11 Nisan 2014 Cuma 23:18

‘Organ’ize mutluluk

Turizmiyle tanıdığımız Antalya son yıllarda organ nakillerindeki çalışmalarıyla öne çıkıyor. Geçtiğimiz hafta düzenlenen ‘Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Bahar Kampı’ bunlardan biriydi. Katıldığımız kampta çocukları nakilli olan ailelerin hikâyelerini dinledik.Organ yetmezliği ne cinsiyet tanıyor ne de ırk. Zengin mi yoksa fakir mi olduğunuzun da bir önemi yok. Her geçen gün tüm çabalara rağmen bağışlara olan ihtiyaç giderek artıyor. Sadece Türkiye’de kronik organ yetmezliği sebebiyle hayat mücadelesi veren 100 binden fazla kişi yaşıyor. Nakil, ne yazık ki bu hastaların hayatlarını sürdürebilmesi için tek tedavi seçeneği. Ülkemizde organ nakli konusunda çok deneyimli ekipler yetişiyor. Özellikle Antalya’da organ nakline inanan ve gönül veren pek çok insanla karşılaşmak mümkün. Ekipler kurup bölge bölge dolaşarak, çeşitli ortamlarda halka organ naklini ve bağışını anlatıyorlar. Hatta Antalya’da geçtiğimiz yıl ‘Bir saat içinde en fazla organ bağışı’ dalında Guinness rekoru bile kırıldı.Türkiye’de 60 bin böbrek, 5 bin karaciğer ve 2 bin kalp yetmezliği sorunu yaşayan hasta bulunduğu tahmin ediliyor. Nakil bekleyen hasta sayısının fazlalığına rağmen ülke olarak bağışta istenilen oranları yakalamış değiliz. Bundan dolayı her yıl 6-7 bin insanımızı kaybediyoruz. Sadece nakil bekleyen hastalar değil, yakınları da çaresiz bir bekleyiş içine giriyor. Uygun organ bulundu haberini duymak için belki de yıllarca bekliyorlar.Bu amaçla yola çıkan Organ Nakli Koordinatörleri Derneği (ONKOD) de bağış ve nakillerin yaygınlaştırılması, duyarlılığın artırılması için 2005’ten beri hizmet veriyor. Derneğin faaliyetlerinden biri bu sene ikincisini düzenlediği ‘Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Bahar Kampı.’ Antalya’da yapılan kampta bir hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleşti. Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen 32 çocuğun yanı sıra; Letonya, Kırgızistan, İngiltere, Macaristan ve Norveç’ten de katılım oldu.Zorlu tedavi süreçlerinin ardından çocuklar, kamptaki eğlenceli aktivitelerle moral topluyor. Aynı sıkıntıları yaşayan akranlarıyla bir araya gelerek yalnız olmadıklarını anlıyor ve yaşamla olan bağları güçleniyor. Sormanıza gerek yok, aslında kampta ne kadar mutlu oldukları, sahip oldukları enerjiden ve yüzlerini kaplayan gülümsemeden anlaşılıyor. Alışmak zorunda kaldıkları hastane odalarından farklı bir ortamda çocuk olduklarını yeniden hissetme fırsatı veriliyor. Geldikleri şehirler, ülkeler başka başka olsa da hikâyeleri hep aynı. Sadece çocuklar değil, aileleri de kamp boyunca kendileri gibi ailelerle tanışıp yaşadıklarını paylaşıyor. Bu organizasyon, çocukların yaşamdan uzak kalmalarını gerektirecek bir durumda olmadıklarını gösteriyor. Yaşıtlarıyla aynı etkinlikleri yapabildiklerini görüp kamptan memnun ayrılıyorlar. Öyle ki buraya bir kez gelen, tekrar katılmak için çok uğraşıyor.Kamp, kendilerine hep ‘neden ben?’ diye soran çocukların aslında ‘ben değil, bizmişiz’ demelerini sağlıyor. Her biri, onları buluşturan hastalıklarını ortak dil olarak kullanıyor. Ağlamak için nakil ismini duymalarının yettiği çocuklar, dertlerini paylaşmayı öğreniyor. Altı yaşında böbrek nakli olan Mehmet Emir, bunu yaşayan çocuklardan. Nakil konusu açıldığında kaçıp odasına saklanırken birkaç gün sonra annesine “İlk defa hastalığım güzel bir şeye sebep oldu.” diyor. Aileler ve çocukların hepsi, kampta bulunmanın memnuniyetiyle Antalya’dan ayrılıyor. Daha sonra da dernekle iletişime geçen aileler, çocuklarının değişimlerinden bahsediyor. Tıpkı böbrek nakilli Norveçli Martin’in annesinin ONKOD’a gönderdiği mektup gibi. Oğlunun, kamp sonrası özgüveni ve sosyal iletişimi yüksek, enerji dolu biri haline geldiğini söyleyen anne, kamp için koordinatörlere teşekkür ediyor.Norveçli Martin, annesiyleBöbrek, karaciğer ve kalp nakilleri yapılan çocukların kimisi iyileşirken kimisinin ilaç tedavisi hâlâ devam ediyor. Onlar yine de nakil bekleyen hastalara göre daha şanslı. Kimi ailesinden alırken naklini, kimi de hiç tanımadığı bağışçılar sayesinde hayata tutunuyor.Eflatun“Hayat kurtarmak için gerek yok illa doktor olmaya / Gel sen de katıl bize bir organ bağışla” şarkısıyla organ bağışının önemine dikkat çeken Eflatun da çocuklarla kamptaydı. Sanatçı, “Organ nakliyle ilgili ilk şarkıyı bestelediğim halde sevinemiyorum. Bu bana duyarlılığımızın ne kadar az olduğunu gösteriyor.” diyor.Kalbi altı dakika atmadıBerkant Demireyen (12): İştahsızlık ve halsizlik belirtileriyle dokuz yaşında götürüldüğü hastanede kalp ritminin bozuk olduğunu öğreniyor Berkant’ın ailesi. İki sene ritim bozukluğu için ilaç tedavisi gören Berkant’ın durumu ağırlaşıyor ve kalbi altı dakika duruyor. Hayata döndürülen ve cihazlara bağlı yaşayan Berkant, kadavradan kalp nakli olur. Hasta olduğu günlerde annesine ‘Ben ölecek miyim?’ diye soran Berkant, şu anda iyi. Eğitimine bu yıl evde devam ediyor.Dokuz aylık bebekken organ nakli yapıldıTegam Jessica Ross (8): Kampa İngiltere’den annesiyle gelen karaciğer nakilli Jessica’nın ilk nakli, dokuz aylık olunca gerçekleştirilmiş. Annesi öncesinde kızının hiç hareket etmediğini, konuşmadığını ama nakille birlikte geliştiğini söylüyor. Geçen yıl İngiltere’den katılan çocuklardan kampı duyan Jessica, katılmak için aylar öncesinden heyecanla bekleyenlerden. Jessica’nın annesiyse kampta aynı duyguları paylaşan diğer annelerle buluşunca, dillerini anlamasalar da birlikte ağlamalarının kendisini çok etkilediğini söylüyor.Karaciğerini annesi ve teyzesinden aldıSemih Can Uyar (14): Semih, iki yaşındayken kroli sendromu yaşıyor ve hastanelerle bu şekilde tanışıyor. İki defa karaciğer nakli olan Semih, ilkini annesinden, diğerini teyzesinden alıyor. Hastalık sebebiyle gelişimi durunca aşırı kilo kaybı yaşıyor. Semih, yaşadıklarından o kadar etkilenmiş ki hastalığından bahis açıldığında korkuyor. Kampa annesi ve kardeşiyle katılan Semih, iyi vakit geçirdiğini söylüyor.Doğuştan nakil gerekliydi, teşhisi üç yaşında olduDenizhan Çığtak (16): Organ yetmezliği doğuştan olduğu halde fark edilmeyen Denizhan, buna bağlı olarak gelişme geriliği yaşamaya başlamış. Teşhis üç yaşında konulmuş ve iki böbreğinin de hasarlı olduğu fark edilmiş. 10 yaşındayken kadavra listesine adı yazılan Denizhan, ilk naklini olmuş ancak bağışıklık sistemi iflas ettiğinden virüs kapınca böbreği iflas etmiş. Yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması geçiren Denizhan, böbreğini bu kez annesinden almış. Okuluna devam eden Denizhan’ın durumu iyi ve o da diğerleri gibi kampa geldiği için oldukça mutlu.g.bagırkan@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 12:33

40 yaşında bile liseliyi oynayabilirim

Hayat Bilgisi’nin Kopil’i olarak tanıdığımız Serhan Arslan, ‘Kendime İyi Bak’ filmiyle yönetmen koltuğuna oturdu. Biraz erken değil mi diyenlere, “8 yaşından beri sahnedeyim. 24 yıl geçti.” diyor.Serhan Arslan’ı sevimli, afacan genç rolleriyle tanıyoruz. 2000’li yıllardan bu yana bilfiil televizyon dünyasının içinde. Kendi gibi oyuncu arkadaşı Ruhi Yapıcı ile beraber ‘Kendime İyi Bak’ adlı bir film çekti. Evlilik arifesinde olan bir gencin sohbet sırasında eski defterlerin açılmasıyla geçmişi irdelemesini ve bilmediği gerçeklerle yüzleşmesini anlatan bir film. Arslan ile film vesilesiyle yönetmenlik deneyimini konuştuk.Oyunculuk devam ederken nereden esti yönetmenlik?1999’dan beri televizyona durmadan iş yapıyorum. Sürekli yurtdışında zaman geçiren biriyim. Londra’ya gittim ilk dönem. Orada yönetmenlik ve kamera önü oyunculuk eğitimi aldım, sonra San Francisco’da Sean Penn’le çalışma şansım oldu. Orada da yönetmen ve oyunculuk üzerine bir eğitim vardı. Sonra Berlin Film Festivali’nde Talent Campus eğitim çalışmasına başvuran 40 bin kişi arasından 300 kişi falan seçiyorlardı. 20 kişi oyuncuydu, onların arasına giren ilk ve tek Türk oldum. Berlin’de sokak tiyatrosu yaptım, oyunlardan birini yönettim derken artık kendi hikâyemi anlatma zamanı geldi diye düşündüm ve bir yola çıktım.Yolculuk için biraz erken diyenler oldu mu?Valla açıkçası benim için geç bile. İki yıl önce olabilirdi, biraz tembel davrandım. Genç durduğuma bakmayın, 32 yaşındayım. 8 yaşında Şehir Tiyatrosu’nda oyunculuğa başladım. 24 sene olmuş, az değil.Ruhi Yapıcı da sizinle aynı yaşlarda, oyuncu kökenli.Aynen öyle. Elveda Rumeli setinde beraber oyunculuk yaptık, orada tanıştık. Yapılan işlerle alakalı eğlenceli taşlamalarımız vardı. Sohbetlerin devamında ikimizin de kafasında film çekmek olduğu ortaya çıktı. Sonra bu yolda neden beraber yürümüyoruz, dedik. 1,5 sene önce senaryoyu yazmaya başladık, çektik, şimdi vizyonda.Ödüllü yönetmenler bile yapımcı, dağıtımcı bulmakta sıkıntı yaşıyor. Siz de durum nasıldı?Yola çıkarken yapımcılığını biz üstlendik. Şimdi bir ortağımız var. Proje oluşturup insanlara sunarak zaman kaybetmek istemedik. “Bu dünyadan kazandığımızı yine bu dünyaya vereceğiz, sonra birilerini buluruz, bulamasak da evde televizyonda izleriz.” diyerek yola çıktık. Daha önce kazandıklarımızdan köşeye koyduklarımızı kullandık. Biz paramızı tutarız, Selanikliyiz.Oyuncu Serhan ile yönetmen Serhan arasındaki farklar neler?Hayatımı öyle ayırmıyorum. Okuduğum okulun faydalarını burada görüyorum. Konservatuvar yerine İstanbul Üniversitesi’nde felsefe okudum. Askerlik nedeniyle okulu 11 yılda bitirdim. Hocalar çok alçakgönüllüydü, profesörlerle sofrada delilerce muhabbet ederdik. Hayatın ne kadar sonlu, çözülemez olduğunu hep tartıştık, durduk. Bu beni çok rahatlattı. Yönetmen, oyuncu, galada papyon takıp kırmızı halıda yürüyen Serhan hiçbir şekilde farklı karakterler değil. Biliyorum ki bunların hepsi afaki. Ben yönetmen oldum, bana başka türlü davranın gibi bir tavrım olsaydı, kendi adıma üzülürdüm. Tabii ki yönetmenliğin bambaşka bir disiplini var, o da mutluluk ve sevecenlikle yakalanabilir. Sıfır gerginlikle seti bitirdik, demek ki olabiliyormuş.Mizahı bol projelerle göründüğünüz için seyircinin beklentisi bu yönde ama...Evet öyle bir algı var. Ben her zaman şaşırtmaktan yanayım. Aktör olarak bunu gerçekleştiremiyorsunuz. Gelen teklifler bambaşka yönde olunca bana şunu verin de diyemiyorsun. Tiyatroda bu şaşırtan rolleri yakalayabildim ama televizyonda böyle bir şey söz konusu değil. Onu da anlıyorum. İnsanlar alıştıkları şeyi görmeye devam etmek istiyorlar, onları suçlayamayız. Anlatmak istediğim hikâye başkaydı. Ne alâka diyorlar, o da beni mutlu ediyor. Sanıldığı kadar eğlenceli biri değilim, sıkıcıyım.Sevimli, afacan rollerle sizi tanıyanlar, özel hayatınızda da öyle sanıyor.Öyle değilim. Ufaklık durmak güzel bir şey ama. 40 yaşına geldiğimde 20’li yaşlarda birini makyaj hileleriyle oynayabileceğim gibi görünüyor. Cast çok önemli. İster istemez nasıl görünüyorsan, onu oynaman gerekiyor. Bu bir handikap, hoş değil. Yapacak bir şey yok. Yaşlanınca daha farklı roller gelir diye düşünüyorum. Bakalım…Liseli rolleri geliyor mu hâlâ?Tabii ki. Bundan yüksünmüyorum. Hayır, istemiyorum gibi bir derdim yok. Herkese şunu öneriyorum: Hayatı kariyerden ibaret görmeyin. İşim bitince yelken yapıyorum, futbol oynuyorum, bisiklete biniyorum. İşle alâkalı bazı zamanlar handikaplar yaşayabilirsin ama işin hayatımıza hükmetmemesi gerekiyor. Bizde apartman görevlisi var, kapıcı yok; sekreter yok, yönetici asistanı var. Meslekleri hayatımızın odak noktası yapıyoruz. Bu işler para kazanılmak için yapılıyor, hayatımızı neden göz ardı ediyoruz? Gelen roller birbirine benzese de mümkün mertebe performansımı sergileyip geri kalan hayatıma dönüyorum. Mutluluğu bulmak için televizyon karşısına uzanmamak lazım, biraz çaba göstermek lazım.‘Anaokulum vardı, kapattım’Hayat Bilgisi ekibinen kimlerle görüşüyorsunuz?Ortega (Paşhan Yılmazel), Süzme (Kaan Yılmaz), Barbi (İpek Erdem), o gün teknik ekipte çalışan yönetmen olan arkadaşlar...Hepsi galaya geldi. Yirmili yaşların başında beraber olduğumuz kişiler onlar. Beraber ev paylaştık, eğlenceler düzenledik. O günleri mutlulukla anıyorum. Bir araya gelmek çok eğlenceliydi. İtalyan bir ailenin yıllar sonra bir araya gelmesi gibi. Ekibi bir araya getirmek istiyordum, film vesile oldu.Kopil liseyi bitirdi, yönetmen oldu mu, diyorlar?Biraz öyle oldu. Benim Vefa Lisesi’nden arkadaşlarım da geldi. Gerçek liseli, diziden liseliler bir aradaydı. En beklemediğim adamların bile takım elbiselerini giyip gelmeleri çok hoştu.‘Beni de ikinci filminde oynat.’ diyen çıktı mı?Olmadı. Biliyorlar ki ihtiyaç olduğunda ararım, çağırırım. Beni yalnız bırakmazlar. Filmde rol alanlar da arkadaşlarım değil, hikâyeyi beğenip geldiler.Kimlerle aranız daha iyi?İstanbul çok büyük bir şehir. Herkesin farklı işleri oluyor, kendi dünyasına dönüyor. Onun için çok fazla görüşemiyorsunuz. Güzel olan şu: Ayrılınca ‘pause’ tuşuna basıyorsun, bir araya gelince ‘play’e basıp devam ediyorsun. Yaşadığımız durum bu. O dönem başkaydı bir de. Bu kadar dizi yoktu, Hayat Bilgisi dediğin gibi fenomendi. Değişik duygular.Bugün televizyonlarda benzer formatta sayısız dizi var.Bu durum beni çok mutlu ediyor. Olsun. Öyle olunca bu dizilerin ilki Hayat Bilgisi’ydi deniyor, biz akla geliyoruz. Biz de Hababam Sınıfı’nı hatırlatıyoruz. Daha çok olsun ki bizim karakterlerimiz yaşasın. Bizimkinin ayrı bir sıcaklığı, samimiyeti vardı. Diğerleri hakkında yorum yapmıyayım.Anaokulunuz olduğunu okudum. Doğru mudur?Vardı. Çocuklar okula daha erken yaşta gidecek yasa düzenlemesinden dolayı iki sene önce kapattık. Annem başındaydı, İngilizce öğretmeni olduğu için İngilizce derslerine giriyordu, ben de drama derslerini veriyordum. Yıl sonu gösterilerimiz oluyor, onlarla beraber sahneye çıkıyorduk. Ben kötü karakter oluyordum, minikler iyiler; her oyunda beni alt ediyorlardı. Onlarla çalışmak çok eğlenceliydi, 8 yıl sürdü. Annemin de dinlenmeye ihtiyacı vardı, kendisiyle ilgilenmesi gereken zamanların içinde. İyi oldu, artık daha bol vakti, az derdi var.a.hulagu@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 07:32

Bir devri açıp kapatan çiçek

Lâle, yalnızca bahçelerimizde bulunan bir çiçek değil. Edebiyatımıza, camilerimize, çeşmelerimize de imzasını atıyor. Nisan başında yüzünü gösterip mayısa kadar misafirliğine devam eden bu narin çiçeği yâd edelim…“Lâle hadler yine gülşende neler etmedilerServi yürütmediler, goncayı söyletmedilerTaşradan geldi, çemen mülkine bigâne deyüDevr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler.”Şâir Necati’nin gazeline ‘taşradan geldi’ bilgisiyle giren lâlenin anavatanı Kafkasya’ya, İran’a, Orta Asya’ya uzanıyor. Bir devir açıp bir devir kapatan; bir zamanlar borsası bulunan ve bir soğanı bir servet eden bu müstesna çiçeği görmek için son günler…İstanbul’un tarihinden her gün bir yaprak kopsa da, yüzyıllar önce unutulmuş lale, altı yıldır yeniden hayatımızda. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tarihin unutulmuş sayfalarından alıp günlük hayata taşıdığı bu çiçek, yol boylarında, parklarda, bahçelerde karşımıza çıkıyor.Şubat sonundan itibaren yapraklarını göstermeye başlayan lâleler, nisan ortası/sonuna kadar dayanıyor. Soğanı ekmek için biraz erken davranmak gerek. Aslında lâle/ sümbül/ çiğdem/ nergisi aralık ortasından itibaren ekmeye başlamakta, biraz soğukla yüzlemek de faydalı. Soğan almak için birçok adres var; yapı marketler ve tabii ki Ankara’da Hal civarı, İstanbul’da Mısır Çarşısı. Üstelik artık internet siteleri üzerinden de sipariş verilebiliyor. Oradan alındığında yanılma payı da çok az. Siyah diyorsa, siyah. Bu işe meraklı olanlar yurtdışındaki forumları takip edip çeşit çeşit soğanların peşine de düşüyor.Şimdi lâleyi aldınız, ektiniz, çıktı, baktınız, sevdiniz. Soldu gitti. Hoyratlık edip de soğanı bir kenara, toprağı bir kenara fırlatmayın. Bütün soğanlı bitkilerin ömrünün bir seneyle sınırlı olmadığını bilip, balkonun ya da evin fazla sıcak olmayan bir köşesinde dinlenmeye alın. Bunun için çiçeği solan soğanları topraktan çıkarıp, yapraklarını ve sapını kesip, üzerindeki fazla toprağı temizleyip, güneş görmeyen bir yere kaldırmanız yeterli. Böylece gelecek sene zamanında ekme ve yeni lalelere kavuşma şansınız olur.Kendi bir devir oluşturacak kadar iddialı ama bakımı için bir şey yapmaya gerek yok. Su bile istemiyor desem yeri. Yine de siz kaktüs muamelesi yapmayın, arada (mesela haftada bir-iki) su verin.Çiçeğinize dışarıda kıyamayıp hemen içeri aldınız, ertesi sabah baktınız ki boynu bükük. Endişeye mahal yok. Balkona çıkarıp soğuğu gösterin yeterli. Soğukta ömrü 4 haftaya kadar uzuyor.Lâle, yalnızca bahçelerimizde bulunan bir çiçek değil. Edebiyatımıza, camilerimize, çeşmelerimize, mezar taşlarımıza da imzasını atıyor. Hem Allah ism-i celâlindeki harfleri (lam, elif, be) ihtiva etmesi, hem biçimiyle Osmanlı medeniyetinin en önemli motiflerinden biri. Son söz Tabib Mehmet Aşkî’den:“Mazhar-ı ism-i celâl olmasa idi lâle / Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle”a.orer@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Gitarlarını dünya çalıyor

Ekrem Özkarpat, namı Türkiye’yi aşmış bir çalgı ustası. Her ne kadar yaptığı gitarlarla ünlense de kontrbastan tambura, cümbüşten buzukiye kadar birçok enstrüman üretiyor. Özkarpat, his ve düşüncenin enstrümana geçtiğine inanıyor. Ona göre sevgi ile yapılan sazdan daha güzel ses çıkıyor.Çalgı yapımcıları, yaşadıklarında sadece usta müzisyenlerin tanıyıp bildiği gizemli kişilerdir. Çoğu zaman öldükten sonra isimleri ve efsaneleri kulaktan kulağa dolaşır ve onları tüm dünya tanır. Çok küçük bir azınlık yaşarken ismini dünyaya duyurabilir. Ülkemizde de böyle bir usta var. El yapımı gitarlarıyla artık dünya çapında bir markaya dönüşen Ekrem Özkarpat’tan bahsediyoruz. Uzun yıllardır ülkemizdeki birçok ünlü müzisyenin, gitar virtüözünün elinde onun imzasını taşıyan gitarlar var. Ülkemizin en önemli sanatçılarından Erkan Oğur’un onun yaptığı gitarları çaldığını söylemek bile Özkarpat’ın önemini anlatmaya yeter sanırım. Sadece Erkan Oğur mu? MFÖ, İsmail Soyberk, Erdem Sökmen, Bülent Ortaçgil, Neşet Ruacan, Özdemir Erdoğan, Kıraç, Cenk Erdoğan, Aykut Gürel ve daha niceleri. Almanya’dan Amerika’ya birçok yabancı müzisyen de onun gitarlarını çalıyor.Ekrem Özkarpat, Taksim Tünel’deki Gitar Atölyesi ismini verdiği mekanda yapıyor enstrümanlarını. Enstrüman diyoruz çünkü o her ne kadar gitarlarla ünlense de cümbüşten kontrbasa, tamburdan mikrotonal gitara kadar birçok çalgı yapıyor. Onun ağaçla olan arkadaşlığı çocukluk yaşlarına dayanıyor. Daha beş altı yaşlarında rulman tekerli arabalar, sapanlar ve oklar yapmış. Sonraları gitgide ağaç işlerine olan merakı artmış. İstemese de 14 yaşında Almanya’ya ailesinin yanına gitmiş. Burada mesleğe hazırlama sınıfına girmiş ve marangozluk, ağaç işleri, metal işleri, elektrik ve elektronik üzerine dersler görmüş. Lakin içindeki diğer bir özlem olan denizcilik onu Almanya’da fazla tutamamış. Kaptan olmak hayaliyle Türkiye’ye dönüp denizcilik lisesine girmiş.Bir yandan eğitimine devam ederken diğer yandan mahallelerinde gitar yapımıyla uğraşan Murat Sezen’in atölyesinde ona yardım etmeye başlamış. Artık okul harici bütün zamanlarını atölyede geçirir olmuş. Denizcilik meslek lisesini bitirip hayallerindeki mesleğe kavuşunca hemen mavi sulara atmış kendini. Ancak bu mesleği ve ortamını fazlaca asosyal bulan Ekrem Özkarpat, işi bırakıp yeniden atölyenin yolunu tutmuş.Bu iş bir nevi doktorluk gibiYaptığı işin teknik olarak eğitimini de almak için İTÜ Devlet Konservatuvarı enstrüman yapım bölümüne girmiş. “Bu okul, bana Türk müziği enstrümanlarının yapım mantığı, akord yapısı, sazların fiziksel ve ses özelliklerini tanıması açısından çok şey kazandırdı.” diyen Özkarpat’ın okulda yapmadığı enstrüman kalmamış. Bir gitar yapımcısının, kendi sazı dışında ne kadar çok saz hakkında bilgisi varsa, bunun yapılacak yeni enstrümanın ses sistemi ve yapısını daha iyi tasarlayabilmeyi sağladığını söylüyor.Okul yıllarında Şişli’de kendi atölyesini kuran Ekrem Özkarpat, daha sonra İstanbul’da müziğin kalbinin attığı yer olan Tünel’e gelmiş. Sonrasında daha çok tanınmaya başlamış. Peki onun gitarlarını özel kılan ne? “Çok fazla müzisyen tanıma imkanım oldu. Kim nasıl bir ses istiyor, nasıl bir tel yüksekliği, nasıl bir perde, nasıl bir sap istiyor. Kişinin neye ihtiyacı olduğunu daha net algılıyorum. Bu iş de bir nevi doktorluk gibi. Ne kadar farklı problemler çözerseniz düşünceleriniz açılıyor. Müzisyene özel gitar tasarlıyorum.” diyor.Bugüne kadar klasik gitar başta olmak üzere, elektronik gitarlar, baslar, perdeli perdesiz gitarlar yapmış Özkarpat. Sahnede çok görmeye başladığımız çift saplı gitarları ülkemizde ilk yapan da o. Bunu Erkan Oğur’un isteği ile yapmış. Yurtdışına açılması ise ülkemize gelen müzisyenler yoluyla olmuş. Konserler vasıtasıyla Türk müzisyenlerin kendisi ile tanıştırdığı sanatçılar giderken gitarlarını götürmeye başlamış. Sonrasında ise yurtdışından talepler gelmeye başlamış.Ekrem Özkarpat çok ince eleyip sık dokuyan bir usta. Bunun için ayda ancak iki ya da üç gitar yapabiliyor. Çok uzun süre bekletilmiş kaliteli ağaçları seçiyor. Enstrüman yapımını sadece teknik bir mesele olarak da görmüyor. Yaptığı her enstrümanla duygusal bir bağ kurmuş: “Kişinin o sazı yaparken yaşadığı hissiyatın ağaca geçtiğine inanıyorum. Bir hesap yapıyorsunuz ama ağaç da sizin çıkmasını istediğiniz sesi dinleyip kendi elastikiyet modunu dengeliyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. Severek yapılan bir sazdan aldığınız netice daha güzel oluyor.”Ekrem Özkarpat, stüdyo sanatçılarına ve konservatuvar öğrencilerine de gitar yapıyor. Hangi kayıtta hangi gitarının çalındığını bildiğini söylüyor. Zorlu ve çok da getirisi olmayan bu işin keyfinden beslendiğini anlatıyor: “Bir müzisyene keyif alacağı ve onda daha fazla çalışma aşkı oluşturacak bir gitar vermiş olmak benim için sevinç. Düzgün kayıtlar yapmaları kalbinden gelen müziği yansıtmaları beni de keyiflendiriyor. Müziğe hizmet ettiğimi düşünüyorum.” En büyük şikayeti ise bu işi ülkemizde yapan kişi sayısının azlığı. Teknik liselerin ağaç işleri bölümünden eli alet tutan çok fazla mezun çıkmadığından yakınıyor. Eğitim sisteminin yetersizleştirildiğini vurguluyor.O yaptığı her enstrümanda farklı şeyler deniyor. Yapılmamışları yapmaya çalışıyor. Onun için “Bütün sazlarım birbirinden farklıdır.” diyor. En büyük hayali ise sakin bir sahil kasabasına gidip atölyesini oraya kurmak. Koşturmadan, farklı bir ruhsal bütünlükte sazlar yapabilmek. Özkarpat’ın son projesi ise dünyada epey ses getireceğe benziyor. Yeni bir ahşap burgu geliştirmiş. Bu burgu sayesinde telli sazlardaki akort problemlerinin elimine edileceğini söylüyor. Çok faydalı ve kullanışlı olduğuna inandığını, bu buluşun dünyaya kazandırılmasının çok önemli olduğunu sözlerine ekliyor.a.pektas@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 10:09

Moda bahane maksat yetimhane

Geçen hafta Bursa’da önemli bir moda organizasyonu yapıldı. Kimse Yok Mu Derneği öncülüğünde düzenlenen programa 19 tasarımcı destek verdi ve bu vesileyle etkinliğe bin 200 kişi katıldı. Elde edilen gelirle Sudan’da yetimhane açılacak.Cumartesi günü Bursa’da önemli bir moda etkinliği gerçekleşti. Muhafazakâr giyim sektöründe şimdiye kadar yapılan başlıca organizasyonlardan biriydi şahit olduğumuz. ‘Gölgede Açan Nilüfer Çiçekleri’ adını taşıyan programı farklı kılan, halis niyetlerle yola çıkılmış olunmasıydı kuşkusuz. Hayat koşullarının ne denli zor olduğunu kelimelerle anlatmanın mümkün olmadığı Sudan’da yaşayan yetimlerin başlarını sokabilecekleri bir yetimhane bütçesi toparlamak için kolları sıvamıştı tasarımcılar. Şimdiye kadar yüzlerce ülkeye yardım götüren Kimse Yok Mu ve Nilüfer Eğitim Kurumları öncülüğünde gerçekleşen organizasyona katılım şaşırtıcı derecede yoğundu. Açıkçası Bursalı kadınların modaya bu kadar ilgili olduklarını bilmiyordum. Defilelerin ve açık artırmanın yapıldığı salonda bin 200 kişi toplanmıştı.Küçük bir fikirle başlayan fakat sonrasında bu kadar büyüyen organizasyonun temelleri, proje koordinatörü Hülya Aslan’ın Kimse Yok Mu aracılığıyla Sudan’a gitmesi ve oradaki yetimlerin yürek burkan hallerine şahit olmasıyla atılmış. Aslan’ın kafasındaki ‘Ne yapabilirim?’ sorusu dernek yetkililerinin bu projeyi sunmasıyla cevap bulmuş.Projenin moda sektöründeki ana sponsorları Tuay Karaca ve Seval Gelinlik’ti. Her iki marka da organizasyon için 30’ar tasarım hazırladı. Tuay Karaca’nın tasarımcıları Aynur Karaca ve kızı Tuba Karaca’dan daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Aynur Karaca moda sektörüne girmeden önce de Kimse Yok Mu’ya gönül vermiş bir hayırsever. Şimdilerde de destek vermeye devam ediyor. Defile sonrasında, hazırladığı abiyelerden bazıları açık artırmayla satıldı. Serdar Ortaç’ın nişanlısı Chloe’nin giydiği tasarım 5 bin liradan alıcı buldu. 100 çocuğun kalabilecği yetimhane yapılacak19 tasarımcının destek verdiği ve 2014 ilkbahar-yaz koleksiyonlarındaki tasarımları getirerek dernek yararına satışa sunduğu moda dolu programı renklendiren isimlerden biri de Şükriye Tutkun’du. Tuay Karaca imzalı kıyafetiyle sahneye çıkan Tutkun, kendisi gibi birçok yetimin gönlünü şenlendirecek türküler seslendirdi. Tüm bunların ardından projeye destek olan tasarımcılara plaketler verildi ve alt katta bulunan salonda kıyafet satışları yapıldı. Davetiye, açık artırma ve kıyafet satışlarından elde edilen yardımla 100 çocuğun kalabileceği bir yetimhane bütçesi toparlandı. Demek ki birazcık emekle, bir günde bir yetimhane açabilecek bütçeyi toparlayabiliyoruz. Bu tarz projelerin devamı gelirse hem tasarımcılar mesleğinin zekâtını vermiş olur hem de yardıma muhtaç çocukların yüzüne buruk da olsa bir tebessüm yerleşir.Zühre Pardösü de eşarp sektörüne girdiUzun yıllardır dış giyim sektöründe faaliyet gösteren Zühre Pardösü, bu sezon yüzde yüz ipekten farklı desenlerde birçok eşarp üretmiş. Leopar desenlerin hakim olduğu koleksiyonda ağırlıklı renk lacivert. Firma, eşarplarını kıyafetleriyle bütün olacak şekilde üreterek müşterilerinin kombin yapmalarını kolaylaştırmış. Zaten giyim koleksiyonunda genellikle düz renkler var. Dolayısıyla desenli ipek eşarplarla mükemmel uyum sağlayan bir görünüm sunuyorlar. Giyim koleksiyonunda ise sade giysiler olduğu kadar şatafatlı modeller görmek de mümkün. Firma yetkilileri Ortadoğu pazarına hitap ettikleri için bu tarz modellerin de koleksiyonlarında olmaları gerektiğini düşünüyor. Bana göre ise detayları minimumda kalan tasarımlar çok daha şık.e.keskin@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Bebelere balon büyüklere ‘Momiji’

Momijiler, İngiltere’nin küçük bir kasabasından çıkıp ünü dünyaya yayılan minyatür bebekler. Avuç içine sığacak kadar küçük olan bu bebeklerin boylarından büyük işleri var. Yüzbinlerce insanı peşinden sürükleyen Momijilerin müdavimi çocuklar değil, yetişkinler.Bugünlerde olur olmadık yerlerde yanlarında getirdikleri avuç içi kadar bebekleri çıkartıp onların çeşitli konseptlerle fotoğraflarını çeken birilerini görürseniz şaşırmayın. Olsa olsa, Türkiye’de sayıları 10 bine ulaşan Momiji koleksiyoncularından biridir. ‘Momiji nedir’ diye soracak olursanız, ‘İngilizlerin, Japonların geleneksel minyatür bebeği Kokeshi’den esinlenerek ürettiği ve ünü dünyaya yayılan bebek’ diyerek özet geçelim şimdilik. Detaylarını ise bu işe gönül verenlerden dinleyelim.Momiji hakkında en detaylı bilgiye ulaşabileceğimiz isim, Momiji Türkiye Distribütörü, Bywonderland’in sahibi Oylum Yüksel. 2005’te Warwickshire’da kurulmuş bir İngiliz markası olan Momiji’nin, 8 cm boyunda ve el boyaması olarak üretildiğini söyleyen Yüksel, bu bebekleri sevenlerin dünya genelinde 200 bini aştığını belirtiyor. 2005’ten bu yana tasarlanan bebek sayısı ise 203’müş. Momijilerin fiyatı bebekten bebeğe değişiyor ancak ortalama 45 lira gibi bir değeri var. Momiji’lerin sınırlı adette ve sadece belli bir süre üretimde olduğunu da Oylum Yüksel’den öğreniyoruz. Önceki yıllara ait bebeklerin ne kadar popüler olursa olsun, asla yeniden üretilmediğini anlatan Yüksel’e göre bu özellikleriyle Momiji bebekler koleksiyon açısından değerli. Bu hobiye gönül verenler de zaten bebeklerin ‘oyuncak’ değil, koleksiyon olduğunu ısrarla vurguluyor. Zaten birçoğunun ortak özelliği eskiden beri insanların ‘ellerine ne geçse biriktiren’ türüne ait olmaları. 29 yaşındaki Hazal Özlem Ersan; müze, sinema, tiyatro bileti, kalem, silgi eline ne geçerse biriktiren biriymiş mesela. Momijileri toplamaya ise iki yıl önce başlamış. Ersan, onlarla daha çok fotoğraf çekiyor. Özellikle de İstanbul temalı olanları çok eğlenceli. Fotoğrafın yanı sıra Momijilerin ortaya çıkış amacı olan ‘hediyeleşme’ kısmını da zaman zaman yerine getiriyor. Lafı gelmişken Momijileri Japon Kokeshi bebeklerinden ayıran bir diğer özelliğin de altında bulunan küçük kağıtlara mesaj yazılıp birine hediye edilmesi olduğunu söyleyelim.Annem ışık tutuyor, babam arka fonu hazırlıyorYüksek kimyager olan Hazal Özlem Ersan, koleksiyonunu 120’ye tamamlamış. Momiji merakına yakın çevresini alıştırma sürecini kendisinden dinleyelim: “Bazen evde de çekim yapıyorum. Annem ışık tutuyor, babam da fon olarak kullandığım kâğıdı! Fonda İstanbul’un olduğu çekimler dışında kendi yaptığı objeleri de çekim sürecine dahil ettiğini söyleyen Ersan, “Eğer minyatür oyuncaklar da kullanacaksam uzun zaman harcayıp bir kare ortaya çıkarıyorum; satın aldığım veya kendi yaptığım küçük objeleri kullanıyorum. İnsan zamanla küçük boyutlu şeyleri de daha farklı algılar hale geliyor; mesela kibrit çöpüne ip parçaları bağlayıp paspas yapabiliyorum veya bir kutu süt kapağını ütüye çevirebiliyorum.” diyor.Ersan, bu yolla sosyal çevresini daha da genişletmiş. Instagram’daki hesabını çoğu Momiji koleksiyoneri 2 binden fazla kişi takip ediyor. Hatta birkaç kişinin sokakta kendisini tanımasından mütevellit ufak çapta bir üne de sahip. Eleştirilere ise hiç takılmıyor: “Bana kalırsa Momiji fotoğrafı çekmek her gün ne yediğinin fotoğrafını çekip sosyal mecrada paylaşmaktan daha keyifli ama kimsenin tercihini yargılamak istemem. Ben de keyif aldığım sahneleri fotoğraflıyorum ve bunları paylaşıyorum.” Fotoğraf çekimlerinin böyle güzelleşmesinin en önemli nedenlerinden birinin Momijilerin satıldığı alışveriş sitesi Bywonderland olduğunu söyleyen Ersan, “Bu sitenin her ay Instagram üzerinden düzenledikleri fotoğraf yarışmasına katılmak, o heyecanı yaşamak, bir de fotoğrafınızın beğenilip ödüle layık görülmesi çok keyifli.” diyor.32 yaşındaki avukat Aslıgül Tanyolaç da yoğun iş hayatı arasında bu özel zevkine zaman ayırabilen bir isim. Momiji macerası, iki yıl önce bir mağazanın vitrininde bebeklerden biriyle göz göze gelmesiyle başlamış. Şu anda 188 bebeği var ve evde annesiyle beraber özel bir raf ünitesinde sergilediği bebeklerin sadece izlemesinin bile çok güzel olduğunu söylüyor. Ancak Tanyolaç, bebekleri izlemekle kalmıyor, çok sevdiği fotoğrafçılığı da dahil ettiği hobisi ile çok keyifli zamanlar geçiriyor. O da Ersan gibi küçüklükten beri bir şeyler biriktirmeye hevesliymiş ve Momiji ile tanıştığında bu sevimli bebeklerin aynı zamanda bugüne kadar arşivi olan ve dünyada takip eden bir koleksiyon olduğunu keşfetmesi kendisini heyecanlandırmış. Momijilerin çok fotojenik bir obje olduğunu söyleyen Tanyolaç’ın evinde de durum farklı değil. Anne çekim sırasında Tanyolaç’ın asistanlığını yaparken, baba hâlâ biraz mesafeli.‘Büyüyünceye kadar çocuğumla paylaşmam’İlk başlarda çevresinde yadırgayan hatta dalga geçen kişilerden bir kısmının bugün Momiji topladığını anlatan Tanyolaç’a bunun pahalı bir hobi olup olmadığını soruyoruz. Konusu ne olursa olsun koleksiyonculuğun pahalı bir hobi olduğunu söylüyor. Ancak, koleksiyona yaptığı yatırımın pek çok kişinin kendi zevkleri ve hobileri için ödedikleri bedellerden çok fazla olduğunu düşünmüyor. Bir de bu işin içine girdikçe çevresinden hediye bebekler alıyor ve bu konuda yapılan fotoğraf yarışmalarından Momiji kazanıyor. Bugüne kadar kazandığı ödüller ve hediyeler koleksiyonunun yarısına ulaşmış. Bu özel hobinin ona kattıklarına gelince, Momijilerle ilk tanıştığında moral olarak kötü bir dönemden geçtiğini anlatan Tanyolaç, o sırada bu uğraş kendisini birçok konuda motive etmiş. Ayrıca aynı zevki ve alışkanlıkları paylaşan çok sayıda Momiji severle tanışma fırsatı da bulmuş. İmkânları elverdiğince bu hobiyi sürdürmek istediğini söyleyen Tanyolaç, ileride bebeklerini çocuklarıyla paylaşmasını ise bazı şartlara bağlıyor: “Momiji bir oyuncak değil. Koleksiyon değeri olan ve dünyada nadir parçalarının yüksek fiyata alıcı bulduğu bir aksesuar. Aynı zamanda narin ve kırılganlar. Her biri el boyaması olduğu için zedelenebiliyorlar. Bu sebeple ileride bebeğim olursa büyüyene kadar onunla paylaşamam. Büyüdüğü zaman ise annesinden ona kalan eşsiz bir koleksiyonu olacak. Umarım o da sever.”Handan Doğan Sıkça, 31 yaşında ve bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyor. Dolayısıyla yoğun bir iş hayatı var. Ancak bu durum kendisini Momiji sevdasından alıkoymuyor. O da küçüklüğünden beri bir şeyler biriktirme merakına sahip biriymiş ve ilk Momiji’sini aldığı sırada bunun son olmayacağını çok iyi biliyormuş. Sıkça’nın şu anda 186 bebeği var. Koleksiyon yapmanın genel olarak kendisine çok iyi geldiğini söyleyen Sıkça, “Psikolojik olarak da sosyalleşme açısından da çok faydasını görüyorum. Momijiler sayesinde ‘benim gibi olan, ortak dili konuşabildiğim’ birçok kişiyle tanıştım.” diyor. Yaşlanınca da Momiji toplamaya büyük ihtimalle devam edeceğini söyleyen Sıkça’nın en büyük hayallerinden biri, tüm koleksiyonunu hikâyeleri ile birlikte çocuğuna aktarabilmek.Momiji alanların çoğunu genç kadınlar oluşturuyor. Oylum Yüksel’e göre erkekler de bebek topluyor fakat daha çok hediye etmek için. Momiji severlerin ortak özelliği ise; küçük şeylerden mutlu olan ve tasarıma değer veren, zevk sahibi insanlar olmaları. Bywonderland.com olarak başlattıkları Instagram fotoğraf yarışmasından da bahseden Yüksel, ‘Momiji Sevgiyi Yay’ yarışması vesilesiyle Momiji severlerin birbirleriyle fotoğrafları paylaşmasına, obje fotoğrafçılığının gelişmesine ortam sağlıyoruz.” diyor.z.kilic@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 01:43

Kulağıyla değil, ağzıyla yiyenlerin sayısı artmalı

Anadolu mutfağı denince ilk akla gelen isimlerden biri, 30 yılını bu coğrafyaya adamış Anadolu Mutfakları Derneği Başkanı Adnan Şahin’dir. Şahin ile eylülde gerçekleşecek Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri’nin tanıtım toplantısında bir araya geldik. Hatay’ı, projelerini ve Anadolu’yu konuştuk.3-6 Eylül tarihleri arasında Hatay’da düzenlenecek “Emek ve Yemek” temalı “Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri”nin tanıtım toplantısı geçtiğimiz hafta Raika restoranda gerçekleştirildi. Hatay’a ait birbirinden güzel lezzetlerin servis edildiği yemekli basın toplantısı sonrası etkinliğin proje koordinatörü Anadolu Halk Mutfağı Derneği Başkanı Adnan Şahin ile görüştük. 30 yılını Anadolu mutfağının korunmasına ve geliştirilmesine adayan Şahin ile 600 çeşit yemeği ile Türkiye’nin en zengin ve karakteristik mutfaklarından biri olarak tanınan dünya gastronomi şehri adayı Hatay’ı ve tabii ki Anadolu mutfağını konuştuk.‘Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri’nin Türkiye’de bugüne kadarki en kapsamlı ve özgün mutfak organizasyonlarından biri. Hatay da bu organizasyona ev sahipliği yapacak. Projeden bahseder misiniz biraz?600 çeşit yemeğiyle “Dünya Gastronomi Şehri” olmak için Hatay’ın UNESCO’ya yaptığı adaylık başvurusu kabul edildi. Dünyada bu unvanı almış 4. şehir olacak. Fransa, İtalya, İspanya gibi Avrupa ülkelerinin yanı sıra, derinlikli mutfaklara sahip Fas, Tunus, Mısır gibi Ortadoğu ülkelerine de çağrı yapıyoruz. Toplam 18 ülkenin katılımını planlıyoruz. 4 günlük etkinliğimizde, mutfak ve kültür temalı arama toplantıları yapacağız. Workshoplar, katılımcı ülke sanatçıları tarafından organize edilecek mutfak ve kültür temalı karma sergiler, profesyonellere yönelik tadım yemekleri olacak. Yanı sıra ulusal ve uluslararası gastronomi otoriteleri, mutfak yazarları, profesyonel aşçılar, beslenme uzmanları, ulusal üreticiler, turizmciler, gıda ve tarım sektörü temsilcileri ile akademisyenleri de ağırlayacağız.Gastronomik anlamda Hatay’ın uluslararası arenada tanınırlığını artırması adına neler yapmayı hedefliyorsunuz?Lezzet açısından öne çıkan geleneksel mutfakları bir araya getirerek, “Hatay Mutfağı” markası ile restoranlar açılması teşvik edilecek ve orijinal pişirme teknikleri ile sunulan kaybolmuş lezzetlerin tüm dünyada tanınmasına katkı sağlanacak.Epey eski bir mutfaktan bahsediyoruz. Yemekleri orijinal tariflerine sadık kalarak günümüze taşımak ne kadar mümkün?Hepsi için aynı şeyi söylemek mümkün değil ama ulaştığımız yemeklerin bazılarının tarifleri değiştirilmeden günümüze dek taşınmış. 2000 yıl öncesinin yemeğini bugün aynı tarifle pişirebiliyoruz.Çoğu zaman dünyanın en iyi 3. mutfağı olmakla övünürüz. Ancak Hatay’ın dünya gastronomi şehri adayı olarak anılmasından bile mutlu oluyoruz. Sorun ne size göre; yeterlilik mi kendini ifade edememe mi?Reel olarak baktığımızda ilk üç içinde olma gibi bir durum söz konusu değil. Sizin de belirttiğiniz gibi kendini ifade etme ya da farkındalık sorunu olduğunu düşünüyorum. İnsanların özel lezzetleri fazla kanıksamasının doğurduğu silikleşme de var tabii. Yoksa yeterlilik sorunumuz olduğunu sanmıyorum. Çünkü dünyaya kendimizi ifade edebilecek gerekli malzememiz var.Son yıllarda bunu aşmak adına çabalar var gibi...Nispeten... Son 5 yılda adımlar atıldığını söyleyebiliriz ama bunun moda bir yükseliş olduğu kanısındayım. Umarım bu heyecan kalıcı olur.Moda yükseliş derken gastronomik anlamda sadece belli şehirlere yönelimi mi kastediyorsunuz?Evet. Oysa Anadolu’nun her tarafı değerli. Örneğin Van kahvaltısı denilip duruluyor. Çok merak ediyorum Van kahvaltısında ne var? Oysa Hatay kahvaltısında tespit ettiğimiz 139 tane farklı ürün var. Yakında kitaplaştıracağım. Samimiyetle söylüyorum, ‘En sevdiğin yemek ne?’ dediklerinde iyi yapılmış -ki Anadolu kadını kötü yemek yapmaz- hepsi güzeldir diyorum ve bana göre Anadolu’nun en önemli zenginliği kadın eksenli bir mutfağa sahip olması. Bu yüzden özgündür ve geleneksel kelimesinin altını tam anlamıyla doldurur.Peki, uluslararası arenada adından söz ettirebilir bir mutfak haline gelmesi için ne yapmalıyız?Her şeyden önce bu bir devlet politikası olmalı. Ortada böyle bir politika yoksa bütün çabalar münferit kalır.Bugün dünyanın her yerinde parmesan peyniri satılıyorsa İtalya’nın bunu devlet politikası haline getirmiş olmasındandır. Bu çiftçisini de desteklediği anlamına gelir.Çoğu gurme/yemek yazarı yumurta bile kıramaz iddiasında bulunuyorsunuz. Siz nasılsınız bu konuda?(Gülüyor)Yumurta kırarım, omlet bile yapabilirim. Bakın insanlar olağanüstü bir mutfak bilgisiyle yazsınlar diye bir şey söylemiyorum. Birillat Savarin de yemek kökenli biri değildi. Ben de harita mühendisiydim ama bu sektöre girdiğimden beri sadece Anadolu mutfakları konusunu araştırıyorum ve sadece benim çabamla da olacak bir iş değil. Benim gibi binlerce insan araştırdığı müddetçe bu işin içinden çıkılabilir.Yemekle ilginiz okuldan kaçıp annenizin günlerine katılarak başlamış. Okulu asıp güne gitmek pek de duymaya alışkın olduğumuz bir gerekçe değil…(Gülüyor)Börekler bitmesin diye... Ama yemekle ilgim Türkiye’nin çok önemli bir şehri Tokat’ta yetişmemle de ilgili.Klişe olacak ama kim keşfetti sizi?Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen hocayla tanışıklığım sayesinde oldu. Önceleri sadece yediğinde mutlu olan bir adamdım. Metin Hoca yediklerini yaz, arşivle, bir bellek oluştur tavsiyesinde bulundu. Arşivle, dosyala mutlaka dedi. Onun tavsiyesiyle başladı. Ülkede 3 tane Metin Sözen olsa Türkiye kurtulur.Bazılarının ismi dahi bilinmeyen binlerce Anadolu yemeğini kayıt altına almak için yıllardır çaba veriyorsunuz. Şu ana kadar kaç yemek kaydedildi?7 bin küsur reçeteye ulaştık.81 ilden 8 bin 100 yemek tarifi toplama hedefiniz vardı…O benim iddiam. Her ilde 100 tane yemeğin olduğunu varsaymak ütopik değil. Adana’da 100 tane tatlı, tuzlu, içecek yok mudur?Ne yapıyorsunuz onca kaydı?Anadolu Halk Mutfağı Derneği’nde büyük bir özenle saklanıyor. Bu işin ticaretini yapmıyoruz, isteyen herkesle bilgilerimizi paylaşırız.Anadolu Mutfağı’nı devam ettirebilmek adına “İnsanlar sabah akşam ne yediğine dikkat etmeli, ona göre tüketmeli.” diyorsunuz. Siz kayıt altına aldıklarınızı evde pişiriyor musunuz?Anadolu’da ne pişiyorsa evimde de o pişer. Malzemelerin çoğunu da yerinden getirme şansım var.Tokatlısınız. Yaprağı, üzümü ve pekmezi dışında pek de bilinen bir mutfak değil. Neler var gün yüzüne çıkmayan?Çalma pekmezli (Klasik üzüm pekmezinin ahşap aparatlarla koyulaştırılmasıyla elde edilen pekmez)tavuğu. Tavuk bu pekmezle terbiye edilir. Çok özel ve gizli kalmış bir lezzet. Ayrıca bat vardır. Yaz atıştırmalığı, sulu salata diyebiliriz.Her bir yemeğin hikâyesi olduğu söylenir. Yıllardır geziyorsunuz var mı bizimle paylaşacağız bir hikâye?Yüzlerce var ama birini paylaşayım. Abdigör köftesinin Kör Abdi Paşa’dan kaynaklandığı söylenir. İshak Paşa’nın babası midesinden rahatsızdır ve midesine dokunmayan bir yemek yapılması gerekiyordur. Aşçılar bir araya gelir. Sade bonfileyi, siyah eti döver, içinden bütün sinirleri ve ayrıntıları çıkartıp top haline getirir ardından da haşlarlar. Bu paşanın midesine iyi gelir.Her yer Anadolu ve Osmanlı mutfağından seçme yemek yapan mekanlarla doldu. Ancak aynı mutfağa ait bir yemek iki farklı restoranda bambaşka karşımıza çıkabiliyor. Herhangi bir standardizasyon söz konusu değil.Haklısınız. Osmanlı ya da halk mutfaklarının standardizasyonunda her il kendi standartlarını, kendi komisyonları oluşturmalı.r.gul@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

12 Nisan 2014 Cumartesi 00:56

Uyuyamayanlardan mısınız?

Uykusuzluk, özellikle mevsim geçişlerinde hepimizin ortak derdi. Ancak tedavi edilmezse kronik hale gelebiliyor. Nihayetinde bağışıklık sistemi sorunlarından, kalp krizi ve felce kadar birçok hastalığı tetikliyor.Bütün gece yatağınızın sağ ve sol yanına binlerce kez dönmeden uyuyamıyorsunuz, deliksiz uykuyu mumla arayıp süzgece dönmüş olanına bile razısınız, sabahları uyandığınızda aynada karşılaştığınız zombiye dönmüş bembeyaz surat ve pörtlemiş gözler de cabası. Uykusuzluk, Türk insanının hiç de yabancısı olmadığı bir kavram. En sık karşılaşılan uyku bozuklukları neler? Tedavi edilmezse ne gibi sağlık sorunlarına yol açıyor?Uyku anını ‘insanoğlunun belki de en gizemli dönemi’ olarak niteliyor, Acıbadem Atakent Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu. Tarih boyunca uykunun hep pasif bir dönem olduğu düşünülmüş. Ama 20. yüzyılın başlarından itibaren, aslında uyku sırasında beynin aktivitesinin sanıldığı gibi az olmadığı, aksine beynin uyku sırasında uyanıklıktan farklı şekilde, hatta uykunun bazı dönemlerinde uyanıklıktan daha fazla çalıştığı anlaşılmış. Beynimizde uyku ve uyanıklığımızı düzenleyen bir mekanizma var. Bu mekanizma çoğunlukla gün ışığına bağlı olarak çalışıyor. Yani güneş battığı andan itibaren beynimiz uyku için gerekli hormonları salgılamaya başlıyor. Bu da belli bir süre sonra uykuya geçmemizi sağlıyor. “Ama ne yazık ki günümüzde, yapay aydınlatmanın aşırı olduğu, akşam saatlerinde uyku harici aktivitelerin varlığı, uykuya geçme saatimizi, doğal olması gereken saatin çok ötesine taşıyor.” diyor Aksu. Hal böyle olunca da uyku bozuklukları kaçınılmaz oluyor.Genetik yatkınlık olabiliyorUyku bozuklukları oldukça sık görülen hastalıklardan. “Ama bunların içinde de bazı hastalıklar ön plana çıkıyor. Örneğin uyku apne sendromu, huzursuz bacak sendromu, insomni (uykusuzluk) en sık görülenlerden.” diyor Aksu. Bunlardan uyku apne sendromu, uyku sırasında nefes durmaları ile karakterize bir hastalık. Hastalardaki temel şikâyet, gündüz kendilerini uykulu ve yorgun hissetmeleri. Bunun dışında uykuda nefes durmaları ve horlama, geceleri baş ağrısı, sabahları ağız kuruluğu, gece sık idrara kalkma, yine geceleri boyun ve baş bölgesinde terleme bu hastalığın önemli belirtilerini oluşturuyor.Diğer sık görülen bir hastalık ise huzursuz bacak sendromu. Bu hastalıkta özellikle geceleri veya akşamları ortaya çıkan bacak ağrıları mevcut. Bu ağrılar nedeniyle hastalar uykuya dalmakta güçlük çekiyor. İnsomni yani uykusuzluk ise en az bir aydır var olan yetersiz veya az uyku durumu. Huzursuz bacak sendromlu hastaların en az yarısında ailede de benzer şikâyetleri olan kişilerin varlığı dikkat çekiyor. Yine bunun gibi bazı insomni tiplerinde genetik yatkınlık çok önemliyken, bazılarında ise psikolojik ve çevresel faktörler ön plana geçiyor. Tüm bu hastalıklar uykuyu ya tümden etkiliyor ya da kalitesini bozuyor.Tedavi edilmezse...Akut uyku bozuklukları daha çok çevresel veya psikolojik faktörlere bağlı oluyor. Bu grup içindeki en önemli hastalık, akut uykusuzluk. Bu tabloda psikolojik, sosyal veya fiziki strese bağlı olarak ortaya çıkan bir uykusuzluk söz konusu. Eğer bu dönemde tedavi edilmezse daha kalıcı ve zor tedavi edilebilir insomni tiplerine dönüşebiliyor. Aslında çoğu uyku bozukluğu diğer organ sistemlerimizi çok ciddi şekilde etkiliyor. Ama bunlar içinde özellikle uyku apne sendromu ve huzursuz bacak sendromunun sonuçları çok daha ağır oluyor. Bu hastalıklar kalp damar hastalıkları ve felç için önemli bir risk oluşturuyor.Teşhis için uyku testlerinin yapıldığı uyku odalarına alınıyor hastalar. Bu testler, bazı uyku hastalıklarının tanısının konulması, tedavinin nasıl yapılacağının belirlenmesi ve etkisinin görülmesi için uygulanıyor. Bu test sırasında hastaya bazı kablolar yapıştırılıyor ve gece boyunca uykuda beyin ve kas aktivitesi, göz hareketleri, kalp aktivitesi, solunumu, kandaki oksijen miktarı, bacak hareketleri ve görüntüsü kaydediliyor. Sonrasında verilerin hepsi değerlendiriliyor ve uyku hastalığının tipi belirlenip tedavi planı oluşturuluyor.Uyku hijyeni için…* Yatma ve kalkma saatlerinin kendi hayat düzeninize göre belli olması ve bu saatlere çok özel durumlar haricinde uymak gerekiyor. Hafta sonu, hafta içi, tatil günü demeden çok değişkenlik göstermeksizin bu saatlere uyulmalı.* Yatak odasının sessiz olması sağlıklı uyku için şart. Işık, uyku kalitesini bozan önemli bir faktör. Uykunun sürmesini sağlayan hormonun yani melatoninin salınabilmesi için odanın karanlık olması gerekiyor. Bazen bir gece lambası bile bu hormonun salınımını bozabiliyor.* Kesinlikle yatakta uyunmalı. Televizyon karşısında, oturma odasında kısa süreli uyuklamalar, gerçek uykuyu etkiliyor ve bozuyor. Bununla birlikte yatakta da kitap okuma, televizyon seyretme gibi aktiviteleri yapmamak gerekiyor. Kısaca uyku yatakta uyunmalı ve yatakta uyku dışında aktiviteler yapılmamalı.* “Ne kadar yorgun yatarsam o kadar rahat uyurum” düşüncesi yanlış. Ne kadar yorgun olursak o kadar zor uyuruz. Bu nedenle, özellikle sizi yoracak işleri, ağır fiziksel aktiviteleri akşam saatlerine bırakmayın. Örneğin gece yapılan egzersiz veya sportif faaliyet, o geceki uykunun bozulması için bir neden.* Bazı geceler zor uyuyabilirsiniz. Bu durumda yatakta uyku için debelenmemek gerekiyor. Bunun yerine uyuyamadığınızı hissettiğinizde, uyku için kendinizi zorlamak yerine, yataktan kalkmak, mümkünse başka bir odada kısa süre bir şeyle uğraşmak ve bir süre sonra yatağa gitmek daha iyi bir yöntem. Yalnız burada da, gecenin büyük bir kısmını uyanık geçirmiş olsanız dahi, uyku düzeni açısından sabah kalkmanız gereken saatte kalkmanız şart.m.tuncel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Anadolu’da madımak zamanı

Köylerde tarla kenarları ve harmanlarda yetişen kırmızı gövdeli, yeşil yapraklı narin bir bitkiciktir madımak. Hüda-yı nabit’tir; Hak’tan bir hediye. Kendiliğinden çıkar. Ne su ister ne çapa. Her gün toplanmasına rağmen, anlaşılmaz bir şekilde her sabah yeniden çıkar.Orta Anadolu’nun bozkırlarında yaşamayanlara madımağı nasıl anlatmalı bilmem ki… Ne söylense de bir şeyler eksik kalacak. Aslına bakarsanız köylerde tarla kenarları ve harmanlarda yetişen kırmızı gövdeli, yeşil yapraklı narin bir bitkiciktir madımak. Hüda-yı nabit’tir; Hak’tan bir hediye. Kendiliğinden çıkar. Ne su ister ne çapa. Her gün toplanmasına rağmen, anlaşılmaz bir şekilde her sabah yeniden çıkar.Madımağın bir zamanı vardır ve bu zaman beklenir, sorulur. Mevsimine yakın, köyden şehre biri geldiği zaman hısım akrabanın ahvali sual edildikten sonra akla gelen ilk soru şudur: Madımak çıktı mı?Madımakta assolist edası vardır; öyle hemen çıkmaz. Baharın nazlı kızıdır o. Yalancı güneşe aldanıp da hemen topraktan çıkarmaz başını. Nazlanır ve bu naz ona yakışır. Önce onun habercileri gelir. Damaklarımızı o büyük şölene hazırlar. Adı ‘kaba pancar’dır onun. Türlü türlü otların toplanıp pişirilmesiyle yapılır. Sonra o çıkagelir işte. Nisan başlarından mayıs sonuna kadar kalır. İncecik ve narin bir bitkiciğin bu kadar uzun süre zamana ve hayata hükmetmesi şaşılacak bir şeydir ama gerçektir. Bu yüzden nisandan hazirana kadar geçen zamana Orta Anadolu’da madımak mevsimi dense yeridir ve de hakkıdır.Bu iki ay boyunca köyde ev ahalisini doyurmak zorunda olan hiçbir anne ‘bugün ne pişirsem de çoluk çocuğumu doyursam’ diye dert etmez. Madımak vardır ya hiç dert değildir, başka şeylerin yokluğu. Yanında bir de ‘katık’ yani ayran olduktan sonra, değmeyin keyfe. Ne huysuz kocaların sesi çıkar ne mızmız kaynanaların ne de haylaz çocukların… Sofranın başında bir mutluluk rüyası dolaşır. Ne bereketli bir nimettir o bir bilseniz…Kolay değildir, bir tabak madımağı sofraya koymak. Meşakkatli, daha doğrusu kendi başına koca bir günü kuşatan bir iştir. Sabah çorbası pişirilip evdekiler doyurulduktan ve hepsi bir yerlere dağıldıktan sonra başlar madımak mesaisi.Madımak toplamak için öncelikle sivri ve keskin uçlu bir bıçak lazımdır. Sivas bıçağı olursa daha da makbuldür. Bir önlük, işleri kolaylaştırır. Sonra, mutlaka naylon bir ilistir olacak yanınızda.En yakın harmandan başlarlar madımak toplamaya evin genç kızları ya da anneleri. Gittikleri zaman harmanda madımak toplamaya başlamış mutlaka birileri olur. Yere çömelmiş kadınlar, kızlar bir taraftan o narin bitkiyi toplarken sohbete başlamış olur. Herkes yaşıtlarına göre öbekleşir doğal olarak. Genç kızlar daha kikirik, biraz uzaklaşırlar yaşlı teyzelerden.Gelinlerinden yakınma muhabbeti onlara göre olmadığı için daha neşeli ve uçarı muhabbetler için biraz uzaklaşmak iyidir. Teyzeler arada bir doğrulur, bellerini düzeltir. Uyuşan romatizmalı bacaklarını ovuştururlar.El emeği, göz nuru bitkiciği pişirirken…Bir, iki, üç derken avuç avuç madımakla kocaman naylon ilistir dolar sohbet arasında. Herkes yavaş yavaş evine doğru gider. Çünkü toplanan madımağın ayıklanması gerekir çerden çöpten. Bu iş genellikle evin balkonunda ya da serin ve geniş ‘hayat’larda, olmadı komşu evin elma ağacının altında sohbet eden kadınların yanına gidilerek son dedikodular eşliğinde yapılır. O nazenin bitki yani madımağın içine karışan otlar ayrılır. Madımak, şimdi kıyılmaya hazırdır.Keskin bir nacak ya da keser ele alınır, bir tahta üzerinde sabırla ince ince kıyılır. Bu mevsimde her evden böyle tak tak ahenkli sesler duyarsınız. Kıyılan ve incecik hâle gelen madımak, ilistirin içine doldurulur ve yıkanmak için genellikle mahallenin çeşmesine gidilir. Bu işlem de yapıldıktan sonra o mübarek bitkicik pişirilmeye hazırdır ve artık evin yolunu tutma zamanı gelmiştir.Şişman ya da uzun tüpler henüz köye ayak basmadığı için evlerde yemekler sobada pişirilir. Kuzine sobaya ‘kırım’ odunundan kalan meşe odunları atılır. Her şeyin sığdığı o kuzinenin halkaları alınır ve alüminyum kazan iyice oturtulur. İçine su doldurulur ve el emeği, göz nuru olan madımak, suyun içine yavaşça boşaltılır. Bir süre sonra da bulgur. Makbul olan, bulguru az olan madımaktır. Bulguru çoksa bilin ki evin hanımı iş çokluğundan yetiştirememiş ve madımağı yeteri kadar toplayamamıştır.Madımağın tadı tuzudur, çemenPişen madımak kenara alınır. Halkalar küçültülür ve küçük bir tava oturtulur. İçerisine tahta kaşıkla bir top tereyağı salıverilir. Yağ iyice eriyip kızdıktan sonra da hani o bildik tarifle, ‘ince ince kıyılan soğanlar pembeleşinceye kadar’ kızartılır. Üzerine bir sarımsak ve kararınca çemen… Çemen, bu işin tadı tuzudur ki, eksikliği kadronun bozulması demektir. Ve lezzetin kaçması…Bu lezzetli karışım, kuzinenin uzak köşesinde demlenmeye bırakılan madımak kazanının içine huşu içerisinde boşaltılır ve tahta kaşıkla iyice karıştırılır. Çok şükür; yemek hazırdır. Fakat madımak hemen ateşten alınıp yenmez. Ne zaman pişerse pişsin, özellikle akşam yemeğinde yenecektir. Yorgun argın eve dönen babalara, kuzu peşinde yorulan çocuklara, bahçede çapa yapan dedeye, nineye velhasıl köyde ekmek peşinde koşan bilumum aile efradına ilaç yerine, şifa niyetine akşam yemeğinde madımak sunulacaktır.Baba odundan, dede tarladan gelir; çocuklar kuzuların peşinden. İnekler ahıra girer. Yemleri verilir. Her şey yerli yerinde olur. Artık yemek yenebilir. Ortaya sofra konur ve onun ortasına da geniş ve yayvan bir tabakla o canım, kıymetli madımak yemeği. Yanlarına da ayran tasları. Onlar yan elemandır. Sofrada aslolan madımaktır. Bir öğünlük değildir madımak. Yeni yapılan madımak yemeği sofraya konulana kadar evdeki hükümranlığı devam eder onun.Madımağın böyle güzel bir yemeği bir de Nida Tüfekçi’nin derlediği daha da güzel bir Sivas Türküsü ve insanın kanını kaynatan bir oyun havası vardır ki, düğünlerde değil gençleri yaşını başını almış olanları bile ortaya çıkmaya cesaretlendirir ve kendinden beklenmeyen birkaç figür yapmaya mecbur bırakır. Bu madımak güzellemesi satırları beğenmediniz ya da canınız çekti de bulamadınızsa en azından bu türküyü dinleyebilirsiniz. Öyle ya, üzerine türkü yakılan kaç bitki vardır bu topraklarda?

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Depolarda albümlere yer kalmadı

Ülkenin en büyük yapım şirketlerinden birinin sahibi, albüm satışlarının neredeyse bitme seviyesine geldiğinden şikayet etti geçenlerde. Bu durumun tek suçlusu ne yazık kı internet değil.Hep müzisyenlerle konuşuyorsun, biraz da yapımcıların halini dinlesen diyen bir yapımcı ile geçtiğimiz günlerde bir araya geldik. Bana sektörün sorunlarını uzun uzun anlattı. Telif hakları konusunda bir araya gelemediklerini, telif hakları yasasıyla ilgili hâlâ yol alamayışlarına... Çoğu bildiğim ve burada sık sık dillendirdiğim şeyler. Konuşma sırasında dikkatimi en çok çeken şey depolarında albüm koyacak yer bulamadıklarından şikâyet etmesiydi. “İyi de zaten çok az basmıyor musunuz?” diye sordum. “Evet tanınan sanatçıların albümlerini bile ilk etapta en fazla iki bin kadar basıyoruz. Çok ünlü ise on bini geçmiyor.” dedi. Düşünün, konuştuğum isim, ülkenin en büyük yapım şirketlerinden birinin sahibi. Tabii bu konuda genelleme yapmak için diğer yapımcılarla da konuşup tek tek hepsini dinlemek gerek ama tablonun çok da farklı olacağını düşünmüyorum. Dijital çağın iyiden iyiye hayatın her tarafını kuşattığı bir süreçte bu gayet normal. Ancak bizim gibi kaset dönemini görmüş kuşak için albümün yeri farklıdır.Albümler ne zaman çıkacak diye merakla beklenir, çıkma vakti yaklaştığında heyecan artar. Çıktığında koşarak gidilip alınır ve defalarca dinlenir. Sonra da kitaplığın en güzel yerine itina ile konulur. Hatta bir arkadaşın doğum günü varsa ya kitap ya da albüm hediye edilirdi. Ancak bugünlerde böyle bir şeyden bahsedince sadece nostalji yapmış oluyorsunuz. Kimse albüm almıyor demiyorum. Ancak o müzisyenin Twitter ve Facebook’taki takipçi sayılarına baktığımızda satılan albümlerle arasında uçurum olduğunu görüyoruz. Bir zamanlar sanat dünyasında on binlerce şiir gönderilen edebiyat dergilerinin neden satmadığı konuşulurdu. Sanırım edebiyat dergilerinin makus kaderini şimdilerde albümler yaşıyor. İşin bu noktaya gelmesinde yapımcıların ve sanatçıların da büyük emeği (!) var maalesef. Sürekli gündemde kalayım endişesi ile alelacele yapılan albümler, daha albüm yeni çıkmışken çıkarılan tekliler… Yani bu durumun tek suçlusu dijital çağ ya da internet değil. Bir müzisyen, albümünü sadece kartvizit olarak görürse, o çalışma ancak o kadar değer görür. Ben kaliteli ve iyi albümlerin her şeye rağmen satacağını düşünüyorum. Yeter ki depoda beklemeye mahkûm olacak kadar kötü içeriğe sahip olmasın!Hayata boyanmış adam: Neil YoungTürkiye, bu yaz uzun yıllardır hasretle beklenen efsane bir müzisyeni daha ağırlayacak. Benim de canlı performansını merakla beklediğim Neil Young, ülkemizdeki ilk konserini Crazy Horse topluluğuyla 15 Temmuz akşamı İstanbul Küçükçiftlik Park’ta verecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Vodafone Red sponsorluğunda gerçekleştireceği konser öncesi geçtiğimiz çarşamba akşamı İstanbul Film Festivali kapsamında özel bir belgesel gösterimini izleme şansı buldum. “Neil Young’un Bavulundan Şarkılar” isimli belgesel, heyecanımızı bir kat daha artırdı. Konser öncesi konser niteliğindeki bu belgeseli izlerken, efsane rockçı hakkındaki düşüncelerim iyice pekişti. 1970’lerden günümüze toplam 50 albüm yayınlayan Neil Young’un, kariyeri boyunca muhalif, barış yanlısı ve çevreci tutumundan taviz vermediğini onu yakından tanıyan müzikseverler bilir. Belgeseli izlerken sahnede üç farklı Neil Young gördüm. Akustik gitarı ve harmonikasıyla tek başına çalıp söylediğinde bilge bir adam, barış işaretleriyle dolu kemerli elektrogitarını boynuna takıp sahnede yerinde duramayan haşarı bir çocuk, şarkı bittiğinde sanki bütün bunları yapan kendisi değilmiş gibi mahcup ve mütevazı bir asil... Konserde giydiği neredeyse bütün elbiselerindeki rengarenk boyalar da sanırım kimsenin dikkatinden kaçmamıştır. O renklerin her birinin bir anlamı olduğunu fark etmek için bir Neil Young araştırmacısı olmanıza gerek yok. Her renk bir duygunun, kısacası hayatın bir parçası. Ben ona “hayata boyanmış adam” diyorum. Ben, aktivistlerin adeta marşı haline gelen Rockin’ In The Free World, Living With War, ünlü müzisyenler tarafından defalarca yorumlanan Only Love Can Break Your Heart gibi birçok şarkının sahibi Young’ın konserine kadar hazırlık babında şarkılarını dinlemeye çoktan başladım bile.a.pektas@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Deterjanınızı kendiniz yapın

Tıkalı lavabolar için: Uzun bir tel çubuk ya da ince tel bir askıyı düzleştirerek lavabo ya da küvetin gider borusunu karıştırın. Küvetler için suçlu genelde birikmiş saç topakları olabildiği gibi lavabolar için de yemek artıkları olabilir.Daha sonra, tıkalı lavabo ve giderlere bir bardak karbonat ve bir bardak sirkeyi karıştırarak boşaltın. Yaklaşık yarım saat bekletin (bu süre zarfında lavaboyu kullanmayın) sonra da üzerine bolca kaynar su boşaltın.Lavabonuzdan kötü kokular geliyorsa, bir buz kalıbına elma sirkesi koyup dondurun. Daha sonra buz küplerini lavabonuza koyup, buzlar eriyinceye kadar kullanmayın. Son olarak yarım su bardağı kaynar elma sirkesi, yarım fincan karbonat ve yarım fincan tuzu üzerine boşaltıp on dakika kadar bekletin. Bol su akıtarak işlemi tamamlayın.Cam yüzeyler pırıl pırıl İçine mavi boya karıştırılmış amonyak içerikli zararlı cam temizleyicilere kucak dolusu para vermek yerine, bu işi evde doğal ürünlerle pratik bir şekilde yapabilirsiniz.Yarım litrelik püskürtmeli bir şişenin içine yarım çay bardağı elma sirkesi, biraz arapsabunu ve su koyup çalkalayın. Cam yüzey ve aynalarınıza bu karışımı püskürttükten sonra temiz pamuklu bir bezle silin.Bir diğer temizleme yöntemi de şu: Bir litre ılık suyun içine çeyrek fincan elma sirkesi veya bir yemek kaşığı limon suyu karıştırın. Cam ve ayna gibi parlak yüzeyleri bununla silin.Çok sık kirlenen ve mikrop barındırır hale gelen gözlüklerinizi de aynı yöntemle temizleyebilirsiniz.Salata sosundan mobilyalara da ayırınBir kavanozun içine eşit miktarlarda zeytinyağı ve limon karıştırarak mobilyanızın üzerine sürün. Limon yerine aynı miktarda sirke veya bir yemek kaşığı limon yağı da kullanabilirsiniz. Bu karışımı mobilyanıza sürüp temiz bir bezle silin.Limon yağı kullandığınızda, etkili ve hoş kokulu doğal bir mobilya parlatıcınız olacaktır. Bu karışım hem temizleyici hem de koruyucudur. Ayrıca anti statik özelliği sayesinde tozlanmayı geciktirir.Ben lavanta kokusunu çok sevdiğim için bu karışıma biraz da lavanta yağı damlatıyorum. Bütün ev mis gibi kokuyor.Bütün ahşap yüzeylerdeki su lekelerini ise minik bir parça diş macunu sürüp silerek yok edebilirsiniz.Ufak bir ipucu da sofranızda artan limonlar için verelim: Artan limonların kurumasını beklemeden sularını sıkıp buz kalıplarında dondurabilirsiniz. Limon suyu kullanmanız gerektiğinde dolabınızda hazır olur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Samsa tatlısı

Akdeniz mutfağına Balkanlar’dan gelen ‘samsa tatlısı’ bizim baklavamızın daha hafifi ve yapılması daha kolay olanı.Geçtiğimiz haftalarda Mersinli bir arkadaşımın özenle hazırlamış olduğu ikramların başında dikkatimi en çok çeken kendi yörelerine ait tatlıydı. “Bir samsa senin tabağına koyayım.” dediği zaman karşıma gelen küçük dilimin tadı harika bir şerbetli tatlı olacağı aklıma hiç gelmezdi.Akdeniz mutfağına Balkanlar’dan gelen ‘samsa tatlısı’ bizim baklavamızın daha hafifi ve yapılması daha kolay olanı. Yöresel yemek turumuza devam ederken ismi gibi özel olan bu tatlımızı konuk etmek ağzımı tatlandırdı. Şimdi sıra sizin ağzınızın tatlanmasında.MalzemeBir paket milföy hamuru1 su bardağı toz badem4 çorba kaşığı tozşeker2 yumurta akıŞerbet5 kahve fincanı tozşeker4 çay bardağı su1 limon suyuYapılışıSamsa tatlısının özel elde yapılan hamuru ve oklava ile açılması var. Fakat ben kolaylık olsun diye aynı tadı yakalayabileceğiniz milföy hamurundan yapılan tarifi sizlerle paylaşacağım.Öncelikle bir kapta badem, şeker ve yumurta akını karıştıralım. Milföy hamurunu küçük bir merdane yardımı ile biraz incelttikten sonra hazırladığımız bademli karışımı ortasına uzunlamasına yayalım. Hamuru rulo şeklinde sarıp bir tepsiye alarak buzdolabında 45 dakika kadar dinlendirelim.Hamur kıvamına gelirken biz boş durmayıp şerbetini hazırlayalım. Bir tencerede şeker, su ve limonu kaynatıp şerbet hazırlayıp bekletelim.Dinlendirmiş olduğumuz milföylü hamuru akıp küçük parçalar halinde kesip önceden ısıtılmış 180 dereceye ayarlı fırında 40 dakika pişirelim.Fırından aldığınız sıcak hamurun üzerine sıcak şerbeti gezdirerek dökelim. Tatlı şurubu çekince ılık ya da soğuk olarak servis edebiliriz.Yumuşacık olan tatlımızı hasta olan halama yapıp getirdiğimde aldığım dua karşısında vazgeçilmez tatlılarımın arasına girmişti, dilerim sizin de öyle olur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Gebelikte kansızlığı nane ve maydanozla çözün

Gebelikte demir eksikliği sadece annenin değil, bebeğin de hayatını riske atıyor. Erken doğum ve düşük kilolu bebekler en sık karşılaşılan sonuçlardan. Bebek sağlıklı doğsa bile ilerleyen süreçte bağışıklık sorunları baş gösteriyor.Kansızlık, özellikle kadınlar arasında yaygın bir hastalık. Oysa hamilelik döneminde anne ve bebek sağlığı için demir çok önem taşıyor. Birçok kadın gebelik dönemine, vücudunda yeterli demir deposu olmadan başlıyor. Doğumda kaybedilen kanla birlikte demir minerali daha da azalıyor. Central Hospital’dan Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Deniz Şafak, annelerin günlük beslenme sırasında demir alımını artırabilmeleri için dikkat etmeleri gereken noktaları anlattı.Anne adayında demir eksikliği ne kadar fazla ise bebekte oluşan olumsuz etkileri de aynı oranda artar. Birçok kadın hamilelik sürecinde demir eksikliğinin olup olmadığının farkına varmaz. Demir eksikliği yavaş gelişen bir durum olduğu için vücut da bu duruma karşı hemen tepki göstermez. Demir eksikliği ancak yapılan rutin testlerde anlaşılabilir. Hamilelik sırasında; halsizlik, hemen yorgun düşme, çarpıntı, konsantrasyonda bozukluk, bağışıklık sisteminin zayıflaması, saç dökülmesi, baş ağrısı, tırnaklarda yapı bozukluğu ve solukluğa sebep olur. Bunların arasında en çok endişe edilen, bağışıklık sisteminin zayıflamasıdır çünkü gebelik döneminde her ilaç kullanılamadığı için tedavi zorlaşabilir. Demir eksikliği sadece anneyi değil, bebeği de etkiliyor. Anne karnında gelişme geriliğine, plasentadan bebeğe demir geçişinin az olmasına, bebekte demir eksikliği ve anemiye sebep olabiliyor. Bu durum da bebeğin beyinsel ve fiziksel gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Tedavi süresinin geciktirilmesi geri dönüşü olmayan sağlık sorunlarına yol açabilir. Ayrıca annedeki demir eksikliği ciddi boyutta ise erken doğum veya düşük kilolu bebekler olabiliyor. Bebeğin bağışıklık sistemi de zayıflayabilir. Bu nedenle de gebelik döneminde demir depolarının yeterli olması önemli.Süt ve süt ürünleri tüketilmemeliGünlük beslenmede demir alımını artırmak için dikkat edilmesi gereken noktalar var. Bu dönemde ek demir takviyeleri yapılmışsa bunlarla birlikte süt ve süt ürünleri (süt, yoğurt, peynir) tüketilmemeli. Çay, kahve, kolalı içecekler gibi kafein içerikleri yüksek içecekler demir emilimini engeller. C vitamini demirin emilimini artırır. Bu nedenle taze sebze ve meyveyle birlikte demir alınabilir. Böylelikle, vücutta kullanımı daha etkin olur.Demir yetersizliği önemli belirtiler verdiği gibi aşırı kullanımı da vücutta kanserojen hücrelerin beslenmesine yardımcı olur. Bu durum, E vitaminine olan ihtiyacı artırır. Beslenme dışında yapılan takviyeler mutlaka bir uzman kontrolünde olmalı. Demir eksikliğinin nedenlerinin iyi araştırılması gerekiyor. Altta yatan asıl neden bulunmadan, rastgele demir ya da vitamin almak, kan transfüzyonu yaptırmak, teşhisin gecikmesine sebep olarak, hastanın probleminin ilerlemesine yol açabilir. En iyi demir kaynakları; yumurta, et ve et ürünleri, balık, karaciğer, yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller ve tam tahıllar. Ayrıca badem, kuru erik ve siyah kuru üzüm de iyi birer kaynak. Bu yemişler için ara öğünler çok uygun. Annenin aç kalmasını da engeller. Öğünlerde tüketilen besinlerin yanında nane, maydanoz gibi otların kullanımı, hem C vitamini hem de demir bakımından faydalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Deri değiştiren Anadolu medeniyeti

Deri Tanıtım Grubu ve tasarımcı Hatice Gökçe, Anadolu medeniyetlerini günümüze taşıyan ‘The Leather Age - Anatolia ∞’ projesini 14 Nisan’da İstanbul Modern’de meraklılarıyla buluşturacak.Türk derisi, dünyanın lüks markalarının gözdesi ve önemli bir ihracat kalemi. Kalitesiyle önemli bir yer edinen Türk dericiliği için hedef, Avrupa ve Rusya’dan ibaret değil. Deri Tanıtım Grubu’nun (DTG) hedefi; Türk dericiliğinin marka olarak algılanmasına katkıda bulunmak, dünyada hak ettiği yere ulaştırmak. Organizasyon ilk kurulduğunda daha çok imaj çalışmaları üzerinden projeler üretiyordu. Benim yıllardır arzu ettiğimse özgün tasarımların olmasıydı. Hatice Gökçe’nin ‘Anatolia 8’ projesi ile belki de yıllardır beklediğim çalışmalardan biri gerçekleşmiş oldu. 14 Nisan’da İstanbul Modern’de sergilenecek projenin hikâyesini Hatice Gökçe’den dinledim. Toplam 16 parçadan oluşan koleksiyon için Gökçe ve ekibi altı ay hummalı bir çalışma yürütmüş. Geçtiğimiz yıl DTG, Ege Deri ve Deri Mamulleri İhracatçılar Birliği’nin deri sektöründe genç yetenekleri keşfetmek için organize ettiği ‘Derin Fikirler’ yarışmasındaki tekniklerin bazıları, Hatice Gökçe’nin projesinde geliştirilerek uygulanmış. Tasarımcının fikir aşamasında projenin eskizlerini DTG ile paylaşması, deriyi bir sanat sunumuna dönüştüren çalışmanın ilk adımı olmuş. ‘Tasarımları moda akımlarına kapılmadan yansıtmak istedim’Deri konusunda yetkin bir tasarımcı ve deri sektörünün öncülerini arkasına alan proje; Anadolu topraklarının zenginliğini, derinin zamansızlığıyla bütünleştiriyor. Projenin en güzel tarafı, genellikle Anadolu konseptli koleksiyonların Selçuklu veya Osmanlı’dan ibaret klişesinin Hatice Gökçe’nin vesileyle kırılması. Tasarımcı, Anadolu’da M.Ö yaşamış ve derin izler bırakmış medeniyetleri 16 eşsiz tasarımla birleştiriyor. Deriyi; sulu lazer kesim, yakma gibi işlemlerden geçirerek zanaat, tasarım ve mühendislik ürünüyle sunuyor. Ortaya çıkan tasarımlar birer eser olarak İstanbul Modern’de sergilenecek. Gökçe’ye endüstrinin hızlı ve nefes aldırmayan temposu içinde böylesi yoğun emek gerektiren bir projenin altına nasıl girdiğini sordum. Aslında tam da bu yüzden projeyi hayata geçirmenin onu mutlu ettiğini söyledi.Anadolu topraklarında yaşamış Hitit, Lidya, Urartu, İyonya, Asur, Frigya, Arzawa ve Troya medeniyetlerinin kendine has unsurlarını ele alıp deriyle bir araya getirmiş ve yeni bir formla sunmuş. Mesela; Urartuların uçmayı hayal ettiği kanatlı insan heykelciklerinden Arzawaların ilginç fiziki yapılarına, Hititlerin hiyerogliflerinden Truvaların savaş sahnelerine kadar her medeniyetin mirası sayılacak özellikleri farklı teknikler eşliğinde deriyle buluşturmuş. Böylece ortaya sanat eseri değerinde bir proje çıkmış.,Zaman ve sanatla iç içe geçen tasarımlarProjenin sanat yönetmenliğini Bilge Tuğsuz yaparken fotoğraflar Dağhan Gürkanlar’ın objektifinden çıkmış. Tasarımlar aynı zamanda bir kitapta toplanmış. 14 Nisan’da İstanbul Modern’de tanıtılacak proje, 2014 yılı içinde birçok uluslararası fuarda, tasarım ve sanat mekânlarında sergilenecek.Moda tasarımının zaman ve sanatla iç içe geçebileceğinin de başarılı bir örneği olacak proje. Fakat şimdiden söylemek gerek, Hatice Gökçe için hikâye bu projeyle bitmiyor, henüz yeni başlıyor. Çalışma, milattan sonraki medeniyetler ve geleceğe dair ipuçları verecek futuristik bir projeyi hayata geçirmeyi planlıyor.İstanbul’dan evvel ilk gösterimi mart sonunda Çin’de dünyanın en önemli deri fuarlarından birinde gerçekleşen projeye olumlu tepkiler gelmiş. Şimdiden Avrupa’daki önemli müzelerden de davetler aldıklarını söylüyor Hatice Gökçe. Projenin Deri Tanıtım Grubu vesilesiyle Türk dericiliğinin markalaşmasına katkıda bulunurken, aynı zamanda Türkiye’nin tanıtımının da önemli bir parçası olacağına inanıyorum. İstanbul Modern’e gitmek için bahane arayanlara da iyi bir fırsat.kezistanbul@gmail.com

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Müşteri kaybetmek istemiyorsan farklılaş

Accenture’un finans, internet, sigorta, tüketici elektroniği, mobil telefon gibi 10 farklı sektör üzerinde yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de 10 kişiden 9’u memnun kalmadığı için hizmet aldığı kurumu değiştiriyor. Bu değişimin maliyeti tam 142 milyar dolar.Global danışmanlık şirketi Accenture’un Global Tüketici Eğilimi adlı her yıl yayınladığı araştırmaya göre Türk tüketicilerin yüzde 88’i, sunulan yetersiz hizmet yüzünden tedarikçisini değiştiriyor, yüzde 84’ü ise “Beni geri kazanmak için son bir hamle yapılsaydı kalırdım.” diyor.Accenture Türkiye Tüketim Grubu lideri Özlem Kestioğlu’na göre bu durum, hem ülkemizde yaşanan yoğun rekabetin hem de Türk toplumu olarak çok duygusal bir yapıya sahip olduğumuzun göstergesi.“Yaptığımız araştırmaya göre yetersiz hizmet yüzünden tedarikçisini değiştirenlerin oranı dünyada yüzde 60 civarındayken Türkiye’de bu oran yüzde 88’e çıkıyor. Duygusal bir toplumuz. Kişilere ve şirketlere güveniyoruz ama olumsuz bir şeyle karşılaştığımızda ‘Hemen terk ederim’ veya ‘En azından biraz ilgilenseydiniz kalırdım’ diyoruz. Bu bize bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’de başarılı olmak isteyen şirketler, tüketicilerin duygularına hitap etmeli.”Accenture’un Global Tüketici Eğilimi adlı raporu 33 ayrı ülkedeki finans, internet, sigorta, tüketici elektroniği, mobil telefon gibi 10 farklı sektörden 13 binden fazla kişiyle görüşülerek hazırlanmış. Araştırmaya göre, hizmetlerden memnun olmadığı için hizmet sağlayıcının değiştirilmesinin eknomik büyüklüğü tüm dünyada 5,9 trilyon USD büyüklüğe ulaşmış durumda. Türkiye’de ise bu rakam 142 milyar USD.Son yıllarda internet kullanımı, akıllı mobil cihazlar ve dijital servislerin yaygınlaşmasıyla birlikte tüketicilerin yüzde 89’u karar verme aşamasında en az bir online kanalı kullanıyor. Yaşadığı kötü bir tecrübeyi çevresiyle paylaşan tüketicilerin oranı yüzde 88. Bu kötü tecrübe paylaşımını internetten yapanların oranı ise yüzde 50. Özlem Kestioğlu’na göre “Türkiye’de kullanıcıların yüzde 82’si sosyalleşmek için sosyal medyayı kullanırken, yüzde 60 ila yüzde 80 gibi çok sayıda kullanıcı da üretici-tüketici ilişkileri için sosyal medyayı kullanıyor.” Bu durum elbette ki hizmet sağlayıcılar için pek de olumlu bir durum değil. Çünkü araştırmaya göre tüketicilerin yüzde 84’ü tanıdığı insanların sözlerinden etkileniyor. Dijital araçların sağladığı kolay iletişim ortamı kötü tecrübelerin hızla yaygınlaşmasına yardımcı oluyor.Accenture araştırmasının ortaya koyduğu ilginç verilerden biri de, hizmet ve ürün alımında neden internetin tercih edildiği üzerine. Sanılanın aksine uygun fiyat alternatifi arayanların oranı yüzde 35 iken, “ihtiyaca hızlı cevap verdiği için interneti tercih ediyorum” diyenlerin oranı yüzde 60, “çok fazla çeşitlilik var” diyenlerin oranı ise yüzde 63. Araştırma sonuçlarını değerlendiren Kestioğlu, tüketicilerin artık kendi ihtiyaçlarıyla ilgili öneriler duymak istediğine de vurgu yapıyor. “Türk tüketicilerin yüzde 75’i kendi istek ve ihtiyaçlarına özel tasarlanmış pazarlama ve satış kanalları olması durumunda, şirket ve ürünlerle ilgili bilgi almak için online kaynakları daha çok kullanabileceklerini belirtiyor.”Ama Türk şirketlerinin bu durumu ne kadar iyi değerlendirdiğinden emin değil.“Kurumlar dijitale yatırım yapıyor olsa da müşteri memnuniyetinde artış yok hatta tam tersine bazı sektörlerde düşüş bile var. Bu bize şunu gösteriyor, yapılan dijital yatırımlar daha çok kurumların maliyetini azaltmak için tercih ediliyor, müşteri tercihlerine ve mutluluğuna odaklı değil. Önümüzdeki dönemde kazanan firmalar tüketicilerdeki bu değişimi anlayanlar olacak.”Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Kültür Sanat Rehberi

Gösteri - ‘Potanın Sihirbazları’ geliyor: Dünyaca ünlü basketbol şov takımı Harlem Globetrotters oyuncuları, gösteri için İstanbul’a geliyor. Bugüne kadar 130 ülkede 20 binden fazla gösteri maçı yapan takım, 20 Nisan Pazar günü saat 15.00’te Ülker Sports Arena’da sahneye çıkacak.Slogan şarkı olarak Brother Bones’un “Sweet Georgia Brown” adlı eserini kullanan Harlem’in gösterisi, bir ya da daha fazla basket topunun mükemmel kontrolüne, dengeye ve paslara dayanıyor. Eğlence ve sporu bir arada izleyiciye sunan gösteriyi, 10 binden fazla kişinin izlemesi bekleniyor. Biletix’te yer alan biletlerin fiyatları 33-168 TL arasında değişiyor.Konser - Bu sefer İstanbullular için çalacaklar Yıllardır Ankaralı sanatseverlerin beğeni ile dinlediği Türkiye’nin tek amatör senfoni orkestrası “TED Senfoni Orkestrası”, bu kez İstanbulda. Genel Şef Ahmet Ünlü yönetimindeki orkestra, bugün saat 20.00’de Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahne alacak. Konserin ilk yarısında dünyadan klasikler seslendirilecek. İkinci yarıda ise Tenor İhsan Ekber gruba eşlik edecek. Öğrencilik yıllarında kolejin nefesli sazlar orkestrasında görev yapan TED Ankara Koleji mezunları, 2007 yılında bir araya gelerek orkestra kurmuşlardı. Giriş ücretsiz.Konser - Keremcem, yeni albümü ‘Keremcem’ ile sahnede Şarkılarıyla geniş bir dinleyici kitlesine sahip olan Keremcem, Kadıköy Sahne’de müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Sanatçı, ‘Keremcem’ isimli 5. albümünün beğeni toplayan şarkılarını ilk kez sevenlerinin karşısında söyleyecek. Son olarak ‘Razı Olmaktır Aşk’ isimli şarkısına klip çeken şarkıcı, 16 Nisan Çarşamba akşamı saat 22.00’de sahneye çıkacak. İstanbul Kadıköy Sahne’de yapılacak olan konsere ait biletler Biletix’ten temin edilebilir. Fiyatları ise 39,50 TL.Tiyatro - İhtiyar balıkçının hayat hikâyesiYıldıray Şahinler’in yazdığı ‘İhtiyar Balıkçı ve Deniz’de Erkan Can rol alıyor. Oyun, deniz insanını, hem insanın hayat karşısındaki mücadelesini hem de yeni dünya düzeni tarafından kullanılıp kenara atılışını komedi yoluyla anlatıyor. Tiyatro gösterisi, 13 Nisan Pazar günü saat 18.30’da Beşiktaş Akatlar Kültür Merkezi’nde sahne alacak. Oyunun bir sonraki durağı ise Ankara. 15-16 Nisan tarihlerinde saat 20.00’de Ankara Şinasi Sahnesi’nde olacak oyunun bilet fiyatları 30-45 TL arasında.Atölye - Bağış Erten ile spor okur-yazarlığı Gazeteciliğin farklı ve özgün bir alanı olarak spor yazarlığının, imkânlarının konuşulacağı bir atölye başlıyor. Ekollerin, tarihe geçen yazıların ve unutulmaz portrelerin, katılımcıların kendi deneyimleri ile dile getirilmesi amaçlanıyor atölyede. Spor yazarı Bağış Erten’in, Gümüşlük Akademisi Arnavutköy’de gerçekleştireceği “Spor Okur-Yazarlığı Atölyesi”nin ilk günü, 14 Nisan Pazartesi. Atölye, 23 Nisan’dan itibaren ise 6 hafta boyunca her çarşamba akşamı 19.00-22.00 saatleri arasında Gümüşlük Akademisi Arnavutköy’de.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

11 Nisan 2014 Cuma 23:00

Uzayda okyanus

İnsanoğlu evrenin makro ve mikro gerçeklerini elbette araştıracaktı. Fakat çözülen her sır, ufkumuza yeni sorular, farklı problemler getiriyordu. Bu durumda sıranın ne zaman diğer binlerce âlemin keşfine geleceği meçhuldü.Nasa’nın Cassini uzay aracı ve Derin Uzay Ağı, Satürn gezegeninin 6. büyük uydusu Enceladus’un buz yüzeyinin derinliklerinde dev bir okyanus olduğuna dair en net delilleri buldu. Bu haberi, ilkokul mezunu yardımcıma kısaca “Gökte deniz bulunmuş” diye özetleyip ne düşündüğünü sordum. Dedi ki, “Demek ki bir dünya daha var.” Bu yorumu yapabilmesine şaşırdım doğrusu. Fakat gök denizi onu korkutmuştu. Yeni dünyanın patlayarak sularını bizim dünyamıza boşaltabileceğini düşünüyordu. Ona göre aynı ihtimal güneş ve diğer yıldızlar için de vardı. Bu yüzden göğe baktığında içini ürperti kaplıyordu. Konudan hoşlanmamıştı. “Korkunun ecele faydası yok, sonuçta Allah’ın dediği olacak.” diye kendini teselli edip işinin başına döndü. Kitaplığımdan Carl Sagan’ın Kozmos/ Evrenin ve Yaşamın Sırları adlı kitabını çekip rastgele bir sayfa açtım. 13. yy Alman düşünürü Albertus Magnus’dan bir alıntı çıktı bahtıma: Şöyle diyordu: “Birçok dünya mı, yoksa tek bir dünya mı var acaba? Doğanın incelenmesinde bundan daha soylu ve seçkin bir soru olamaz.” Tesadüfün böylesi! Magnus adeta yüzyıllar öncesinden sohbetimize katılmıştı. Sürpriz misafirime neler söyleyebilirdim acaba? İlk aklıma gelen tasavvuf kültüründeki 360 bin veya 18 bin âlem kavramları oldu. Tabii burada rakamlardan çok Allah’ın kudretine bir atıf vardı. İrfan sahiplerine göre dünyamızın da içinde bulunduğu evrenimiz bunlardan sadece biriydi ki kimileri her canlının ya da oluşumun ayrı bir âlem olduğu kadar, kendi içlerinde de binlerce alt âlem bulunduğunu söylüyordu. İnsanoğlu evrenin makro ve mikro gerçeklerini elbette araştıracaktı. Fakat çözülen her sır, ufkumuza yeni sorular, farklı problemler getiriyordu. Bu durumda sıranın ne zaman diğer binlerce âlemin keşfine geleceği meçhuldü. Çabalarımıza asaleti getirecek olansa, sonsuzlukla kucaklanmış olduğumuzu fark etmekti. O an, Mektubat’ta da bu konuya değinildiğini hatırladım. Bediüzzaman, 26. mektupta “Ben de böyle fehmederim ki: Semavatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hattâ her bir insan dahi, küçük bir âlemdir. ‘Rabbil alemin’ tabiri ise, ‘Doğrudan doğruya her âlem, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir’ demektir.” diyordu. Beni sessizce dinleyen Magnus’u unutmamıştım. Acaba ne düşünüyordu bunlar hakkında? Ayrıca Satürn’ün uydusunda bulunan okyanus haberine dönüp “Bana kendi içindeki okyanusu anlatabilir misin?” diye de sormak istedim. Ama o çoktan gitmişti. Buna sevinmedim dersem yalan olur. Ya bana “Önce sen!” deseydi ne cevap verecektim? Ben bir yağmur damlası bile olamamıştım ki, okyanusa düşüp onu anlayabileyim? Her yanımı ateş bastı. Acaba Encaladus’un buzlu suları serinletebilir miydi beni?AHİRETİN KULİSLERİNDEBalıkçı kıyıya yanaşıyor. Yorgun belli ki. Güvercinler karşılama komitesi gibi sıralanmış. Balıkçıysa başka tarafa bakıyor. Kuşlarla göz göze gelseydi aynı sahnenin aktörleri olduklarını düşünür müydü acaba? Sandalı, denizi, parmaklığı ve ortamın gri belirsizliğini sade ama etkileyici bir dekor olarak görür müydü? Cevabımız evetse, sırtındaki geçim yükü birazcık hafifleyebilirdi belki de. Öyle ya, perde eninde sonunda kapanacaksa, dünyayı selamlayıp kulise geçtiğinde sana su ve çikolata ile bir fincan yorgunluk kahvesi uzatan muhakkak çıkacaktır. Bırakalım alkışları, sırf o kahve için bile insan rolünü canla başla oynar. Senarist, dekoratör, ışıkçı ve rol arkadaşları ve hatta hayranlarıyla birlikte eğlenmek de cabası. Neden kötümser olacakmışız ki!Tabii hayatı fotoğraf üzerinden okumak veya ona karşıdan bakmakla içinde yaşamak bambaşka duygular veriyor insana. Keşke oyunculuğumuzla seyirciliğimizi birleştirebilsek ve aynı anda ikisinin de hakkını verebilsek. Ben de biliyorum, balıkçı kasaları doluysa, balıkları hale yetiştirmek için koşturacak. Deniz cömert davranmamışsa içi daralacak. Zihin, kamerasını hangi açıyla kurarsa manzara ona göre değişir. Kim bilir, bugün değilse bile, yaşadığı başka bir sahnede kendisi ile dünyayı bütünleştirmeyi başaracaktır balıkçı. O an yüzüne yayılacak tebessümün fotoğrafı ahiretin kulislerinde eline verilecektir. Performansını tebrik eden meleklere teşekkür ederken adı anons edilecek ve cennet sahnesine davet edilecektir...

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Trafik mi o da ne?

İstanbul’da trafiğe takılmadan gideceğiniz yere ulaşmak mümkün mü? Bisikletiniz varsa ve onu hobi değil ulaşım aracı olarak kullanıyorsanız neden olmasın? İşe bisikletle gidenlere sorduk. Trafiksizliğe o kadar alışmışlar ki, şimdilerde beş dakika bile araç içinde beklemeye dayanamıyorlar.‘Evden çıkıp işe gitmek’ öyle her baba yiğidin harcı değildir. Güçlü bir irade, sağlam bir sinir gerektirir! Trafikte harcanıp giden dakikaların saate dönüşmesine aldırmayacak kadar sabırlı, toplu ulaşımdaki yer kapma savaşlarından yara almadan çıkabilecek kadar stratejik olmayı mecburi kılar. Ya da bunların hiçbirine gerek olmayabilir. Ayağınızı yerden kesecek bir bisikletiniz varsa. Bahsi geçen şehrin, trafiği ve yedi tepesi ile nam salmış İstanbul olduğunun farkındayız. Ancak imkânsız gibi görünen bu aktiviteyi yıllardır düzenli olarak yapanların sayısının hiç de az olmadığını göstermek, sizin de fikrinizi değiştirebilir. Trafikten bunalıp kendini iki tekerliğin üstünde bulan bu kişiler arasında 10 yıl boyunca her gün gidiş-dönüş 70 kilometre pedal çeviren de var, Anadolu yakasında yaşayıp Avrupa yakasındaki işyerine bisikletle gidenler de. ‘Türkiye, Hollanda mı oluyor?’ dedirtecek şekilde bisikletle bütünleşen kişilerin hikâyesini dinledik.Özgür Çobanoğlu, hafta içi her gün Göztepe’deki evinden Nişantaşı’ndaki işine bisikletle gidiyor. Dİğer yolcular Çobanoğlu’nun vapura bisikletle binmesine alışmış.‘Trafikte çıldırma noktasına gelmiştim’Yabancı bir firmada bilgi işlem yöneticisi olarak çalışan Özgür Çobanoğlu (33), Nişantaşı’ndaki işyerine her gün bisikletle gidiyor. Yaşadığı yer ise Göztepe, yani Boğaz’ın diğer tarafı. Kadıköy’e kadar bisikletle gelen Çobanoğlu, her sabah 7.40’ta kalkan Kabataş vapuruna biniyor ve indikten sonraki mesafeyi de yine pedal çevirerek geçiyor. Bisikletle kat ettiği mesafe toplamda 15-20 kilometreyi, süre ise yaklaşık 50 dakikayı buluyor. Nişantaşı-Göztepe arasını iş saatlerinde 50 dakikada gidebilmeyi ‘paha biçilmez’ olarak değerlendiren Çobanoğlu’nu bisikletle yollara düşüren, diğerleri gibi İstanbul’daki trafik keşmekeşi olmuş. “Önceleri spor amaçlı kullanıyordum ama üç sene önce bir gün trafikten çıldırma aşamasına geldiğimde, neden olmasın deyip sabah kıyafetlerimi sırt çantama koyup bastım pedala.” diyerek anlatıyor, bisikletle işe gitme serüvenini. Güne spor yaparak başlamanın bu işin en güzel tarafı olduğunu anlatan Çobanoğlu, “Sabah kardiyo yaparak güne başladığınızda yağ yakımınız neredeyse öğlene kadar devam ediyor. Sıkış tepiş otobüs, metrobüs gibi araçlar yerine temiz havanın yüzünüze çarpmasıyla başlıyor gününüz.” diye devam ediyor. Bisikletin vesile olduğu bir başka güzellik de formunu korumasına yardımcı olmasıymış tabii: “Yemeği çok seven biriyim ve her gün spor yapınca rahatlıkla kilo almadan istediğimi yiyebiliyorum.” Zorluklarına gelince, her ne kadar ilk başladığı güne nazaran trafikteki bisiklet fark edilirliği artmış olsa da saygısız sürücüler ve yayaları sayıyor. Yoğun kar yağışı olduğunda ister istemez bisikletle yola çıkmanın zorlaştığını söylese de bunun araçla yola çıkmaktan daha zor olmadığı görüşünde. Çok yoğun kar yağdığı günlerde insanlar 3-4 saatten önce eve gidemezken, kendisi en fazla 60-70 dakikada evde oluyormuş. İnsanların yolda kendisini görünce işe gittiklerine inanmakta zorlandıklarını anlatan Çobanoğlu, “Öğrendiklerinde ise hemen kendi bisiklet hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar.” diyor. Katlanır bisikletiyle bir gün Gayrettepe’de bir toplantıya gittiğinde insanların karşısında hafif terlemiş ve başında kaskıyla gördüklerinde yüzlerinde oluşan ifadeyi unutmuyor. Çobanoğlu, bisiklete ilgisi olan herkese bu işi sadece spor yapmak ya da hafta sonları kısacık sahil yolunda gidip gelmek için değil, ulaşım için de kullanmaya çağırıyor ve ekliyor: “Kaotik metropol hayatında kendinize yapacağınız en güzel şeyi yapın, bisiklet kullanın.”Yenibosna yollarında beyaz yakalı bisikletçi29 yaşındaki Muhammed Sadık Balaban’ın bisikletle işe gitme serüveni dört ay öncesine dayanıyor. İki tekerlek üzerindeki geçmişi ise daha uzun. İngiltere’de kaldığı iki sene boyunca turistlere bisikletle şehir turu yaptırarak bu işten para bile kazanmış. Şimdilerde oturduğu yerle çalıştığı yer arasındaki mesafe sadece iki kilometre ve işe gelmesi sadece yedi dakika sürüyor. Yürümesi halinde kat edeceği 15-20 dakikayı fazla bulmasını Avrupa’dan henüz gelmesine bağlayıp bisikleti ulaşım aracı olarak kullanmasının nasıl bir duygu olduğunu soruyoruz. Cevabı, “Üstü açık arabayla geziyormuş hissi gibi.” oluyor. Balaban’ın bisikleti, açılıp kapanan türden. Selesi yüksek, tekerlekleri küçük, haliyle şekli normal bisikletlerden biraz farklı. Kısa mesafe olduğu için kıyafet değiştirmeye gerek duymuyor ve takım elbiseyle bisiklete biniyor. Yenibosna’da şekil itibarıyla böyle bir bisikleti kullanmasını insanların biraz garip karşıladığını söyleyip ekliyor: “Arabayla durdurup ‘Nereden aldın?’ diye soranlar oluyor.” Balaban, bisikleti sadece işe giderken kullanmıyor. İşi olduğunda ya da gezme amaçlı kullanmak istediğinde metroya binip Davutpaşa’ya kadar gittiği oluyormuş. Nedenine gelince “Hem daha kısa sürüyor hem de yol boyunca canın sıkılmıyor. Trafik stresi de yok.” diye cevap veriyor.10 yıl boyunca her gün 70 kilometre pedal çevirdi44 yaşındaki Kerem Babacan’ın bisikletle ilişkisi ise ‘yok artık’ dedirtecek türden. Babacan, Maltepe’de oturuyor ve yakın zamanda ayrıldığı Gebze’deki işine 10 yıl boyunca kesintisiz her gün bisikletle gidip gelmiş. Şu sıralar iş görüşmeleri yapan Babacan, yeni işinin de yine o civarda olmasını istiyor ki, bisikletle gidip gelebilsin. Babacan’ın günlük kat ettiği mesafe gidiş-dönüş 70 kilometre civarıymış. Buna rağmen güzel havalarda ve yazın uzun günlerde yolu uzatıp bu mesafeyi 100 kilometre veya üzerine çıkarttığı da olmuş. İşe bisikletle gitmeye karar verme sürecini kendisinden dinleyelim: “İstanbul şartlarında ev-iş arası her gün 2-3 saat bazen daha fazla zamanım trafikte ve şirketin servisinde uyuklayarak kayboluyordu. Zaman bu kadar değerliyken trafikte heba olup giden saatler ve üstüne bir de yıpranan sinirler beni bisikleti ulaşım aracı olarak kullanmaya yöneltti. Önceleri haftada 1-2 gün deneme mahiyetinde gelip gitmeye başladım, daha sonra ise haftanın tamamında kendimi işe bisikletle gider gelir buldum.” Babacan’a göre düzenli spor yapıyor olmak ve bunu yaparken de günlük hayatın monotonluğundan kurtulmak, bu işin en güzel tarafı. Sabah birçok insan moralsiz, uykusuz ve isteksiz görünürken, kendisinin son derece dinç, neşeli ve enerji dolu olduğunu özellikle vurguluyor. Çevresinden gelen tepkileri şöyle sıralıyor: “Önce şaşkınlık, bu davranışı sorgulamak, bir süre sonra da ‘ben yapabilir miyim’i araştırmak... Ve klasik sorular var tabii: Kaç saatte işe geliyorsun, terlemiyor musun, yorulmuyor musun, filanca yerdeki yokuştan nasıl çıkıyorsun, zorun-derdin ne, araban yok mu, işyerinin servisi mi yok?” Babacan’ın bisikletle kat ettiği en uzun mesafe ise Gebze’den çıkıp Manisa’ya gitmesi olmuş.Bisiklet karne hediyesi değil, ulaşım aracıdır!Konu, bisikletle işe gidip gelmek olunca, geçtiğimiz yıl kurulan Bisikletli Ulaşım Platformu’ndan bahsetmemek olmaz. Platformun amacı, adından da anlaşılacağı gibi bisikleti sadece bir hobi ya da karne hediyesi olmaktan çıkarıp, ulaşım aracı olarak geniş kitlelerce kabul edilmesini sağlamak. Sosyal medya üzerinden etkin olan platformun Facebook’ta 4 binden fazla takipçisi var. Çalışmaları hakkında bilgi almak için platformun çekirdek kadrosu olarak tanımlanabilecek dört kişiyle Kadıköy’de buluşuyoruz. Oluşumun sözcüsü Engin Ertekin dışında hepsi işyerine bisikletle gidiyor. İşi evine yürüme mesafesinde olduğundan bisiklet kullanmayan Ertekin ise her fırsatta bisikletiyle yola çıkıp yayalar ve araç sahiplerinde bisikletin bir ulaşım aracı olduğu noktasında farkındalık oluşturmak istiyor. Görünür olmak, bisikletle ulaşım için çok önemli, bu sebeple sık sık takipçilerini yollarda olmaya çağırıyorlar. Buluşmaya da arkasında platformun bayrağı olan bisikletiyle gelen Ertekin, platformun çalışmalarını anlatıyor. Her ayın ilk pazarı ‘Bisiklet Yoluna Sahip Çık’ etkinliği, her ayın üçüncü pazarı ise farklı semtlerde bisikletle ulaşım etkinliği yapan platformun, metrobüste bisiklet kabul edilen vakit aralığının genişletilmesinin ardındaki oluşum olduğunu da Ertekin’den öğreniyoruz. Platformun bir eylemi ve dilekçesinin ardından gece 12 sabah 6 saatleri arasında bisiklet kabul edilen metrobüste bu saatlere gündüz 10.00 ile 16.00 arası da eklenmiş. Ertekin’in bisiklet yollarına ilişkin söyledikleri ilgi çekici. İstanbul’da bisiklet yolu olarak adlandırılan birçok parkurun aslında öyle olmadığını anlatan Ertekin, “Yıllarca bisiklet yolu diye hep sahildeki yolları algıladık. Yurtdışındaki örnekleri görünce aslında onların gezi parkuru olduğunu anladık. Çünkü oralarla ulaşımı sağlayamazsınız. Bunlar hobi amaçlı. Bisiklet yolu bambaşka bir şey. Belediyeler, kilometrelerce bisiklet yolu var der. Gerçekte sadece üç kilometre yol olduğunu kabul ediyoruz biz. O da Veliefendi’de iki sene önce yapılan yol.” diyor. Bisikletle ulaşımın düşünüldüğü kadar zor olmadığını belirten Ertekin, “İstanbullular olarak trafikte kalmaya o kadar alışmışız ki. Artık sorgulamıyoruz bile. Ancak bisikleti ulaşım aracı olarak kullanmaya başladıktan sonra gerçekten trafiğin ne büyük bir vakit kaybı olduğunu görüyorsunuz. Üstelik bisikletin verdiği özgürlük duygusunu başka hiçbir şey vermiyor.” diyor.‘Bisikletimle bir aracım ve yoldan gitmem lazım’Platformdan Seçil Öznur Yakan, yaklaşık 10 yıldır işe bisikletle gidiyor. Kadıköy’de oturan Yakan’ın Çiftehavuzlar’daki işyerine gitmesi bisikletle 15 dakika sürüyor. Aynı mesafeyi otobüsle yapsa yarım saati aşıyor. Bisikleti tercih etmesinin sebebi ‘daha hızlı, daha keyifli ve manzaralı bir yolculuk’ olması. Bisikletli ulaşımdaki zorluğun, sürücülerin ‘bisikletlileri’ ulaşım aracı olarak görmemesinden kaynaklandığını düşünüyor: “O yol üzerinde sizin de hakkınız olduğunu düşünmüyor ve ‘kaldırımdan gitsene’ şeklinde muamelede bulunabiliyorlar. Halbuki trafik kanununa göre ben bir aracım ve benim yoldan gitmem lazım. Hatta bazı durumlarda öncelik hakkım var.” 32 yaşındaki Fatih Çetin, Küçükyalı’daki evinden Kadıköy’deki işyerine her gün bisikletle gidiyor. 20-25 kilometrelik mesafeyi otobüsle gitmesi halinde bir, bir buçuk saat trafikte kaldığını söyleyen Çetin, bisikletle o mesafeyi en kötü ihtimal 40 dakikada alıyor. “Hem spor yapıyorum hem de günlük altı liralık yol param cebimde kalıyor. Çevreye de zarar vermiyorum.” diyerek, yaşadığı doyumu anlatıyor. İlk zamanlar insanların garip karşıladığını ancak zamanla alıştıklarını söyleyen Çetin, çevresindeki insanların da motive olduğunu düşünüyor: “Oturduğum apartmanda bir komşum çok şaşırıyordu bana. Sonra baktı, ben yağmurlu havalarda bile yağmurluğumu giyip çıkıyorum. Şimdi ‘bir gün ben de yapacağım.’ diyor.” 25 yaşındaki Yiğit Güreli ise üç yıl boyunca Acıbadem’den Taksim’deki işyerine iki tekerlek üzerinde gitmiş. Şimdilerde Harbiye’ye taşınan Yiğit, bisiklet kullanmaya devam ediyor. Daha önce araba da kullanan Yiğit, “O zamanlar fark etmiyordum ama ne zaman aktif olarak bisiklet kullanmaya başladım, trafiğe tahammülüm kalmadı. Artık hiç sabredemiyorum.” diyor. Güreli, aynı zamanda platformun İstanbul’daki bisiklet kullanıcıları için hazırladığı harita uygulamasını yapan kişi. Cep telefonlarına ücretsiz indirilebilen uygulama, kullanıcıları güncel bisiklet yolları ve bisikletçilerin lastik patlaması gibi acil durumlarda gidebilecekleri adresler konusunda bilgilendiriyor. Söz konusu haritaya platformun www.bisikletleulasim.com adresindeki internet sitesinden ve grubun Facebook sayfasından ulaşmak mümkün.Güvenli sürüş için bunları yapınKısa mesafe de olsa kasksız çıkmayın.Trafikte fark edilmenizi sağlayacak giysiler giyin.Reflektörlü yelekler çok işe yarıyor.Ön ve arka ışıklarınızın her zaman çalıştığından emin olun. Algılarınızın açık olmasına dikkat edin.Çok uykulu olduğunuzda bisiklete binmeyin.Reflekslerinizi geliştirin.İstanbul trafiğinde her halükarda gideceğiniz yere arabalardan daha hızlı varacağınızdan gereksiz risklere girmeyin.Bazı sürücü gruplarından uzak durun.Bazı durumlarda ‘bırakın geçsin’ deyin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:06

İnsanlar için çöphayvanlar için katil

Yaradan’ı kendi lisanınca zikreden hayvanları, bu hayvanların sesi ya da görünüşüyle güzelleştirdiği tabiatı korumak için büyük fedakârlıklara gerek yok. Çöplerimizi atarken bir kez daha düşünsek bile yeter. Çöplerimiz cana kıymasın! Küçük bir serçe kuşu, belli ki gün boyunca dolaşıp karnını doyuracak bir şey arayıp durmuş. Meyvesini ya da yaprağını yediği, dalına konduğu bir ağaç da bulamamış. Nasıl bulsun hayvancık, memlekette ağaç mı kaldı? Eskisi gibi pencere önlerine ekmek kırıntısı, buğday kalıntısı konulmadığı için de kendini şehrin pis yollarına vurmuş. Çiğnenip şuursuzca yere atılmış sakızı ekmek kırıntısı sanarak ağzına almış. Minik serçe kuşu bırakın yapışan sakızı çıkarmayı, bünyesi yuttuğu sakızı geri çıkarmaya müsait olmadığı için çırpınıyor oracıkta. Ne nefes alabiliyor, ne ağzını açabiliyor. Bekliyor ki bir vicdan sahibi gelip kurtarsın ve yaşamaya özgürce devam etsin, tıpkı eski günlerdeki gibi. Bahsettiğimiz bu acıklı durum havaların ısınmasıyla piknik keyfinin zirve yapacağı önümüzdeki günlerde daha da artacak gibi görünüyor. Sadece kuşlar değil elbette, çöplerimizle zarar verdiğimiz hayvanlar da... Çöpe cam kırıklarını atarken bir kedinin ağzının yaralanmasına sebep olabileceğini birçokları düşünmüyor. Bir de çöpü, çöpe değil de denize atanlar var ne yazık ki. Naylon poşetler, plastik şişeler ve dahası, deniz canlılarının neslinin tükenmesine sebep oluyor. Bir bitki yetiştirmek, bir hayvana bakmak, bu canlıların da biz insanlar gibi yaşamını ikame etmesine yardımcı olmak, varlıklarıyla hayatımızı güzelleştirmek şöyle dursun, yaptıklarımızla adeta onların hayatlarını sona erdiriyoruz. Çöp diye attığımız atıkların, doğada hemen yok olmadığını, toprağa, hayvanlara, tabiata zarar verdiği gibi bizlere büyük zarar vereceğini düşünerek hareket etsek, en azından sorunun şiddetini azaltmış oluruz.Kuş, ekmek kırıntısı sanınca…Aylık sakız tüketiminin 740 ton civarında olduğu Türkiye’de Target Group Index araştırmasına göre sakız çiğneyen 43 milyon kişi var. Sakızlar, sadece çevre kirliliğine değil, kuş ölümlerine de neden oluyor. Çiğnedikten sonra yere attığımız ufacık bir sakızla, farkında olmadan kuşları öldürüyoruz. Yerde gördüğü sakızı ekmek parçası sanıp ağzına alıp yemeye çalışan kuşlar, sakız ağzına yapışınca gagalarını bir daha açamıyor. Sonra bu zararsız küçük canlılar ya açlık ve susuzluktan ölüyor ya da bu sakızlar kuşların boğazına takılıp, öldürüyor. Tek yapmamız gereken çiğnediğimiz sakızları hem çevre temizliği hem de bu çaresiz kuşların hayatta kalması adına yere değil de, paketine sarıp çöp kutusuna atmak. Naylon poşet, yüzbinlerce deniz canlısını öldürüyorDünyada hemen hemen her deniz kuşunun midesinde plastik atık bulunduğunu biliyor muydunuz? Düşüncesizce çevremize bıraktığımız poşetler sadece çevreyi kirletmiyor, hayvanların yaşamını da etkiliyor. Naylon poşet, hayvanların boğazını tıkayıp boğularak ölmesine neden oluyor. Bazı deniz hayvanlarına ise yiyecek gibi görünüyor. Kimi balinalarda yapılan otopsiler, midelerinin polietilen poşetlerle dolu olduğunu gösteriyor. Dünya Doğa Vakfı’nın araştırmasına göre naylon poşetlerden dolayı her yıl yüz binin üzerinde balina, fok, su kaplumbağası ve kuş ölüyor. Karada ise inekler, keçiler ve diğer hayvanlar yem ararken genellikle plastik parçaları yiyerek hastalanıp, ölebiliyor.Bitmiş piller, hem sizin hem canlıların katiliyse…Çoğumuz, çöpe attığı pillerin içindeki kimyasal maddelerin toprağa ve suya karışarak insanlara, özellikle doğadaki canlılara zarar verdiğini hatta zehir olarak geri döndüğünü hiç düşünmüyoruz. Bitmiş pilin içinde cıva, kurşun, lityum, mangan, nikel, kobalt, kadmiyum gibi kimyasal maddeler olduğunu unutmamalıyız. Bu kimyasal maddeler attığımız pille birlikte önce toprağa, ardından yer altı sularına karışıyor. Küçük bir kalem pil, dört metrekare toprağı kirletip, bu toprakta üretim yapılamaz hale getiriyor. Suya karışan metaller ise suyun ekosisteminde büyük bir karışıklık meydana getiriyor. Elbette bitmiş ve çevreye atılmış pil, sadece su ve toprağa zarar vermiyor. Bu kimyasal maddeler, topraktan beslenen hayvanlara, suya ve direkt olarak insanlara geçiyor ve çeşitli hastalıklara sebep oluyor. Dolayısıyla pilleri dönüşüm kutularına atmak şart.Cam kırıkları ‘can’dan etmesinKendi canımıza zarar vermesin diye, çöpe attığımız cam kırıkları, çöp konteynırında ya da toplu çöp alanlarında karnını doyurmak için aranan sokak hayvanlarının ağzı ya da yüzünü yaralıyor hatta canına mal olabiliyor. Bu şekildeki cam kırıklarını daha özenli, üç-dört kat kağıda sarıp ya da ayrılmış çöp kutularına atmakta fayda var.Konserve kutularıKenarı kesici şekilde açık bırakılmış konserve kutuları da sokaktaki, ormandaki hayvanların bir diğer düşmanı. Açlıktan neredeyse sürünerek geldiği çöpteki bir lokma yemek artığına ulaşmak için çırpınan bir kedi, köpek ya da daha küçük bir canlı, kesici konserve kutusu yüzünden başından, boynundan, ağız ya da yüz kısmından ciddi yara alabiliyor. Bu kutuları da yine cam kırıklarında olduğu gibi daha özenli atmak hem doğa hem de çevre bilinci adına önemli.Tıraş bıçağı, sivri uçlu eski eşyalar, çiviler...Eskimiş tıraş bıçağı, ucu körelmiş mutfak bıçağı ya da çiviler de kedi, köpek gibi sokak hayvanları ya da bir orman canlısının dilini kesiyor. Zamanla enfeksiyon kapan hayvanlar, hastalık bulaştıran bir virüs haline gelebiliyor. Bu sebeple, kesici, delici çöpleri poşetlere, çöp kutularına daha özenli koymak gerekiyor. Her türlü zarar verebilecek madde ve eşyalar özenle paketlenip, çöpe bu şekilde atılabilir.Boş deterjan, boya kutusuna sıkışan canlılar...Kullanılmış ilaçların kalıntıları, kadınların saç boyalarından artan kimyasalla dolu poşetler, boya kutuları, ev temizliğinde kullanılan ilaçlı boş deterjan kutuları da doğaya, çevreye ve doğadaki tüm canlılara zarar veriyor. Boya kutusundaki sıvı kalıntıyı su sanıp içmek isteyen bir kedi olabileceği gibi, bu kutuların içine giren bir sincap ya da fare, havasızlıktan sıkışıp ölebilir.Denize atılan çöpler, martıların midesinden çıkıncaTatil beldelerinde, sahil kenarında yediğimiz yiyeceklerin çöpünü denize atmayı âdet haline getirmiş bir milletiz. Oysa, sahilden 2 bin kilometre uzakta okyanus ortasındaki canlılara dair elde edilen görüntüler doğayı nasıl katlettiğimizi gösteriyor. Martılar çoğunlukla plastik çöpleri yedikleri için zehirleniyor. Mideleri bunu sindiremediği için plastik maddeler martılara sürekli bir tokluk hissi vererek açlıktan ölmelerine sebep oluyor. Bazen de toksin zehirlenmesi yaşayarak yaz ve sonbahar aylarında kafalarını oynatamayacak duruma geliyor. Petrole bulanmış martılar ise kurtarılamıyor. Boğaz’ın kıyılarında özellikle Sarıyer bölgesinde bu martılar görülüyor. Boğaz’da atılan havai fişekler yüzünden de yanık bacaklı, kanadı kopmuş martıların sayısı hayli fazla. Martılarla ilgilenen kişi, ambulans ve bakım evi olmadığı için can çekişerek ölüyorlar.Çöpü, çöpe atmaktan aciz olanlar varALAZ KUSEYRİ (Hayvan hakları savunucusu): Toplumsal yaşamda dikkat etmemiz gereken çok basit bir kural var, ‘çöpü çöpe atmak’. Bırakın hayvana zarar verdiği için bu kuralı dikkate almasını, insanlar çöpü çöpe atmıyor bile. Mesela konserve kutularının ağzını mutlaka kapatıp atmak gerekiyor. Bu kutular hayvanların boğazına kadar geçiyor. Paniğe kapılıp sıkışıp boğulanlar bile var. Ayrıca denize atılan çöpler de hayvanların yaşamını devam ettirmesini engelliyor. Bu ülkede denizden piknik tüpü bile çıkıyor. Deniz canlılarının neslinin azalması sadece yanlış avlanma değil, denize atılan çöpler aynı zamanda. Türkiye’de geri dönüşüm kültüründen yoksunuz. Geri dönüşüm kutuları yaygın olmadığı için de böyle bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Sokaklara atılan sakızlar ise ayrı bir sorun. Sakızı ağzına alan kuşun bünyesi onu çıkarmaya müsait değil. Ayakkabımıza yapıştığında çıkartmakta zorlandığımız sakızı küçücük kuş nasıl temizlesin? Bizim dışımızdaki canlıların da yaşayabilmesi için, hiçbir şey yapmasak bile duyarlı olmak zorundayız. Her mahallede bir gönüllü olsa, kuşlara, kedilere su kapları, yemek kalıntısı kutuları konulsa bile bu sorun bir nebze de olsa çözülebilir.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Heykel değil, çiçek yontuyor

Yurtdışında heykelcilik ve çiçek tasarımı eğitimi alan Deniz Kulaçoğlu, ikisini birleştirdi. Lisan-ı Ezhar markasıyla çiçek heykeltıraşlığında ilerleyen Kulaçoğlu, egzotik bitkilerle birbirinden ilginç formlara imza atıyor.Deniz Kulaçoğlu, bir heykeltıraş. Ancak kullandığı malzemeler ne taş ne kil ne de alçı. O bunlara ihtiyaç duymuyor zira heykel yerine çiçek yontuyor. Yurtdışında aldığı heykel ve çiçek tasarımı eğitimi, kullandığı egzotik malzemelerle birleşince ortaya çok modern, bir o kadar da enteresan çiçek aranjmanları çıkıyor. Kulaçoğlu bu işe bir-iki buketle başlasa da kurduğu ‘Lisan-ı Ezhar’ markası çoktan aldı yürüdü bile. Şimdilerde en çok düğün organizasyonu talebi geliyor. Yurtdışında alınan işletme ve heykel eğitimi, dönüşte denizcilik alanında faaliyet gösteren aile şirketinde dört buçuk yıllık çalışma hayatı… Bunların hiçbiri Deniz Kulaçoğlu’nu tatmin etmemiş olacak ki kendi markasını kurarak mutlu olacağı işi yapmaya karar vermiş. “En mutlu olduğum anlar atölyede heykel yaparken geçirdiğim zamanlardı. Bu işi yapmak istiyordum ama farklı biçimde. Para da kazanmak istiyordum tabii. Sadece heykelle bunu yapamazdım. Yurtdışında örnekleri bol olan çiçek heykeltıraşlarını takip etmeye başladım. Ben de bir şeyler yapmak istedim.” diye anlatıyor başlangıç öyküsünü. Ancak çiçek nasıl tutulur, nasıl yapılır kısmını pek bilmediğinden bu işin ‘mektepli’si olmaya karar vermiş. Sonrasında ver elini Londra. Burada aylarca çiçek tasarımı üzerine eğitim almış. Önce bir çiçekçilik firmasında, ardından dünyaca ünlü bitki fuarında görev aldıktan sonra yeterince tecrübe sahibi olduğuna kanaat getirince Türkiye’ye dönmüş bundan üç yıl önce. Döner dönmez de Yeniköy’deki Lisan-ı Ezhar markasını kurmuş. “Çiçek seçiminde kolaya kaçılıyor”‘Lisan-ı Ezhar’ Osmanlıca bir isim, ‘çiçeklerin dili’ demek. Deniz Kulaçoğlu’nun neden böyle bir ismi seçtiğine gelince, “Her ne kadar modern işlere imza atsam da içinde bizden bir şeyler olsun istedim.” diyor. “Kırmızı gül aşk, sarı lale ayrılıktır” klişesine düşmüyor lakin. “Çiçeklerin diline inanıyorum ama onlara tamamıyla bağlı kalmıyorum.” sözleriyle özetliyor durumu. Onu diğer çiçek firmalarından ayıransa sadece heykel ve çiçek tasarımını birleştirmesi değil, kullandığı birbirinden egzotik çiçekler. Güney Afrika’dan Hollanda’ya çok farklı bölgelerin çiçekleri soğuk TIR’larda geliyor. Ardından Kulaçoğlu, elindeki malzemeyle kafasındaki heykel formunu birleştiriyor. Peki her özel güne kırmızı gülleri kapıp gitmek ne kadar doğru? Kulaçoğlu’na göre çiçek konusu ülkemizde pek kafa yorulmayıp, kolaya kaçılan mevzulardan. Hal böyleyken birbirinin aynı mekânlar da kaçınılmaz oluyor. Bir düğün veya organizasyonun yapıldığı yerden konsepte kadar her şeyle uyumlu olmalı mekândaki çiçekler. Öyle tüm masayı kaplayarak davetlilerin gece boyunca birbirini görmesini engelleyen tasarımlara da alerjisi var. Gelin ve damat çiçekleri de ‘yakaya kırmızı gül, ele beyaz buket’ kolaycılığında olmamalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:17

Bu film sigara bıraktırıyor

Emre Üstünuçar, 10 yıldır sigarayı bıraktırmak için terapi düzenliyor. Altı saatlik terapisini filme aldı. Sigaranın zararlarını anlatmadan, zihinde bitirmenin ipuçlarını veriyor.Bu hafta sinemalar özel bir filme ev sahipliği yapıyor. Ha bugün, ha yarın sigarayı bırakacağım deyip bir türlü adım atamayanlara özel; iddiası hedefinde gizli, düşük bütçeli, iyi niyetli bir film: ‘Bırakmak İstiyorum’Sigarayı bıraktıran film deyince insanın aklına hemen zehirli çubuk tiryakisi bir kişinin iyi günlerinin dumanla beraber kararması ve düştüğü aciz durumu özetleyen bir hikâye geliyor. Bu öyle değil. ‘Sigara sağlığa zararlıdır, sizi öldürür’ demeden, izleyenlere sigarayı bıraktırmayı hedefleyen, yaklaşık altı saat süren bir ‘bilgi terapisi’ sonunda katılımcıların sigarayı bırakmalarını sağlayan Emre Üstünuçar’ın bir seansının özeti. Biraz daha açalım: Bilet alıp koltuğuna kurulan, seansa katılmış oluyor. Üstünuçar, sigarayla kalbi kararan, böbreği pas tutan kişilerin yaşadıklarını anlatmak, fotoğraflarını göstermek yerine bilinç oluşturmaya çalışıyor. Katılımcıların sigara içme gerekçelerini tek tek çürütüp, basit ve anlaşılır bir şekilde nasıl kurtulacaklarını aktarıyor. Tu kaka yaparak sigaradan soğutmak yerine sigarayı zihinde söndürmenin yolunu açıyor.Emre Üstünuçar, eski sigara tiryakilerinden. 10 yıl evvel katıldığı Allen Carr’in beş buçuk saatlik semineri sonunda sigarayı bırakan biri. 30 yılda 11 milyondan fazla insanı sigaradan kurtaran Carr ile yaşadığı aydınlanmadan sonra onun yöntemini içselleştirip, eşiyle beraber bu terapileri Türkiye’de vermeye başlayan bir sigara savaşçısı. O gün bugündür; yüz yüze terapiler, televizyon seanslarıyla binlerce kişinin ‘hayırlı ayrılığı’ yaşamasına vesile olan bir gönüllü...Terapilerinden film oluşturma fikri, daha fazla kişiye ulaşma derdiyle ortaya çıkmış. Üstünuçar, iki yıl evvel bu fikrini uzun yıllardır tanıdığı yönetmen arkadaşı Yücel Yolcu’yla paylaşmış, terapi seansları kaydedilerek yola çıkılmış. Her şeyin seanstaki gibi doğal olmasını istemiş ikili. Bunun için özel bir stüdyo kurmuş, iki gün boyunca iki farklı gruba seanslar düzenleyip kayıt almışlar. Sonrasında altı saatlik seansı 90 dakikaya indirmeye çalışmışlar. Süreci şu cümlelerle özetliyor: “Benim için çok farklı ve heyecanlı zaman dilimleriydi. Çünkü ben terapimi yaparken sette 100 kadar arkadaş vardı ve bu benim için bir ilkti. Çekimler bittikten sonra montajı yapan arkadaş sigarayı bıraktı, daha sonra Böcek Yapım’ın ortakları Oğuz Peri ve İpek Sorak filmi izleyip bıraktı. Yücel ve Böcek Yapım projeyi sahiplendi, bu sayede dünyanın ilk ve tek sigara bıraktıran sinema filmi gösterime girdi. Türkiye’de 50 salonda seyirciyle buluşuyoruz.” 10 yılın 90 dakikalık özetiFilmin, daha doğrusu terapinin süresi 90 dakika. Üstünuçar’a göre, 10 yıllık tecrübesinin özeti bu. İlk günden bu yana sigara içicileriyle yaptığı seanslardan öğrendiklerini paylaştığını aktarıyor Üstünuçar: “10 yılın 90 dakikalık hap gibi özet bir halidir ve dikkatle seyredip, önerilenleri uygulayanlar için kesinlikle yeterli olacaktır.”Normal bir sigarayı bırakma terapisi nasıl gerçekleşiyor peki? Kaç gün, seans sürüyor? Anlatıyor: “Terapi bir gün sürüyor. Altı saat içinde 50 dakikada bir sigara içme araları veriyoruz. Bu, yöntem gereğidir. Anlattıklarımızı kanıtlayabilmemiz, fark ettirebilmemiz için sigara arası veririz. Bu ara filmde de olacak. Sigaralarıyla gitsin insanlar filme çünkü arada içebilecekler. Seansın sonunda bir son sigara törenimiz var, karar verip paketlerini atıyor ve özgür insanlar olarak salondan ayrılıyorlar.” Bu kadar konuşmadan sonra insanın aklına ister istemez şu soru geliyor. Terapiye ve filme gelenlere sigarayı bırakma garantisi veriyor mu? Yanıtı net: “Bugüne kadar binlerce kişiye sigara bıraktırdık. Bir paket sigara parasına denemeye değmez mi?”Doğru bilinen yanlışlarÜstünuçar’a göre sigarayla ilgili doğru bildiğimiz birçok yanlış var: Mesela, bırakmak çok zordur, düşüncesi. Ben el tiryakisiyim o yüzden içiyorum. Ben dudak tiryakisiyim o yüzden içiyorum. Canım çektiği için içiyorum. Sigara bana keyif veriyor, stresime iyi geliyor. İçmezsem konsantre olamıyorum... Liste uzayıp gidiyor. Bunların hiçbirinin doğru olmadığının altını çiziyor: “Bu beyin yıkamaları, yani bu yanlış inançları fark edip düzeltmeden sigaradan kurtulmak çok zor. Nikotin bağımlılığı sorunun ufak kısmı ve sadece üç gün sürer. Ama asıl sorun bu yanlış inançlardan nasıl kurtulacağını yani bu işi kafada nasıl bitireceğini bilmemek. Biz de bu filmde kafada nasıl bitirileceğini anlatıyoruz. Üstelik bunu asla sigaranın zararlarını anlatarak, korkutarak yapmıyoruz.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

05 Nisan 2014 Cumartesi 12:22

[Yemek Bahane] Gurme değil, yemeksever

Yemek yazarı Artun Ünsal’ın “Ne Necip Mahfuz’un Kahire-Han Halil’deki kahvesidir ne de Attila İlhan’ın kafesidir.” dediği görüntüsüyle mütevazı, ürünleriyle iddialı yirmi yıldır gittiği pastanede buluştuk. Karşımda yemek uzmanı olunca sorularımın ardı arkası gelmedi.Yemek yazarı Artun Ünsal ile Tel Dolaptaki Karpuz adlı yeni kitabında tam 8 sayfa yer verdiği Çengelköy’deki Seval Pastanesi’nde buluştuk. Ünsal’ın gönül ocağı, dostluk yuvası, kurtarılmış bölge olarak tanımladığı pastanenin söyleşiyi yapacağımız mekân olduğunu tahmin bile edemezdim. Çünkü kitap Ünsal’ın daha çok gençlik anılarına odaklanıyordu. Pastanenin Türk filmi karakterleri tadında tasvir edilen güler yüzlü çalışanlarını kanlı canlı karşımda görebileceğim için heyecanlıydım. Ünsal’ın yirmi yıldır uğrak mekânlarından biri Seval. Nice anılar biriktirmiş burada. Aslında kitapta da değinildiği gibi öyle lüks, moda bir yer değil. Bilakis son derece sıradan, küçük bir yer. Görsel açıdan ilgi çekici hiçbir özelliği yok. İçeriği girdiğinizde ‘bildiğin pastane işte’ diyorsunuz. Ancak ürünleri ve ilginç tarifleri (Portakallı baklava, dondurmalı Hacı Bahattin limonatası, 500 yıllık acıbadem) için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Birçoğu ciddi Ar-Ge çalışması sonucu ortaya konulmuş. Keşkül, baklava gibi geleneksel tatlıların yanı sıra makaron gibi Fransız tatlısını da bulabiliyorsunuz. Her türlü yeni teklife de açıklar. Yolunuz düşerse dondurmalı limonata ve kokusu içinize işleyen acıbademi mutlaka denemelisiniz. Herkesin hoca diye seslendiği Artun Ünsal ile rengârenk tatlılar içerisinde tatlı bir sohbet gerçekleştirdik.Siyaset ve hukuk eğitimi, öğretim üyeliği, savaş muhabirliği gibi ciddi alanlardan yemek yazarlığına geçiş. Neydi sizi yemeğe çeken?Aslında tam olarak bir geçiş yaptığım söylenemez. Yemek kitaplarıyla ilgilendiğim dönemlerde de üniversitelerde ders veriyor, siyasi ve toplumsal alanlarla ilgili kitap çalışmaları yapıyordum. Hâlâ siyaset bilimine dair okumalar yapıyorum. Hatta bu aralar biraz daha ağırlık veriyorum. Birçok alana ilgi duyan biri oldum her zaman. Bilim dünyasında bir alanda uzman olmak makbuldür. Babam da “Ne yaparsan yap en iyisini yapmaya çalış. Aç kalmazsın, saygı görürsün.” derdi. Tek bir alanla sınırlı kalmadım ama babamı da dinledim. Her çalışmamı doktora tezi ciddiyetinde hazırladım. Yemek kitaplarım da buna dâhil.Yemek kitabı yazma fikri nasıl belirdi?Rica üzerine. (Gülüyor) “Ağabey sen Fransa’da kaldın, peynirden anlarsın, bu alanda bir kitap yazsan.” dediler. Hâlbuki hiçbir şey bilmiyordum. Peynir dünyasını böyle keşfettim. Ardından “Giritlisin, zeytinyağını seversin. Niye zeytinyağı olmasın?” denildi. Ekmek, yoğurt, balık ve simit de böyle ortaya çıktı.Anadolu’da basılmadık toprak bırakmadınız. Neden Anadolu?Anadolu’yu ilk keşfim Kan Davası adlı kitabım için Türkiye’deki cezaevlerini ziyaret etmem vesilesiyle oldu. Sinop’tan Urfa’ya, Giresun’dan Foça’ya… Yoksa o zamanlar yemekle ilgilenmiyordum. Ama tabii zamanla ciddi bir birikim oluştu. Yıllar sonra 90’larda bu işlere başladığımda yöresel ürünleri, Anadolu’yu kimse ciddiye almıyordu. Şimdi moda oldu. Bu konuda ilk öten horozlardan biri olduğum için mutluyum. Örneğin, esnaf lokantalarına kimsenin önem vermediği dönemlerde ben büyük önem vermiştim. Sosyetik x’in yemek tariflerinden çok Anadolu’daki, İstanbul’un gecekondu mahallesindeki hanımefendinin yaptıklarını daha değerli görür, programlarımda yer verirdim.Hâlâ geziyorsunuz, yorulmadınız mı artık?Anadolu’da yorulmam ama lokanta yazılarıma ara verdim. Her hafta iki üç mekân yazmak beni sıkıyordu. Bir de yaşlandım artık.‘Tel Dolaptaki Karpuz’ adlı yeni kitabınızda çocukluk, ergenlik, eğitim ve mesleki hayatınıza dair anılar yer alıyor. Anılara geçmeden benim gibi bilmeyenler adına sormuş olayım tel dolap nedir?(Gülüyor) Buzdolabının motorsuz hali diyebiliriz. Kapağı sinek telinden. Mutfağın serin bir yerinde dururdu.50’li yıllar mı?60’lara kadar devam etti. Kendi evimde buzdolabını görüşüm 18 yaşımdan sonrasına denk gelir.Tel dolaptaki karpuzun hepsini yediğiniz için unutamayacağınız bir hayat dersi gelmiş anneannenizden...Ergenliğin egoist bir dönemi vardır. Öyle bir dönemimdeydim sanırım. Karpuzun hepsini yemiştim. Anneannem kızmadı, bağırmadı sadece “Bana hiç bırakmamışsın.” dedi. Bir cümlecik. Öyle utandım ki… Bencil, ergenlik döneminden birden başkalarını da düşünmeyi akıl eden delikanlılığa geçişim onun bir cümlesiyle başladı.Karpuz yerken hüzünlendiriyordur bu anı sizi…Yerken o kadar değil de yazarken ağladım. Hâlâ da ağlarım. Bana böyle güzel bir ders verdiği için.Fransa’da yaşamış ve Türkiye’deki peynirlerle ilgili de derinlemesine araştırma yapmış biri olarak iki ülkenin peynirlerini kıyaslarsak neler söyleyebilirsiniz?Fransız peynirciliğinin de bizimkinin de arkasında bir gelenek var. Ancak onların pazara inişi bizden çok daha eski. Bu arada Fransa’nın 243 çeşit peyniri var, bizde ise birkaç çeşit peynir var derler. Halbuki doğru değildir. Özünde dünyada toplam sekiz çeşit peynir vardır ve onların varyasyonları vardır. Türkiye’de ise 6. Fransa’da 8 olmasının nedeni iki küflü peynirden kaynaklanıyor. Bizde de küflü peynir var ama bakteri ilave edilmesiyle değil depolarda bekletilmesiyle oluşturuluyor. Bu yüzden küflü peynir olarak sayılmaz. Fransa’da bakteri yoluyla ilave edilen küflü peynire Roquefort kasabasında üretildiği için rokfor deniliyor. Cabembert de diğer küflü peynirdir ama onun küfü içinde değil dışında beyaz bir tabaka şeklindedir. Geri kalan bütün peynirler 6 çeşittir. Değişik sütlerden ya da süt karışımlarından yaparsınız, bekletme sürelerini değiştirirsiniz, değişik sürelerde peyniri haşlarsınız, yani moda tabiri ile her birinden bir kombin çıkartırsınız.En çok hangisini seviyorsunuz?Beyaz peynir. Günün her saati yenilir. Üzerine biraz dereotu, ekmek. Nasıl bir ziyafet. Gravyeri de severim.Türkiye’de de üretiliyor ama damak dünyamıza pek giremedi sanki…Pahalı, yapması zor. 60 kiloluk ve çok daha ağır tekerler bölünüyor. Bölününce de vakumlarda lezzeti gidiyor. Ayrıca gravyer güzel bir peynirdir ama beyaz peynir gibi çatal çatal yiyemezsiniz.Peynir, zeytin, yoğurt, ekmek, simit… Hepsinin kitabını yazdınız. Arasında sevmediğiniz var mı?Hepsini severim. Zaten hoşlanmadığım çok az yiyecek vardır. Kanlı sucuk mesela. Dini olarak da uygun değil sanırım. O kadar yıl kalmama rağmen pek ilgi duymadım.Türkiye’deki gurmelerin tadan değil karın doyuran kişiler olduğuna yönelik bir algı söz konusu. Hatta Cem Yılmaz bir oyununda bu konuya değinmişti…Ben gurme değil yemekseverim. Gurme her şeyden anlamalı. Özellikle gastronom yemek yapmaktan da anlamalı. Ben yemekleri bile sınırlarım, daha çok Osmanlı mutfağı konusunda kendimi yetkin sayıyorum. Yirmi yıl önceki programlarımda ekran önünde yemezdim, son iftar programımda da yemedim. Tatsam tatmasam, harika olmuş desem izleyicinin bunu anlaması mümkün mü? Daha nötr kalmayı tercih ediyorum. İnsanlar evlerinde yapsın, kendi karar versin. Yapılan yemeğin tadına bakarken garip sesler çıkarıp harika olmuş diyerek izleyici yönlendirmekten hoşlanmıyorum. İzleyicimi özgür bırakmaktan yanayım. Ama öyle yapanları da eleştirmem.Savaşın ortasında deniz mahsullü spagettiSavaş muhabirliği yaptığım dönemde Coşkun Aral ile Beyrut’tayız. Savaşın olduğu illere çok yakın bir yerde kalıyoruz. Öyle cesur falan da değiliz. Bildiğin korkuyoruz. Karnımız acıktı. Otelin yakınında yemek yiyecek bir yer arıyoruz. İnsanlar yabancı gazeteci olduğumuzu anladı, savaşın ortasında bize güzel yemek yedirme derdine düştü. O koşullarda lüks sayılabilecek bir restorana götürdüler. Hiç unutmam, deniz mahsullü spagetti yemiştik.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Evde huzur uykuda huzur

Kalp çarpıntısı, titreme ve ağlama krizleri birçok anne-babanın kâbusu. Çocuklardaki gece korkusu nasıl aşılır? Bu konuda ebeveynlere düşen görevler neler?Çocukların özellikle geceleri yastıktan avizeye kadar odalarındaki her şeyden korku öznesi üretmekte ne kadar mahir olduğunu biliyoruz. Zira çocukluk çağı, yetişkinliğe göre korkulara daha fazla meyledilen bir dönem. Çocukların gece uykudan korkarak uyanması çoğu anne-babanın kâbusu. Bir çeşit uyku bozukluğu olan gece korkusu, çocuğun uyku kalitesini bozarak psikolojisini derinden etkiliyor.Ağlama, titreme ve çarpıntı…Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden Dr. Mehmet Yavuz’a göre uyku terörü adıyla da anılan gece korkusu, çocuklarda en çok 3-6 yaşları arasında görülen bir tür uyku bozukluğu. Bu korku hali, çocuklarda yatma saatinden yaklaşık 1-2 saat sonra ortaya çıkıyor ve ani olarak uykuyu bölüyor. Gerginlik, ağlama, hatta titreme gibi belirtiler de çocukta sıkça görülüyor. Çocuklarda gece korkusunun kesin nedenleri bugün bile bilinmiyor. Yatmadan hemen önceki zaman diliminde çocuğun gerilmiş ya da heyecanlanmış olması, gece korkusuna zemin hazırlar. Evde yaşanan gerginlikler, çocuğun yoğun strese maruz kalması gibi etkenler de gece korkusuna neden olabilir. Gece korkusunda çocuk, uykudan korkarak uyanır ve ağlama, bağırma gibi tepkiler gösterir. Korkulu rüya görme ya da rüyayı hatırlamama söz konusu olabilir. İlk uyanılan anda şaşkınlık ve gerginliğin sürmesi normaldir. Çocuklarda bu esnada kâbusu anne-babayla paylaşma isteği, sarılarak yatma ihtiyacı, uykuya dalmaktan korkma gibi durumlar görülür. Anne-babanın desteğiyle çocuk uyumaya ikna olabilir. Bu yüzden anne-babanın vereceği tepkiler ve davranış biçimleri oldukça önemli.Anne-babalar ne yapmalı?Gece korkusunun yaşandığı durumlarda anne veya baba çocuğun yanında bulunarak, korkusunun geçmesine destek olmalı. Çocuğun yatıştırılmasının ardından; gece lambasının veya kapının açık bırakılması, bir ihtiyacı olduğunda yanında olunacağının söylenmesi çocuğun gece korkusunun hafifletilmesine yardımcı olur. Bunlar da yeterli olmazsa mutlaka bir uzmandan yardım alınmalı. Zira, sebebin gece korkusu mu yoksa nörolojik kaynaklı bir hastalık belirtisi mi olduğunun anlaşılması gerekir. Durumun tespitinden sonra, ilaç ve psikoterapi desteği alınabilir. Ebeveynlerin yapması gerekenlere gelince, çocuk titreyerek ağlasa dahi, anne-baba sakin tavrını korumalı. Aksi takdirde çocuk daha da korkar ve kendini güvende hissetmez. Çocuk sakinleştirildikten sonra yatağına yatırılmalı, mümkünse o uykuya dalana kadar yanında kalınmalı. Çocukların korku ve gerilim filmleri izlemesine izin verilmemeli. Çocuğun sessiz ve sakin bir ev ortamında uyuması sağlanmalı.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

AH İSTANBUL, ÇAL BENİ...

Sanatçılar eliyle dekore edilen piyanolar, “çal beni, seninim” çağrısıyla birlikte Mexico City’nin farklı bölgelerine yerleştirilmiş. Davete icabet eden bir kadın Cabrera meydanında havuza karşı piyano çalıyor. Ruhum için muhteşem, İstanbul için imkansız bir manzara.İmkansız çünkü, şehir estetiği kavramı gelişmemiş bizde. Hayallerimiz kaldırım ve park düzenlemesiyle sınırlı. Onlarda bile yakalayabildiğimiz çizgi rüküşlüğü geçemiyor. Yol kenarlarında belediyenin yaptığı çiçek aranjmanlarında ne renk uyumu var, ne de sanatsal yaratıcılık.İmkansız çünkü, bırakalım şehirde piyano çalabilecek kaç insan var sorusunu, ömründe bu müzik aletini görenlerin sayısı bile bu hayali tarumar etmeye yeter. Bu fotoğraf, siyasi konuşmaların kaliteli müzik sesini bastırdığı bir şehre iki gömlek büyük geliyor.İmkansız çünkü, meydanlara yerleştirilecek her piyanonun başına bir de koruma polisi dikmemiz gerekir. Otobüs durakları, heykeller, çeşmeler, banklar gibi kent mobilyalarını kırıp dökme kültürü yüksek insanlardan piyanolara merhamet göstermesi beklenemez.Bu durumda kendimizi bir piyano olarak düşünmek ve “Ah İstanbul, seninim, çal beni” demekten başka çare kalmıyor bize. Ortaya çıkan ezgiden memnun kalır mıydık, orası da meçhul...***GÖZLER DE YALAN SÖYLERFarklı zamanlarda, iki ayrı ülkede çekilen iki fotoğraf zihnimde birleşti ve tek bir hikâyeye dönüştü. İlk karede baharın gelişini cambazlıkla kutlayan biri var. Işığın yönü, yaşını ve cinsiyetini gizlemiş. Muhtemelen genç bir erkek. Sınavdan yeni çıkmış bir öğrenci de olabilir, okulunu bitirmiş ama acilen iş arama durumunda olmayan biri de. Yukarıdaki mavi gök, alttaki yeşil bahçe ip üstünde yürüyen kişinin neşesi yerinde diye düşündürtüyor. Hatta ayağı kayıp düşse bile, çiçeklerin arasında gülmeye devam eder diyorum. Etrafında onu şamatayla izleyen arkadaşlarını hayal edebiliyorum. Belki bu bir yarış. Belki de sirk elemelerine katılmak için antrenman yapılıyor. Sonuç herhalükarda güzel olacak. Delikanlı ipten inince, kuruyan boğazını meyveli soda ile ıslatıp maça gidecek. Biraz havai bir tip. Hayatı görev değil, haz odaklı. Sırtında ne geçim derdi var, ne de belini büken başka bir sorumluluğu. Entelektüel donanımı parlak değil. Spor dışında özel bir hobisi yok. Derin düşüncelere dalmaktansa, önüne açılan sahneleri doyasıya yaşamaktan yana.İkinci kareyi görünceye kadar böyleydi. Gözler de yalan söylermiş...***ŞİİR YAZAMAYAN ŞAİRKahramanımız meğer bir kadınmış. Ve sporcu da değil bir şairmiş. Diğer kare gerçeği göstermiyormuş, bir hayalin fotoğrafıymış. Hüzün yüklüymüş kadın; uzun zamandır yeni bir eser üretemiyormuş. Şimdiye kadar ona cömert davranan hayat, sanki damarlarından yavaş yavaş çekiliyormuş. Zihninde ölü kelimeler, mahzun mahzun dolaşırken parkta iki ağaç arasına gerili ipi görmüş. Sağına soluna bakmış, etrafta kimsecikler yokmuş. Bir süre seyretmiş manzarayı. İpin hafifliği kadar yer ile gök arasında çizdiği sınır etkilemiş onu. Neden sonra kalbinde yeni bir şiirin çimlenmeye başladığını hissetmiş. Arkalarından yas tuttuğu kelimeler yepyeni renklerle diriliyormuş. Bu çok heyecan verici bir anmış. Fakat giderek korkutucu olmuş. Çünkü kelimeler kadının içinden taşıp kelebek gibi uçmaya başlamış. Peşlerinden koşup yakalaması lazımmış. Kelimeler ipin üzerine konmasınlar mı? Kadın ömründe cambazlık yapmamış. Şair olarak sözel dengeler kurmaktaki hüneri acaba bedensel olarak da işe yarar mı bilemiyormuş. Ya düşer de kafasını kırarsa? O zaman neye yararmış yazdığı şiir? Öte yandan, ipe dizili kelimeleri de kendi hallerine bırakamazmış. Ya uçup giderlerse diye içi içini yiyormuş.İpe zinhar çıkamayacağını anladığında altına yatmış. Gözlerini yukarıda sıralanan kelimelere dikip onları sabitleştirmiş. Bakışlarını kaydırmadığı sürece uçma kaçma mümkün değilmiş. Bu biraz rahatlatmış onu. Kendini ip üstünde düşünmeye başlamış ama hemen vazgeçmiş. Başı dönmüş, midesi bulanmış çünkü. Hayalini bile kuramadığı sahneden nasıl bir şiir çıkacakmış acaba?İpe dizili kelimeler kalbine geri dönsün diye dua etmeye başlamış. Gözlerinden vazgeçmesi ve tüm bildiklerini unutması fısıldanmış kulağına. Hemen kapatmış onları. Bırakalım yeni kelimeleri, beynindeki herşey silinmiş birden. Toprağın ısısı, çiçeklerin kokusu, rüzgârın hışırtısı istila etmiş varlığını. Karıncalar gövdesine yürüdüğünde hiç kıpırdamamış. Arzunun esaretinden kurtuluşunu kutlamış sessizce..

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Microsoft, Türkiye’nin Bill Gates’lerini yetiştirmek istiyor

Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusunu yazılımcılığa teşvik etmek isteyen Microsoft, ‘Açık Akademi’ adlı ücretsiz bir eğitim platformu kurdu. Bugüne kadar 130 binden fazla kişinin kayıt yaptırdığı platform, gençlerin istihdamına yardımcı olmayı amaçlıyor.Microsoft Türkiye’nin sosyal sorumluluk projesi olarak geliştirdiği Açık Akademi, Windows platformlarına uygulama geliştirmek isteyenler için kurulmuş ücretsiz bir eğitim platformu. Büyük ilgi gören Açık Akademi, bugüne kadar 130 binden fazla öğrenciye ulaşmış durumda. Garanti Bankası’nın katkıları, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın desteğiyle hayata geçirilen proje kapsamında beş yıl içinde 1 milyon kişiye ulaşılması amaçlanıyor.Üç farklı eğitim seviyesinin sunulduğu Açık Akademi’de başlangıç seviyesinden, profesyonel seviyeye kadar çok farklı eğitim kaynakları var. Projenin ana hedefi; Türkiye yazılım dünyasının ihtiyaç duyduğu işgücünün oluşturulmasına ve Türkiye’nin girişimci ekonomisine katkı sağlamak. Açık Akademi’de verilen eğitimleri başarıyla tamamlayanlar, Microsoft platformlarına yönelik uygulamalar geliştirebiliyor ve bu uygulamaları Windows Phone, Windows 8 ve Windows Azure uygulamalarının yer aldığı Marketplace platformları üzerinden satma imkânı buluyor. Microsoft Türkiye Genel Müdürü Tamer Özmen’e göre Açık Akademi projesi, Türkiye’nin yazılım piyasasındaki insan gücü ihtiyacını karşılayacak çok önemli bir araç olabilir: “Türkiye, dünyanın en dinamik ve genç nüfusuna sahip ülkelerinden biri. Avrupa’nın üçüncü büyük mobil ülkesiyiz. Buna rağmen 2 trilyon 570 milyar Euro’luk dünya bilişim pazarındaki payımız yalnızca binde sekiz. Uygulama pazarı rakamları içinde de Türkiye olması gereken yerin çok gerisinde. Bu nedenle, Türkiye’deki yüksek girişimcilik potansiyelinin önünde bir engel olarak gördüğümüz teknik birikime dair boşluğu doldurmak istedik. Açık Akademi ile milyarlarca dolarlık bu dev pazardan daha fazla pay alabilmek için ülkemizin ihtiyaç duyduğu uygulama geliştirici sayısını artırmayı ve gençlerimizin istihdamına destek olmayı amaçlıyoruz.”Dijital devrimi atlamayalımTamer Özmen, dünyanın 18 yaşına gelmeden milyoner olan girişimcileri konuştuğundan söz ediyor: “İyi fikirler, daha ilk yılını doldurmadan milyonlarca dolarlık talepleri peşinden koşturuyor. Uygulama geliştirme ve yazılım dersleri, İngiltere ve Estonya’da ilkokul müfredatına kadar girmiş durumda. Bizim de uzun vadeli hedefimiz, bugün açıkladığımız yeni programlarla lise seviyesine taşıdığımız uygulama geliştirme eğitimini, ilkokullara kadar indirmek. Biz de istiyoruz ki çocuklarımız klavye tutmaya başladıkları günden itibaren yazılım geliştirmeye ilgi duysun. İlkokulda da yazılım dersleri olsun, çocuklarımız dijital devrimi atlamasın.”Nasıl katılabilirsiniz?Açık Akademi’ye kayıt olmak için yapmanız gereken sadece www.acikakademi.com adresinden kayıt formunu doldurmak ve daha sonra da profilinizi oluşturup, bir seviye tespit sınavı olmak. Bu sınav sonucuna göre dersleri almaya başlıyorsunuz. Program tamamen ücretsiz. Açık Akademi kapsamında başlangıç seviyesinden daha ileri düzeye kadar üç farklı eğitim seviyesi bulunuyor. Seviyeleri başarıyla tamamlayan öğrenciler, katılım belgesi almaya hak kazanıyor.Somut ürünleri ortaya koymama yardımcı olduFİRDEVS AYATA (23): Yazılımla ilgili bölüm okumamasına rağmen, somut ürünler ortaya koyabilmesini iki yıl önce Açık Akademi ile tanışmasına bağlıyor Ayata. Son altı aydır Microsoft Türkiye’de yazılım geliştirme teknolojileri bölümünde stajyer olarak çalışıyor. Açık Akademi’deki dersleri izleyerek Windows Phone uygulamaları geliştirmeye başlayan Ayata, en büyük tatminin yayınladığı uygulamaların indirilmesi ve kullanılması olduğunu söylüyor.Yazılım geliştirmede fikri olmayanlar için idealBETÜL ŞAHİN (24): Yazılıma ilgi duyan Şahin, Ocak 2014’ten beri Microsoft Türkiye yazılım geliştirme teknolojileri stajyeri. Web, mobil ve masaüstüne özel uygulamalar konusunda eğitim alan Şahin, Açık Akademi sayesinde yazılım konusunda hiçbir fikri olmayan kişinin bile kendini temelden başlayarak geliştirebileceğini söylüyor. “Eğitimlerde geniş kaynak kütüphanesinden ve ek materyallerden faydalanabiliyorsunuz. Alanında uzman kişilerin sanal sınıf eğitimleriyle kendimi geliştirme imkanım oldu.”İnsanların hayatlarını kolaylaştırmak için çalışıyorumALPEREN KAPLAN (20): İstanbul Gelişim Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı mezunu olan Kaplan, Açık Akademi ile Ocak 2012’de tanıştı. Türkiye’nin önde gelen şirketleri için yazdığı Windows 8 ve Windows Phone uygulamalarının yanı sıra, e-devlet için hazırladığı uygulamalar da şu an yayında. “İnsanların hayatlarını kolaylaştırmak, dünyayı daha iyi bir yere getirmek için her gün daha fazla çalışıyorum.” diyen Kaplan, Açık Akademi eğitimi sonrasında Microsoft Türkiye bünyesinde yazılım geliştirme teknolojileri bölümünde stajyer olarak çalışmaya başladı.Sadece tekniğimi değil, bakış açımı da geliştirdiKIVANÇ BAKDI (17): Açık Akademi Bakdı’ya temel yazılım bilgisi aşılamakla kalmamış, kişisel gelişimine de destek olmuş. Bakdı’nın hedefi, üniversitede yazılım veya bilgisayar mühendisliği bölümlerinden birini okumak. “Öğrenme hevesimi artırması, potansiyelimi keşfetmeme yardımcı olması, araştırma yeteneğini aşılaması kişisel gelişimim için önemli adımlardı. Açık Akademi sayesinde aklıma takılan soruları işin uzmanına sorarak cevap alabiliyor, sanal sınıflara katılarak diğerlerinin deneyimlerinden faydalanabiliyorum.”Yazılım öğrenmenin yaşı olmadığının kanıtıTUGAY TUNA (16): Açık Akademi ile tanıştıktan sonra yazılım sektöründe tüketici olmak yerine üretici olmayı seçen Tuna, 14 yaşında ilk Windows Phone ve Windows 8 uygulamalarını markette yayınladı. Açık Akademi’den ilham alarak kendi okulunda yazılıma meraklı öğrencilerle Türkiye’de ilk lise seviyesindeki ‘Yazılım Kulübü’nü kurdu. Şimdi bu kulüpte ders veriyor: “Açık Akademi’ye üye olduğumda hedef aldığı yaş kitlesinin altındaydım ancak üye oldum ve eğitimlere başladım. Bu benim için dönüm noktası oldu.”Blog: www.denizergurel.netTwitter: @denizergurelE-posta: d.ergurel@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Tek tıkla vitrin gezin

Metropol insanları alışverişlerini artık online caddelerde yapıyor. Ama birçok insan için, sayıları sürekli artan siteler bir karmaşa halini almış durumda. Moda arama motoru vitringez.com, 50’den fazla online alışveriş sitesini tek çatı altında topluyor.Metropollerdeki yoğun ve yorucu hayatta alışverişe ayrılan vakit keyif kadar zahmet de. Hal böyle olunca alışveriş kolaylığının yanı sıra makul fiyatları da sunan online siteler, pek çok kişinin tercihi haline geldi. Bu sefer de kendimizi her sabah duyurular aldığımız online mağaza kalabalığında bulduk. Artan bu yoğunluk da aradığınızı daha hızlı bulmanızı sağlayan uygulamaları hayata taşıdı; Vitringez.com gibi. Bu fikrin sahipleri Natali Yeşilbahar ve Önder Göğebakan. Yeşilbahar, teknoloji ile arası iyi olanların yakından bildiği bir isim. Ben onu Facebook ve Twitter bu kadar yaygınlaşmamışken özellikle reklam, grafik tasarım, pazarlama iletişimi gibi sektörlerde çalışan bir grup insanın toplandığı bir ağdan, friendfeed’den tanıyorum. Kendi de bir blogger olan Natali Yeşilbahar, işini öylesine ciddi yapıyor ki online dünyanın Oscar’ı sayılan Altın Örümcek Ödülü’nü aldı blogu. Geçtiğimiz yıl da Londra Olimpiyatları’nda Global Blogger olarak ülkemizi temsil etti.Girişimin diğer ismi Önder Göğebakan da tam bir teknoloji insanı. 16 yıllık uluslararası deneyime sahip Göğebakan, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye’de 50’den fazla projede yer almış. Bunlar arasında Markafoni, tatil.com gibi isimler var.Modanın Google’ı...İnternetten alışveriş konusunda hayatımızı kolaylaştıran vitringez.com’un hikâyesini Natali Yeşilbahar’dan dinledim. Malum her icat bir ihtiyaçtan doğar denir. Vitringez.com için de durum farklı değil. Yeşilbahar spor ayakkabısı hasar görünce yeni bir ayakkabı almak istemiş. Kampanya odaklı private shopping siteleri aramış önce ama o sırada buralarda kampanya bulamamış. Sonra online ayakkabı sitelerini gezmiş teker teker. Bu arayış tam 2 hafta sürmüş ve sonunda aradığı ayakkabıyı bulmuş. Yeşilbahar, “O gün internette bir arama kutusuna ihtiyacım olduğunu fark ettim. Bir kutu olsa, bu kutuya yazdığım bir ürünün online satıldığı mağazaları bana sıralayacak bir arama kutusu canlandırdım gözümde.” diye anlatıyor fikrin çıkış sürecini. Sonra bu fikrini Önder Göğebakan’la paylaşmış. Uzun bir alan araştırması yaparak vitringez.com fikrini hayata geçirmişler. Vitringez, vitrin vitrin dolaşmaya zamanı olmayanların ve online alışveriş tutkunlarının internet üzerinden giyim alışverişlerini kolaylaştırmayı amaçlayan bir moda arama motoru.Giriş ve kullanım için üyelik talep etmeyen modanın Google’ı vitringez.com’un ana sayfasında yer alan arama kutusuna yazılan tek bir ürün, saniyeler sonra internetteki tüm satış noktaları ve birçok alternatifi ile birlikte ekranda sıralanıyor. Kadın, erkek, çocuk ve kozmetikten beslenme, kişisel bakım ve dekorasyona kadar pek çok ürün seçeneğini bir araya getiren vitringez.com, marka, fiyat ve renk gibi geniş filtreleme seçenekleri ve basit, sade kullanıcı arayüzü ile kullanıcının aradığı ürüne hızlıca ulaşmasını sağlıyor. Şu anda kullanıcılarına yaklaşık 2.500 markaya ait 750 binin üzerinde ürün sunuyor vitringez.com. Yeşilbahar’a uygulamanın markalara ne gibi bir fayda sağladığını da sordum. Girişimci, “Vitringez, markalar için muazzam bir müşteri platformu aslında. Markalar vitringez.com ile; doğru, satın alıma hazır kitleye ulaşıyor, satışlarını artırıyorlar. Ayrıca sitelerine gelen misafir sayısı oldukça fazla artıyor ve bu, yeni ziyaretçileri tanıma imkanı sağlıyor. Markalar yenilik ve fırsatları bu platformda duyurabiliyor. Vitringez olarak sosyal medyayı çok interaktif kullanıyoruz, markalarla ortak projeler geliştirebiliyoruz. İçerik hizmetlerimizden faydalanabiliyorlar. Bu noktada bizler de güvenilir markaları tercih ediyoruz.” dedi.Modaya ayarlı alışverişKullanıcılara, çok sade bir arayüz üzerinden kendilerine ürün arama imkanı sunan vitringez.com’da kullanıcılar, beğendikleri ürün için indirim alarmını ya da sevdikleri markaların yeni koleksiyon alarmlarını kurarak e-posta yoluyla gelişmeler hakkında haber alabiliyorlar. Moda, stil ve trend haberlerinin yer aldığı, markalara ait içeriklerin ve fotoğraf galerilerinin paylaşıldığı “vitringezBlog” ise modanın nabzını tutuyor. Renklere kendisinin de çok ilgili olduğunu söyleyen Yeşilbahar, vitringez.com’a da bu duyarlılığını yansıtmış. Sitenin arama alanına kırmızı ayakkabı yazdığınızda 50 farklı online mağazada bulunan bütün kırmızı ayakkabılar sıralanıyor. Dahası fiyat skalası da ürün skalası kadar geniş. GAP, Jimmy Choo, Asos, Mango gibi dünyaca ünlü markaların yanı sıra Boyner, Joker, Mudo, Defacto gibi pek çok yerli markaya aynı anda ulaşmak mümkün. Sitenin kendine özel indirim kuponları da siteyi takip edilir hale getiren bir uygulama. Bütün alışveriş sitelerinin birer blogları vardır. Alışveriş yapmasanız bile bloğu takip edersiniz. vitringezblog da moda haberlerinin yer aldığı, markalara ait içeriklerin ve fotoğraf galerilerinin paylaşıldığı bir platform. Kullanıcı deneyimi olgusu vitringez için oldukça önemli, bu yüzden blog yazarlarını da çok fazla önemsiyorlar. Ayrıca vitringez tek yönlü bir müşteri hedefi de gütmüyor. Burada eşofmana da heşofmana da yer var yani. Blogu ziyaret ettiğinizde başörtülü çalışan kadınlar için yazılan satırları görmek de sevindirici. Yeşilbahar ilerleyen zamanlarda tesettür ürün gamının genişleyeceğini belirtirken kullanıcıların beklentilerini duymak istedikleri söylüyor. Kullanıcılar hangi ürünleri istediklerini bize her zaman yazabilirler diyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Hesapsız müzik yapıyoruz

Özgü Özman ve Ozan Boz tarafından Kanada’da kurulan Minor Empire adlı grup, Second Nature adını verdikleri albümlerini Türkiye’de de yayınladı. Yurtdışında adından övgüyle bahsettiren topluluğun vokali Özgü Özman, öncelikle kendilerini mutlu etmek için müzik yaptıklarını söylüyor. Son yıllarda özellikle yurtdışında müzik yapan Türkiyeli sanatçılar, başarılı çalışmalarıyla adlarından sıkça bahsettiriyor. Üstelik sadece yaşadıkları ülkelerde değil, dünyanın en önemli festivallerinde de sahne alıyorlar. Bu toprağın kültürüne, yaşadıkları müzik deneyimlerini de katan sanatçı ve gruplar, yurtdışında ses getiren çalışmalarını ülkemizdeki müzikseverlerle de buluşturuyor. 2010 yılında, gitarist-yapımcı Ozan Boz ve vokalist Özgü Özman tarafından Toronto’da kurulan Minor Empire de bunlardan biri. Adını Anadolu’nun tarihte kullanılan adlarından biri olan küçük asya-asia minor ve Türk müziğinde sık kullanılan minör akorlardan esinlenerek alan grup, ilk albümleri Second Nature ile Kanada Folk Müzik Ödülleri’nde ve Kanada Bağımsız Müzik Ödülleri’nde en iyi dünya grubu unvanını kazandı. Halk müziğinin önemli eserlerinin, alaturka sazların en geleneksel ve Batı enstrümanlarının en modern şekilde kullanılarak yeniden hayata geçirildiği Second Nature, dinleyicileri Doğu’nun büyülü atmosferi ile Batı’nın hipnotik sesleri arasında bir serüvene sürüklüyor. Bu özgün çalışma geçtiğimiz günlerde Kalan Müzik etiketiyle ülkemizdeki müzikseverlerle de buluştu. Grubun solisti Özgü Özman ile buluşup Türkiye’den Kanada’ya uzanan maceralarını konuştuk. Özgü Özman, uzun süredir Toronto’da yaşıyor. Müzikle ilgisi küçük yaşlarda başlamış. Ancak Toronto’ya gidene kadar profesyonel bir müzikal çalışması olmamış. Toronto’ya biraz macera için gitse de asıl sebep, orada müzik üretmek için uygun bir ortam olması. Zaten Kanada’ya özellikle bu sebeple adeta bir müzisyen göçü yaşandığı herkesin malumu. O da Türkiye’deki havanın kendisini boğacağını ve daha özgür bir ortamda yaşayacağını düşünerek göç etmiş. Gider gitmez İngilizce şiirler okumaya ve söz yazmaya başlamış. Sonrasında bunlar birer şarkı olup, dile gelmiş. Ozan Boz ile bir araya gelerek İngilizce sözlü orijinal bestelerden oluşan, trip-hop/art-pop tarzında bir repertuvar oluşturmuşlar. Bu projeyle birçok kez sahneye çıkmış, hatta bir albüm bile kaydetmişler. Çalışmalarını Türk müziğine nasıl entegre edebileceklerini düşünmüş ama bir türlü başaramamışlar. Hatta bir albüm bile yapmışlar ama içlerine çok sinmediği için rafa kaldırıp bambaşka bir proje ‘Second Nature’ye başlamışlar.Pink Floyd’u da, Erkan Oğur’u da seviyorumÖzgü Özman’ın aklında uzun süredir türkülerle ilgili bir çalışma yapmak varmış. Fakat Ozan Boz, buna pek sıcak bakmamış. İlk olarak çalıştıkları Fırat türküsünden sonra ikna olmuş. Özman, türkülere olan sevdasını şöyle açıklıyor: “Bizim evde türkü çok dinlenirdi ve kulağım aşinaydı. Lakin Erkan Oğur’u dinledikten sonra türkülere bakışım değişti. Demek ki bu şekilde de yorumlanabilir diye düşündüm. Türkülere kendi ruhunu katarak farklı bir şey yapabileceğinin farkına vardım. O bana ilham oldu, kendi zevkimi ve ruhumu bulmak için cesaret verdi.” Second Nature isminin alameti farikasını ise şu sözlerle açıklıyor Özman: “Aklımda kaldıkları ve hatırladığım şekliyle söyledim. Yeniden dinlemedim, aslını da araştırmadım. Benim öğrendiğim şekliyle, benim için doğal olan haliyle ulaşsın istedim dinleyiciye.” Çalışmanın müzikal altyapısının Ozan Boz’un fikri olduğunu anlatıyor Özman: “Her parçada sadece bir geleneksel enstrümanın kullanıldığı ve merkez alındığı, taksimlerin, soloların sadece o enstrümanla gerçekleştirildiği albümde, Doğu ve Batı elementleri birbirinin içinde erimeksizin, aksine olabildiğince özgür ve özgün bir şekilde yer alıyor.” Bu projeyi gerçekleştirirken hiçbir zaman tutar mı tutmaz mı şeklinde bir kaygıları olmamış. Özellikle de ticari kaygılar: “Tamamen kendimizi tatmin edelim düşüncesiyle yola çıktık. Hesapsız müzik yapıyoruz. Kendimizin beğeniyle dinleyebileceği, zevklerimizi akıtabileceğimiz bir şey yapalım istedik. Sadece içimizden geleni yaptık. Tarzı ne olursa olsun samimi müziği seviyorum. Kendimi o müziğe ne kadar yakın hissedebiliyorum, o etkiliyor beni. Mesela Pink Floyd’u da, Erkan Oğur’u da seviyorum. Bu iki sanatçının ortak noktası samimiyet.”Nedensiz sevdiğimiz türküler...Repertuvar genelde Özgü Özman’ın sevdiği türkülerden seçilmiş. Kendine yakın hissettiği ve nedensizce sevdiği türkülerden... Ozan da bunların içinden oluşturmak istedikleri müzikal tarza göre uygun olanlarını seçip düzenlemiş. Peki bu projeyi yabancı müzikseverler neden sevdi? Özgü Özman’a göre ilk kriter, kaliteli bulmaları: “Özenle yapıldığını anladılar. Albüm çıkınca radyolar birden çalmaya başladı, festivallere davet edildik. Dinleyiciler de çok sevdi. Hiç bilmedikleri melodiler duydukları için farklı geldi. Sanırım herkesi kendine çeken bir müzik.” Albümü Türkiye’de yayınlamaları biraz zor olmuş. Çünkü hiç bağlantıları yokmuş. Bu sebeple ülkemizdeki müzikseverlere nasıl ulaştıracaklarını bilememişler. Bir müzik fuarında Nilüfer Saltık’la tanışıp ona dinletmişler. O da mutlaka Türkiye’de de bu albümün yayınlanması gerektiğini söylemiş. Özgü Özman, gelecek adına umutlu ve şu ana kadar Türkiye’deki ilgiden de memnun. Kanada’da yaşamaya devam edeceklerini ama sık sık Türkiye’ye gelip konser vermek istediklerini söylüyor. a.pektas@zaman.com.tr

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Mevsimi geldi triko vakti

Bahar, triko mevsimidir ancak ceket ve tunik tarzındaki uzun trikolar bedeni sardığından birçok kadın tercih etmez. Yeni sezonun bol ve salaş kesimleri bizi trikoya doyuracak gibi. Sıcak renk ve desenleri ise baharla tam bir uyum içinde.Bahar giysilerinin iki vazgeçilmezi vardır: Biri trençkot, diğeri triko. Şimdilik trençkot trendlerini bir kenara bırakarak trikolardan bahsetmek istiyorum. Uzun hırka ve yeleklerin özellikle muhafazakâr giyimde tercih edilmesiyle birlikte trikoların yıldızı bir kez daha parladı. Hafta içi Zeytinburnu’nda örme kumaş piyasasını gezince bunu bir kez daha anladım. Eskinin o düz renk trikoları gitmiş, yerine etnik desenlisinden tropikal renklilerine, sim iplilerinden nakış işlemelilerine kadar bin bir çeşidi dokunmuş. Fakat triko deseni, kumaşı ya da dokusu ne kadar güzel olursa olsun, muhafazakâr giyime uyarlamak oldukça zordur. Zira ağır, dökümlü ve likralı olduğu için vücudu sarar ve fizik yapısını ortaya çıkarır. Bu nedenle giyimine hassasiyet gösteren kadınlar, trikoyu yalnızca kazaklarda kullanır, elbise ya da eteğini pek tercih etmez. Ancak bu durum, İnvee trikonun bol ve salaş modelleriyle kırılmış gibi görünüyor. Türkiye’nin birçok ilinde satış noktası bulunan firmanın bahar için hazırladığı ürünleri çok beğendim. Modelistlerinin kalıpları özenle hazırladığı belli. Trikodan hazırlanan tunikleri, elbiseleri ya da ceketleri giydiğinizde bedeninizi hiçbir şekilde sarmıyor, ancak büyükmüş gibi de durmuyor. Renk ve desen seçimleri de bahar sıcaklığını harikulade yansıtıyor. İnvee’nin 2013 kış sezonu da dikkatimi çekmişti ancak itiraf etmeliyim ki, bahar koleksiyonunu görünce bu kadar beğeneceğimi düşünmemiştim. Bakalım 2014 sonbahar-kışında da beğenimizi bu denli kazanacak mı?Geçmişin modası bugüne ders olduTürkiye’de vintage denilince akla gelen ilk isimlerden biri Ahu Yağtu. Ben de bir vintage hayranı olarak uzun süredir Yağtu’nun auvintage isimli instagram hesabını ve nostaljik ürünlerin satıldığı auvintage.com isimli online satış sitesini takip edenlerdenim. Sitede 1950’lerden günümüze kadar her dönemi yansıtacak bir parça bulmak mümkün. Ama bu sayfanın en güzel yanı, hem ikinci el hem de ultra lüks ürünleri yan yana görme şansına sahip olmanız. Ayrıca tasarımcılara ait bölümde Minush by Mine Atalar, Nihan Peker, Eileen by Aylin Bora, Lady Faith, Selim Baklacı, Gamze Saraçoğlu gibi isimlerin ürünlerine ulaşabiliyorsunuz. Çok kapsamlı sitenin mimarı Ahu Yağtu, bu sanal dükkânda stil önerilerini paylaşmayı da ihmal etmiyor. Güzel bir haber; Yağtu, şu sıralar İstanbul Moda Akademisi’nde vintage dersleri vermeye hazırlanıyor. 28 Nisan’dan itibaren akademide workshop eğitimleri başlayacak. Stil danışmanlarına, stilistlere, moda tasarımcılarına ya da modayla ilgilenen kişilere başlangıç seviyesinde eğitimler verilecek.Tekbir’e yeni bir solukTekbir’in ikinci kuşak yöneticilerinden Esra Karaduman, uzun bir süredir Tekbir çatısı altında yeni bir marka oluşturmak istiyordu. Ancak firma, bir aile şirketi olduğu için herkesi ikna etmesi kolay değildi. Neyse ki Karaduman, 1. kuşak yöneticileri ikna edebilmeyi başarmış. Artık Tekbir mağazalarında ‘Esra Tekbir’ adı altında daha genç nesle hitap eden tasarımlar sunulacak. Londra ve Türkiye’de birçok firmada çalışmış olan ‘Creative Director’ Veysi Demir ve Kingston University of London’da moda tasarımı eğitimi alan Esra Karaduman Uzun önderliğinde hazırlanan koleksiyonun ilk ipuçları geldi. İkili, tropikal temalardan ilham almış ve feminen detayları maskülen kesimlerle buluşturmuş. Fakat koleksiyonu henüz görmedik. 15 Nisan’da lansmanı yapıldıktan sonra detaylıca yazarız.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

[Çalışan Kadının Mutfağı] Karadeniz’in olmazsa olmazı

Bu hafta Karadeniz Bölgesi’nde her evin bahçesinde bulabileceğiniz karalahanayı sofralarımıza misafir edeceğiz. Sizlerle paylaşmak adına kaleme aldığım her tarif benim için çok özel ve değerlidir. Lakin bu haftaki tarifimizin önemi bende biraz daha fazla. Serde Trabzon’un yeşili mavisi olunca Karadeniz Bölgesi’ni ağırlamaktan büyük bir mutluluk ve keyif duydum. Düğünlerin, mevlitlerin, aile oturmalarının olmazsa olmazı karalahana dolmamız sizlerle birlikte...Malzemeler: 2 bağ (1 kg) karalahana1,5 su bardağı pirinç1/2 su bardağı mısır bulguru4 tane kuru soğan500 gr kıyma1 yemek kaşığı domates salçası1 tutam doğranmış maydanoz1 çay bardağı zeytinyağıtuz, nane, reyhan, karabiber, kimyonYapılışı: Büyükçe bir tencerenin yarısına kadar su doldurup kaynamasını bekleyin. Karalahanaların sap kısımlarını biraz kesip demetleri ayırın. Yaprakları teker teker yıkadıktan sonra kaynamış olan suya koyun. Kevgir yardımı ile yaprakları altüst edin. 3-4 dakika haşlandıktan sonra tencereden alın ve karalahanaların soğumasını bekleyin.Gelelim iç harcının hazırlanmasına. Karıştırma kabına; soğanları küçük küçük doğrayın, içine pirinci, mısır bulgurunu, salçayı, maydanozu ve baharatları da koyarak biraz yağ ekleyip güzelce karıştırın. Karıştırma işini elinizin lezzetini katmak için kendiniz yoğurun.Soğuyan her bir yaprağı avucunuzun ortasına alıp yaprağın damar kısmını bıçak yardımıyla sapından başlayarak hafifçe alın. Yapraklar büyük ise ikiye bölerek damar kısmını çıkarabilirsiniz. Yaprakların içine birer tatlı kaşığı iç malzemeden koyun, iki yanını kapatıp rulo şeklinde sarın. Karadeniz dolması diğer zeytinyağlı dolmalar gibi uzun ve ince olmazlar. Dolayısı ile ne kadar kısa ve şişko olursa o kadar iyi sarmışsınız demektir.Geniş ve yayvan bir tencerenin dibine 2-3 karalahana yaprağı serin. Sardığınız dolmaları tencereye dağınık bir biçimde yerleştirin. Bir kase suda bir yemek kaşığı salça ezerek dolmaların üstüne dökün. Dolmaların üstünden çıkana kadar da kaynamış su ilave edin. Son olarak en üste tencerenin genişliğinde bir tabak kapatın. Tencerenin kapağını kapatıp yüksek ateşe koyun. Su kaynamaya başlayınca ateşi kısın ve pirinçler yumuşayana kadar pişirin.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:08

Kepeği kafanıza takın

‘Kepek problemi’ fazlasıyla âşinâ olduğumuz bir konu. Geçer diyerek hafife alınsa da bazen kaş ve kirpiklere de yayılan önemli cilt hastalıklarının habercisi olabiliyor.Kepek, tıp dilindeki adıyla ‘pitiriyazis kapitis simpleks’ saç derisinde, ince un kepeği veya pul şeklinde dökülmeler. Çoğu zaman bu tabloya kaşıntı da eşlik ediyor. Milletçe kafasında kepek problemi olmayanımız pek az. Nedenine gelince “Kepek problemi olan kişilerde saçlı derinin yenilenme hızı artmıştır ve normalde olması gerekenden daha fazla sayıda ölü hücre yüzeye atılır. Bu da kepek oluşumuna yol açar.” diyor, Medical Park Fatih Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Aslı Günaydın. Ancak sanılanın aksine kepek doğuştan gelen bir hastalık değil. Hangi cilt hastalığının belirtisi olarak ortaya çıkar? Ne gibi faktörler kepeğe yol açar?Bulaşıcı mıdır?Kepek problemi olan kişilerde, pul şeklinde kepeklenmeye bazen kaşıntı da eşlik edebiliyor. Ancak saçlı deride kızarıklık ve iltihap belirtileri görülmez. Çoğunlukla sosyal hayatta sıkıntı oluşturur, kişinin sosyal hayatını olumsuz etkiler, çoğu kişi kepek sorunu nedeniyle utanç duyar. Ancak Dr. Aslı Günaydın’a göre bu hastalık bulaşıcı değil, temas veya ortak eşya kullanımı yoluyla bulaşma riski yok. Kepek, sanılanın aksine kuru değil, yağlı saç derisinin sorunu. Çünkü yağlı saç derisinde ölü hücrelerin atılım hızı daha da artmıştır. Tozlu ve havasız ortamlarda çalışanlarda, çok terleyenlerde, gün içinde uzun süre saçları havasız kalanlarda, saçlarına sık olarak boya veya kimyasal işlem yaptıranlarda, beslenme veya uyku problemi olan kişilerde daha sık görülür. Kepek oluşumunu tetikleyen unsurlardan biri de stres. Stresli kişilerde kepek sorunu daha fazladır.Sadece saçta mı görülür?“Kepek sadece saçta görülür. Ancak kepeklenmeye saçlı deride kızarıklık ve iltihap bulguları da ekleniyorsa bu tablo seboreik dermatit denilen hastalığa işaret eder. Seboreik dermatit hastalığında kaş, burun kenarları, kulak arkası, göbek çevresinde kızarıklık, kepeklenme ve iltihap görülür.” diyor Günaydın. Seboreik dermatit halk arasında yağlı egzama olarak da adlandırılan, yağ bezlerinin yoğun olarak bulunduğu saçlı deri, kulak arkası, burun kenarları, kaşlar, göğüs ön yüzü, sırtta kürek kemiklerinin arası ve göbek çevresinde kaşıntı, kızarıklık ve iltihaplanmanın eşlik ettiği iri kepeklerle karakterize bir hastalık. Stres, uykusuzluk, mevsim geçişleri, çok sıcak su ile yapılan banyo hastalığın oluşumuna zemin hazırlayan başlıca etmenlerden. Kepek saç değil bir saçlı deri sorunu aslında. Uzun süreli ve yoğun kepek problemleri saç dökülmesine de neden oluyor. Bu nedenle kepek sorunu iki aydan uzun sürüyor ve saçınızdan yağmur gibi kepek dökülüyorsa zaman kaybetmeden dermatoloji uzmanına başvurmanızda fayda var. Seboreik dermatit dışında saçlı deride kepeklenme ile seyredebilen diğer bazı hastalıklara örnek olarak mantar enfeksiyonları, sedef hastalığı ve egzama verilebilir. Bu hastalıklar tedavi edilmediği durumlarda kalıcı saç kaybına yol açmanın yanında vücudun diğer alanlarına da yayılabiliyor. Kepek sorunu aynı zamanda kişinin yaşam kalitesine darbe vuruyor, depresyona zemin hazırlayabiliyor. Medikal şampuan ve losyon kullanımına rağmen yakınmalar geçmiyorsa, kepeğe ek olarak saçlı deride kızarıklık, iltihap gibi başka bulgular eşlik ediyorsa, vücudun başka yerlerinde de (kaşlar, burun kenarları, kulak arkası, göbek çevresi gibi) mevcutsa mutlaka bir dermatoloji uzmanına başvurmak gerekli.Ne yapmak gerekir?Yılın farklı dönemlerinde artan kepek sorunu, saçların çok sıcak su ile yıkanması, jöle, köpük, saç kremi gibi kimyasalların saç diplerine uygulanması, tozlu ve kirli ortamlarda bulunma, başın sürekli kapalı kalması gibi durumlarda artış gösterebiliyor. Bu nedenle banyoda saçlar ılık su ile yıkanmalı, saç kremi, jöle, köpük gibi kimyasalların saç diplerine uygulanmasından kaçınılmalı. Özellikle kadınların saç dökülmesi için kullandığı bitkisel yağlar da kepek problemini tetikleyebiliyor. Bu nedenle yağ içeren bitkisel maddeler saç dipleriyle temas ettirilmemeli. Uykusuzluk da hastalığın seyrini olumsuz yönde etkiliyor. Dengesiz beslenme, vitamin eksiklikleri ve yetersiz su tüketimi kepek sorununa yol açabiliyor. Bu nedenle beslenme düzenine dikkat ederek yağlı gıdaların tüketiminden kaçınmak gerekiyor. Badem, fındık, yumurta, ciğer, brokoli, bezelye gibi biotinden zengin gıdalar, balık ve ceviz gibi omega 3 yönünden zengin besinler kepek sorununa karşı etkili. Tedaviye gelince, öncelikle kepeğe neden olan altta yatan bir hastalık olup olmadığı tespit edilmeli. Örneğin kepeğin nedeni egzama ya da mantar enfeksiyonu ise öncelikle bu hastalıkların tedavisi yapılıyor. Eğer altta yatan başka bir hastalık yoksa kepek önleyici medikal şampuan ve losyonlar kullanılabilir. Tedaviye dirençli vakalarda medikal şampuan ve losyonların yanında mantar ilaçları, kortizon içeren losyon veya kremler tedaviye eklenebilir. Ancak kepeğin tekrarlamamasını sağlayan bir tedavi yöntemi yok.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Kültür - Sanat Rehberi

‘The Spring Quartet’ İş Sanat’taKonser: Caz müziğinin dört efsane ismini bir araya getiren ‘The Spring Quartet’, İstanbul’a geliyor. En iyi davulcular kategorisinin başında yer alan Jack DeJohnette, Grammy ödüllü saksafoncu Joe Lovano, 2011’in en iyi çıkış yapan genç starı basçı, vokalist, besteci Esperanza Spalding ve Arjantinli piyanist Leo Genovese İstanbullu müzikseverlerin karşısında. Gösteri, 9 Nisan Çarşamba akşamı saat 20.00’de İş Sanat Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek. Grubun ortak yürüttüğü bu modern proje caz dili için önem taşıyor. Biletix’te yer alan biletlerin fiyatları 67,50-108 TL arasında değişiyor.***Hayal Kahvesi’nde sahne Halil Sezai’ninKonser: Halil Sezai, Hayal Kahvesi Atakent’te müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Sanatçı, ‘Seni Beklerken’ ve ‘Ey Aşk’ isimli albümlerindeki şarkıları ve sürpriz repertuarı ile sevenlerinin karşısına çıkacak. 5 Nisan Cumartesi gecesi saat 22.30’da Arena Park AVM’de yapılacak olan konserin biletleri Biletix’te, fiyatı ise 61,50 TL.***‘Sersefil’le uyuşturucu mücadelesi Tiyatro: Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şubesi tarafından desteklenen ve uyuşturucu bağımlılığını konu edinen tiyatro oyunu ‘Sersefil’, yapılacak özel bir gösterimin ardından Türkiye turnesine çıkıyor. Korhan Abay’ın yazdığı, Bora Severcan’ın sahnelediği ‘Sersefil’, bu akşam saat 20.00’de Ortaköy Afife Jale Sahnesi’nde oynanacak. Oyun, 18 şehiri gezecek.***Kare kare tiyatro tarihiSergi: 100. yılını kutlayan İstanbul Büyükşehir Belediye Şehir Tiyatroları, “Alnında Işığı İlk Hissedenler-Darülbedai’den Şehir Tiyatroları’na 100 Yıl” başlıklı fotoğraf sergisini City’s Nişantaşı’ndan sonra Ümraniye Meydan AVM’de seyirciyle buluşturdu. 1 Nisan günü açılan sergi 30 Nisan Çarşamba gününe kadar ziyaret edilebilecek.***Bu filmler doğaya dokunuyorFestival: Bu yıl ‘Doğaya Dokun!’ temasıyla yola çıkan 5. Ankara Dağ Filmleri Festivali, 2 Nisan’da başladı. 6 Nisan Pazar gününe kadar devam edecek olan festivale Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ev sahipliği yapıyor. Festivalde, doğa, keşif, macera ve belgesel sinema tutkunları bir araya geliyor. Dağ Kültürü Derneği ile Mineral Event tarafından düzenlenen etkinlikte ödül rekortmeni filmlerin yanı sıra macera dolu toplam 43 film izleyicilerle buluşuyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Ödülleri abartmasak mı?

Müzik, özellikle de popüler müzik ülkemizde ve dünyada sadece ticarî bir nesne olarak görüldüğü için ödüllere de bu gözle bakılıyor. Reklam ve prestij için kullanılan ödüllere çok fazla mana yükleniyor ve kazanılması için farklı yollara başvuruluyor.Geçtiğimiz hafta değerli bir sanatçı beni telefonda arayıp, uzun uzun sitem etti. Aslında sitemi bana değildi. Türkiye’nin en önemli müzik ödüllerinden olan Kral Türkiye Müzik Ödülleri’nde aday adayı olamaması sebebiyle duyduğu üzüntüyü anlattı. Muhatabının ben olmadığımı o da biliyordu. Bu ödüllerin kriterlerini, seçimlerin neye göre yapıldığını dilim döndüğünce anlattım ve üzülmemesini söyledim. Nihayetinde her ödülün kendine has seçme ve değerlendirme kriterleri var. Bu kriterler elbette tartışılabilir, yanlış bulunabilir. Örneğin ben kendi adıma bu ödüllere kıstas olan ‘en çok satılma, dinlenme ve indirilme’ kriterlerini yanlış buluyorum. Bir şarkının ya da müzik eserinin başarı ya da başarısızlığı bunlara göre belirlenmemeli. Çünkü ülkemizde bir kısır döngü var. Radyolar adeta söz birliği etmişçesine aynı şarkıları çalıyor. Televizyonlarda aynı klipler dönüyor. Hal böyle olunca bu internete de yansıyor. Bu dinlenmeler dijital dinlemeleri de tetikliyor. Lakin bu, özel bir kuruluşun verdiği ve şartlarını kendisinin belirlediği bir ödül. Buna bir şey diyemem. Lakin Türkiye’nin Grammy’si olarak lanse edilmesine itirazım var. Grammy 108’den farklı kategoriyi ve 30 farklı müzik türünü kapsıyor. Oysa ki adında ‘Türkiye Müzik Ödülleri’ ibaresi bulunan bu ödülün daha fazla müzik türünü barındırması ve bunun için de daha farklı bir değerlendirme kriterinin olması gerektiğine inanıyorum. Burada değinmek istediğim asıl konu ise ödüllerin ülkemizde biraz abartılıyor olması. Bu ödüller nihayetinde başarıda belirleyici tek kıstas değil. Sadece Kral’ın ödülleri için söylemiyorum, diğer televizyon, radyo ya da özel kuruluşların verdiği ödüller için de aynı şey geçerli. Müzik sektöründekiler çok iyi bilir ki, kriterler görünürde ne kadar açık olsa da aday belirleme safhasında hatta sonuçlarda ahbap çavuş ilişkileri devreye girer. Geçen sene çok değerli bir müzisyen arkadaşım, ödülü kazandığı halde son anda başka birine verildiğini söylemişti. Sebebini sorduğunda ise “Sen zaten bilinen ve para kazanan bir arkadaşsın, bu ödül diğer arkadaşın işine daha çok yarar. Sen de bizi anlayışla karşılarsın.” cevabını aldığını anlatmıştı. Bu sadece yaşanmış küçük bir örnek. Müzik kulisleri böyle şaibeli örnek ve dedikodularla dolu. Ayrıca her ödül töreni sonrası bazı isimlerin çıkıp ‘Aslında benim hakkımdı’ demesiyle başlayan polemikler de cabası.Müzik özellikle de popüler müzik ülkemizde ve dünyada maalesef sadece ticari bir nesne olarak görüldüğü için ödüllere de ister istemez bu gözle bakılıyor. Ödüller reklam ve prestij için kullanılıyor. Onun için bu ödüllere çok fazla mânâ yükleniyor ve kazanılması için farklı yollara başvuruluyor. Evet ödüller, yapılan işin taltif edilmesi açısından önemlidir. Sembolik bir değeri vardır. Alanın üzerine sorumluluk yükler. Ancak bu işi ülke olarak çok abarttığımızı düşünüyorum. Bence müzik sektörü ya da sanatçılar ödülleri alabilmek için harcadıkları enerji ve vakti işlerine harcasalar daha iyi işler çıkarırlar. İşin özü ödüller bir sebep olarak değil bir sonuç olarak görülmeli. Son olarak asıl ödülü zaman verir. Bir şarkı 50 yıl sonra da dinleniyorsa en büyük ödülü almıştır zaten.Ülkemizde bugüne kadar yapılan ve en unutulmayan konserler arasında ilk sıralardadır Metallica konserleri. Grup, yine böyle bir konser için temmuz ayında Türkiye’ye geliyor. Metallica By Request dünya turnesi kapsamında Pozitif Live organizasyonuyla 13 Temmuz Pazar günü İTÜ Stadyumu’nda gerçekleşecek konserin bir de sürprizi var. Bu konserinde tamamen istek parçalara yer verilecek. Konser biletini internet üzerinden alan müzikseverler, izleyecekleri konserde çalınacak şarkıları oylama hakkına sahip olacak ve Metallica’nın 30 yılı aşkın süredir kaydettiği 140’tan fazla parça ile rüyalarını süsleyen şarkı listesini oluşturabilecek. Birçok şehirde oylama sonucu açılış parçası olarak One ve Master of Puppets seçilmiş. Şu ana kadar ülkemizdeki oylamada da bu iki şarkı önde. Metallica’nın geleneksel olarak 18 şarkıdan oluşan sahne şovunun 17 şarkısı, müzikseverlerin verdiği oylarla belirlenecek. 18. şarkıyı ise oylama heyecanının dışında kalmayan Metallica ekibi, kaydettikleri yeni parçalar arasından seçecek. Metallica hayranları bilet aldıktan sonra mail adreslerine gelecek bilgilere göre oylama işlemini takip edebilecek. www.metallicabyrequest.com sitesinden de diğer müzikseverlerin hangi şarkılara oy verdiğini görebilecek ve oylama sonuçlarına ulaşabilecek.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

[Şehirli Sarmaşık] İstanbul’un ortasında bir vaha: Çiçek Pazarı

Bir imar planı sırasında ilk gözden çıkarılan yerler parklar iken, Eminönü’ndeki Çiçek Pazarı, varlığını yüzyıllardır koruyor. Mısır Çarşısı’yla sırt sırta yüzünü Yeni Cami’ye dönen pazarda satılan da hep aynı. Buradan İstanbul’a ve Anadolu’ya dağılan tohumlar, fideler, ağaçlar, soğanlar… Tadilatı bitti, yeni çehresiyle aramızda.Silivri’de ayçiçeği ekimi yapan Mehmet Koruk, yolunu İstanbul’a düşürmüş. Tohumları yerel pazarlardan ve geçen seneden saklasa da niyeti değişik ağaç fideleriyle evin önündeki alanı değerlendirmek. Çiçek Pazarı’nda bir hayli oyalanmış, nedenini kendisi açıklasın:“Fide için başka yerlerde de çeşit çok ama biz buraya alışığız. Babam da buraya gelirdi, ben de buraya geliyorum. Alışkanlık biraz da…”Koruk gibi yüzlerce insanın her gün bir vesileyle yolunu düşürdüğü Mısır Çarşısı Çiçek Pazarı, kuşaklardır bir alışkanlık.Pazarda çiçekler kadar kuşlar, balıklar, kediler, köpekler de ağırlıkta. Hayvanların kaldıkları koşullar ve satışı konusunda hayvan hakkı savunucularıyla dükkân sahipleri arasında başlayan mücadelenin kızıştığı bugünlerde pazarın bu yüzü biraz daha gölgede. Dükkân sahiplerinden Muharrem Bey, “Burası güvercin sevenlerin de, kanarya meraklılarının da, tavuk almak isteyenlerin de gözdesidir.” dese de, koşulların kötülüğünü o da kabul ediyor: “Özellikle kuşlar yavruladıkça çoğalıyor, kafesler az geliyor. Bu biraz koşulları zorlaştırıyor ama satış da çok.” Ya hızla büyüyen kedi-köpek yavruları? Bu soruya verecek cevabı yok Muharrem Bey’in. “Onlar da satılırsa sorun yok.” demekle yetiniyor.Çarşının en önemli sorunu bakımsızlık yapılan düzenlemeyle önemli oranda giderilmiş. Dükkân sahipleri 1600’lü yıllardan beri kullanılan bölgede özellikle çok eskiyen altyapı yüzünden yaşadıkları sorunları hatırlatıyor. Yağmurda biriken ve dükkân önlerine dolan sular, rüzgârda uçan çatılar, haşerat ve fareler pazarın yeni yüzünde karşılaşılmayan sorunlar.Peki Pazar’da çiçekseverleri ne bekliyor? Öncelikle mevsimlik fideler ve çiçekler. Bu ara sümbül, nergis, çiğdem, erengül, lale mevsimi. Üşenip de aralık, ocak gibi soğandan ekmeyenler için saksıda büyümüş halleriyle sıralanmışlar. Fiyatlar 5 liradan başlıyor, 10 lirada duruyor. Zaten bu çiçeklerin sefasını sürmek iki-üç hafta. Havalar ısındıkça lalelerin boynu bükülecek, erengüller hızla solacak.Sonra, yine bu aydan başlayarak ekilecek fideler. Domates, biber, salatalık, barbunya, enginar, fasulye, mısır gibi çeşitlerin arasında daha spesifik türler de artık daha sık görülüyor. Atlas Çiçekçilik’ten Sabri Bey yaban mersini, Karadeniz’de pepeçura ismiyle de tanınan kokulu üzüm, kumkuat, frenk üzümü, lime gibi fidelerin giderek bahçelerinde kendi ağaçlarını yetiştirmek isteyenlerin tercihi olduğunu söylüyor. Yerel pazarlarda, internette ve tohum takaslarında fideler ve tohumlar bulunsa da Pazar’ın cazibesi aynı. Oradayken Çanakkale Biga’dan gelenler begonvil fidesi alıp gidiyor.Pazar, yalnızca mevsimlik fide ve tohum almak isteyenlerin tercihi değil. Ev çiçeklerinin envai çeşidi de burada. Mehmet Sargın “İnsanlar buraya bakmaya gelir, öğrenip gider.” diyor. İlk başlarda “bakamam” diyerek çiçek almaktan çekinirken, şimdi defaaten gelen müşterileri olduğunu söylüyor. O da güvenmediği insanlara çiçek satmıyor zaten:“Geçenlerde bir orkide çeşidi olan miltoniopsis geldi. Su istemez ama havadan nem alır. Her yerde bakılmaz, nadide bir tür. Fiyatı da diğerlerine göre daha pahalı. Almak isteyen bir kadına satmadım, çünkü daha önce orkide de bakmamış. Alsa soldursa hem parasına yazık, hem çiçeğe. Aynı şekilde kaktüs de herkese satılmaz. Çok güzel görür, ‘su istemez nasılsa bakarım’ diye düşünür. Bakamaz, soldurur. Çiçeğin de bir hakkı var. Onu da gözetmek lazım.”Heves edenler için bakımı daha kolay menekşeler, kalanchoeler, fesleğenler, sukulentler; bahçeler için gül fideleri, mor salkımlar, çarkıfelekler, filbahriler, evlerde çiçeği meşgale görenler için aloe veralar, orkideler, dua çiçekleri, mum çiçekleri… Her zevk burada kendi gönlüne uygun olanı bulabiliyor.İstanbul’un tam ortasında bir avazda boğulanlar için, Çiçek Pazarı haftanın her günü açık.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

04 Nisan 2014 Cuma 23:00

Plastik kap zararlı deyip geçmeyin!

Plastik kâseler, yoğurt, margarin kapları/kapakları pek çok yerde imdadınıza yetişecek bir yardımcıdır. Örnek mi?..Eşekarılarını uzaklaştırınPiknik alanına ya da bol yeşillikli başka bir ortama gittiğinizde eşekarıları çevrenizde tehlike oluşturmaya başlarsa, elinize bir plastik kap alın ve içini şekerli suyla dolduruverin. Plastik kabın kapağına da bir delik açın. Eşekarıları şekerli suya gelir ve kabın içinde kalakalırlar.Karıncalar piknik masanızı basmasınPiknik masanızın ayaklarına tırmanarak masanın üzerine çıkan ve yiyeceklerin içine kaçan karıncaları uzaklaştırmak çok kolaydır. Bunun en pratik yolu piknik masasının her bir ayağını plastik bir kabın içine oturtup ve o kapları da suyla doldurmaktır. Karıncalar bu müthiş su engelini aşıp masaya tırmanamaz.Dikiş malzemelerinizi düzenleyin İlk önce minik plastik kutuların içinde, makara, iğneler, kurdeleler, mezura, makas gibi dikiş malzemelerini sınıflandırın. Daha sonra bunları, hepsini alacak daha büyük bir plastik kabın içinde derli toplu muhafaza edin.Aynı şekilde küçük plastik kapları evin her yanına yayılan raptiye, zımba teli, pinpon topu, yapboz ve daha birçok başka ıvır zıvırları derleyip toparlamak için de kullanabilirsiniz.Teflon tencereleri temizleyin Teflon tencere ve tavaları temizlemek için bulaşık teli kullanılmaz. Bu tür tencere tavalarınızı çizmeden temizlemek için plastik ya da naylon bir kapakla içindeki kırıntıları sıyırabilirsiniz.Bebeğinizin ayak izi hatırası Çabuk kuruyan çamur bir kalıp kullanarak bebeğinizin kalıcı ayak izini çıkarabilirsiniz. Pek çok renkte çamur olduğu için bu konuda oldukça çok seçeneğiniz olacaktır. Plastik bir kutunun içine üzerine iyi baskı uygulayabileceğiniz miktarda çamuru koyun. Bebeğinizin ayağının altına incecik bir tabaka vazelin sürün. Sonra da vazelin sürdüğünüz ayaklarını çamura iyice bastırıp çıkarın. Çamurun tarifinde yazılı olduğu gibi kurumasını bekleyin ve sonra plastik kutuyu kenarlarını bükerek çıkarın. Böylelikle yıllar sonra çocuğunuz 40 numara pabuç giydiğinde ona bir zamanlar avuç içi kadar olan ayak izini hediye edebilirsiniz.Buzdolabınız kirlenmesinSızdıran şişeler ve delik kaplar buzdolabının raflarını feci bir şekilde kirletebilir. Buzdolabını temiz tutmak için plastik kapakları altlık olarak kullanabilirsiniz. Bunları, sızdırma ihtimali olan yiyecek kaplarının altına koyun. Kapaklar kirlense bile temizlenmeleri dolabı temizlemekten çok daha kolay olacaktır.Saksıların altına plastik kapak Plastik kapaklar, minik ev bitkilerinin saksılarının altına koymak için oldukça elverişli bir yardımcıdır. Bunları kullanarak mobilyaları ve zemini su lekelerinden korumuş olursunuz.Dondurulmuş köfteler için Hamburger köftesi yaptığınız zaman kolay pişirmek için şu yöntemi deneyebilirsiniz: Her bir köfteyi küçük bir plastik kapak üzerine koyun. Sonra bunları üst üste yerleştirip, naylon poşetlere koyarak dondurun. Pişireceğiniz zaman o kadar kolay birbirinden ayrılacak ki bu yöntemi alışkanlık haline getireceksiniz.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Mart 2014 Cumartesi 00:00

Geçen oturmuşuz bi baktım sezen arıyor

İsim bırakma, diğer adıyla ‘name-dropping’ milletçe pek sevdiğimiz bir alışkanlık. Konuşma esnasında ünlü birini tanıdığını ya da akrabası olduğunu vurgulamaya dayanan bu durum gerçekten prestij mi sağlıyor, yoksa muhatabının gözünde kişiyi ‘ezik’ durumuna mı düşürüyor?“Geçenlerde Hande’yle oturuyoruz yine. Muhabbetin dibine vurmuşuz tabii her zamanki gibi. Bir de baktım ne göreyim Sezen karşımda. Dayanamamış atlamış gelmiş sağ olsun. Ortak arkadaşlar gülmeler, eğlenmeler derken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık valla. Çok kafadır zaten ikisi de. Kalkarken çoktandır aramıyorum diye bir sitem bir kıyamet… Özlemişler tabii. Neyse acelem vardı malum. Kenan’la Beren’e selam söyleyin dedim, kalktım.” Günlük hayatta ünlü birilerini tanıdığını kör göze parmak şeklinde abartarak anlatan tiplere hiç yabancı değiliz. Tanıdıkları ya da tanıdıklarını iddia ettikleri ünlü kankalarıdır kimi zaman, kimi zamansa ‘halasının görümcesinin eltisinin kızı’. Yakınlık(!) dereceleri ne olursa olsun alakalı alakasız her konuşmayı bir şekilde buna bağlayıp havalarını atmayı ihmal etmezler. Sözgelimi küresel ısınmayla ilgili konuşurken dahi lafı döndürüp dolaştırıp “Alişan’ın, kuzeninin dayısının kankasının tanıdığı” olduğuna getirip övünme potansiyeline sahiptirler. Bahsi geçen ünlünün soyadını söylemeden yalnızca ismiyle hitap etmek ilk kural. Bir de bunların “Sen benim X’imin kim olduğunu biliyor musun?” temalı bir modeli vardır ki gördüğünüz yerde kaçın. Hala, dayı, amca, kuzen artık Allah ne verdiyse… Muhabbetin açılmasına bile ihtiyaç duymadan başları sıkıştığında, üstü kapalı bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan da çekinmezler bunu. Zira, sülale sülale değil, Oscar ödül törenidir mübarek. ‘Name-dropping’ yani ‘isim bırakma’ denen bu hadisenin öznesi beyaz yakalılardan gazetecilere, siyasi parti teşkilatlarından pazarcılara kadar toplumun çok çeşitli katmanlarından olabiliyor. Toplumca pek bir sevdiğimiz ‘isim bırakma’ gerçekten prestij sağlıyor mu, yoksa muhatabımızda ‘ezik’ imajı bırakmamıza mı neden oluyor?İsim boca edenler…Medya sektörü name-dropping yani isim bırakma hadisesine oldukça müsait bir alan. Zira bağlantılar ve ‘yüksek yerlerde tanıdıklarınız’ olması önemli. Hal böyle olunca siyasetten sanata birçok alanda meşhur isimleri kullanmakla hava atmaktan geri durmuyor gazeteciler. Belki de “Bu kadar önemli insanları tanıdığına göre önemli gazeteci olmalı.” imajı bırakmak için. Yeni yetme şarkıcılar da arkalarında güçlü isimler olduklarını vurgulamak için katıldıkları televizyon programına ünlü sanatçıların adını “Orhan Ağbi, İbrahim Ağbi” diyerek zikrediyor sıkça. Bunun en sık karşılaşıldığı diğer bir mecra ise siyasi partilerin il ve ilçe teşkilatı. Partide yükselebilmek için hemen herkeste bir ‘başkanın sağ kolu’ imajı oluşturma çabası olunca, başkan da ahtapot olmadığına göre böyle bir tablo çıkıyor ortaya. Bir de semt pazarlarında sıkça karşılaşırız bu hadiseyle. “Gel vatandaş, Ajda Pekkan da bizden alıyor.” diyen kişi muhtemelen kendi de inanmıyordur söylediğine. Lakin ekmek parası. Bir de name-dropping kurumsal şirketlerde çalışan beyaz yakalıların dilinden de düşmüyor. Sadece CV’lerde kalması gereken referansları sosyal hayatlarında da statü yükseltme aracı olarak kullanabiliyorlar. Ergen fanatizminin doruklarda olduğu ortaokul ve lise öğrencileri arasında da sıkça görülüyor isim bırakma. Herhangi bir ünlünün tanıdığı veya akrabası olmakla övünen ergen, bir anda okulun en popüler öğrencileri arasına adını altın harflerle yazdırabiliyor. Tabii havası sönüp, tahtını başka bir ‘name-dropper’a bırakana kadar…Bir anda ‘eziklerin efendisi’ olabilirsinizAcıbadem Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Ferhal Utku Doğan, isim bırakma hadisesinin ünlü kişinin adını kullanarak prestij sağlamak için yapılmasına rağmen kişinin prestijini bir anda en dibe çekebildiğini söylüyor. Zira Doğan’a göre özsaygıdan yoksun kişilerin kullandığı bir yöntem bu. Oradaki eksikliklerini ünlülerin saygınlığıyla telafi etmeye çalışıyorlar. O anda hitap ettikleri kitle kendileri gibi özgüveni düşük insanlardan oluşuyorsa pek problem çıkmıyor. Ancak kendine güveni yerinde olan bir insana ‘name dropping’ yapıyorsanız onun gözünde ‘ezik’ damgası yemeye hazır olun. Ayrıca, narsisistik kişilik özellikleri, bipolar (iki uçlu duygu durum) bozukluk ve manik depresif yatkınlığı olanlarda isim bırakma alışkanlığı daha yaygın.Annesini ünlü biri zannedince…Psikiyatri uzmanı Dr. Ferhal Utku Doğan, ‘name-dropping’e çoğu zaman abartı ve yalanın da eşlik ettiğini söylüyor. Bunu yapan ebeveynse çocuklarının psikolojisine derin darbeler vurabiliyor. Bununla ilgili bir anısını da paylaşıyor Doğan: “İlkokulda bir arkadaşım vardı. Annesi sürekli İstanbul’un en ünlü çocuk doktoru olmakla övünürmüş. Arkadaşım da girdiği her ortamda bunu dile getirip övünüyordu ‘ünlü’ annesiyle. Ancak yıllar yıllar sonra lisedeyken annesinin lise mezunu bile olmayıp yalan söylediğini öğrenince yıkılmış, güven duygusu zedelenmişti. Bu nedenle özellikle işin içine yalan karıştığında prestij kazanmak için yapılan bir şey tam tersine prestij kaybına neden olabilir.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Mart 2014 Cumartesi 12:02

[Yemek Bahane] Şişeyle yedi kat hamur açtım

Opera sanatçısı Hakan Aysev’in mantı yemekten bayıldığını biliyor muydunuz? Peki ya dünyaca ünlü tenor Pavarotti’ye imam bayıldı öğretmesine ne demeli? Yeni memleketi Urla’da görüştüğüm Aysev’in yemeğe dair anıları hem güldürecek hem de şaşırtacak.5 ay önce İstanbul’dan Urla’ya taşınan tenor Hakan Aysev’i yeni evinde ziyaret etmek maksatlı düştüm yollara. Birkaç sevimsiz hadise vuku bulmasa sanatçıyla evinde görüşecek, yemek tutkunu Aysev’e meşhur ‘atmasyon’ soslu makarnasını yaptıracaktım. Şüphesiz bu daha hoş olacaktı ama resmen oksijen ‘zehirlenmesine’ maruz kaldığım dünyanın en eski limanı olarak bilinen Urla İskele’de, deniz, güneş, kahvaltı eşliğinde gerçekleştirdiğimiz söyleşimiz kaçan keyfimizi fazlasıyla geri getirdi. Röportajı okuduğunuzda Aysev’in yemeğe dair meğer ne çok anlatacak sözü/anısı varmış diyeceksiniz.Emeklilik sonrası güneye yerleşme herkesin fantezisidir. Sizinki biraz erken olmuş sanırım…“46 yaşındasın ve 20 yaşından beri dünyanın dört bir yanını dolaşıyorsun. Bu ödülü kendine vermelisin Hakan” dedim, emekliliği bekleyemedim.Nasıl, alıştınız mı Ege mutfağına?Damak tadı çok önemli benim için. Urla bu açıdan muhteşem bir yer. Otları, zeytinyağı, balığı... Geniş bir tat mozaiği var ve birçoğu, özellikle otları büyük şehirlerde bilinmiyor. Mesela eşşek helvası diye bir ot var. Helva gibi tatlı. Urla’ya dışarıdan gelenler biz eşşek miyiz gerekçesiyle yemezlermiş bu otu. Bu yüzden adı çobandüdüğü olarak değiştirilmiş.Buraya yerleştiğinizden beri vedalaştığınız yemek oldu mu?Fast food. Buranın zeytinyağlıları muhteşem. Ayrıca annemle altlı üstlü oturuyoruz. Onun yaptığı yaprak dolmaları, börekler, mantılar (hele mantısı bir harikadır) dururken…Konser demişken sizin gibi sesini çok aktif kullanan bir sanatçı konser öncesi/sonrası nasıl beslenir?Aslında konserden 3-4 saat önce yemek yemeyi kesmeniz ve diyete girmeniz gerekir. Çünkü reflü olma ya da diyaframı sağlıklı kullanamama riski yüksek. Örneğin Othello 3 saat sürüyor. Bu uzun bir süre, riske atılmamalı.Cümleye ‘aslında’ ile başlamanızdan riayet etmediğinizi mi anlamalıyız?Dikkat etmeye çalışıyorum ama bu konuda başarılı olduğum söylenemez.Konser öncesi ve sonrasını düşünürsek neredeyse 7 saat aç kalıyorsunuz. Kolay olmamalı.Bir konserim sırasında 3 kilo kaybettiğimi biliyorum. Siz düşünün açlığı… O kadar enerji sarf etmiş oluyorsunuz ki brokoli, kıvırcıkla gün geçmiyor. Kilolar alınıyor haliyle.Opera sanatçılarının kilolu olması bu sebepten midir?Aynen. Ayrıca tabii çok zor bir meslek. Time Dergisi’nin bir araştırmasına göre dünyanın en zor meslekleri arasında maden işçiliğinden sonra opera şarkıcılığı geliyor. Çok stresli bir meslek. Kimileri benim gibi yiyerek rahatlıyor.“Yemek yemeyi, yapmayı sevmeyen, yemekten anlamayan biri benim dostum olamaz.” diyorsunuz. Sizce de fazla iddialı değil mi?Hadi biraz daha insaflı olayım. Yapmayabilir, yemekten de hoşlanmayabilir ama en azından tadabilmeli, açık olmalı. Çevremde yemek yemekten ve yapmaktan keyif alan insanların varlığı beni mutlu ediyor.Yemek yapma konusunda siz ne durumdasınız?Çocukluğum boyunca annem erkek çocuğunun ne işi var gerekçesiyle mutfağa sokmadı beni. Tipik Türk kadını… Bu yüzden kızıyorum anneme. Yemeğin bitmiş halini gördüm hep. Yemek yapmayı sonradan öğrenmek zorunda kaldım.Bu nedenle mi yıllar önce çocuklar için yemek programı yaptınız?Evet. Hem de öyle geçiştirme yemekler değildi. Paçanga böreği, suşi vs. Yeter ki çocuklar mutfağa girsin istedim.Mantı açabilir misiniz mesela?Mantı da bir şey mi? 20 yaşımda Viyana’daydım. Bir gün canım puf böreği istedi. O dönem Avrupa’da şimdiki gibi Türk restoranları yok ki gidip yiyelim. Kendim yapmaya karar verdim. Oklavam da yok. Süt şişesiyle yedi kat hamur açtım. Puf böreği yaptım. Gayet güzel oldu.Puf böreğinden daha iddialı bir yemek var mı yaptığınız?Daha ne olsun? Ama itiraf edeyim artık o kadar cesur değilim. Daha çok değişik spagetti soslarıyla ilgiliyim şu sıralar.İncirli, cevizli sosunuz bir hayli ilginç.Klasik soslardan sıkılmıştım. Yeni bir şeyler yapmam lazım dedim. Kuru incir, ananas ve ceviz… Dolapta ne varsa çıkardım. Sarımsağı yağ ile kavurdum. İncir ve cevizi minik küpler halinde doğrayarak ekledim. Şöyle bir çevirdim. Ardından ananas. Muhteşem bir tat.Hiç mutfağa girmemiş biri olarak bu ilgi nereden geliyor peki?Babam Adanalı. Annem İstanbullu. Pideler, mantılar, içli köftelerle dolu zengin sofralarımız olurdu. Hafta sonları bir sürü kişinin etrafında toplandığı sofralar… Ayrıca çocukluğumun Ankara’da geçmesi de şanstı benim için. Çünkü Ankara’da her çeşit yemeğin nedense en iyisi yapılır, en iyi balıkçılar Ankara’da, en iyi kebap Ankara’da bulunurdu. Bunlardan dolayı damak zevkim gelişmiştir, daha da gelişmesi için de gayret ettim.Bunda dünyanın birçok ülkesinde bulunmanızın payı büyük…Elbette. Dünyada tatmadığım bir mutfak kalmadı.En çok hangisine yakın hissediyorsunuz kendinizi?Asya, özellikle Çin. Tabii Çin’deki hali değil bize uyarlanmış hali.Asya mutfağında yaptığınız bir yemek var mı?Yemek değil de uzun süre Çinliler gibi her şeyi vokta yaptım. Yemekleri de çubuklarla yedim. Tahta olduğu için yiyeceklere dokunuşu metalden daha farklı oluyor, daha sağlıklı geliyordu. Sonra bıraktım ama.Pavarotti sesini korumak için buz yermiş. Sizin var mı böyle yöntemleriniz?Hayır. Bence düzgün bir hayat ve bol sıvı tüketmek yeterli. Bunun dışında ekstra bir şey yapmıyorum. Çok da kafaya takmıyorum. Ne kadar dikkat ederseniz o kadar hasta oluyorsunuz.Annenizin yaptığı mantıyı yedikten sonra bir bayılma hikâyeniz var. Gerçekten bayıldınız mı?(Gülüyor) Evet. 16 yaşlarındaydım. O zamanlar basketbol oynuyorum. İdman sonrası arkadaşlarla köfteciye gittik. Ardından lahmacun ve kadayıf yedik. Sonra eve geldim baktım annem mantı yapmış. Dayanamadım tabii. Birinci tabağı yedim, ikinci tabağı da yedim. En son birkaç tane fıstık içi ağzıma attığımı hatırlıyorum. Gerisi yok.Bir daha böyle bir şeye cesaret edememişsinizdir herhalde…Maalesef ettim. Hatta uyandığımda üçüncü tabak mantıyı istedim.Annenizin sizden baklava tepsisini saklamasına şaşmamalı o halde...(Gülüşmeler) Yatağın altına saklardı ama kaçışı yok bulurdum ve bir oturuşta yarım tepsi biterdi. Tatlıyla aram pek yok ama onun gül baklavasının üzerine bir tatlı tanımam. Neyse ki sakladığı yerleri biliyorum artık. r.gul@zaman.com.trPavarotti’ye imam bayıldıyı anlatmam kolay olmadı3 sene boyunca 8 kez görüştük. Şan derslerimiz 15 dakikalık egzersizlerle başlar yemek tarifleriyle biterdi. Hatta bir gün bana imam bayıldının nasıl yapıldığını sordu. İsmini anlatmam pek kolay olmadı. Operanın yan sokağında çok meşhur bir İtalyan restoranı vardı. Konser sonrası mutlaka oraya giderdik. Pavarotti mutfağa girer ve yanına kimseyi sokmazdı. Bizim için spagetti hazırlar sonra hep birlikte yerdik.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Mart 2014 Cumartesi 00:00

Baktığım her yerde yüzün duruyor

Evinizdeki çamaşır makinesi, kullandığınız sırt çantası, bindiğiniz otobüs, seyre daldığınız dağlar bir başka ‘yüz’le size mi bakıyor? Eşyalar mı canlandı yoksa bana mı bir haller oldu diye korkuyor musunuz? Endişelenmeye gerek yok aslında bunlar sadece ‘pareidolia’.Mecnun, her yerde Leyla’nın suretini görür. Kerem Aslı’nın, Ferhat Şirin’in. Her ne kadar, “Görmüyor musun ey Mecnun! O bir dağdır, o bir tepe!” dense de “Hayır, ben onu görüyorum.” diye itiraz eder ve nereye baksa sevdiğinin yüzünü görür. Modern zamanlarda pek Mecnun kalmasa da dağa, taşa, buluta, otobüse bakıp yüzler, şekiller görenlerimiz var hâlâ. Bir musluk her gün üzgün suratıyla bize bakabilir, çamaşır makinesi çıldırabilir, ağaç ahtapota dönüşebilir, her gün bindiğimiz otobüsün kızgın bakışlarına maruz kalabiliriz. Tüm bunların psikolojide bir adı var: ‘pareidolia’. Peki nedir bu pareidolia ve insan nasıl her yerde böyle suretler görebilir?İnsanoğlu, nesneleri önce gözüyle görür, sinyalleri beyne ulaştırır ve beyin de görülen objeyi tanımlar. Yunanca yanlışlık anlamına gelen ‘para’ ve şekil anlamına gelen ‘eidolion’ kelimelerinden oluşan ‘pareidolia’ da işte bu noktada devreye giriyor. Bir çeşit illüzyon olan pareidolia, belirsiz ve rastgele uyaranlar (ses ya da görüntü) içinde desen, şekil ve tanıdık nesneler çıkarma olarak tanımlanıyor. Yani beynin daha önce öğrendikleriyle ilk defa gördüklerini tamamen alakasız olsalar da birbirlerine benzeterek yorumlamaya çalışması. Bazen net olarak görülemeyen cisim veya yapıları daha önceden bilinen nesnelere benzetme şeklinde karşımıza çıkıyor. Diğer bilinen örnekleri ise tost üzerinde ünlü bir kişiyi, bulutlarda şekiller ve düşük çözünürlüklü fotoğraflarda insan yüzleri görme, geri çalınan kaset, CD veya plaklarda gizli mesajlar duyma gibi durumlar... Uzman klinik psikolog Dr. Elif Güneri’ye göre, pareidolia kavramının psikolojideki karşılığı illüzyon. Güneri, “Algılama eğilimimize uygun olacak şekilde bir cismi farklı bir şeye benzetiyoruz. Daha önce beynimize görsel olarak gitmiş olan veriler, uyaranlar daha sonraki bir zaman diliminde başka bir uyaranla eşleşebilir. Zihnimiz bu tarz bir çağrışımla yanılgılara sebep olabilir. Bu bir çeşit görsel yanılgı.” diyor.Pareidolia, insan beyninin neredeyse her şeyden model ve anlam çıkarma eğilimi olduğunu gösteriyor. Baktığımız nesnelerde ilk olarak algıladığımız şey sürekli gördüğümüz yüz oluyor. Bu yüzden pareidolia, daha çok farklı nesneleri yüze benzetme olarak karşımıza çıkıyor ve olur olmadık şeylerde insan suratları görüyoruz. Bazen de beyin bir bütün olarak yüz yerine onu parçalara bölerek de algılayabiliyor. Örneğin bir lavabo deliği ve etrafındaki köpüklerle girdap şeklinde emilen suyu göz olarak düşünebilirsiniz.En bilinen yanılgı: Gülen surat Aslında hepimiz günlük hayatta pareidoliayı kullanıyoruz. Hem de farkında olmadan. Nasıl mı? Daha çok mesajlaşmalarda yazdığımız gülen, üzgün, şaşkın surat ifadeleri, en yaygın pareidolia örnekleri. ‘Çöp adam’ olarak da adlandırılan bu çizimler aslında insan yüzüyle pek de benzerlik taşımıyor. Çünkü çok az sayıda insanın yüzü gerçek bir çember şeklinde ve yine çok azının gözleri ve ağzı bu çizimlerle benzeşiyor. Ne var ki beyin bu şekli gördüğü anda, bir anlık tereddüt bile geçirmeden bu çizimin ‘insan yüzü’ olduğunu düşünüyor. Bunun dışında kahve falı, Ardahan’daki dağda görülen Atatürk silüeti de karşımıza çıkan diğer örnekler. 1976 yılına ait bir fotoğrafta Mars’ın Cydonia bölgesinde insan yüzünü andıran bir tepe ve file benzeyen Mars’ın lavlarla kaplı bölgelerinden olan Elysium Planitia’nın kenarında oluşan akıntı ise dünyaca ünlüleri.Sanat için pareidoliaLeonardo Da Vinci’nin notlarında pareidolia, sanatçıyı geliştiren bir araç olarak geçiyor. Birçok sanatçı da eserlerinde bazı mesajları gizlemek için bunu kullanıyor. En ünlü pareidolia örneği ise yaklaşık 500 yıllık bir sanat eserine ait. İtalyan ressam Giuseppe Arcimboldo’nun The Jurist (Avukat) adlı tablosunda bir insan yüzünde birbirinden farklı nesneler görülebiliyor. Kimine göre oldukça tuhaf ve komik görünen portrelerinde Arcimboldo, tabiri yerindeyse ne bulursa kullanıyor. Üst üste yığılmış meyve, çiçek, hayvan ve kitaplar insan suratı olarak karşımıza çıkıyor. Meyve bahçesi, orman, kütüphane mi yoksa bu bir surat mı diye düşündüren portreler, Salvador Dali başta olmak üzere 20. yy sürrealist ressamlarına ilham veriyor.Rorschach mürekkep testiPareidolianın kullanıldığı alanlardan biri de Rorschach mürekkep testi. Hani birçok filmde hapishanelerdeki suçlulara ya da akıl hastanelerindeki hastalara gösterilen kişinin aklî dengesini ölçen mürekkep lekeleri. Ancak bilinenin aksine sadece rahatsızlıkları saptamıyor. Bu testle insanların kişilik ve ruh dünyası analiz ediliyor. Uzmanlar, Rorschach’ta temelde iki şeye bakıyor. Biri kişinin düşünce dünyası, diğeri duygulanımsal dünyası. Aynı zamanda varsa bu iki dünyanın altında yatan paranoid ve narsist kişilik bozuklukları gibi birtakım psikiyatrik hastalıkları da ortaya çıkarabiliyor. Böylece Rorschach, aynı zamanda tanı koyuyor. Klinik psikolog Güneri’ye göre Rorschach, bir çeşit röntgen filmi. Her bireyin kişiliğini, duygu durumunu, ruh dünyasında olup bitenleri röntgen filmi çekmek gibi değerlendirilebilir. Psikolog Güneri, “Nasıl bir kişiliğe sahiptir, dünyayı nasıl algılar, dünyadaki kavramları nasıl yorumlar, hayal dünyası nedir, hayal dünyasını kullanabiliyor mu -ki hayal dünyasını farklı kullanabilmek, bir şeyi farklı bir şeye benzetebilmek zekayla alakalıdır- bize zekanın ne kadar zengin olduğunu ve ne kadar iyi yapılandırıldığını da verebiliyor. Çocukluk döneminde yaşanılan korkular, travmalar, bunların günlük hayata nasıl izdüşümünün olduğu, anne-baba imajı, dünyanın nasıl yorumlandığına, sonra da varsa hastalıklara bakılıyor.” diye anlatıyor.Rorschach testi, mürekkep lekelerinden oluşan 10 tane kartı içeriyor. Renkler önce siyah beyazdan başlıyor, sonra daha renkli kartlara (sarı, kırmızı, mavi tonlar gibi) doğru gidiyor. Bu test herkese uygulanabilir ancak istatistiksel bir zemini yok. Bu yüzden psikolojide kullanımı hem çok değerli hem de hataya düşme payı yüksek. Bu hataları engellemek için iyi bir eğitim gerekiyor.Bu testin kullanıldığı alanlar oldukça geniş. Adli psikoloji, Adli Tıp Kurumu, adliyelerde velayet davaları danışma merkezleri, terapatik süreç, okullar, akıl hastaneleri, eğitim hayatı, iş alımları, geriatri ve askeriye gibi birçok alanda karşımıza çıkabiliyor.Hastalık belirtisi mi?Her yerde yüz görenler hasta olup olmadıklarını düşünebilir. İki farklı nesne arasında benzerliğin getirdiği çağrışım, uzmanlar tarafından klinik bir tablo olarak ele alınıyor ve paranoya, paranoid şizofreni ve paranoid kişilik bozuklukları gibi bazı ruhsal hastalıkların habercisi olabiliyor. Ancak herkes için korkulacak bir durum yok. Uzman Dr. Güneri, “Önce kişinin sağlıklı olup olmadığını ayırt etmek lazım. Bu durum bazen ruhsal hastalıkların semptomu olabilir. Ancak sağlıklı beyinler ve sağlıklı kişiler için bu durumun patalojik bir tarafı yok. Görsel illüzyon normal sağlıklı bir durum.” diyor. Güneri’ye göre benzerlik kurma aslında analitik düşünce, hayal gücü ve hafızayla alakalı. Tamamen sağlıklı beyinler ve sağlıklı kişiler için bu zekanın, kuvvetli bir hayal gücünün ve analiz yeteneğinin göstergesi. İki nesne arasında aşinalıklar bularak bunu zihinde tasavvur etmek beynin sağ tarafının iyi çalıştığının bir işareti. Güneri, “Sağlıklı beyinler de bu çağrışımları yapabilir. Çünkü beyin çağrışımlarla çalışan bir organ. Gördüğümüz her uyaran, yaşadığımız her şey uyarıcı olarak beynimizde yerini alır ve bunlar birbirleriyle eklemlendiği sürece bir anlam taşır. Eklemlenmemiş olan bilgi bir süre sonra bizde rahatsızlık oluşturabilir. Doğal olarak gördüğümüz bir şey, duyduğumuz bir ses, bir koku bize daha önceki zaman diliminden beynimize giden birtakım çağrışımları aktive eder. Örneğin sanatçılar. Beyinleri farklı çalışır. Bir durumdan, bir uyarandan yola çıkarak çok farklı şeyler üretebilirler.” diyerek her pareidolia yaşayanın hasta olmadığına dikkat çekiyor.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Mart 2014 Cumartesi 00:00

Halk müziğinden popa zorunlu geçiş yaptım

Bembeyaz, devasa bir kafesin içine salıncak kurup sallandığı “Beni Aldattın” şarkısı ve klibiyle hatırlıyoruz onu. 2007’de çıkardığı albümü annesinin vefatına denk düşünce uzun yıllar yas tuttu. Şimdilerde “Aşk İz Bırakır” albümüyle sahnelere dönen 90’ların ünlü ismi Asya ile halk müziğinden Eurovision’a uzanan macerasını konuştuk.En son 7 yıl önce “Aşktır Beni Güzel Yapan” albümünüzü çıkarıp kayıplara karıştınız. Bilinçli miydi bu kayboluş?Herkes bunu soruyor. Dinleyici kitlesi değişti, albümler satmıyor, dijital ortam sebebiyle. İnsanlar da geri çekti kendini. Tabii ben biraz uzun tuttum bu arayı. Kendime uygun şarkılar da bulamadım uzun süre. Annemin vefatı da etkili oldu bu süreçte.Zor olmalı sizin için…Hem de nasıl. Tam 3 yıl yas tuttum. 3 yıl yas tutar mı insan? Babamla da ayrıyız küçük yaşlardan beri. Çok düşkündüm anneme. Kutu kutu antidepresanlar filan. Bırakınca daha kötü oldum. O albüm de çöpe gitti tabii. Ne tanıtım ne bir şey… Ama bana çok şey kattı o süreç. Tahammül sınırım düştü ama daha mücadeleci bir insan oldum.25 yaş altı sizi pek tanımıyor. Yeni albüm çıkarırken korkmadınız mı “Asya diye bir şarkıcı çıkmış” derler diye?Yok, korkmadım, ben bir şeyler yaptım. Beğenenler dinlesin diye de piyasaya sürdüm. Çok büyük emek var arkasında. Biraz da sevenlerimin gazına geldim. “Hani albüm” diye sorup duruyorlardı yolda çevirip.Akıllarda halen “Beni Aldattın” şarkınız ve devasa bir kafesin içinde salıncakta sallandığınız kliple duruyorsunuz ama...Mustafa Sandal parçasıydı o. Klip çok Avrupai olmuştu, efektler, dansçılar filan. O zaman da yoktu böyle şeyler, ondan çok sevildi galiba.Biz sizi pop şarkılarınızla tanıyoruz ama ilk olarak ulusal bir gazetenin liseler arası halk müziği yarışmasında parlamış yıldızınız…Eskişehir’de halk eğitimin korosundaydım. Lisedeki hocam “Böyle bir yarışma var, hazırlanıyorsun hemen, kız solist dalında yarışacaksın.” dedi. İstanbul’a geldik. O zaman çok havalı bir şeydi İstanbul’a gelmek, buraları görmek. Birinciliği kaptım tabii.Elinizde bağlama, sırtınızda yelekle hayal edemedim sizi şimdi...(Gülüyor) Yok ben enstrüman çalamıyorum zaten maalesef. Ama böyle bindallılar filan giyer söylerdim. Belkıs Akkale, Bedia Akartürk, Neşet Ertaş idolümdü. Halen de çok severim halk müziğini.Halk müziğinden pop tarzına geçişiniz nasıl oldu peki?Aslında bu zorunlu bir geçiş oldu benim için. Pek parlak bir öğrenci olmadığım ve aklım fikrim müzikte olduğundan Bodrum ve Ankara’da kulüp ve otellerde çıkmaya başladım liseyi bitirince. O dönem otellerde Türkçe müzik yasaktı. Ben de yabancı pop söylüyordum. Sonra da bu tarza ilgim arttı.Konservatuvara girmeyi düşünmediniz mi?Yok, aslında başvurdum liseden sonra. Hatta şarkıcı olduğumu sakladım almazlar diye. Yok dediler, siz gayet iyisiniz. Biz sıfırdan öğretmek için adam arıyoruz. Valla iyi bir şey mi dediler, kötü mü anlamadım ama sonuçta olmadı.Kadınlar matinesi de yapıyormuşsunuz. Teyzelere kısır, börek eşliğinde göbek havası mı söylüyordunuz?Yok ya, öyle kısır, börek yoktu da, evet gayet göbek filan atıyorlardı. Çok da eğlenceliydi bence.Bir de Nilüfer’in vokalistliğini yapmışsınız bir dönem...Ankara’da bir otelde dinlemeye gelmişti beni. Çok beğenmiş, masasına davet edip vokalistim olur musun, dedi. Düşünmem lazım, dedim. Çünkü kardeşimin okulu bitmemişti daha, birlikte kalıyorduk. Bir de o güne kadar ünlü arabesk çilerden çok teklif gelmişti ama hiçbirine güvenip tamam diyemedim. Düşünüp bir hafta sonra tamam dedim. Sonrası ver elini İstanbul.Bu tanışma kariyerinizde dönüm noktası olmuş sizin için…Sorma ya. Ben çok kaderciyimdir, doğru yerde doğru zamanda olmaya çok inanırım. Kısmetlerim de hep ayağıma gelmiştir. Hayat böyle bazı şeyler için ne kadar didinsem de olmadı, bazı şeyler de böyle tak diye oluverdi.Onun prodüktörlüğünde çıkmıştı galiba ilk üç albümünüz?Evet, çok da iyiydi. İlk üç albüm ismimle yani Asya diye çıktı. Bir, iki, üç bile demedik. O yüzden hâlâ karışıyor hangi şarkı hangisindeydi. (Gülüyor)Son albümünüzde Leman Sam’ın Anladım şarkısını yorumlamışsınız. Rahmetli Müslüm Gürses de sizin Olmadı Yar şarkısını söylemiş ve çok ses getirmişti. Kıskanmadınız mı?Kıskanmaz olur muyum, çok kıskandım. Genelde şarkı ilk okuyan kişinin ağzından seviliyor. Niye böyle oldu ki? (Gülüyor) Benim okuyuşumu da sevenler var, rahmetlininkini de, tarz meselesi yani. Leman Sam da Anladım parçası için beni arayıp “Ben kendimi dinleyemem ama senden dinledim, çok güzel olmuş.” diye motive etti beni.Bir de 2010’da Engin Gürkey ile Müziğin Binbir Dili diye bir program sunmuştunuz TRT Müzik kanalında. Nasıl bir maceraydı?Yok ya, o benim işim değil. Engin Gürkey’in ricasıyla bulundum o programda. On üç bölüm sürecekti, on ikincisinden sonra bende film koptu. Çok hata yapılıyordu, gece yarılarına kadar dayanamadım, “Bu ne ya!” diye patladım. Halbuki bir bölüm kalmış, sus otur değil mi? Yok ben politik olamıyorum işte.“Aşk İz Bırakır” albümünüze dönersek…Altı parçanın müziği, beşinin sözü bana ait. Erdem Kınay, benim çöp dediğim şeyleri baştan inşa etti. Özgen Akçetin ve Turan Sarıbay’dan şarkı aldım. Anladım, Aykut Gürel ve Zeynep Talu imzalı. Öyle hadi oturup da bir şeyler yapayım deyince olmuyor müzik, zaman istiyor. Öyle de oldu.Albüm yine duygusal parçalardan oluşuyor, bunda kişiliğinizin etkisi ne?Hakikaten çok duygusal bir insanım, bahçemde karıncalar geçiyor diye yolumu değiştiririm basmamak için. Aman kimseyi kırmayayım diye hayır demeyi hiç bilmedim. Hep kırılan ben oldum. Şimdi şimdi öğreniyorum. Herkesi affettim, Allah’a havale ettim.16 yaşında bir de kızınız var. Uzun süre ortalarda görünmemenizin sebebi aile hayatına verdiğiniz önem mi?Eşim ya da kızımla ilgisi yoktu ortalarda görünmememin. Hiç pişman değilim, aile hayatımın da keyfini sürdüm bir yandan. Çocuğumun büyümesini gören annelerdenim. Bunun için yatıp kalkıp şükrediyorum. CD’ler dolusu fotoğrafı var evde. Eşim de çok anlayışlı bir insandır, mesleğimle ilgili hiç baskı yapmadı bana.‘En büyük hayalim vakıf kurmak’“Sosyal sorumluluk projelerine hiçbir zaman hayır demedim. En son İzmir’de bir otistik çocuklar için kurulan bir okul için konser verdim. Öyle güzel bir okul ki… Anneler çocuklarını güvenle bırakabiliyor. Hem çocuğun eğitimi aksamıyor, hem anne kendine zaman ayırıyor. Sağlıklı bir çocuk bile anneye yeterince bağımlıyken, bir de bu çocukları düşünün. Hele ergenlikleri öyle zor ki. Ben de bir vakıf kurmak istiyorum ileride, bunun için çalışmalar yapıyorum. Artık çocuklar için mi olur, hasta ve yaşlılar için mi, orasına bakacağız.”‘Az eşya çok mutluluk’“Bana son yıllarda bir şey oldu. Fazla eşyaya tahammül edemiyorum. Ev eşyası olarak fazlalığım pek yoktu ama olanlardan da kurtuldum. Ne kadar az eşya, o kadar mutluluk. Koca koca çantalar taşırdım. Onları bile küçülttüm. Herkesin bir hayali vardır ya hani, köye taşınmak. Bodrum mu olur, Datça mı bilmiyorum ama bir köye yerleşip bahçemi kendim ekip biçmeyi düşünüyorum ciddi ciddi.”‘Eurovision’da iddialı değildim’“1990’da bir Eurovision maceram oldu. TRT’nin yaptığı şarkı seçmelerine katıldım. Rakiplerim de dişliydi hani: Kayahan, Demet Sağıroğlu, İzel. Çelik de vokalistimdi. Zamanda Gezinti adlı parçam Eurovision’a niyet, Nilüfer’e kısmet oldu. Albümüne koydu, daha sonra çok da sevildi. Kayahan birinci olmuştu seçmelerde. Gerçi zaten iddialı da değildim.”

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Mart 2014 Cumartesi 00:00

Filmler de kardeş olur mu?

Sinemamızın meşhur bir repliği bu. Nikah masasındaki çifti şok eden sahneyi birçok filme uyarlayabiliriz. Hikâyesinden, karakterlerine pek çok kardeş film var. Eleştirmen ve akademisyenler İstanbul Film Festivali için kardeş filmlerden özel bir seçki hazırladı.Sinemamız 100 yaşında. Yaş günü ustaların kaleme aldığı kitaplar, dönem filmlerinin restorasyonları, açılamayan sergiler, konuşulmayan destek sorunları, salon krizleriyle kutlanıyor; sessiz sakin bir şekilde. Şimdi önümüzde bir festival var, 100 yılı günahıyla sevabıyla konuşmak için bir fırsat…İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın ev sahipliğindeki İstanbul Film Festivali’nin heybesinde yine onlarca yerli-yabancı film var; atölye, söyleşi… ‘Bu ikiliye dikkat!’ başlığı altında özel bir de bölüm hazırlandı. Sinema yazarları Engin Ertan, Fatih Özgüven, akademisyen Selim Eyüboğlu, Umut Tümay Arslan ile festivalin direktörü Azize Tan, sinemamızın öne çıkan temalarından özel bir seçki oluşturdu. Yirmiye yakın filmin ruh ikizi belirlendi. Cinsiyet rollerinin temsilinden var olma mücadelesi veren kadınlara, iktidar tutkusundan kent, köy, taşra algısına ‘kardeş filmler’, aynı gün içerisinde, birkaç saat arayla seyirciyle buluşturuluyor. Sinema dünyasında bir devri sonlandırıp yeni bir sayfa açan, gişelerde kapı pencere kırdıran filmlerin kardeşlerinin listesinde Nuri Bilge’nin taşra hikâyeleri de var, Ertem Egilmez’in aile komedileri, yıldızların kendilerini oynadığı dönem filmleri de. Biri, dönemini sosyolojik olarak irdelerken; biri, zamanın ruhunu, politik iklimi yansıtıyor, farklı karakterlerle benzer hikayeler anlatıyor. Ortaklıklar bir hayli fazla. Kardeşleri 5-20 Nisan arasında festival kapsamında görebilirsiniz. Biletler Biletix’te.İnce bıyık, araba sevdası…Küçük Hanımın Şoförü (1962) ile Her Şey Çok Güzel Olacak’ı (1999) yan yana koyduğumuzda ilk göze çarpan ayrıntı Ayhan Işık ile Cem Yılmaz’ın ince kalem bıyıkları. Yeşilçam’ın iç burkan ve bir o kadar eğlenceli filmlerinin ikisi de arabalarla ilgili. Haylaz zengin çocuğu Işık’ın baba parasıyla aldığı Chevrolet’den, kabına sığmayan genç Yılmaz’ın akl-ı selim abisi Mazhar Alanson’dan bir gezmelik ödünç aldığı Cerrera’ya, sonrasında ikilinin Bodrum’a kaçarken kullandıkları yerli aracımız Renault’ya kadar, iki filmde de Türkiyeli gençlik tahayyülleri, yırtma hayalleri, basıp gitme fantezileri var. Çocuklarına hep efendi olmayı öğütleyen bir toplumun kısıtlamalarına isyan, yaramazlık özlemi, başkası olabilme ihtiyacı… Sınıf fikri karakterlerin ruhuna işlemiş, derinden derine sızlayan bir ayrıcalık-yoksunluk hissi seziliyor.İki dost ve koca bir şehirArkadaş (1974) ve Eşkıya (1996). Yapıldıkları dönemin politik manzarasına farklı pencereler açan, salonların ıssızlaştığı zamanlarda elde ettiği gişe başarısıyla sinemamızın kaderini değiştiren iki film. Yılmaz Güney, Arkadaş’la birbirinden kopup yıllar sonra bir araya gelen iki dostun hikâyesini konu ediniyor. Biri şehre gelip uyum sağlamış, özünü unutup yoldan çıkmış, diğeri bütün değerlerine sahip çıkmış iki dost… Dünyanın bütün yükünü sırtlanan solcu ağabey kimliği bu karakterle ölümsüzleştirilir. Serazer Pekerman’a göre Yavuz Turgul’un köyü yakılan ve dağa çıkan efsanevi kahramanı Baran’la (Şener Şen) masallaştırılıyor. Arkadaş gibi, iki arkadaşın hikâyesini anlatan Eşkıya’da durum daha çetrefilleşmiş, sorunlar iyice içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Bazı şeyler ise değişmez. Arkadaş’ta bütün felaketlerin sorumlusu şehirli, orta sınıf kadındır. Eşkıya, en büyük kazığı şehirli kadından yer, gerçek düşman yakalanamadığı için bütün hınç ondan alınır. Bu çerçeveden bakarsak iki film birbirinin devamı olarak görülebilir.Büyük şehrin küçük mahalleleriZeki Ökten’in Çöpçüler Kralı (1977) ile Reha Erdem’in Korkuyorum Anne’si eski İstanbul’un mahalle yaşantısına mercek tutuyor. İlkinin merkezinde köyden kente göç var. Kapıcılar, sokak satıcıları, devletin en alt sınıfını temsil eden çöpçüler, kendini mahallenin sahibi gören zabıtalar başrolde. Efendiler, apartmanda otursalar da şehir kültüründen bihaberdirler. Alt sınıftakilerin durumu ibretlik. Aşk ilişkilerini bile kaygan zeminde değişmeye hazır sosyal statünün belirlediği bir dünya vardır karşımızda. Korkuyorum Anne’de ise yok olmaya yüz tutmuş mahalle kültürünün rengârenk, nostaljik bir tasviri sunuluyor. Her şey yolunda, korkmaya ne hacet. Aile fertleri, konu komşu yardımlaşma içinde sosyal statünün bir önemi yok. Ancak alttan alta, korumacılık adı altında aile bağları üzerinden şekillenen, bireyin oluşumuna ket vuran bir sosyal sistemin ürkütücü gölgesi hissettiriliyor.Babam ve çocukluğumBabam ve Oğlum (2005), arka planına 12 Eylül’ü alarak baba-oğul ilişkilerini (aşk-nefret, hayranlık-rekabet) sorgulamaya açan bir film. Çağan Irmak’ın seyirciyi salondan gözü yaşlı gönderdiği hikayenin kardeşi İki Başlı Dev (1990). Cüneyt Arkın’ın başrolde oynadığı ikinci filmde çocuğun büyüme arzusu, cinsellik ve şiddetle tanışmasıyla sarsılan dünyasına ayna tutuluyor. Umut Tümay Arslan’a göre fısıldadığı iki önemli ayrıntı var: 1- Babanın yokluğunda, onun erişemediğini sandığı sığınakta oğul babaya benzer; baba iç ses olur. 2- Çocukluk, kıymetli bir mülk, kalplerde yeri korunması gereken, tutunulması gereken bir şey değildir. Sinemamızın en çok ve en az izlenen filmlerinden ikisi bir araya geldiğinde Kafka’nın sesi duyulmaya başlar. Babaya öfkeli, çocukluktan daha önemli şeyler olduğuna inanan; vazgeçmek ya da tutunmak ve orada kalmak için değil, vazgeçmek veya veda etmek için çocukluğa geri giden bir ses…Kendilerini oynuyorlarSinemamızın en büyük renklerinden biri şarkıcılı filmler. Starların rol aldığı projelerde sanatçının şarkıları kullanılır, imajı şekillendirilirdi. Nezaketi, duruşu, konuşma biçimiyle zihinlerde farklı bir yer edinen Zeki Müren imajında, rol aldığı Beklenen Şarkı’nın (1953) payı büyük. Hatırlarsanız sanat güneşimiz, filmde de gerçek hayatta olduğu gibi, radyoda hastalanan divanın yerine geçer, sesiyle herkesi büyüler. 1974’te star filmlerinin arabesk furyasına evirilmesinin eşiğinde Ertem Eğilmez, Mavi Boncuk’u çeker. Kemal Sunal, Adile Naşit gibi dönemin yıldızlarını aynı çatı altında birleştiren Arzu Film’in ailenin kutsallığını hatırlatan filminin başrolünde Müren gibi dönemin yıldızlarından Emel Sayın rol aldı. Hikâye hâlâ hafızalarımızda taze. Sayın, bir grup erkek tarafından kaçırılır, zamanla aile sıcaklığını keşfedince her şeyin rengi değişir. Yıldızların kendilerini oynamalarını, şarkılarını dile getirmeleri, imaj çalışları kardeş filmlerin ortak noktaları.İki dünya arasında...Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sı (1996) sinemamızın en özgün ve değeri pek bilinmeyen yapımlarından biri. Faili meçhullerle titrediğimiz, Televole kültürüyle hafıza kaybı yaşadığımız 90’lı yılların karanlığına ışık tutan, hiçbir yere ait olamama halini tespit edişiyle sinemamızda kırılma yaşatan bir yapım. Onun kardeşi Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ı (2012). Ana karakterin kaçıp gidememe halini işleyen Araf’ın hikâyesi neydi hatırlayalım: Zehra, şehirlerarası bir dinlenme tesisinde çalışmaktadır, kamyon şoförü Mahsun’a gönlünü kaptırır ama sıkıştığı iki dünya arasından bir türlü çıkamaz. Ne aşkla mümkün olur bu, ne de uçta yaşamakla. Sonunda yerel bir TV şovunda evlenen Zehra’nın kaderine boyun eğmek zorunda kalmasını nasıl okumak lazım?Diğer kardeşler1-İstanbul’un Fethi (1951) Yön: Aydın ArakonKaranlık Sular (1994) Yön: Kutluğ Ataman2-Yıldızlar Rıhtımı (1959) Yön: Ö.Lütfi AkadGemide (1998) Yön: Serdar Akar3-Fıstık Gibi Maşallah (1964) Yön: Hulki SanerKlink İstanbul’da (1967) Yön: Yılmaz Atadeniz4-Sürtük (1965) Yön: Ertem EğilmezBeyoğlu’nun Arka Yakası (1986) Yön: Şerif Gören5-Dönüş (1972) Yön: Türkan ŞorayDuvara Karşı (2004) Yön: Fatih Akın6-Aysel Bataklı Damın Kızı (1935) Yön: Muhsin ErtuğrulYatık Emine (1974) Yön: Ömer Kavur7-Otobüs (1976) Yön: Tunç OkanFotoğraf (2001) Yön: Kazım Öz8-Teyzem (1986) Yön: Halit RefiğUçurtmayı Vurmasınlar (1989) Yön: Tunç Başaran9-Aaahh Belinda (1986) Yön: Atıf YılmazCazibe Hanımın Gündüz Düşleri (1992) Yön: İrfan Tözüm10-Bir Türke Gönül Verdim (1969) Yön: Halif RefiğHamam (1996) Yön: Ferzan Özpetek11-Mayıs Sıkıntısı (1999) Yön: Nuri Bilge CeylanYumurta (2007) Yön: Semih Kaplanoğlu12-Bir Tuğra Katrancıoğlu Filmi (2003) Yön: Emre Akay, Hasan YalazKarpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (2004) Yön: Ahmet Uluçay13-Kuyu (1968) Yön: Metin ErksanKader (2006) Yön: Zeki Demirkubuz

Internetin Ilk Türk Gazetesi

29 Mart 2014 Cumartesi 00:00

Yirmilik dişim ağrılı başım

Halk arasında akıl dişi diye de bilinen yirmilik dişler birçok ağız ve diş problemine sebep olabiliyor. Enfeksiyonlar, kist oluşumu, çene yapısının bozulması bunlardan yalnızca birkaçı. Yirmilik dişlerin hangi durumda çekilmesi şart?Adları yirmilik diş olsa da, çıkmaları çok uzun sürebiliyor. Bu süreçte bir dinip bir tekrarlayan ağrı, şişkinlik ve kimi zaman kaşıntılar da yanınıza kâr kalıyor. Yirmi yaş dişleri; ağızda en son çıkan dişler, üçüncü büyük azı dişleri. Halk arasında yirmilik diş, akıl dişi de deniyor. Yirmi yaş dişleri genel olarak 17-25 yaşları arasında çıkmaya başlıyor. Bazı durumlarda bu süre gecikerek ağızda probleme yol açabiliyor. Eğer doğru pozisyonda çıkar ve çevre dokulara zarar vermezlerse sorun yok. Peki hangi durumlarda yirmilik dişlerin çekilmesi şart?Yirmilik dişlerle ilgili en büyük sorun dişlerin içeride gömük vaziyette kalması. Diş Hekimi Ömer Faruk Tanı’ya göre uzun süren iltihapların dişin üzerindeki mukozayı kalınlaştırması, komşu dişlerin baskısı, kemiğin çok yoğun olması, çenede yer darlığı, daimi dişlerin etrafında fazladan diş veya kistik oluşumları bu durumun başlıca sebeplerinden. Çene kemiğinde enfeksiyonlar, süt dişlerinin gereğinden fazla ağızda kalması ya da çabuk dökülmesi, genetik nedenler, damak yarıkları da gömülü dişe neden olabiliyor. Hamilelik döneminde geçirilen kızıl, kızamık, su çiçeği gibi hastalıklar ve kullanılan ilaçlar da etkili. Yirmilik dişler, ağzımızda en son çıkan dişler olduğu için gömülü diş probleminin en çok yaşandığı dişler Ömer Faruk Tanı’ya göre. 20 yaş dişleri diş fırçalarının ulaşamadığı bölgelerde, arkalarda çıkıyor. Bundan dolayı yemek artıkları bu bölgelerde daha sık birikiyor. Yemek artıklarından oluşan bakteriler enfeksiyonlara ve diş taşlarına sebep oluyor. Bu durum, yeterli derecede ağız bakımı yapmayan kişilerde ağız kokusu ve ağrılar meydana getiriyor. Ayrıca komşu dişlerde çürükler de görülebiliyor. Ömer Faruk Tanı, 20 yaş dişlerinin çıkmak için yeterli mesafe bulamadığı durumlarda diş dizilimindeki bozulmaların da en önemli problemlerden olduğunu söylüyor.Diş ameliyatı sonrası…Ameliyat sonrası ağızda 48 saat boyunca sızıntı şeklinde kanama olabilir. Ağzı çalkalamak ve tükürmek gibi hareketlerden kaçının. Ameliyat bölgesi dil ile kurcalanmamalı.Ameliyattan sonraki 3 gün boyunca sıcak yiyecek ve içeceklerden uzak durun. Ilık, soğuk ve yumuşak gıdaları tercih edin.. Sıcak gıdalar hem kanamayı hem de şişliği artırır.Ağrı ve şişlik sizi korkutmasın. Dördüncü günden itibaren azalmaya başlayacaktır.Ameliyat günü ve ertesi gün boyunca 10 dakika aralıklarla yapacağınız buz uygulaması yüzünüzde oluşacak şişliğin azalmasını sağlar.Gece başınızı yüksekte tutarak yatın. Ameliyatlı bölgenin üzerine yatmamaya dikkat edin.Operasyonu takip eden 2 gün içinde çok sıcak banyo yapmayın.Ameliyattan sonraki gün ağız bakımına başlayabilirsiniz. Dişlerinizi ameliyat bölgesini kanatmadan ve zedelemeden yumuşak bir fırça ile fırçalayın.Dikişler alınana kadar sigara, alkollü ve gazlı içeceklerden uzak durun.Ne zaman çekilmesi gerekir?Ağız açıklığını, kısıtlıyorsa Kist, tümör gibi patolojik oluşumlara sebep olduysa Dişlerin dizilimini problem oluşturacak şekilde bozuyorsa Dişlerin çürüme durumunda komşu dişlere zarar veriyorsa Gömük pozisyondaki dişler enfeksiyon riski oluşturuyorsa Ağrının kaynağının belli olmadığı (kulak ağrısı, çene eklemi ağrısı) gömük diş durumlarında.Rahatsızlık vermese de...Yirmilik dişler kişiye çok büyük rahatsızlık verebiliyor. Hatta bazı vakalarda yemeden içmeden kesilenler bile var. Ancak bazen ağrı, kaşıntı, şişkinlik vs. gibi belirtilerin hiçbirini vermiyor. Yine de bu dişlerin çekilmesini gerektiren durumlar olabiliyor Diş Hekimi Ömer Faruk Tanı’ya göre. Dişin pozisyonunun bozuk olması enfeksiyon için tek başına yeterli bir sebep. Yirmilik dişler, fırça ve diş ipiyle ulaşılması zor alanlarda bulunuyor. Zamanla çürümeye yol açan bakteri, asit ve yiyecek artıkları bu bölgede toplanıyor. Eğer diş çürür ve dolgu yapılmazsa yine kısa sürede iltihaplanabilir. Bu dişleri temiz tutmak zor olduğundan biriken bakteri ve yiyecek artıkları kötü ağız kokusuna sebep oluyor. Dişeti altında yatay pozisyondaki gömük bir diş, diğer dişlerin hareketi, sıklaşması ve çarpıklaşması ile sonuçlanacak olan bir basınç oluşturduğundan yine çekilmesi gerekir. Gömük dişin üzerini kaplayan dişetinin altına toplanan bakteriler de enfeksiyona yol açabiliyor. Yirmilik dişin konum, şekil ve boyutuna bağlı olarak uygulanacak işlemin zorluk derecesi değişiyor. Dişin gömük olması, üzerinin kemikle kaplı olması işlemin zorluk derecesini artırabilir. Bu durumlarda lokal anestezi altında muayenehane ortamında ameliyat gerekir.. Yirmilik dişlerin çene kemiğindeki konumunda, duruş pozisyonunda, büyüklüğünde, üzerinin kemikle veya mukoza ile kaplı olması gibi sorunlar yoksa 20 yaş diş çekiminin normal bir diş çekiminden bir farkı yoktur.

Internetin Ilk Türk Gazetesi

Üzgünüm ama İMKB bilgileri alınamadı. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.
Alış Satış En Düş. En Yük.

İzmir - 5 Günlük Hava Tahmini


Izmir
Pazar
Gün
15°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:29
Gece
Açık
10°C
Açık
Rüzgar hızı:148 km/h
Rüzgar yönü:148° GGD
Nem Oranı:83%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:53
Pazartesi
Gün
Çok Bulutlu
23°C
Çok Bulutlu
Rüzgar hızı:171 km/h
Rüzgar yönü:171° G
Nem Oranı:60%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:29
Gece
13°C
Rüzgar hızı:148 km/h
Rüzgar yönü:148° GGD
Nem Oranı:65%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:53
Salı
Gün
26°C
Rüzgar hızı:172 km/h
Rüzgar yönü:172° G
Nem Oranı:54%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:29
Gece
Parçalı Bulutlu
14°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:142 km/h
Rüzgar yönü:142° GD
Nem Oranı:67%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:53
Çarşamba
Gün
Parçalı Bulutlu
29°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:137 km/h
Rüzgar yönü:137° GD
Nem Oranı:52%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:29
Gece
Parçalı Bulutlu
16°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:156 km/h
Rüzgar yönü:156° GGD
Nem Oranı:57%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:53
Perşembe
Gün
Güneşli
24°C
Güneşli
Rüzgar hızı:185 km/h
Rüzgar yönü:185° G
Nem Oranı:64%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:29
Gece
Açık
13°C
Açık
Rüzgar hızı:167 km/h
Rüzgar yönü:167° GGD
Nem Oranı:82%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:53
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
20 Nisan 2014 Pazar 07:00

İstanbul - 5 Günlük Hava Tahmini


Istanbul
Pazar
Gün
13°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Parçalı Bulutlu
11°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:179 km/h
Rüzgar yönü:179° G
Nem Oranı:85%
Yağış:20%
Gün Batımı:19:49
Pazartesi
Gün
Güneşli
15°C
Güneşli
Rüzgar hızı:119 km/h
Rüzgar yönü:119° DGD
Nem Oranı:79%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Açık
12°C
Açık
Rüzgar hızı:109 km/h
Rüzgar yönü:109° DGD
Nem Oranı:76%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:49
Salı
Gün
Parçalı Bulutlu
18°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:65 km/h
Rüzgar yönü:65° DKD
Nem Oranı:71%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Parçalı Bulutlu
13°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:68 km/h
Rüzgar yönü:68° DKD
Nem Oranı:71%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:49
Çarşamba
Gün
Parçalı Bulutlu
18°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:48 km/h
Rüzgar yönü:48° KD
Nem Oranı:72%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:18
Gece
Parçalı Bulutlu
15°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:89 km/h
Rüzgar yönü:89° D
Nem Oranı:74%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:49
Perşembe
Gün
18°C
Rüzgar hızı:26 km/h
Rüzgar yönü:26° KKD
Nem Oranı:69%
Yağış:30%
Gün Doğumu:06:18
Gece
12°C
Rüzgar hızı:329 km/h
Rüzgar yönü:329° KKB
Nem Oranı:83%
Yağış:30%
Gün Batımı:19:49
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
20 Nisan 2014 Pazar 07:00

Ankara - 5 Günlük Hava Tahmini


Ankara
Pazar
Gün
15°C
Rüzgar hızı:0 km/h
Rüzgar yönü:0° sakin
Nem Oranı:0%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:04
Gece
7°C
Rüzgar hızı:360 km/h
Rüzgar yönü:360° K
Nem Oranı:49%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:32
Pazartesi
Gün
Parçalı Bulutlu
20°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:290 km/h
Rüzgar yönü:290° BKB
Nem Oranı:44%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:04
Gece
Açık
6°C
Açık
Rüzgar hızı:53 km/h
Rüzgar yönü:53° KD
Nem Oranı:61%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:32
Salı
Gün
23°C
Rüzgar hızı:214 km/h
Rüzgar yönü:214° GB
Nem Oranı:45%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:04
Gece
Açık
10°C
Açık
Rüzgar hızı:324 km/h
Rüzgar yönü:324° KB
Nem Oranı:52%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:32
Çarşamba
Gün
Parçalı Bulutlu
26°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:287 km/h
Rüzgar yönü:287° BKB
Nem Oranı:39%
Yağış:0%
Gün Doğumu:06:04
Gece
Parçalı Bulutlu
10°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:89 km/h
Rüzgar yönü:89° D
Nem Oranı:52%
Yağış:0%
Gün Batımı:19:32
Perşembe
Gün
Parçalı Bulutlu
26°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:126 km/h
Rüzgar yönü:126° GD
Nem Oranı:49%
Yağış:10%
Gün Doğumu:06:04
Gece
Parçalı Bulutlu
10°C
Parçalı Bulutlu
Rüzgar hızı:116 km/h
Rüzgar yönü:116° DGD
Nem Oranı:67%
Yağış:10%
Gün Batımı:19:32
SıcaklıkGündüz sıcaklığı en yüksek sıcaklığı, Gece sıcaklığı ise en düşük sıcaklığı değerini belirtir.
The Weather Channel
20 Nisan 2014 Pazar 07:00

Her türlü görüşünüz bizim için son derece önemli.
Bu servis sizin katkılarınızla büyüyecek.
Tüm öneri, eleştri ve merak ettikleriniz için bize:

Telefon: + 90 232 422 62 22

EPosta: bilgi@mansettenhaberler.com

ulaşabilirsiniz.

Saygılarımızla,
Evrenel yazılım hizmetleri