da dünyanın zor ve karanlık dönemlerinde insanların kötüleri cezalandırdığı, hatta bazen tanrının gönderdiği insan modeli olduğunu hatırlatan Dorsay, sinema ve dizilerdeki bu yeni gelişmeyi ‘Antik Çağ’lara dönüş’e benzetiyor. “Allah’a şükür Türk sinemasında bu akım yok.” diyor. Bu yeni türün hiçbir açıdan onayladığı bir akım olmadığını söylerken, “Ancak fantastik türü seviyorum, okyanusların ötesine hayal ve rüyalar alemine götürmesini seviyorum.” demeyi ihmal etmiyor.Sanılanın aksine sosyalleştiriyorİlk bilimkurgu romanı Mary Shelley’ın Frankenstein’ının yayınlanma tarihi 1818 aslında çok eski bir tarih olsa da son 30 yılda bu türde ciddi bir artış söz konusu. Boxofficemojo.com da bu artışı gözler önüne seriyor. Hollywood yapımlarında 30 yıl önce ilk 10 filme 2 bilim kurgu&fantastik türden film girerken, 2014’te sekiz film listede.Bu artışı araştırmalar; büyüdükçe karşılaştığımız ihanet ve hayal kırıklığı, başarısızlık, sevdiğimiz insanları kaybetme korkusunu yenme adına bilinçaltımızın alegorik bir hikâye bir metafor oluşturma eğilimine bağlıyor. Çocukluktan gelen korkuları adlandırma alışkanlığı fantezi dünyasında da canavarları adlandırıp, sevinçleri kutlayıp ve sonunda net bir bakış açısı kazanmış olarak hayata geri dönmeyi sağlıyor. İşte aylarımızı verdiğimiz bu gerçek dışı kitaplar, filmler ve diziler bir nevi hayatta kalabilme çabası...Buffalo Üniversitesi’nden araştırmacılar 140 deneğe, Stephenie Meyer’ın yazdığı Alacakaranlık, JK Rowling’in Harry Potter ve Felsefe Taşı hikâyelerinden alınmış pasajlar vererek deneye başladı. Adaylar daha sonra tabi tutuldukları bir dizi test sırasında seçilmiş kelimelerle ilgili gösterdikleri tepki ve psikolojik durumlarını ölçtü. Dr. Shira Gabriel ve Ariana Young deneyin sonuçlarını daha sonra Psychological Science adlı dergide yayınladılar. Sonuçlar, bu türün okurları ya da izleyicilerinin gerçek hayatta bu türle tanışmamış insanlardan psikolojik açıdan daha sağlıklı, sosyal bağlarının daha kuvvetli olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka araştırma da Toronto Üniversitesi’nden. Uygulamalı psikoloji alanında faaliyet gösteren Keith Oatley ise kendi bulgularını OnFiction dergisinde yayımladı.2008 yılında 166 katılımcının katıldığı bir deney. İlk denek grubuna Chekhov’un yazdığı Küçük Köpekli Lady hikâyesinin tamamı, diğer yarısına ise yeniden deney için kurgulanmış hali veriliyor. Denekler okumadan önce ve sonra yoğun psikolojik testlere tabi tutuluyor. Sonuçlar şaşırtıcı. Orijinal hikâyeyi okuyanlarda psikolojik değişimler gözükmezken, kurgulanmış hikâyeyle karşılaşan okuyucuların empati yeteneklerinin değiştiği ve geliştiği gözlemleniyor: “Kurguyla düşünmeye zorlandığımız bir dünyaya adım atıyoruz. Eğer ben kurgu/fantezi okursam bu anlamda sosyal yeteneklerim gelişecektir, daha çok astronomi ya da genetik bilimleri okursam bu alanda daha iyi hale geleceğim kesin. Kurgu fantezi dünyasından okuduğumuz ya da seyrettiğimiz karakterlerin düşüncelerine girmeye, onları anlamaya ve her yönden olayların bakış açılarını anlamaya zorlanıyoruz, gerçek hayatta tam tersini yapmamıza rağmen. Bu nedenle kurgu fantezi okuyucularının empati yeteneği geliştiriyor.”Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi fantastik sinemaUğur Vardan (Sinema Eleştirmeni): Aslına bakılırsa fantastik edebiyat ve türevi olarak bunun sinemaya yansıması, uzun süredir modern hayattan ‘Kaçış’ın görsel-işitsel ifadesi… Üstelik her kuşağın kendine özgü sevdaları var; bizim kuşağınki ‘Star Wars’tu mesela…Son dönemde ise miniklere yönelik ‘Harry Potter’, bir üst yaş dilimine yönelik de ‘Yüzüklerin Efendisi’ serisine şahit olmuştuk. Lakin daha sert, daha güncel politikaya göndermeler içeren, cinsellikle daha içli dışlı bir tavrın eseri olarak da ‘Game of Thrones’a rastlıyoruz. Söz konusu dizi sanki ‘Yüzüklerin Efendisi’nin çizgilerini birkaç adım daha öteye taşıyor ve daha geniş bir yaş kitlesini yakalamaya çalışıyor gibi. Sonuç olarak elbette modern, hatta ‘post-modern’ insan sıkılıyor, yer yer çareyi bu türden tarihsel referanslar içinde sunulan hayali ve yer yer spiritüel dünyalarda buluyor ama dediğim gibi bu yeni bir şey değil, yenilik ‘Game of Thrones’un kendine özgü dozajında olabilir.NEDEN İZLİYORLAR?Bu türün başlangıcı animelerAres Babrak: Hani çocukken hayali arkadaşlarımız vardır ve bunlar bizi psikolojik olarak sabit bir noktada korur. Fantasy Role Playing ya da ‘sadece seyirci olarak katılma ve hayal etme durumu’ da buna benzer. Her şey, insanın gündelik yalnızlığından ve kırılganlığından uzaklaşma hatta bu kırılganlık ve yalnızlığı aynı duyguları yaşayan insanlarla paylaşıp uzaklaştırma isteği. Belki de olamadıklarımızı ve olamayacaklarımızı hayalen de olsa gerçekleştirebilme isteği. Fantezi ve bilimkurgu aslında üç akımdan oluşur; klasik akım, Japon akımı ve Amerikan akımı. Avrupa ve Amerikan toplumları bu kavramlae ilk kez ciddi anlamda son 30 yıldır içli dışlıyken Japon toplumu bunun ilk örneklerini 1940’lı yılların (İkinci Dünya Savaşı öncesi ve devamında) vermeye başladı. Mesela Matrix filmi bile bu türü bilip bu türe aşina olan insanları etkilemedi. Benim için bu bahsedilen diziler hiçbir anlam taşımıyor, zira ben ve benim gibi insanlar bu dizilerden daha çok miktarda anime seyretmekteyiz. 12 senedir devam eden ve halen her hafta yayınlanan yaklaşık izleyici sayısı 30 milyonun üzerinde olan bir animeyi takip ediyorum.Aşk filmleri daha ütopikBurak Atay: Fantastik ya da bilimkurgu olmayan diğer türler benim için daha gerçek dışı. Ben ne o filmlerdeki kadar zenginim ne de o kadar yakışıklı. Ve o filmlerdeki kurguda olamayacak kadar başka bir hayatın içindeyim. Gerçek hayat kesitlerinden esinlenerek yapılan filmler daha ütopik ve can sıkıcı. Ben de bu yüzden iki ütopya arasında bilimkurgu ve fantastik türü tercih edip orada kaybolmayı yeğliyorum. Tamamen imkânsız bir dünyada kahramanlarla yepyeni bir bakış açısıyla unutmak istediklerimizi unutup, hatırlamamak istediklerimizi terk edip modern bir uyuşturucu gibi kullanıyoruz bu türü.Boş vakitlerin ‘kaçış’ edebiyatıMelis Şekerci: Bu kaçma edebiyatının birkaç sebebi var bence. İnsanların eskiden beden gücüyle yapmak zorunda oldukları bir dizi işleri ve bir yerden bir yere gidebilmeleri için aylara ihtiyaçları vardı. Gelişen teknoloji onlara boş zaman da getirdi. Fazladan zamanlarını bu edebiyat türünün sürükleyiciliğine bırakmaları ilk nedeni. Yani bir nevi amaçsızlık.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Temmuz 2014 Cuma 23:00

O ‘166 kişi’yle tanışmak istiyorum

Gösterimde olan ‘Göl Zamanı’ filmi ilk hafta 166 kişi tarafından izlendi. Filmin başrol oyuncularından Didem Balçın, salt yönetmenin hayalini gerçekleştirmek için projede rol aldığını söylüyor.Göl Zamanı filmine seyirci neden hiç ilgi göstermedi?Filmi izleyen 166 kişiyle tek tek tanışmak istiyorum. (Gülüyor) Bugüne kadar en az izlenen filmlerden biri oldu. Az izlenmesini filmin kötü olmasına bağlayamazsınız. Girdiği vizyon tarihi, kopya sayısı, nerelerde gösterildiği önemli. Programa baktım izlemeye gideyim diye ama gidebileceğim bir yer bulamadım. Çok uzak yerlerdeydi. Ulaşımı kolay bir yerde olsaydı, biraz daha fazla izlenirdi, gişe yapardı.Az izlenmesinde filmin niteliğinin etkisi hiç mi yok?1930’lu yılların Türkiye’sinde geçen bir aşk hikâyesi izlenebilecek bir şey. Bence başka bir şey var. Reklamı yapılmadı, kimse filmi bilmiyor. Sadece sosyal medyada duyurmakla olmaz. Biraz daha popüler isimler oynasaydı belki başka olurdu.Çakallarla Dans 1 vizyonda iki yüz bin kişi tarafından izlendi, internette kısmeti açıldı. Bu da sonradan keşfedilir mi?Çakallarla Dans az izlendi diye başarısız değildi. Aksine gösterimden kalktıktan sonra gelen taleple devamı çekildi. Bu tarz filmlerin sayısı çok az. Göl Zamanı’nın sonradan keşfedileceğini düşünmüyorum. Çünkü iki yüz bin ile 166 kişi arasında çok fark var. Film, bir dönem hikâyesi. 1930’lar, 40’lar, 50’ler diye ilerliyor. Yaşlandırma makyajı yapıldı, iyi bir sanat ekibi çalıştı. Yönetmen Cafer Özgül dünya tatlısı bir insan. Ne gişe, ne ekonomik beklentim vardı filmden. Onun hayaliydi. Bunu gerçekleştirmesine yardımcı olmak bile oynamak için yeterli bir sebep.Açlığa Doymak filminiz de biraz arka raflarda kaldı. Ne dersiniz?Bence iyi bir film. Keşke daha fazla seyirciyle buluşsaydı. Açlığa Doymak’a dair keşkelerim sanırım hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Rolümü temiz bir şekilde oynadım, çıktım. Belki farklı bir kurgu yapılabilirdi. Çünkü oyuncular da iyiydi, senaryo da… Çakallarla Dans gibi kulaktan kulağa duyulup etki oluşturabilirdi, olamadı. Nedenine oyuncu olarak bilgim, birikimim yetmiyor.Oynadığınız filmler arasında korku da var, komedi de, dram da. Her çiçekten bal alma isteği mi bu?Her şeyi deneyeyim, göreyim isteği olabilir. İlk yaptığınız şeyler risk taşıyor. Normalde korku filmi izleyemeyen biriyim. Etkisi bir hafta üstümden gitmez. Bunu kırarım, tekniğini görürüm diye oynadım Gulyabani’de. Ancak hayatımda hiçbir şey değişmedi. İçimdeki ses, ‘Didem yap’ diyorsa hiçbir şeyden korkmam. Vizyona yakın korkularım oldu, acaba iyi oldu mu diye. O kadar… Seti çok keyifliydi. Yönetmeni tatlıydı, oyuncularından Deniz Uğur’u severim, beğenirim, Ceyda (Ateş) eski arkadaşım. İyi ki yaptım dediğim bir iş değil. İzlerken korkmadım, güldüm.Diğer türler?Komediyi seviyorum. Keyfim yerindeyse, yanında sevdiğim, kendimi rahat hissettiğim insanlar varsa eğlenceli ve pozitif bir insanım. Öbür türlü zaten yalnız olmayı tercih ediyorum, çünkü aşırı negatif ve diplerde olabileceğim bir tarafım var. Pozitif, eğlenceli olmak paylaşılabilen şeyler ama negatifliğimi paylaşmayı pek sevmem. Komedi filminin senaryosunu okurken gülüyorsam, partnerlerim iyiyse, gülünç duruma düşmeyeceğim bir şeyse oynamayı seviyorum. Çok şükür bugüne kadar izlediklerimde güldüm. İnşallah bundan sonrakilerde de öyle olur.Oldu, deyip gönül rahatlığıyla köşeye koyduğunuz projeniz hangisidir?Çakallarla Dans içime siniyor, bunun için üçüncü filminde de rol aldım. Firar’daki Gönül karakteriyle çok şey öğrendim. Cemal Şan’la çalışmak çok güzeldi. Tiyatroda yaptığım her oyuna iyi ki yaptım diyorum. Çünkü bir şekilde bir şey öğreniyorsun. Bu sene Moda Sahnesi’nde bir şeyler yapacağız. Heyecanlıyım. Başka bir bakış açısı, yer.‘Hayırlısıysa demeyi öğrendim’Planlı, programlı biri misiniz?Planlarım her şeyi ama uyamam. Tatil planı yaparım, gidemem. Yurtdışına giderken uçağın kapısından kaç defa dönmüşlüğüm vardır. Çok planlı yaşamamak gerekiyor galiba. Birazcık nasip, kısmet. Küçükken babamdan heyecanla bir şeyler isterdim, ‘kısmet, hayırlısıysa’ derdi. Neden hayırlısı olmasın der; isyan edesim gelirdi. Yaşım ilerledikçe ‘hayırlısıysa’ demeyi öğrendim. Olmazsa, hayırlısı değildir.Anneniz yıllar evvel Türkiye güzeli seçilmiş. Bu güzelliğin size etkisi ne oldu?Annemin Türkiye güzeli olması evimizde bir mevzu değildi. Anne, anneydi. Bize, insanın iç güzelliği önemlidir diyordu. “Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, malına güvenme bir kıvılcım yeter.” cümleleriyle büyüdüğümüz için ben de güzellik yarışmasına gireyim, başka bir yoldan ilerleyeyim düşüncesi hiç olmadı.Oyunculuğa kim yönlendirdi sizi?Babam TRT’de spikerdi. TRT Ankara Çocuk Radyosu sınav açtı, ben 6 yaşındayken. Ailem beni ve ablamı yüzmeye mi, baleye mi yollayalım diye düşünürken sınava soktu, kazandım. Çocuk Saati’nde bayağı eğitimler aldım, 12 sene boyunca her cuma gittim. Haberciliği öğrendim, TRT’de haber sundum. Oradaki arkadaşlarım oyunculuğa yönelince ben de sınavlarına girdim. İlk sene Ankara DTC Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Kazanamasaydım tekrar girer miydim, bilmiyorum.Biraz tez canlısınız galiba...Evet. İyi ki girmişim. 10 kişilik bir jüri ‘hayır’ derse, egolarım devreye girebilirdi. Bir sonraki sene ne değişecek diye düşünürdüm. Her şeyi son dakikaya bırakan biriyim. Son dakikada mecburen tez canlı oluyorsunuz.Ailece kurduğunuz bir eğitim merkezi varmış...Şirketlere eğitimler veriyoruz. Diksiyon, yaratıcı drama… Sonra kurdukları tiyatro kulübüyle oyunlar sahneliyoruz. Kostüm, dekor, ışık, 6 ay boyunca profesyonel bir ekip gibi hazırlık yapılıyor, oyun sahneleniyor. Gelirleriyle STK’lara bağış yapılıyor.Siz işin neresindesiniz?Her şeyde varım. Dizi, film olduğu için vaktim oldukça dâhil oluyorum. Diksiyon eğitimini babam veriyor, yaratıcı drama derslerine ben giriyorum, sonra başka bir hocayla beraber oyun yönetiyoruz. Çalışanların kendilerini en rahat hissettikleri oyunları seçiyoruz, yeri geliyor metin yazıyoruz. Öyle bir durum.Anneniz kasada mı duruyor?(Gülüyor) Kasa yok. Annem başımızda duruyor, başarılarımızı alkışlıyor. Muhasebeyi ablam tutuyor.Bilmediğimiz bir altın bileziğiniz var mı?Şirketim benim için bir altın bilezik. Oyunculuk yapmadığım zaman eğitmenlik yapıyorum. Para için oynamıyorum. Seçme şansım var. Gider şirketimde eşek gibi çalışırım, her gün ders veririm. Şirketim olmasa bile bir altın bilezik takarım. Bir dönem işim yoktu, gidip oyuncularla beraber sesli kitap yaptım. Çalışırım, boş oturmam.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Temmuz 2014 Cumartesi 14:51

Setlerin en oburu benim

Aramızda Kalsın’ın şaşkın garsonu Mahir, koca yıl sipariş aldı, servis açtı, bulaşık yıkadı. Hazır dizisi sezon finali yapmışken, ayın adı da Ramazan iken azıcık da ona hizmet edilsin, sevaptır!Oyuncu Ferit Aktuğ’la, Aramızda Kalsın’ın garson Mahir’iyle iftar yaptık bu hafta. Malumunuz dizi birkaç hafta önce tatile girdi. Bütün sezon rol icabı da olsa müşterilerine hizmet eden Mahir azıcık dinlense fena olmazdı değil mi? Ben de öyle düşündüm ve kendisini Anadolu Yakası’nın çiçeği burnunda mekanlarından Merdiven’e davet ettim. Bu sefer Mahir müşteri olmanın keyfini çıkaracak, başkaları ona hizmet edecekti. Hem de ne hizmet... (Çalışanları ve zengin menüsüyle ‘buraya tekrar gelmeliyim’ diyeceğiniz bir mekan. Bu arada söylemeden edemeyeceğim blendırdan geçirilmiş buzlu meyve kokteyllerine bayıldım.) Aktuğ o gün oruçlu değildi, yemekli bir toplantıdan geldiği için karnı da toktu, söyleşimiz de iftardan bir kaç saat önce sonlanmıştı ancak iftar vaktine dek bekledi ve Efendimiz(sas)’in bir hadis-i şerifinde “Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı; diğeri de Rabb’ine kavuştuğu zamankidir.” buyurduğu gibi iftar sevincimize ortak oldu. Röportaj boyunca attığı kahkahalarıyla halsizlikten yerlere düşmüş enerjimi yükseltme çabaları, ara ara saatine bakıp “az kaldı arkadaşlar” motivasyonu, setlerdeki yemek anılarını ballandıra ballandıra anlatırken bir anda farkına varıp özür dileme nezaketi de cabası. Aktuğ, yemek yapma konusunda epey beceriksiz olduğunu dile getirse de iyi bir misafir olmada dört dörtlüktü.Nasıl geçiyor Ramazan?Sormayın, ilk günü tutayım dedim. Mobilyacıyla münakaşa ettim. Sinirden tişörtümü yırttım. Daha ilk günden bu sene olmayacak galiba dedim. Canım sıkıldı mı, moralim bozuldu mu, en ufacık bir tartışmada kendimi buzdolabının önünde buluyorum.Seneye tutarsınız inşallah...İnşallah inşallah. Eskiden hiç zorlanmazdım. Orucumuzu erken açtığımız için Ramazan çok rahat geçerdi. Babam pastane işletiyordu. O zamanlar hasta olmadığı için oruç tutabiliyordu. İftar saatinde o eve gelir orucunu açar, ben de pastanede atıştırırdım.Pasta, pide vs. yapabiliyor muydunuz bari?Tabii canım, her işi yapıyordum. Hem kasada hem de imalatta çalışıyordum.Pastanede çalışıp oruç tutmak çetin bir nefis terbiyesi.Aynen... Bütün gün pastanın, böreğin içinde… Yanımızda da kebapçı vardı. Ama yine de o zamanlar tutabiliyordum.Aramızda Kalsın’ın şaşkın ve beceriksiz garsonu Mahir, hamur yoğuruyormuş meğer.Başlarda rol icabı biraz beceriksizdim, 4 bölüm sonra işi kaptım ama. Artık Mahir için iyi bir garson diyebiliriz.Çalıştığınız mutfakta neler oluyor?Ne olacak, pişen yemekleri afiyetle yiyoruz. Hatta geçenlerde bir set arası verdik. Diziyi Beykoz’da çekiyoruz. Beykoz’a yakın Örnekköy’den Uğur abi (Yücel) bir pirzola getirtmiş. Pirzola da gerçekten pirzola. Hayatımda böylesini yemedim, o kadar yani. Kusura bakmayın, oruçsunuz ama. Uğur abi aldı onları o mutfakta pişirdi, tüm ekip ne var ne yok götürdük.Yemeği seviyoruz galiba?(Gülüyor) Birazcık sevdiğim halimden anlaşılıyordur. O daha bir şey mi... Kavak Yelleri’nin bir sahnesinde köfte yiyoruz. Farklı açılardan çekildiği için her açıda devamlılık sağlansın diye köfte yemem gerekiyor. Sanat ekibinden bir arkadaş üşenmemiş saymış, tam 32 tane yemişim. “İmkânı yok, o kadar yemiş olamam.” desem de sonrasında planları bir izledik, 32 değil, 33 tane yemişim.Maşallah... Ama çok küçüktü. Ekmek de yemedim. Amaç sahne devamlılığı... Yoksa o kadar yemezdim yani.Var mı bunun gibi benzer ‘küçük’ rekorlarınız?Hanımla evde mangal yapmıştık. Ben 16, hanım da 11 köfte yedik. Annem zeytini çok severdi. Bir gün oturduk, beraber zeytin yiyoruz. Annem kendi yediklerini bir kenara ayırdı. Bir saydık o 52, ben 38 zeytin toplamda 90 tane zeytin yemişiz. Bu arada yaş 10 falan. Hâlâ bayılırım zeytine. Kahvaltıda en az 10-15 yerim. Biraz iştahım var yani. Ha bir de çiğ köfte vukuatım var. Antep’teyiz. Bir arkadaşım çiğköfte yaptı. Yalnız o kadar güzel yaptı ki, ben de biraz çok yedim.Biraz çok derken?Bayağı çok. 4 kişiydik. 8 kişilik yaptı, hepsi bitti. 3 kişiliğini ben yemişimdir. Ama çiğ köftenin hazmının bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. O geceyi nasıl geçirdiğimi anlatamam. Kendime gelemiyor, ayılıp bayılıyordum.O günden sonra tövbe etmişsinizdir herhalde.(Gülüyor) Çiğ köfteye değil, o kadar yemeye tövbe ettim.10 yaşınızda yediğiniz zeytinlere bakılırsa oburluk çocukluktan geliyor...Aslında zeytin olayı bir istisna. Çocukken epey zayıftım. Annem çok sevdiğim için yemek yedirirken masal anlatırdı. O masal hiç bitmezdi. Masalı bilerek bitirmiyor ki ben yemek yiyeyim. O kadar yemezdim anlayacağınız.Dizide dönerci, çocukken pastaneci... Eşiniz yaşadı desenize.Tam tersi, ben biraz yeteneksiz olduğumdan evde bütün yemekleri eşim yapıyor. Yeteneksiz dediysem hazır hamburger pişirecek olsam köfteyi ekmeğin arasına koyarken düşürecek kadar. Bu yüzden hiç mutfağa sokmaz beni.E hani o kadar pideler, pastalar yapmıştınız.(Gülüşmeler) Üniversitede yıllarımda iyiydim de sonradan tembelliğe alıştım. Bildiklerimi de unuttum. Aslında aramızda kalsın, mutfağa girsem yaparım. İlk zamanlar eşimin gönlünü fethetmek için yapıyordum da. Ama artık bu işleri biraz hanıma bıraktım sanırım.Tipik Türk erkeği...(Gülüyor) Karadeniz erkeği.İştahınıza diyecek yok, peki hiç mi sevmediğiniz yemek yok?Bamya ve sakatat hariç her şeyi çok severim. Sakatat demişken geçen yine Uğur abi bir restorana götürdü. Baktım, beyin yiyorlar. “Abi Allah aşkına bu nedir ya?” dedim. Onu geçtim göz, dil, çürük ne yahu?Hakikaten çürük ne?Bilmiyorum ki. “Aa daha önce yemedin mi, çok güzel” falan dediler. Abi adı üstünde çürük, nesini yiyeyim dedim.Çoğu insan sizi Adanalı biliyor ama aslen Rizelisiniz. Var mı mutfağınızdan bir vazgeçilmeziniz?Mıhlamanın hastasıyım. Hatta bir oturuşta bir tava yiyebilirim ama sonra kalpten giderim diye tutuyorum kendimi.Adana, İzmir ve Ankara’da yaşamışlığınız var. Yemek deyince nasıl anılar canlanıyor gözünüzde?Ceyhan’dan tabii ki kebap. Dedim ya pastanenin yanı kebapçıydı. İnsanlar Adana’dan kalkar, oraya kebap yemeye gelirdi. Sahibi Mustafa abi ne kebap yedirmiştir bana. Para da almazdı benden. O da bize gelir, tatlı yerdi. 9 yaşına kadar Ankara’da Ulus’ta ananemle kaldım. Onunla Sıhhiye’de Uludağ Et Lokantası’nda yediğimiz İskender’i unutamam. Ananem emekli maaşını alır, beni oraya götürürdü. Ulus’tan, Ankara Kalesi’nin altından, Sıhhiye’ye kadar yürürdük. Nereden baksanız 3, 5 kilometre... Paranın artan küsuratını da bana verirdi. İzmir’de de üniversitedeyken paso boyoz yedim.Onca oyuncuyla çalıştınız. Kim ne sever, en oburu kimdir setlerin?En oburu benim. Benim gibi çok yiyen isimler var ama kilo almıyorlar. Engin Altan Düzyatan, İbrahim Kendirci sağlam yerler. Onlar zayıf, ben tombul. Ayrıca sette Gamze’yle (Karaduman) devamlı özellikle de kışın yeme modumuz var. Kanka n’apalım? Hadi gel bir bakkala gidelim. Gidiyoruz kuruyemişler, bisküviler ne bulursak… 15 dakika geçmiyor. Yediklerimiz kesmiyor, köşedeki dönerciye gidiyoruz. Ardından set arası diyorlar, bir yemeğe bakalım mı kanka diyorum. Yok artık, o kadar da değil falan diyor. Gel göz ucuyla bakalım diyorum, hemen takılıyor peşime.Dizide insanı gece yatağından kaldırıp yemek yaptıracak türden sofralar kuruluyor. Bu süre içinde kilo aldınız mı?Ben 7-8 kilo aldım. Aslında Caner hariç, genelimiz kilo aldı. Ayça, Binnur vs.Gezmeyi ve yemeği çok seven biri olarak dünya mutfağıyla aranız nasıl?2010-2014 Avrupa’yı gezdik eşimle. Avrupa mutfağını gerçekten hiç sevmedim, sevmiyorum. Seyahatlerim sırasında hep aç kaldık. Kahvaltı diye bir kültürleri yok. Bir kruvasan çılgınlığıdır gidiyor. Türk mutfağının canını yiyeyim. En son Hollanda’ya gittik, bir yerde İstanbul lokantası tabelası gördük, daldık içeri. Menemen, mercimek çorbası, köfte vs. ne varsa yedik.Hiç mi denemezsiniz peki?Denedik de ne oldu? İspanya’da midemi bozdum ha bire balık, ahtapot, şu bu. İtalya’ya gittik. Neymiş pizza. Pizza da pizza. Pizzanın âlâsını burada da yiyoruz. Bir tek bu sene Belçika’da yediğim midyeyi beğendim.Yemeklerle aranız iyi, bir tarif verirsiniz artık.Yeme işinde varım, yapmada, tarifte yokum. Bir tek atom yapmayı biliyorum. Atom bir Ege mezesi. Patlıcan közlenip süzme yoğurt ile buluşturuluyor, ardından üzerine tereyağında kızartılmış kırmızı kurutulmuş biberler dökülüyor. Muhteşem bir salata. Ege demişken geçenlerde Bodrum’da kayakuru diye bir ot yemeği yedim. Ot der burun kıvırırsın ama ben böyle lezzetli bir şey yemedim. Ve nasıl popüler olmamış ilginç, ıspanak falan olmuşken çok şaşırdım.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Cuma
Gün
33°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:13
Gece
21°C
Rüzgar hızı:273 km/h
Rüzgar yönü:273° B
Nem Oranı:78%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:22
Cumartesi
Gün
Güneşli
31°C
Güneşli
Rüzgar hızı:270 km/h
Rüzgar yönü:270° B
Nem Oranı:60%
Yağış:20%
Gün Doğumu:06:13
Gece
21°C
Rüzgar hızı:331 km/h
Rüzgar yönü:331° KKB
Nem Oranı:75%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:22
Pazar
Gün
Güneşli
34°C
Güneşli
Rüzgar hızı:344 km/h
Rüzgar yönü:344° KKB
Nem Oranı:52%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:13
Gece
22°C
Rüzgar hızı:341 km/h
Rüzgar yönü:341° KKB
Nem Oranı:59%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:22
Pazartesi
Gün
Güneşli
35°C
Güneşli
Rüzgar hızı:341 km/h
Rüzgar yönü:341° KKB
Nem Oranı:42%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:13
Gece
21°C
Rüzgar hızı:350 km/h
Rüzgar yönü:350° K
Nem Oranı:50%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:22
Salı
Gün
Güneşli
36°C
Güneşli
Rüzgar hızı:12 km/h
Rüzgar yönü:12° KKD
Nem Oranı:43%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:13
Gece
22°C
Rüzgar hızı:6 km/h
Rüzgar yönü:6° K
Nem Oranı:45%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:22
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
01 Ağustos 2014 Cuma 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Cuma
Gün
27°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:00
Gece
Açık
24°C
Açık
Rüzgar hızı:30 km/h
Rüzgar yönü:30° KKD
Nem Oranı:86%
Yağış:10%
Gün Batımı:20:20
Cumartesi
Gün
26°C
Rüzgar hızı:4 km/h
Rüzgar yönü:4° K
Nem Oranı:80%
Yağış:40%
Gün Doğumu:06:00
Gece
23°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° K
Nem Oranı:83%
Yağış:50%
Gün Batımı:20:20
Pazar
Gün
27°C
Rüzgar hızı:288 km/h
Rüzgar yönü:288° BKB
Nem Oranı:80%
Yağış:50%
Gün Doğumu:06:00
Gece
23°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° K
Nem Oranı:84%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:20
Pazartesi
Gün
Güneşli
27°C
Güneşli
Rüzgar hızı:295 km/h
Rüzgar yönü:295° BKB
Nem Oranı:75%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:00
Gece
23°C
Rüzgar hızı:19 km/h
Rüzgar yönü:19° KKD
Nem Oranı:86%
Yağış:10%
Gün Batımı:20:20
Salı
Gün
Güneşli
29°C
Güneşli
Rüzgar hızı:26 km/h
Rüzgar yönü:26° KKD
Nem Oranı:70%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:00
Gece
Açık
23°C
Açık
Rüzgar hızı:29 km/h
Rüzgar yönü:29° KKD
Nem Oranı:83%
Yağış:10%
Gün Batımı:20:20
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
01 Ağustos 2014 Cuma 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Cuma
Gün
35°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:47
Gece
Parçalı Bulutlu
20°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:77 km/h
Rüzgar yönü:77° DKD
Nem Oranı:27%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:02
Cumartesi
Gün
Güneşli
37°C
Güneşli
Rüzgar hızı:209 km/h
Rüzgar yönü:209° GGB
Nem Oranı:25%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:47
Gece
18°C
Rüzgar hızı:324 km/h
Rüzgar yönü:324° KB
Nem Oranı:62%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:02
Pazar
Gün
34°C
Rüzgar hızı:335 km/h
Rüzgar yönü:335° KKB
Nem Oranı:41%
Yağış:20%
Gün Doğumu:05:47
Gece
Parçalı Bulutlu
17°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:331 km/h
Rüzgar yönü:331° KKB
Nem Oranı:64%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:02
Pazartesi
Gün
Parçalı Bulutlu
31°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:336 km/h
Rüzgar yönü:336° KKB
Nem Oranı:36%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:47
Gece
Açık
16°C
Açık
Rüzgar hızı:354 km/h
Rüzgar yönü:354° K
Nem Oranı:60%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:02
Salı
Gün
30°C
Rüzgar hızı:4 km/h
Rüzgar yönü:4° K
Nem Oranı:39%
Yağış:0%
Gün Doğumu:05:47
Gece
16°C
Rüzgar hızı:21 km/h
Rüzgar yönü:21° KKD
Nem Oranı:51%
Yağış:0%
Gün Batımı:20:02
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
01 Ağustos 2014 Cuma 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri